Ahmet Hamdi Tanpınar

Yazar, Şair

Doğum
23 Haziran, 1901
Ölüm
24 Ocak, 1962
Eğitim
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
Burç
Diğer İsimler
Mızrakçıoğlu

Şair ve yazar, siyaset adamı (D. 23 Haziran 1901, Şehzâdebaşı / İstanbul - Ö. 24 Ocak 1962, İstanbul). Soyadı kanunundan önce Mızrakçıoğlu lakabını kullandı. Babası devletin çeşitli livâ (mutasarrıflık) ve vilâyetlerinde kadılık yapan, Antalya kadısı iken emekli olan Hüseyin Fikri Efendi, Annesi Nesime Bahriye Hanım’dır.

Çocukluğu İstanbul’da geçti. İstanbul’da, Ravza-i Maarif İptidaî Mektebinde (ilkokul) başladığı öğrenimine Sinop ve Siirt rüştiyelerinde (ortaokul) devam etti. Siirt’te, Katolik Dominicain misyonerlerinin yönettiği Fransız mektebinde de bir yıl kadar okudu. Ortaöğrenimini Vefa, Kerkük, Antalya sultanîlerinde (lise) okuyup tamamladıktan sonra, bir yıl Baytar Mektebine devam etti.

1919’da girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini “Şeyhî’nin Hüsrev ve Şîrin’i” adlı tezi ile 1923’te bitirdi. Fakültedeki hocaları arasında Cenap Şahabettin, Yahya Kemal, Necip Asım, Rıza Tevfik, Fuad Köprülü, Ferit Kam, Yusuf Şerif Kılıçel, Ali Ekrem Bolayır, Hüseyin Dâniş de vardır. Hasan Âli Yücel, Mustafa Nihad Özön, Halil Vedat Fıratlı, Necmettin Halil Onan, Rıfkı Melûl Meriç, Mehmet Halit Bayrı sınıf veya devre arkadaşlarıdır.

Erzurum, Konya, Ankara liseleri, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü ve İstanbul Kadıköy Lisesinde edebiyat, Güzel Sanatlar Akademisinde estetik ve mitoloji, Üsküdar Amerikan Kolejinde edebiyat öğretmenliği yaptı (1923-39). İbnülemin’in konağına devam etti. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsüne atanan (1939) ilk profesör oldu. 1940’ta Kırklareli’nde topçu teğmeni olarak yaptığı askerlik görevinden sonra yeniden üniversiteye döndü. Maraş’tan milletvekili seçilerek 1943-46 yıllarında parlamentoda yasama görevi yaptı.

Samed Ağaoğlu’nun aktardığı bir konuşmasına göre politikaya girişinden memnun değildir:

“Bak Samet. Ben Büyük Millet Meclisine değil, bir tekkeye girmişim meğer! Postnişin bir şeyh, çevresinde derece derece rütbeli şeyhler, sonra yine derece derece rütbeli müritler. Şeyh ve yanındakiler koridorların ortasında, başları dimdik, gözleri dört yana fırıl firıl dönerek dolaşıyorlar. Müritler de yine derecelerine göre duvar diplerine yakın sıralar hâlinde. Benim gibi yeniler ise duvarlara hemen hemen sürünerek, başları eğik yürüyorlar, daha çok kaş göz işaretleri ile konuşmağa çalışıyorlar. Niye girdim bu tekkeye? Niye girdim?”

1946 yılındaki seçimlerde aday gösterilmedi. Bir müddet Millî Eğitim Bakanlığı müfettişliği (1946-48) ve 1948’de Güzel Sanatlar Akademisinde hocalığının ardından eski görevi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı profesörlüğüne döndü (1949). Son Çağ Türk Edebiyatı Kürsüsündeki bu görevini ölümüne kadar sürdürdü.

1953 yılında altı ay, 1955’te filoloji kongresine katılmak için üç hafta, 1959’da bir yıl kalmak üzere üç defa yurtdışına çıktı. Paris, Fransa’nın diğer şehirleri, Belçika, Hollanda, İngiltere, İspanya, Portekiz, İtalya ve İsviçre’yi gördü. 23 Ocak’ta kalp krizi geçirdi, Haseki Hastahanesine kaldırıldı, ertesi sabah, ikinci bir krizle vefat etti. Mezarı Rumelihisarı’nda, hocası ve dostu Yahya Kemal’in mezarının yanıbaşındadır. Mezar taşında “Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında” yazmaktadır. Hiç evlenmedi.

 

Edebiyat Çalışmaları:

 

İlk şiirleri 1921-23 arasında Dergâh dergisinde yayımlandı. Daha sonra Millî Mecmua, Hayat, Görüş dergilerinde şiir yayımladı. 1932 yılından sonra yazdığı şiirleri Varlık, Ağaç, Görüş, Oluş, Ülkü, İstanbul vd. dergilerde yayımlandı. Şiirlerinin küçük bir bölümünü ölümünden bir yıl önce kitaplaştırdı. Şiirlerinden çok romanları ve edebiyat tarihi araştırmalarıyla tanındı.

Ahmed Hamdi Tanpınar eserleriyle, kişiliği ve kültürüyle önemli bir yazardır. Edebiyatın roman, hikâye, deneme, şiir, tenkit, inceleme, edebiyat tarihi alanlarında eser verdi. Önce hocası, daha sonra dostu olan Yahya Kemal’den Batı edebiyatı ve divan şiirinin zevkini, millet ve tarih hakkındaki görüşlerinin temelini, edebî eserin dille ilgisini ve dili kullanma sanatını aldı. Onun öncülüğüyle, öğrenciliğinde Baudelaire, Verlaine, Mallarmé, Anatole France, Goethe, Dostoyevski’yi yoğun olarak okudu.

Güzel Sanatlar Akademisindeki estetik ve mitoloji hocalığı sırasında plastik sanatlarla olan yakınlığı, ileride edebiyatla, şiirle ilgili yazılarına yansıdı. Lanson, Brunetiére, Thibaudet gibi Fransız eleştirmen ve edebiyat tarihçilerini; Freud, Jung ve Bachelard’ı okudu. Türk musikisi de yoğunlukla ilgilendiği bir alan oldu. Zaman duygusunu, mazi düşüncesini ve rüya estetiğini eserlerinde sıkça işledi ve eserlerinin dokusuna kattı. N. Gürbilek’in deyimiyle akmakta olan zaman, erkek; geçmiş, kadındır onda.

Psikolojik tahlillere geniş yer verdiği hikâye ve romanlarında batılılaşma ve gelenekler arasında kalarak arayışlar ve tıkanmalar içinde bunalan kişileri anlattı. Romanlarının temel sorunsalı, Türk toplumunun yaşadığı Batılılaşma değişimi ve dönüşümüdür. 1948’deki tefrikası geliştirilerek yayımlanan Huzur’da, Cahit Tanyol’un ifadesiyle “Yahya Kemal’in dev kanatlarından sızan ilhamlı ve bereketli ışığın bir taşıyıcıs, bir işçisi” olan Tanpınar, bizi “hakikat”le yüz yüze getirmiştir.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde ironi yoluyla devrinin keskin biçimde eleştirisini yaptı. Mahur Beste, tefrika edildiği biçimde yayımlanmış, aslında tamamlanmamış bir romandır. Bu roman, kökleri Osmanlı modernleşmesi içinde yer alan bir ailenin tarihini, uç bireylerin tasvirleri eşliğinde anlattı. Aynı zamanda o dönemin ilmiye sınıfının çöküşü de romandaki bazı figürler aracılığıyla ikinci bir tema olarak anlatıldı.

Tanpınar’ın ilk iki hikâyesi, “Geçmiş Zaman Elbiseleri” ve “Erzurumlu Tahsin”dir. İlk hikâyesinde olay rüya gibi bir dekor içinde geçer. Hikâyelerinde rüya temasını sıkça işledi. “Abdullah Efendinin Rüyaları” tamamen bir rüya hikâyesidir. “Rüyalar Hikâyesi”nde ise bu doğrultuda çok yönlü açıklamalar ve yorumlar getirdi. Yazarlık hayatı boyunca toplam on dört öykü yayımladı.

Öykülerinde, rüya, gerçek ve zaman kavramlarını tartıştı; onları, psikolojik yoğunluk, şaşırtıcı semboller ve soyutlama yaklaşımlarıyla ördü. Öykülerinde hep bir “güzellik yaratmak” peşinde oldu; çünkü ona göre öykü, hayat güzelleşsin diye yazılmalıdır. Anlattığı her şeyi folklor olmaktan çıkarıp sembollerle sanat katına çıkarttı. Öykülerinde sağlam, üzerinde inceden inceye düşünülmüş bir yapı kurdu. Tanpınar’ın öyküleri, Hüseyin Su’nun ifadesiyle “bütün yazdıklarının iklimini, birikimini, paylaşmalarının yanında, dili ve üslûbu, kurduğu tahkiye dünyası, zaman, rüya, musıkî, kadın, ölüm, hayat, ikinci hayat ve ikinci ben… gibi kendine özgü anlatım renkleri açısından da sanatçı kişiliğinin romancıdan sonra gelen sıfatı olmuştur.”

Sınırlı sayıda şiiri vardır. Son yıllarında serbest şiir denemeleri oldu. Fakat onların mükemmeliyetinden hep şüphe etti. Altı adet olan serbest şiirlerinde sesi ihmâl etmedi. Kafiye yoksa bile asonanslardan, mısra başlarında veya aralarında küçük ses unsurlarından vazgeçmedi. Hece ile yazdıklarında zaman zaman duraksız mısraları denedi. Aruzu hiç denemedi. Ancak, bir çok şiirinde bu veznin kalıplarından çeşitli sesler getirdi. Divan şiirine de Batı şiirine de açık bir şiir ortaya koydu.

Halk şiirine ve folklora ilgi göstermedi. Şiirlerinin temaları olan zaman, rüya, müzik ve sonsuzluğu; tabiat, ölüm, korku, ışık ve renk gibi motiflerle işledi. Onun şiirle ilgili amacını, “şiirde dolayısiyle kendimin, hikâye ve romanlarımda kendimle beraber mümkün olduğu kadar hayatın ve insanların -benden başkalarının- peşindeyim.” cümlesi açıklar. Şiirde en büyük amacı onu içeriği, dili ve şekliyle mükemmeliyete ulaştırmaktır. Şiir için, “dilde rüya hâlini kurmak”tan söz etti. Mehmet Kaplan, Tanpınar’ın şiirlerini gençlik, olgunluk ve serbest nazımla yazılanlar olmak üzere üç döneme ayırır. İlk döneminde karamsar, çaresiz ve hüzünlüdür. Genel olarak şiirinde, ölüm gerçeğinden sanat ve güzelliğe sığındı.

Bilinen ilk düzyazısı 1928’de Hayat dergisinde yayımlanan “Bugünkü Edebiyatımız Hakkında Birkaç Düşünce”dir. Daha sonra yazdığı “Şiir Hakkında” yazısında, daha o yıllarda Türk şiirinde vezne ve kafiyeye karşı başlamış olan husumeti eleştirdi. Ona göre vezin, kafiye, şekil vs. arızî unsurlar “şiirin nizâmını, mükemmeliyet dediğimiz kıvılcımı çıkartmak için, zekânın madde ile mücadelesini temin” etmekteydi. 1930’da Şiir Hakkında adı altında peş peşe makaleler yayımladı. Ayrıca, tarih, estetik, müzik, şehir, hüsn-i hat ve resim konularında deneme yazdı. Denemeleri, Türk nesrinin zengin, derin ve güzel örnekleri oldu.

 

Tanpınar İçin Ne Dediler?

 

“Bursa’da Zaman şiirinde hem kozmik âlemi, hem tarihî zamanı bir arada kavrayan, millî tarihle kendi şahsî hayat macerasını birleştiren, hayata karşı derin hayranlık duygusu ile beraber, ‘bir rüyadan arta kalmanın hüznü’nü ve ebediyet iştiyakını bir musiki parçasının çeşitli sesleri gibi birbiri içinde eriten Tanpınar, kompleks duyuş tarzına uygun gene kompleks bir üslûp vücuda getirmiştir. Hiç şüphesiz o, Cumhuriyet devrinin en derin şairlerinden birisi olduğu gibi, aynı zamanda dili de en ustaca kullanan bir sanatkârdır.” (Mehmet Kaplan)

 

***

 

“Tanpınar, rüya, gerçek, zaman olgularının tartışıldığı öykülerini, psikolojik yoğunluk, şaşırtıcı semboller ve soyutlama yaklaşımlarıyla, derinlikli, çağrışımı bol bir alana yerleştirir. Elbette bütün bunlar sanatta peşinde olduğu ‘rüya estetiği’ anlayışının bir tezahürüdür. O öykülerinde hep bir ‘güzellik yaratmak’ peşindedir. Çünkü ona göre öykü, hayat güzelleşsin diye yazılmalıdır. Rüyanın, masalın, korkunun hatta yalanın sanatı güzelleştiren unsurlar olduğunu düşünür ve öyküsünü bu öğelere yaslar. Anlattığı her şeyi (hayatın kendisini) folklor olmaktan çıkarıp sembollerle sanat (öykü) katına çıkartır. Ama bu güzellik her zaman yoğun bir dikkatin ve bir düşüncenin dışlaşmasıyla oluşur. Öyküleri öylesine sağlam, üzerinde inceden inceye düşünülmüş bir yapıdadır ki, sanki her satırına tüm düşünsel, sanatsal, felsefi görüşlerini sığdırmaya çalışır.” (Necip Tosun)

 

***

 

“Özellikle musikinin, Tanpınar’ın yaşadığı günden uzaklaşmasına ve mâziye sığınmasına zemin hazırladığı zaman zaman öne sürülmüşse de, eserleri dikkatle incelendiğinde, onun mâziye sığınmaktan ziyade, mâziden bir nevi güç alarak, içinde yaşadığı zamanın meselelerine eğilen ve bunlara yeni çözümler bulmaya çalışan bir fikir adamı olduğu da kolayca fark edilebilir. (…)

“Tanpınar’ın Türkiye’nin siyasi ve ideolojik bakımdan büyük çalkantılar geçirdiği 70’li yıllardan sonra, Türk tarih ve kültürünü alışılmışın dışında, daha farklı bir gözle tanımak isteyen değişik kesimlerde ilgiyle okunmasının, fikirleri üzerinde değişik değerlendirmeler yapılmasının, hatta teklif ettiği çözüm yolları itibariyle bazı çevrelerde münakaşa edilmesinin sebebini, onun büyük bir kültür birikimiyle birlikte, meselelere alışılmışın dışında, değişik açılardan bakışı ve çok farklı bir duyarlılığa sahip olmasında aramak gerekir.” (Abdullah Uçman)

 

ESERLERİ:

Şiir: Şiirler (1961; yeni bas. daktilolu manüskrisi kitaba eklenmiş olarak 2000), Bütün Şiirleri (1976), Seçmeler (Enis Batur tar., 1992).

 

Hikâye: Abdullah Efendi’nin Rüyaları (1943), Yaz Yağmuru (1955), Hikâyeler (1983, ilk iki kitap ve bunun dışında kalanlar).

 

Roman: Huzur (1949; 22 Şubat-2 Haziran 1948 Cumhuriyet gazetesinde tefrika), Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1961), Sahnenin Dışındakiler (1973; tefrika 1950), Mahur Beste (1975; tefrika 1944), Aydaki Kadın (1987).

 

İnceleme: Tevfik Fikret Hayatı Şahsiyeti Şiir ve Eserlerinden Parçalar (1937), Namık Kemal Antolojisi (1942), 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi I (1949, gen. 2. bas., 1956), Yahya Kemal (1962), Edebiyat Üzerine Makaleler (yay. haz. Zeynep Kerman, 1969), Mücevherlerin Sırrı (1928-60 arası gazete ve dergilerde yayımlanmış ama kitaplarına girmemiş yazı, röportaj ve anket cevapları; yay. haz.: İlyas Dirin, Turgay Anar, Şaban Özdemir, 2002), Edebiyat Dersleri (Ders notları, haz. Abdullah Uçman, 2002).

 

Deneme: Beş Şehir (1946), Yaşadığım Gibi (1970).

 

Mektup: Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mektupları (Zeynep Kerman tar., 1974), Tanpınar’dan Hasan–Âli Yücel’e Mektuplar (haz. C. Y. Eronat, 1997).

 

Senaryo: İki Ateş Arasında (1998).

 

Çeviri: Alkestis (1943) - Elektra (1943) - Medeia (1943) (Euripides’ten), Yunan Heykeli (Henri Lechat’dan, Zühdü Müridoğlu ile, 1945).

 

Eserlerinin yeni baskıları Dergâh Yayınlarınca ve daha sonra da YKY tarafından yapıldı.

 

KAYNAKÇA: Tahir Alangu / Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman (c. 3, 1965), Orhan Okay / Bir Monografi Denemesi I-VIII (Dergâh, sayı: 25-33, 1992), Mehmet Behçet Yazar / Edebiyatçılar Alemi-Edebiyatımızın Unutulan Simaları (yay. haz. Mustafa Everdi, 1999), Mücevherlerin Sırrı-Derlenmemiş Yazılar Anket ve Röportajlar / Ahmet Hamdi Tanpınar / Hazırlayanlar: İlyas Dirin, Turgay Anar, Şaban Özdemir / (Cumhuriyet Kitap, 31.1.2002), Ahmet Hamdi Tanpınar Özel Sayısı (Hece, sayı: 61, Ocak 2002; İçinde bibliyografya), Beşir Ayvazoğlu / Tanpınar ve Siyaset (Zaman, 10.3.2002), İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) - Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors (2005) - Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2006, gen. 2. bas. 2007) - Ünlü Edebiyatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 4, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Famous People (2013).

AŞK VE ÖLÜM

Sevdiğim bir muharrir “Aşk, ölümün gülümseyen yüzüdür” der.Bu mes'ut cümleyi her hatırladıkça, onu kendim söylememiş olduğuma müteessir olurum. Çünkü, bu iki mefhumdan birini, ötekini hatırlamadan hiçbir zaman düşünmedim; hattâ onlar benim için eş doğmuş mefhumlar değil, birbirini tamamlayıcı yegâne hakikatlerdir. İnsan zekâsının bu ikiz kanadı, hayat aynasında daima yanyana çırpınırlar. Büyüğe, bütüne, kemale ancak onlara eriştiğimiz, bu tecrübeleri nefsimize mal ettiğimiz zaman vâsıl oluruz. Şiirin, san'atın tebessümü ancak bu iki müntehanın arasında doğar, Hakikî hayat, Hayyam'ın şiirlerindeki destiler gibi ölümün elinde yoğrulur, aşkın ateşinde pişer ve tam kıvamını bulduğu zaman yine ölüm onu ebediyetin kucağına atar. Eğer san'at ve hayatın gayesi, zamanı yenmekse, biz bu tecrübeyi ancak bu sanatkârın elinde ve bu ocakta yaparız. Aşk, ruhun ebediyete doğru yaptığı geniş hamlede kendi kendisini ikrarı, zamanı yenmek için insan iradesinin muhtaç olduğu teksif kudretine ve iradeye erişmesidir; ölüm bu merhalede bir kemalin, bir tamamiyette bekçisi olur. Birincisinden yorulunca öbürüne, ikincisinden korkunca birincisine sığınanlar, bu ikiz tecrübenin verebileceği mazhariyetlerin eşiğinde kalmış olanlardır; fakat her ikisini birden kendimizde topladığımız gün, kâinat karşısında hakikî vaziyetimizi almış oluruz; yâni Yahya Kemal 'in dediği gibi bir ilâh oluruz.

  Aşk bize münferit ve dağınık dünyayı bir bütün halinde verir; zekâyı ihsasların yalancı cennetinden ve dar müfredatından, aklın gülünç ve sıkışık hesaplarından kurtararak bir ebediyetin aynası yaptığı içindir ki, biz onun vasıtasıyla arızî olan her şeyi yeneriz.

  Dağınık kâinat unsurları, eski zaman portrelerinin o sihirli pey­zajları gibi, ancak seçilmiş bir çehrenin etrafında toplandıkları, bu saçların gecesinde veya altın şafağında, bu gözlerin tılsımlı zümrüt büyüsünde ve dudakların dargın kıvrımı veya âşinâ gülüşü üstünde dolaşan parıltı ile aydınlandıkları zaman hakikî mânâ ve nizamını bu­lur, oluşun fantezisinden sıyrılır, bizde yeni bir şekilde teşekkül eder. Nasıl dış âlemin doğması için güneşin yaratıcı teması lazımsa, bu âle­min kendimize, sathî bir temasın dışına çıkan bir zenginlikle ilâve edilmesi, bizimle kaynaşması, bizim olması için de bu derunî aydınlı­ğa ihtiyacımız vardır. Onun sayesindedir ki, büyük hakikatleri kavra­rız, mevsimler bize güler, eşyada uyuyan gurbetzede ve sâkit ruh bi­zimle konuşur, zaman sırrını açar ve derin bir anlaşmada bütün uzak­lıklar silinir; bütünün terkibi kendiliğinden kurulur. Bu ilâveyi yaptı­ğımız zaman, biz, alelade fani taliinin üstüne çıkarız, mukadderatın sofrasında zarımız oynar ve ellerimize yaratıcılığın nefhası sinmiş olur. O zaman insanoğlu, biricik vasfı yaratıcılık olan zekâ hayatına hakikî manâsıyla doğar. Ötesi bulunmayan aşk, müteakip tecrübeler­de gölgesini eşyanın ve maddenin tenevvü'üne emanet ettiğimiz, ya­hut ateşini hâdiselerin veya tarihin akışına geçirdiğimiz ilk ve en bü­yük, yegâne ibda'ımızdır.

  Nasıl severiz? Filozoflar ve fizyoloji âlimleri bu muammayı hal­letmeye istedikleri kadar çalışsınlar; bizim için esas olan, hilkatin bu mevhibesini, bu büyük ve cömert kudreti kanımızda taşımamızdır.

  İhtimal ki o alelâde bir tesadüfün derinleşmesi, etrafa kök, budak salmasıdır; ihtimal ki çocukların zıpzıp oyununa benzeyen diğer tesa­düflerden çok başka türlüdür. Ve arkasında irsiyetin, cinsin, bin türlü bilinmez, çetrefil muayyenleri saklıdır ve biz dinlerken ürperdiğimiz bir seste veya dalgın bir hayranlıkla temaşasına koyulduğumuz bir çehrede tanımadığımız bütün bir cedler silsilesinin, asırlarca süren bir irsiyet ıstıfasının güzellik, hasret ve rüyasını tatmin ederiz. Bunun gi­bi o, şüphesiz tabiatta mevcut hayat ve yenileşme iradesinin gizli bir tuzağı da olabilir. Fakat herhangi şekilde de olsa biz, istikrarı, bütün bu olan ve olurken değişen ve ademin girdabına doğru giden akıcı selden bir an dışarıya fırlamamız imkânını, zaman denen sarhoş devi saçlarından yakalayıp kendimize muti kılmamız fırsatını hep onda buluruz; ferdiyetimizi onunla idrak eder, imkânlarını onunla yoklarız.

  Günlerin çamurunu bir elmas yığını haline koyan, tenin cifesini ilâhî bi şafağın aydınlığında yıkayan, ademin meyvası olan ruhu, bir ezeliyet şarabı haline getiren odur.

  O, ruhun muayyeniyet kazanması için biricik nizamdır. Ve bizi ömrümüzde bir defa ve bir tek insan için ziyaret eder ve bir defa koklandıktan sonra unutulmayan bir gül gibi bütün bir ömrü lezzet hatırasıyla doldurur. Veyl o ânı kaçıranlara!..

  Onlar, arzunun cehenneminde, şifasız bir boşluğun kırbacı altında bütün ömürlerince sürüneceklerdir. Hayat onlar için manasız bir se­yahat, ölüm sadece bir yokluk korkusudur.

  Don Juan'ın bütün eksikliği buradadır. Hayat ve ihsasların kade­hini birbiri ardınca boşaltan ve daha birini bitirmeden öbürüne saldıran bu kahramanın mağrur susuzluğunu, belki de bir keyfiyet yokluğunun bir kemiyetle hiçbir zaman telâfi edilmeyeceğini anladığım için ola­cak, hiç kıskanmadım. O, bütün ömrünce, her boşalttığı kadehin dibin­de aynı gül rengi ifritin alaycı gözleriyle karşılaşmaya mahkûmdu. Ha­kikaten, bütün kadınları, bütün içkileri ve bütün lezzetleri bir ömür bo­yunca ve birbiri ardınca tatmaktan ne çıkar? "Bu olsa olsa, bir orma­nın bütün ağaçlarını teker teker tanımaya benzer." Bize bu sayışın ilâ­ve edeceği hiçbir şey yoktur.

  Böyle bir seyahat hiçbir susuzluğu teskin etmez, sadece hilkatin en cibillî âfetini, korkunç ifrit can sıkıntısını her adımda karşımıza çı­karmış olur, her adımda bir mücevher diye koşup elimize aldığımız pa­rıltının, omuzlarımızın üstünde esen bu siyah rüzgârla bir yığın toprak haline geldiğini görürüz ve bu acı tecrübe ile ademin kapısından geçe­riz. Ölmeyiz, can sıkıntısı bizi yutar.

  Şüphesiz ki ihsaslar ve mukadder akıbetin yanıbaşımızda her an bulunuşu, bizi zamandan istifadeye davet eder. Fakat bu davete bu tarzda icabet, bizzat zamanı muti kılacağı yerde, onun mahkûmu olma­mız demektir.

  Bir kere bunu anladık mı, o zaman hakikî varlığımıza ereriz.

  Varsın sonunda bizzat yarattığımız bu eser bizi inkâr etsin. Yolun yarısında bırakmış olsa bile o yine bizimdir -tıpkı bizim, onun olduğu­muz gibi-; üzerinde şekil verici elimizin izi, gözlerinde bizden aldığı hayat ateşinin alevi vardır. Onu, kâinatın geniş tenevvü'ü içinde en kü­çük eczasından tanırız. Bunu bildiği için, seven insan, aklın kendisine verdiği kısır nasihatlere güler. Şe'niyetin ilcalarını, hattâ zaruretleri sathî bulur.

  İstedikleri kadar perestiş ettiği mahlûkun kendisi gibi aynı tesa­düflerin mahsulü olduğunu söylesinler, yıpratıcı ihtiyarlıktan, korkunç ölümden bahsetsinler, tenin ve arzunun ağları İçinde bu ruhun ve çeh­renin alacağı korkunç manzarayı hatırlatsınlar! Bütün bunlara güler; çünkü o, kadim efsanenin bilmecesini çözmüştür. Bütün bu hakikatle­rin yanında ve hepsinin üstünde Havva'nın, Âdem'in yaratıcı rüyasın­dan bir altın meyva gibi fırladığını bilir.

  Hiç ihtiyar kadınların, ömürlerinde bir kere sevmiş olmanın guru­ruyla gözlerinin nasıl parladığına dikkat ettiniz mi? Bütün bir harabı içinde gülen bu yıldızların acaip ışığını bir defa için olsun yaşayanlar, ıztıraplarının tesellisini bulurlar; ve o zaman kendi içimizdeki ateşin, ruha bir kere geçtikten sonra ebediyet boyunca orada sönmeyeceğini anlarlar.

  Benim için en büyük sanatkârlar, kendi mütevazı ve isimsiz ömürlerinde aşkın cennetini yaratmak suretiyle ölümü iradelerine mu­ti edenlerdir. Biz her açılan bahar gülünde onların ruhunu koklar, her şafakta onların rüyasının yenileştiğini seyrederiz.

  Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar...

  Yahya Kemal'in hakkı var. Ömrün büyük ve dağdağalı gecesini bir aşkın yıldızlı uykusu yapanlar, bir ebediyet bahçesi olan bir ölüm­de uyanırlar.

 

 

(Yaşadığım Gibi, 1996)

BİR GÜL BU KARANLIKLARDA

Bir gül, bu karanlıklarda

Sükûta kendini mercan

Bir kadeh gibi sunmada

Zamanın aralığından.

 

Başında bu mucizenin

Sesler kokular ve renkler,

Ebediyet kadar derin

Ve uzak hayali bekler.

 

Ve diyor fecirden berrak

Sesiyle her ürperişte,

Geceyi yumuşatarak;

“Bütün göz yaşların işte!...

Serinletmesin ne çıkar

Bu ümitsiz yalvarışı,

Hiçbir meyva, ne de pınar,

Ne de günlerin akışı!”

 

“Yetmez mi bu müjde sana,

Aydınlaştırsam alnını,

Ben her rüyayı zamana

Taşıyan yıldız kervanı!”.

BİR YOL

(…)



Felaketim şu ki, ben zaman zaman kendimi bulan adamım. Niçin gülüyorsunuz? Beni bir budala zannetmeyiniz. Bu gülüşümden sizin bu azabı tanımadığınız anlaşılıyor. Kendi kendini bulmak... Bu hakikaten korkunç bir şeydir, fakat aynı zamanda güzel ve dikkate değer bir eğlence de olabilir. Bir sarhoş tasavvur ediniz ki kadeh elinde ve sofra başında birdenbire uyanıyor, kendisini ve etrafını görüyor, eşya ile, zaman ile kendi arasındaki alakanın istihzasına geçiyor; bu bedbahtı zannetmem ki bir daha kolay kolay kendinden geçirebilesiniz, elveda alkolün unutturucu cenneti... Bu uyanış şüphesiz ancak bir dakika veya bir saniye içinde olabilir, fakat bu saniye, bir uçurum başında birdenbire gözleri açılan bir adamın ürpermesiyle doludur.

Bakınız, bu ilk önce nasıl oldu: daha henüz çocuğumuz ölmemişti. Bir kış gecesi karım ve çocuklarımla beraber oturuyorduk. Ben yazı yazıyordum, oğlum ayaklarımın dibinde oynuyor, karım biraz ötede, zannedersem, bir şey örüyordu. Küçük kızım onun dizlerine abanmış, elinin hareketiyle beraber gidip gelmeğe çalışıyordu. Odamız sıcak ve sakindi. Bu aile ve ev dediğimiz acaip kuruluşun o cins anlarından biriydi ki dışarıdan aydınlık ve buğulu penceremize, odanın içinde arasıra gidip gelen gölgelerimize bakan her hangi bir yolcuya ufak bir kıskançlık hissi verebilir ve boş geçmiş ömrü için onu acı acı düşüncelere daldırabilirdi.

Nasıl oldu ben de bilmiyorum; birdenbire olduğum yerde çok uzun bir uykudan uyanmış gibi doğruldum ve etrafıma şaşkın şaşkın bakmağa başladım. İnsan, eşya, bütün etrafımdakiler benimle alakalarını kesmiş gibiydiler, her şey, hepsi bana yabancı oluvermişti. Bu kadar senelik karımı, kendi çocuklarımı, evimi, odanın her bir vaktinde hayatımın bir hadisesi olmuş eşyasını, velhasıl elimdeki işe ve üstümdeki elbiseye kadar hiç bir şeyi tanımıyordum. O anda bir aynada kendi yüzümü görsem belki onu da tanıyamazdım. O kadar kendi hakikatimde, rüyalarımın hakikatine uyanmıştım. Bu ne Baudelaire'in çift odasına, ne de Quincey'nin afyonun cennetinde gördüğü rüyalardan realiteye dönüşüne benziyordu. Bu daha sade bir şey, uzun gafletinde birden uyanan ruhun kendi kendisine tertip ettiği bir nevi cürmümeşhuttu. Hakikaten bütün bunların benim içimle, günlerin sefaleti altında haberim olmadan için için kaynayan asıl benliğimle ne alakası olabilir? Bu siyah, uzun saçları geçmiş güzelliğinden muhteşem bir yadiğar gibi duran bitkin yüzlü kadın kimdi? Bununla beraber onun kendi karım olduğunu, bu çocukların kendi çocuklarım olduğunu biliyordum. Kendi kendime mütemadiyen koskoca on seneyi, bu kapanık odada, bu acaip ve manasız eşya arasında, bu şimdi bana yabancı birer sembol gibi görünen çehreler arasında nasıl geçirdiğimi soruyorum. Nihayet dayanamadım, lalettayin bir mazeret uydurarak sokağa fırladım. Bugün olmuş gibi hatırımdadır; soğuk, aydınlık bir kış gecesiydi, sokaklarda hemen hemen kimse yoktu, durmadan dinlenmeden, kendi kendime "Niçin, niçin böyle oldu, niçin böyle olsun?" diye sora sora yürüyordum. Bir müddet sonra yoruldum, küçük bir kahveye girdim. Tanımadığım birtakım adamlar tütün ve nefes kokan bulanık hava içinde gülerek bağırarak konuşuyorlar, oyun oynuyorlardı. Ben de bir köşeye çekildim. O zamana kadar gece vakti evimden dışarıya ancak sinema, tiyatro gibi şeyler için çıkardım. Zaten böyle bir itiyadı bir türlü anlıyamamıştım. Fakat şimdi yadırgamıyor, hatta bir nevi sıcaklık duyuyordum. "Burası bizim (rafımız olsa gerek..." diye düşündüm, sonra yavaş yavaş etrafımdakilere bakmağa başladım.
Bir insan yüzünün en manalı bir alem olduğunu ben o geceye kadar anlıyamamıştım. Hayat dediğimiz o girift oyunun, aktörlerini bu kadar kuvvetle benimseyeceğini, onların her hal ve tavrına kendi akışının damgasını bu kadar kuvvetle vuracağını hiç düşünmemiştim. Yüz buruşuğunun, göz altındaki her hangi bir çizginin, dudak kenarındaki bir kıvrımın, ne bileyim, konuşmadan evvelki bir saniyelik bir tereddüdün, küçük bir el işaretinin, manasız ve ehemmiyetsiz bir bakışın, her gülüşün, bir omuz düşüklüğünün bütün bir ömrü en ince, en karışık, en nüfuz edilmez taraflarından anlatacak birer emare, birer işaret olduğunu hiç düşündünüz mü?

Karşımda bana arkasını dönmüş, tavla oynayan bir adamcağız vardı. Orta boylu, zayıf, başı tepesine doğru açılmış otuz, otuz beş yaşlarında bir insan; her gün sokakta, dairede, lokantada rastladığımız insanlardan biri. Başı biraz kalkık omuzlarının arasına sonradan yapıştırılmış gibi gömülü, sırtı biraz öne bükük, ikide bir kontrolsüz bir hareketle sağ elini alnına doğru kaldırıyor, sanki görünmeyen zehirli bir böceği kovalıyordu. Bu sinirli, zayıf el ile beraber bu kemikli başın ikide bir böyle arkaya doğru gidişi ne korkunç, ne zalim bir şeydi! Bir iki defa yanındakilerle konuşmak için yüzünü benden yana doğru çevirdi.

Ne karışık bir çehresi vardı. Geniş alnı, gözlerinin ve dudaklarının kenarı, kırışık ve çizgi içindeydi. Bununla beraber yalnız bir bakışını tuttuğum gözleri ne kadar genç ve iri idi. Müthiş bir hareket bolluğu içinde kızararak, konuşarak, şansa lanet ederek oynuyordu. Birdenbire zarları bıraktı. Müthiş bir şey olmuş gibi bir an durdu, düşündü. Sonra hafif bir omuz kaldırışıyla ayağa kalktı, yukarıda bahsettiğim el işaretiyle fikri sabitini bir kere daha koğdu. Oyun arkadaşıyla hesabını görerek, yine başı omuzlarına gömülü, kendi içine katlanmış hüviyetiyle, fakat bu sefer nisbeten daha sakin bir yüzle kahveden çıkıp gitti. Niçin oyun ortasında zarları bıraktı? Ayakta neyi düşündü ve neye karar verdi? Niçin bir dakika evvel omuzları o kadar çökük ve mahkumdu ve neden kahveden çıkarken bütün hüviyetinde bir nevi sükunet ve kayıtsızlık vardı? Muamma.
Tam karşımda ayak ayak üstünde oturan bir başkası hiç durmadan sol ayağını sallıyor, bir taraftan da mütemadiyen tırnaklarını kemiriyordu. Ne garip bir adamdı bu! Küçücük yüzü insana bir çekmece hissini verecek kadar kilitli idi. Kim bilir kaç uzun tahammül ve zillet senesi bu yumruk kadar küçük yüzden, bu acayip ve sır sızmaz maskeyi çıkarmıştı. Bir başkası konuşurken ellerinin ve kollarının mübalağalı işaretleriyle kendisini adeta dört bir tarafa dağıtır gibiydi. (…)

 (Hikâyeler, 1983

 

BURSA’DA ZAMAN

Bursa’da bir eski cami avlusu,

Küçük şadırvanda şakırdayan su;

Orhan zamanından kalma bir duvar...

Onunla bir yaşta ihtiyar çınar

Eliyor dört yana sakin bir günü.

Bır rüyadan arta kalmanın hüznü

İçinde gülüyor bana derinden.

Yüzlerce çeşmenin serinliğinden

Ovanın yeşili göğün mavisi

Ve mimarîlerin en ilâhisi.

Bir zafer müjdesi burda her isim:

Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim

Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın

Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın.

Güvercin bakışlı sessizlik bile

Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle.

Gümüşlü bir fecrin zafer aynası,

Muradiye sabrın acı meyvası,

Ömrünün timsali beyaz Nilüfer,

Türbeler, camiler, eşim bahçeler,

Şanlı hikâyesi binlerce erin

Sesi nabzım olmuş hengâmelerin

Nakleder yâdını gelen geçene.

Bu hayalde uyur Bursa her gece,

Her şafak onunla uyanır, güler

Gümüş aydınlıkta serviler, güller

Serin hülyasıyla çeşmelerinin.

Başındayım sanki bir mucizenin,

Su sesi ve kanat şakırtısından

Billûr bir âvize Bursa’da zaman.

 

Yeşil türbesini gezdik dün akşam,

Duyduk bir musikî gibi zamandan

Çinilere sinmiş Kuran sesini.

Fetih günlerinin saf neşesini

Aydınlan buldum tebessümünle.

İsterdim bu eski yerde seninle

Başbaşa uyumak son uykumuzu,

Bu hayal içinde... Ve ufkumuzu

Çepçevre kaplasın bu ziya, bu renk,

Havayı dolduran uhrevî âhenk.

Bir ilâh uykusu olur elbette

Ölüm bu tılsımlı ebediyette,

Belki de rüyâsı büyük cetlerin,

Beyaz bahçesinde su seslerinin.

HER ŞEY YERLİ YERİNDE

Her şey yerli yerinde; havuz başında servi

Bir dolap gıcırdıyor uzaklarda durmadan,

Eşya aksetmiş gibi tılsımlı bir uykudan,

Sarmaşıklar ve böcek sesleri sarmış evi.

 

Her şey yerli yerinde; masa, sürahi, bardak,

Serpilen aydınlıkta dalların arasından

Büyülenmiş bir ceylân gibi bakıyor zaman

Sessizlik dökülüyor bir yerde yaprak yaprak.

 

Biliyorum gölgede senin uyuduğunu

Bir deniz mağarası kadar kuytu ve serin

Hazların âleminde yumulmuş kirpiklerin

Yüzünde bir tebessüm bu ağır öğle sonu.

 

Belki rüyâlarındır bu tâze açmış güller,

Bu yumuşak aydınlık dalların tepesinde,

Bitmeyen aşk türküsü kumruların sesinde,

Rüyâsı ömrümüzün çünkü eşyaya siner.

 

Her şey yerli yerinde bir dolap uzaklarda

Azapta bir ruh gibi gıcırdıyor durmadan,

Bir şeyler hatırlıyor belki maceramızdan

Kuru güz yaprakları uçuşuyor rüzgârda.

 

HUZUR'dan

Adamı yanında hissediyor, yüzüne bakamıyor, fakat bunu tabiî buluyordu.

- Hayır... Çünkü o zaman etrafına kendi benliğinin arasından bakıyordun. Kendini seyrediyordun. Ne hayat, ne eşya bütün değildir. Bütünlük insan kafasının vehmidir.

- Peki şimdi benim benliğim yok mu?

- Yok. O benim avucumda. İnanmıyor musun? Bak işte.

Avucunu Mümtaz'ın burnuna doğru uzattı. Küçük ve acaip bir hayvan, kabukla meşin arasında tanımadığı bir teşekkül bu avucun içinde küçük tekallüslerle kımıldanıyordu...

"Demek benliğim bu imiş!" diye düşündü. Fakat ona söylemedi. Çünkü adamın eli onu şaşırtmıştı.

Mümtaz bu kadar güzel şey hiç görmemişti. Ne billûr, ne elmas bu içten parıltıyı verebilirdi. Bu donuk, hiç kamaştırmayan, sadece kendisi için bir aydınlıktı ve bu aydınlık avucunun içinde küçük yengeç biçimli bir hayvan, söylendiğine göre kendi benliği, küçük tekallüslerle bir damar gibi, açılıp kapanıyor, içten içe işliyordu.

Korka korka sordu:

- Bana tekrar vermeyecek misiniz?

- Neyi?

Mümtaz çenesinin ucuyla bir işaret yaptı:

- Onu, benliğimi, yani benliğim dediğiniz şeyi.

- İstersen al. Tekrar tecrübeye girmek istersen al ve el tekrar çenesinin hizasında açıldı, fakat Mümtaz'ın gözleri bu sefer de elin kendi parıltısında kaldı. Mümtaz, yanıbaşındaki adamın Suad olduğunu, böyle bir şeyin bütün imkânsızlığına rağmen biliyordu. "Ölüler böyle sokakta dolaşırlarsa hayatın tadı kalır mı?" diye düşündü ve yan gözle, "hakikaten o mu?" der gibi yavaşça baktı. Evet Suad'dı. Fakat ne kadar değişmişti? Olduğundan çok büyük, çok güzel âdeta muhteşem bir Suad'dı bu. Hattâ birkaç saat evvel rüyâsında gördüğü Suad'dan daha güzel daha muhteşemdi. O gün apartmanın holünde, yüzünde seyrettiği o her şeyi, bütün hayatı kötüleyen sırıtma bile şimdi derinlerden gelen ve sanki bilinmeyen tabakaları aydınlatan zengin bir tebessüm olmuştu. Ellerinde, boynunda ve yüzünde ki yaralar da böyle parıldıyordu. "Zalim ve güzel..." Birdenbire şaşırdı ve ellerini uğuşturarak düşünmeğe başladı:

"Fakat ben ne yapacağım şimdi?" Onunla behemahal konuşmalıydı. Halbuki bu kadar güzel ve büyük bir Suad'la konuşabilir miydi? "Acaba bütün ölenler böyle güzelleşiyorlar mı?" Suad, ölümden ve ölmekten iğrendiğini söylemişti. "Sade güzel değil, kuvvetli de..." Evet kuvvetliydi; içinden bir şey mütemadiyen ona doğru akıyor, kendisini çekiyordu. Konuşacaktı. Yavaşça fısıldadı:

- Suad, dedi, niye geldin? Niçin beni bırakmıyorsun? Bütün gün ve gece benimle uğraştın! Yeter artık! Beni bırak. Konuştukça ürkekliği gitmiş, onun yerine garip bir isyan hissi geçmişti.

- Bırak beni artık! Sonra bir ölüye bu kadar sert hitap ettiğinden pişman oldu.

- Niye gelmeyeyim Mümtaz? Ben zaten senin yanından hiç ayrılmadım!

Mümtaz başını salladı:

- Evet, hiç ayrılmadın, âdeta bana musallat oldun fakat dünden beri başka türlü. Dün akşam üstü o yokuşta seni gördüm. Bu gece de rüyam da fakat ne garipti biliyor musun? Bu geceki rüyamdan bahsediyorum. Bir akşamı seyrediyordum. Daha doğrusu akşam olacakmış da onun hazırlığını yapıyorlardı. Mor, kırmızı eflâtun, pembe, tahtalar, kalaslar getirdiler. Ufka yığdılar. Sonra iple güneşi çektiler. Fakat biliyor musun, bu güneş değildi, sendin. Yüzün şimdiki gibi güzeldi, hattâ daha mahzun olduğun için daha güzeldin. Sonra seni oraya bir İsa gibi gerdiler... Birdenbire kahkahalarla gülmeğe başladı. Ne kadar tuhaftı bilsen, senin öyle mahzun olman; ve İsa gibi çarmıha çekilmen... sen, hiçbir şeye inanmıyan, her şeyle alay eden insan...

Tekrar uzun uzun güldü.

Suad, gözlerini üzerine dikmiş, onu dinliyordu.

- Dedim ya... Seni hiç yalnız bırakmadım. Hep yanındaydım!

Mümtaz hiçbir şey söylemeden bir müddet yürüdü. İçinde fecirden ziyade yanıbaşındakinin pırıltısı içinde yürüyormuş duygusu vardı. Ve bu, Mümtaz'a çok azaplı geliyordu.

- Peki, benden ne istiyorsun? Bu ısrarının sebebi ne?

- Israr değil... Vazife. Vazifem seninle beraber olmak. Şimdi senin koruyucu meleğin oldum.

Mümtaz bir daha güldü; fakat gülüşünün çok sinirli olduğunu da farketti.

- Bu olmaz! dedi. Sen bir ölüsün. Yani insansın tekrar düşüncesini tahsis etmek ihtiyacını duydu. "Ölülerle konuşmak o kadar güç oluyor ki..."

- Yani insandın, ne demek istiyorum. Halbuki bu iş asıl meleklerin işidir.

- Hayır, artık yetişemiyorlar. Son zamanlarda dünya nüfusu çok arttı. Her tarafta nüfusu attırma politikası var. Melekler yetişemiyor; şimdi ölülere gördürüyorlar bu işi...

Mümtaz ilk önce hiçbir cevap vermedi. Sonra birdenbire isyan etti:

- Yalan söylüyorsun! dedi. Sen melek olamazsın. İmkânsız. Sen şeytanın kendisisin! ve bir ölü ile bu tarzda konuştuğu için kalbi burkuldu. Bununla beraber sözlerine devam etti:

- Sen beni aldatmak için kendini böyle süsledin. Oyununu biliyorum.

Suad onun yüzüne hüzünle baktı:

- Şeytan olsam, senin içinden konuşurdum, beni göremezdin.

- Ama, diye Mümtaz söze başladı. Bilir misin ki, seni gördüğüme çok memnun oldum. Hattâ sevindim. Sonra tekrar onun yüzüne korka korka baktı?

- Ne kadar güzelleşmişsin!... Hem çok, çok güzel olmuşsun... Bu hüzün sana yakışıyor. Bilir misin neye benziyorsun? Betticelli'nin meleklerine... Hani o Passion'da İsa'ya üç çiviyi verene...

Suad sözünü kesti:

- Bırak bu mânasız bensetmeleri... Bir şeyi öbürüne benzetmeden konuşamaz mısın? Bu fena huylar yüzünden işleri ne kadar karıştırdığını hâlâ anlamadınız mı?

Mümtaz çocuk gibi yalvardı:

- Beni azarlama... O kadar sıkıntı çektim ki. Ben hiç de fena bir şey yapmadım; seni sadece güzel buldum. Niçin bu kadar güzelleştin?...

- Bir zihinde yaşıyanlar daima güzeldir.

Mümtaz ilk önce, "Ya demin, şeytan olsaydım senin içinden konuşurdum, diyorsun!" diye itiraz etmek istedi; fakat kafasına birdenbire başka bir fikir gelmişti "Fikirlerimi takip edemiyorum... ne fena!"

- Ama ben seni şimdi gözlerimle görüyorum. Sonra, seninle konuşuyorum da...

- Evet, gözlerinle görüyorsun! Konuşuyorsun da...

Mümtaz'ın aklından şimşem hızıyla bir düşünce geçti:

- Elimle de dokunabilirim, değil mi?

- Tabiî... Suad bu sefer öne geçmiş, kollarını sanki muayene et, der gibi havaya kaldırmış, uzviyetinden taşan parıltılar içinde ona gülüyordu. Mümtaz kamaşan gözlerini ondan öteye çevirdi.
- İstersen, ve korkmazsan!

- Niçin korkayım? Artık hiçbir şeyden korkmuyorum. Fakat ellerini ona doğru uzatmaktan çekindi: "ne olur ne olmaz! der gibi cebine soktu. Suad, o gece Emirgân'daki gülüşlerinden biriyle güldü:

- Korkacağını biliyordum... dedi. Bari hammala söyle de o gelsin yoklasın, yahut Mehmede, Boyacıköyündeki kahveci çırağına! Bugün ölüme gönderdiklerine.

Mümtaz tâ içinden sarsıldı:

- Onların ne işi var aramızda?

- Onlar senin yerine bana dokunurlar.

- Ben onları yalnız göndermiyorum, kendim de gidiyorum...

- Fakat öleceğini hesaba katmadan. Onların ölümüne muhakkak gibi bakıyordun ve ölmeğe kandırıyordun!

- Hayır, hayır...

- Evet öyle... Suad, çok zalim bir tebessümle üstüne eğilmiş gülüyor, onu hırpalıyordu.

- Yahut hamalın kırısı. O senin yerine dokunsun.

- Hayır diyorum sana. Ben de gidecektim. Gideceğim. Onları kendimden ayırmıyorum.

- Ayırıyorsun, küçük beş, ayırıyorsun. Ölsünler diye pazarlık ediyordun. Kandırmağa çalışıyordun!

- Yalan... yalan söylüyorsun.

Birdenbire kendine geldi. Bu münakaşa beyhudeydi. Üstelik evde ihsan vardı. Bir çocuk gibi yalvardı:

- Suad, dedi. İhsan çok hasta. Bana müsaade etsen de şuradan ve gitsem artık!

Suad kesik kesik gülüyordu:

- Benden ne çabuk bıktın?

- Hayır bıkmadım. Fakat evde hastam var. Ben de yorgunum, sonra... sen artık bizden değilsin. Demin sana yalan söyledim. Senden korkuyorum. Hem sen de çekil git. Nerede ise sokaklar kalabalıkla dolacak! Yaşıyanların dünyasında garip oluyorsun; o kadar ayrısın ki, ne lüzum var aramızda dolaşmana? Kendimizden çekitğimiz yetmiyor mu?

- Daha dün beraber değil miydik?

- Evet ama, sen artık güneşin malı değilsin!

- Onu hiç merak etme. Dün akşamdan beri ölüler meydanda.

Mümtaz titreyerek sokağa baktı. Evlerinin yirmibeş, otuz adım ötesindeydiler.

- O niçin; ne faydası var sanki? Bu yaşıyanların dünyası. Her şey burada hayat için! Yakamızı hiç olmazsa siz sırakın!

- Olmaz, dedi. Seni bırakamam. Benimle geleceksin.

Keskin bir istihza ile konuşuyordu.

- Nuran'sız, bu kadar sefalet içinde... olmaz.

Ve kollarını açmış açmış onu kucaklamağa çalışıyordu. Mümtaz bir adım geriye çekildi.

- Gel... Hem onu çağırıyor, hem de kan dondurucu bir gülüşle gülüyordu.

Mümtaz:

- Bari gülme! N'olur, gülmekten vazgeç! diye yalvardı.

- Nasıl gülmiyeyim? Her şeyi o kadar kendi hadlerine indirmiş, o kadar kendine benzetmişsin ki... O kadar küçücük varlığınla, onun hesaplarına bağlısın ki. Sonra o yaşama iptilân, ölçülü merhametin, küçük ızdırapların, ümitlerin, o kaçışlar, tapınmalar...

Mümtaz kollarını sarkıttı.

- Zalim olma Suad, dedi... Çok ızdırap çektim.

Suad tekarr o geniş kahkahayla gülmeğe baladı:

- Peki, öyle ise haydi gel, seni kurtarayım.

- Gelemem, yapacağım işler var.

- Hiçbir şey yapamazsın! Benimle gel. Hepsinden kurtulursun. Bunlar senin taşıyamayacağın yükler...

Mümtaz, yolun ortasında bir daha durdu ve Suad'a baktı:

- Hayır, dedi. Ben yükümün derecesine yükselebilirim. Yükselemezsem altında ezilmeğe razıyım. Fakat seninle gelemem.

- Geleceksin!
- Hayır, alçaklık olur.

- Öyle ise kal mezbelende...

Suad kollarını açtı ve onun yüzüne şiiddetle vurdu. Genç adam sendeleyerek yere düştü.

Kalktığı zaman yüzü, gözü kan içindeydi ilâç şişeleri avucunda kırılmıştı. Bununla beraber yüzünde garip, çok ince bir tebessüm vardı. Yen pencerelerden birinde bir radyo Hitler'in o gece verdiği hücum emrini tekrarlıyordu. Bütün macerayı unutmuştu.

- Harp başlamış... dedi. Ve hâlâ kırık şişe parçalarını tuttuğu avuçlarını açarak yaralarına baktı. Sonra yavaş yavaş eve doğru yürüdü. Yoldan geçenler, bu erken saatte kanlar içindeki bu yüzde dudakların garip tebessümüne hayretle bakıyorlardı.

Kapıyı cebindeki anahtarla açtı. Taşlıktaki ayna, sabahla tabiî halini bulmuştu. Bir lâhza kendi yüzünü seyretti. Sonra yavaş yavaş merdiveni çıktı.

Macide doktorla sofada oturmuş radyo dinliyordu.

- Aman Allahım! Mümtaz, bu ne hal?...

Mümtaz acıyan ellerini pencerenin önünde tekrar açıp kapadı.

- Sorma, dedi. Şimdi büyük bir kaza geçirdim. Dudaklarında hep o garip, insanda bir ömrün üzerine vurulmuş kilit hissini bırakan tebessüm vardı.

- İlâçlar da kırıldı! dedi. Sonra doktora döndü:

- Nasıl... dedi.

- İyidir, dedi. İyidir. Hiçbir şeye ihtiyacı kalmadı. Havadisi duydunuz mu?

Fakat Mümtaz dinlemiyordu. O, bir köşeye çekilmiş avuçlarına bakıyordu. Sonra birdenbire yerinden fırladı, merdivene doğru yürüdü.

Fakat merdivene çıkmadı. Orada ilk basamakta elleri başının arasında oturdu. Doktor, "artık benimsin, sade benim!" der gibi ona bakıyordu. Macide gözlerini silerek ona doğru yaklaştı. Radyo evin sessizliği içinde tek başına, hâdiselerin gür sesiyle, herkes için konuşuyordu.


İSTANBUL'DA KİMLİK DEĞİŞİMİ

Her büyük şehir nesilden nesile değişir. Fakat İstanbul başka türlü değişti. Her nesilden bir Parisli, bir Londralı, doğduğu yaşadığı şehrin otuz kırk yıl önceki halini, yadırgadığı bir yığın yeni âdet, eğlence tarzı, mimarî üslûbu yüzünden hüzün duyarak hatırlar.

Baudelaire en güzel şiirlerinden birinde "Eski Paris artık yok, ne yazık, bir şehrin şekli bir fâninin kalbinden daha çabuk değişiyor'' diyerek, galiba bütün Fransız şiiri boyunca bir iki şairinden biri olduğu Paris'in değişmesine döğünür.

I. Dünya Harbinden sonraki Fransız nesrinde hemen on yıl önceki Paris'in hasreti belli başlı bir temadır.

İstanbul böyle değişmedi. 1908 ile 1923 arasındaki on-beş yılda o eski hüviyetinden tamamiyle çıktı. Meşrutiyet inkılâbı, üç büyük muharebe, bir biri üstüne bir yığın küçük, büyük yangın, mâlî buhranlar, imparatorluğun tasfiyesi, yüz yıldır eşiğinde başımızı kaşıyarak durduğumuz bir medeniyeti nihayet 1923'te olduğu gibi kabullenmemiz onun eski hüviyetini tamamiyle giderdi.

1908'den önce bütün cenub Akdeniz'in bir islâm çevresinde zevk, sanat içinde yaşamak isteyen zenginleri İstanbul'a gelirlerdi. Rumeli ve Arabistan vilâyetlerinin zengin çiftlikleri, büyük, verimli toprakları, Çamlıca'nın, Boğaziçi'nin sonraları Kadıköy ve daha ileri taraflarının köşklerini, yalılarını beslerdi. Büyük bahçe ve korularını yeşertirdi. Yangınlar yüzünden otuz kırk senede bir şehrin yeni baştan yapılmasını temin eden şey bu servetti. Bilhassa Tanzimat'tan sonraki devirde bu akın daha artmıştı. Hele nispeten Avrupa usulleri ile istismar edilen Mısır'ın servetinin mühim bir kısmı Abdülmecit, Abdülaziz ve Abdülhamit devirlerinde İstanbul'a akıyordu ve bu yalılar, bu köşkler, şehir içindeki konaklarla beraber, henüz çok yerli bir zevk, hattâ müstebit denebilecek bir örfle çarşıya, asıl şehrin temelini kuran yerli esnafa bağlıydı.

Bugün Saraçhane, Okçular, Sedefçiler, Çadırcılar gibi sadece bir semti gösteren adlar bundan yetmiş seksen yıl önce bile arı kovanı gibi intizamla işleyen, şehrin hayatında, refahında mühim bir yer tutan, titiz el işleriyle gündelik eşyaya bir sanat çeşnisi veren bir yığın küçük sanatın hususî çarşı ve atelyeleriydi. Çoğu kendimize mahsus yaşama şekillerine bütün bir cevap veren bu çarşılar şehrin asıl belkemiği idi. İstanbul'u onlar besliyor ve yine onlar şehrin iç çehresini yapıyorlardı.

Kapitülasyonların ardına kadar açtığı gümrüklere rağmen imparatorluk bu çarşıların sayesinde ayakta duruyordu. Büyük Çarşı ve Bedesten bu faaliyetin toplandığı hazne idi. Avrupa 1 7. asırda Galland'ın dilinden Binbirgece'yi tatmadan önce bu Çarşı ve Bedesten'de onun havasını, hayata sindirilmiş, gündeliğe indirilmiş rüyasını yaşıyordu.

Bu çarşılarda çok değişik kıyafetlerinin aralarındaki mezhep, dil, ırk, hattâ kıt'a ayrılıklarını ilk bakışta kavranacak hâle getirdiği rengârenk bir insan kalabalığı akardı. Bütün eski şark bu sokaklarda idi. Seyrek, çember sakallı, çıkık elmacık kemikli, yüzleri riyazet ve takva ile süzülmüş, elleri uzun kollu şal hırkalarında kilitli Türkistanlılar, kim bilir kaç senesinin Hac kervanından -tıpkı sürüsünden ayrılmış hasta bir leylek gibi- bu şehrin bir köşesinde kalıvermiş. Ayvan-saray'da veya Hırkaişerif'te evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş, bizim kıyafetimizi uzviyetlerinin itiyadı hâlâ yadırgayan Çin Müslümanları, siyah kalpaklı, belleri gümüş tokalı kemerlerle sıkılı Kafkaslılar, beyaz harmanilerine bürünmüş endamlariyle eski hacılara Arafat'ı hatırlatan Yemenliler, nihayet biz yaştakilerin çoğunun hayatına bir ikisinin şefkati ve esirliğinin acıklı masalı behemahal girmiş bir yığın zenci... Çocukların "Gündüz feneri" diye uzaktan alay ettikleri, fakat garip bir tezatla evlerde en fazla bağlandıkları kalfalar, harem ağaları, lalalar, hülâsa, kimi Türkçeyi bir hindi edasiyle gırtlaktan yumurtlayan, kimi yarım yamalak öğrendiği her kelimeyi genzinin mengenesinde ezip büzdükten sonra iplik iplik ortaya atan, kimisi memleketinin dilinden başka hiçbir dil bilmeden sadece büyük şehirlerin verdiği o acayip imkânla aramızda geçinip giden,çoğunun hakiki hemşerisine ancak pazarlarımızda yahut o zamanın zengin kuşçu dükkânlarında tesadüf edilen bir kalabalık.

Eskiden İstanbul'da orta sınıf evlere varıncaya kadar hemen her yerde tesadüf edilen zenciyi şimdi garp hayatının bir icabı gibi büyük otel kapılarında, cazlarda görüyoruz; hayatımıza yabancı modalarla beraber ve yeni baştan girdiği için üzerimizde çok lüks bir ithalât malı tesiri yapıyor.

Daha garibi her büyükçe evde hanımları ve çocukları eğlendirmek için sık sık oynanan ve oynayanların ırktan gelen o korkunç, insana hurafevî korkular veren, cezbesi tutmasın diye çok defa yarıda bırakılan oyunlarına benzeyen rakısları şimdi para ile dans hocalarından öğreniyoruz.

Hayır! Eski hayatımıza Afrika bugünden çok başka şekilde ekliydi.

Beyazıt sergisi bu kalabalığın senede bir ay en feyizli şekilde birleştiği yerdi. Sarığın, kalpağın, fesin her çeşidi, en yenisi Sargon kabartmalarıyla yaşıt bir yığın kıyafet ve her dilde şakıyan bütün bir şark Babil'i burada, birbirine karışan bin türlü bahar kokusunun kurduğu âdeta metafizik bir Şark ve Asya havası içinde birbirine kenetlenmiş çalkalanırdı.

Bu alaca kalabalığı sadece ' 'pittoresque'' bir unsur diye kabul etmemelidir. O, şehrin iktisadî imkânlarına dayanıyordu. Arkasında dünya ticaretinin büyük bir parçası vardı. Bütün Akdeniz, Karadeniz kabara kabara İstanbul'a geliyordu. Hattâ 1900 yılına doğru bile İstanbul dünyanın birinci sınıf limanlarından biri olarak tanınırdı. Bütün Boğaz, Marmara açıklarına kadar her cinsten ve her bayraktan gemi ile dolu idi. Devrin bütün seyyahları İstanbul limanından bahsederken Londra'yı hatırlarlar, onunla ölçerlerdi. Lamartine 1833'te, İngiliz seyyahı Delahey 1850'de bu benzetişte ısrar ederler.

Bütün bunlar, arkalarındaki hususî medeniyetle birlikte çekilince, İstanbul gerektiği gibi düzenlenmesi zaman isteyen bir istihsal hayatiyle geçinmeye başladı. Kısacası, büyük müstehliklerin şehri, küçük müstahsilin şehri oldu. Yarınki İstanbul bu istihsalin şartlarına, şekillerine bağlıdır. Yurttaki gelişmelerin, kendi toprak ve imkân zenginliğinin, coğrafya vaziyetinin bu şehre yepyeni bir hayat, hür çalışma zevkini almış insanların hayatını vereceği muhakkaktır. Bugünün İstanbul'u oldukça uzun süren bir geçiş devresinden sonra bu hayata adımını atmış sayılabilir. Ama istediğimiz gibi geniş, verimli çağını idrâk ettiği zamanda da eskiyi tamamiyle unutmuş olmayacağız. Çünkü o bizim ruh maceralarımızdan biridir. (…)

                                                                          (Beş Şehir, 1946)

 

NE İÇİNDEYİM ZAMANIN

Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında;

Yekpâre, geniş bir ânın

Parçalanmaz akışında.

 

Bir garip rüyâ rengiyle

Uyuşmuş gibi her şekil,

Rüzgârda uçan tüy bile

Benim kadar hafif değil.

 

Başım sükûtu öğüten

Uçsuz, bucaksız değirmen;

İçim muradına ermiş

Abasız, postsuz bir derviş;

 

Kökü bende bir sarmaşık

Olmuş dünya sezmekteyim,

Mavi, masmavi bir ışık

Ortasında yüzmekteyim.

AHMET HAMDİ TANPINAR

(…)

Tanpınar’ın roman ve hikâyelerinin önemli temalarından biri de zaman’dır. Bunda da, ustası olarak kabul ettiği yazarlardan Proust’un tesirini hatırlamak lâzımdır. O da, onun gibi bir “geçmiş zamanın peşinde”dir. Bu geçmiş ya ferdî plânda olur (kendi hatıraları ve bu hatıraların romanlara geçişi yahut roman kahramanlarının hatıralarının vak’a içindeki önemi) yahut da millî târihimiz içinde (Huzur, Mahur Beste, Sahnenin Dışındakiler gibi yakın devir tarihi ile içiçe romanlarda). Fakat zaman, Tanpınar’da asıl bir roman tekniği olarak önem kazanır. Huzur, yirmi dört saat içine sığdırılmış olduğu hâlde geriye dönüşlerle genişletilmiştir. Böylece romanda zaman, hatıraları aktüel zamana taşıyan, bu vasfıyla da eserin hem muhtevasını, hem tekniğini idare eden bir mekanizma olur. Diğer romanlarında da bu gidiş gelişler vardır. Hattâ isminden de anlaşılacağı gibi Saatleri Ayarlama Enstitüsü aynı temaya, fakat bu defa ironik bir tarzda yaklaşmayı verir.

 

Her romancıda olduğu gibi, Tanpınar’ın roman ve hikâyelerinde de kendi hayat tecrübeleri yer alır. Bu sebepten, bilhassa Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde, tenkitçiler hayattaki gerçek şahsiyetleri aramak istemişlerdir. Roman ve hikâyelerinin çoğunda, arka planda da olsa, kendi isimleriyle devrin ve geçmiş devrin tarihî şahsiyetleri otantik birer isim olarak geçer. Yazarın Antalya, Kerkük, Sinop, Erzurum hatıra ve intibaları küçük metin parçaları olarak eserlere girer.

 

Tanpınar’ın romanları için birer kültür romanı demek doğrudur. Hemen her eserinde, bazan kahramanların diyalogları, bazan da figüratif elemanlar hâlinde, yakın devrin tarihî, mimarî, resim, hat, doğu ve batı mûsıkîsi ve felsefî görüşler sergilenir. Bu yüzden romanları bu kültüre yabancı olmayan dikkatli okuyucu ister.

 

Ahmed Hamdi Tanpınar’ın edebî tenkitleri ve bütün olarak 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, zengin ve teferruata dayanan bir vesika tarihçiliği ile şahsiyet ve metinlerin san’atkârca yorumunun sentezi karakterini taşır. Metodu, sosyal ve psikolojik şartların, sanatkârın ve edebî eserin teşekkülünde ihmâl edilmemesi esasına dayanır. Yazılarında, şark medeniyetinin en büyük eksiklerinden birinin tenkîd olduğunu birkaç defa tekrarlayan Tanpınar’ın edebiyatla ilgili yazıları Edebiyat Üzerine Makaleler, diğer tenkîd ve denemeleri Yaşadığım Gibi, edebiyat ve sanat üzerine bâzı görüşlerini de ihtiva eden hususi mektupları Ahmed Hamdi Tanpınar’ın Mektupları adlarıyla, hepsi ölümünden sonra olmak üzere yayınlanmıştır.

Nesirleri arasında olduğu kadar, bizde şehir monografileri arasında da özel bir yeri olan Beş Şehir, gerek nesir sanatı, gerekse muhtevası bakımından dikkate lâyık eserlerindendir. Bursa, Ankara, Erzurum, İstanbul ve Konya yazılarını içine alan bu kitabın iki temel motifi, kendisinin de önsözde belirttiği gibi, “hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyak”tır. Fakat yazarının mizacının tabii bir neticesi olarak birinci motif dâima ön plânda kalır. Bu beş şehrin hikâyesi, eskinin büyük değerleriyle geleceğe uzanan Türk şehirlerinin tarihî ve kültürel maceralarını ve ümitlerini aksettirir. Böylece Ankara’da Roma İmparatorluğu’ndan Selçuk ve Osmanlı’ya, Erzurum’da yakın tarihimizden günümüze, Konya’da Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Bursa’da Osmanlı’dan aktüel tarihe, nihayet İstanbul’da Bizans’tan Osmanlı’ya, sürekliliğini kaybetmeyen ve kopmayan bir gidiş-geliş, bütün bu medeniyetlerin sanat eserlerinin, hayat tarzlarının, kültürlerinin, insanlarının mukayese imkânını verir.

 

(Büyük Türk Klasikleri, 2004)

 

Yazar: ORHAN OKAY

TANPINAR'DA HAYAT VE ŞİİR

(…)

Türk Edebiyatı'nın Cumhuriyet döneminde öne çıkan isimlerinin başında gelen Tanpınar, reel hayatı, yazı ve şiirlerine yansıtır. Tanpınar, şiirlerinde kullandığı sembol ve niteliklere ait ipuçlarını romanlarına taşır. Okuyucu, onun bu tutumunu farkettiği noktadan itibaren yazarı daha iyi kavrar ve çözümler. Eserleri arasında, bütünlük kadar şiirin imkânları dışına taşan özellikleri roman türüyle açığa kavuşturan Tanpınar, bir yandan da okuyucunun işini kolaylaştırmış olur. Yazarın şiir anlayışının büyük bir bölümünü ortaya koyan Antalyalı Genç kıza Mektup'ta hayata oldukça yakın durduğunun işaretlerini verir. 'Sizin sahillerinizde, o denize bakarak, o lodos dalgalarını seyrederek, benim gençliğimde şimdikinden çok az verimli olan meyva bahçelerinde dolaşırken yavaş yavaş bir hülya adamı oldum.' diyen şair, gençlik, şimdiki vakit, hülya adamı ifadelerinde reel hayatı özümseyerek yaşadığını hissettirir. (...) Şair, sanat anlayışında, estetik kadar hayatı algılama biçimini de ortaya koyar. Hatta her ikisini aynı pota etrafında birleştirir. Bütün bunların oluşumunda, etkilendiği sembolist şairler, empresyonist ressamlar, Doğulu ve Batılı bazı sanatçılar ile Bergson, Schopenhauer ve Nietzsche'nin rolü vardır. Hayat içerisinde duran rüya meselelerinde ise Freud ve bazı psikanalistlere müracaat eder. Tanpınar, nesrin pek çok açıklama gücünün olduğunu ancak şiirin yetersiz bir çerçeve içinde kaldığını söyler. Bundan dolayı, romanlarında ve denemelerinde sosyal problemleri derinliğine ve genişliğine ele alan yazar, şiirlerinden toplumu çıkarır. Sosyalin yerinin şiir olamayacağından hareketle şiirlerine toplumu almayan şairde bir kabuğuna çekilme ve kendi kendisiyle baş başa kalma havası vardır. Rahatça söyleyebiliriz ki Tanpınar'ın şiiri toplumsal değil ferdîdir. Dolayısıyla, metafizik karakter taşır. Konularını hayat, tabiat, ölüm, aşk ve sanat oluşturur. Bunlar da din, felsefe ve sanatın ortak paydasında birleşir. (…)

 

(Hece, Kasım 1999)

Yazar: ERTUĞRUL AYDIN

BİR ŞİİR DÜNYASI

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın aylardır yayımlanacağı bildirilen Şiirleri nihayet basılabildi. Otuz yedi şiiri içine alan kitabı (ne yapayım bir türlü betik diyemi­yorum) bir solukta okudum. Sembolist şiirlere düşkün olan ilk gençliğim gözle­rimde yaprak yaprak canlandı. Mallarme'yi, Verlaine'i, Verhaeren'i saatlerce okuduğum hülya dolu geceleri hatırladım. Çünkü Tanpınar'ın şiirlerinde sem­bolizmin dünyasını; Güvercin kanadının köpükten çırpınışı, günlerin kızıl meyvası, çelik gagasında fecri taşıyan mavi kartalı, akşamın mercan dalları, kanlar içinde çırpınan güneşi, yıldız kervanı, büyülenmiş bir ceylan gibi bakan zama­nı, tutuşmuş mercan rüyası, gül yangını, güvercin bakışlı sessizliği, gümüşlü fecri, mücevher kanatlı kuşları ile bulmamaya imkân yoktur. Bu bakımdan mü­tareke yıllarında ilk şiirlerini yayımlayan ve bugün hak ettikleri üne ulaşmış şa­irler arasında gençliğine en bağlı kalan odur. Mütareke'nin acı yılları Kurtuluş Savaşı ile sonuçlanıyor, yeni bir devir açılıyor, İkinci Dünya kasırgası kopuyor, bir dünya batıyor, bir dünya çıkıyor. Tanpınar bu olaylar arasında “Tel qu'en luimême”, gençliğini büyüleyen bir rüya ülkesinde “Mavi, masmavi bir ışık orta­sında” yüzerek, bir kuyumcu titizliği ile mısralarını işliyor.

            Çoğunu bildiğim, seve seve defalarca okuduğum bu şiirleri bir arada görün­ce Tanpınar'ın gönül verdiği kelimeler, sık sık kullandığı benzetmeler, vezinler daha iyi kavranıyor. Kitaptaki şiirleri okursanız dikkatinizi ilk çekecek özellik, şairin ve bağlacına gösterdiği düşkünlük olacaktır.

            Okuyun, “Yavaş Yavaş Aydınlanan” başlıklı şiirin yedinci dörtlüğünü:

 

           

            Ve hangi el boş geceden

            Uzattı bu altın tası,

            Sızdıkça bir düşünceden

            Günlerin kızıl meyvası?

 

            İlk mısraın başında bulunan ve, başımızı başka bir yöne çevirmemiz için ve­rilmiş bir işarete benziyor, dörtlükte de önemli bir unsur oluyor. Ama aynı şeyi öbür ve'ler için söyleyebilir miyiz? Tanpınar bu bağlaç sözcüğüne öylesine gön­lünü kaptırmış ki, çoğu zaman onu anlamsız olarak kullanmaktan kendini ala­mıyor:

           

            Ve yanık türküsü dalda, bülbülün

            Ateşten çemberi üstünde gülün.

                         “Uyanma”

           

Deniz ufkunda batan güneş

            Ve keskin çığlığı kuşların;

                        “Deniz Ufkunda'

           

            Ve gülünç kuşlar dallarda

            Kırpıyor kirpiklerini

 

            Yüzler asılı dallarda

             Küçük, sıska, kandil yüzler,

            Onlar ağlıyor kemanda

            Ve üzüntü dolu gözler.

                        “Sabaha Karşı”

                       

            Ve dersin yavaşça kendi kendine:

            ömrün çemberinden kurtuldum yine.

                        “Siyah Atlar”

 

            Ve birden değişen yüzün

            Arzunun uzaklarında,

             O çılgın bitiş, kayboluş

             Göğsünde ve kollarında.

 

            Ve açık pencerelerden,

             Mavi gökle giren rüzgâr

                        “Başka Bir Yıldızda”

 

            Ve diyor fecirden berrak

            Sesiyle her ürperişte,

            Geceyi yumuşatarak:

            “Bütün gözyaşların işte.”

                        “Bir Gül Bu Karanlıklarda”

 

Yırtılan yelkenler gibi

Enginle baş başa kalsak

Ve bir şafak serinliği

İçinde uykuya dalsak.

            “Rıhtımda Uyuyan Gemi”

 

Bir altın uçurum derinleşmede

Ve meçhule doğru süzüldü kervan

            “Musiki”

 

Bazan bir tebessüm, tutuşmuş mercan

Rüyasıyle sanki kanlı bir çiçek,

Ve saçlar ümitsiz öyle yüzecek

Olgun akşamların ağırlığından.

            “Ayna”

 

Bir türkü ki gamlı, uzun,

Ve sen gülünce açan güller,

 

Ah o hiç dinmeyen rüzgâr

Ve uykusu çiçeklerin.

Ve beni çıldırtan hüzün

İki bakış arasında

            “Mavi, Maviydi Gökyüzü”

 

Ovanın yeşili göğün mavisi

Ve mimarîlerin en ilâhisi,

            “Bursa'da Zaman”

 

Her bahçenin yabancısı

Ve her ümidin üstünde,

            “Dönüş”

 

Çok güzel bir uykudan uyanmış gibi mahmur

Ve hâlâ eşiğinde yarım kalmış rüyanın.

            “Deniz”

 

Ve gülümseyerek öyle derinden

Her lâhza başka şey ve hep kendisi,

Bir başka yıldızdan veya alevden

Ânın ve hareketin mucizesi,

Ve ümitsiz avı bin sonsuzluğun;

            “Raks”

 

            İşte mısra başlarına yerleşmiş yirmi tane ve. Daha başkaları da var. Mısra or­talarında olanlar da ayrı. Ataç, sağ olaydı da bu ve'leri böyle bir arada göreydi. Kim bilir gözleri nasıl fırıl fırıl dönerdi.

            Sizlere ve'leri gösterirken Tanpınar'ın şiir dünyası hakkında da bir fikir ver­diğimi sanıyorum. Gerçeği söylemek gerekirse, bu ve'li mısralarla ilk karşılaşma insanı sarmıyor değil. Ama bunlar, birbiri arkasından karşımıza gelip dikilince mısraların güzelliğini görmemize engel oluyorlar. Böyle olmasaydı, hangi mıs­ralar ve ile başlıyor, diye uğraşıp durur muydum?

            Bu özelliğin yanı başında Tanpınar'ın kitabında, müselles, sükût, şahit, meç­hul, iğva, merhale, nağme, kâinat, mabude, hicran, mücevher, nur... gibi bugü­nün kuşaklarına artık hiç seslenmeyen kelimeler de görülüyor. Bilmem bunlara gösterilen sevgiyi de gençliğe olan bağlılığa mı vermeli?

            Tanpınar'ın kitabından söz ederken çok önemli bulduğum bir noktaya de­ğinmeden geçemeyeceğim. Bir şiir kişiliğini buluncaya kadar, başka deyişle, şa­ir duyduğuna kendini saran bir hava içinde son biçimini verinceye kadar çalışır, yazar, çizer, bırakır, yeniden alır; olmazsa bir süre ara verir. Sonunda, çoğu za­man, beklenmedik bir ânda şiir kendini bulur ve şairden kopar. Artık o, şairden ayrı düşmüş hür bir varlıktır. Böyle olunca, şairin onu yıllar sonra yeniden ele alması, yıllar öncesinin sıcaklığını yeniden yaşamaya kalkışması olur ki, bunun da imkânı yoktur. Yaşanmış olan ân, artık bütün özü ve özelliğiyle yok olup git­miştir. Bir bakıma, şiir de, bir defa daha yaşanmasına imkân olmayan bir duy­gulanma ânını ebedileştirmek değil midir?

            Tanpınar'ın yıllar Öncesi yazıp yayımladığı bir iki şiirini yıllar sonra değişik mısralarla kitabında görmeseydim bu satırları yazmazdım.

           

            "Mavi, Maviydi Gökyüzü" nü birlikte okuyalım:

 

Mavi, maviydi gökyüzü

Bulutlar beyaz, beyazdı;

Boşluğu ve üzüntüsü

İçinde ne garip yazdı...

 

dörtlüğü ile başlayan bu şiir şöyle bitiyor:

 

Kim bilir şimdi nerdesin?

Senindir yine akşamlar;

Merdivende ayak sesin

Rıhtım taşında gölgen var.

 

            İlk dörtlüğün üçüncü mısraı ilkin:

 

            Dalgaların üzüntüsü

 

idi. Açıklamaya çalıştığım sebeplerden dolayı, sonucun bu değişiklikten yana olduğu söylenemez elbette. "Boşluğu ve üzüntüsü" ile "Dalgaların üzüntüsü" mısralarını yüksek sesle okuyunuz. Anlamın da değişmiş olduğunu farketmeniz bir yana, birincide dilinizin nasıl güçlükle kıpırdadığını duyacaksınız.

            Şiirin zararına olan böyle bir değişikliği "Gül" başlıklı şiirde de görüyoruz. İlkin, Sanat ve Edebiyat dergisinin 22 nci sayısında, 1947 mayısında çıkmış olan Gül'le, iki mısra değişerek kitapta yer alan Gül'ü karşılaştırınız. Şiirin neler kay­bettiğini göreceksiniz.

            Kesin biçimlerini bulduktan sonra yaratıcısından kopan, yani yayımlanan mısralara yıllar sonrası dokunmamak. Bunlar, mısralara can vermesiyle yok ol­ması bir olan tek ânların anılarıdır; üstelik, yaratıcısı ile değil, artık okuyucuyla baş başadır. Yaratıcının yapacağı şey, onların, sadece, bir okuyucusu olmaktır.

Tanpınar'in şiirlerini severek okudum. Nasıl sevmeyebilirdim ki, bana ilk gençlik yıllarımı hatırlattı.

 

(Bir Gül Bu Karanlıklarda-Tanpınar Üzerine Yazılar, 2002) 

Yazar: SUUT KEMAL YETKİN

SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ

Ahmet Hamdi Tanpınar’la ilk kez 1955 yılında, Varlık Yayınevi'nde karşılaş­mıştık. Hangi nedenle, anımsamıyorum, benim bakımsız odama gelmişti. Beş on dakika süresince, Fransız yazınından, özellikle de Nerval'den sözetmiştir. Ba­na o gün imzaladığı Yaz Yağmuru'nun üzerine “Tahsin Yücel Beye, genç meslek­taşım, beraberce Nerval'dan konuşalım. Sevgilerle” diye yazmıştı. 1961'de, Ede­biyat Fakültesi'nde asistan olarak göreve başlamamdan sonra, daha sık görme­ye başladım onu. Hocalarımın, Süheyla Bayrav'ın, Nesterin Dirvana'nın, Adnan Benk'in yakın dostuydu, sık sık bizim bölüme uğrardı. Bir gün, elinde birkaç Sa­atleri Ayarlama Enstitüsü'yle geldi, uzun sunuşlarla imzalayıp verdi dostlarına. Yanıbaşında dikiliyordum.

  “Hocam, bana yok mu?” diye sordum.

  Rahatsız olmuş gibi görünmedi.

  “Kusura bakma, Remzi ne cimri adamdır, bilirsin; elinden kitap alamıyorum ki” dedi.

  Şeytan dürttü.

  “Yazık, ben de Varlık'a bir yazı yazacaktım” dedim.

  Ahmet Hamdi Bey kolumdan tuttuğu gibi Türkoloji Bölümü' ndeki odasına götürdü beni. Bir dolap açtı, burada üst üste, yan yana dizili yetmiş seksen Sa­atleri Ayarlama Enstitüsü'nden birini çekti, adıma imzalayıp verdi. Doğrusunu söylemek gerekirse, kitap üzerine bir yazı yazmayı düşünmüyordum. Yazık ki aradan iki hafta bile geçmeden Ahmet Hamdi Bey öldü: yazıyı yazdım, ama bir borcu yerine getirmekten çok, içten bir hayranlığı dile getirdim sanırım.

  Şimdi, bunları yazarken, biri belleğimde, biri gözlerimin önünde duran iki görüntü içimi sızlatıyor. Birincisi, Süleymaniye'nin avlusunda, Ahmet Hamdi  Bey'in cenazesinde, sevgili hocam Sabahattin Eyuboğlu'nun anlatılmaz bir acıy­la gülümseyen yüzü; ikincisi, bunca yıldan sonra, ancak şimdi, şu anda ayrımı­na vardığım bir ayrıntı: Ahmet Hamdi Beyin bana imzaladığı Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün üzerine koyduğu tarih: 10.2.1962. Unutulmaz usta 24 Ocak 1962' de öldüğüne göre, ölümünden 17 gün sonrasının tarihi, nerdeyse aşağıdaki gençlik yazısını yazdığım tarih.

  Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okumaya başlayan okurun, sayfaları çevirdik­çe bir kararsızlık, bir duraksamadır başlayacaktır içinde; bir tuhaf rahatsızlık duyacaktır. Kitabın Öyle güç anlaşılır, güç okunur bir roman olmasından değil­dir bu. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın hangi eseri sıkıcıdır ki Saatleri Ayarlama Ensti­tüsü de sıkıcı olsun! Bu kararsızlık, bu duraksama, bu rahatsızlık romandan çok, okurun kendisiyle ilgilidir. Bütün bunların sebebi, okurun roman karşısında kendine belirli bir nokta seçememesi, daha açık bir deyimle, romana hangi açı­dan bakması gerektiğini tam olarak kestirememesidir. Esere belirli bir açıdan bakmak, okura bir kolaylık sağlar. En basitinden bir örnek vereyim: okunan ro­man gözler önüne olayları oldukları ya da olabilecekleri gibi gösteren ya da göstermek isteyen bir eser midir, yoksa gerçek olamayacak olaylardan, kişilerden sözeden bir eser mi, okur bunu kolayca görebilir, gördükten sonra da romanı de­ğerlendirmesi, romanla kendi arasında daha sıkı bir yakınlık kurması kolaylaşır. Ama Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün okuru, onu bu iki sınıftan birine yerleştir­mekte güçlük çeker. Seyit Lütfullah'ın, Aristidi Efendi'nin garip dünyaları, tam mezara gömüleceği sırada tabutundan başını kaldırıp dosdoğru eve götürülme­sini söyleyen, alkışlar, ıslıklar arasında evine geldikten sonra sağlığa kavuşarak bambaşka bir ömür sürmeye başlayan ihtiyar hala, Avrupa'da okumuş bir he­kimden beklenmeyecek derecede sakat ruh hekimi Ramiz, sonra her yanıyla Sa­atleri Ayarlama Enstitüsü adlı kurum. Bunlar da, bunlara benzeyen başka birçok şeyler de, ilk bakışta gerçekle ilgisi bulunmayan bir hayal ülke, bir hayal oyunu izlenimi bırakıyor. Buna karşılık, yalnız yazarın ustalığından, inandırma gücün­den gelmeyen romanın her satırına sinmiş bir gerçeklikle karşı karşıya gelirsiniz durmadan. Kitaba gerçek açısından mı, hayal açısından mı bakacağınızı kestiremezsiniz. Bir karara varmak için biraz daha beklemek, biraz daha ilerlemek, dü­şünmek gerekir.

  Gerçek ile hayalin basit birer örnek olduklarını yukarıda belirtmiştim. Tan­pınar'ın romanı da çok güzel gösteriyor basitliklerini. Gerçekten de, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün okuru, bu iki açıdan birini benimsemeye kalktı mı, bü­yük bir yanlışlığa düşmekle kalmaz, romanı anlama imkânını da yitirir. Çünkü Tanpınar'ın anlattığı ne dar ve geniş anlamlarıyla gerçek, ne de dar ve geniş an­lamlarıyla bir hayal dünyadır. Elbette hayalden, hayal oyunundan çok, bir ger­çek söz konusudur, ama bu gerçek Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kişiliğiyle zenginleşmiş, “gerçek” kelimesinin kapsayamayacağı kadar genişleyip yoğunlaşmış bir gerçektir. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın gördüğü, duyduğu, hatırladığı, düşündüğü gerçektir, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi “içli”, son derece bilgili bir sanatçı­nın süzgecinden geçip roman olmuş, çok yönlü bir gerçektir. Böyle yazıyorum ya fazla bir şey anlatamamanın, konunun Özüne varamamanın sıkıntısı içinde­yim, bütün bunların hemen hemen bütün gerçek sanatçılar için söylenebilecek şeyler olduğunu da iyi biliyorum. Belki de bütün güçlük bu “gerçek” kelimesin­den doğuyor. Çünkü Ahmet Hamdi Tanpınar'ın anlattığı, bir gerçekten çok, bir düşüncedir, bir fikirdir. Ne var ki hayatla, hayatımızla ilgili bir fikir ya da fikir­ler söylenmesi, bu fikirlerin de olaylarla, kişilerle verilmesi, fikri gerçekle iç içe, üst üste getiriyor. Karışıklık da bundan doğuyor.

  Yakından bakılınca görülebilir: Ahmet Hamdi Tanpınar'ın anlattığı o unu­tulmaz, ama gerçek olamayacak kadar benzersiz kahve, gerçek bir kahve değil­dir, Tanpınar'ın kahve fikridir. Doktor Ramiz yalnız budala, tuhaf bir hekim de­ğildir, Tanpınar'ın bir takım ruh hekimleri üzerindeki fikridir (onlarla alayıdır da.) Saatleri Ayarlama Enstitüsü de, onu kurup sürdüren insanlar da, Tanpı­nar'ın çağımız, memleketimiz üzerinde, çağımızın, memleketimizin insanları üzerinde görüşleri, her şeyi her yanıyla kavrayan düşünceleridir. Romanın baş­lıca kahramanı Hayri İrdal da herhangi bir roman kahramanı olmaktan çok, Tanpınar'ın insan üzerindeki, insanın durumu üzerindeki fikri, bir canlılık, bir kişi­lik kazanmış görüşüdür. Bu örnekler alabildiğine çoğaltılabilir.

Bir romanda kişilerin, olayların her şeyden önce belirli bir fikrin anlatılması için kullanıldıkları çok görülmüş bir şey. Ama Tanpınar bu kadarla yetinmiyor, bir yeri, bir insanı doğrudan doğruya bir fikir, bir düşünce, bir görüş olarak su­nuyor. Soyut düşünceleri, duyguları, kavramları somutlaştırarak, bir yerin, bir insanın, bir olayın biçimi, rengi, kokusu, hareketi içinde veriyor. Her fikir, her kavram, her duygu canlı varlıkların ya da nesnelerin biçimine, rengine, kokusu­na, sıcaklığına bürünüyor Tanpınar'ın son romanında. Okura da bu somut şey­lerden öze, kaynağa, yani fikre gitmek düşüyor. Meselâ, romanın bir yerinde, Tanpınar kumar oynayan birinden şöyle sözediyor: “Oyun, dışardan yaptığı bir hareket değildi; onun içine girmiş, bütün vücudunu ayrı ayrı çalıştırıyor, birşeyleri didikliyor, gagalıyordu. Yamalı kundurasından çorabının yırtığı görülen sağ ayağı masanın altında bir dikiş makinesinin kolu gibi işliyor, gırtlağı durmadan etrafa hücum ediyor, parmakları çengel gibi muttasıl birşeylere takılıyor, birşeylere asılıyor; dudakları etrafı somuruyor, çene onların sömürdüğünü kusuyor ve burun acayip homurtularıyla bütün hayatı korkutmaya çalışıyordu.” Açıkça gö­rülüyor: oyun canlı bir varlık oluvermiş, kumarcı da kumar oynayan bir insan­dan çok farklı, nerdeyse bir garip canavar diyeceği geliyor insanın. Bunun böy­le olması, kumar oynayan adamın burnunun burundan farklı bir şey, çenesinin çeneden farklı bir şey olması, bu burnun, bu çenenin bir fikrin, bir görüşün resim halinde, görüntü halinde birer unsuru olmasındandır. Tanpınar'ın bu tutu­mu, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün sayısız kişilerinden biri olan Madmazel Afroditi'nin portresinde elle tutulacak derecede belirli bir duruma geliyor:

“Afroditi, sımsıkı bir ten, her ağzını açışta bir ispirto alevi gibi parlayan otuz iki diş, uzun kirpikleri arkasında telkinleri bir ufuk gibi derinleşen bakışlar, ko­nuştukça sizin boğazınızda düğümlenen, İtalyan babasından kalmış ağdalı, har­dal gibi sert ve dik, yine de son derece tatlı bir ses, isteyerek çolpalaştırdığı ha­reketleriyle bir örümcek gibi dört bir tarafınızı saran eller, bir yığın cazibe ve dostluk, hulâsa belki de farkına varmadan hareket ve hücum halinde bütün ka­dınlıktı.” Afroditi, belki söylemek bile fazla, Madmazel Afroditi olmaktan çok, sımsıkı bir ten, otuz iki diş, tatlı bir ses, insanın dört bir yanını saran iki, belki de birçok el, bir yığın cazibe ve dostluktur. Bütün bu özellikler, nitelikler, daha doğ­rusu çizgiler, daha başka çizgilerle de birleşerek “bütün kadınlık” oluyor. Afro­diti adıyla, sımsıkı bir tenle, parlak dişlerle, hardal gibi sert ve dik bir sesle, bir yığın cazibe ve dostlukla somutlaşan, bir cisim olarak çizilen kadın fikri oluyor. Bu örnekler de alabildiğine çoğaltılabilir.

Ama bütün bunlar gelişigüzel yığılmış, iş olsun diye sıralanmış fikirler, gö­rüşler, duygular, izlenimler değil. Romana adını veren Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün pek de fazla bir yer tutmaması,bu garip enstitüyle o kadar ilgili gibi görünmeyen olayların, insanların daha geniş bir yer tutması bizi yanıltmamalı. Her şey bir ana fikrin çevresinde belirli bir denge içinde yer almakta, her şey bu ana fikrin, anlamsız insan, anlamsız dünya fikrinin birbirlerini tamamlayan, ay­rı ayrı yanlarıdır. Tanpınar çağımızın başlıca konularından biri olan bir fikri, in­sanın, dünyanın, hayatın anlamsızlığı fikrini, günümüz insanının artık yeterli bulmadığı, anlam bakımından da pek yoksun görünen bir çevrenin iki ayrı çağı içinde ele almakta, sanatının aynasından gözler önüne sermektedir. Bu ana ko­nunun çevresinde Ahmet Hamdi Tanpınar'ın dünya görüşünün gözlerimiz önü­ne serilmesi, beklenmedik ölümünün uyandırdığı büyük acı karşısında son ki­tabını bizim için küçümsenmeyecek bin avuntu haline getiriyor.

 

(Bir Gül Karanlıklarda-Tanpınar Üzerine Yazılar, Haz. Abdullah Uçman-Handan İnci, 2002)

Yazar: TAHSİN YÜCEL

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör