Ahmet Şahin (Ordulu)

Eğitimci, Yazar, Şair

Doğum
20 Aralık, 1956
Eğitim
Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Türkçe Bölümü
Burç

Eğitimci şair ve  yazar. 20 Aralık 1956 tarihinde Ordu'nun Gürgentepe ilçesine bağlı Okçabel Mahallesinde doğdu. İlk tahsîlini aynı yerde (1969), ortaokulu Gürgentepe’de (1972), liseyi Perşembe (1972-1973) ve Ankara İlköğretmen Okulu ve Lisesinde tamamladı (1976). Aynı sene Gümüşhane'nin Bayburt ilçesine bağlı Harmanözü köyüne Öğretmen olarak atandı. Ankara Eğitim Enstitüsü’ne kayıt yaptırdığı için bu vazîfesinden istifa etti (1976). Eğitim Enstitüsünü Ankara (1976-1977) ve Kırşehir Eğitim Enstitüsünde tamamladı (1980).

Türk Standardları Enstitüsü (TSE), Bağ-Kur Genel Müdürlüğü, Başbakanlık Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğünde çeşitli vazîfelerde bulundu. 1985 senesinde yeniden öğretmenlik mesleğine döndü. Samsun'nun Terme ilçesine bağlı Gölyazı-Balkamlı beldesinde üç sene öğretmenlik yaptıktan sonra, Gürgentepe Halk Eğitimi Merkezi Müdürlüğü vazîfesine atandı(1989). Buradaki vazîfesi esnasında Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesinde Lisans Tamamlama Programı’nı bitirerek Türkçe Bölümü’nden mezun oldu (1999).

Husûsî anma ve yıl dönümleri münâsebetiyle; târih, kültür ve edebiyat ile ilgili çeşitli konferanslar düzenledi. Zaman zaman bu konferanslarda hem idareci ve hem de konuşmacı olarak hizmetlerde bulundu. 1989-2001 târihleri arasında 12 sene hizmette bulunduğu idarecilikten kendi isteği ile ayrılan ve Ünye’de öğretmenlik vazîfesine devam etmekte iken 21 Temmuz 2009 tarihinde emekli olan Ahmet Şahin, evli ve dört çocuk babasıdır.

Ahmet Şahin’in, 1983 senesinden itibaren bazı gazeteler ile edebiyat, kültür, sanat mecmualarında aralıklı olarak çeşitli mevzû’lara ilişkin araştırma-inceleme yazıları ve makaleleri yayınlanmaktadır. Bu yayınlar: Dâvet, Erciyes, İnanç, Boğaziçi, Yeni Düşünce, Yeni Defne, Türkeli, Yeni Türkiye, Olaylara Bakış, Sükût, Cümle, Fikir Sanat ve Edebiyatta Töre, Berceste, Edebice, Türk Dünyası Araştırmaları, Dîvânyolu, Tarih ve Medeniyet’tir.

Bazı “internet” kürsülerinde de şiir, makale ve yazıları yayınlanmaktadır. Ayrıca “Târihi-Kültürü-Coğrafi özellikleri ve tabiat güzellikleri ile Gürgentepe” adlı yayımlanmış bulunan tanıtım kitabının hazırlayıcılarından olan Ahmet Şahin’in, şiir çalışmaları devam etmektedir. 

 

Aldığı Ödüller:

 

Dîvanyolu Dergisi Ahmet Şahin’e 2017 yılı Kültür Ödülü verdi.

 

Yer Aldığı Kitaplar:

 

Mehmet Karayalman’ın hazırladığı Ünyeli Taslızade Hacı Yusuf Bahri Efendi (2011)

Prof. Dr. İsmail Çetişli’nin hazırladığı Türk Şiirinde Hz. Peygamber (1860-2011)  (2012) 

 

Yer Aldığı Antoloji:

 

Ali Gündüz’ün hazırladığı Türk Şairleri Şiir Antolojisi (2008)

 

Yer Aldığı Ansiklopedi:

 

Ahmet Sezgin’in hazırladığı Termeli Yazarlar ve Şairler Ansiklopedisi (Terme’de Yaşayan Şair ve Yazarlar Bölümü, 2012)

 

Üyesi Bulunduğu Kuruluşlar:

 

Avrasya Yazarlar Birliği, Türkiye Yazarlar Birliği.

 

Yayımlamayı Düşündüğü Eserleri:

 

1. Şiir Kitabı: Dîvânçe

2. Mâzî’den İstikbâle (Dil -Tarih - Kültür - Edebiyat ve  Tasavvuf Sohbetleri) Makaleler

3. Hacegân Şehnâmesi

4. Türk - İslâm Şehnâmesi

 

Şiir Anlayışı:

 

Ahmet Şahin, “Târihî Türk Şiir Geleneği”ne  bağlı kafiyeli ve redifli şiir anlayışının devam ettirilmesinden yanadır.  Hangi  mahreçli olursa olsun, şiirde  “bilmem neci ve kaçıncı yeniciliğe” şiddetle karşıdır.  Geleneğe bağlı kalmak şartıyla başarılı serbest şiirin de yanındadır.

 

San’at Anlayışı:

 

Ahmet Şahin, Hakk’ın bir gür sesi olma cehdini, vecdini, aşkını, idrâkini ve irfânını gönül gurbetinin hicrânında her an hisseden ve muhayyilesindeki hudutsuz büyük bir “Türk Vatanı” hayâlinin hasretiyle için için yanan mahzûn bir kalbin sahibidir. Edebiyat’ta, “hakikate erdirici san’at” veya “hakikat için san’at” anlayışını müdafaâ eder.

 

Dil Anlayışı:

 

Ahmet Şahin, dilde yaşayan Türkçe’nin doğru kullanılması ve Türk Dili’nin kaidelerine uyulması taraftarıdır. Dünyanın en eski, kadîm ve köklü; en gelişmiş, kibar, ince, nezîh ve zarîf; en zengin, edebiyat, ilim, kültür ve medeniyet dillerinin başında gelen ve başlangıçtan itibâren Türk irfânının damgasını taşıyan Türkçe’nin; kelime hazînesi ve yapısı bakımından, “târihî mazî”sine bakılmaksızın, “Türkçeleşmiş” her kelimeyi, Türkçe’nin ezelî ve ebedî  “lisân kalesi”nin burçlarında ta kıyamete kadar dalgalanacak azîz bir bayrak telâkki eden anlayışın en koyu bir müdâfiî’dir.

