Cahit Tanyol

Sosyolog, Yazar, Şair

Doğum
Eğitim
İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü

Şair ve yazar, sosyolog. 1914, Nizip / Gaziantep doğumlu. Şair ve çevirmen Tuğrul Tanyol’un babasıdır. Nizip Cumhuriyet İlkokulu (1926), Adana Öğretmen Okulu (1931), Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü Edebiyat Bölümü (1935), İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü (1944) mezunu. Türkçe, edebiyat ve felsefe öğretmeni olarak Yozgat Lisesi (1936), Çorum Ortaokulu (1937), İzmir Tilkilik Ortaokulu (1938-40), İstanbul Eyüp Ortaokulu (1940-44), Taksim ve Haydarpaşa liselerinde (1945) görev yaptı. 1944’te “Schopenhauer’da Ahlâkın Temeli” adlı tezi ile yüksek lisansını bitirdi ve 1946 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine sosyoloji asistanı olarak girdi. “Haz ve Elemin Ahlâkta Yeri” adlı çalışmasıyla (1949) doktorasını tamamladı ve “Örf ve Adetler Sosyolojisi Açısından Sanat ve Ahlâk” adlı takdim tezi ile (1953) doçent, 1961 yılında profesör oldu. Öğretim üyeliği ile birlikte 1972-82 yılları arasında Sosyoloji Enstitüsü Müdürlüğü ve bölüm başkanlığı yaparak emekliye ayrıldı.

Prof. Cahit Tanyol, üniversitedeki görevi sırasında bilimsel yetersizliklerini ileri sürerek, Turhan Yörükân ile Ayda Yörükân adlı iki asistanın üniversiteden ihracını istemişti. Bunun üzerine bu iki asistan da bir bildiri yayımlayarak, Tanyol’un bilimsel yetersizliğini ileri sürdüler. İddialar basında yankı bulunca olay bir çatışma düzlemine taşınarak yazarlar arasında uzun süre tartışma konusu oldu. Olay, Türkiye Büyük Millet Meclisine kadar intikal etti.

Tanyol’un “Gurup, Taşbaşta Akşam” başlıklı ilk şiirleri İsmail Habip Sevük’ün Adana Maarif Emini iken çıkardığı Maarif Mecmuası’nda yer aldı. Şiir ve yazıları, 1928 yılından 1932 yılına kadar Servet-i Fünûn, Yenilik, İçtihat; sonraları Aramak, Varlık, Değirmen (1942-44, 12 sayı), Akademi, İnsan, Aile Küçük Dergi, Yeni İnsan, Yön, Hisar, Realite, Türk Yurdu dergilerinde yayımlandı. Yeni Sabah, Cumhuriyet, Milliyet, Son Telgraf, Güneş sürekli olarak yazdığı gazetelerdir. Fransızca ve Türkçe yayımlanan Realite dergisinde çıkan Seyahate Davet adlı şiiriyle birincilik kazandı. 1957 yılından itibaren İngiltere, Fransa ve İspanya’yı gezip gördü. Bu ülkelerde düzenlenen uluslararası sosyoloji kongrelerine katıldı. Türkiye Yazarlar Sendikası, Edebiyatçılar Derneği, Türk Sosyolojisi Derneği, Yahya Kemal’i Sevenler Derneği, Turing Kulübü üyesidir.

ESERLERİ:

ŞİİR: Kuruluş ve Fetih Destanı (1969), Son Liman (bütün şiirleri, 1992), Düş Yorgunu (tüm şiirleri, 2001).

DENEME-İNCELEME: Örf ve Adetler Sosyolojisi Bakımından Sanat ve Ahlâk (1952), Sosyal Ahlâk - Laik Ahlâka Giriş (1960), Sosyolojik Açıdan Din-Ahlâk-Laiklik ve Politika Üzerine Diyaloglar (1970), Atatürk ve Halkçılık (1982), Türk Edebiyatında Yahya Kemal (1985), Türk Edebiyatında Yahya Kemal (1985), Laiklik ve İrtica (1989), Çankaya Dramı (1990), Türklerle Kürtler (1993), Schopenhauer’da Ahlâk Felsefesi (1998), Neden Türban Şeriat ve İrtica (2002), Hoca Kadri Efendi’nin Parlamentosu (2003).

KAYNAK: Bediî Faik / Üniversite’de Skandal (Dünya, 31.3.1963), Bediî Faik / Üniversite’de Skandal!... (Dünya, 1.4.1963), İstanbul Üniversitesinde Büyük Bir Skandal (Yeni İstanbul, 1.4.1963), İstanbul Üniversitesinde Skandal (Yeni İstanbul, 2.4.1963), Emil Galip Sandalcı / Edebiyat Fakültesinde Skandal (Yeni Sabah, 2.4.1963), Esin Talu / Kimlere Profesör Diyoruz? (Akşam, 3.4.1963), Tarık Buğra / Ciddî Bir Konu Oldu (Yeni İstanbul, 4.4.1963), Bediî Faik / Üniversite Bu Adamın Çiftliği midir? (Dünya, 4.4.1963), Sabiha Deren / Çizmeden Yukarı Çıkmayın Bakalım… (Yeni İstanbul, 6.4.1963), Tarık Buğra / Atatürk’ü Kurtarmak (Yeni İstanbul, 6.4.1963), Tarık Buğra / Atatürkçülere (Yeni İstanbul, 7.4.1963), Profesör (Dünya, 29.4.1963), Cahit Tanyol / Çürümüş Ahlâk (Cumhuriyet, 5.4.1963), Zavallı Profesör (Yeni İstanbul, 7.4.1963), Tarık Buğra / “Çürümüş Ahlâk” (Yeni İstanbul, 8.4.1963), Esin Tâlu / Palavracı Âlim (Akşam, 10.4.1963), Sabiha Deren / Sen Daha Orada mısın? (Yeni Sabah, 13.4.1963), Cahit Tanyol / İki Kadro (Cumhuriyet, 19.4.1963), Sabiha Deren / Cesarete Bakın (Yeni İstanbul, 22.4.1963), Ayda Yörükân – Turhan Yörükân / Cahit Tanyol’un “Not”una Cevap (Cumhuriyet, 11.5.1963), Birsen Pekçolak - Zeki Büyüktanır / Homeros’tan Günümüze Anadolu Destanları (2002), Turhan Yörükân – Ayda Yörükân / Üniversitede İlim ve Ahlâk – Cahit Tanyol ve Sosyoloji (yay. haz. Ali Birinci, 2003), İhsan Işık / Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2. bas., 2009).

FİRAR

Hani şu güz yağmuru altında,

Neylesem, netsem.

Uyuşup bulutlarla

Başımı alıp gitsem..

 

Geri dönmek korkusu

Kalsın içimde yeter...

 

Hani yirmibir yaşımın aydınlığında,

İçimde hicreti bütün kuşların.

Yola düşsem.

Dert biter, kaygı biter, iş biter...

 

(Hisar, Temmuz 1953)

İLK GÖZAĞRISI

Yıl 1931, yaş onyedi,

Bir küçük kız sevdim Çukurova´da,

Adı Elifeydi,

İlk aşkım, ilk sevgilim,

Dokunsam solacakmış gibi gelirdi bana,

Tutuşur, tutuşurdu elim.

 

Bir bahar sabahı, mayısın yedisinde

Bir oyun oynamıştık çocuksu

Dilberler Sekisi'nde

Ne benim aklıma geldi bir şey,

Ne onun.

 

Takıldık büyülü ağlarına,

"Of derdim var" oyununun.

Menekşeydi onun adı,

Devedikeniydi benimki.

Bir doyumsuz uçuştur aşkların ilki

Tek söz geçmedi aramızda aşka dair

Tek düşünce yoktu içimizde aşktan öte

 

Bir yakınmada düğümlendi bütün gönül öykümüz,

Evlere, damlara yakıştırmazdım onu

Mayıs akşamlarının sert kokulu

Çiçeklerine karışır, düş olurdu.

Bir Elife´m vardı dağlarda gezer,

Bulutlarda yürür,

İçimde gülüş olurdu.

 

Gece çökünce pencereme

Uzakta Toros dağları

Ve gökte yıldızlar

Ay altında

Gönlümüzce bir evren kurulurdu.

 

Ne zaman anılarla kalsam yapayalnız

Görünür düşlerimin aynasında bu küçük kız

Alır götürür beni uzaklara

Yıllar geçivermiş kendi bildiğine.

Akan suya vurulmuyor gem

Gençlik günlerimin ilk gözağrısı.

 

Elife´m şimdi nerde,

Yaşıyor mu bilmem?

Bu gönül özleminden habersiz.

Fakat şimdi baraj sularının altında kalan işsiz,

Ağacın gölgesinde

Ürkek ve sokulgan bana bakıyor hâlâ,

Zamanı durduran bu küçük kız. 

CAHİT TANYOL’LA BİR KONUŞMA

1 — Bugünkü Türk şiiri hak­kındaki fikriniz nedir?

«Önce bu suali hangi yönden soruyorsunuz, bunu belirtmek lâzım. Çünkü her devrin kendine mahsus bir şiir anlayışı ye güzel telâkkisi var. Zihnî ölçü­lerimizi, bilhassa değerler saha­sında, bir çağın içtimaî haya­tından tamamıyla ayırmak güçtür Bugünkü şiirin bir çok problemleri var. Şair gerek kendi iç hayatına ve gerekse içti­maî realitelere daha yakından ve daha samimi bakmasını bili­yor. Eskiler, (Bununla Tanzimat’tan bu yana edebiyatımızı kastediyorum) realiteye az çok bir kartpostaldan bakarlardı ve­ya Divan Edebiyatımızda oldu­ğu gibi kelimelerin hünerine sığınırlardı. Ben şiirin bir dil hüneri olduğuna kani değilim. Şiir bir gerçeğin, bir yaşanmış halin ifadesidir. Yalnız bu gerçek sözü yanlış anlaşılmasın. Şi­ir gerçeğin peşinde olmakla be­raber, gerçeği ön plâna alan fi­kirlerin dışındadır. Çünkü ger­çek dahi olsa her peşin fikir sa­nata zarar verir. Sanat, peşin fi­kirden nefret eder, fikri beraberinde getirir. Bizim bugünkü şiirimiz doktriner temayüller dışında bir takım gerçeklere ina­nıyor. O, vezinden, kafiyeden ve diğer söz sanatlarından ziya­de; sanatkârın ruhundaki rea­lite duygusuna varmak istiyor, öyle sanıyorum ki halk şiiri müstesna, şiirde ilk defa çıplak samimiyeti yeni şiirde buluyo­ruz.                                      .   ..

Şüphesiz burada Yahya Kemal'in hakkını inkâr etmemek lâzım. Şiirimize bütün olarak ilk hakiki lirizmi getiren odur. Lirizm diyorum, bunu deyiş ve duyuşta samimiliğin karşılığı olarak kullanıyorum. Yahya Ke­mal’den önceki şiir samimi değil­di. Daha doğrusu şair farkında olmadan bazan samimi olurdu. Onların bu samimiyeti umumiyetle santimantalizmin hududunu aşmaz.   Santimantalizm, aslında yapmacık olanın, duyulma­mış olanın ifadesidir. Şair duymasa bile duymuş görünmeye çalışır. Bugünkü şiir samimilik gayretinden ziyade duyulmuş olanın ifadesine çalışıyor. Şüp­hesiz bunu asırlarca yapmacık bir dilin içinde gerçekleştirmek güçtü. Son nesli halk deyimle­rine sürükleyen dildeki sade­leşme temayülünden ziyade du­yulanı söze olduğu gibi aktar­mak ihtiyacıdır. Eski kitap di­limiz onlara modası geçmiş bir kalem efendisi gibi ağır geliyor.

Bununla beraber, bugünkü şi­ir bütün imkân ve değerlerini ortaya atmış değildir. Yeni bir hayat, anlayışının başlangıcındayız. Hayata bu yeni bakış tarzımız, hadiselere karşı, tav­rımızı değiştirmektedir. Bundan önceki şiirde bir alaturkalık vardı. Batı düşüncelerini dahi kendi kalıbına sokmadan rahat edemiyordu. Kendi kalıbına der­ken burada yerli kalıbı değil, alaturka kalıbı kastediyorum. Alaturka kalıp, bir realite de­ğil, bir zihniyettir. Bu zihniyet fizik âleme olduğu gibi, değer­ler âlemine de bir hadis ve tef­sir zaviyesinden bakar. Bugünkü jürimiz bu zihniyetten tamamıyla uzaklaşmıştır. Gerçi teker teker ele alınınca ortada otorite olmuş değerler bulmak güçtür. Fakat amatör şairler arasında dahi eskilerin nadiren bulabildikleri güzellikler vardır. Bunlar, ömründe bir mısra dahi söyleyememiş olan Ekrem bey kadar dahi gösterişli değildirler. Buna rağmen, her neslin şiirle­rinden bir antoloji yapılsaydı, öyle sanıyorum ki bugünkü şiir bir hayli ağır basacaktı.

2 — Nesrimizin bugünkü gidi­şini nasıl buluyorsunuz, hikâye ve roman için ne dersiniz?

Şiir için söylediklerimi nesir için de tekrarlamak mümkün­dür. Türkçe hakiki sesini genç neslin küçük hikâyelerinde bul­du dersem üstatlar gücenme­sin. Bir Sait Faik, son nesilden sayılmamakla beraber, Servetifünun hikayecilerinin hayal dahi edemeyeceği bir Türkçe ile ko­nuşuyor. Hele son zamanlarda birkaç hikâyesini okuduğum Vü­sat O. Bener’in kaleminde Türk­çe kıvrak, neşeli, muzip, velha­sıl ruhun bütün temayüllerini ifade eden bir güzelliğe sahip. O bazı gençlerin yaptığı gibi Nurullah Ataç'ın yapmacık ve ya­van deyiş tarzını taklit etmiyor. Bu arada Tarık Buğra'yı, Hal­dun Taner'i zikretmemek hak­sızlık olur. Tank Buğra hikâ­yelerinde içtimaî gerçeği ifade etmek için hiç bir bayağılığa sap­mak lüzumunu duymuyor.

Yeni nesil roman sahasında henüz kendisini kabul ettirmiş hikâyelere büyük Türk romanı­nın ilk müjdecileri gözü ile bak­mak yanlış olmaz kanaatindeyim.

3 — Sonatın cemiyet içindeki rolü size göre ne olmalıdır, sa­natkârın cemiyet içindeki yeri nedir?

Sanatın cemiyet içindeki ro­lü sözünden onun bir içtimaî vazifesi olduğu mu kastediliyor? Hiç bir sanat eseri, cemiyet için­de belli bir vazifenin hizmetinde olduğunu aklına getirmez. Bununla beraber gerçek sanat cemiyete tesir eder. Fakat bu­rada cemiyet deyince neyi anla­mak lâzım? Cemiyet müşahhas bir şey değildir. Ona, bir kıy­metler manzumesi diyebiliriz. Cemiyetin kıymetler manzume­si ise, günün aktüel cereyanlarının üstünde ve dışında bir nizam kurar. Sanat, işte bu ni­zam içinde bir role sahiptir. İlk çıkışında en yadırganan eserler dahi, eğer hakiki bir sanat de­ğeri taşıyorlarsa, sonradan içti­maî kıymetler içinde yer alırlar. Yalnız sanatın cemiyette pratik ahlâk nevinden bir rol oynadığı iddia edilemez.

Düşüncemi daha açık söylemek için meseleyi şu tarzda da ele alabiliriz. Sanatın cemiyet için­de, oynadığı rolden onun fay­dası mı kastediliyor? Son. za­manlarda bir şair bu bayat mü­nakaşayı yeniden diriltmek için bir hayli ceht sarf etmektedir. Gerçi sanat faydasız ve bazıla­rının zannettiği gibi bir oyun değildir. Fakat burada fayda kelimesinden ne anlamak lâzım?

Eğer bundan fayda gayesi güt­mek kastediliyorsa, bu sanatı bir başka kıymetin emrine ver­mek olur. Sanat faydalıdır, tıp­kı ahlâk nasıl faydalı ise. Fakat ahlâk fayda gayesi güttüğü za­man artık ahlâk olamaz. Ahlâ­kın mahiyeti fayda gayesi güt­meden, faydalı olmayı icabettirir. Onun karakteri hasbîliktir. Sanat da tıpkı ahlâk gibi hasbî­dir. Nasıl ahlâk hasbî olduğu nisbette faydalı ise, aynı şeyi sanat için de söyleyebiliriz. Sa­natın faydasız olduğunu ileri sü­renler umumîyetle onun bu has­bî karakterini yanlış bir tefsire tâbi tutmuşlardır, ve bu yanlış tefsirin karşısında sanatın fayda gayesi güttüğü iddiası yine yanlış olarak ortaya çıkmıştır. Sanat faydalıdır, fakat fayda ga­yesi gütmez.

4 — Bizde neden münekkit ye­tişmiyor, tenkit sahamızın za­yıflığını neye bağlıyorsunuz?

Niçin böyle bir sual sorduğu­nuzu anlayamadım. Ben tenkit sahasının zayıflığına kani de­ğilim. Her iyi sanatkâr aynı za­manda   kendi neslinin tenkidini de birlikte getirir. Fakat bizde tenkit deyince bir takım profes­yonel yazarların sanat üzerinde­ki gevezelikleri kastediliyor. Fi­lân adam münekkiddir demek kadar komik bir fikir olamaz. Meselâ: küçük sanatlarda bir kunduracı, bir de kundura mü­nekkidi diye bir şey düşünmek ne kadar gülünçtür. Bir terzi bir kunduracı için düşünülmesi abes olan münekkit tipi, niçin sanat için abes olmasın? Bir dostum, bu cinsten sanat tufey­lilerini «Bal vermeyen eşek arı­ları»na benzetirdi. Bence biz­deki münekkit tipinin en iyi ta­rifi budur.

5 — Teni ealişmalaraufe hak­kında   bilgi   verir misini»?

Sanat ve ahlâk münasebeti» admda telif bir kitabım bitmek üzeredir. Sanatın, ahlâki ve di­ğer içtimaî değerlerle öten mü­nasebeti eserin ağırlık noktası­nı   teşkil   etmektedir.

Yahya Kemal, adlı bir kitap hazırlamaktayım. Ayrıca muhtelif gazete ve dergilerde çıkmış yazılarımdan bazılarını ve şiir­lerimi kitap halinde toplamak istiyorum.

 

(Suat Uzer / Cahit Tanyol’la Bir Konuşma, Hisar, c. 2, sayı: 36, 1.4.1953, s. 10-11)

Yazar: SUAT UZER

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör