Akademisyen, profesör, siyaset sosyoloğu, çevirmen, iletişim bilimci, yazar. 18 Eylül 1921 tarihinde Viyana’da doğdu. İzmir Kız Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 14 yaşındayken Türkiye’ye geldi. 1944 yılında girdiği “Ulus” gazetesinde 1950 yılına kadar çalıştı. 1947-48 yıllarında avukatlık stajı yaptı. 1951 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde başladığı doktora öğrenimini “Kamuoyu ve Etki Alanı” adlı tez çalışması ile tamamladı (1955). Kazandığı Fullbright bursuyla Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’ne gitti ve Minnesota Üniversitesi’nde lisansüstü öğrenim gördü. 1953 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF)’nde asistan olarak göreve başladı. Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitü (TODAİE)’nde iki yıl öğretim görevliliği yaptı. 1958 yılında siyasetbilimi dalında doçentliğe, 1966 yılında da profesörlüğe yükseldi. SBF’de Siyasal Davranış Enstitüsü’nü kurdu ve bu kürsünün başkanlığını yaptı. 1965 yılında Eskişehir İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi’ne anayasa hukuku öğretim üyesi olarak atandı. Yurtdışında birçok yerde çalışmalar yaptı; Hür Berlin, Münih, New York, Denver, Georgetown ve California’daki Los Angeles üniversitelerinde konuk profesör olarak dersler verdi.
1970-71 ve 1971-78 öğretim yıllarında
Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nun müdürlüğünü yaptı. Sonraki
yıllarda bu yüksek okulun Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi olarak yeniden
kuruluşunda aktif olarak görev aldı. Yurtdışındaki göçmen Türk işçileri ve
kadın sorunları konularıyla ilgili çalışmalar yapı, “Türk Toplumunda Kadın” adlı kitabı Almanca ile İngilizceye de
çevrildi. Göçmen işçiler konusunda yaptığı bilimsel çalışmaları nedeniyle
Federal Almanya Devlet Başkanı’ndan liyakat nişanı aldı.
1978’de Cumhurbaşkanlığı kontenjanından
Cumhuriyet Halk Partisi temsilcisi (CHP) olarak Cumhuriyet Senatosu üyeliğine
seçildi. Bu görevi bitmede, 12 Eylül askerî darbesi nedeniyle 1980 yılında
tekrar üniversiteye döndü. Uluslararası Siyasal Bilimler Derneği (IPSA) Başkan
Yardımcılığı (1968-70), Türk Sosyal Bilimler Derneği Başkanlığı (1978-84)
yaptı. 1978’den itibaren Avrupa Konseyi’nin Kadın-Erkek Eşitlik Komisyonu
Başkan Yardımcılığı gibi görevlerde bulundu. 1989 yılında SBF öğretim üyesiyken
emekliye ayrıldı. Emekli olduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi ile İstanbul
Üniversitesi’nde Kadın Sorunları Araştırmaları ve
Uygulama Merkezi’nde de dersler verdi.
Nermin Abadan Unat, siyaset sosyolojisi, kamuoyu, siyasal gelişme, uluslararası
göç, kadın konularında Türkçe, Almanca ve İngilizce makaleler yayımladı.
Araştırmalarından dolayı yurtiçi ve yurtdışında çeşitli ödüller aldı. 1978-99
yılları arasında Avrupa Konseyi Kadın-Erkek Eşitliği Komisyonu’nda Türkiye`yi
temsil etti.
“Kum
Saatini İzlerken” adlı anı kitabında, 1950 yılında gazeteciliği bırakıp
akademik çalışmalara yönelmesinin nedenlerini açıkladıktan sonra otuz üç yıl
hizmet ettiği ‘Mekteb-i Mülkiye’yi tanıtmaktadır.
Prof. Dr. Nermin Abadan Unat İçin Ne Dediler?
Öğrencisi olan Emre Kongar onun
için; “Nermin Hoca öğrenciye yakınlığı,
okuduğu son makaleyi büyük bir heyecanla ve sıcağı sıcağına öğrencileriyle
paylaşmasıyla ayrı bir yere sahiptir” der.
***
“Almanca, Fransızca, İngilizce ve Macarca konuşan, fakat Türkçe bilmeyen
Nermin, 14 yaşında iken Budapeşte’deki Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği’nin
kapısına dayanıyor. Güçlükle büyükelçinin yanına çıkıyor. ‘Benim babam Türk
idi. Ben Türkçe bilmiyorum. Türkiye’de okumak istiyorum. Param yok. Beni
Türkiye’ye gönderin’ diyor.
Büyükelçi cebine para koyuyor. Tren biletini alıyor. Nermin’i Türkiye’ye
yolluyor. İstanbul’dan İzmir’e babasının akrabalarının yanına giden Nermin’i
akrabaları ‘kabullenmekte’ zorlanıyor. Nermin o akrabadan bu akrabaya, dolanıp
dururken İzmir Kız Lisesi’ne başvuruyor. Lise müdürü Türkçe bilmemesine rağmen
Nermin’i okula kabul ediyor.
İzmir Kız Lisesi o yıllar Türkiye’nin en iyi eğitim kurumlarından biri.
Nermin’in sınıf arkadaşları daha sonra Türk kamuoyunda isimleri ile öne çıkan
Mübeccel Kıray, Nerime Elbe, Türkan Erkin, Günseli Tamkoç ve Perihan Perçin,
Perihan İçseven gibi genç kızlar.
Lise döneminde Almanca ders veriyor, Fuar’da çalışıyor. Liseden sonra
İstanbul’da Hukuk Fakültesi’nde okuyor. Fakültede hocası Prof. Dr. Yavuz
Abadan’a hayranlığı başlıyor. Bu hayranlık giderek tutkuya dönüşüyor. O dönem İkinci Dünya Savaşı yılları. Nermin,
ithalatçı ve nakliyeci firmalarda çalışarak cep harçlığını çıkarıyor. Okulu
bitirdikten sonra Yavuz Abadan’a yakın olmak için Ankara’ya gidiyor. Ulus
gazetesinde iş buluyor. O yıllar gazetelerde çok az kadın çalışıyor. 1946
yılında Yavuz Abadan ile evleniyor. Türkiye’de ilk defa bir evi, ailesi oluyor.
(…)
Oğlu Mustafa Kemal’in babası Yavuz Abadan 1967 yılında ölüyor. Nermin
Abadan 1972 yılında Prof. Dr. İlhan Unat ile evleniyor. İkinci eşini de bir yıl
önce kaybediyor.
Prof. Dr. Nermin Abadan’ın ilginç hayat hikâyesinin sivri noktalarını
özetlemeye çalıştım.
1996 yılında yayımlanan ‘Kum Saatini İzlerken’ isimli kitapta Nermin Abadan
Unat hayatını yazmıştı. ‘Hayatını Seçen Kadın’ başlığı ile yayımlanan söyleşide
ise yazdıklarının dışındaki ‘zorlu ama renkli’ yaşam hikâyesini anlatıyor.”
(Güngör Uras)
ESERLERİ:
Araştırma-İnceleme:
Yeşil Gözler Diyarı (1950), Halk Efkârı Mefhumu ve Tesir Sahaları
(Kamuoyu, Kavram ve Etki Alanı,1955),
Bürokrasi (1959), Üniversite Öğrencilerinin Serbest Zaman ve
Faaliyetleri (1961), Federal
Batı Almanya’nın Siyasal Partileri (1962), Social Chance and Turkish Women (1963), Batı Almanya’daki Türk İşçileri ve Sorunları (1964), Modern Toplumlarda Halkla Münasebetler
(1964), Anayasa Hukuku ve Siyasî
Bilimler Açısından 1965 Seçimlerinin Tahlili (1966), Arbeitsplatz Europa (ortak yayın,
Türklerle ilgili kısmı, 1966), Göç ve
Gelişme (Ruşen Keleş ile, 1976), Turkish
Workers in Europe (1976), Türk
Toplumunda Kadın (1979; Women in Turkish Society adıyla İngilizcesi
1981), Women in the Developing World:
Evidence from Turkey (1986), Bitmeyen
Göç Konuk İşçilikten Ulus Ötesi Yurttaşlığa (2002).
Çeviri:
Amme İdaresinin Prensipleri (Marshall
E. Dimock’tan, 1954), Yetişen Türk
İdarecileri (A.T.J. Matthews’tan, 1955), Sosyolojiye Giriş (Hans Freyer’dan, 1957), Seçilmiş Parçalar (Woodrow
Wilson’dan, 1961), Alman Anayasa
Mahkemesi Yetkilerinin Şümul ve Sınırları (C.H. Ule’den, 1962).
Bibliyografya-Biyografya:
Türk Dış Göçü 1960-1984: Yorumlu Bibliyografya
(1986), Kum Saatini İzlerken (1996).
KAYNAKÇA: Mücellidoğlu Ali Çankaya / Yeni Mülkiye Tarihi ve
Mülkiyeliler (c. II, 1968), Büyük
Larousse Ansiklopedisi (1986), İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) -
Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors
(2005) - Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi
(2006, gen. 2. bas. 2007) - Ünlü Fikir ve Kültür Adamları (Türkiye Ünlüleri
Ansiklopedisi, C. 3, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Famous People (2013), Ayhan Kaya / Göçün Yarattığı ‘Üçüncü Kültür’ (Radikal
Kitap, 26 Kasım 2002), Koray Çalışkan / 90 Yaşındaki Bir Akademisyenin
İtirafları: Nermin Abadan Unat (Radikal, 23.9.2011), Güngör Uras / “Nermin
Abadan Unat” (Milliyet., 26 Mart 2012), 96 yaşındaki Prof. Nermin Unat: Yaşın
bir önemi yok, vız gelir tırıs gider; en çok korktuğum şey okuyamamak
(t24.com.tr, 16 Nisan 2017).
"Ülkenin daha da gerilmemesini umut
ediyorum"
Ankara Üniversitesi Siyasal
Bilgiler Fakültesi'nin (SBF), nam-ı diğer Mektebi Mülkiye'nin ilk kadın
asistanı, ilk kadın doçenti ve ilk kadın profesörü olan 96 yaşındaki Nermin
Abadan Unat, "Yaşın bir önemi yok yani, yaş vız gelir tırıs
gider, enerjinizden de bir şey kaybetmiyorsunuz ama beden, küçük küçük fire
veriyor" dedi. "Beni mesela en fazla korkutan şeylerden biri
okuyamamak" diyen Unat, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarına da tanıklık etmiş
biri olarak, “Biz bu ülkeye nasıl faydalı olacağız?” Gece gündüz düşündüğümüz
buydu. Bugünkü gençleri de suçlamıyorum. Çünkü sarhoş gibiler, tüketim
hırsıyla sarhoş edilmişler. Cep telefonunun, ayakkabının, çantanın, saatin,
bilmem neyin belli modellerine sahip olmak için çırpınıp duruyorlar"
ifadesini kullandı.
Prof. Unat, Türkiye'nin içinde bulunduğu
duruma ilişkin olarak, "Efendim beni en çok tedirgin eden, bu muazzam
cepheleşme. Ülkenin daha da gerilmemesini umut ediyorum. Bakalım neler olacak.
Nefesimizi tuttuk bekliyoruz" diye konuştu.
Hürriyet'ten Ayşe Arman'ın
sorularını yanıtlayan (16 Nisan 2017) Prof. Unat'ın açıklamaları şöyle:
Hocaların hocası, efsane hoca Nermin
Abadan Unat. Son derece heyecanlı geçen bir gençlik ve gururla anlatılacak bir
hocalık ve eğitim dönemi yaşadınız, yaşattınız...
- Lütfen iltifatı kes. Hiç sevmem...
Ne iltifatı! Bu ülkeye inanılmaz
hizmetler ettiniz ve nice genç yetiştirdiniz. Bütün öğrencileriniz sizden
hayranlıkla söz ediyor. Bugün 96 yaşındasınız ve bu yaşınızda bile hâlâ aktifsiniz.
Neden? Zorunuz ne?
- Çünkü başka türlüsünü bilmiyorum! Çok
şükür kafam hâlâ çalışıyor. Bilgisayar kullanabiliyorum, e boş oturacak halim
yok ya, yazıyorum, kitap hazırlıyorum. İlk kocamın 30’larda yazdığı doktorayı
çeviriyorum. Fakat ne yazık ki artık ders veremiyorum...
"Yaş vız gelir tırıs gider"
Üzülüyor musunuz?
- Çoook. 45 yıl Ankara’da iletişim ve
siyaset dersleri verdim. Emekli olmayı da ben istemedim, devlet
üniversitelerinde 67 yaşından sonra ders verdirmiyorlar. Saçma ama öyle. Sonra
İstanbul’a geldim. Eski öğrencilerimden biri Boğaziçi’nin rektörüydü, rica etti,
orada da ders vermeye devam ettim. Hem lisans hem de lisans üstü düzeyde. 22
sene de orada, yarı zamanlı verdim. Yaşın bir önemi yok yani, yaş vız gelir
tırıs gider, enerjinizden de bir şey kaybetmiyorsunuz ama beden, küçük küçük
fire veriyor.
Nedir sizdeki fire?
- Ben duyma zorluğu yaşamaya başladım...
Bu da sizi sinir mi ediyor?
- E tabii, etmez mi? Çocuklarla,
gençlerle tartışmak istiyorum, onların sorularını duymak istiyorum! Önce lisans
öğrencilerini bıraktım. Dedim ki, “Hadi lisans üstü, onları alayım!” Bir masa
etrafında yine anlaşabiliyorduk. Ama artık onda da zorlanıyorum. Sınıfa girip
metin okuyan, sonra “Allahaısmarladık!” diyen akademisyenlerden değilim, hiç
olmadım, konuşmak, tartışmak isterim. 60 yıllık hocalık hayatı var arkamda. Her
anından keyif aldım, gençlerle çok mutlu oldum. Bir de öğrencilerinizin
ilerlemelerini görüyorsunuz. İlk Türk kadın büyükelçisi benim öğrencim oldu
mesela. Büyükelçiler, bakanlar, parti başkanları. Şimdilerde gençlerle
ilişkilerim azaldı diye üzülüyorum. Ama tabii fikri meşgalelerim devam ediyor.
Beni mesela en fazla korkutan şeylerden biri okuyamamak. Gözümde şu sıralar bir
problem var. Okumak yasak. Ah geçsin diye bekliyorum; çünkü benim hayatım
okumak...
Kendinizi hep güncelliyorsunuz,
öyle mi?
- Elbette. Aksi mümkün mü? Her gün New
York Times okurum sabahları, iPad’den. Oğlum abone etti beni. Sonra The
Guardian’a, Le Figaro’ya bakıyorum ve tabii Süddeutche Zeitung’a. Ne olup
bitiyor, mutlaka takip ediyorum.
"Annem yüksek burjuvaziye
mensup bir kadındı"
Bir sürü arkadaşınız, yaşıtınız
öldü. Siz kendinizi yalnız hissediyor musunuz?
- Maalesef biraz hissediyorum. Mesela
çok yakınım olan Çiğdem Kağıtçıbaşı’nı kaybettik. Ondan evvel yine fevkalade
yakın arkadaşım olan Mübeccel Kıray’ı kaybettik. Türkiye için de iki büyük
kayıp. Ama akranım değillerse de öğrencilerim var. Onların varlığı beni mutlu
ediyor, bir de tabii oğlum, gelinim, torunum var...
Ben şimdi geriye gideceğim...
- Git bakalım...
1920’lerde başlayan sıradışı bir
çocukluk yaşadınız. Bir kere sizin anneniz barones mi?
- Bak şimdi, ben böyle şeyleri hiç
önemsemiyorum. Ama ille de merak ediyorsan, evet, 19. yüzyılda doğmuş, yüksek
burjuvaziye ya da aristokrasiye mensup bir kadındı. Giyinmeye filan meraklı.
Şık, bakımlı. Ama bunlar değil önemli olan...
Nedir önemli olan?
- Benim annemle aramda hep mesafe
oldu...
Nasıl yani?
- Ben onu istediğim zaman
göremiyordum...
Yüksek burjuvazi olduğu için mi?
- Belki de. Hep mürebbiye elinde kaldım.
Bizim, bugünkü anlamda bir anne-kız ilişkimiz olamadı.
Peki anne-babanız nasıl tanışıyor?
- Sen gerçekten bütün hikâyeyi dinlemek
istiyor musun?
Evet.
- Diyorum ya, ben, yüksek burjuvaziyi,
aristokrasiyi filan önemsemem. Ama öncülüğü önemserim. Babam bir öncü idi.
Düşün, 1919’da Hamburg’da bürosu vardı.
Vayyyy!
- Evet. O dönemlerde Türk işadamı
Avrupa’da pek yok. Ama bizimki trene binip, İzmir’den Hamburg’a gidip geliyor.
Uçak muçak hak getire. Mola verdiği Karlsberg’de de annemle tanışıyor.
Aşk?
- E herhalde. Sonra da evleniyorlar.
Annem Viyana’da yaşamak istiyor, Viyana Belediyesi’nin hemen arkasındaki binaya
yerleşiyorlar.
Peki anne bu kadar varlıklıyken,
aristokratken bir Türk’ü nasıl kabul ediyor?
- Niye etmesin? Bence babam niye öyle
bir kadınla evlendi, esas soru bu. Annem, üreten, çalışan biri değil. Ama güzel
ve bakımlı. Babam çok iyi bir işadamı, vizyoner, dil biliyor, üstelik
yakışıklı. Sonra ben doğuyorum. Ama babam, bütün modernliğine rağmen,
geleneklere riayet ediyor ve bir türlü annesine evlenmiş olduğunu söyleyemiyor,
benim varlığımdan da söz edemiyor...
Annesi İzmir’de mi?
- Evet. Bir gün bir fotoğrafımı
gösteriyor “Kim bu yabancı çocuk?” diye anneannem. O da diyor ki, “Senin
torunun!” Onun üzerine “Getir!” diyor. 6 yaşında biz İstanbul’a taşınıyoruz.
Nişantaşı’nda bir apartman dairesine. Annem, babam ve ben. Sadece Almanca
biliyorum. Bizimle birlikte bir İsviçreli mürebbiye de var, o da bana Fransızca
öğretiyor...
Annenizi daha fazla görüyorsunuz
artık...
- Yok canım. Akşamüzeri 6 ile 7 buçuk
arasında! O dönemlerde öyleydi. Çocuklar arada bir görülmeli ve sesleri hiç
duyulmamalıydı. Hiç arkadaşım yok. Türkçe de bilmiyorum...
"Çocukluğumda oyun oynadığımı
filan hatırlamıyorum"
Okul?
- Anneme göre cici çocuklar mektebe
gitmezdi. Evde eğitim alırlardı. Böyle bir zihniyet. Benim hiç arkadaşım
olmadı. Uzun süre tek başımaydım...
Bu sözünü ettiğiniz hangi yıllar?
- 1926 sonundan 1931’e kadar. Müthiş
izoleyim, hiç Türk arkadaşım yok. Ve sonra çok felaket bir şey oldu! Babam
aniden vefat etti. Babam ölünce, annem tekrar Avrupa’ya dönmeye karar verdi.
Birinci evliliğinden bir kızı daha vardı, benim büyük ablam, onun yanına
Budapeşte’ye taşındık...
O zaman kaç yaşındasınız?
- 10 bile değilim. Beni orada bir okula
verdi annem, yine tek öğretmenim var. Almancadan sonra Fransızcayı öğrenmişim,
bu sefer de İngilizce öğretiyor bir öğretmen bana. 13 yaşıma kadar hep tek
hoca. E haliyle sürekli ders çalışıyorum. Her gün ödev yapmak gerekiyor.
Çocukluğumda oyun oynadığımı filan hatırlamıyorum...
OĞLUM MUSTAFA KEMAL İLE ÇOK GURUR
DUYUYORUM, DÜNYA ÇAPINDA BİR MİMAR
Oğlunuz Mustafa Kemal ile ilişkiniz
nasıl?
- Çok iyi. Oğlumla gurur duyuyorum.
Dünya çapında bir mimar. Dünyanın her tarafından eserleri var. New York’ta,
Tokyo’da, Seul’de, Kuala Lumpur’da, Singapur’da, Hong Kong’ta. Başarılı
olacağını bekliyordum ama bu kadarını tahmin etmiyordum... Amerika’da yaşıyor,
gelinim ve torunum Taner’le. 3-4 ayda bir beni görmeye geliyor. Ben de her yaz
gidiyordum. Ama iki senedir gidemedim, yol gözümde büyüyor.
İlk defa ne zaman gerçek bir okula
gittiniz?
- 13 yaşında. Fevkalade sevindim. Çünkü
orada başka insanlarla beraber olabiliyordum. Sosyalleşebiliyordum. Ve rekabet
edebiliyordum. İnsan, başka çocuklarla boy ölçüşmek istiyor, kendi seviyesini
anlamak istiyor. O dönem Macarca da öğrendim. Ama hâlâ Türkçe bilmiyorum. Bu
arada, annem oyun seviyordu...
Ne demek oyun... Kumar mı?
- Evet. Ama kumarhaneye gitmek gibi
değil de, evlerde oynamak ve durmadan kaybetmek. Annemin oyun zaafı yüzünden
giderek Türkiye’den beraberinde getirdiği şeyler eridi...
Babanızın serveti mi?
- Evet eridi gitti. 14 yaşıma geldiğimde
dedi ki, “Artık seni okula veremiyorum. Sen git steno öğren, sekreterlik yap!”
Okumak, kesinlikle eğitimime devam etmek istiyordum.
Peki n’aptınız?
- Bu arada annem, hafta sonları
ahbaplarıyla güzel kafelerde buluşuyordu. Orada da oyun oynuyorlardı. Ben tek
başıma kalıp, ne kadar dergi varsa alıp okuyordum. Ve o dergilerde hep Mustafa
Kemal Atatürk’ten söz ediliyordu. Türkiye’nin bir güneş gibi yeniden doğduğu
anlatılıyordu. Okullar parasızmış. Kız-erkek çocuklar parasız okuyormuş. Hep
bunları görüyordum. E ben de okumak istiyorum, gitsem diye düşünmeye başladım.
İyi de nasıl gideceğim? Param yok. İzmir’de amcam var. Mektup üzerine mektup
yazıyorum, cevap gelmiyor. Sonra aklıma geldi, amcam, incir, üzüm ve fındık
ticareti yapıyordu, her sene bir kere Macaristan’a geliyordu...
Nasıl bulacaksınız ki onu?
- Türkiye büyükelçiliği bize çok yakın
bir yerdeydi. Bir gün gittim, kapıcıya, “Elçi Bey’le görüşmek istiyorum!”
dedim. O elçi de Behiç Erkin’di. Sonradan Paris’te büyükelçiyken, 75-80 bin
Osmanlı vatandaşı Yahudiye Türk Cumhuriyeti pasaportu verip onları Auschwitz’e
ve Dachau’a gitmekten kurtaran kişi. Bir kahraman. Çok değerli bir elçimiz...
"O günden sonra annemi
bir daha hiç görmedim"
Ne dediniz ona?
- “Fransızca mı konuşayım, Almanca mı
Macarca mı?” dedim. “Fransızca” dedi. Hikâyemi anlattım. İzmir’e gidip, orada
eğitimime devam etmek istediğimi söyledim. “Peki” dedi, “Salı günü gel, seni
göndereceğim!”
Eeeee?
- Ama annemin haberi yok. Salı günü gittim,
yurda dönenler için bir evrak veriyorlar, bir kimlik belgesi ama pasaport
değil. Onu verdi. Bir de 3. sınıf tren bileti ve aç kalmayayım diye yemek
kuponu. Çok teşekkür ettim. Eve gidip, “Ben cuma günü Türkiye’ye gidiyorum!”
dedim. Annem “Nasıl yani?” dedi, “Nasıl gidersin?” “Valla gideceğim!” dedim. Ve
gittim. 14 yaşındaydım. O günden sonra da annemi bir daha hiç görmedim!
Ay çok fena... Neden?
- Bir süre mektuplaştık. Sonra İkinci
Dünya Savaşı patladı. Budapeşte işgal edildi. Nasıl öldüğü de, mezarının yeri
de belli değil. Üvey ablamla ancak 20 sene sonra tekrar karşılaşabildim.
Sizin hayatınız gerçekten roman!
14 yaşında İzmir’e geldiniz... Ve tek başınıza... Sonra...
- Elimde amcamın adresi vardı.
Kordon’da... Buldum, kapıyı çaldım...
Nasıl karşıladılar sizi?
- Kıyamet koptu! Amcamın kızı Perizat
açtı kapıyı, benimle aynı yaşlardaydı. Yengem, sonra da amcam geldi. Emrivaki
yapıyorum zannettiler, üç çocukları var, bir de üstüne ben...
Siz Türkçe anlamıyorsunuz, onlar
Türkçe konuşuyor...
- Aynen öyle. Etrafta bir sürü akraba.
Sonunda olanakları en kıt olan akrabam en büyük yardımı yaptı. “Önce Türkçe
öğrenmelisin!” dedi, “Gel Karşıyaka’da Almanca dersleri ver, kazandığın parayla
da Türkçe ders al!” Öyle yaptım. Aynı zamanda İzmir Kız Lisesi’ne girdim. İzmir
Belediye Başkanı’na gittim, o zamanlar artık iyi de Türkçe biliyordum. “Bana
bir iş verir misiniz, ben şu kadar dil biliyorum” dedim. İzmir Fuarı’na
Avrupa’dan mimarlar çağrılmıştı, sağ olsun, onların tercümanlık işini verdi. Ve
ben lisenin son sınıfını, parasını kendim ödeyerek yatılı okudum.
"Bugünkü gençler
tüketim hırsıyla sarhoş edilmişler"
Siz, Cumhuriyet’i kurma yıllarının da
tanığısınız... Siz o müthiş toplumsal coşkuyu nasıl yaşadınız? Ne kadar heyecan
vericiydi?
- Çoook. O dönemde başka bir kafa vardı.
Arkadaşlarımla, akranlarımla konuştuğumuz tek şey şuydu: “Biz bu ülkeye nasıl
faydalı olacağız?” Gece gündüz düşündüğümüz buydu. Bak dikkatini çekerim, “Ne
alacağız? Nereye gideceğiz? Nereyi gezeceğiz?” demiyorduk. “Hangi mesleği
seçelim de memlekete yararlı olalım!” Bugünkü gençleri de suçlamıyorum. Çünkü
sarhoş gibiler, tüketim hırsıyla sarhoş edilmişler. Cep telefonunun,
ayakkabının, çantanın, saatin, bilmem neyin belli modellerine sahip olmak için
çırpınıp duruyorlar. Bir marka ve tüketim merakıdır gidiyor. Şimdiki gençler de
ülkelerini seviyordur ama her şey o dönem bizim gözümüzün önünde oluyordu. O
kadar büyük gelişmelere imza atıldı ki, Atatürk’ün açtığı yol, hakikaten bir
aydınlanma felsefesiydi. Bir fener tuttu. Az gelişmişlikten gelişmişliğe
geçtik. Şimdi tabii daha da ileri bir yerdeyiz. Önemli olan bunu içerikle
doldurabilmek. Yani sadece maddi şeylerle değil...
Arkadaşlarınızla “Ülkeye nasıl
faydalı olalım?” diye konuşuyorsunuz, peki sizin hayalleriniz neydi?
- İstanbul Üniversitesi’nde hukuk okudum
ben. Yine hem okudum hem çalıştım. Sonra hukuk bitti. O arada savaş başladı.
Dil bildiğim için gazetelerde iş buldum. O şekilde gazeteciliğe başladım. Beni
Ankara’ya davet ettiler. Savaş yılları, her gece saat bilmem kaçlara kadar
haber almak için, radyodan BBC dinlemeye çalışıyordum. Savaş bitti. Bu sefer
“Avukatlık stajı yapayım” dedim. Yaptım. Ama o zaman karşılaştığım davalar beni
tatmin etmiyordu. Belki bugün olsa farklı düşüneceğim; çünkü bugün çok önemli
görevleri var avukatların. Ve o arada nasıl olduysa, bir Amerikalı ile
tanıştırıldım. Columbia Üniversitesi adına mülakatlar yapıyordu, bir araştırma
hazırlıyordu...
"Ben istedim ki kadın olarak
sayımız artsın"
Akademisyenlik ilk kez o Amerikalıyla
tanıştığınızda mı düştü aklınıza?
- Evet. Çok özendim onun o özgür haline.
Gazeteci olduğum için pek çok değişik şeyden haberdar oluyordum. Fullbright
bursu onlardan biri, başvurdum. İlk sene seçilmedim. Sebebi evli oluşum. Bekâr
birini seçtiler. Ertesi sene baktılar, bekâr olunca da dönmüyor! “Bu sefer tam
tersi, evli seçeceğiz!” dediler. Seçildim. 52 yılıydı. Doktora tezime
başlamıştım. Minnesota Üniversitesi’ne gittim, orada tezim için çalıştım. Ve
Anglosakson üniversite metoduyla, yani sorulu, cevaplı, araştırmalı orada
tanıştım. Beni çok heyecanlandırdı. Sonra Türkiye’ye döndüm...
Yıl 1953. Siyasal Bilgiler’in ilk
kadın akademisyeninin adı Nermin. Sonra ilk kadın doçenti... Sonra da ilk kadın
profesörü... Bu lafları duymaktan hoşlanmasanız da, kadınlara yol açan bir
ilham perisisiniz...
- Tamam, tamam anlaşıldı.
O dönemler zor muydu kolay mı?
- Şöyle bir örnekle anlatayım. Benim
yakın bir akrabam hâkim olmuştu. Onu Konya’da bir mahkemeye tayin ettiler.
Diyordu ki bana, “Çarşıdan geçerken etraftakiler Hâkim Bey geçiyor diyorlar”.
Yani bir mevki işgal ediyorsanız, size artık cinsiyetçi bir açıdan değil de
görev açısından bakıyorlar. O ilk zamanlarda beni kimse rahatsız etmedi. Fakat
ben istedim ki kadın olarak sayımız artsın! Şimdi fevkalade memnunum. Serpil Sancar
gibi öğrencilerim çok önemli görevlere geldiler. Hem kürsümüzün ana bilim dalı
başkanı hem de dekan oldu. Bugün Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde kız
öğrencilerin erkek öğrencilere oranı, aşağı yukarı yüzde 45-55 arasında
değişiyor...
"İki eşimin de yüzükleri
parmağımda"
İki evlilik yaptınız, Yavuz Abadan
Hoca’yla ve sonra da İlhan Unat Hoca’yla...
- Evet, ikisi de benim için çok değerli.
Birincisi büyük aşktı. İkincisi ise büyük sempati ve arkadaşlıktı. İkimiz de
aynı yaşta eşsiz kalmıştık. İkisinin de yüzükleri parmağımda...
İkincisi alınmadı mı? İlhan Hoca
yani, Yavuz Hoca’nın yüzüğünü hâlâ takıyor diye...
- Bir gün dahi sormadı. Bunu problem
edecek bir adam değildi.
Adınız geçtiğinde sizden sitayişle
söz etmeyen öğrencinizi görmedim. Neden sizi bu kadar çok seviyorlar?
- Eğer gerçekten öyleyse onları ciddiye
aldığım içindir! Problemleri olduğu zaman bana gelirlerdi, elimden geleni
yaptım hep...
Öğrencileriniz evinizde, sokakta,
derste, koridorda, nerede olursa olsun onlarla eşit ilişki kurduğunuzu
anlatıyorlar...
- Ha bak o doğru. Öğrencilerimi hep adam
yerine koydum. Genç insanlar bunu istiyor. Bu göç meselesinde de bu var: Türk
kökenli Avrupalıların tek istediği saygı görmek...
‘Kamuoyu’ sözcüğünü Türkçeye
kazandıran sizmişsiniz. ‘Halkla münasebetler’ lafını da bu ülkede ilk
edensiniz...
- Evet. Onu bir makalede yazdım.
Kayınvalideniz Betûl Mardin de çok saygı duyduğum, takdir ettiğim biri. Benim
fevkalade sevdiğim bir arkadaşımla beraber çalışıyordu, Leyla Süren’le. Betûl
Hanım, halkla ilişkiler mesleğine çok şey kazandırdı.
Siyaset bilimi hocası olarak
ülkedeki siyaseti nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Efendim beni en çok tedirgin eden, bu
muazzam cepheleşme. Ülkenin daha da gerilmemesini umut ediyorum. Bakalım neler
olacak. Nefesimizi tuttuk bekliyoruz...
KAYNAK:
96 yaşındaki Prof. Nermin Unat: Yaşın bir önemi yok, vız gelir tırıs gider; en
çok korktuğum şey okuyamamak (t24.com.tr, 16 Nisan 2017).