KAYNAKÇA: Ali Gündüz / Türk Şairleri Şiir Antolojisi (2008), Mehmet Karayalman / Ünyeli Taslızade Hacı Yusuf Bahri Efendi (2011), Prof. Dr. İsmail Çetişli / Türk Şiirinde Hz. Peygamber (1860-2011) (2012), Ahmet Sezgin / Termeli Yazarlar ve Şairler Ansiklopedisi (Terme’de Yaşayan Yazarlar ve Şairler Bölümü, 2012), Ali Kayıkçı / Dünden Bugüne Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi (2013, 2016), Ahmet Şahin - Bilgi Formu (Ekim 2016).

MÜNÂCÂT

                                                                                                                                                                                                                                                     

MÜNÂCÂT

 

Ahmet ŞAHİN

 

 

Besmele’yle Rabbim’i zikre dilim alışık

Allah ve Resûlü’nü selât’e kalbim âşık

 

Her yerde ve her şeyde bir mührünü aradım

Yâ Rabbî, evvel - âhir, ezel - ebed kavradım

 

Ayne’l, İlme’l ve  Hakke’l yakînen bilinensin

Her vakit doksan dokuz kere zikredilensin

 

Kur’ân, Âyet Âyet ve Sûre Sûre hitâbın

Kâinât, sayfa sayfa dürülmüş aşk kitâbın

 

Gök Kubbe’yi çınlatan Allahü Ekber’in var

Günde beş vakit tekrar alınan Tekbîr’in var

 

İlm, hikmet, ma’rifetle mücehhez âbidlerin

Sahâbiler, velîler, Hakk dostu zâhidlerin

 

Camiler, minâreler, kubbeler îzânındır

Arş-ı âlâ, gökyüzü, yeryüzü nizâmındır

 

Melekler, Peygamberler aşkın ile yanarlar

Gece gündüz durmadan Şerîat’in yayarlar

 

Ne muhteşem saâdet, îmân kalbin cilâsı

Allah ve Resûl aşkı,  gönüllerin şifâsı

 

Allah’ım, kalbimizin ateşini söndürtme

Îmânımızı koru Hakk yolundan döndürtme

 

İlâhî affet bizi beş vakit nisyândayız

Her an gaflet içinde belki de isyândayız

 

Yâ Rabb, “ölmeden evvel öldür” de güldür bizi

Huzûruna varmadan erdir de öldür bizi

 

Yâ Rabb, Rûz-i Mahşer’de bizi eyleme rezîl

Habîb’in Ümmeti’ni  affeyle etme zelîl

 

Yâ Rabb, Resûlallah’a hasrettir beşer hasret

Bizi de Livâü’l-hamd Sancâk altında haşret

 

Bizi Cenneti’ne al, gösterme Nâr-ı cahîm

Yâ Rabbe’l-âlemîn ve Yâ Erhame’r-râhimîn

                                

(sahinahmed@mynet.com) (2009)

KÜLTÜR TAHRÎBÂTI

KÜLTÜR TAHRÎBÂTI 

 

Milletlerin teşekkülünde ve hayâtiyetlerinin devam ettirilmesinde birinci derecede husûsiyet arz eden âmillerin başında kültür gelmektedir. Batı Avrupa dillerinden dilimize girmiş bulunan, her millete münhasır yapısı ile de bünyesinde irili ufaklı birtakım ayrıcalıkları barındıran ve adına “kültür” dediğimiz bu önemli kavram hakkında çok çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. İlim ve fikir adamlarının bu kavram hakkındaki kanaat ve düşünceleri kültürü ele alış tarzlarına göre değişmektedir. Bu ise kültürün içerisinde bulunan unsurların yapısıyla alâkalı bir husûsiyettir.  

Kültür kelimesi dilimize yerleşmeden önce daha kavrayıcı, kaynaştırıcı ve kuşatıcı bir kavram olan “irfân” kelimesi kullanılmaktaydı. “İrfân” kelimesi daha sıcak, daha ihâtalı, daha bizden ve bizi ifâde eden bir mefhum idi.  Bunun yerine “hars” kelimesi ikame edildi ise de ilim adamları arasında pek kullanılmadığı görülmektedir. Artık günümüzde umûmiyetle “kültür” kelimesi yaygın olarak kullanılmaktadır.

Kültür kelimesi yerli ve yabancı pek çok içtimaiyatçı, kültür târihçisi ve edebiyatçı ilim adamı tarafından değişik şekillerde ta’rîf edilmiştir. Biz bu yazımızda, evvelce yapılmış olan kültür ta’rîflerine ve kültür ile medeniyet arasındaki benzerlik ve ayrılık münâsebetlerine girmeyeceğiz. Yalnızca umûmî bir ta’rîfle iktifâ ederek, kültür tahrîbâtının meydana getirdiği husûslara kısaca işaret edeceğiz. Buna göre kültürü şu şekilde ta’rîf edebiliriz: Kültür; bir milletin var olmaya başladığı andan itibaren, târihî akış içerisinde geçirmiş bulunduğu ve geçirmekte olduğu safhalar ile mâcerâlarının; mâzî, hâl ve âtî (dün, bugün ve yarın); din, dil, târih, örf-âdet ve geleneklerinin; bediî zevk ve estetik güzelliklerinin ve hukukî değerlerinin; maddî, mânevî, âhenkli  yekûnudur.  Başka bir ifâde ile  kültür; bir milletin müşterek hayât tarzı, târih boyunca geçirdiği acı-tatlı hâtıralar ve edindiği tecrübeler, davranış ve alışkanlıklar, ortaya çıkardığı maddî, mânevî eserler ile  estetik güzellikler bütünüdür.

Kültür, bir alt şuûr hâdisesi olduğuna göre onun bu husûsiyeti kişiden kişiye, aileden aileye ve cemiyetten cemiyete değişiklikler gösterir. Bir milletin fert, aile ve cemiyet gibi küçük içtimaî unsurlarında az çok değişiklikler görülmesi esâsa ait ciddi bir ârıza teşkil etmez. Bu değişiklikler daha ziyâde bir mahallîliği ifâde eder. Bununla beraber; fert’te olsun, aile’de ve cemiyet’te olsun bütün bu içtimâî kültür varlıklarının bir millete âidiyet ve mensûbiyet şuûru ile bağlı bulundukları inkâr edilemez bir hakikattir. Bu âidiyet ve mensûbiyet şuûru kültürlerin âdetâ bir şahdamarı mahiyetindedir. Çünkü milletlerin şahsiyet ve karakterleri buna bağlı olarak teşekkül eder. Bu bakımdan kültürlerin en önemli vasıflarından birisi de “millî” oluşlarıdır. Bir millet varsa onun tabiî bir sonucu olarak bir millî kültürünün de olması icap eder. Millîlik vasfını kaybetmiş bir kültürün o milleti ayakta tutması ve yaşatması ise mümkün değildir. Böyle vaktiyle millet vasfını kazanmış olduğu hâlde, millî hâfızâsı demek olan millî kültürünü koruyamaması sonucu târihten silinmiş pek çok millet vardır.

Kültür bir “alt şuûr hadisesidir” dedik. Bu şuûrun ülkemizde son zamanlarda fütûrsuzca “alt kimlik, üst kimlik” gibi bir takım mânâsız tartışmaların kasıtlı olarak içine çekildiğini biliyoruz. Kültürü meydana getiren her unsur önemlidir ve o kültürün bizâtihi içindedir. Kültüre ait hiçbir unsur bulunduğu yerden âdetâ cımbızla aradan çekilip alınarak bir yerlere iliştirilemez. Bazı çevrelerin, millî kültür unsurlarından birini veya bir kaçını ele alıp “üst kimlik” rü’yâsı ve hayâli peşinde koşmaları çok beyhude ve zavallı bir davranıştır. Şu husûs herkes tarafından çok iyi bilinmelidir ki; bu azîz vatanda bir tek târihî Türk Milleti ve onun tek bir “Türk Millî Kültürü” vardır ve kıyâmete kadar da bu hâl böyle devam edecektir!..

Kültürlerde dondurulmuşluk, herhangi bir zamana hapsedilmişlik gibi iptidâîlikler yoktur. Bilakis kültürlerde canlılık ve hareketlilik mevzubahistir ve bu vaziyet büyük ölçüde o millet fertlerinin uyanıklılığına bağlı bir husûstur. 

Demek ki, kültürlerin, kadîmlik(târihîlik, eskilik), millîlik, devamlılık, değişmecilik ve gelişmecilik gibi bir takım vasıfları vardır.  Sağlıklı cemiyet ve toplumlarda değişme ve gelişme başkalaşmadan kendisi kalarak devam eder. Böyle cemiyetler ve toplumlar için dıştan gelen te’sîrlerin herhangi bir zararı yoktur. Çünkü bünye kendini koruyabilecek evsâftadır. Hulâsa, bir milletin kültürü ne kadar canlı ve diri ise, o milletin istikbâli de o derece kuvvetli ve parlak olur.

  Milletler arasında târihin en eski devirlerinden beri bir “var oluş” mücadelesi her zaman olmuştur ve olacaktır. Bu mücadeleler yerine göre askerî, siyâsî, ekonomik ve kültür alanlarında devam edip gitmiştir. Bunların içerisinde en tehlikelisi, en uzun ömürlüsü, en buhrânlısı ve tahrîbâtı yüksek olanı ise hiç şüphesiz ki kültür yoluyla yapılan istîlâlardır. Bu istîlâ hareketinde istîlâya uğrayan milletin millî kültürü kuvvetli ve diri değilse rakîbi hakim kültür rahatlıkla kendisine yaşama alanı bulur ve zaman içinde ana gövdeyi büsbütün ele geçirerek onun hayât damarlarını bir bir kurutarak felce uğratabilir. Bu yol hemen her devirde defalarca denenmiş bir yoldur.

  Ülkemiz; bugüne gelinceye kadar tamamen dış mihraklı olarak birkaç defa “hümanist kültür”, “evrensel kültür”, “kapitalist kültür” ve “komün kültürü”ün tehdidine ma’rûz kalmıştır. Şimdi de bütün insanlığa dayatılan “milenyum, küreselleşme, globalleşme, yeni dünya düzeni” gibi bir takım  kılıf ve kılıklarla piyasaya sürülmüş olan “post-modern, popüler kültür”ün tehdidi altında bulunmaktadır. Milyonluk orduların milyonluk ordularla cephe savaşları artık târihe karışmış olmakla beraber yine de güç dengesi her zaman olduğu gibi tek belirleyici unsur olmaya devam etmektedir. Milletlerin en önemli millî direnç cepheleri kültür istîlâsı yoluyla içten çökertilerek ele geçirilmektedir. Hakim gücü elinde bulunduran devletler, içeride gönüllü çaşıtlar bularak, senelerce yapıla geldiği gibi kısmen de olsa menfur emellerine nâil olabilmektedirler.  

  Ülkemizin iki asırlık târihi incelendiğinde  “kültür tahrîbâtı” bakımından karşılaştığımız manzaranın mâhiyetinin ürkütücü olduğu görülecektir. “Batılılaşma” adı altında devlet siyâseti haline getirilen bilinen mâcerâmız içerisinde zaman zaman kıymet hükümlerimiz ve mukaddeslerimizle şu veya bu şekilde oynanmıştır. Aydın yabancılaşmasının bir eseri olarak milletimizin millî ve ma’şerî vicdânına aykırı görüntülü basın yayın araçları ile toplumu birbirine bağlayan bağlar alabora edilmiştir. Başta din, dil, târih ve musikî telâkkimiz sistemli bir şekilde dumura uğratılmıştır. Bırakınız dede ile torunu, davranış ve alışkanlık bakımından baba ile evlâdın dahi arası açılmıştır. Ne edeb, ne hayâ, ne erkân, ne âdâb-ı muâşeret ve ne de samîmiyet ve muhabbet hissi nâmına hiçbir şey kalmamış, hepsi de neredeyse yerle yeksân edilmiştir. Vaktiyle her ferdi biri birinin  kat’î mutemedi olan bir cemiyetin yerinde bugün güven ve i’timâda dayalı hiçbir bağ kalmamış gibidir.  Bir zamanların: “ben siftahımı yaptım, zeytini de karşıdaki esnaf kardeşimden al” diyen büyük bir ahlâkın dürüstlük âbîdesi anlayış, artık ne yazık ki yerini “köşesini dönen, gemisini kurtaran kaptan” anlayışına terk etmiştir. Her iki dünyamızı da ma’mûr ve ihyâ eden “zikir-şükür” gibi iki mübârek müessese unutulmuş ve bu sebeple de kazançların bereketsizliği insanımızın iki yakasını bir araya getirmez olmuştur.

Türk cemiyetinde bugün aile içi ve aileler arası çatışmalar had safhadadır. Önce köylü-şehirli, sonra şehirli-kentli çatışmasına zemin hazırlanmıştır. Adım adım bütün insânî değerlerin içi boşaltılmıştır. Ahlâk telâkkimiz sis, toz duman arasında tamâmen bombardıman altına alınmıştır. Komşuluk ve akrabalık bağları gibi önemli bağlar kopmuş, kimse kimseye güvenemez hâle gelmiştir. Baba evlâdı, evlât babayı, büyük küçüğü, küçük büyüğü tanımaz, tanıyamaz vaziyettedir. “Ye iç yaşa, keyfine ve eğlenmene bak”, davranış ve alışkanlığı bir hayât düstûru hâline getirilmiştir.

Bugün Türkçemizin düzgün okunup, konuşulup, yazılamaz hâle gelişinde yabancı dil ağırlıklı tedrîsin büyük payı vardır. Şiir, dil ve edebiyat zevkimiz büyük ölçüde körelmiş; ne idiğü belli olmayan yâveler şiir, hikâye ve roman diye millet çocuklarına sunulmaya başlanmış, evvelce yazılmış bazı yazarların eserleri “sadeleştirme” adı altında tanınmaz hâle getirilmiştir. Böylece lisânımızın sistemli bir şekilde uyduruk lisân hâline getirilmesi hedeflenmiştir. Bunun sonucunda, sevincini, “ole” ile ifâde eden, işyerine “çorbachı”, “oney berberi”, “keresus lokantası”… gibi tabela asan bir nesil ortaya çıkmıştır.

Vatan topraklarımızın üstünü lâhûtî aydınlık ve güzelliklerle bezeyip süsleyen muhteşem mi’mârî san’atımız bırakılmış, yerine zevksiz ve estetikten uzak beton yığını koca koca gökdelenler dikilmiştir. Başı göklerde ve ayağı yere basmayan bugünün insanı; katların, yatların sahibi olsa da baş döndürücü bir boşlukta oradan oraya savrulup gitmekte yalnız ve çâresizdir…Güzelim bahçeli nîzâmlı Türk Evi’nin dinlendirici, serinletici, aydınlatıcı, eğitici ve ferâhlatıcı bin-bir hâtırâlarla dopdolu mekânını terk etmiş ve böylece  apartmanın kapalı, soğuk, donuk, sönük dört duvar arası hayâtına hapsolmuş bugünün insanı muzdariptir. Bu nasıl bir hâlin muzdaripliğidir?.. Bu öksüzlük, köksüzlük ve kendi rûh kökünden kopuşun muzdaripliğidir…Yanî kendinden, kendi hakikatinden gitgide uzaklaşışın, sancılı ve derûnî rûh gurbetinin muzdaripliğidir...  

Alan elin veren eli, veren elin de alan eli bilmediği “dilencisiz” bir nizâm ve intizâm te’sîsiyle beraber vaktiyle kurmuş olduğu koskoca bir “irfânî vakıf medeniyeti” sayesinde; kurdun, kuşun, nebâtâtın dahi hak ve hukukunu gözetip koruyan bir ahlâk anlayışı üzerinde yücelmiş ve yükselmiş bir milletin, bugün içine yuvarlandığı manzara hakikaten korkutucu ve ürkütücüdür. 

Temiz olmayan yerde ibadeti dahi kabul etmeyen bir mübârek dinin mensupları olarak, Batılı’ya asırlar öncesinde temizlik öğretmiş olan bu milletin, bugün şehirlerinin giriş ve çıkışlarındaki kirlilikleri nasıl izâh etmeli?...Ya iflâh olmaz yerlere tükürme  hastalığımıza ne demeli?..Dün temizlik mevzû’nda fermân yayınlayan cennetmekân dâhî Sultân Fâtih’in biz torunları hâlimize yanalım, acıyalım ve gözümüzden seller gibi yaşlar dökerek ağlayalım!..Ve topyekûn millet olarak kendimize şu soruyu soralım; bu hâl neyin nesi ve biz bu hâle nereden ve nasıl geldik?..

ASRIMIZIN İNSANI VE BOŞLUK

ASRIMIZIN İNSANI VE BOŞLUK

 

İnsanlık bugüne kadar  bir çok devrelerden geçti. Mağara ve Taş devirlerini yaşadı. Aile, oymak, boy, aşiret ve nihayet devlet hayatına kadar  uzun ve çetin mücadeleler atlattı. Bu tarihî akış içinde din, dil, örf- adet ve geleneklerden müteşekkil olan ve birbirinden tamamen farklı kültürler meydana geldi. Ortak tarihî geçmişe sahip, ortak inançlara bağlı ve ortak yaşayış biçimi olan insanların bir araya gelerek bir birlik oluşturduğu ve “MİLLET” adını verdiğimiz toplumlar ortaya çıktı. Böylece her toplum, belirli bir coğrafya parçasını sahiplendi ve burasını kendisine “VATAN” seçti.

İnsanoğlu bugün artık uzay çağını yaşıyor. Dünden bugüne geçişte pek çok mesafe kat ettiği şüphesizdir. Hızla ilerlemekte olan teknoloji ve bunu ustalıkla kullanmasını bilen insanın, maddî plânda bazı mes’elelerini hallettiği söylenebilir. Fakat görünen odur ki, esas (ÖZ)’da ve mânâda  aynı mesafeyi aldığını söylemek oldukça zordur.

Bugünün uzay çağının gökdelenlerinde yaşayan insanın hali, adeta uzayın boşluklarına bırakılmış uydulara benzemektedir.  Altıda boşluk, üstü de… Buradan düşmek istese düşemez, uçmak istese uçamaz… Ruhsuzluk ve mânâsızlık âleminde yapayalnız. Asrımızın insanı maddenin kahredici sultası altında acizlik ve çaresizlik içerisinde kıvranıyor. Çok yazık…

Bu kıvranışın, bu çırpınışın sebeplerini sadece hukuk düzenlerinde ve mevcut sistemlerin bozukluğunda veya yetersizliğinde aramak yanlıştır. Hukuk düzenleri de, mevcut sistemler de insanın damgasını taşımıyorlar mı? Bünyelere göre bu sistemler daraltılıp, genişletilemezler mi?  Nitekim en iptidaî devirlerden beri bugüne kadar yapılagelen de zaten bu değil midir?  Öyle ise, asrımızın insanı neden hâlâ mutsuz ve perişandır? Bütün bu soruların cevabını, insanın kendi iç benliğinde aramak lâzımdır.  İnsan öyle bir varlıktır ki; ne makinanın emrinde bir robot, ne de insanın insan elinde bir oyuncak olamaz. O’nun bir iç, bir de dış dünyası vardır.  O, içi ile dışı birbirini tamamlayan harika bir varlıktır. O’nun, neşesi-sevinci, ağlayışı-gülüşü kişiliğini meydana getiren görüntüleridir.

İki asırdan beri pozitivist düşünceden yola çıkan insan, uzayı istilâ etmek yarışında mesafe alırken; “Mutlak Hakîkat” ve “Teklik” konusunda santim ilerleyemedi. Kâinât’da  her ne var ise bütün bunların sevk ve idare edicisi olan üstün bir kudretin olabileceğini düşünemedi. Dünyaya geldi ama, ne kâinâtn, ne de kendi varlığının ve yaratılışının sırrına ulaşabildi. Evvelâ nefsanî varlığının esiri oldu. Dipsizlik, köksüzlük ve inançsızlık çukuru içinde boğuldu. Din, imân, ahlâk gibi temel değerler sür’atle yıkıldı. Her şey maddenin merkezinde toplandı. Varsa yoksa madde…

Bugün insanlık, aslında kendi kendisinden, hakikatten kaçışının cezasını çekmektedir.  Millî bünyelerde beliren ve bir hastalık halini alan inkârcılığın, inançsızlığın cezasını çekmektedir. Ve bu hal böyle devam ettikçe insanlık, maddede ve mânâda cüceleşerek yok olup gidecektir.  

 

HULEFÂ-İ RÂŞİDÎN

HULEFÂ-İ RÂŞİDÎN

 

Hazreti Ebû Bekir (r.a)

 

Ashab’ın en kemâle ermiş üstün haldaşı

Hazreti Peygamber’in en sâdık gönüldaşı

 

Hazreti Ömer (r.a)

 

 “Adalet Mülkü”nün ol, şaşmayan terâzîsi

Resûl’ün “Fârûk” nâmıyla ma’ruf vüzerâsı

 

Hazreti Osman  (r.a)

 

Kur’ânı çoğalttıran “Halîfe-i müslimîn”

Nebi’nin Vahiy Kâtibi “Emîr’ül-mü’minîn”

 

Hazreti Ali (r.a)

 

Allah’ın Arslanı “İlim Şehrinin Kapısı”

Asr-ı Saâdet Devri’nin Peygamber Kadısı

 

 

İKİ EVLÂD-I RESÛL

 

Hazreti Hasan (r.a)

 

Ol “Cennet gençlerinin şerîfler efendisi”

“Resûl’ü Müctebâ” şehîdler beyefendisi

 

Hazreti Hüseyin (r.a)

 

“Cennet çocuklarının seyyîdler efendisi”

“Evlâd-ı  Resûl”  ol, gül şehîdler şâhândesi

 (2016)

FETİH DESTÂNI

FETİH DESTÂNI (İSLÂMBOL)

 

AHMET ŞAHİN

 

 

Yirmi dokuz Mayıs bin dört yüz elli üç’ünde

Türk Ordusu devrinin en muhteşem gücünde

 

Fâtih, târihî günde son  sözü söyleyende

“Ya şehri alırım  ya şehir beni”diyende

 

Bizans’ın Elçisi’ne sözünün devânında

“Ufkuma  hayâliniz ulaşmaz” beyânında

 

Bu vaziyete  göre  keyfiyet yaşananda

Tahta  çıkar çıkmaz da  devleti kuşananda

 

Edirne’den yetmiş şeyh, âlim yola revânda

Otağ-ı hümâyûn’a on dört günde  varanda

 

Hicrî  sekiz yüz elli yedi Cuma Günü’nde

Fâtih Sultân Mehmed Hân muhasara önünde

 

İslâmbol’da askerî erkânla  buluşanda

Kumanda heyetine  ânında ulaşanda

 

İstişâre-meşveret  Hünkâr nezâketinde

Sadrâzam ve devletlü zevât nezâretinde

 

Anadolu, Rumeli beyler beyi  dîvânda

Vezirler, paşalar ve bütün ricâl ayânda

 

Menzil “Kızıl – Elma”ya  pîrîler  yol  verende

Molla Gürânî,  Molla Hüsrevler el verende

 

Fethin kader ağını Akşemseddîn örende

Bir mübârek sefer ki gören gözler görende

 

Rûh Ordusu kılavuz  firâset tebşirinde

Göklerden çakan şimşek  gazâvet  şemşirinde

 

Fetih hazırlıkları bir bir tamamlananda

Bütün  ihtimâlleri tek tek hesaplananda

 

“Şâhi” adı verilen toplardan döktürende

Hünkâr, köhne Bizans’a böyle diz çöktürende

 

Rumeli Hisârını  evvelen yaptıranda

Boğaz’ı  da emniyet  altına aldıranda

 

Yetmiş iki gemiyi karadan yürütende

Tekbîr  ve  Tehlîllerle kapleri bürütende

 

Donanma’yı ânîden Haliç’e indirende

Kuvvetini düşmanın kalbine bindirende

 

Savaş davulu, kös ve  tîz borusu ötende

Gülleler ile Sûr’un dişlerini sökende

 

Mehterân gazâ içün önden nevbet çalanda

Herkes dalgalı Tekbîr üzre Tekbîr  alanda

 

Askerler her emri vecd içinde dinleyende

Hücûm emriyle dehşet yer ve gök inleyende

 

Alp-Eren gazîleri seller gibi coşanda

Her  nefer şehîd olmak içün cenge koşanda

 

 Kalkan, kargı, kılıç, top sesleri yayılanda

Alp kükremesinden de  kefere bayılanda

 

Savaş meydanı yedi  koldan dolup taşanda

Yiğitler can almada can vermede zîşanda

 

Gazâ ehli mücâhîd bir gül bercestesinde

Şehîd, alnında  açan  gül Cennet Bahçesi’nde

 

Ulubatlı Hasan ol yaralanıp sekende

Tevhîd’in Sancâğı’nı en yükseğe dikende

 

O ki; burçlarda elde Sancâk düşman biçende

Ol huzurla şehâdet şerbetini içende

 

Nihâyet; fesat, küfür, şirk  kalesi düşende

Hükümdar, beyaz atı  üstünde görünende

 

Şehîdler ve  gâziler  bir zafer levhasında

Parlayan  ay ve yıldız Türk’ün ser levhasında

 

 Fütûhat yapan  Millet  zaferlerin şânında

 Müslüman Türk Milleti günün ihtişâmında

 

Fâtihân, Topkapı'dan Tekbîrlerle girende

Bu girişle Türklük de murâdına erende

 

Ne mübârek giriş bu insan bir an dalanda

Târihten silinmek de Bizans'a nâm kalanda

 

Yirmi dokuz Mayıs’da  “Fetih”  nâsip  olanda

Cihân’ın az gördüğü  büyük zafer ilânda

 

Zafer, bizi Cihân’ı fethe memur kılanda

Artık Cihân Târihi  yeniden yazılanda

 

Yazılan bu destânla  yeni devir devrânda

Bu büyük tecelliyât  Türk’e dâir fermânda

 

Ayasofya Mâbedî  Cami’ye çevrilende

Huzurun  ve  sükûnun  adresi seçilende

 

Ulu  Mâbed ki artık Tevhîd’in gür sesinde

Mânevîyat  Sultân’ı ilk Cuma Hutbesi’nde

 

Resûl’ün ol muştusu kalpleri mest edende

Şükür  secdesi duâ  Secde'den yükselende 

 

Sultân Fâtih, mâzî’den atî’ye seslenende

Hânedân’dan fedâkâr  vazîfe istenende

 

Fâtih demek ister ki: “Nizâm-ı Âlem” içün

-Devletin bek'âsı her şeyin üstünde niçün

 

-Fâtih Kanunnâme'yi  ana şefkati  bilin

-Çünkü, bundan gayrısı  oyuncağı Kâbil'in

 

Sultân İkinci Mehmed Hân İslâmbol Fâtihi

Doğu Roma Başşehri  Konstantinpol Fâtihi

 

Ahmet ŞAHİN

sahinahmed@mynet.com  (2017)

 

TAPDUK EMRE

TAPDUK EMRE

Mutasavvıf. Mutasavvıf. Hoca Ahmed-i  Yesevî'nin dervişlerinden  olup Yunus Emre’nin mürşididir.  Efsânevî kişiliği ve hayatı hakkında rivâyetler muhteliftir. Nerede doğduğu ve vefât ettiği, doğum ve vefât tarihleri hakkında kesin bilgilere rastlayamıyoruz. Ancak, o’nun Selçuklu Devleti zamanında ve hatta; Mevlâna Celaleddin ile aynı devirde yaşadığı sanılmaktadır. Bu düşünceyi  destekler mahiyette Yunus Emre’nin  bir şiirinde bu husus  açık bir şekilde dillendirilmiştir:  

 

“Mevlânâ Hüdâvendigâr bize nazar kılalı

 Onun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır”

 

“Fâkîh Ahmed Kutbuddin Seyyid Ahmed Necmüddin

Mevlânâ Celâlüddin o kutb-i cihân kani”

 

(Doç.Dr.Musa K.Yılmaz, Büyük İslâm Şairi Yunus Emre, Diyanet Üç Aylık, Dinî, İlmî, Edebî Dergisi Yunus Emre Özel Sayısı, s.16; (Ocak-Şubat-Mart Cilt 27-Sayı 1; 1991-Ankara)

(Ayrıca Bakınız Ahmet Şahin, Hz.Mevlânâ ve Yunus Emre’de “Varlık-Yokluk” Kavramı; Berceste Dergisi Ekim 2008, Sayı:76, s.24)

Bu da gösteriyor ki, Taptuk Emre’ye izâfe edilen Bektâşî velâyetnâmelerindeki atıf, ifâde ve bilgiler yakıştırmadan ibarettir. Tapduk Emre’nin, Moğol zulmü sırasında Mevlânâ Hazretleri’nin babası Sultân’ül Ulemâ ve mahiyeti gibi, Belh taraflarından Anadolu’ya gelenler arasında olması da ihtimal dahilindedir.

Bunlardan  bize göre, Fuad Köprülü’nün “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” adlı eserinde Yûnus Emre bahsini anlatırken, Tapduk Emre hakkında verdiği bilgiler, en gerçekçi bilgilerdir:

 (…)“O’nun Cengiz istilâsı üzerine Buhâra tarafından Anadolu’ya gelmiş Sinan Efendi yâhut Sinan Ata adlı Orta – Asyalı bir Türk şeyhi tarafından irşâd edildiği hakkında  Anadolu dervişleri arasında eskiden beri mevcut bir an’ane, Yûnus üzerindeki Ahmed Yesevî tesirlerini de pek iyi açıklamaktadır.”

(Ord.Prof.Dr. Fuad Köprülü,Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar; Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 118; İlmî Eserler:11,  7. Baskı Ankara 1991; s.266)

Prof.Dr.Haşim Şahin ise, TDV İslâm Ansiklopedisi’ne yazdığı Tapduk Emre maddesinde şöyle demektedir:

“(…)Tapduk Emre’nin en tanınan Müridi Yûnus Emre’dir. Uzun yıllar hizmetinde bulunan Yûnus Emre onun görüşlerini Anadolu’da ve Şam’da yaymış, kendisinden sevgi ve övgüyle söz etmiştir.  Şeyhinin kapısına kırk yıl hizmet ettiğine dair meşhur menkıbe bir çok kaynakta yer almaktadır. Yunus Emre’nin  Şeyhinin fikirlerini yaymaya çalıştığını ve bunu başardığını, ‘Vardığımız ellere şol safa gönüllere / Halka Tapduk mânisin saçtık elhamdülillâh’  mısralarıyle dile getirmiştir. Taptuk Emre’nin Şeyh Ömer ve Şeyh Câfer isimli iki müridi daha olduğu kaynaklarda belirtilmektedir.

 

(...)Tapduk Emre’nin  Bursa’da, Manisa’da Kula ile Salihli arasındaki Emre adlı bir köyde, Afyon - Sandıklı, Karaman, Sivas, Erzurum, Aksaray, İsparta -  Keçiborlu gibi yerlerde Tapduk Emre’ye izâfe edilen mezarlar vardır. Bunlardan bazıları hem Tapduk Emre’ye hem  Yûnus Emre’ye ait kabul edilmektedir.  Bununla birlikte en muteber görüş, Tapduk Emre’nin mezarının Ankara’nın Nallıhan ilçesine bağlı Emresultan köyünde bulunduğu şeklindedir. Nitekim bu bilgi bir çok kaynağın yanı sıra  Afyonkarahisar Şer’iyye Sicilleri’nde de yer almaktadır.  Tapduk Emre’nin ve müridlerinin faaliyet sahasının Anadolu coğrafyası ile sınırlı kalmayıp Balkanlar’a da ulaştığı bazı köy adlarının onun adıyla anılmasından anlaşılmaktadır. Meselâ Anadolu’da Aksaray ilinin merkez nahiyesine ve Edirne’nin Havsa ilçesine bağlı birer köy, ayrıca Varna’ya bağlı bir köy Tapduk adını taşımaktadır. Bu bilgi Tapduk Emre’nin sözü edilen bölgelere gittiğini doğrulamasa bile müridlerinin yayılma sahasının tahmini konusunda önem arzetmektedir.”

 (Haşim Şahin, TDV İslâm Ansiklopedisi: Ankara 2011, C. 40; s.13)

 

Fuad Köprülü’de Yunus Emre’nin Dîvân’ındaki bazı şiirlerden yola çıkarak Hazreti Mevlânâ’nın ve Şeyhi Taptuk Emre’nin Yûnus Emre’den  önce vefât ettiklerini, mürşidinin emriyle Şam, Antep ve Kâbe’ye gittiğini belirtmektedir:

 

“Hakîkat erenler, gitti dünyadan her biri

Konya’da Mevlânâ Hüdâvendigâr yatur

Yûnus sen de ölürsün, kara yere girersin

Mürşidlerin ulu’su Emre Sultân yatur

 

Emr-i mürşid ile oldum Şam’a revâne

Ne mümkindir gide Şam’a böyle dîvâne

Murâd olan Anteb imiş çıktı beyâne

Yûnus bir nutuk söyledi Anteb’de (?!..)

 

Rûm’dan çıktım yürüdüm, mum olup sızdım eridim

Şükür Hakk’a yüzler sürdüm ne güzel Kâbe yolları

Edüb niyyet gittik Kâbe iline vardık tavâf ettik El-hamdüli’llâh

Ol cennetten çıkan Hacer-i esvede yüzümüzü sürdük El-hamdüli’llâh

 

Vardığımız illere, şol safâlı gönüllere

Baba Tapduk  mânâsın  aldık El-hamdüli’llâh

Açduk evi kışladık çok hayırlar işledik

Üş bahar oldu geri göçtük El-hamdüli’llâh

 

Derildik pınar olduk, ayrıldık ırmak olduk

Şol akarsular olduk şükür El-hamdüli’llâh

Tapduk’un  tapusunda, kul  olduk kapusunda

Yûnus miskin çiğ idik, piştik  El-hamdüli’llâh

 

Dost bağcesi gülünden, şükür ânın dilinden

Yûnus şeyhin ilinden bize dervişler gelür’’

 

(Köprülü,Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, s.269, 270)

 

Tapduk Emre’nin efsanevî kişiliği, mürşidi olması münasebetiyle Yûnus Emre’nin şahsiyeti ile adetâ  bütünleşmiştir.  Yûnus Emre’nin Dîvânı’nda Şeyhi Tapduk Emre’ye olan derin  bağlılığını ve muhabbetini  ifâde eden parçalara sıklıkla rastlanması bunun en bariz misâlidir:

 

“Âşık Yûnus Girdi yola

Uğradı Taduk Emre’ye

Haydar dem ciğer kanı ile

Vasf-ı hâlim yazar oldu

 

Yûnus eydür azıklıyım

Tapduk’unuz dost yüzüdür

İşte bu söze inanmayan

Bunda bulsun ettiğini

 

Yûnus Emre’m sen tek otur

Da’vâyı mânayı bitür

Tapduk’leyin bir er getür

Cana başa kalmaz ola

 

Yûnus sen Tapduk’a kılgil dûalar

Âşıklar meydânı ‘arş’dan uludur

Miskin Yûnus bu sözü can içinde söyledi

Söyleyen de bî-haber Tapduk Emre kârıdır

 

Yûnus sen Tapduk’una kıl duâlar

İçme sen zehr-i kâtil aşk elinden

Aşk sultânı Tapduk’tur Yûnus gedâ ol kapuda

Gedâlara lûtfeylemek kâidedir Sultâna

 

Yûnus’tur bunu söyleyen

Tapduk’a kulluk eyleyen

Din yoksulun bay eyleyen

Ol Subhâna’llah değil mi

 

Yûnus yine usrüdü Tapduk yüzün görelden

Meğer ânın elinden bir cur’a şerbet içmiş

 

Miskin Yûnus bilşeli

Cân-ü gönül verişeli

Tapduk’una erişeli

Gizlü râzım açar oldum

 

Sorun Tapduk’lu Yûnus’a bu dünyadan ne anladı

Bu dünyanın karârı yok, sen ne imiş, ben ne imiş

Yûnus esrüyiben düştü sokakta

Çağırır Tapduk’una ‘âr gerekmez

Şeyh-ü dânişmend-ü velî 

Cümlesi birdir er-yoli

Yûnus’tur  dervişler kulu

Tapduk gibi serveri var

Aşktır bunca âvâzlar

Dediğim mâna sözler

Tapduk Yûnus’u gözler

Bu vilâyet içinde 

İsrâfil Sûr’in urıcak

Her bir sûret nefsim diye

Ben anmayım hiç Yûnus’u

Taduk köle oldum dile

Emre’m bir doğan idi kondu Tapduk dalina

Av ve şikâre geldi, bu yuva kuşu değil

(Köprülü,Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, s.268)

 

KAYNAKÇA:

Doç.Dr.Musa K.Yılmaz, Büyük İslâm Şairi Yunus Emre, Diyanet Üç Aylık,  Dinî, İlmî, Edebî Dergisi Yunus Emre Özel Sayısı, s.16; (Ocak-Şubat-Mart Cilt 27-Sayı 1; 1991-Ankara), Ahmet Şahin, Hz.Mevlânâ ve Yunus Emre’de “Varlık-Yokluk” Kavramı; Berceste Dergisi Ekim 2008, Sayı:76, s.24), Ord.Prof.Dr.Fuad Köprülü,Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar; Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 118; İlmî Eserler:11,  7. Baskı Ankara 1991; s.266), Prof.Dr. Haşim Şahin, TDV İslâm Ansiklopedisi: Ankara 2011, C. 40; s.13).


MALAZGİRD DESTÂNI

MALAZGİRD DESTÂNI 

 

Ahmet ŞAHİN

 

Asya’dan inmiş şimşek atlar kişnemesiyle

Birden titremiş her yan ah... Türk velvelesiyle

 

Harbin ta uzaklardan duyulmuş gulgulesi

Bil ki, kıt’alar altüst etmiş Türk zelzelesi

 

İşte Sancâk-ı Şerîf,  en yükseğe çekilmiş

Kürre-i arzın gelmiş  merkezine dikilmiş

 

Sancâk için söylenmiş  nice güzel kelâmlar

O’nu yerden mahlûkat, gökten Melek selâmlar

 

Tevhîd  Sancâğım, inanç ve imânın temeli

Uğruna şehîd olmak her Türk’ün tek emeli

 

En önde şahlanmış at üstünde bir kahraman

Bu, bakışı ufuklar delen  Sultân Alp Arslan

 

Şehîdlik kefenini bir huşûyla giyinmiş

Şol mübârek  seferde  mehâbetle  dirilmiş

 

Alev saçan öteler işâretli gözleri

İlâhî bir kaynaktan  nasîp  almış sözleri

 

Sultân tekmîller almış  Nizâmü’l-Mülk’ününden

Bütün hazırlık tamâm  fermân yazılmış dünden

 

Harp nizâmı kurulmuş Otağ hattı çizilmiş

Emîr Afşin, Sav-tekin, Sanduk; alplar dizilmiş

                                                                      

Ordu;  tuğla, sancâkla hilâl düzeni almış

Türk Ordusu yek vücut düşmana ölüm kalmış

 

Gürz, kalkan, kılıç, kargı bire bir hedeflenmiş

Gerilmiş yay ve  ok, tek  menzile kenetlenmiş

 

Allah Allah... Nidâsı, yeri göğü kaplamış

Türk yiğitler düşmana hançer, kılıç saplamış

 

Sultân’nın  harp dehâsı şahânelik sayılmış

Şânı cihânı tutmuş  her tarafa yayılmış

 

Cennet’de koklamış da dermiş gül yaprağını

Şehîd, kanla sulamış vatanın toprağını

 

Bayrağımız şehîdin al kanından renk almış

Bize sonsuz  hâtırâ hilâl’le yıldız  kalmış

 

Köhne Bizans’da artık  başlamışken bir sukut

İmparator diz çökmüş Sultân’da ise sükût

 

İhtiyar târih  yazmış  yazılan bu destânı

Dağlar taşlar kıskanmış yazılan şu destânı

 

Duâlar, âmînlerle dün bugüne bağlanmış

On asır evvelden bu  yurt Türk’e tapulanmış

 

Şahin bakışlı Sultân, acep bize ne demiş

Anadolu Fâtihi “-Nizâm-ı Âlem...” demiş

 

 (2008)

 

 

Divanyolu’ndan kültür sanata ödül

Divanyolu’ndan kültür sanata ödül

16.05.2018 - 04:46 | Son Güncelleme: 16.05.2018 - 04:48

Açıklama: C:\Documents and Settings\WinXp\Desktop\divanyolu-ndan-kultur-sanata-odul-1526435286.jpg

Divanyolu dergisi tarafından bu yıl dördüncüsü verilen Divanyolu Ödülleri, önceki günlerde sahiplerini buldu.

Mükâfatlar, “9. Uluslararası Dergi Fuarı” çerçevesinde yapılan törende sahiplerine takdim edildi. Törende konuşan Divanyolu dergisi yayın yönetmeni Muammer Erkul, dergiciliğin asıl maksadının insan yetiştirmek olduğunu söyledi. Erkul, sanatkârları takdir etmek adına ödül verdiklerine işaret ederek “Sayısız toplumlar sanat ve edebiyatla kendi kültürlerini yerleştiremedikleri için yok olup gittiler” diye konuştu. Organizasyonda, Yazı İşleri Müdürümüz Sadık Söztutan ve Haber Müdürümüz Fatih Selek ödüle layık görüldü. Bunun yanı sıra “Kültür” kategorisinde yazarımız Rahim Er, Ahmet Şahin, Doç. Dr. Dündar Alikılıç, M. Haldun Sönmezer ve Nuh Albayrak ödül aldı. “Sanat” kategorisinde mükâfata, Malik Güçlü, Murat Sevinç ve Osman Suroğlu layık görüldü. Dr. İbrahim Pazan’ın da tarih dalında mükâfat aldığı “2017 Divanyolu Ödülleri” çerçevesinde yazarlarımız Prof. Dr. Ramazan Ayvallı, Mustafa Necati Özfatura ve Abdüllâtif Uyan’a da “Saygı Ödülü” takdim edildi.

 

 

Yazar: Türkiye Gazetesi

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör