Bedri Gencer

Sosyolog, Akademisyen, Yazar, Şair

Doğum
07 Nisan, 1968
Eğitim
Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü
Burç

Sosyoloji profesörü, akademisyen, şair ve yazar. 7 Nisan 1968’de Konya’da doğdu. Evli ve iki çocuk babasıdır. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da tamamladı. 1984 yılından itibaren Fatih’te çeşitli âlimlerden klasik medrese usûlü Arapça ve İslâmî ilimler tahsil etti, Mehmed Emin Saraç hocadan icazet aldı. 1991’de Mimar Sinan Üniversitesi’nden Sosyoloji lisans, 1993’de Marmara Üniversitesi’nden İktisat Tarihi yüksek lisans, 1998’de İstanbul Üniversitesi’nden Uluslararası İlişkiler doktora derecesi, 2004’te Siyaset Bilimi doçenti unvanını aldı. 2009’da hâlen öğretim üyesi olarak çalıştığı Yıldız Teknik Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü’nde profesör oldu.

2008 yılında üniversiteden görevlendirmeyle Prof. Dr. Fuat Sezgin ile birlikte İstanbul İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’nin kuruluş çalışmalarında bulundu.

2009 yılında üniversiteden görevlendirmeyle Süleymaniye Kütüphanesi’nde danışman olarak çalıştı.

2011-2018 yılları arasında Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü başkanlığını yürüttü.

2012-2015 yılları arasında ÜNDER (Üniversite Öğretim Elemanları Dayanışma Derneği) başkanlığını yürüttü.

2013-2016 yılları arasında Atatürk Araştırma Merkezi Bilim Kurulu üyesi olarak görev yaptı.

Profesyonel yazı hayatına 1986’da İlim ve Sanat dergisinde başlayan Gencer’in birçok popüler ve akademik dergide Türkçe ve İngilizce makaleleri yayınlandı. 1988’de Argos’ta yayınlamaya başladığı, belli başlı antolojilere giren şiirlerini henüz kitaplaştırmadı. Türkçe ve İngilizce elliye yakın akademik makalesi yanında ikisi tercüme, dördü telif olarak toplam altı kitabı yayınlandı.

Bedri Gencer, medrese ile üniversiteyi, dinî ile beşerî ilimleri birleştirerek düşünce üreten âlim-mütefekkir tipinin İslâm dünyasında yaşayan en önemli temsilcilerinden biri sayılmaktadır. Çağımızın önde gelen Müslüman düşünürlerinden Fazlur Rahman’ın talebesi Alparslan Açıkgenç, 2010’da İran Sosyoloji Birliği’ne verdiği bir mülakatta Gencer’i İslâm dünyasının yaşayan en önemli beş düşünüründen biri saydı. Gencer, kafa karışıklığıyla karakterize modern çağda net bir perspektiften dünyaya bakan, net bir entelektüel projeyle hareket eden ender ilim-fikir adamlarından biri sayılmaktadır. O, modern insanın ve Müslümanın yaşadığı bunalımın özünde parçalı ve seküler düşünüşün ve yaşayışın yattığı görüşündedir. Bu yüzden entelektüel projesini, rehber aldığı Gazâlî’nin izinde “hikmetin yeniden keşfi” olarak özetlemekte, çağımızda Müslüman aydınların seküler idolü haline gelmiş gördüğü medeniyete karşı hikmeti savunmaktadır. Entelektüel projesinin özünü oluşturan hikmetin sünnet ve fıkıh kavramlarıyla ifade edilen amelî ve ilmî iki ayağı vardır. Gencer’in gayesi, bid’at olarak modernliği eleştirerek fıtrat olarak sünnete dönüş yolunu bulmak ve çağımızda İslâm hukuku, İslâm düşüncesi, İslâmî sosyal bilim olarak üç seküler deyime parçalanmış fıkhın aslî mânâsını, küllî yapısını yeniden keşf etmektir.

Gencer’in eserlerinden bilhassa İslâm’da Modernleşme, 1839–1939 (2008) ile Gelenekten Modernliğe Osmanlı (2019), konularında Cumhuriyet devrinin en önemli eserleri sayıldı. Şerif Mardin, hayatında tek takrizi, örnek bir sosyal bilimci ve İslâm âlimi olarak tanıttığı Bedri Gencer’in İslâm’da Modernleşme, 1839–1939 eserine yazdı.

Osmanlı modernleşmesi incelemelerinin zirvesi sayılan Gelenekten Modernliğe Osmanlı (2019) isimli eseri, çıkar çıkmaz ESKADER 2019 Düşünce Ödülünü aldı.

 

ESERLERİ:

 

Telif:

 

İslâm’da Modernleşme, 1839–1939 (2008)

Hikmet Kavşağında Edmund Burke ile Ahmed Cevdet (2011)

Modernliğin Hikmetinden Sual (2016)

Gelenekten Modernliğe Osmanlı (2019)

 

Çeviri:

 

İslam ve Antropoloji (Ekber Seyyid Ahmed’den, 1995), Max Weber’i Anlamak (Stephen Kalberg, 2009).  

 

ATIFLAR:

 

London School of Economics’den profesör Katerina Dalacoura (2017, 2019), iki makalesinde Gencer’in medeniyet konusundaki fikirlerine atıf yaptı. Oxford, Cambridge gibi dünyanın önde gelen yayınevlerinden çıkmış on kitapta Gencer’in çalışmalarına atıf yapıldı:

 

1.                   Aslan, Ednan-Hermansen, Marcia (eds.) Islam and Citizenship Education. New York: Spriner, 2015.

2.                   Bacik, Gokhan Islam and Muslim Resistance to Modernity in Turkey. Basingstoke: Palgrave Macmillan, 2019.

3.                   Burns, David J. Multifaceted Explorations of Consumer Culture and Its Impact. Hershey: IGI Global, 2018.

4.                   Diwan, Ishac Understanding the Political Economy of the Arab Uprisings. London & Hackensack: World Scientific, 2014.

5.                   Dönmez, Rasim Özgür-Yaman, Ali (eds.) Nation-Building and Turkish Modernization: Islam, Islamism, and Nationalism in Turkey. New York: Rowman & Littlefield, 2019.

6.                   Ghobadzadeh, Naser Religious Secularity A Theological Response to the Islamic State. Oxford: Oxford University Press, 2014.

7.                   Sevastik, Per (ed.), Aspects of Sovereignty: Sino-Swedish Reflections. Leiden & Boston: Martinus Nijhoff, 2013.

8.                   Ulucan, Özlem The Modernization Process of Egypt and Turkey in Selected Novels of Naguip Mahfouz and Orhan Pamuk. Newcastle: Cambridge Scholars, 2018.

9.                   Yavuz, M. Hakan Toward an Islamic Enlightenment. Oxford: Oxford University Press, 2012.

10.                Zilfi, Madeline C. Women and Slavery in the Late Ottoman Empire: The Design of Difference. New York: Cambridge University Press, 2010.

 

Prof. Dr. Bedri Gencer İçin Ne Dediler?

 

“İslam’da Modernleşme, 1839-1939, hem keyfiyet, hem kemiyet itibariyle büyük bir eser. Eserin büyüklüğü, yazarın konuyu “evrensel” bir perspektiften incelemesinden kaynaklanıyor. Bundan kasıt, Doğu ve Batı’yı kuşatan, bütüncül, çok-katlı bir mukayeseli perspektiftir. İslam dünyasının modernleşmesi, temelde Batı’nın kültürel etkisinden kaynaklandığı için akültürasyon kaynağı Batıdaki dönüşüm kavranmaksızın Doğu dünyasının zorlandığı modernleşmenin de kavranamayacağı tabiidir. Bu yüzden Gencer, önce bizzat Batı’nın yaşadığı modernleşme tecrübesinin mukadderatını tespit ediyor. Onun tespitine göre “sekülerleşme” de denen Batılı modernleşme, bir “evrensel adil düzen” kurma fikrinden kaynaklanıyor. O, Batılı modernleşmenin arkasında yatan bu “kozmopolis ve teodisi” münasebetini keşfetmek suretiyle modernleşmelerin etkileşimini bir medeniyetler karşılaşması olarak ele alıyor.” (Prof. Dr. Şerif Mardin)

 

KAYNAKÇA: Şerif Mardin / İslamda Modernleşme / Sunuş (2008), Şerif Mardin / “Bedri Gencer’in Çığır-Açıcı “İslam’da Modernleşme” İncelemesi,” Muhafazakâr Düşünce VI/21-22. sayı [Medeniyet], 211-216; 2009), Abdullah Güner / “Büyük Bir Eser!” (Mustafa Özcan, Yusuf Kaplan, Mahmut Kaya, Davut Dursun’un Değerlendirmeleri) Dünya Bizim Kültür Portalı, 7 Mayıs 2009) - “O da Bedri Gencer'i Övdü!” Dünya Bizim Kültür Portalı, 16 Mayıs 2009),  Davut Dursun / “Modernleşme ve B. Gencer'in İncelemesi” (Yeni Şafak, 21 Mayıs 2009), Beşir Ayvazoğlu / “Beka İçinde Yenilenme, Yenilenme İçinde Beka” Zaman, 19 Kasım 2009), İhsan Işık / “Gence, Bedri” (Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi; Cilt 11, 2009), Cengiz Otacı / “İslam’da Modernleşme Hakkında Anıtsal Bir Eser,” Star Kitap, 30 Ekim 2009), Mustafa Gündüz /  “İslam’da Modernleşme, 1839-1939,” EskiYeni, 17 (İlkbahar): 117-118; 2010), Alparslan Açıkgenç / “Social Thought is Rooted in Cultural and Religious Tradition,” Interview by The Iranian Sociological Association, (https://www.academia.edu/41882732/ 2010), Sakine Korkmaz / “İslam’ın Moderniteyle İmtihanı,” Kitap Zamanı 79 (7-13 Ağustos 2012), Hüseyin Besli /  “Bedri Gencer’i Selamlarken,” (Akşam 17 Nisan 2016), Katerina Dalacoura / “'East' and 'West' in Contemporary Turkey: Threads of a New Universalism.” Third World Quarterly 38/26: 1-16; 2017), Katerina Dalacoura / “ “Islamic Civilization” as an Aspect of Secularization in Turkish Islamic Thought,” Historical Social Research/Historische Sozialforschung 44/3 (169), Special Issue: Islamicate Secularities in Past and Present: 127-149; 2019), Bedri Gencer kitapları(idefix.com,kitapyurdu.com, sozcukitabevi.com vd, 30.01.2020).

GELENEKTEN MODERNLİĞE OSMANLI (Ciltli)

Geleneksel Müslüman, İslâm tarihini İslâm'ın kurulması ve gelişmesi çağlarına karşılık olarak Devr-i Saadet (Devr-i Raşidî) ile Devr-i Osmanî olarak iki merhaleden ibaret görürdü. İslâm dünyası, Osmanlı liderliği altında modern çağa girdi. Dolayısıyla çağdaş İslâm dünyası ve Türkiye'nin bütün yaşadıkları, ancak dört soruya cevapla anlaşılabilir:

 Osmanlı, nasıl kuruldu, zayıfladı, direndi ve çöktü?

Gelenekten Modernliğe Osmanlı, bu dört soruya bir bütün olarak cevap sunan, olgular ile fikirlerin etkileşiminde, meşrûiyet krizine yol açan nitel içtimaî değişme süreci ve yeniden meşrûlaştırma teşebbüsü olarak Osmanlı modernleşmesini derinlemesine inceleyen ilk eser.

İslâm'da Modernleşme, 1839-1939 eseriyle İslâm modernleşmesi incelemesi alanında çığır açan Bedri Gencer, bu kez Batılılaşma olarak modernleşme kavramını geleneksel ile modernin (değişmeyen/değişen) ve Doğu ile Batı'nın (etkilenen/ etkileyen) yatay ve dikey etkileşimi bakımından ele alarak Osmanlı modernleşmesinin sırlarını çözüyor.

Yaptığı birincil/ ikincil modernleşme ayırımıyla birincil modernleşmede Batı'nın Osmanlı'dan, ikincil modernleşmede Osmanlı'nın Batı'dan etkilendiğini ve “Batı'ya karşı Batı için” mottosuyla bilinen misilleme mantığına dayandığı sanılan Osmanlı modernleşmesinin aslında “Rusya'ya karşı Batı için” anlayışına dayandığını ortaya koyuyor.

Gelenekten Modernliğe Osmanlı, derin bir perspektiften akıcı bir Türkçeyle yapılan bir Osmanlı modernleşmesi incelemesinin ötesinde metodolojik ve entelektüel değeriyle temayüz eden bir eser. Bedri Gencer, “vusûl için usûl” kaidesince özelde modernleşme, genelde Osmanlı modernleşmesi incelemesi için kavramsal ve teorik birikime ciddî katkı yaptığı gibi, temel kavramların izini sürerek ilim/amel, norm/ olgu, sebat/değişme (din, tarih, modernlik) ayrımlarının belirlediği meşrûiyet gerilimi içinde dinin kolektif tecrübesini gösteren eşsiz bir entelektüel perspektif sunuyor.

 

Yazar: Tanıtım Bülteni

HİKMET KAVŞAĞINDA - EDMUND BURKE İLE AHMED CEVDET

Batı'da teodise bizinin etkisiyle başlayan, modernizm denen yeni bir dünya kurma projesinin gerektirdiği doğru bilgi arayışı çok geçmeden hikmetin kaybına yol açtı. 1789 Fransız İhtilali, hikmetin kaybedildiği modern dünyanın doğuşunu simgeliyordu. Sonucu bakımından modernizm "hikmetin kaybı" olarak görüldüğünde postmodemizmin temel işlevi de kaybedilen evrensel anonim hikmeti yeniden keşif yolunu açmak olacaktır. Bunun yolu da gelenek ile modernliğin sınırında duran farklı coğrafyalardan düşünürlerin mukayeseli incelemesinden geçmektedir. Fransız İhtilali'ne karşı duran İngiltere'den Edmund Burke ile Osmanlı'dan Ahmed Cevdet, hikmete dayalı bu geleneksel dünya görüşünün son temsilcileri sayılabilirlerdi. İki düşünür, buluştukları ortak bir "hikmet kavşağında" Fransız İhtilali ile gelen modern düşünce ve hayat tarzının meydan okumasına şaşırtıcı derecede benzer dinamik bir karşılık verir. Ancak Burke, sünnetullah teriminin yorumunda olduğu gibi hikmet yerine Hıristiyan teolojinin etkisi altına girdiği yerlerde hikmete bağlılığını koruyan Cevdet'ten ayrı düşer.

 

İslâm'da Modernleşme, 1839-1939 adlı çığır-açıcı kitabıyla tanınan Bedri Gencer, bu ikinci eserinde bir taraftan muhafazakârlık ile gelenekselciliği ayırmaya yarayacak modernleşme ideolojileri hakkında bir tipoloji geliştirmekle önemli bir teorik katkı yaparken diğer taraftan iki düşünür örneğinde günümüzde hararetle tartışılan sosyal ve siyasal teorinin merkezî problemlerinin çözüm yolları hakkında hayatî ipuçları verecek muhafazakâr düşünceyi tanıtmaktadır.

 

Yazar: Tanıtım Bülteni

İSLAM'DA MODERNLEŞME 1839 - 1939 (Ciltli)

Bu eser, çağımızda sayısız araştırmaya konu edilen İslâm'ın modernleşmesi hakkında bugüne kadar yapılmış en kapsamlı ve derinlikli incelemedir. “Hıristiyanlaştırmadan medenileştirmeye Batılı kozmopolis projesinin sekülerleşmesinin modern Batı/Doğu karşılaşmasını nasıl etkilediği” merkezî sorusundan hareket eden eser, İslâm'da modernleşmeyi ilk kez Batı ile Doğu'nun bu büyük karşılaşması bakımından ele alıyor. Eser, Batı ile İslâm düşüncesi, geleneksel ile modern İslâm düşüncesi ve Osmanlı ile sair İslâm düşüncesi arasında mukayeseli ve kuşatıcı, sosyolojik bir perspektiften sosyal ile düşünsel değişim arasındaki etkileşim bakımından on dokuzuncudan yirminci yüzyıla İslâm dünyasının modernleşmesi sürecini derinlemesine inceliyor.

Çalışmada on dokuzuncu asır İslâm dünyasında modernleşmeye karşı alınan bütün tavırlar modern İslâm incelemelerinde yararlanılacak analitik bir çerçeve oluşturmak üzere kategorileştiriliyor ve İslâm düşüncesindeki değişimin mahiyetini göstermek için Osmanlı ve Mısır İslâm düşüncesinin temsilcileri olarak alınan Namık Kemal ve Muhammed Abduh örneklerinde “gelenekselcilik/modernizm” olarak iki ana tipe dönüştürülerek karşılaştırılıyor. Farklı İslâm yorumlarının, özellikle sömürge-sonrası paradigmalara meydan okuyan tek örnek olarak Osmanlı İslâm yorumunun modernizmle hesaplaşmadaki etkisini vukufla gösteren eser, modern İslâm incelemelerine yepyeni bir boyut getiriyor.

Bedri Gencer, ilk elden kaynaklara dayanarak bir bütün olarak modern İslâm dünyasındaki değişim sürecini tasvir ederken sağlam bir muhakeme ve akıcı bir dille problematik durum ve fikirlere doyurucu açıklamalar getiriyor. Eser, böylece bugün İslâm dünyasının yaşadığı müzmin problemlerin kaynağına inerek bu problemleri aşmak için çağdaş İslâm düşüncesinin taşıdığı potansiyeli ortaya koyuyor. Modern İslâm hakkında çığır-açıcı bir inceleme olarak Türkiye'de geniş yankı bulan eserin tamamen gözden geçirilerek daha mükemmel hâle getirilmiş üçüncü yayınını sunuyoruz.

 

Yazar: Tanıtım Bülteni

MODERNLİĞİN HİKMETİNDEN SUAL

Ülkemizin önde gelen ilim ve fikir adamlarından Bedri Gencer, çığır-açıcı çalışmalarıyla modernleşmenin özünde hikmetten uzaklaşma süreci olduğunu keşf ettikten sonra modernlikten çıkış ümidiyle hikmetin yeniden keşfine koyuldu ve böylece “modernliğin hikmetinden sual” edenlerin kapısını ilk çaldıkları isim oldu. O, kapitalizm, medeniyet, ideoloji gibi modern hayat ve düşünce tarzının unsurlarının hikmetten kopuş tarzlarını ve böylece insanlığın hikmeti yeniden keşfinin imkân derecesini vukufla ortaya koydu.

Bu yeni eserinde de Gencer, “hadis fıkıh, hikmet/sünnet, medeniyet/kültür, modernleşme/sekülerleşme” gibi anlam kaymasına uğrayan birçok temel kavramı aslî mânâlarını keşf ederek sağlam bir tarife kavuşturduğu gibi, “hikmet/medeniyet ilişkisi” gibi birçok temel meselenin işleniş tarzını ustalıkla gösteriyor; böylece modernliğin bunalımından çıkışın yegane yolu olarak hem bir ilmî paradigmaya, hem bir amelî düstura dönüştürülecek bir “hikmet şuuru” geliştiriyor.

Eser, onun kavramsallaştırma, teorikleştirme, problematikleştirme ve çözümleme yolundaki titiz çalışmalarının sonuçlarını yansıttığı gibi, bu çalışmalarının arkaplanına ışık tutuyor, dahası gelecek çalışmalarının ipuçlarını veriyor. Ömür boyu süren hikmet yolculuğundan süzülen fikirlerini yansıtan bu kitap, “hikmetin bayraktarı” haline gelen Bedri Gencer'in külliyatına girişin en uygun yolu.

Yazar: Tanıtım Bülteni

BEDRİ GENCER HAKKINDA YAZILANLAR

 

BEDRİ GENCER’İ SELAMLARKEN…

 

Hüseyin BESLİ

 

1

 

Üsküdar’ın tarihi Uncular semtinde diğerlerinin arasına sıkışmış 3-4 katlı bir binanın son katı, bir köşesinde yerel malzemelerin sergilendiği bir salona dönüştürülmüş. 

‘U’ şeklinde yerleştirilmiş masaların arkasında yerimizi aldıktan sonra önce bu tür organizasyonlarda neredeyse gelenekselleşmiş kuru fasulye ve pilavdan oluşan yemekten sonra ortam sohbet için uygun hale getiriliyor. 
Mekan, İdris Güllüce’ye ait. (Bu arada İdris Bey’e burada bir iş yapıyor musunuz diye soruyorum. Cevap sadedinde İdris Bey, Yahudi’nin yanında çalışan ve daha iyi şartlar bulduğunda başkasına gitmesini istemediği işçisini ustabaşı yapmasını anlatıyor. Hani adamın kapasitesi ustabaşılığa yeterli değil, bir kez ustabaşı olduysa bir daha işçiliğe inemiyor, dolayısıyla olduğu yerden ayrılma imkanını kaybediyor. Bu misali anlattıktan sonra da devam ediyor. “Ben inşaat mühendisiyim, Çevre Şehircilik Bakanlığı’ndan sonra inşaat yapamayacağıma göre…”) 

Bina tamamen sosyal faaliyetlerin yapıldığı bir mekana çevrilmiş. Bu çerçevede ayda bir kez de bir sohbet halkası kuruluyor. Bu ayki sohbetin başlatılması için de beni uygun görmüşler. Biz de, orada bulunan 40-50 kişinin şahitliğinde gecikmiş bir özrü dile getirerek başlattık sohbeti. 

 

2 

2000’li yılların sonu idi, ‘Ak Parti ve entelektüellerle ilişkisi’ temalı bir televizyon programına katılmıştım. O programda konuşmanın akışı içinde şöyle bir cümle kurmuştum kendimden emin bir şekilde. “Ak Parti, kendini, 70’li ve 80’li yıllardaki İslamcı entelektüellerin ürettikleri üzerine inşa etmiştir. Yani entelektüel faaliyetler kendi içindeki gelişmenin yanında siyaseti de beslemiştir. Bugün itibariyle ise siyaset çok başat bir durumdadır. Bu bağlamda belki benden şöyle bir cümle bekliyorsunuz; ‘bugün entelektüel üretim siyasetin gerisinde/gölgesinde kalmıştır.’ Hayır. Bugün entelektüel üretim tamamen durmuş vaziyettedir.”

3 

İdris Güllüce’nin Uncular’daki mekânında bir araya gelmiş dostlara yukarıda anlatılan olayı ve orada söylediklerimi anlattıktan sonra; “Bugün sizin şahitliğinizde gecikmiş bir özrü yerine getirmek istiyorum. Ben o televizyon programında aslında kendimi ortaya koymuşum, sonra da kendi durumumu genelleştirmişim. Ben durmuşum, herkesi durdu zannetmişim. Ben donmuşum, benimle beraber her şeyin donduğunu vehmetmişim. Oysa dindarların ve/veya İslamcıların entelektüel çabaları hep devam etmiş. Hatta yer yer, 70’li yıllarda benim gibi tercüme eserlerle kendine bir koza örenlerin anlamakta zorlanacağı bir üst dil kurarak, gittikçe daha da derinleşerek ve genişleyerek devam etmiş.” şeklindeki tespitimi paylaştım. 

O gün orada bulunan arkadaşlarla, bu tespit çerçevesinde 3 isim üzerinden, o üç isme ait metinler eşliğinde bir ufuk turu yapmaya çalıştık. 

İhsan Fazlıoğlu, Fatih Şeker, Bedri Gencer. 

Bu, diğerlerini ihmal etmek anlamına gelmez, ama sadece bu üç isim üzerinden bile, 1000 yıllık geleneğe yaslanarak bu günkü dünyaya söyleyecek ne kadar çok söze sahip olduğumuzu görebiliriz.

4 

Niçin Bedri’yi başlığa çıkardığıma gelince, diğer iki isimle karşılıklı bir çay içmişliğimiz bile söz konusu değilken, Bedri’yi ta üniversiteye ilk girdiği yıllardan beri tanımamdan başka bir sebep söz konusu değil. 

Bu vesileyle, özrümü daha da kuvvetlendirmek adına, Bedri Gencer’in 800 sayfalık ‘İslam’da Modernleşme’ isimli eserinin muhteviyatının, bizim 70’li, 80’li yıllarda edindiğimiz toplam birikimin/bilginin fersah fersah üstünde olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. 

Benimkisi biraz günümüzde bir Hristiyan’la Yahudi arasında geçen konuşmaya benziyor. Hani demiş ya Hristiyan Yahudi’ye “ben sana kızgınım.” Yahudi “hayrola” deyince, “siz bizim peygamberimizi öldürdünüz.” Yahudi, “o yıllarca önceydi” deyince Hristiyan “…ama ben yeni öğrendim” der ya hani… İlk baskısı 2008’de yapılmış olan ‘İslam’da Modernleşme’ isimli kitabın ben yeni farkına vardım, geç te olsa tamamını okuduktan sonra duygularımı sizlerle paylaşmak istedim, işte o kadar.

 

Bedri Gencer’in Çığır-Açıcı

“İslâm’da Modernleşme” İncelemesi

Şerif Mardin

 

Elinizdeki eserin yazarı Bedri Gencer ile nisbeten geç bir tarihte, yanlış hatırlamıyorsam 1999 yı­lın­da bir toplantıda tanışmıştık. Daha sonra sü­rekli görüştük. Gerek yaptığımız sohbetler, gerekse çalışmaları sayesinde onun istisnaî entelektüel kişiliğini fark ettim. Kar­şımda olağanüstü bir tecessüs ile öğrenme ve öğretmeye kendisini adamış, önemli eserler verme potansiyeline sahip bir kişi vardı. Bu beklentileri boşa çıkarmayan Bedri, sonunda kendisinden bekle­nen ilk büyük eseri verdi.

İslâm’da Modernleşme, 1839-1939, hem keyfiyet, hem kemiyet iti­bariyle büyük bir eser. Eserin büyüklüğü, yazarın konuyu “evrensel” bir pers­pektiften incelemesinden kaynaklanıyor. Bundan kasıt, Doğu ve Batı’yı kuşatan, bütüncül, çok-katlı bir mukayeseli perspektiftir. İslâm dünyasının modernleşmesi, temelde Batı’nın kültürel etkisinden kaynaklandığı için akültürasyon kaynağı Batı’daki dönüşüm kavranmaksızın Doğu dünyasının zorlandığı modernleş­me­nin de kavranamayacağı tabiîdir. Bu yüzden Gencer, önce bizzat Batı’nın yaşadığı modernleşme tecrübesinin mukadderatını tes­pit ediyor. Onun tespitine göre “se­külerleşme” de denen Batılı mo­dern­leşme, bir “evrensel âdil düzen” kur­ma fikrinden kaynaklanıyor. O, Batılı modernleşmenin arkasında yatan bu “kozmopolis ve teodise” münasebetini keşf etmek suretiyle mo­dernleşmelerin etkileşimini bir medeniyetler karşılaşması olarak ele alıyor.

Buradan hareketle Gencer, gördüğüm kadarıyla üç-katlı bir muka­yese yapıyor. Birincisi, aslında dinin dışarıdan dönüştürülmesi anlamına gelen “sekülerleşme” de denen modernleşme karşısında üç İbrahimî din, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm’ın zorlandığı mo­dernleşmenin mukayesesi. Burada o, zorlandıkları modernleşme­nin dinamiklerinin or­taklığına karşılık modernleşme tarzlarının bu üç dinin karakteristiklerine göre değiştiğine dikkat çekiyor. İkin­cisi, münhasıran Batılı ile İslâmî modernizmin mukayesesi. Üçüncüsü, Batılı modernlik karşısında Türk ve Arap İslâm düşüncelerinin mukayesesi. Bedri Gencer, erken modern İslâm dünyasında geliştirildiğini tespit ettiği “Türk, Arap ve Hint” olmak üzere belli başlı üç İslâm yorumunu İslâm modernizmine ilişkin genel çer­çevede karşılaştırmakla birlikte derinlemesine, mukayeseli bir vak‘a incelemesi için doğal olarak Türk ile Arap İslâm düşüncesi üze­rinde yoğunlaşıyor. Buradaki “Arap”tan kasıt ise, Arap dünyası­nın merkezinde yer alan, İslâm modernizminin kaynağı Mısır.

Onun yaptığı bu çok-katlı mukayesenin en sofistike örneği, XIX. asırda zirveye çıkan medeniyetlerin karşılaşmasını tahlilinde görülmek­te. Kozmopolitanizmin sekülerleşmesi sürecinde dinini medeniyete dönüştüren Batı’nın kendi meşrebine uygun olarak benimsediği “medeniyet olarak Arap İslâm”ına karşı “din olarak Türk İslâmı”nı na­sıl ötekileştirdiğini, sanıyorum bugüne kadar ilk kez Bedri Gencer tes­pit ediyor. O, bu esnada XIX. asır Müslüman aydınlarını ayağa kaldıran ve aslında Katolik/Protestanlık arasındaki Avrupa-içi kültür savaşından dışarıya yansıtılan ünlü “İslâm, mâni‘-i terakkîdir” tezindeki ilerleme karşıtı İslâm’dan kasdın, bu, fık­ha dayalı “din olarak Türk İslâmı” olduğunu keşf ediyor. Yalnız burada vurgulanması gereken ha­yatî nokta, onun “Türk İslâmı”n­dan kasdının, Türkiye gibi ulus-dev­let­lerinde sıkça yanlış anlaşıldığı gibi bir “sivil din” olmadığı, tam aksine, kozmopolitanizmin bay­raktarı bir topluluğun kendisini özdeşleştirdiği evrensel “bir din ola­rak İslâm” olduğudur.

Bu doğrultuda Gencer’in en orijinal katkılarından biri, XIX. yüzyıl Osmanlı ve Mısır düşünürlerinin İslâm’ı yeniden yorumlama tarzlarının, Batılı modernliği/medeniyeti, özgül İslâm yorumları uyarınca “meşrûiyet” ve “akliyet” ile kavramsallaştırmalarına göre değiş­tiğini tespit etmesi. Son Osmanlı ve Mısırlı düşünürlerin gerek modernliği tasavvur, gerek geleneği tenkit ve gerekse bunlara dayanarak İslâm’ı yeniden yorumlama tarzlarının tedeyyün denen spesifik İslâm yorumlarına göre değiştiğinin tespiti, modern İslâm’da­ki dinamizm ve çeşitliliğin anlaşılmasında anahtar öneme sahip. Benim de bir makalemde işaret ettiğim gibi (Mardin 2005), sömür­ge-sonrası paradigmalara meydan okuyan tek örnek olarak Türk İslâm yorumunun tarihî anlamının bu tür mukayeseli bir pers­pektiften tespiti, modern İslâm incelemelerine yeni bir boyut geti­rerek Batılı araştırmacıların ezberini bozacaktır.

Eserin büyüklüğü, ikinci olarak, yazarın seçtiği bütüncül perspek­tifin gerektirdiği vukufla konuyu işlemesinden kaynaklanıyor. Tabiatıyla konunun işleneceği perspektifin seçimiyle gerekli entelek­tüel donanım birbirine bağlıdır. Kendisinin de dikkat çektiği gi­bi bugüne ka­dar bu denli kuşatıcı bir perspektiften modern İslâm’ın incelenememiş olması, bunun gerektirdiği Doğulu ve Batılı kültür veya İslâmî ve sosyal bilim formasyonlarını terkipteki zorluktan kay­naklanıyor. Bedri Gen­cer, değil sosyal bilim disiplinleri, felsefî ile dinî ilimler arasında bile ayırımın tanınmadığı geleneksel “ilm-i küll” anlayışını benimseyerek bu terkibin optimal ölçüde başarıldığı istisnaî formasyona ulaşmış biri.

O, benim tanıdığım, İslâm’ı, İslâmî kaynak ve terimleri hakkıyla bilen ender kişilerden biri. Bundan kasdım, ansiklopedik bir bil­gi­den çok özümsenmiş bir bilgi. O, vukûflu bir İslâm âlimi olarak birinci el, Arapça kaynaklara atıfla işlediği konularda aktif tavır alı­yor; Şeyhülislâm Mustafa Sabri ile birlikte Mâtürîdiye’yi eleştirerek Eş‘ariye’yi teolojik bir mezhebin ötesinde İslâmî paradigmanın ken­disi olarak görmesinde olduğu gibi. Eser boyunca işlediği “şeriat, fıkıh, sünnet, bid’at, maslahat, tahsin, takbih, içtihat, taklit, tel­fik, ihtilâf, kader” gibi çağdaş İslâmî tartışmanın merkezinde yer alan bütün konularda onun aktif tavrını görmek mümkün. Onun Muham­med Abduh gibi İslâm modernistlerinin görüşlerinin bugüne kadarki en kapsamlı ve derin eleştirisini yaptığını söyleyebilirim. Dizininden anlaşılacağı gibi, Ubeydullah Debûsî’den Cemâ­led­dîn Kâsımî’ye, Molla Fenârî’den Ali Haydar’a gelmiş geçmiş sayı­sız İslâm âlimine atıf yapılması, incelemedeki perspektifin geniş­liğini gösteriyor.

Diğer taraftan yetkin bir sosyal bilimci olarak Bedri Gencer, İs­lâm’da modernleşme sürecini incelemede birinci el kaynaklara atıfla tüm Batılı teorilerden yararlanıyor. Onun İngilizce “Osmanlı İm­paratorluğu’nda kamuoyunun doğuşu” hakkındaki gibi başka ça­lış­malarını okuduğumda da teorik yoğunluk dikkatimi çekmişti. O­­nun çalışmaları, “kamuoyu, anayasa” gibi ele aldığı konuyla ilgili bü­­tün teorik birikimi süzmesiyle temayüz ediyor. Bu yoğunluk, ese­­rinin bibliyografyasından da anlaşılabilir. Kanaatimce şimdiye ka­­­dar bir eserde bu kadar zengin bir bibliyografya görülmüş değildir.

Gene dizininden anlaşılacağı gibi, şimdiye kadar bu tür bir eser­de bu kadar Batılı aydın ve teoriye atıf yapıldığı da görülmüş değil. Gen­cer, örneğin, Batı ile İslâm’ın modern karşılaşmasının mantığı­nı, bugün dünyada ve Türkiye’de unutulmaya yüz tutan Toynbee’nin “tahaddî ve karşılık” denen akültürasyon modelinden yararlana­rak açıklıyor. Batılı modernleşmenin kozmopolis vizyonunun dö­nüşümü olarak açıklanmasında Türkiye’de ne kadar tanındığını bil­mediğim Stephen Toulmin’den yararlanıyor. O, keza Reinhart Ko­selleck ve Reinhard Schulze gibi Türkiye’de isimleri bile zor bilinen Batılı bilginlerin teorilerine atıfla İslâm’da modernleşme süre­cini açıklıyor. Gencer, aslında Aydınlanma denen Batılı modernleşme sürecini açıklamayı hedefleyen bu bilginlerin teorilerinden hareketle İslâm’da modernleşme sürecini evrensel perspektiften bir “medeniyetler karşılaşması” olarak çözümlemeyi başarıyor.

Hatta o, bununla kalmayarak modern aktivizmi açıklamak için daha da derine iniyor. O, “hümanizm” ve “devrimcilik” denen dünyayı değiştirme iradesinin her yerde mistisizmden kaynaklandığı, Batı’da Jacob Boehme ve Christian Thomasius gibi büyük mistiklerin temsil ettiği bu vizyonun Isaac Luria ile başladığı ve onun da Muhyiddîn İbnü’l-‘Arabî’den etkilendiği gibi çarpıcı bir bulguya ula­şı­yor. Osmanlı’da başlıca Şeyh Gâlib’de görülen bu mistik-hüma­nis­tik eylem vizyonu, daha derine inildiğinde Seyyid Ahmed Han’dan Muhammed İkbal’e, Namık Kemal ve Ziya Gökalp’tan Ce­mâleddîn Afgânî ve Muhammed Abduh’a bütün XIX. asır Müslü­man aydınlarında görülebilirdi, Gencer’e göre. Isaac Luria’dan Ziyâeddîn Gümüşhânevî’ye bu çarpıcı vizyon ortaklığının keşfini ona borçluyuz.

O, böylece evrensel bir perspektiften İslâm’da modernleşme süre­cinin ne derece köküne inilebileceğini, konunun incelenmesinin sınırlarını bize gösteriyor. Bununla birlikte Gencer, Batılı teorileri sade­ce İslâm’ın modernleşmesini analize yarayacak araçlar olarak ödünç alarak kullanmıyor, aynı zamanda yeri geldikçe bunların ori­ji­nal eleştirisini yapmaktan da geri durmuyor. Örneğin ona göre Max Weber’in Batılı modernleşme sürecini esas aldığından yanıltıcı olarak kavramsallaştırdığı “özsel veya değersel-akliyet”, aslında “meş­rûiyet” anlamına geliyor. Gencer, İslâm dünyasına karşı tavırları açıklarken Batı’da Protestanlık ve liberalizm gibi teolojik ve fel­sefî ekoller arasındaki gizli münasebete, klasik ile modern liberalizm­ler arasındaki farka dikkat çekiyor. Bu bakımdan eser, sadece İslâ­mî değil, aynı zamanda Batılı modernleşme sürecinin de orijinal bir tahlili olarak okunabilir.

Bedri Gencer’in benimsediği Alman geleneğine özgü mukayeseli-tarihî perspektifin önemi, özellikle kavramların izini sürmede görülüyor. O, bizde nadir görülen bir yaklaşımla bir taraftan etimoloji-filoloji sayesinde orijinal, kök anlamlarına inerek kavramların “arkeolojisi”ni, diğer taraftan Reinhart Koselleck tarafından ge­liş­tirilen begriffsgeschichte (kavram tarihi) perspektifinden örneğin “mil­let, devlet” gibi kavramların anlamlarının zaman içinde nasıl değiştiğine bakarak “sosyolojisi”ni, diğer taraftan da kavramların farklı dillerdeki karşılıklarını bularak “tercüme”sini yapıyor. Örneğin Batı dillerinde kullanılan reason kavramının aslında akıl değil, hik­met anlamına geldiğini, Latince ve Almanca decorum ve bildung kav­ramlarının İslâm ahlakının merkezî kavramı edeb’e tekâbül ettiğini ondan öğreniyoruz. Özellikle İngiliz­ce ve Almancada olduğu gibi tarihî sözlüklerden mahrum dilimizde kanaatimce bu tür bir çaba daha da önem arz ediyor. Bu arada onun dile hâkimiyetini, sağlam ve akıcı üslubunu da takdirle belirtmek lazım.

Gencer, çalışma boyunca Doğu ve Batı düşüncesine eşit vukûfunu gösteriyor; Batı düşünce tarihine atıfla İslâm dünyasında klasik ile modern deizmler ve rasyonalizmler arasındaki farkın, Batı düşün­cesinde estetik ile yararcılığın doğuşu arasındaki ince etkileşime atıfla Muhammed Abduh’un nasıl “hüsn ile maslahat” kavramlarını dönüştürerek Batı-tarzı yararcı bir İslâm anlayışına kaydı­ğının açıklamasında olduğu gibi. Okuyanlar, eserde birçok orijinal, çarpıcı tahlille karşılaşacaktır. Midhat Paşa ile Cemâleddîn Afgâ­nî örneklerinde anayasalcılık ile mesihçilik arasındaki ince iliş­kinin, aslında ortak bir Şî’î politik kültüre dayandıkları halde Namık Kemal ile Cemâleddîn Afgânî’nin modernlik karşısında niçin zıt istikametlerde bir kimlik arayışına giriştiklerinin tahlili, bun­lara örnek verilebilir. Gencer, özellikle mesihçiliği devrimciliğe dönüştüren Karl Marx ile mukayese yoluyla kariyerini analiz ederek çağdaş İslâm dünyasının en tartışmalı kişisi Cemâleddîn Afgâ­nî bilmecesinin çözüm yolunu da gösteriyor.

Bedri Gencer’in bu kadar yoğun bir inceleme sonunda ulaştığı, özel­likle Türk sekülerleşmesinin tarihî dinamikleri ve anlamına da­ir sonuçlar da oldukça önemli. Ona göre sekülerleşme, küresel bir tarihî devir olarak ulus-devletlerine özgü, İbni Haldun’un terimiy­le “nesep asabiyeti”ne dayalı bir kolektivite olarak “ulus” ile tüzel bir kişi olarak “devlet”in kaçınılmaz gereği. Diğer taraftan o, süregelen zıt perspektiflerden farklı bir perspektiften bakarak, M. Kemal’in “hissinin babası” Namık Kemal’in öngördüğü üzere, Batı’daki gibi normatif yerine şeriatın askıya alınması şeklinde mekanik bir sekülerleşme olarak gerçekleşen Türk modernleşmesinin aslında İslâm idealine dayalı Türk kozmopolitanizminin sürekliliğini gösterdiği sonucuna varıyor. Bu çalışmanın, Gencer’in Türkiye’yi mer­kezine yerleştirdiği İslâm dünyasının nereden gelip nereye gitti­ği hakkında okuyanlara önemli bir vizyon kazandıracağı muhakkak­tır.

Evet, eser, gerek niteliği, gerek niceliği bakımından ciddî bir oku­mayı gerektiriyor. Bedri Gencer’i bu parlak başarısından dolayı teb­rik ederken eserinin hak ettiği ilgiyi görmesini temenni ediyorum. Onun bu kitabıyla gerek Türk sosyal bilim, gerekse de dünya modern İslâm literatüründe bir çığır açtığını söylemek mübalağa olmayacaktır. En kısa sürede İngilizce yayınlanması, kitabın dünya çapında öneminin bi­linmesini sağlayacaktır. Bu arada çeşitli bilimsel toplantılarla “Bedri Gencer’in eseri vesilesiyle İslâm ve modernleşme” konusunun tartışılması gerektiği kanaatindeyim. Onun bu abi­devî eserinin ardından ona bağlı başka önemli eserler üzerinde çalış­tığını biliyor ve Türkiye gibi zor bir ülkede bu çalışmaların tamam­lanabilmesi için ona gereken desteğin verilmesini diliyorum.

 

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=1084

07 Mayıs 2009, Dunyabizim.Com

 

 

 

Şerif Mardin: Büyük Bir Eser!

 

Abdullah Güner

 

Bedri Gencer’in son çalışması İslam’da Modernleşme (1839-1939) kitabı Şerif Mardin’in uzun ve övgü dolu bir sunuş yazısıyla Lotus yayınlarından çıktı.

 

İslam'ın modernleşmesi konusunda ülkemizde yapılmış derinlikli ve kapsamlı incelemelerden biri olan İslam'da Modernleşme kitabı, konuyu Batı/Doğu karşılaştırması bakımından ele alıyor. Modernleşmeyi 1839-1939 tarihlerini kapsar bir dönemlendirme yapmış olması eseri önemli kılan diğer öğelerden biri. Geçmişten günümüze hep tartışılan ve kuşatıcı bir şekilde kendimizi anlamamızı sağlayacak bir çalışma.  Bu büyük gayret ve birikimin modern İslam incelemelerine yeni bir boyut kazandıracağını söylemek mümkün. 20. yy'ın bir öz değerlendirilişi olduğunu açıkça göstermekte olan eser, İslam modernleşme sürecinde İslam dünyasının yaşadığı problemlerin kaynağına inmeye ve bu problemleri aşmak için çağımızda genelde İslam, özelde ise Türklerdeki İslam düşünce tecrübesinin taşıdığı potansiyeli ortaya koymaya çalışırken bugüne kadar yapılan oryantalist çalışmalardan ayrılıyor. Eser hacmi ile de ciddiyetini gösteriyor: 860 sayfa ve büyük boy!

Bedri Gencer, tüm yönleriyle modern İslam dünyasındaki değişim sürecini değerlendirirken, akıcı bir üslup ile fikirlere doyurucu açıklamalar getiriyor. Modern İslam hakkında kalıcı bir başvuru kaynağı ve Türk sosyal biliminin klasiklerinden biri olacak esere, Türk sosyal bilimcilerinin pîri görülen Şerif Mardin müthiş, övgü dolu bir  sunuş yazısı yazmış. Öyle bir övgü ki bu tarz bir övgü çok az esere yapılmıştır.  

 

Arkadaşımız Abdullah Güner, esere ulaşmış birçok değerli isimden İslam'da Modernleşme ile ilgili bir değerlendirme yapmalarını istedi. Açıkçası beş-on haberlik bir yorgunluk oldu arkadaşımız için. Zira bir çok isim eserle ilgilenmeye vakit bulamadıklarını söylüyordu. Ama arkadaşımız yılmadı, kimi değerlendirmeler almayı başarabildi:

 

Mustafa Özcan

 

Güzel bir çalışma olarak görüyorum. Hakikaten son yıllarda “İslam ve modernleşme” konusunda çok kapsamlı çalışmalar yapılmadı. Bedri Gencer sadece kültürel boyutu ile değil dini boyutu ile de incelemiş, dolayısı ile doyurucu bir çalışma ortaya çıkmış. Tabii eksiklikleri olabilir ama geniş bir perspektiften bakıyor, faydalı olacağını ümit ediyorum ve bu tarz çalışmaların daha da artması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye'de özellikle son yıllarda bu alanda yeterince çalışma yok, maalesef yapılmıyor. Eksikleri olabilir ama sahasında iyi bir çalışma inşallah onu da aşan çalışmalar gelir.

Ben faydalı bir kitap olarak değerlendiriyorum; yeni ufuklar açıyor, yeni çalışmaları da tetikler umarım. Bazı noktalara katılmak mümkün değil, yani tümü göz önüne alındığında her dediğine evet diyemeyiz ama şu aslında: “İddialı tezler daima karşıtlarını üretirler veya karşıt çalışmalara sebep olurlar, yeni çalışmalara vesile olurlar.”

Geçmişimizle şu manada yüzleşmemiz lazım: Kültürel dokumuzu geçmişe dönük olarak tam olarak bilmiyoruz yani tarihimizden kopuk olarak yaşıyoruz. Kültürel tarihimiz açısından ise daha az çalışmalar var, yeni çalışmalar olması lazım Bedri Gencer bunun başlangıcı sayılabilecek bir çalışma yapmıştır. Elbette geçmişte buna benzer çalışmalar var ama son dönemlerde bu tarz bir çalışma yok. Kültürel tarihimizi anlatması açısında yerinde bir çalışma.

 

Yusuf Kaplan

 

Bedri Gencer'in kitabını bir hayli inceledim, çok emek sarf etmiş Bedri Bey. Söyledikleriyle ilgili ciddî soru işaretleri var kafamda. Şu anda kitabı bitiremedim o nedenle şimdiden, kitabı bitirmeden kesin sonuçlar çıkarmam doğru olmaz. Kitabı bitirince zaten kitapla ilgili yazacağım. Ayrıca Mayıs'ın sonunda bir panelde de bu kitabı kendisiyle tartışacağız. 

Her şeye rağmen, şunu söylemem bir kadirşinaslık olur: Çok büyük emek sarf etmiş, tartışılması gereken önemli sorular ortaya atıyor... Kendisini bu yorucu ve çaplı çalışmasından ötürü tebrik ediyorum ...
 

Mahmut Kaya

 

Olayları anlatışı, ifadelendirişi, yani üslubu gayet iyi buldum. Geniş tutmuş ama üslubu güzel, kitap kendini okutuyor; fakat ben alanın uzmanı olmadığım için göndermeler yaptığı atıfta bulunduğu kaynakları karşılaştıracak durumda değilim benim alanım olmadığı için.

Şerif Mardin Bey girişinde çok iddialı şeyler söylüyor, bilimsel bir araştırma için bu kadar iddialı söz söylemek bana biraz abartılı geliyor; ama inşallah öyledir belki de daha da fazla övgüye değerdir. Benim kendi kanaatime göre dönem dönem; dönemin başta gelen şahsiyetleri, onların ortaya koymuş oldukları görüşleri ondan sonra da onların eleştirisiyle beraber tartışırdım. Bedri bey o güne kadar söylenmiş sözleri alarak kendi de yorumlayarak aktarıyor. Olumlu buluyorum inşallah ses getirir ve yararlı olur.

 

Davut Dursun

 

Hem yaklaşımı açısından hem de karşılaştırmalı olması açısından şimdiye kadar bu konuyla ilgili yazılmış yayınlardan farklı bir niteliğe sahip, orijinal bir çalışma. Şerif Mardin Beyin de yazmış olduğu takdim kitabın hedefi konusunda belli konuların altı çiziliyor. Piyasada nasıl bir etki yaratacağı ise konu ile ilgili kişiler tarafından nasıl karşılanacağı onu zaman gösterecek. Orijinal olması karşılaştırmalı olması yerel kaynaklara dayandırılıyor olması ve farklı bir yaklaşımla ele alınmış olması sanıyorum bu konu üzerine yapılmış olan çalışmalarda daha çok oryantalist bir bakış içeriyordu. Burada ise oryantalist bir bakış bir batılı bir bakıştan ziyade kendi coğrafi alanında özgün bir bakışla farklı bir bakışla ele alınması onu diğerlerinden farklı kılıyor, görüldüğü kadarıyla.

 

 

Bedri Gencer’e kitabına tepkileri sorduk, biraz dertliydi haklı olarak!

 

Bedri Gencer neler dedi: 

 

Doğal olarak her yazar, eserinin takdir edilmesini beklediği gibi, eserimizin konusu ve kapsamı itibariyle bu beklenti bizde daha da yükseltmekte. Ancak Türkiye'nin politik ve entelektüel hayatının seyri, bu takdir ihtimaline ilişkin pek ümit vermiyor maalesef. Bugüne kadar belki de ilk kez modern İslam dünyasının değişimini her yönüyle incelediği için bizimki, doğal olarak hem hacimli, hem derinlikli, dolayısıyla okuması zor bir eser oldu, üstelik de bu kültürel-entelektüel iklimde. Bakıyorum, az-çok bu işin içinde olanlardan bazıları bile eseri görünce “Ya bu kadar hacimli kitap okunur mu?” diye basit bir tepki veriyor. Hacmiyle mütenasip olarak eserin pahalılığı da ayrı bir itiraz konusu.  

Kısmet, eserimizin yayını, şanssız bir konjonktüre denk geldi: Ergenekon, ekonomik kriz, seçimler, Obama. İnsanlarda sağlıklı duyuş ve düşünüş imkânı bırakmayan bu kadar yoğun bir politik gündem arasında bizimki gibi eserlerin öne sürdüğü derin entelektüel konuların müzakeresi, mucize olarak görülmeli. Gülten Akın'ın dediği gibi gerçekten “Ah, kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya.” Ahir zamana doğru dünya ve Türkiye, müthiş bir kültürel ve entelektüel çözülme, savrulma, irtifa kaybı yaşıyor. Ancak bizim gibi ilim adamlarına düşen, realiteye bakmaksızın, her halükarda ilmen yapılmasını gerekeni yapmak, söylenmesi gerekeni söylemek. Düsturumuz, “İhlâsla üret, denize at, balık bilmezse Hâlık bilir” olmalı.

Şu ana kadar kitap ile ilgili ciddi bir tepki gelmedi. Kitabı ulaştırdığımız bazı basın-yayın organlarının, Şerif Mardin'in sunuşunu veya eserin ayrıntılı özetini alıntılamakla yetindikleri görülüyor. Tabii hem eserin kısa bir süre önce çıkmış, hem de kapsamından dolayı edinenlerin okuyup değerlendirmesinin vakit alacak olması, üstelik de bu ortamda, biraz daha sabırlı olmayı gerektiriyor. Eser hakkında bazı radyo ve televizyonlarda şahsımızın katıldığı programlar yapıldığı gibi bazı panel ve sempozyum hazırlıkları da sürmekte. Şahsen ümidim, özellikle sempozyum türü bir toplantının eserin ve dolayısıyla konu aldığı İslam dünyasında modernleşme sürecinin her yönüyle tartışılmasına, değerlendirilmesine vesile olacak olması. Âcizane eserde Türkiye'nin merkezinde yer aldığı İslam dünyası için hayatî hakikatler tespit ettiğime inanıyorum. Örneğin "on dokuzuncu asırda sekülerleşen Batı'nın ötekileştirdiği İslam'ın aslında fıkha dayalı, Türk İslam'ı olduğu" gibi. Bunların müzakeresi, değerlendirilmesi, hepimiz için önemli.


http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=1142

16 Mayıs 2009, Dunyabizim.Com

 

O da Bedri Gencer'i övdü!

 

Abdullah Güner

 

 

Bedri Gencer’in İslam’da Modernleşme: 1839-1939 isimli kıymetli eserini Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç dunyabizim.com için değerlendirdi.

 

Ülkemizin değerli bilim adamlarından Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç'e Bedri Gencer'in İslam'da Modernleşme eserini değerlendirmesini rica ettik. Bizleri kırmadı. Gereken değerlendirmenin ancak bir kitaplık boyutta olabileceğini ifade eden hocamız eserin çok değerli, çığır açıcı olduğu değerlendirmesine bütünüyle katıldığını ifade ediyor. Dileğimiz eserin bilimsel bir toplantı ile, bir sempozyum ile değerlendirilmesi. Nitelikli eserleri tanımakta, gündemine almakta, takdir etmekte geciken bir Türkler inşallah bu sefer fazla gecikmeyiz!

 

"Kavram olarak “modernlik” Batı medeniyet tecrübesinde ortaya çıkan bir olgudur. Bu olgunun temelinde yatan zihniyet şüphesiz ki, “sekülerleşme”dir. Orta Çağ Hıristiyan din anlayışı ile Batılı insan, neredeyse bütün dünyevî hürriyetlerini kaybetmiş bir duruma gelmek üzereyken dinin bu sımsıkı pençesinden kendini kurtarıp aklının kendisine sağlayabileceği geniş hürriyet ufuklarına bırakmayı tercih etmesinden modernlik zihniyeti ortaya çıkmıştır.

 

Modernliğin bu şekilde tavsif edilmesi onun din karşıtı bir olgu olarak anlaşılmasına yol açabilir. Ancak şunu hemen belirtelim ki, modernliğin ortaya çıkışında böyle bir amaç yoktur. Asıl amaç, kilise gibi din anlayışına karşı çıkmaktır. Fakat bu davranış mantıksal olarak akılcı bir din anlayışına yol açmaktadır. Zira amaç dine karşı gelmek değil, kurumsallaşmış dine karşı hürriyetine kavuşmak ise, kurumsallaşmış din yerine kişilerin anladığı gibi hür ortamda oluşturulmuş bir din anlayışına ihtiyaç duyulmaktadır ki, bu da akıl ile dinin temel kaynaklarının yeniden yorumlanması ile oluşturulacak bir din kurmak gerekmektedir. Bu anlayış zamanla Aydınlanma Dönemine yol açarak kurumsallaşmış dine karşı gelme amacı yavaş yavaş yerini her türlü dine karşı gelmeye terk etmiştir. Böylece sekülerleşme süreci yeni bir boyut kazanarak “din dışı olma” anlamına bürünmüştür. Modernliğin Batı medeniyetindeki bu serüveni Ondokuzuncu yüzyılda Pozitivizm ve Darwinizm ile birleşerek Ateizme dönüşmüştür veya bu akımın doğmasına yol açmıştır. Ondokuzuncu yüzyılda İslam dünyası Batı dünyasındaki modernlik olgusu ile karşı karşıya geldiğinde bütün bu gelişmeler belirginleşmiş bir durumdaydı. Batı medeniyeti bir çok açıdan ilerlemiş durumdayken İslam medeniyeti ise geri kalmış denemezse bile eski bilimsel ve fikrî şa'şasını kaybettiği için çok geride kalmış bir görüntü vermekteydi.

 

Konusunun bütün aktörlerini sahneye alabilen bir zihin  

Çok değerli dostum ve ülkemizin iftihar edebileceği bir ilim adamı olan Bedri Gencer'in İslam'da Modernleşme: 1839-1939 adlı eseri işte Batı ile karşı karşıya kaldığımız bu yeni hissiyatın medeniyetimiz içerisindeki tezahürlerini incelemektedir. Ancak Gencer'in yaklaşımı her babayiğidin kaldırabileceği bir yük değildir. Muazzam bir tarihî birikim arka plana alınarak neredeyse konunun bütün aktörleri sahneye çekilip her birisinin rollerini tam ve yerinde tespit eden bir araştırma ruhu ile tarihî sosyo-kültürel bağlamda tezahür eden her modernlik anlayışı karşıt anlayışları ile mukayeseli olarak derin bir fikrî tahlile tâbi tutulmuştur.

 

Şerif Mardin'in “çığır açıcı eser” olarak tanımlamasına tamamen katılıyorum

Konuya bu derece hâkimiyet takdire şayandır. Bu açıdan Şerif Mardin'in “çığır açıcı eser” olarak tanımlamasına tamamen katılıyorum. Eserin çok güzel akıcı bir üslubu var. Gerçekten okumaya başlayınca, konuların çekiciliği de göz önünde tutulursa eser elden bırakılmadan okunacak bir niteliktedir. Yaklaşık 800 sayfalık bir umman niteliğindeki eser rahatlıkla bir kaç günde okunabilir ancak şüphesiz ki, bir kaç günde hazmedilemez. Kanaatimce defalarca okunması gerektiği gibi, (Şerif Mardin'in tabiriyle) bu tarihî çalışma, bir fikir eseri olmasının ötesinde devamlı müracaat edilmesi gereken bir kaynak eser olma özelliğindedir. Çok az övülebilecek eser olduğunu düşünürsek burada söylediklerim sadece bir takdir olarak da alınabilir. “Kişinin âyinesi iştir” görüşünden hareketle ve “Halep oradaysa arşın da burada” diyerek asıl takdiri, her zaman olduğu gibi burada da okuyucularımızı âcilen bu eseri incelemeye davet ederek onlara bırakıyorum.

Eser “Batı-İslam karşılaşması” ile yola çıkmaktadır. Eser 1839'da Tanzimat Fermanının ilân edilmesini âdeta modernliğe bir çağrı olarak esas alıp bu tarihi, modernliğin serüveni için esas tutmuştur. Her tarihin bir başlangıcı gibi bir de sonunun olacağından hareketle buradaki inceleme 1939'da İkinci Dünya Savaşının başlamasını dikkate almaktadır. Bu demektir ki, modernlik olgusunun ilk yüzyılı tamamen incelenmiş iken yaklaşık ikinci yüzyılının da incelenmeye tâbi tutulması projesi karşımızda durmaktadır. Umut edilir ki, modernleşme ile olan hesaplaşma yine konuya bu derece hâkim bir bilim adamımız tarafından yapılır.

Batı-İslam karşılaşması ile yola çıkan eser, yanlış anlaşılmaya mahal bırakmamak için kavramsal arkaplanı ihmal etmeyerek modernlik kavramını her açıdan derin bir tahlile tâbi tutmuştur. Bu açıdan bütün İslam dünyasındaki konuya olan yaklaşımlar incelenmiştir. Bu açıdan hareketle zamanla Batı dünyasında ortaya çıkan modernleştirme projeleri de inceleme konusu yapılmıştır. Elimizdeki bu eserde İslam dünyasının ünlü modernlik yanlısı veya bu şekilde yorumlanan düşünürleri tamamen incelenmektedir. Bu incelemeler neticesinde önemli sonuçlara ulaşılmakta ve kanaatimce bunlardan çok ibret dersleri çıkarabileceğimiz tahliller yapılmaktadır. Böylesine kısa bir tanıtımda bu esere âdil davrandığımı söyleyemem; ancak tam olarak tahlil etmeye kalkışırsam bu yazım, bir tanıtımın boyutlarını aşacaktır. Bu açıdan sadece, çok sade ve akıcı bir dille yazıldığı için üniversite seviyesinde herkesin okuyup herkesin kendi bilgi düzeyine göre eserden istifadesi olacağını özellikle belirtmek isterim. Türk düşünce hayatına bu denli kapsamlı ve geniş ufuklu bir çalışmayı sunduğu için yazar, değerli ilim adamımız Bedri Gencer'i tebrik eder, önümüzdeki günlerde daha ayrıntılı olarak kitaptaki birçok konuların daha derin incelenerek lâyıkıyla takdir edilebilmesi için çalışılmasını kendim de dâhil olmak üzere değerli ilim ve fikir adamlarımızdan beklerim."


http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=21.05.2009&y=DavutDursun

21 Mayıs 2009, Yeni Şafak

                                                                                                            

 

Modernleşme ve B. Gencer'in İncelemesi...

 

Davut Dursun

Modernleşme adı verilen toplumların kadim geleneksel yapı, değer ve sistemlerden koparak köklü bir dönüşüm sürecine girmeleri insanlığın son üç asrına damgasını vuran bir gelişme olmuştur. Genelde toplumların ekonomik yapılarının belli bir gelişme eğilimi içine girmesi şeklinde anlaşılan modernleşme, aslında toplumsal hayatın tüm yönlerini etkisine alan bir değişimi ifade etmiştir.

Batı dünyasında ortaya çıkan modernleşme hareketinin itici güçleri farklılık göstermiş, en önemlisi Batı dışı toplumlar için Batıdaki gelişmeler bir tür model olma özelliği taşımıştır. Batı dışı toplumları için modernleşme temelde Batılılaşma şeklinde işleyen bir süreç şeklinde gelişmiştir.

Batı ile belli bir mücadele ve rekabet içerisinde bulunan İslam dünyasının modernleşme hareketinden etkilenmemesi, mevcut kadim yapılar ve geleneksel sistemler üzerinde herhangi bir değişiklik meydana getirmemesi söz konusu olamazdı. Nitekim İslam dünyasında da modernleşme hareketi belli düzeylerde yeni gelişmelere yol açmış, dönüşüm süreçlerinin yaşanmasını sağlamış ve geleneksel ile değişmeden yana olan kesimler arasında ciddi çatışmaların ortaya çıkmasında etkili faktör olmuştur.

Modernleşmenin İslam dünyasında yol açtığı gelişmeler konu ile ilgilenenlerin sürekli merakını çekmiş bir husustur. Modernlik adına olup bitenlerin İslam dünyasında nasıl bir etkiye yol açacağı, ne tür sonuçlar meydana getireceği gibi sorular çeşitli düzeylerde tartışmaların gündeme gelmesini sağlamıştır. Bu konuyla ilgili pek çok çalışmanın olduğu ve farklı yaklaşımlarla konunun ele alındığını biliyoruz.

Kocaeli Üniversitesi öğretim üyelerinden Bedri Gencer'in yıllarını verdiği ve bu yıl yayınlanan İSLAM'DA MODERNLEŞME: 1839-1939, (Ankara: Lotus yayınları, 2008) adlı toplam 872 sayfalık hacimli eseri, modernleşmenin İslam dünyasındaki serüvenini son derece özgün bir biçim ve yöntemle okuyucunun önüne koymaktadır. Dünya çapındaki bilim adamı Şerif Mardin'in kitaba “Bedri Gencer'in çığır-açıcı 'İslam'da Modernleşme' incelemesi” başlıklı Sunuş'u, bu çalışmanın özgünlüğü ve önemi konusunda fikir vermeye yeter sanıyorum. Mardin gibi bir ismin kitap için “çığır-açıcı” nitelemesini kullanması elbette anlamsız değildir.

Sonuç dahil toplam on bölümden ibaret bu hacimli incelemenin emsallerinden farklılığını anlamak zor değil. Bölüm başlıklarına göz atmak, içindekiler sayfasını özenle gözden geçirmek bile bir ön fikir verebilir. Kavramsal arkaplana yer verilen ilk bölümü izleyen ikinci bölümde İslam Modernizmi ulemadan aydınlara doğru evrilen bir süreç şeklinde inceleniyor. Bu takiben Medeniyetlerin Kutuplaşması altında medenileştirici Batı'nın gelişi ile ortaya çıkan gelişmeler irdeleniyor. Gelenekselcilik, Mesihçilik ayrı başlıklar altında incelenirken bu gelişmelere karşı yükselen eleştiriler Osmanlı eleştirisi, Fundamentalizm ve Öteki tedeyyünün eleştirisi başlıklarıyla veriliyor. Bu gelişmelerle birlikte ortaya çıkan Yeni Paradigma, Yeni Toplum ve Yeni İnsan başlıkları altında bir tür yirminci yüzyıldaki İslam toplumu ve Müslüman insanı tasvir edilmeye çalışılmaktadır. Nihayet sonuçta özgürlük ve sekülerizm ile aydından tekrar alime doğru gözlemlenen gelişmenin özeti veriliyor.

Modernliğin İslam dünyasındaki toplam bir asırlık serüvenini incelemeye çalışan B. Gencer, Mardin'in nitelemesiyle “çığır-açıcı” bir eser ortaya koymuştur. Batıda konuyla ilgili pek çalışma yayınlanmıştır. Genellikle bizde bununla ilgili çalışmalar Batıdakilerin tekrarı veya transferinden ibaret olmuştur. Mesela modern Türkiye'nin doğuşuna ilişkin temel inceleme B. Lewis'in Modern Türkiye'nin Doğuşu (Ankara, Arkadaş Yayınları, 2008) adlı eseri olup henüz bunu aşabilen yerli bir inceleme gün yüzüne çıkabilmiş değildir. Benzer şekilde L. Kinross'un Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu (İstanbul: Altın Kitaplar Yayınları, 2008) adlı biyografik incelemesi kendi konusunda yazılmış en iyi eserlerden biridir. Oysaki bu konularda Batılılardan önce ve onlardan daha başarılı şekilde kendi araştırmacılarımız özgün eserler üretebilmeliydiler. Ülkemizde şu kadar üniversite, şu kadar enstitü, araştırma merkezi ve bilim adamı var; ne yazık ki Lewis'in veya Kinross'un incelemelerini aşabilmiş bir çalışma yok. Bu üzerinde düşünülmesi ve sorgulanması gereken bir durumdur. Bu bakımdan İslam dünyasındaki modernleşme sürecine ilişkin Batı'da yayınlanmış incelemelerin dışında farklı bir yöntem, yaklaşım ve araştırma ile ortaya konulmuş olan B. Gencer'in İslam'da Modernleşme adlı incelemesi özgünlüğü, konuyu ele alış biçimi, kullandığı kaynaklar, geliştirilen kavramlar ve soruna yaklaşım şekli açısından üzerinde durulmayı ve tartışılmayı hak eden bir çalışmadır. Modern dönemdeki Türkiye'yi ve içinde bulunduğu İslam dünyasını anlamak isteyenler için Gencer'in bu eseri farklı bir pencere açacaktır.


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=917569

19 Kasım 2009, Zaman

 

'Beka İçinde Yenilenme, Yenilenme İçinde Beka'

 

Beşir Ayvazoğlu



Bedri Gencer, uzun zamandır tanıdığım genç bir siyaset bilimcisi. Sakarya Üniversitesi'nde görev yapıyordu; kısa bir süre önce profesör oldu ve Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü'nde göreve başladı.

İslâm dünyasında modernleşme hareketleriyle ilgilendiğini biliyordum, çünkü bu konuda çeşitli dergilerde yayımlanmış bazı makalelerini okumuştum. Mesela Muhafazakâr Düşünce'de yayımlanan "Gelenekselciliğin Pınarları: Edmund Burke ve Ahmed Cevdet" başlıklı makalesi ilgimi çeken yazılarından biriydi. Birkaç ay önce İslâm'da Modernleşme (1839-1939) adlı muhalled eseri postadan çıkınca şaşırmadım; çünkü ondan böyle bir çalışma bekliyordum.

İslâm'da Modernleşme'nin bu konuda son yıllarda yapılmış en geniş ve derinlikli çalışma olduğunu söyleyebilirim. Prof. Dr. Şerif Mardin'in uzun bir sunuş yazısıyla Lotus Yayınları'ndan çıkan kitap tam 872 sayfa.

Gencer, çoğunlukla yabancı kaynakları kullandıkları için İslâm tarihine ve medeniyetine çok zaman farkında olmadan oryantalist kalıplarla yaklaşan araştırmacıların aksine, Arapçayı da, Osmanlı Türkçesini de iyi bildiği için bu medeniyetin kaynaklarını ve kavramlarını ustaca kullanarak farklı bir bakış açısıyla ve yepyeni bir kavramsallaştırmayla karşımıza çıkıyor. Prof. Dr. Şerif Mardin'in sunuş yazısında, İslâm dünyasının modernleşme sürecinde yaşadığı problemlerin kaynağına inerek bu problemleri aşmak için genelde İslâm, özelde Türklerdeki İslâm düşünce tecrübesinin taşıdığı potansiyeli belirlemeye çalışan Gencer'in çalışmasının önemi vurgulanmış. "Çığır açıcı" bulduğu eseri "hem keyfiyet, hem kemiyet itibariyle büyük bir eser" diye öven Mardin'e göre, "sömürge sonrası paradigmalara meydan okuyan tek örnek olarak Türk İslâm yorumunun tarihî anlamının bu tür mukayeseli bir perspektiften tespiti, modern İslâm incelemelerine yeni bir boyut getirerek Batılı araştırmacıların ezberini bozacaktır."

Şerif Mardin'in eser hakkındaki bir tespiti de şöyle:

"Eserin büyüklüğü, yazarın konuyu 'evrensel' bir perspektiften incelemesinden kaynaklanıyor. Bundan kasıt, Doğu ve Batı'yı kuşatan, bütüncül, çok-katlı bir mukayeseli perspektiftir. İslâm dünyasının modernleşmesi, temelde Batı'nın kültürel etkisinden kaynaklandığı için akültürasyon kaynağı Batı'daki dönüşüm kavranmaksızın Doğu dünyasının zorlandığı modernleşmenin de kavranamayacağı tabiidir. Bu yüzden Gencer, önce bizzat Batı'nın yaşadığı modernleşme tecrübesinin mukadderatını tespit ediyor. Onun tespitine göre 'sekülerleşme' de denen Batılı modernleşme, bir 'evrensel âdil düzen' kurma fikrinden kaynaklanıyor. O, Batılı modernleşmenin arkasında yatan bu 'kozmopolis ve teodisi' münasebetini keşfetmek suretiyle modernleşmelerin etkileşimini bir medeniyetler karşılaşması olarak ele alıyor."

Şaşırtıcı zenginlikte bir bibliyografyaya dayanılarak yazılan İslâm'da Modernleşme'de kullanılan dil de, daha çok yabancı literatürü kullanan siyaset bilimcilerin muğlâk, dolambaçlı, tercüme kokan dillerinden çok farklı. Gencer'in kitabı sadece muhtevasıyla değil, bildiğini iyi bilen ve dili iyi kullanan bütün yazarların metinleri gibi vuzuhu ve rahatlığıyla dikkati çekiyor. On üç bölümden oluşan kitapta o kadar çok mesele tartışılıyor ki, bir gazete yazısı çerçevesinde bunlara birer cümleyle bile değinmek mümkün değil. Benim de azçok ilgilendiğim meseleler ele alındığı için en dikkatli okuduğum bölüm, "Gelenekselcilik" başlığını taşıyan dördüncü bölüm. Bu bölümdeki "Pasif Gelenekselcilik", "Aktif Gelenekselcilik" kavramsallaştırmasını çok önemsediğimi belirtmek isterim. Özellikle muhafazakârlığın ünlü teorisyeni Edmund Burke ile Ahmed Cevdet Paşa'nın bütün yönleriyle karşılaştırıldığı sayfalarda son derece önemli tespitler var. Kısa bir paragrafı okuyucularımla paylaşmak istiyorum:

"Ahmed Cevdet'i 'aktif gelenekselcilik' kategorisine sokan, geleneğin, aynı zamanda kendisini yaşatacak yeniliklere açık yönünü de temsil, geleneğin dinamizmi için 'güzel yenilik' anlamında değişimi kabul etmesidir. O da tıpkı Burke gibi geleneksel düzenin hayatiyetini iki temel ilkeye riayete bağlı görür: 'Koruma ve düzeltme', diğer bir tabirle düzelterek koruma. Cevdet, bu ilkeleri, çöküşün temel sebepleri olarak tersinden ifade eder: 1. Kanun-ı kadime muhalefet, 2. Çağın gereklerine uymamak. O geleneğe aykırı köklü değişiklikler kadar, vuku bulan olumsuz değişimi becermek üzere reforma girişmedeki aczi de ülkeler için tehlikeli görür."

Yeri gelmişken, muhafazakârların bu paragrafta açıklanan temel görüşünü büyük müfessir Elmalılı Hamdi Yazır'ın "Beka içinde yenilenme, yenilenme içinde beka" şeklinde formülleştirdiğini hatırlatmak isterim. Bilindiği gibi, aynı görüşü Yahya Kemal "imtidad", Ahmet Hamdi Tanpınar da "Devam ederek değişmek, değişerek devam etmek" şeklinde ifade etmişti.

Bedri Gencer'in eseri okunmayı ve tartışılmayı hak ediyor..


http://kitapzamani.zaman.com.tr/kitapzamani/newsDetail_getNewsById.action?sectionId=8&newsId=7746

Kitap Zamanı, Sayı: 79, 7-13 Ağustos 2012

 

İslam’ın Moderniteyle İmtihanı

 

Sakine Korkmaz

 

 

Prof. Dr. Bedri Gencer

 

Prof. Dr. Bedri Gencer’in, ilk baskısı 2008’de yapılan İslâm’da Modernleşme adlı eseri gözden geçirilmiş yeni basımıyla okura sunuldu. 1839-1939 arasındaki yüz yılı kapsayan kitap, modernizmin İslam düşüncesi ve toplumları üzerindeki etkilerini inceliyor.

İSLÂM’DA MODERNLEŞME, BEDRİ GENCER, DOĞU BATI YAYINLARI, 895 SAYFA, 55 TL


Prof. Dr. Bedri Gencer’in, ilk baskısı 2008’de yapılan İslâm’da Modernleşme adlı eseri gözden geçirilerek Doğu-Batı Yayınları’nca tekrar okura sunuldu. Prof. Dr. Şerif Mardin hocanın kitaba yazdığı önsözde “çığır açıcı bir inceleme” olarak nitelediği eser, her ne kadar, özellikle “Anadolu’daki genç akademisyenlerin ilgileri” ve yazarının “eserle ilgili çeşitli formatlarda katıldığı elliye yakın program” olsa da kanaatimizce daha fazla ilgiyi hak ediyor. Bunu Gencer’in ele aldığı konularda derin ve entelektüel bir tartışma ortamı yaratması bağlamında söylüyorum. Zira eser önemli tezlerinin yanında önemli sorular sorduran, entelektüel tartışmalara kapı aralayan bir inceleme. Kitabın gördüğü ilgiye de değindiği “İkinci Yayına Önsöz”ünde geleneksel kültür hayatımızın “kurum ve kanallarının tamamen kaybolduğu ülkemizde artık kültür hayatının değil cılızlığından, varlığından bile söz etmek zordur” diyen Gencer’le; “İslam’ı Bilmek” adlı yazısında “Türk entelijansiyası, bırakınız bir inanç objesi olarak alımlanmasını, bir bilgi objesi olarak da İslam’ı kavramış, onu anlamış değildir. ‘Bilmek’le inanmak arasındaki zihinsel sınırlar, kasıtlı bir tavırla silinmeye çalışılmış, bundan dolayı da bir bilgi objesi olarak İslam’ı temellük etmenin, tuhaf ama anlaşılabilir bir fanatizmle ‘gericilik’, ‘yobazlık’ anlamına geldiği sanılmıştır.” diyen Hilmi Yavuz’un haklı tespitleri birleşince İslâm’da Modernleşme’nin neden yeterli ilgiyi görmediği anlaşılıyor.

Modernizmin İslam düşüncesine etkileri

1839’la 1939 arasındaki yüz yılı kapsayan İslâm’da Modernleşme, yaklaşık yüz sayfası geniş bir kaynakça ve bibliyografyayı kapsayan dokuz yüz sayfalık bir eser. Değerlendirilmesi ve eleştirilmesi bu yazının imkânlarını aşan kitabın her bölümü ayrı bir incelemeye konu olabilecek nitelikte. Gencer’in temel meselesi modernizmin İslam düşüncesi ve toplumları üzerindeki etkileri. Yazar bu etkiyi öyle derinlemesine inceliyor ki, örneğin “İslam düşüncesi” kavramını kullanmanın dahi “sekülerizmin kapanına düşmek” olduğu görüşünde. Yani modernizmin İslam toplumlarının üzerindeki etkisini salt bir yaşam biçimi olarak değil, dilden düşünceye evrilen bir etki şekilde değerlendiriyor.

    Çalışmasının geniş hacmi Gencer’in metodoloji olarak geleneksel “ilm-i küll” (disiplinlere parçalanmayan, dünyayı bir bütün olarak kavramaya imkân veren bütüncül yaklaşım) ile sosyolojinin babası sayılan Marx Weber’in kullandığı mukayeseli-tarihî perspektifi benimsemesinden kaynaklanıyor. Gencer’e göre İslam dünyasının modernleşme süreci Doğu ile Batı’nın akültürasyon’unun sonucudur. Dolayısıyla Batı’nın modernizm serüveni bilinmeden Doğu modernizminin kavranmasına imkân yoktur. Buna en önemli örnek, din savaşlarına son veren Westphalia Antlaşması anlaşılmadan, Ernest Renan’ın İslam’a yönelttiği “İslam terakkiye manidir” ithamının anlaşılamayacağı iddiası. Çünkü 19. asrın ilk yarısında Avrupa’da Protestanların Katoliklere yönelttiği, “Katoliklik mâni-i terakkidir” tezi din savaşlarının sona ermesiyle bu kez gizli Protestan olan Cizvit Ernest Renan aracılığıyla “İslam mâni-i terakkidir” şeklinde İslam dünyasına yöneltilecektir.

    Gencer’in temel tezi, “Batılı kozmopolitanizmin dönüşümü modern Batı/Doğu karşılaşmasını nasıl etkilemiştir?” sorusundan ortaya çıkıyor. Sekülerleşmeyle birlikte din medeniyete, hak ve batıl dinler Batı ve Doğu medeniyetlerine dönüştürülmüştür. Artık Hıristiyanlaştırmanın mümkün olmadığını anlayan Batı bu kez medenileştirme projesine girişmiştir.

    Avrupa-merkeziyetçiliğin yani Batı’nın kimlik inşası için kendini merkeze koyup Doğu’yu öteki olarak seçmesinin miladı konusunda farklı görüşlerin öne sürüldüğü biliniyor. Gencer milat olarak (tıpkı Edward Said gibi) Napoleon’un Mısır seferini alıyor. Napoleon, kişiliğindeki Mesihçilik ve “evrensel dünya düzeni kurma” idealiyle birlikte Doğu’yu medenileştirme hareketinde sıcak savaş için genelde İslam dünyasını, özelde Osmanlı Devleti’ni seçmişti. Böylelikle medenileştirme projesi Mısır’ı fiziksel, Osmanlı’yı kültürel olarak etkilemiş ve İslam’ın bu iki öncü topluluğunda modernizme karşı iki tepki gelişmiştir. Türk ve Arap dünyasının öncüleri olarak Namık Kemal ve Muhammed Abduh’un kolektif İslam yorumlarından yola çıkarak modernizmin iki dünyadaki etkilerini inceliyor yazar. İki İslam topluluğunu ‘meşruiyet ve akliyet’ üzerinden okuduğu bölüm okura ciddi sorular sorduruyor. Sunuş yazısında Şerif Mardin’in de bugüne kadar ilk kez Bedri Gencer’in tespit ettiğini söylediği, “Batı’nın kendi meşrebine uygun olarak benimsediği ‘medeniyet olarak Arap İslamı’na karşı ‘din olarak Türk İslamı’nı nasıl ötekileştirdiği” meselesinin argümanlarını ortaya koyarken, Arap İslamı’nın ‘medeniyet’le, Türk İslamı’nın ise ‘din’ (fıkıh) ile özdeşleştirildiği tespitinin tartışılması gerektiğini düşünüyorum. “Din ile imparatorluk arasındaki ilişkiyi Osmanlılar, geleneksel olarak ‘din ve devlet’in ikizliği formülüyle ifade etmişlerdir.” diyor Gencer. Böyle bir ikizlik söz konusuysa Osmanlı fethedip “imparatorluğuna” kattığı toprakların halklarını neden İslam’ı kabul etmeye zorlamamıştır? Gencer’in argümanının canlı bir kültürel ortam için tartışılmasını umuyorum.

Sekülerizmin kapanına düşmek

Gencer’in çalışmasının bir başka önemli özelliği ise kavramların izini sürmekteki titizliği. Bu konuda Reinhart Koselleck’in geliştirdiği begriffsgeschichte (kavram tarihi) metodunu geliştirerek takip ediyor. Kavramların izini sürdüğünde ortaya sekülerizmin ağzıyla konuşan bir İslam dünyası çıkıyor. Gencer’e göre “İslam medeniyetinin değerleri” ifadesini kullanmak, “sekülerizmin farkında olmadan kapanına düşmek” demek. Çünkü gelenekte ne ‘medeniyet’ ne de ‘değer’ vardır. Bu iki kavram da Batı’nın icadıdır. ‘Değer’in kapitalizmin gelişmesiyle, değişim ve fiyat kavramıyla ortaya çıkışından hareketle, geleneksel dünyada karşılığı bulunmayan bir kavram olduğunu söylüyor yazar.  Fıkıh, kelam, sünnet gibi geleneksel kavramlar İslam hukuku, İslam düşüncesi, İslam felsefesi gibi seküler kavramlara dönüşmüştür. Gencer’in bu mukayesede verdiği bir örnek de modernizmdir. Ona göre modernizmin geleneksel kültürde karşılığı bid’attır. Peki, modernizmi bid’at kabul etmek bizi neredeyse fundamentalist bir yoruma sürüklemez mi? (Burada bir parantez açarak gelenekteki muhafazakârlığın da moderniteyle birlikte fundamentalizme dönüştüğü tespitinin yine Gencer’e ait olduğunu belirtelim.) Kavramların etimolojisinin izini sürerken dilin doğal değişimi teorilerini reddetmiş de olmuyor mu yazar?

Sekülerizmin İslam toplumları üzerinde meydana getirdiği değişim sadece dil düzleminde incelenmiyor eserde. Fıkıh ve edebiyat gibi geleneksel disiplinlerin sosyolojiye, ‘ulema’nın ‘aydın’a dönüşümü de yine tarihsel arka plan okumalarıyla ortaya konuyor.

Bölüm: Düşünce

Sayı: 79

 


http://www.stargazete.com/kitap/islam-da-modernlesme-hakkinda-anitsal-bir-eser-haber-222043.htm

30 Ekim 2009, Star Kitap

 

İslam’da Modernleşme Hakkında Anıtsal Bir Eser

 

Cengiz Otacı

 

  Bir Fransız atasözü “gördüğün manzara durduğun yere göre değişir” der. “Modern” kelimesi ve türevlerine dair yapılan çalışmalar, tam bu söze uygun düşmektedir. Modernleşme ile ilgili sayısız çalışma, yazarın konuya hangi açıdan, hangi bilgi donanımıyla ve ne amaçla baktığıyla ilgilidir. Modernleşme, haddi zatında yaşam tarzı, düşünce şekli, siyaset etme kabiliyeti ve üretim-tüketim alışkanlıkları gibi temel konularda geleneksel yapıyı alt üst etmesi nedeniyle, dinsel ve geleneksel yapıyı çözen, değiştiren yeni bir “insani inşa”dır. Bu nedenle modernliğin kuşatıcılığı, en az dinlerin ki kadar geniş ve kendi içinde tutarlıdır. Sahici olup olmadığına dair tartışmaların yeri burası olmamakla birlikte, genel kabul gören düşünceye göre modernlik, dini ve geleneği taklit etmekle orijinallikten uzaktır.

Modernleşme, dünyanın Batı’sından doğup diğer coğrafyalara yayıldıkça, Hıristiyanlık kadar kadim dinler ve kültürler de hatırı sayılır bir travma yaşamış, diğer coğrafyaların sakinleri kendilerinden, inançlarından, kültürlerinden şüphe etmeye başlamıştır. Şüphesiz ki modernleşmeden en çok etkilenen İslam dünyası, hassaten de Osmanlı Devleti olmuştur. Batıdan doğuya geniş bir coğrafyada içinde pek çok din ve milleti barındıran, emperyalizmin paylaşım alanında kalan bir devletin, milliyetçilik, laiklik, parlamenter sistem, anayasacılık, hürriyet, eşitlik, kapitalizm, sivil toplum gibi yeni kavramlarla tanışması, bunları içselleştirmesi kolay olmayacaktı. Bu gün için yaşadığımız toplumsal sorunlarımızın hemen tamamı, Tanzimat süreci ile başlayan modernleşme sürecini henüz hakkıyla kavrayamayışımızdan, tahlilini yapamayışımızdan kaynaklanmaktadır. 

Sayın Gencer’in, 1839-1939 yılları arasında modernleşme hareketinin, Osmanlı toplumuna etkisini araştırdığı çalışması, geçmişten günümüze devam eden sorunlarımıza ışık tutacak ipuçları taşımaktadır. Her ne kadar kitap “İslam’da Modernleşme” adıyla, modernleşme-İslam din ilişkisini ele alıyor görünse bile, içerik itibariyle Osmanlı Devleti ve Mısır özelinde Müslüman toplumun modernleşme sancısına ışık tutmaktadır.

Sayın Gencer, İslam dünyasının modernleşme ile sıcak temasını, haklı olarak Napolyon’un Mısır seferi ile başlatmaktadır. Napolyon’un Mısır seferi, Osmanlı Devleti için Tanzimat’ın, dolayısıyla modernleşme hareketinin arifesini teşkil etmektedir. Sayın Gencer, iki kültürün ilk sıcak karşılaşmasını, olağan üstü teorik bir zeminde ele almayı başararak, İslam dünyası açısından modernleştirici ivmenin nedenini yakalamıştır.

Çalışmanın her tarafına hâkim olan güçlü teorik algılama ve ifade tarzı, okuyucu açısından gerçekten ufuk açıcı niteliktedir. Bireysel örneklemelerden çok genelleyici yaklaşımlar, yüzyılı kavramamıza, kitapta yer almayan diğer konuların anlamlandırılmasına ışık tutmaktadır. Özellikle ulemanın üdeba ile fıkhın sosyoloji ile ve nihayet dinin ideoloji ile yer değiştirmesi, birbirine dönüşmesi, toplumsal serüvenimiz ve değişimimiz açısından anahtar açıklamalar içermektedir. Çalışmada yeterli ipuçları olsa bile, modernleşmenin ekseni olan eğitim ve hukuk üzerinde, diğer unsurlar kadar ayrıntılı durulmamış olması dikkatten kaçmamaktadır. Özellikle, önceki on yıllarda yaşanan modernleşmenin somut sonuçlarını teşkil eden hukuk ve eğitim alanında 1900’lü yıllarda meydana gelen çaplı değişiklikler, Cumhuriyetle birlikte yönetim şeklinden başlayarak diğer alanlara yayılan devrimler üzerinde de durulması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü modernleşme, ne Batı’da ne de doğuda sadece teorik ve düşünsel planda kalmamış, her alanda somut değişikliği beraberinde getirmiştir. 1900-1939 yılları arasındaki ülkemizdeki somut değişikliklerin, modernleşmenin sonuçları olarak çalışmada yer almamış olması, sonraki baskılarda ikmali mümkün bir eksikliktir.

Uzun zamanda yazılan kapsamlı eserlerde, kimi zaman yazarların, farklı bölümlerde farklı görüşleri benimsediği ya da farklı sonuçlara vardığı bilinir. Bu durum, yazarın konuyu araştırdıkça, zamanla öğrendiği anlamına gelir. Sayın Gencer’in çalışması, oldukça kapsamlı olmasına rağmen bu eksiklikten uzaktır. Yazar, çalışmasının ana düşüncesini, işlediği konular arasında ve konuyla bağlantılı olarak yer yer tekrar ederek, benzer ve bağlantılı sonuçlara ulaşarak düşünce çizgisindeki isabeti korumayı başarmıştır.

Çalışmada, üç ayrı coğrafyanın temsilcileri olan Namık Kemal, Muhammed Abduh ve Cemaleddin Afgani’nin düşünceleri hakkında, oldukça derin analizler, ayrıntılı bilgiler ve yer yer mukayeseler yer almaktadır. Bu üç sembol üzerinden İslam dünyasının modernleşmesine dair düşünce haritası çıkarılmaktadır. Bunların yanında Ahmet Cevdet Paşa, Sava Paşa, Şekip Aslan, Tunuslu Hayrettin, Ali Suavi Ahmet Rıza gibi düşünürlere de yer verilmektedir. Sayın Gencer’in, Ziya Paşa, Ziya Gökalp, Celal Nuri, Abdullah Cevdet, Ahmet Şuayb, Gaspıralı İsmail, Baha Tevfik, Prens Sebahattin gibi düşünürlere diğerleri kadar yer vermemiş olmasını, çalışması açısından önemli bir eksiklik olarak görmesem de, diğer baskılarda bu açığı kapatacağını umuyorum.

Sayın Gencer’in felsefi literatüre, İslami bilimlere/terimlere hâkimiyeti yanında yerli/yabancı kaynakları taramasındaki başarısı gerçekten takdire şayandır. Kitabın sayfa sayısının çokluğu, okunmasını zorlaştıran bir unsur değil, yazarın akıcı üslubu, derin analiz ve mukayesesi, isabetli gözlemleri nedeniyle merakı kamçılayan bir özellik halini almaktadır.

Kitapta yer yer kullanılan felsefi/sosyolojik terimler, buna yatkın olmayan okuyucular için sanırım sıkıntı doğurmaktadır. Bu açıdan kitabın sonuna konulacak küçük bir sözlüğe ihtiyaç vardır.

Şerif Mardin Hoca’nın enfes takdim yazısı, aslında Sayın Gencer’in çalışmasının önem ve kıymetini, diğer çalışmalardan farkını anlatmaya yeterlidir.

Kitap yazmak, bilimsel bir eser ortaya koymak gerçekten zordur. Onlarca eseri taramak, üzerinde düşünmek, konuları, anlatım şeklini kurgulamak ve bunları, bilimsel dürüstlükle ifade etmek gerçekten zordur. İyi bir okur olduğumu düşünüyorum. Eleştiriye gelince; her kitap eksiktir. Her kitapta fazladan şeyler vardır. Her çalışma tenkit edilebilir,  önce okumak, anlamak, üzerinde düşünmek ve hakkaniyetli davranmak koşuluyla. Eleştiri, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan ham ruhların sığınağıdır. Bilgi sahibi olanlar, irfanlarınca doğruyu gösterir. Her şey zıddıyla bilindiğine göre doğru, içinde yanlışı da barındıracak, iyi ve güzel teşvik edilirken dolayısıyla kötü ve yanlış da zemmedilecektir.

Son zamanlarda akademik çevrelerden orijinal, tatmin edici, kapsamlı, mukayeseli eserler çıktığını söylemek zordur. Henüz ülkemizde yeterli bir çeviri kültürü dahi oluşmadığı da bir gerçektir. Sayın Gencer’in, çok emek verdiği belli olan kitabında yer alan düşüncelerine katılın ya da katılmayın, ama mutlaka okuyun. Zihin açıcı analizlerine, ayrıntıları yakalayan mukayeselerine, günümüzde yaşanan sorunların kökenine uzanan yolculuğa tanık olacak, alanında yazılmış orijinal bir çalışmadan faydalanacaksınız. Şahsen 20 günde, pek çok yerini çizerek, notlar alarak okuduğum çalışmasından dolayı Sayın Gencer’i tebrik eder, yeni çalışmalarında başarılar dilerim.

Bedri Gencer, İslam’da Modernleşme, 1839-1939 (Ankara: Lotus, 2009)

 


EskiYeni, 17 (Yaz 2010)

İslam’da Modernleşme, 1839-1939

 

Mustafa Gündüz*

 

 

“İslâm’ın geleceği, geçmişinde dayandığı yere dayanmaktadır.”

Bedri Gencer

 

Özelde Türkiye, genelde İslâm dünyası 250-300 seneden beri anlaşılması ve anlatılması son derece güç büyük bir buhran içindedir. Her şeyden önce meselenin ne olduğunun yanında, adının konulması, temel kavramlarının üretilmesi, taraflarının, temsilcilerinin ve tetkik metodolojisinin belirlenmesinde büyük krizler, yanılgılar ve yanlışlara sapmalar söz konusudur. Bir meselenin tam teşhisi yapılmadan çözümler üretmek de mümkün değildir. Dolayısıyla İslâm âleminin iki-üç yüz senedir yaşadığı krizin sağlıklı bir teşhisi her şeyden akdem ve elzemdir. Bu konu üzerine fikir yürütmek, kafa yormak, araştırma yapmak her babayiğidin harcı değildir. Hele hele, içinde bulunduğumuz eğitim ve entelektüel ortamda vüsatli eser beklemek biraz iyimserliktir. Nedeni açık: İlber Ortaylı’nın zaman zaman vurguladığı gibi, söz konusu mesele üzerine çalışacak kimseler, etraflı, esaslı bir din, dil, tarih ve hukuk formasyonu olmak zorundadır. Bunlar olmadan sözü edilen meseleyi ve temel sorunlarını anlamak nerdeyse imkânsızdır.

Bahsini ettiğimiz derin ve çetin mesele üzerine bu güne kadar kafa yoran Sabri F. Ülgener, E. Ziya Karal, Şerif Mardin, Niyazi Berkes, Kemal Karpat, İsmail Kara, Şükrü Hanioğlu gibi yerli araştırmacıların pek çok çalışması mevcut. Karal, Mardin, Berkes vd. ile  1960’larda başlayan çalışmalar 1990’lardan sonra özellikle yurtdışında devam etmiştir. Bu sürece en büyük ve görkemli halkalardan biri Bedri Gencer tarafından eklenmiştir. Gencer’in İslam’da Modernleşme(1839-1939) başlıklı büyük eseri, 17. yy’dan beri süren İslâm dünyasının dahili ve harici fikrî krizini, benzerlerinden çok farklı, detaylı, kapsamlı, tutarlı ve her türlü önyargıdan uzak şekilde tahlil etmiştir. Eser bir yönüyle de İslâm bilim dünyasına büyük bir ümit vermektedir.

872 sayfalık bu dev esere şanına yakışacak bir uzunluk ve içerikte, Türkiye’de sosyal bilimlerin pîri, Osmanlı, Türk ve İslâm modernleşmesi konularının öncü ismi Şerif Mardin takdim yazmıştır. Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, böylesi kısa bir yazıda bu eseri değil bütün yönleriyle, ana başlıklarıyla bile anlatmak hayli güç. Oldukça sıkı, sabırlı ve meşakkatli bir okuma gerektiren eserin pek çok orijinal yönü, yeniliği ve farklılığı bulunmaktadır. Nasıl ki bu güne kadar Şerif Mardin, Niyazi Berkes, E. Ziya Karal, Hilmi Ziya Ülken, Cemil Meriç, İsmail Kara, Sabri Ülgener’lere müracaat etmeden Osmanlı, Türk ve İslâm modernleşmesinin sorunlarına değinilemiyor idiyse, bu günden sonra da Gencer’in eserine ziyaretsiz, konu üzerinde söz söylemek muhakkak eksik kalacaktır.

Eserin temel meselesi, tezi, İslâm dünyasının iki-üç yüz senedir yaşadığı krizi bu güne kadar yapılanlardan farklı bir içerikle, kavramsal çözümlemeyle ve hepsiden önemlisi özgün metodoloji ile incelemektir. İslâm dünyası 17. yy’dan sonra Batı medeniyeti ile -yekpare İslâm dünyasından bahsedilemeyeceğinden- farklı şekillerde ve coğrafyalarda karşılaşmış ve bu karşılaşma sonrasında farklı tepkiler verilmiştir. Batıya karşı verilen mücadelenin/tahaddinin en yüksek perdede Mısır, İran, Osmanlı ve Uzakdoğu cepheleri vardır. Bunlar içerisinde en farklısı, özgünü, tutarlısı ve geleceğe umut vaat edeni Osmanlı aydınlarının verdiği mücadeledir. Ancak verilen bu şanlı ve verimli mücadele gerek Türkiye’deki araştırmacıların çeşitli endişe ve kompleksleriyle, gerekse kasıtlı olarak oryantalistlerin gayretleriyle yok hükmüne indirilmiştir. İslâm ve Osmanlı, İslâm ve Türkler ile İslâm modernleşmesinin Osmanlı yorumu hakkıyla bilinen bir konu olmaktan hayli uzak kalmıştır. İslâm dünyasının ontolojik bakımdan toplumsal ve siyasî yapısına ters bir dünya ile giriştiği modernleşme mücadelesinde ortaya konulan gayret ve ürünlerin üstünü örtmek için büyük bir çaba sarf edilmiştir/edilmektedir. İşte Gencer’in çalışması ‘güneşin balçıkla örtülemeyeceği’ hükmünce, bize, içinde yaşadığımız inkıraz ve izmihlalin temellerini ve aynı zamanda müsebbiplerini de göstermektedir. Eser adeta bilinenler ve değerler levhasının tersine çevrilişidir. Kendi ifadeleriyle bu yoğun, yorucu ve uzun mesainin temel gayesi: “Osmanlı-Türk modernleşme sürecini, Weber’in kurduğu ‘mukayeseli tarihî sosyoloji’ denen disiplinin perspektifinden derin ve objektif bir sosyolojik analizidir. Bu anlamda benim gayretim, Türkiye’de Cumhuriyet döneminde Şerif Mardin’in açtığı ‘yerli mukayeseli tarihî sosyoloji’ çığırını sosyal bilimsel perspektifi İslamî bilimsel perspektifle bütünleştirmek suretiyle çok daha derinleştirerek ilerletmeye yöneliktir.”

Eser inanılmaz bir kaynakçaya sahip olduğu gibi, esas olarak bu kaynakları sırf mehaz zenginliği olarak kullanmamakta, ciddi bir muhakeme ve muhasebe ile tahlil ederek eleştirmektedir. Kaynak kullanmanın ciddî bir mesele olduğu Türkiye’nin sosyal bilim arenasında, Gencer, eserinde en güvenilir kaynakları kullanmıştır. Eserin özgün yönlerinden biri hemen herkesin zebunu olduğu kavram kargaşasına âdeta bir son vermek istercesine, kavramları büyük bir titizlikle, etimolojisine inerek, tarihî ve sosyolojik değişim aşama ve mekanizmalarını belirlemesidir. Böylece aslında İslâm dünyası olarak temel meselelerin neler olduğu da açık olarak görülebilmektedir. Buradaki usül, ‘tanım’ın tanımındaki ‘efradını cami’ ağyarini manî’ kapsam ve fark sınırının gözetilmesidir. Gencer, bu meseleyi kuşatıcı anahtar kavramlarını milimetrik tarzda ortaya koyduktan sonra, meselenin çözümlenmesinde ikinci önemli kritik bir noktaya gelmiştir. Bu da metot meselesidir. İsmail Kara’nın da vurguladığı gibi, aslında bu güne kadar pek çok İslâm âliminin ve aydınının hatalarından biri, oryantalizmin kendi hesabına ürettiği metot ve kavramları kullanarak tam da onların istedikleri noktaya gelme oyununa düşmesidir. Gencer bu tarihî yanılgı ve metodolojik sorunu eserin başından sonuna pek çok konuda ispatlamakla birlikte kendisini bu hatadan hali bırakmaktadır.

Gencer’in İslam’da modernleşme konusundaki çözümlemesi mukayeseli tarihi sosyolojinin gereği olarak, temelde Osmanlı ve Mısır modernizmini, bu iki sürecin önde gelen aktörlerini, tezlerini ve etkileşim biçim ve miktarlarını analiz etmektedir. Eser boyunca farklı kavram anlayışları, eleştirileri ve çözüm önerileri bakımından en çok Namık Kemal ve Abduh karşılaştırılmıştır. Modernizmin çok farklı eleştirel türleri ve kahramanları da sigaya çekilmiştir. İbni Haldun’dan, Ahmet Cevdet Paşa’ya, İbni Teymiye’den Cemaleddin Afgânî muammasına, Sava Paşa’dan, Mustafa Sabri’ye, modernizme Avrupalı eleştirilerin öncülerinden E. Burke’ten Rousseau’ya, Tanzimat’ın bütün önde gelen aydın ve siyasîlerine varıncaya kadar derin bir mukayese ve eleştiri baş döndürücü bir manzara arzetmektedir.

Oryantalizmin ‘Türk İslâm’ı yerine ‘Arap medeniyeti’ anlayışını öne çıkarması ve sömürge aydını psikolojisiyle Mısır modernistlerinin İslâm’ı savunmadaki hataları, çelişkileri ve belki de hepsinden önemlisi pek çok aydının ‘düzelmeden düzeltme’ zihniyet ve ameliyeleriyle bugün İslâm düşüncesinde ‘merkezin kaybı’ söz konusudur. Gencer’in İslâm krizden kurtuluşuna çözüm önerisi hayli nettir, ancak gerçekleşmesi de bir o kadar zordur: geleneksel ulemanın çağdaş zuhuru ve İslâm’ın/Müslümanların hiçbir kapris ve komplekse kapılmadan geçmişte dayandığı yere dayanması.

Şüphesiz Cumhuriyet tarihinin en önemli eserlerinden biri olan İslam’da Modernleşme’yi anlamaya ve anlatmaya özellikle içinde bulunduğumuz netameli dönemde bu memleketin ve milletin geçmiş ve geleceğini dert edinen herkesin ihtiyacı vardır. Eserin müellifini tebrik ederken, bu özgün birikim ve yoruma bilim dünyasınca gereken ilginin gösterilmesi en büyük dileğimizdir.

 

Bedri Gencer, İslam’da Modernleşme(1839-1939), Ankara: Lotus Yayınları, 2008, 872 s.

 

http://www.dunyabizim.com/bedrigencer/13883/modernizm-konusunda-soyleyecek-sozu-var.html

Ayrıntı Defteri - 10:00, 02 Temmuz 2013 Salı


Bedri Gencer


Modernizm konusunda söyleyecek sözü var

Modernizm ile güçlü bir mücadele neden gerçekleşmiyor? Bu soruya Bedri Gencer ‘İslam’da Modernleşme’ adlı hacimli eserinde yanıtlar vermeye çalışmıştı..

16. yüzyılda Avrupa’da başlayan aydınlanma süreci 18. yüzyıla geldiğimizde meyvelerini vermişti. Art arda başlayan spekülatif tartışmalar tüm düşünce dünyasını ciddi bir şekilde etkiledi. Devam eden süreçte gelişen devrimlerin, yönetim değişikliklerinin, savaşların, sömürülerin ve ekonomik sistemlerin arka planında hep aydınlanma dönemi fikir akımları vardı. Günümüz ideolojik sistemlerinden kapitalizm, sosyalizm, idealizm, komünizm, faşizm hep bu dönemin ürünleri oldu.

Bu süreç başta Orta Avrupa’da, ardından Amerika, Rusya ve diğer Avrupa ülkelerinde, sonradan ismine ‘modernite’ denilecek yeni bir dönemi başlattı. Sömürge ülkelerinde de bir virüs gibi hızla yayılan modernleşme süreci, ilk başlarda ciddi direnç görse de zamanla Müslüman ülkelere, Hindistan’a, Japonya’ya, Çin’e ve diğer Uzak Doğu ülkelerine kadar yayıldı. Bu yeni fikirler, temelde otoriter kilise yapısına bir başkaldırı idi; ancak zamanla, dini, toplumsal hayatı düzenleme sürecinde edilgen yapma çabasına dönüştü. Akıl, bilim ve deney merkezli bilgi üretme, bilginin kaynağını salt akla bağlama ve hayata böyle bakma amacını taşıyan bu süreç, Müslümanlar adına ‘hikmetin kaybı’ olarak sonuçlandı.

Modernizasyon süreci, ardından gelen ve yıkıcı etkiye sahip post-modern akım ile birlikte artık tüm dünyaya yayılmış durumda. Günümüzde bu duruma karşı, ne kadim Doğu medeniyetlerinden, ne de Müslüman dünyadan gösterilen ciddi bir direnç yok. Artık hepimiz moderniz. Bugün en dindarımız bile bu anlamda seküler. Fakat gönlü bir türlü rahat etmeyen, bu modern dünya getirilerinden rahatsız olan insanlar ve toplumlar da var. Sayıları az olsa da bu insanlar hem yaşanılan süreci anlamak istiyorlar hem de “yeni bir sistem mümkün mü?” sorusunu sürekli gündemlerinde tutuyorlar. Bedri Gencer, Doğu-Batı Yayınları’ndan çıkan oldukça hacimli İslam’da Modernleşme isimli eseri ile bu sorunun üzerinde duruyor.

Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bedri Gencer’in, ilk yazısı henüz 18 yaşında iken 1986 yılında İlim ve Sanat dergisinde çıkmış, yıllardır sessiz sedasız çalışmış bir ilim adamı. Ancak 2009 yılında İslâm’da Modernleşme - 1839-1939 adlı eseri çıktıktan sonra tabiri caizse fırtına gibi esmeye başladı. Bu eserin ön sözünü yazan Şerif Mardin uzun bir övgüde bulunarak “çığır açıcı bir inceleme” olduğuna dikkat çekti. Çeşitli forumlarda ve ortamlarda sayısız konuşma, söyleşi ve programa katılan Gencer, farklı ve derin bakış açısıyla medeniyet konusunda yerleşik birçok kanaati altüst etti. Onu yakından tanıyan bazı öğrencileri kimi internet sözlüklerinde “Biz zaten biliyorduk, ama Türkiye de nihayet Bedri Gencer fenomeniyle tanıştı” yollu yorumlar yazdılar.

Modernizm ile güçlü bir mücadele gerçekleşmiyor

Bahsettiğimiz modernleşme süreci ile ilgili Müslümanlar tarafından artık ciddi bir direnç gösterilmemesiyle ilgili olarak Bedri Hoca bu kitabında, “temel sıkıntı ilmin hazmedilemeyişi” diyor ve ekliyor: “Önceden ilim medresede öğrenilir, tekkede hazmedilirdi. Şimdi böyle bir ortam yok, o yüzden modernizm ile güçlü bir mücadele gerekleşmiyor.”

Yaşadığımız seküler çağın zihinler üzerindeki en önemli etkisi kavram kargaşası. İnsan düşüncesi tarafından dünyayı tanımlamanın temel araçları olan kavramlar tamamen birbirine karışmış durumda. Bu kargaşadan hem geleneksel, İslâmî, hem modern, Batılı kavramlar eşit derecede nasibini alıyor. Kavramları yerli yerine oturtma konusunda Türkiye’de en önde gelen isimlerden biri Bedri Gencer. Örneğin “fıkıh” gibi herkesin kullandığı bir kavramın Gencer’den derinlemesine açıklamasını dinleyenler, çoğu zaman “bunu daha önce hiçbir yerde duymamıştık, okumamıştık” demekteler. Arapça “din” kavramının İngilizce “religion” kavramından farklılığını da herhalde sadece onun konuşmalarına katılanlar öğrenebilirler.

Öğrencilerine göre Gencer, dokundukça ilim ve hikmet fışkıran biri. Medrese ile tekkelerin kapandığı günümüzde bunların üstlendiği öğretim ile eğitim işlevlerini, bu işlevlerin tarzları olarak ders ile sohbeti birleştiren bir hoca bulmak, öğrencilerin başlıca arzusu. Bu açıdan onun ders ile sohbeti birleştiren dopdolu konuşmaları, katılanlar tarafından büyük bir zevkle dinleniyor.

Bedri Hoca’nın bu kitabı ilk önce 2009’de Lotus Yayınları’ndan çıktı. 2012 yılında Doğu-Batı Yayınları tekrar bastı. Kitap 900 sayfa. Yaklaşık 100 sayfası kaynakça ve dizinden oluşuyor. 9 ayrı bölümde konular detaylı olarak ele alınıyor ki bu bölümler şöyle: Batı’nın gelişi; etki ve tepki, Kavramsal arkaplan, İslam modernizmi, Medeniyetlerin kutuplaşması, Gelenekselcilik, Mesihçilik, Eleştiri, Yeni Paradigma, Yeni toplum, Yeni insan.

Doğu Batı Yayınları’nın yazı işleri müdürü Erhan Alpsuyu Bey, kitabın 1000 adet basıldığını ve yaklaşık 750 adet satıldığını söylüyor. Bu rakamlar elbette böyle derinlikli bir kitap için üzücü ama Türkiye’deki kitaplara ilgi oranını hesaba kattığımızda aslında fena değil. Erhan Bey kitap ile ilgili çok güzel geri dönüşler aldıklarını söyleyip ekliyor: “Kitabın alanında tek eser olmasından ve Şerif Mardin gibi bir hocanın önsöz yazmış olmasından dolayı, gerek bizim okurlarımız gerekse bu alanda araştırma yapan yerli ve yabancı araştırmacılar mail ve telefon aracılığıyla bize çokça geri dönüş yaptılar.”

Zamanımızda böyle insanlar zor bulunuyor, değerini bilmek lazım. Bir şeyin kıymetini fark etmemiz için onu kaybetmeyi beklememeliyiz.

Yusuf Temizcan yazdı

http://www.malatyanethaber.com/y-1524-b-hikmetten-medeniyete-modernlesme.html

 

 

Mehmet Zeki Dinçarslan

12 Kasım 2012

HİKMETTEN MEDENİYETE MODERNLEŞME

Bilsam Malatya sınırlarını aşacak kapasitede bir sivil toplum kuruluşu. Çeşitli etkinlikler, paneller, seminerler, konferanslar düzenliyor, eğitimler veriyor, yayınlar hazırlıyor ve burada sayamayacağım bir çok güzel işe imza atıyor. Bu faaliyetlerden birisi de kültür kuşağı konferanslar dizisi. Bu konferans dizisi kapsamında Cumartesi akşamı il özel idaresi toplantı salonunda Prof. Dr. Bedri Gencer hocamızın “Hikmetten Medeniyete Modernleşme” konulu konferansını dinledik.

Bedri Gencer çağımızın âlimlerinden birisi. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Sosyoloji bölüm başkanı. İslam’da Modernleşme adında çok tanınan bir eseri var ve modernleşme kavramı ilgi alanı. Konferansta aldığım birkaç notu sizlerle paylaşmak istiyorum. Öncelikle modernleşmeden bahsetmek istiyorum. Modernleşme bir şeyin yepyenisiyle değişmesi anlamına geliyor. Bu yenilenme var olan bir şeyin daha yenisiyle değişmesi değil bir başkasıyla değişmesi demek. Bir eşyanın değişiminden ziyade toplumu etkileyen fikirlerin, bilgilerin, kuralların baştan sona değişmesi olan modernleşme İslam açısından bakıldığı zaman kötü bir bid’at oluyor zira İslam’ı başka yepyeni bir şeyle değiştirmek dini tamamen bırakmak anlamına gelir. İslam’ın kaynağı vahiydir ve vahiy zamanla değişmediği için yenilenmeye ihtiyacı yoktur. Modernleşme diye tabir ettiğimiz süreç Hıristiyan batının uzun yıllar bekledikleri Mesih ve onun kuracağı yeni dünya düzenini insanların dinden bağımsız olarak; dinin yerine medeniyet kavramını yerleştirerek kurmaya çalıştıkları bir süreç. Dolayısı ile İslam içerisinde modernleşme kavramına da medeniyet kavramına da yer yok. İslam zaten tekamülünün en üst noktasına ulaşmış durumda, bunun farkında olmayan Müslümanlar kendilerini başkalarıyla kıyaslama hatasına düşerken dinlerini de kıyas konusu yapıyorlar. İslam dinlerden bir din değil hak dindir dolayısı ile “İslam dini” kavramı bile yanlıştır. Hatta başına İslami koyarak yaptığınız her türlü belirtme yanlıştır. Din zaten Allah katında İslam’dır ve yüz yıl öncesine kadar dinden bahsedildiği zaman akla sadece İslam gelirken bugün İslam dini diyerek dinimizi diğer dinlerle kategorizasyona tabi tutmuş oluyoruz. İslam medeniyeti tanımı da böylesi bir sınıflandırma çabasının ürünü. Batı dünyasının modernleşme ve medenileşme süreçlerinin Türkiye açısından karşılığı yoktur. 19. yüzyıl Osmanlı düşüncesinde batılılaşma-modernleşme çabaları olduysa da kendilerini, halklarını ve dinlerini iyi anlayamamış olan bu insanlar boş bir çaba içerisinde olduklarını da anlayamamışlardır.

Konferansın tamamını burada özetlemem mümkün değil fakat benim açımdan da dinleyiciler açısından da bize öğretilen her kavramı derinlemesine anlamadan alıp kullanmamamız gerektiği konusunda iyi bir nasihat ya da bilinenlerin tazelenmesi oldu bu konferans. Bunu daha iyi anlayabilmek için Bedri Gencer’in İslam’da Modernleşme adlı eserini alıp okumak gerekiyor. Bilsam yetkililerine teşekkür ediyorum bu güzel etkinlik ve diğer tüm faydalı faaliyetleri için. Bedri Gencer’in de ayaklarına sağlık, Malatya’ya kadar gelip bizlere bu güzel akşamı yaşattığı için.

 

http://en.isa.org.ir/content/interview-alparslan-a%C3%A7ikgen%C3%A7-social-thought-rooted-cultural-and-religious-tradition

THE IRANIAN SOCIOLOGICAL ASSOCIATION

Interview with Alparslan Açikgenç: Social Thought is Rooted in Cultural and Religious Tradition

Professor Alparslan AÇIKGENÇ is the Director of the Graduate School of Humanities at Yıldız Technical University in ISTANBUL, TURKEY. He did his PhD thesis on“Concept of Being and Existence in Sadra and Heidegger" at Department of Philosophy of Chicago University in 1983. His research interests include epistemology, history of philosophy, Islamic philosophy and philosophy of science. The Publications of Professor AÇIKGENÇ include Islamic science: Towards a definition, An Evaluation of Violence from Islam's Perspective, The Emergence of Scientific Tradition in Islam, Ibn Rushd, Kant and Transcendent Rationality: A Critical Synthesis, The environmental context for the advancement of sciences. He is presenting a paper in the “Regional Conference on Social Thought and Sociology in the Contemporary Middle East”, (Tehran, Iran, 28 and 29 May 2011) and kindly answered the questions about the theme of the conference in a written interview with the Newsletter of Iranian Sociological Association. 

 

How do you consider social thought relevant with sociology?

Let me begin with a clarification of what I understand from Social thought. For, the term ‘social thought’ may also be misinterpreted as “the thought of society”. We do not think that there is such a thought. However, the term “social thought” may be understood as a collective manifestation of the social spirit or ethos of the community. This thought is thus held in the worldview of individuals living in that community. When the thought of the individual is concerned then it becomes relevant to epistemology or other related disciplines; but when the social thought as such is concerned then it is relevant to sociology. But today the branch of sociology which is concerned with social thought is sociology of knowledge which is relatively a new discipline.

 

How do you consider the social thought which is rooted in cultural and religious traditions in Islamic countries, especially Middle East, relevant with social sciences and sociology?

Just like in all other societies, in Muslim countries also social thought is rooted in cultural and religious tradition. If we consider the term “social thought” in general as a collective manifestation of the social spirit or ethos of the community, then its counterpart in the Muslim societies will be a collective manifestation of the social spirit or ethos of the community rooted in Middle East cultural and religious orientation as Islamic. Its relevance to social sciences and sociology would be twofold: In the first place, as a cultural phenomenon we need to study Muslim communities historically, culturally, anthropologically and philosophically in order to understand their social spirit and ethos. In the second place we need to understand the spirit of Islam also because it is a fundamental element in the formation of the social thought in Muslim countries; when thus understood, social sciences become vital for Muslims to study; and indeed more important than other technical and natural sciences. If this is well grasped then we can also see that the stronger Muslims are in social sciences such as sociology, philosophy and history, the stronger they will also be in technical and natural sciences.

 

How have Muslim social thinkers or Muslim social thought approached towards modern social thought and social knowledge? If willing, you can point to the ideas of any specific social thinker in this regard.

We may approach the modern social thought from our own perspective which must be mastered first. Many Muslim social scientists do not spend any time or do not make any effort first to understand our own tradition very well. If we master our own tradition well by studying Islamic scientific tradition in history then we can embark upon the modern social thought to see its relevance for us.

Unfortunately I do not know so many Muslim social thinkers in the Muslim world. It is not so easy to produce social thinkers because the scholar in this area must be expert not only in sociology but also in philosophy. However, I may give the following names in the Muslim world; Farid Alatas, Ahmet Davutoglu, Recep Senturk, Bedri Gencer, Hasan Hanafi.

 

Is it possible to propose a significant synthesis between religious (Islamic) social thought and philosophy, from one side, and social sciences and sociology, from the other side?

I believe that it is not only possible to develop a synthesis between Islamic social thought and philosophy but it is in fact a religious (moral) duty on us as Muslim scholars. As to the second aspect of the question, we may assert that all social sciences are in one way or another related to each other. Therefore, they cannot be held in absolute separation from each other.

 

What are your educational and research recommendations for improving and developing a better interaction between social thought and sociology in Middle East countries?

The present sociologists under the impact of Western sociological movement pay attention to only social methodology as a way out in presenting solutions to social issues. This may be useful but it is very inadequate. This modern method of surveying with statistics can give us only some ideas and clues as to the apparent problems. But it will not provide an indepth insight into the social issues. We need to study theoretical issues behind all these phenomena. In order to do that we may recommend a good grounding for Muslim sociologists and social scientists in philosophy. For example, if we do not know what our philosophy of society is or what our philosophy of man is we cannot meaningfully evaluate social issue let alone social thought. But to develop an strong and coherent theory of society and man one needs to know philosophy very well. Finally a Muslim scientist should not sever himself/herself from other disciplines and imprison himself/herself within the confinements of the areas of his/her expertise.

 

How efficient and useful do you consider our proposed strategy- deepening and expanding dialogue between Iranian social thinkers and sociologists- towards institutionalizing and indigenizing social knowledge?

To tell the truth in the Muslim world Iran is perhaps the most successful country as far as social thought is concerned. This is perhaps because Iran has a very strong tradition of philosophers, such as Mulla Sadra and his followers. This strong philosophical tradition gives a good background to social scientists. But the problem is the works of these scholars are not easily available to the scholars in other countries. I am hoping that a congress like this organized by the Iranian Sociological Association will help for this dialogue.

 

How do you evaluate the common procedure of institutionalization and expansion of sociology in Middle Eastern countries and what is the role of social thinkers in this regard?

I have touched upon this issue above and it is perhaps the same problem with regard to the institutionalization and expansion of sociology in Middle Eastern countries. The most important role in this regard must be played by the social thinkers. This is because they will provide a good theoretical ground for this institutionalization.

 

What are the probable outcomes and consequences of regional collaborations between social thinkers and sociologists in specific civilizational and cultural zones, like Middle East, on developing social knowledge in these countries? How do you evaluate the current circumstances?

The most significant outcome will be revitalization of Islamic scientific tradition. Today Muslims do their scientific activities and works within the norms or paradigm of Western scientific tradition. Islamic scientific paradigm is totally neglected. The greater duty in this regard to revitalize our scientific tradition falls on the shoulders of social thinkers. This way future generations of Muslim scientists can meaningfully contribute to the global scientific activities which I believe in future yield a global scientific tradition.

 

http://translate.google.com.tr/translate?hl=tr&langpair=en|tr&u=http://en.isa.org.ir/content/interview-alparslan-a%25C3%25A7ikgen%25C3%25A7-social-thought-rooted-cultural-and-religious-tradition

Alparslan Açıkgenç ile Söyleşi:

Toplumsal Düşünce, Kültür ve Din Gelenek Köklü

Profesör Alparslan Açıkgenç, İSTANBUL, TÜRKİYE yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Beşeri Bilimler Enstitüsü Direktörü. 1983 yılında Chicago Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde "Sadra ve Heidegger'in Varlık ve varlığı Kavramı" konulu doktora tezi yaptı. Stefan Koch'un araştırma alanları include epistemology, felsefe tarihi, İslam felsefesi ve bilim felsefesi. Profesör Açıkgenç Yayınları İslam dahil bilim: bir tanım Doğru, İslam Perspektif, İslam, İbn Rüşd, Kant ve Aşkın Rasyonalite Bilimsel Gelenek Doğuşu Şiddetin Bir Değerlendirme:. A Kritik Sentez, bilimlerin gelişmesi için çevre bağlamında O, bir kağıt sunmak. (Tahran, İran, 28 ve 29 Mayıs 2011) ve nazik "Bölgesel Konferansı" Sosyal Düşünce ve Sosyoloji Çağdaş Orta Doğu, İran, Sosyoloji Derneği Haber Bülteni ile yazılı bir röportajda konferansın teması ile ilgili soruları yanıtladı.

 

Sosyoloji ile sosyal düşünce ilgili ne düşünüyorsunuz?

Bana Sosyal düşünce ne anlıyoruz bir açıklama ile başlayalım. Için, 'sosyal düşünce' terimi de "toplumun düşünce" olarak yanlış olabilir. Biz böyle bir düşünce olduğunu sanmıyorum. Ancak, dönem "sosyal düşünce", toplumun sosyal ruhu ya da ethos kolektif bir tezahürü olarak anlaşılmaktadır olabilir. Bu düşünce, bu nedenle, o toplum içinde yaşayan bireylerin dünya görüşünü yapılır. Bireyin düşünce söz konusu olduğunda o zaman epistemoloji veya ilgili diğer disiplinler ile ilgili olacak, ama gibi sosyal düşünce söz konusu olduğunda daha sonra sosyoloji ile ilgili. Ama bugün nispeten yeni bir bilim dalı sosyoloji, sosyal düşünce ile ilgili şube bilgi sosyolojisi.

 

Sosyal bilimler ve sosyoloji ile ilgili özellikle İslam ülkeleri, Orta Doğu, kültürel ve dini gelenekleri içinde köklü sosyal düşünce nasıl değerlendirirsiniz ?

Tıpkı diğer tüm toplumlarda olduğu gibi, Müslüman ülkelerde de sosyal düşünce, kültürel ve dini gelenek kökleşmiştir. Genel olarak "toplumsal düşünce" biz, toplumun sosyal ruhu ya da ethos kolektif bir tezahürü olarak düşünürsek, daha sonra Müslüman toplumların kendi meslektaşı Orta Doğu'da köklü topluluğun toplumsal ruh veya ethos kolektif bir tezahürü olacak İslam gibi kültürel ve dini yönlendirme. Sosyal bilimler ve sosyoloji açısından önemi iki kat olacaktır: İlk olarak, kültürel bir olgu olarak sosyal ruhu ve ahlakı anlamak için antropolojik ve felsefi, tarihsel, kültürel Müslüman topluluklar çalışma gerekir. İkinci olarak, biz Müslüman ülkelerde sosyal düşüncenin oluşumunda temel bir unsurdur, çünkü aynı zamanda İslam'ın ruhuna anlamak gerekir; gerçekten de diğer teknik daha önemli ve böylece anlaşılmış, sosyal bilimler, Müslümanlar için eğitim için hayati hale ve doğa bilimleri. Bu iyi kavradı ise o zaman biz de güçlü Müslümanlar, sosyal bilimler, sosyoloji, felsefe ve tarih, aynı zamanda teknik ve doğa bilimleri olacak güçlü olduğunu görebilirsiniz.

 

Nasıl Müslüman sosyal düşünürler ya da modern sosyal düşünce ve sosyal bilgi doğru yaklaştı Müslüman sosyal düşünce var mı? İsteyen varsa, bu konuda herhangi bir spesifik sosyal düşünürün fikirleri işaret edebilir.

Biz kendi bakış açısıyla modern sosyal düşüncenin ilk kez hâkim olmalıdır yaklaşım olabilir. Birçok Müslüman sosyal bilimcilerin her zaman harcamak değil, ya da kendi geleneği çok iyi anlamak için herhangi bir çaba ilk yapmazlar. İslam bilimsel geleneğinin geçmişi inceleyerek kendi geleneği ana Eğer bizim için önemini görmek için modern bir sosyal düşünce üzerine bindirmek.

Ne yazık ki, Müslüman dünyasında, pek çok Müslüman sosyal düşünürler bilmiyorum. Bilgin bu alanda uzman olmak sadece sosyoloji alanında değil aynı zamanda felsefe gerekir, çünkü sosyal bilimciler üretmek için o kadar kolay değildir. Ancak, Müslüman dünyasında şu isimler verebilir; Farid Alatas, Ahmet Davutoğlu, Recep Şentürk, Bedri Gencer, Hasan Hanefi.

 

Diğer taraftan, bir taraftan din (İslam) toplumsal düşünce ve felsefe arasında önemli bir sentezi, ve sosyal bilimler ve sosyoloji, teklif etmek mümkün mü ?

İslami sosyal düşünce ve felsefe arasında bir sentez geliştirmek için mümkün olmadığına inanıyorum ama aslında Müslüman alimler olarak bize, dini bir (manevi) görev. Sorunun ikinci yönü ile ilgili olarak, biz bütün sosyal bilimler, birbirleri ile bağlantılı bir şekilde veya başka bir olduğunu iddia edebilir. Bu nedenle, birbirinden kesin bir ayrım yapılacaktır.

 

İyileştirilmesi ve sosyal düşünce ve Orta Doğu ülkeleri sosyolojisi arasında daha iyi bir etkileşim geliştirmek için eğitim ve araştırma öneriler nelerdir?

Batı sosyolojik hareketinin etkisi altında mevcut sosyologlar, sosyal konulara çözümler sunan bir çıkış yolu olarak sadece sosyal bir metodoloji dikkat. Bu yararlı olabilir ancak çok yetersizdir. İstatistikleri ile ölçme Bu modern yöntem bize görünür sorunları sadece bazı fikirler ve ipuçları verebilir. Ama sosyal konularda derinlemesine içine bir fikir vermez. Biz bütün bu olayların arkasında teorik konuların çalışma gerekir. Felsefe Müslüman sosyologlar ve sosyal bilimciler için iyi bir topraklama önerebilir yapmak için. Örneğin, toplumun felsefenin ne olduğunu ya da ne bilmiyorsanız adam bizim felsefemiz anlamlı bir sosyal sorun sosyal düşünceyi bırakın değerlendirmek değil. Ama toplumun güçlü ve tutarlı bir teori geliştirmek ve bir adam, felsefesini çok iyi bilmek gerekir. Son olarak bir Müslüman bilim adamı kendini sever / kendini diğer disiplinlerden gelen ve onun / onun uzmanlık alanları confinements içinde kendi / kendini hapsetmek olmamalıdır.

 

İran, sosyal bilimciler ve sosyal bilginin kurumsallaştırılması ve indigenizing-doğru sosyologlar arasında önerilen strateji derinleşen ve genişleyen bir diyalog ne kadar verimli ve faydalı nasıl değerlendirirsiniz?

Müslüman dünyasında İran gerçeği söylemek gerekirse, sosyal düşünce söz konusu olduğunda kadarıyla belki de en başarılı ülkedir. İran, filozoflar, Molla Sadra ve takipçileri olarak çok güçlü bir geleneğe sahiptir, çünkü bu belki de. Bu güçlü bir felsefi geleneği, sosyal bilimciler için iyi bir zemin sağlar. Ama sorun, bu bilim adamlarının eserleri diğer ülkelerdeki bilim adamları için kolayca kullanılabilir değildir. İran Sosyoloji Derneği tarafından düzenlenen bu gibi bir kongrede bu diyalog için yardımcı olacağını umuyorum.

 

Orta Doğu ülkeleri, kurumsallaşma ve sosyoloji genişleme ortak bir prosedür nasıl değerlendirmek ve sosyal düşünürler bu konuda rolü nedir?

Yukarıdaki bu konuda üzerine dokundu ve belki de kurumsallaşma ve Orta Doğu ülkeleri sosyoloji genişlemesi konusunda aynı sorun. Bu bağlamda en önemli rolü, sosyal bilimciler tarafından oynanması gerekir. Bu kurumsallaşma için iyi bir teorik zemin sağlayacaktır çünkü bu.

 

Bu ülkelerde toplumsal bilginin geliştirilmesi, Orta Doğu gibi özel medeniyet ve kültürel bölgeleri, sosyal bilimciler ve sosyologlar arasında bölgesel işbirlikleri muhtemel sonuçları ve sonuçları nelerdir? Mevcut şartlar nasıl değerlendiriyorsunuz?

En önemli sonucu, İslam bilimsel geleneğinin yeniden canlandırılması olacak. Bugün Müslümanlar, bilimsel faaliyetleri ve Batılı bilimsel geleneğin norm ya da paradigma içinde çalışır. İslami bilimsel paradigma tamamen ihmal edilmiştir. Omuzlarında sosyal düşünürlerin bilimsel geleneği yeniden canlandırmak için bu konuda büyük görev düşüyor. Bu şekilde, Müslüman bilim adamları, gelecek nesillere anlamlı küresel bir bilimsel geleneğin gelecek verim inanıyorum küresel bilimsel etkinliklere katkıda bulunabilir.

 

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=18.11.2011&y=YusufKaplan

Yeni Şafak, 18.11.2011

 

Yusuf Kaplan

ykaplan@yenisafak.com.tr

Evet, isyan; ama geliyoruz!

Genç kuşağın parlak isimlerinden İbrahim Halil Üçer, doktora tezi için araştırma yapmak üzere gittiği Kanada'daki çalışmalarını tamamlayıp Türkiye'ye döner dönmez aradı ve 'Hocam, derhal görüşmemiz lazım' dedi.

Dertliydi İbrahim. Dolmuştu. Patlamak üzereydi: 'Hocam, nedir bu sessizlik, bitkinlik, heyecansızlık ve hercümerç?' diye sorup duruyordu. 'Oysa Kanada, ne kadar sâkin. Adamlar, McGill Üniversitesi'nde, İslâm düşüncesinin bütün metinlerini tasnif ediyorlar, edisyon kritik yaparak Arapçalarıyla birlikte İngilizce olarak yayımlıyorlar! Kanıma dokunuyor! Biz, bırakın yayımlamayı, talim, tarif, tasnif ve tahlil edebilecek durumda bile değiliz henüz. Bu ne hâl, Hocam?' diyordu İbrahim.

İbrahim'e, 'Üzülme! Sen bir yola girmiş durumdasın! Kendini hedefe kilitle! Göreceksin, Rabbim, ne kapılar açacak önüne. Bu hâl, fırtına öncesi sessizlik: Yarın sular durulacak, nehir akıp yatağını bulacak. Hiçbir şey bedel ödemeden elde edilmiyor: Biz çilemizi dolduruyoruz: Bir yandan fenâ hâlde savruluyoruz. Ama öte yandan da, çekiçle dövüyoruz demiri: Nirvana'sına çekilen nice Nietzsche'ler hazırlanıyor. Tapduk Emre'nin kapısında gün sayıyoruz: Nice Yunus'lar, hakikat sarayının duvarlarını örüyor; nice Mevlânâ'lar Şems'lerinin gölgesinde pervâne gibi dönüyor, pişiyor' dedim.

Ve İbrahim tamamladı sözümü: 'Aslında, doğru, Hocam. McGill'deki sözkonusu çalışmaların temellerini de biz attık: Hilmi Ziya Ülken, Fazlurrahman, Niyazi Berkes olmasaydı, bu çalışmalar olabilir miydi?'

***

Bu ülkenin en yakıcı ve yıkıcı sorunlarından biri, yetenekleri harcıyor olması: Yaşadığımız yön yitimi / medeniyet krizi, yeteneklerin harcanmasına yol açıyor: Tanpınar'ı yarım asır sonra, Cemil Meriç'i çeyrek asır sonra fark edebildik!

Bediüzzaman'ı, Sezai Karakoç'u, Nurettin Topçu'yu, İsmet Özel'i, Nuri Pakdil'i, Rasim Özdenören'i, Erol Güngör'ü, İsmail Kara'yı, Hilmi Yavuz'u, Nevzat Kösoğlu'nu, Senail Özkan'ı; dahası, Meşrûtiyet kuşaklarını, Babanzade'yi, Elmalılı'yı, Rıza Tevfik'i, Filibeli'yi, Cevdet Paşa'yı, Celâl Nûri'yi ise 'fark edemedik' hâlâ.

Davud-u Kayserî'yi, Molla Fenârî'yi, İbn Kemalpaşazadeyi, Gelenbevî'yi, Bursevî'yi, Konevî'yi, İbn Arabî'yi, Gazalî'yi, Râzi'yi, İbn Sina'yı, İbn Haldun'u ise 'hecelemesini' bile bilmiyoruz henüz.

***

Ama bizim kuşak, bizden sonraki kuşakların önünü açacak önemli yolculuklar yapmayı başardı şimdiden: Dücane Cündioğlu, hepimizi 'sarsacak' esaslı bir 'iş' koydu ortaya meselâ.

Tahsin Görgün ile Ekrem Tâhir -Külliyat'tan yayımlayacağımız külliyatlarıyla- bir yol feneri vazifesi görecek geçmişin hazinelerini keşfederek geleceğin güzergâhlarını çizebilmemiz sürecinde yol alıyorlar.

İhsan Fazlıoğlu, tastamam âlim, ârif, hakîm ve fâzıl kişiliğiyle nice ışıklar saçacak önümüze.

Ömer Mâhir Alper, -Klasik'ten çıkan- Varlık ve İnsan kitabıyla Osmanlı düşüncesinin kapılarının nasıl açılabileceğini gösterdi bize.

Ekrem Demirli, hem Litera'nın ve Kabalcı'nın yayımladığı İbn Arabî çevirileriyle, hem de münhasıran Konevî çalışmalarıyla medeniyetimizin tefekkür ufuklarında nasıl bir yolculuk yapabileceğimizin ipuçlarını koydu ortaya.

Recep Alpyağıl, çağdaş dünyadan geleneğin derin kulvarlarına nasıl açılabileceğimizi gösteren nefes kesici yolculuklar yaptırıyor, İz'den çıkardığı devâsâ derlemeleri ve özgün çalışmalarıyla.

Teoman Duralı, İlhan Kutluer düşünce dünyamızın; Süleyman Seyfi Öğün, Nazife Şişman, Bedri Gencer sosyal teorinin imkânlarıyla entelektüel ufkumuzun; Mahmut Erol Kılıç tasavvuf pınarımızın; Turan Koç estetik ırmağımızın; Ebubekir Sifil gelenek deryamızın; Enver Gülşen film felsefemizin; Beşir Ayvazoğlu sanat ve edebiyat semamızın 'umman'a açılan kapılarının anahtarlarını sundular bize.

Hüsamettin Arslan'ın 'öğrencileri' Gökhan Yavuz Demir'in 'Dilin Belirsizliği', Bengül Güngörmez'in 'Eric Voegelin: İnsanlığın Draması' çalışmaları, bizim kuşağımızın düşünce ve medeniyet yürüyüşünün parlak iki örneği.

***

Bizden sonraki kuşaktan parlak bir ismi nasıl keşfettiğimi anlatınca, fırtına öncesi sessizliği hissedeceksiniz siz de.

Genç kuşakların önünü açan Milat gazetesinde yazmaya başlayan şiir gibi bir dil kurmayı başaran Adnan Karakaş ile geleceğin iletişimcileri arasında yer alacak Yusuf Özkır'ın yazılarına bakmak için Milat gazetesinin sitesini incelerken, kendisinden çok şey beklediğim/iz Ümit Aksoy'un yönettiği Derinlik sayfasında buldum kendimi: Celil Civan'ın 'Kibrin Körlüğü' başlıklı yazısını görünce çarpıldım: Müthiş bir Türkçe, -Zizek'ten Lacan'a ve Eagleton'a- olgun bir entelektüel ufukla karşılaşınca, izini sürmeye koyuldum Celil Civan'ın! Ancak iki gün sonra ulaşabildim kendisine, Ömer Erdem aracılığıyla! Ve şapka çıkardığımı, metninde İbn Arabî'yi, Mevlânâ'yı aradığımı söyledim Celil'e.

Buradan 'Celil Civanlara dikkat!' diyorum ve bütün İbrahimlere sesleniyorum: Evet, isyan; ama geliyoruz.

 

http://dunyabizim.com/duydukduymadikdemeyin/8534/bursada-ilim-ziyafeti-verilecek.html

Bursa’da ilim ziyafeti verilecek

 

 

23-27 Ocak 2012 tarihlerinde bu yıl 5’incisi düzenlenen Kış Akademisi, Prof. Dr. Bedri Gencer’i konuk ediyor.

21:16, 20 Ocak 2012 Cuma

İlim Yayma Cemiyeti Bursa Şubesinin katkılarıyla Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesince bu yıl 5’incisi düzenlenen Kış Akademisi, Prof. Dr. Bedri Gencer’i konuk ediyor. Akademi, daha önce de İsmail Kara ve Tahsin Görgün gibi isimleri ağırlamıştı.

İslâmî ile sosyal bilimlerin birleştiği küllî ilim perspektifinden yaptığı çığır-açıcı çalışmalarla tanınan Bedri Gencer’i, Chicago Üniversitesinde çağımızın önde gelen Müslüman düşünürlerinden Fazlur Rahman’ın yanında doktora yapan Alparslan Açıkgenç, yakınlarda İran Sosyoloji Birliği’ne verdiği bir mülakatta bütün İslâm dünyasının en önemli beş düşünüründen biri saymıştı.

Âlim-mütefekkir tipinin günümüzdeki önde gelen temsilcisi Bedri Gencer, yoğun bir seminer programıyla Bursalılara gerçek bir ilim ziyafeti çekerek “Müminlerin baharı” kış mevsiminde gönülleri ısıtacak. Beş gün sürecek “Hikmetten Medeniyete İslâm Düşüncesi” genel başlıklı programda Gencer, son yıllarda kafa yorduğu, araştırdığı geleneksel hikmet ve modern medeniyet bağlamında İslâmî hayat ve düşünce tarzının tüm temel meselelerini öğrencilerle paylaşacak, müzakere edecek.

23-27 Ocak 2012 tarihlerinde beş gün süreyle her gün saat 09.00-13.00’de Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mehmet Akif Ersoy Salonu’nda İlahiyat Fakültesi öğrencilerinin katılımıyla yapılacak seminerler, aynı zamanda dışarıdan katılmak isteyenlere de açık olacak.

Seminer programının içeriği şöyle:

Hikmetten Medeniyete İslâm Düşüncesi

 

Bedri Gencer

 

1.                   Hikmet Olarak Din Tasavvuruna Giriş : Hikmet, adalet, fazilet gibi kavramların Arapça müennes sığasıyla gelişindeki hikmet, ruh ve nefs, küll ve cüz’, arş ve sema, inzal ve tenzil, şer’ ve şeriat, hüküm ve hikmet, tarik ve tarikat, irfan ve marifet, hak ve hakikat, vahdet-i hak, tertib-i hakâik, isabet (doğruyu, hedefi tutturma) olarak hikmet, aslını (eşyayı, nefsi, Rabbi) tanımak, aslını korumak (tanımanın gereğini yapmak, hataya düşmemek), eşyanın hakikatlerine olduğu gibi vakıf olmak ve gereğiyle amel etmek, cinsiyet uyumunun da gösterdiği gibi, aklın, kalp, hikmetin nefs için bağ anlamına gelmesi, Moğolca “yasa/yasak” kelimeleri arasındaki ilişkide olduğu gibi, “hüküm”, emir ve men’’etmek, “hakem” ise atın ağzına gem vurma anlamına gelir, Arapların bindikleri hayvanı istedikleri yöne sevk etmesinden dolayı dizgine hikmet demeleri gibi, hikmetin lügaten yanlıştan men’ ve doğru yola sevk anlamına gelmesi, bu bağlamda hikmet (önleyici) ile tıp (düzeltici), ilim ve hikmet arasındaki fark, çağımızda Michael Polanyi’nin “tacit knowledge” kavramıyla ifade ettiği gibi, insanın bildikleriyle amel ettiği takdirde Allah’ın ona bilmediklerini de öğretmesi, modern Kartezyen hakikat siyasası (doğru bilgiye dayalı ideolojik-politik eylemle dünyayı değiştirme) ile hikmetin kaybı,

Hakikatin=dinin isimli ve isimsiz, tikel ve evrensel, teorik ve pratik boyutlarının birleştiği ana kavram olarak hikmet (logos=reason), kabaca “ilk felsefe/son felsefe” veya “varlık/bilgi” ayırımının karşılığı olarak hikmet-i nazariye (sophia=sapience=ilim) ve hikmet-i ameliye (phronesis=prudence=fıkıh), hikmet-i nazariye altında hikmet-i bahsiyye ve hikmet-i zevkıyye, kitap ve hikmet, nübüvvet anlamıyla hikmet, Batılı religion ile din kavramları arasındaki fark, dinin dört temel anlamı, asıl din, dinin teorisi olarak şeriat, dünyada dinin pratiği olarak ibadetin iki boyutu (marifetullâh ve tâ’atullâh) ve ‘âdet (muamelât), dinin uhrevî yönü cezâ, ilim=hadis, zikir=kitap özdeşliği, bizzat İslâm düşüncesi olarak fıkıh, bir ağaç olarak fıkhın “ekber ve esgar” ile “zâhirî ve bâtınî” olarak ayrılan dikey ve yatay boyutları, rivayet ve dirayet, an’ane, sünnet ve millet, peygamberlerin varisleri olarak ulemanın misyonu, fürû’da ve usûlde tecdidin klasik ve klasik-sonrası anlamları, bid’atleri ıslah, sünnetleri ihya, kurtarma=mehdicilik kavramları.

 

2.                   İslâm Düşüncesinde Gazâlî Paradigması : Daha önce küllî anlamda fıkıh ile hikmetin formülasyonları Irak ve Horasan uleması tarafından başarıldığı halde zamanla bu terimlerin aslî anlamlarını kaybetmesi üzerine Gazâlî’nin aslî anlamına ircâsından artık ümidini kestiği fıkhı, muâmele ve mükâşefe ilimleriyle ikame yolunu tutması, İhyâ’da dikey ve yatay boyutlarıyla bir bütün olarak fıkhı ilm-i muâmele dediği ilm-i hâl olarak formüle ettikten sonra onun hikmet ile sentezinden tikel-komünal ve evrensel-kozmopolitan kimlikleri uzlaştıracak bir İslâmî dünya görüşüne ulaşarak teodise problemini aşmayı başarması,

Gazâlî tarafından dinlerin ezelî problemi teodiseyi aşmanın dört yolu, tertib-i tevhid, teo-sentrisizmden nomo-sentrisizme geçiş, hikmet-i teşrî’iyye, ismet-i ümmet, araçsal siyaset, İhyâ’nın İslâm dünyasında ilmihal olarak formüle edilen İslâmî bilginin çağlar boyunca korunmasını sağlayan, okurlar ve yazarlar tarafından doğrudan veya dolaylı olarak sürekli yararlanılan bir ana kaynak olması, eserin Sünnî İslâm’ın çerçevesini çizen bir elkitabı olarak İslâm dünyasında görülmemiş bir nüfuz kazanırken bu nüfuzuyla mütenasip bir tartışılırlığı yaşaya gelmesi.

 

3.                   Osmanlı İslâm Yorumuna Giriş : “Din, diyanet, tedeyyün” kavramları, din yorumuna antropolojik-filolojik ile hermenötik yaklaşımlar, hermenötiğin teksti delalet, filolojinin sübut bakımından sınama amacından doğması, İslâm yorumu ile İslâm düşüncesi arasındaki fark, İslâm yorumlarının dinin nakil/akıl, rivayet/dirayet, zâhir/bâtın, asl/fer’ boyutları arasında telif tarzına ilişkin mücadeleden doğması, İslâm yorumunun Arap/Acem, Irak/Horasan olarak etnik ve coğrafî bir ayırıma tekabül eden iki safhada şekillenmesi, Acemlerin elinde yüksek Horasan İslâm yorumunun Selçuklu vasıtasıyla Osmanlı’ya intikali, bunu sürdürme tarzı olarak Osmanlı İslâm yorumu, Hodgson’ın “şer’îciliğin zaferi” dediği Osmanlı nomo-sentrisizmi, dinî formalizm, buna uygun olarak Sünnîlik, Hanefîlik ve Nakşibendîliğin benimsenmesi, Araplar ve İranlılardan farklı olarak Türklerin kendilerini İslâm ile tam özdeşleştirmelerinin sebebi, Keçeci-zâde İzzet Molla’nın mükemmel ifade ettiği eskatolojike karşı nomolojik Osmanlı tedeyyünü (din ve tarih anlayışı), yepyeni bir öğreti getirecek kurtarıcı değil, şeriatın uygulamasını kemale erdirecek baş-müceddit olarak Mehdî anlayışı,

Kitabî/şifahî, popüler/yüksek din ayırımlarının yapaylığı, avam ve havas tedeyyünü arasındaki nitelikten ziyade üslup farklılığı, ilmin öğrenildiği yer olarak medrese, hazmedildiği yer olarak tekkelerin işlevi, Osmanlı İslâm yorumumun beş babası, Fenarî, İbni Kemal, Birgivî, Bursevî, Gümüşhanevî, A-dikey fıkhî sentez, 1-Fıkh-ı ekber sentezi, İbni Kemal’in başını çektiği Osmanlı ilmiyesi tarafından siyasî gerekçelerle Eş’arîliğe karşı Matürîdîliğin icadı, Eş’arîliğin medresede egemenliğini sürdürmesi, Eş’arîlik ile Matürîdîliği telif girişimi, 2-Fıkh-ı esgar sentezi, İslâm tarihinde ilk kez Hanefîliğin tek resmî mezhep olarak benimsenmesi, 3-Fıkıh sentezi, Birgivî’nin bid’atin değişik veçheleri olarak yozlaşmış tasavvuf ile formalizme indirgenmiş fıkıh anlayışlarına karşı Gazâlî çizgisinde fıkhı aslî, küllî anlamına ircâ girişimi, 4- Fıkhın “ekber ve esgar” ile “zâhirî ve bâtınî” olarak ayrılan dikey ve yatay boyutlarının sentezlendiği küllî fıkhın süzülmesi olarak ilmihal sentezi, B-Yatay hikemî İslâm sentezi, 1-Dikey hikemî sentez, 2-Yatay hikemî sentez, 3-Ahlakî sentez, hikmetle şeriatı uzlaştıran bir kitap olarak Kınalızâde Ali’nin Ahlâk-ı ‘Alâî’si, 4-Edebî sentez.

 

4.                   Kadim Hikmetten Seküler Medeniyete Batı ve Doğu : Hikmet anlamında Yunanca logos kavramının doğuşu, logos’u reason olarak Latinceye çeviren Stoacılar ile hikemî monoteizm ve kozmopolitanizmin doğuşu, Romalı Cicero’nun logos’u Latinceye reason yerine lex (jurisprudence) olarak tercümesi, Hıristiyanlığın gelişi ve Paul ile şeriatın hikmete, nomosun logosa fedası, Philo ile logosa kelime anlamının verilmesi, skolastik ortaçağ Batısında Aquinas’ın teoloji ile hikmeti telif girişimi, Rönesans’ın hikmet arayışı, Descartes’ın cogito ergo sum mottosuyla varlık/bilgi ilişkisinin tersine dönmesi, Reformasyon ile dinin içinden, Aydınlanma ile dışından yenilenmesi arayışı, Aydınlanma ile reason (hikmet)’a akıl anlamı verilmesi, bir bilişsel fakülte değil, hikmetin kullanılması anlamında bir zihnî süreç olduğu halde reasoning=muhakemenin intellect=akıl anlamı verilerek objektif hale getirilmesiyle objektif, ontik hikmetin kaybedilmesi,

1648 Westphalia-sonrası süreçte Katoliklik içindeki gizli-Protestanlık Cizvitlik sayesinde dinin, kendisi gibi öz-meşrulaştırıcı bir sistem olarak Türkçede “medeniyet” denen civilization’a (temeddün) dönüştürülmesi, seküler bir hikmet olarak medeniyetin kadim hikmetin yerine geçirilmesi, kendi kendini meşrulaştıramadığı zamanla görülen medeniyete ideoloji ve sosyoloji ile ekstra meşruiyet kaynağı arayışı, geleneksel hak/batıl dinler mücadelesinin Batılı/Doğulu medeniyetler mücadelesine ve Hıristiyanlaştırma misyonunun medenileştirme misyonuna dönüşmesi, XIX. asırda modernleşmenin ajanı, sekülerleşmenin bayraktarı Protestanlığın yakın öteki olarak aldığı medeniyet olarak Arap İslâm’ına karşı din (fıkıh) olarak Türk İslâm’ını uzak öteki haline getirmesi, XIX. asırda Renan’ın “İslâm, mâni’-i terakkidir” sloganına tepki olarak İslâm’da modernleşmenin başlaması, bu slogandaki İslâm’dan kasdın din olarak Türk İslâmı olduğu.

 

5.                   Modernizmin İslâm Dünyasına Gelişi : İslâm dünyasına modernliğin gelişiyle ilimden edebiyat ve sosyal bilime, ulemadan üdebaya, sosyolog ve ideolog aydınlara geçiş, bilgi ve eğitim anlayışının değişmesi, medreseden üniversiteye, icazetten diplomaya geçişle küllî, sahih ilimden, parçalı, anonim bilgiye geçiş, modern çağda tedeyyünlerin geleneksel Sünnî/Şî’î ayırımını çapraz kesen nomolojik/eskatolojik ayırımına dönüşmesi, “İslâm, mâni’-i terakkidir” ithamına tepki olarak İslâm’da modernleşmenin başlaması, İslâm’da modernleşmenin dar-modernistik ve geniş-tradisyonalistik anlamları, bunların nomolojik ve eskatolojik olarak iki tedeyyüne bağlı olarak Batı medeniyetinin iki farklı tasavvur tarzına dayanması, İslâm dünyasında sekülerleşmenin ana yolu olarak dinin ideolojileştirilmesi, dinin ideolojileştirilmesinin iki veçhesi, deizm ile plüralizm, deizm ile ateizm arasında felsefî olarak olsa da dinen bir farkın olmadığı,

Modern İslâm dünyasında nübüvvetin dolaylı reddi olarak ilhad=deizmin iki sinsi tezahürü, birincisi, akla (marifetullahın aklen vücubu öğretisinden hareket), ikincisi Kur’ân’a vurgu, Kur’ân’ın tarihselliği, İbrahim Şinasî ve Cemaleddin Afgânî gibi modern Müslüman deistlerin kadim ve seküler evrensel hakikat kaynakları olarak hikmet ile medeniyet arasında salınması, Şinasî’nin Reşid Paşa için kullandığı “resul-i medeniyet” deyiminde görüldüğü gibi medeniyetin insanlığın yeni dini olarak algılanması, Renan ve Le Bon gibi XIX. asır Fransız oryantalistlerinin ürettiği “İslâm medeniyeti” kavramının zamanla “İslâm dini”nin yerini alması, çağımızda hadislerin, sünnetlerin, mucizelerin, kader inancının, kabir azabının, şefaatin sorgulanması şeklinde deizmin sinsi tezahürleri,

Din-i mübin-i İslâm’dan “İslâm dini” başta olmak üzere İslâm ile başlayan tamlamalara geçiş, çağdaş dünyada yarışan dinlerden, hukuklardan, medeniyetlerden biri olarak İslâm dini, hukuku, medeniyeti vs., hikmet-i ameliye olarak fıkhın aslî, küllî anlamını kaybederek İslâm hukuku, İslâmî sosyal bilim ve İslâm düşüncesi şeklinde üç seküler deyime parçalanması, Luther’a giden “yasa/müjde” (law/gospel) ayırımının etkisiyle “şeriat/akide” ayırımının İslâm’a uyarlanması, modern çağda kaybolan medine-i münevverenin İslâm medeniyeti, İslâm devleti ve İslâm toplumu şeklinde üç seküler deyime parçalanması.

http://www.dunyabizim.com/index.php?aType=haber&ArticleID=13379&q=Bedri+Gencer

 

Duyduk duymadık demeyin - 10:00, 10 Mayıs 2013 Cuma


Ümmet siyasi, millet dini bir topluluktur

Bedri Gencer, “Kavramların Kalbine Yolculuk” başlığıyla ayda bir verdiği seminer dizisinde Mayıs ayında “Ümmet” kavramını anlattı.

Prof. Dr. Bedri Gencer, Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde “Kavramların Kalbine Yolculuk” başlığıyla ayda bir verdiği seminer dizisinde Mayıs ayında “Ümmet” kavramını anlattı. Arapçada topluluk isimlerinin sayılarla belirlendiğini söyleyen Bedri Gencer; bir topluluğun ümmet olabilmesi için öncelikle en az 40 kişinin gerektiğini belirttikten sonra, ümmetin dini bir topluluk olarak tanımlanmasının yanlış olduğunu ifade ederek ümmetin siyasi bir topluluk olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Bedri Gencer’in İslami terminolojide sıklıkla kullanılan kavramları dil, dini ve sosyolojik yönleriyle anlattığı ve günümüzde gerçek manalarıyla kullanılmadığına değinerek dinleyicilerine doğrusunu aktardığı Kavramların Kalbine Yolculuk seminerleri yıl boyunca okuyucuların ilgisiyle karşılık buldu.  Daha önceki seminerlerinde İlim, Hikmet, Şeriat, Sünnet, Fıkıh, Din kavramlarını anlatan Gencer, Mayıs ayında Ümmet kavramını anlatarak yılın son seminerini gerçekleştirdi.

“Ümmet kavramını adeta bir ana kucağı gibi görebiliriz.”

Ümmetin kelime kökeniyle, Arapçada anne manasına gelen üm kelimesinden türediğini söyleyen Gencer; “Ümmet kısaca topluluk demektir. Burada genel kavram esasında ümmi kavramı. Bugün meallere baktığımızda ümmi kavramının yanlış çevrildiğini görüyoruz. Peygamber Efendimizin ümmi olduğu söyleniyor. Bugün ümmiyi okuma, yazma bilmeyen olarak çeviriyorlar. Ümmi sadece yazma bilmeyen demektir. Yoksa Kur’an-ı Kerim “Oku” ayeti ile başlamazdı. Ümmi, üm yani anneye mensup, ümmete mensup demektir. Ümmet kavramını adeta bir ana kucağı gibi görebiliriz.” dedi.

“İslam’daki ümmi kavramı, Hıristiyanlıktaki ruhban kavramının zıddıdır.”

İslam’daki ümmi kavramının, Hıristiyanlıktaki ruhban kavramının zıddı olduğunu belirten Bedri Gencer, Hıristiyanlıkta ruhbanlığın halktan ayrı bir sınıf olduğunu söyleyerek, ruhbanların okuma-yazma tekelini ellerinde tuttuklarını, halkı aşağı gördüklerini belirterek ümmi kavramının buna karşıt olduğunu söyledi. Osmanlı döneminde karışıklıkların önüne geçilmek için camilerde din görevlileri bulundurulduğunu söyleyen Gencer; “İslam dininde cemaat arasındaki en faziletli, bilgili kimse öne çıkar ve imam olabilir. Bizde ruhbanlık yoktur.” dedi.

İslam ümmetinin diğer ümmetlerden farklılığına da değinen Bedri Gencer, “Hz. Muhammed (s.a.v)’den önceki peygamberler kendi kavimlerine gönderilmişken,  Hz. Muhammed (s.a.v) kendisinden sonraki bütün kavimlere de gönderilmiştir.” dedi.

“Ümmet siyasi topluluktur, millet ise dini topluluktur.”

Bedri Gencer’in ümmet konusunu anlattığı seminerinin en dikkat çeken alt konusu ise ümmet ve millet farkına değinmesi oldu. Ümmet ve millet kavramlarının günümüzde yanlış değerlendirildiğini söyleyen Gencer; “Ümmet siyasi topluluktur, millet ise dini topluluktur. İslam devleti altında yaşayan Müslümanları ve gayri Müslimleri kapsayan topluluğa ümmet denir. Sadece Müslümanların yaşadığı topluluğa ise millet denir. Geçmişimizde bunun örneklerini görürüz. Osmanlı döneminde yaşayan gayri Müslimler şeraiti kabul etmiş, sorunlarının şeraitle çözülmesini istemişlerdir. Yani şeriate tabi oldukları halde, millete tabi değildirler. Bunu anlamak için dinin ilim ve amel dediğimiz iki boyutunu düşünmemiz lazım. İlim şeriat demektir, amel ise ibadet demektir. İbadetin de iki boyutu vardır. Biri Allah’a itaat etmek, diğeri Allah’ı tanımaktır. Millet kavramı Allah’ı tanımak kısmıyla ilgilidir. Millet saf dinle ilgilidir. Din birdir, ama şeraitler değişebilir sözünü de hatırlıyoruz burada. Şu denmek istiyor, Allah’ı tanıma değişmez, fakat ibadet etme şekilleri değişebilir.” dedi.

Cancu Çınar haber verdi

http://www.dunyabizim.com/ilgilihaber/11698/seriat-medresede-sunnet-tekkede-ogretilir.html

Şeriat medresede, sünnet tekkede öğretilir

 

Bedri Gencer

Geçtiğimiz günlerde Bedri Gencer Hoca ile birlikte kavramların kalbine doğru bir yolculuk yaptık.

Güncelleme: 12:00, 28 Kasım 2012 Çarşamba

Kavramların bizim için hayati bir önemi var. Çünkü biz kavramlarla konuşuyoruz. Mesela konuşurken bir kavramı kullandığımızda, eğer karşımızdaki kişi bu kavramın içeriğinden haberdar ise ancak bizi anlayabiliyor. Değilse, biz o kavramı ne kadar özenle seçersek seçelim, muhatabımız ile iletişimimiz sağlıklı bir şekilde gerçekleşmiyor.

Kavramlar üzerinde çalışmak ciddi bir iştir

Dinin anlaşılmasında ve insanlara aktarılmasında da kavramların büyük bir önemi vardır. Dinî bir terimin kavramsal içeriği bilinmiyorsa, onun anlaşılması da söz konusu olamaz. Dinin anlaşılması için dinî terimlerin kavramsal boyutunun sağlıklı bir şekilde ortaya konulması gerekir. Fakat burada altını kalın hatlarla çizmemiz gereken bir husus vardır ki o da şudur: Müslümanlar kavramlar üzerinde çalışırken bunu tamamen kendi geliştirdikleri metotla yapmak zorundadırlar. Aksi takdirde semantik ve etimoloji gibi modern bilimlerin usulleri takip edilecek olursa, bu ancak İslam’ın saptırılmasına neden olur.

“Medrese” denilince derin bir “ah” çekmeyen kimselerin, Batı tarzı kavram analiz usullerinin tehlikesinin de farkında olamayacakları kesindir. Açık ve net konuşmak gerekirse İlahiyatçı mantığı ile kavram analizi yapmanın sağlıklı olamayacağını, bu konuda keskin bir medrese âliminin bakışına ihtiyacımız olduğunu söylemek durumundayız.

İslam’da ilahiyat olmaz

Yıllar önce bir yazımda İslam’da ilahiyatın olmayacağını, ancak kelamın olabileceğini ifade etmiştim. “İlahiyat” kavramının ne anlama geldiği konusuna dikkat çekmeye çalışmıştım. İlahiyattan üç talakla boşanmayan hiçbir ilahiyatçının sözüne itibar edilemeyeceğini de şimdi ifade etmek istiyorum. Tıpkı sosyolojiden boşanmayan sosyologların, psikolojiden boşanmayan psikologların sözüne itibar edilmeyeceği gibi…

İlahiyatçı olmak da ne demek

Net bir şekilde söylememiz gerekir ki biz prensip olarak bilime karşıyız. Onun müspet tarafı varsa da onu “ilim” kapsamı altında sahiplenmekten de geri durmayız. Bilim deyince biz insanların menfaatine olan bazı gelişmeleri kastetmiyoruz. Bize hazmettirilmeye çalışılan bir metodolojiyi anlıyoruz ki bu da pozitivizmin ve materyalizmin metodolojisidir. Meselemiz modernleşme ile birlikte açılan yaralarımızdır.

 

Kavramların kalbine yolculuk

Geçtiğimiz günlerde modernleşme konusundaki ciddi çalışmalarından tanıdığımız Bedri Gencer Hocayı Zeytinburnu Kültür Merkezi’nde dinleme imkânımız oldu. Bu mekânda ayda bir defa kavramların kalbine yolculuk yapan Bedri Gencer Hoca, bu ilk dersinde giriş mahiyetinde bazı prensiplerden bahsetti. Dinin anlaşılması için Kur’an’ın kullandığı dilin anlaşılması gerektiğini söyleyen Bedri Hoca, Kur’an-ı Kerim’e bakıldığında birçok yerde ticarî terminolojinin kullanıldığını söyledi.

İnsanlığın çok eskiden beri ticaretle uğraşması hasebi ile ticaret dilinin her yerde yaygın olduğunu, İslam öncesi Araplarda da yaygın olduğunu söyleyen Bedri Hoca, bundan dolayı Kur’an’ın ticaret terminolojisini kullandığını söyledi. Din dilindeki “ticaret” vurgusu üzerine dikkat çeken Hoca şunları söyledi: “Dinin özünde yatan en temel espri ticarettir. Kur’an-ı Kerim’de çok kuvvetli bir ticaret söylemi vardır. Kul ile Allah’ın ilişkisini anlatırken Kur’an-ı Kerim özellikle ticarî bir terminoloji kullanır. Allah-kul ilişkisi tamamı ile ticarî bir dağarcıkla anlatılmaktadır. Dinin işleyişi ticarî mantıkla anlatılıyor fakat sonucu tarımsal bir dil ile anlatılıyor. Çünkü tarım da insanoğlunun en eski uğraşılarındandır. Tarımsal faaliyet dinin mantığında bir yer bulmuştur. Mesela ‘felah’ kavramı… ‘Felah’; toprağı yarmak demektir, ‘fellah’ da çiftçi demektir. Buradan kurtuluş anlamına nasıl geçilmiştir? Şöyle ki dindeki temel esprilerden biri de yoldur. Minhaç, tarikat, mezhep, sebil; bunların hepsi yol demek. Cennete giden yolda şeytan biliyorsunuz barikatlar yığıyor. İşte ‘felah’; bu dünyanın, nefsin ve şeytanın yola yığdığı barikatları yararak saadete ulaşmak demektir.”

Din, şeriat ve İslam eş anlamlıdır

Bu ilk derste “din” kavramını masaya yatıran Bedri Hoca, din kavramının mutlak anlamda kullanıldığı zaman “şeriat” yani “yasa” anlamına geldiğini söyledi. Din, şeriat ve İslam kelimelerinin anlamdaş olduğunu ifade eden Bedri Hoca, bu kelimelerin aralarında özellik ve genellik farkı olduğunu, en genelinin “din”, daha özelinin “şeriat”, daha da özelinin “İslam” kavramı olduğunu söyledi.

“Din”in deskriptif ve normatif olmak üzere iki anlamda kullanıldığını söyleyen Bedri Hoca, deskriptif anlama örnek olarak Kafirun Suresi’ndeki “Sizin dininiz size” ayetini gösterdi. Normatif olana örnek olarak ise; “Allah indinde din İslam’dır” ayetini gösterdi. Birincisinde bütün dinleri kapsadığını, ikincisinde ise sadece hak din anlamında kullanıldığını söyledi.

Din kavramının “borç verme” ile ilgisi

Din kelimesinin de ticarî terminoloji ile alakası olduğunu, “din” kelimesinin “deyn” kelimesinden yani “borç verme”den geldiğini, Allah’ın Deyyan isminin de ‘çok borç veren’ anlamına geldiğini ifade eden Bedri Hoca sözlerine şöyle devam etti: “Dinin ‘borç’ kavramından geldiğini söyledik; buna göre din bir ekonomidir. Din insanın maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak için gönderilmiş ilahi bir ekonomidir. Bu ekonominin iki tarafı vardır. Allah ve kul. Bu taraflardan birisi ihtiyaçsız, diğeri muhtaç… Biliyorsunuz Allah’ın Gani ismi var. Bu ismin gerçek anlamı ‘zengin’ demek değildir, ‘ihtiyaçsız’ demektir. Zengin onun mecaz anlamıdır. Zamanla mecaz anlam hakiki anlama dönüşmüştür.”

Bu konuda meallerde gördüğü bir yanlışa da değinen Bedri Hoca şunları söyledi: “Meallerde ‘müstağni’ kelimesi bazen Allah’a izafe ediliyor. Bu çok büyük bir yanlıştır. Müstağni; ‘muhtaç olmamaya çalışan, muhtaç olmak istemeyen’ demek olduğu için kullar için söylenebilir ama Allah için söylenemez.”

Sekülerleşme birçok şeyi silip süpürüyor

Sekülerleşme konusuna da değinen Bedri Hoca, sekülerleşmenin dinin değişmesi değil de dinin algılanma şeklinin değişmesine sebep olduğunu, sekülerleşmenin sonucu olarak hayatımızın dinî ve din dışı hayat diye ikiye ayrıldığını söyledi. İslam’da böyle bir ayrımın olamayacağını ifade eden Bedri Hoca, bu önemli konuyu şu sözleri ile izah etti: “Besmele ile başlamayan her işin kısır kalmaya mahkum olduğu buyuruluyor bir hadis-i şerifte… Başka bir hadiste hamdele ile, başka bir hadiste salvele ile başlamayan deniliyor. Dikkat ederseniz her iş diyor, bir istisna yapmıyor. Ama biz bugün camilerde vaazlara başlarken besmele, hamdele ve salvele ile başlıyoruz, çünkü onu dinî bir iş olarak görüyoruz ama bir konferans verirken veya televizyonda bir sohbete başlarken besmele, hamdele ve salvele ile başlamıyoruz. Böyle başladığımız zaman ‘Ya burayı camiye çevirdiniz, sen vaiz misin’  diyorlar. Ben çok karşılaştım bu tür şeylerle. Bu neyi gösteriyor? Hayatımızı dinî ve din dışı diye ikiye ayırdığımızı gösteriyor. Halbuki ben niye bir sempozyumda besmele, hamdele ve salvele ile başlamayayım? Ben akademik bir sunuma böyle başladığım için çok uyarı aldım. ‘Sen nasıl sosyoloji profesörüsün’ diyorlar. Hatta bir sempozyumda birileri bu yüzden salonu terk etti.”

Salevatı unutmayalım

Salevat getirmenin çok önemli olduğunu çünkü Peygamber Efendimizin en cimri kimselerin kendisine salevat getirmeyen kimseler olduğunu ifade ettiğini söyleyen Bedri Hoca, bu konuda şöyle bir sitemini de dile getirdi: “Bugün salevatı doğru düzgün tecvidi ile söyleyen kimseye rastlamadım. ‘Sallallahü aleyhi ve sellem’ deniliyor. ‘Sallellahü aleyhi ve sellem’ denilmesi lazım.”

Bazı hadislerde ‘şunu şunu yapmayan bizden değildir’ denildiğini söyleyen Bedri Hoca bu hadislerde; ”Müslüman değildir” değil de “bizden değildir” ifadesinin tercih edilmesini şöyle izah etti: “Bizden değildir derken yani ‘o kimse benim sünnetime tâbi değildir, ‘ehl-i sünnet vel cemaatten değildir’ demek istiyor.”

Şiratü’l İslam okuyun

Ezan ve selamın dinin parolası olduğunu söyleyen Bedri Hoca dinleyicilere ısrarla Şiratü’l İslam Şerhi adlı kitabı okumalarını tavsiye etti. Bu kitapta örneğin selamlaşmanın adabını madde madde sıralandığını söyledi. “Selamlaşmanın on tane adabı varsa biz bunlardan sadece bir tanesini biliyoruz veya uyguluyoruz” diyen Bedri Gencer Hoca dinin edeplerinin ihmal edilmemesi gerektiğini ifade etti.

Şeriat medresede, sünnet tekkede öğretilir

Şeriatın yani dinin medresede, sünnetin yani dindarlığın ise tekkede öğretildiğini söyleyen Bedri Hoca, bugün kavramlarımızın alt üst olmasının nedenini bu iki kurumun kapanmasına bağladı. Medresenin yerine açılan ilahiyatlar konusunda ise Ali Fuat Başgil’in şu sözünü nakletti: “İlahiyat fakültesi din âliminden çok din tenkitçisi/eleştirmeni yetiştirir.”

Program Bedri Gencer Hoca’ya çiçek takdimi ile sona erdi. Dinleyiciler de soru cevap bölümünde bu tür faydalı programların devamını beklediklerini söylediler.

Aydın Başar haber verdi

http://www.dunyabizim.com/index.php?aType=haber&ArticleID=12044&q=Bedri+Gencer

Modernleşme neticede hikmetin kaybıdır

 

Bedri Gencer

Bedri Gencer Hoca Zeytinburnu Kültür Merkezi’ndeki “hikmet” kavramı okumasında ilim adamı, bilim adamı ve film adamı ayrımından da bahsetti.

Güncelleme: 14:00, 29 Aralık 2012 Cumartesi

Bedri Gencer Hoca, Zeytinburnu Kültür Merkezi’nde ayda bir kere gerçekleştirdiği “Kavramların kalbine yolculuk” adlı seminerlerin ikincisinde “hikmet” kavramını masaya yatırdı. Yoğun bir izleyici kitlesinin takip ettiği programda Bedri Gencer Hoca bu kavramın yüzlerce anlamından bazılarına işaret etmeye çalıştı.

Bedri Gencer Hoca, hikmet kavramını birçok yönden ele aldığı için programın sonuna kadar heybemizde onlarca hikmet tanımının biriktiğini fark ettik. Bu konferanstan sonra kavramların her birisinin başlı başına ayrı birer dünya olduğunu fark ettik.

Kavramların zihnimizdeki karşılığına baktığımızda onu tarif edebilmek için birer ikişer kelimenin yetmediğini görüyoruz. Bazen bir kavram Hz Adem’den bu tarafa uzanan bir tecrübeye tekabül edebiliyor. Yani zihinlerimiz bire bir anlam veren bir sözlük gibi işlemiyor. Mesela bir “sünnet” kavramını düşündüğümüz zaman, zihnimizde bunun karşılığının bir iki cümle ile özetlenebilen bir şey olmadığını görmüş oluyoruz. İnanılmaz bir anlam zenginliği ile karşılaşıyoruz.

Müslüman yaşantısının bütün hayati kodlarını muhteva eden bir “sünnet” kavramı ile karşı karşıya gelmiş oluyoruz. O kavramı ne kadar idrak edebildiğimiz ise zihin ve kalp gücümüzün sınırları ile orantılı olarak açıklanabilir. Bir şeyin gerçek mahiyetinin anlaşılmasını sadece zihnî bir sürece bağlı olarak görmediğimiz için burada zihnin yanında “kalp”i de zikrettik. Müslüman aklı dediğimiz olgu da zaten bu ikisinden mürekkeptir. Kur’an’ın “akıl” dediği ile Batılıların “akıl” dediği şey aynı şeyler değildir. İnşallah Bedri Hoca’nın seminerlerinden birisinin konusu da “akıl” kavramı olacaktır diye umuyoruz.

Modern dünyanın en önemli kaybı budur

Hikmetin modern dünyanın en önemli kaybı olduğunu ifade ederek sözlerine başlayan Bedri Gencer Hoca; “İnsanlara neyi kaybettiklerini hatırlatalım ki onu yeniden elde etmek için gayret göstersinler” dedi. Modernleşmeyi sonuçları itibari ile tanımladığımızda belki de iki kelime ile “hikmetin kaybı” olarak ifade edebileceğimizi söyledi.

Türkçede hikmetin “bilgelik” olarak karşılandığını, ancak bilgeliğin hikmetin sayısız anlamlarından sadece birisi olduğunu söyleyen Bedri Hoca; “Kim bildiği ile amel ederse Cenab-ı Hak ona bilmediklerini öğretir” hadis-i şerifi ile paralellik kurarak hikmetin amel ve ilim boyutu ile ilgili şunları söyledi: “Hikmet, ilimi amelle buluşturmak demektir. Her şeyi bir gaye için yaratan Allah, ilimi de amel için yaratmıştır. Her şeyi yaratılış gayesine uygun olarak kullanmaya da biz hikmet diyoruz.”

Her şey zıttı ile bilinir

Bir kavramın iyi anlaşılmasında “Her şey zıttı ile bilinir” prensibinin her zaman işe yaradığını söyleyen Bedri Hoca, kavramları tanımanın en iyi yollarından birisinin zıtlarını düşünmek olduğunu söyledi. Bu bağlamda dinleyicilerin zihinlerini açacak güzel bir soru sordu: “Hikmetin Kur’an-ı Kerim’deki zıttı nedir?” diye soran Bedri Gencer Hoca, dinleyenler arasında bunu bilen çıkmayınca hikmetin zıttı olan “abes” kavramının boş, manasız, gayesiz demek olduğunu ifade etti. “Cenab-ı Hak hâkimdir” derken bundan O’nun her şeyi bir hikmet üzere yarattığını anladığımızı söyledi.

Hikmetin hekim ile alakası var

Doktor anlamında kullanılan “hekim” kelimesinin de “hikmet”le alakalı olduğunu söyleyen Bedri Hoca bu konuda şunları söyledi. “Tıp ile hikmet, tabip ile hekim arasında da bazı farklar var. Tıp deyince aklımıza tedavi disiplini geliyor. Hikmet denilince ise bugün hikmete en yakın olarak kullanılan ‘koruyucu tıp’ ifadesini belki söyleyebiliriz. Ancak bu da hikmeti tam karşılamaz çünkü koruyucu tıp insanı sadece bedenî bir varlık olarak alır. Modern tıp insanı maddeden ibaret olarak görür ve hatta onu bir makine olarak ele alır. Hikmet ise insanın maddi ve manevi tüm sağlığını, dünya ve ahiret saadetini, onu kötülüklerden uzak tutacak olan şeyi ifade ediyor.”

‘Hasbeten lillah’ derlerdi eskiden

Hikmetin erdem ve fazilete dair bir açılıma da sahip olduğunu söyleyen Bedri Hoca, buna örnek olarak hikmette hasbilik vurgusu olduğunu ifade etti. Eskiden “hasbeten lilllah” yani “Allah için karşılıksız” ifadesinin çok kullanıldığını ifade eden Bedri Hoca, hikmet kavramının para ve menfaat olgusu ile uzak durduğunu söyledi. Hocanın bu sözlerinden hikmeti kimlerde arayacağımıza dair de güzel bir ipucu edinmiş olduk.

Hikmetin sembolü yedi rakamı ve âsadır

Hikmetin hakka isabet eden söz anlamına da geldiğini söyleyen Bedri Hoca, Lokman Hekim’e hekim denilmesinin sebebinin de sözlerinin hikmetli oluşu olduğunu söyledi. Hikmetin anlamlarını açmaya devam eden Bedri Hoca, hikmetin sembolü hakkında şunları söyledi: “Lokman Hekim hikmeti körlerden öğrendiğini söylüyor. ‘Çünkü körler asaları ile yeri yoklamadan adım atmazlar’ diyor. Hikmet bu anlamda yaş tahtaya basmamak, sağlam basmaktır. Hikmetin iki simgesinden söz edilir. Bunlardan birisi yedi rakamıdır, diğeri de asadır.”

Aziz Paul şeriatı kaldırdı

Batı dünyasında hikmetin kaybına da kısaca değinen Bedri Hoca bu konuda şunları söyledi: “Hıristiyanlığın kurucusu olarak kabul edilen Aziz Paul, tüm dünyaya hitap eden bir din nasıl olur diye düşünüyor ve bunun şeriatı atmakla olacağına karar veriyor. Sadece hikmete dayalı bir din kurguluyor. Dolayısıyla Hıristiyanlık daha baştan şeriatını kaybetmiş bir dindir. Daha sonra ideolojiler döneminde hikmeti de kaybediyor.”

Hikmetin kaybı medreselerin kapanmasına tekabül etti

Bizim hikmeti kaybedişimizi ise tekke ve medreselerin kapatılması ile açıklayan Bedri Hoca bu konuda şunları söyledi: “Medreseler ve tekkeler kapatılınca biz de hikmeti kaybettik. Toplum hiçbir şeyin adabını bilmiyor. Yemenin, içmenin, oturmanın, yürümenin, tartışmanın bir adabı var. Biz özellikle sünneti kaybettik. Ama şeriat elimizde… Çünkü o ilahi koruma altında. Geleneksel dünyada biliyorsunuz hikmet sünnete tekabül etmektedir. İmam-ı Şafi gibi tabiin uleması da hikmeti sünnet olarak açıklamıştır.”

Üç tane adam var: İlim adamı, bilim adamı, film adamı

Son olarak sorular bölümüne geçildi. Orada bir kardeşimiz ilim-bilim bağlamında bir soru sordu. Hocanın cevabı şöyle oldu: “İlim bizde şeriat demek. Batıdaki şey ise bilim… Bir kere ilim ile bilim ayrı şeyler. Bunu Namık Kemal bile anlıyor, ‘Batı’da bilim çok ilerlemiş ama o bilim onun hakikate ulaşmasına yetmiyor’ diyor. Deneysel bilim ile hikmetin delalet ettiği ilim aynı şey değil. Hikmetin delalet ettiği ilim insanı dünya ve ahiret saadetine götüren ilimdir.” Bu sözlerinin ardından bu konuyu da şöyle bir latife ile bağladı: “Biliyorsunuz üç çeşit adam vardır, bilim adamı, ilim adamı, film adamı…” Anlayan için güzel bir latife idi.

İlim-bilim meselesi neden önemli?

Dunyabizim’i takip edenlerin bildiği gibi bu sitede daha önce de ilim ve bilimin ayrılığı üzerine birçok haberler yapıldı. Bu konunun önemi şuradan kaynaklanıyor: Biz Müslümanlar dünyayı ne şekilde okuyacağımızı artık net bir şekilde ortaya koymak durumundayız. Rabbimizin adıyla mı okuyacağız, pozitivist ve rasyonalist bir mantıkla mı okuyacağız? Bilim kavramı “Rabbinin adıyla oku” ayetindeki okuma modelini karşılamıyor. Matematiği, fiziği, biyolojiyi, coğrafyayı, tarihi bu okuma modeliyle okumayı öngörmüyor. Bunu için bizim dünyamızdaki kavram “ilim”dir.

Bize de uzun yıllardır din-bilim çatışması tezine karşı olarak din ile bilimin çatışmadığı tezini savunma rolü biçilmişti. Biz de bu rolü tepkisel olarak hep gerçekleştirdik. Ama şimdi kâinatı Müslümanca okuma modeli olan ilime doğru yönelmek durumundayız. Kendi dünyamızın kavramı olan “ilim” kavramının bizi bilime muhtaç etmeyeceğini de idrak etmeliyiz. Ahmet Mercan’ın “Moğol askerinden daha tehlikeli olan durum, modern insanın bilimi ‘mehdi’ bilip başka söze muhtaç olmadığına kendini inandırması...” diyerek ifade ettiği bu tehlikeden kendimizi kurtarmamız için bunu bir an önce fark etmeliyiz.

Aydın Başar haber verdi

http://www.dunyabizim.com/index.php?aType=haber&ArticleID=12423&q=Bedri+Gencer

Gencer’le sünnetin kalbine yolculuk

 


11 Şubat Pazartesi günü Prof. Dr. Bedri Gencer ile “Sünnetin Kalbine Yolculuk” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirilecek.

Güncelleme: 11:00, 09 Ocak 2013 Çarşamba

11 Şubat Pazartesi günü Prof. Dr. Bedri Gencer; doğru bilgiye ulaşabilmek için zihnimizin ve ruhumuzun azığı olarak yanımızda bulunması gereken önemli bir kavramın kalbine yolculuk yapacak.

“Dinin ilim ve amel boyutları, şeriat/tarikat ayrımı, hadis/sünnet ilişkisi, edeb/sünnet ilişkisi, sünnet ve fıtrat, gelenek,dar/geniş anlamda nebevî/cemaî sünnet ilişkisi, ehl-i sünnet, ders/sohbet, sünnet/ tekke ilişkisi, sünnetin şifahî intikali,gurbet çağında sünneti ihyâ” gibi önemli konuların konuşulacağı “Sünnetin Kalbine Yolculuk” söyleşisi saat 19.00’da Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde başlayacak.

Meryem Uçar haber verdi

http://www.dunyabizim.com/index.php?aType=haber&ArticleID=12102&q=Bedri+Gencer

 

Bedri Gencer ‘fıkıh’ kavramını anlatacak

 


Bedri Gencer, 4 Ocak’ta Zeytinburnu’nda “fıkıh” kavramını anlatacak..

Güncelleme: 06:30, 13 Aralık 2012 Perşembe

Hikmet Kavşağı, İslam’da Modernleşme (1839-1939) kitaplarının yazarı Bedri Gencer, 4 Ocak Cuma günü, saat 15.00’da Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde “Kavramların Kalbine Yolculuk” başlıklı söyleşisini gerçekleştirecek. Periyodik olarak düzenlenen söyleşi dizisinde bu ay “Fıkıh” kavramı ele alınacak.

Bedri Gencer, Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde her ay farklı kavramların ele alındığı bir söyleşi gerçekleştiriyor. Ocak ayında üçüncüsü gerçekleşecek “Kavramların Kalbine Yolculuk” üst-başlığıyla sunulan programda Cuma günü “Fıkhın Kalbine Yolculuk” başlığıyla İlim-fıkıh, şeriat-fıkıh gibi maddeler üzerinden fıkıh kavramı anlatılacak.

Her programı bir ders niteliğinde geçen ve özellikle genç okurların yoğun ilgi gösterdiği söyleşiye kavramların kalbine yolculuk etmek isteyen herkes katılabilir.

Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi adres: Semiha Şakir Caddesi. Zeytinburnu Meydanı. Zeytinburnu-İstanbul.       Telefon: 0 212 415 58 58

Saliha Özdemir haber verdi

 

http://www.dunyabizim.com/?aType=haber&ArticleID=11935

Bedri Gencer’den fıkhın serüveni

 


Bedri Gencer 20 Aralık’taki son konferansında Müslümanların düşünce dünyasının nasıl değiştiğini ve kavramların nasıl içinin boşaltıldığını ortaya koyacak.

Güncelleme: 23:15, 18 Kasım 2012 Pazar

Günümüzde artık örneği az bulunan âlim-mütefekkir tipinin temsilcilerinden Bedri Gencer, ilmî çalışmaları ve yaptığı konuşmalarıyla özellikle ilahiyat çevrelerinde etkili olan modernist paradigmayı, çağdaş Müslüman aydınları saran romantik (İslâmî) medeniyet söylemini sarsmaya devam ediyor.

Fıkıh=hikmet gibi kavramları merkeze alan Bedri Gencer, Müslümanların düşünce dünyasının nasıl değiştiğini ve kavramların nasıl içinin boşaltıldığını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Bu amaçla verdiği konferansları ilgi gören Bedri Gencer 20 Aralık’taki son konferansını İstanbul Üniversitesi İlahiyat fakültesinde yapacak. Program saat 14.30’da İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Konferans Salonunda başlayacak.

Aydın Başar haber verdi

http://www.haber5.com/kultursanat/sunnet-fazilet-degil-adalettir

Sünnet fazilet değil, adalettir

 

Zeytinburnu Kültür Sanat Merkezi'nde düzenlenen "Kavramların Kalbine Yolculuk" söyleşisinde Prof. Dr. Bedri Gencer, bu ay "sünnet" kavramını anlattı.

13 Şubat 2013, Çarşamba - 10:37

HİT: 0(0)

 

Prof. Dr. Bedri Gencer'in akademisyenlerden, halka insanların sıkça kullandığı, fakat manalarının tam idrak edilmeden kullanılmasının önüne geçmek, ayetlerle, hadislerle, İslam alimlerinin kitaplarından örneklerle dinleyicilerini bilgilendirdiği söyleşi dizisi "Kavramların Kalbine Yolculuk" programının Ocak ayı konusu "Sünnet" kavramı oldu.

Sözlerine "Din, şeriat, fıkıh ve sünnet kavramları birbirine bağlı kavramlardır. Ayrı ayrı köklerdir ve bir araya gelince bir ağacı meydana getirirler." diyerek daha önceki programlarında anlattığı din, şeriat, fıkıh kavramlarını kısaca hatırlatan Bedri Gencer, daha sonra sünnet kavramını anlatarak konuşmasına devam etti.

"Din şeriat, dindarlık ise sünnettir. Şeriat hadis demektir, sünnet ise tarikat. Yani dinin iki boyutu vardır. Biri ibadet, diğeri adet (muamelat) boyutudur. Din insanın yirmidört saat boyunca yaşadıklarına; uykusuna, yemesine, içmesine, oturmasına, kalkmasına kadar her konuda ölçü verir. Birinci boyutta şeriat dediğimiz şey kısaca Allah'ın emridir. İkinci boyutunda sünnet dediğimiz şey ise Allah'ın emrini yerine getirirkenki edebimizi ifade eder." diyerek sünnet kavramını ifade eden Bedri Gencer, "Edep, günümüzün ifadesiyle tarz, seküler ifade ile kültür olarak kullanılır. Hepsi aynı anlama gelir. Edebi insandan öğreniriz. Bunun Peygamber mührü vurulmuş olanına sünnet diyoruz." sözleriyle sünnetin hikmetini ifade etti.

"Din ancak sünnet dediğimiz kalıpla uygulanır. O kalıp olmaz ise insanlar edepsiz kalır." diyen Gencer, "Sünnetin Kur'an-ı Kerim'deki diğer adı fıtrattır. Yani insanın ilk tabiatı, bozulmamış halidir. Peygamber Efendimizin yaşamını sünnet olarak alıyoruz. Misal "Sofradan doymadan kalkınız." buyuruyor. Bugün tıbbın şişmanlığa çözüm aramak için ürettiği rejimler de aynı şeyi söylüyor. Fakat Peygamber Efendimiz aynı zamanda nefsimize de bir mesaj veriyor. Gözün de doymasına, aç olmamasına işaret ediyor. Bize ayrı bir hikmette bulunuyor." sözleriyle konuşmasını sürdürdü.

Sünnet kavramının halk arasında eksik algılandığını da belirten Gencer, "Sünnet fazilet değildir, adalettir. Sünnetin sadece fazilet gibi algılanması, uygulandığı takdirde cennete götürecek bir yol gibi görülmesi yanlıştır. Sünnet bize bu dünyada daha iyi yaşamamız için gerekli olan yoldur. Bu bilinçle sünneti uygulamak gerekir. Misal; biz biliyoruz ki ayakta su içmek mekruhtur. Sebebini de bilmeliyiz. Tıbben bugün doktorlar ayakta su içmenin, suyun direk mideye çarpmasıyla meydana getirdiği ülser gibi hastalıklardan bahsediyor. Oturarak içmek ise yavaş yavaş mideye ulaşmasını sağlıyor."diyerek Peygamber Efendimizin hadisleri ile sünnet kavramına örnekler verdi.

Dinleyicilerin sünnet kavramının tam kalbine yolculuk ettiği söyleşi dizisi Mart ayında "ilim" kavramıyla devam edecek.

http://www.edebifikir.com/kitap/yazarlardan-beklenen-kitaplar-projeler.html

Yazarlardan Beklenen Kitaplar ve Projeler

 

Malumunuz olduğu üzere Edebifikir, kitap âlemini yakından takip etmekte. Bu takiplerimiz sonucu yazarlardan beklediğimiz kitap ve projeleri kaleme aldık.

***

Enis Batur: Türkiye’de yaşayan her şahıs için özel bir kitap yazsın.

İsmet Özel: Ezra Pound’un Kantolar’ını Türkçeye tercüme etsin.

Ahmet Ümit: “Yeni tıp tetkikleri” hakkında bir roman yazsın.

Hilmi Yavuz: “Kuran-ı Kerim Meali ve Tefsirim” isimli eserini gün yüzüne çıkarsın.

Sezai Karakoç: Diriliş dergilerinde kalan hatıralar ve Turgut Özal portresini ve de gün yüzüne çıkarmadığı şiirlerini kitaplaştırsın.

Nuri Pakdil: “Deniz Gören Defterler”i yazmak nasip olsun.

Rasim Özdenören: Hatıralarını on cilt olarak neşretsin.

Gündüz Vassaf: “Araf’a Övgü”yü yazsın.

İlber Ortaylı: Timaş’ın popüler zehirlenmesinden kurtulsun ve “Rus Tarihi”, “Avusturya Tarihi” ve “Mukayeseli Rus, Alman ve Türk Modernleşmesi” kitaplarını yazsın.

Mahmut Erol Kılıç: Artık sohbet tarzı kitap yazmayı bırakıp İbn Arabi üzerine kitaplar yazsın, seyahat etmeye devam edecekse de sufilerin mekânlarını yazsın.

İhsan Fazlıoğlu: “Türk İlim Tarihi”ni yazsın.

Bedri Gencer: “İslâm İlimleri Istılahı ve Usulü”nü  yazsın.

Mahmut Ali Meriç: Cemil Meriç külliyatının yakasını bıraksın ve külliyatın neşrini Dücane Cündioğlu’na devretsin.

Nazan Bekiroğlu: Artık şiirini yazsın.

Yaşar Nuri Öztürk: Artık elini Kitap’tan çeksin.

Metin Kayahan Özgül: “Modern Türk Edebiyat Tarihi”ni yazsın.

Salih Mirzabeyoğlu: Artık özgürlüğüne kavuşsun.

Yusuf Kaplan: Şehir efsanesine dönen meşhur “Fütuhat-ı Medeniyye”yi artık çıkarsın.

Bekir Sıtkı Erdoğan: “Bütün Şiirleri”ni yayınlasın.

Halit Ertuğrul: “Kendini Arayan Halit”i yazsın.

Sedat Umran: “Bütün Şiirleri”ni yayınlasın.

Ali İhsan Kolcu: Piyasadaki kitaplarını toplatsın ve bir daha kitap çıkarmasın.

Dücane Cündioğlu: “Şehirde Allah’la Karşılaşmak” başlıklı kitabını çıkarsın ve Kur’an-ı Kerim sözlüğünü artık yayınlasın.

Elif Şafak: İngilizce roman yazmayı bırakıp Bin bir Gece Masalları’nı dizi projesi haline getirip Şehrazat rolünü oynasın.

Selim İleri: “Türkan Şoray versus Dostoyevski”yi yazsın.

Orhan Pamuk: Artık Türkçe bir roman çıkarsın.

Bünyamin K: İstanbul’da büyük bir sergi açsın.

Hakan Şarkdemir: “Amerikan Şiiri”ni yazsın.

Hakan Arslanbenzer: “Yirmi yılda yedi bin kitap nasıl okunur?” isimli bir otobiyografi yazsın.

Esra Elönü: “Kuma Olmanın Faziletleri”ni kaleme alsın.

 

bu konuda 2 söylenti var

1.                   tomris 15:05 üzerinde 15 Mayıs 2013 » Cevapla

m.çolak: evliliğin hikmetleri’ni; b.can: 5 seansta günde 426 yazı nasıl yazılır’ı; s.ceylan: manifesto 102365365′i yazsın lütfen.

2.                   rasitulas 15:33 üzerinde 14 Mayıs 2013 » Cevapla

Ali İhsan Kolcu: Piyasadaki kitaplarını toplatsın ve bir daha kitap çıkarmasın. HEM GÜLEREK HEM DE FİKREN KATILIYORUM :)

 

KAYNAK: http://www.aksam.com.tr/yazarlar/bedri-genceri-selamlarken-e2-80-a6/haber-508059

BEDRİ GENCER’i selamlarken…

Hüseyin Besli

Pazar Akşam

atifhuseyin@gmail.com



* Fırat Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, mstgndz@gmail.com.

Yazar: Çeşitli Yazarlar

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör