Ömer Faruk Gergerlioğlu

İnsan Hakları Savunucusu, Araştırmacı Yazar, Milletvekili, Tıp Doktoru, Gazeteci, Siyasetçi

Doğum
02 Kasım, 1965
Eğitim
Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesi
Burç

İnsan hakları savunucusu, Tıp doktoru, gazeteci yazar, STK yöneticisi, XXVII. Dönem Kocaeli Milletvekili. MAZLUMDER genel başkanlarından. 2 Kasım 1965 tarihinde  Isparta’nın  Karaağaç ilçesinde doğdu. Baba adı Muhittin, anne adı Nebihe. Aslen Şanlıurfalıdır. İlk ve orta öğrenimimi Bursa’da tamamladı. Bursa İmam Hatip Lisesini bitirdikten sonra 1990 yılında Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldu.

Eğitimini tamamladıktan sonra Iğdır Tecirli Sağlık Ocağı, Bursa Orhaneli Devlet Hastanesinde çalıştı. 1995 yılında TUS sınavını kazanarak uzmanlık eğitimine  başladı. 2000 yılında Süreyyapaşa Göğüs Hastanesindeki görevini bitirerek Göğüs  Hastalıkları ve Tüberküloz uzmanı oldu. 2000 yılından itibaren İzmit  SEKA Devlet Hastanesinde Uzman  Dr. olarak görev yaptu. Göğüs hastalıkları ile ilgili birçok çalışmaya ve toplantıya  katıldı.

Dr. Gergerlioğlu, 2003 yılında  MAZLUMDER Kocaeli Şube Başkanlığını üstlendi. Derneğin yerel bir şubesi olarak; yaşam hakkı, düşünce özgürlüğü, kadın  hakları, işçi hakları  ile ilgili birçok imza kampanyası ve bilimsel raporlama çalışması yaparak Meclis’teki  ilgili   komisyonlara  iletti.

"Başörtüsüne Özgürlük" temalı haftalık basın açıklamalarının başlatıcısı ve yıllarca devam ettireni oldu. 2007 yılına kadar Kocaeli Şube Başkanlığı görevini yürüttükten sonra  MAZLUMDER Genel  Başkanlığı görevine Genel Kurulun oybirliği kararı ile getirildi.

Bu görevde iken, antidemokratik birçok yasa ve uygulamaya karşı sivil tepki, hukuki girişim ve  açıklamalarda  bulundu. Darbeci askerlerin yargılanması ile ilgili yasa değişikliği teklifleri hazırlayarak ilgili birimlere sundu. Hukuki birçok girişimle demokrasiyi engellemeye çalışan kişi ve kuruluşlara karşı suç duyuruları ile hukuki mücadele sürecini başlattı ve takibini yaptı.

Çeşitli medya kuruluşlarına bir kurum  temsilcisi olarak açıklamalar yaptı. Dünya ve Türkiye insan hakları raporları hazırlayan bir ekibin başında bulunarak, hazırladıkları raporlarla ilgili yurtiçi ve yabancı büyükelçilik yetkilileri ile görüşmeler yaptı. Yurt içi ve yurt dışında insan hakları konulu  birçok etkinlik, konferans, panel ve sempozyumlara katıldı. İnsan hakları alanında imza kampanyaları başlatılmasına önayak oldu. “Türkiye’de dini ve etnik ayrımcılık” konulu bir  saha çalışmasının başkanlığını yaptı. 2009 yılında yapılan kongrede genel başkanlık görevinde kalması yönündeki ısrara rağmen, kendi isteğiyle Genel Başkanlık görevinden  ayrıldı.

Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, 2013'te farklı sivil toplum örgütlerinin katılımıyla oluşan Kocaeli Barış Platformunun sözcüsüdür. Uzun yıllardan beri dünya ve Türkiye siyasetini yakından takip ediyor. 2007 yılından beri çeşitli yerel gazetelerde ve internet sitelerinde Türkiye ve  Dünya siyasetine dair haftalık köşe yazıları yayımlanıyor.

Daha önce yayınladığı bir mesaj yüzünden açığa alınan Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu 6 Ocak 2017'de 679. KHK ile devlet memurluğu görevinden ihraç edildi.

Dr. Gergerlioğlu, halen okul öncesi eğitim veren bir  kurumun kurucusu olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Akıl Oyunları Akademisi isimli, çocuklarda düşünme becerilerini  çeşitli zekâ fonksiyonları üzerinden geliştiren bir  eğitim sisteminin Kocaeli temsilcisidir. 

2017 Mart ayında kurulan ‘Hak ve Adalet Platformu’nun sözcüsü oldu. OHAL ve KHK’ların hukuki, siyasi, toplumsal etkilerini bireysel ve kolektif çalışmalarda inceleyen çalışmalara yoğunlaştı.

Kocaeli Milletvekili

Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, 24 Haziran 2018 genel seçimlerinde HDP’den XXVII. Dönem Kocaeli Milletvekili seçilerek TBMM’de yasama çalışmalarına katıldı. TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesidir.

Orta derecede İngilizce ve az derecede Arapça bilen Dr. Gergerlioğlu, evli ve biri kız, ikisi erkek 3 çocuk babasıdır. 

 

Ödülleri:

 

Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu'na 21 Haziran 2013'te FETA Girişimi ve Sakarya Gönüllü Eğitimciler Derneği 9. FETA ödülleri kapsamında "Yılın Aydını" ödülü verilmiştir.

 

KAYNAKÇA: Ömer Faruk Gergerlioğlu / Niye Milliyetçiliğe Karşıyım? (omerfarukgergerlioglu.com, 08.08.2015), Ömer Faruk Gergerlioğlu açığa alındı (yeniasya.com.tr, 13 Ekim 2016), Doktor Ömer Faruk Gergerlioğlu da KHK ile ihraç edildi (t24.com.tr, 7 Ocak 2017), Ömer Faruk Gergerlioğlu: Anti Erdoğancılık kazandırmıyor (Röportaj: Serpil İlgün, evrensel.net, 20 Şubat 2017),  Özgeçmişim - Ömer Faruk Gergerlioğlu (omerfarukgergerlioglu.com, 21.06.2019).

SASON İSYANI'NDAN GÜNÜMÜZE DEĞİŞEN NEDİR?

SASON İSYANI'NDAN GÜNÜMÜZE DEĞİŞEN NEDİR?

 

Ömer Faruk GERGERLİOĞLU

 

Mesele anlayışsız idarecilerle, 'Kasap Ahmet'lerle çözülmez, mesele adil, insani ve eşitlikçi yaklaşımlarla çözülür.

12 yıl süren bir silahlı çatışma, perişanlık, nesillerce süren dertler...

12 yıl süren bir dram, facia, gözyaşı, kan, sürgün...

12 yıl süren yara deşme, kanatma ve yine de hakim olanın devam etme dayatması...

Batmanlı egitimci, şair, yazar Behçet Gülenay'ın eseri karanlıkta kalacak bir dönemi tarihi tanıklıklarla aydınlatmaya çalışıyor. 'Suda yanan ayetler' tanıklar üzerine bina edilmiş bir tarihi roman.

Sason isyanı'nı anlatan bu tarihi roman bize yanlış uygulamaların devam etmesinin ne kadar üzücü olduğunu hatırlatır. 1925-1937 arası devam eden olaylar şimdi gündemde olmasa da bölge insanının hep zihinlerindedir, aktarılan hikayelerdedir.

Cumhuriyet elitizminin ürettiği anlayışın nasıl bir devlet, toplum uyuşmazlığı oluşturduğunu belgeleriyle ortaya seriyor kitap. Halen devam eden sorunların o günkü hatalarla yüzleşmeden çözülemeyeceğini bir daha hatırlatıyor bize kitap.

İsyanın sanıldığı gibi bir etnik meseleden değil, namus meselesinden başladığı anlatılır tanık anlatımlarında... Kendini büyük gören halkı küçümseyen bir anlayışın ortaya çıkmasıdır adeta bu olay. Devlet görevlilerinin misafir edildikleri Arap aşiretinin evinde bir kadına sarkıntılık yapıldığı iddiası zaten gergin olan ortamda fitili ateşleyendir.

Arap aşiretler arasında başlamış bu isyan daha sonra Kürt aşiretlerine de sıçrar ama problem ortaktır, toplumun dilinden, isteğinden anlamayan, çözüm için yapılması gerekeni idrak bile edemeyen üstenci bir zihniyet. Acı hatıraların artması yarayı derinleştirir, sözde durmamayı, ' bahta uymamayı' doğuran kibirli devlet kaprisleri, meselenin sadece o zaman değil şimdi de devam eden mesulüdür aslında.

'Garzan'da taş üstünde taş, gövde üzerinde baş kalmasın' emrini veren Siirt Tümen komutanı Osman Tufan paşa gibilerin tavrıdır belki de isyanın 12 yıl kadar uzun bir süre sürmesi. Kimbilir belki de çok güçlü olmasa da sertliğe karşı daha sertlikle cevap veren bölge insanını merhamet, adalet kanalından kucaklayamamanın nedenidir bu uzun süre. Kelle getirene mükafat vaadiyle insanları ihanete, gammazcılığa, yargısız infaza teşvik edenlerin hali hic sorgulanmadan nereye varılır? İnsanların Garzan dağlarındaki mağaralara sığınması ve inanılmaz kotü koşulları tercih etmeleri ve unutulmayacak dramatik hadiselerin yaşanmasının failleri halen sorgulanmayacak mıdır? Meselenin adı hep isyan ve çözümü hep kafa ezmek midir? Kısa sürede barışla bitecek bir sorunu umursamaz anlayışlar ve yanlı reçeteler uzatmıştır, bu bellidir.

Sığındıkları mağarada doğan bebeğinin ağlama sesi duyulmasın diye sımsıkı kapayan ama boğularak ölümune yol açan annenin çıldırmış, yürek yakan feryatlarından mı bahsedelim, yarım kalan aşk hikayelerinden mi, dağların tepelerinde dökülen hasret gözyaslarından mı? Yazar Gülenay bu acı tanıklıkları köy, köy, sehir şehir dolaşarak iyi ki dinlemiş ömrünün son demindeki tanıklardan. Yanlış politikaların tekerrür etmemesi için belki yapılması gereken en önemli işlerdir bunlar.

Yar ve ciğer acısı olmasına rağmen çatıştığı yaralı bir askerin 'su, su' diyen iniltisine koşan Mehmet'in bu acılara isyan eden şimdi için de geçerli sözleri ne kadar anlamlıdır. 'Bu kadar insan, bir hiç uğruna rezilce ölüyor ya da korkunç bir hayat sürerek hiçe açılan kapılar aşındırıyor' Ancak bu sözler karar vericiler tarafından o gün de karşılık bulmuyordu, bugün de...

Mesele anlayışsız idarecilerle, 'kasap Ahmet' lerle çözülmez, mesele adil, insani ve eşitlikçi yaklaşımlarla çözülür, bunu anlamak için yeni acılar yaşamamıza gerek yok, biraz araştırılsa tüm dersleri veren tarih yanı başımızda duruyor.

Hangi acıdan bahsetsem ki...

'Ben dağların ceylanı

Garzan Mîrinin kızı

Dağ aslanının karısı

Rındıhan'im ben

Ölürüm de teslim etmem namusumu

Eline çakal ve tilkilerin

Ölürüm de düşünmem haramzadeler'

 

diyerek namusuna el uzatanların elinden kurtulup Küsket'in azgın sularına bırakan Rındıhan'ların feryadı halen Garzan dağlarında çınlar.

Komutan yüzbaşı Cemal Madanoğlu ile görüşen isyancı Abdurrahman Ali'nin 'Yüzbaşı beg! Eger sizin büyük paşalarınız varsa bizim de Allah'ımız var. Dilekçeye gelince yazdım bile. Fakat sizin emir aldığınız o kurumlara degil. Ben Allah' a dilekçemi yazıyorum' demesinin ardından sahada olan yüzbaşının üstlerine önerdiği barış ne yazık ki yine sağlanamaz. Belli ki barışı bir acziyet olarak gören zihniyet belki hep boyun eğdirdiğini sanacak ama tepeden inmeci ve zorba metodlar bu topraklara hiç huzur sağlamayacak.

 

 KAYNAK: Ömer Faruk Gergerlioğlu / Sason İsyanı'ndan günümüze değişen nedir? (artigercek.com, adaletzemini.org, omerfarukgergerlioglu.com, arsiv.omerfarukgergerlioglu.com, 25 Temmuz 2017).

NİYE MİLLİYETÇİLİĞE KARŞIYIM?

NİYE MİLLİYETÇİLİĞE KARŞIYIM?

 

Ömer Faruk GERGERLİOĞLU

 

Sorunun temeli, milliyetçilik hastalığının sorgulanmamasıdır

Benim ırkçılığa, milliyetçiliğe  niye şiddetle karşı olduğuma dair hatıralarımı anlatayım. Çocuktum, 12-13 yaşlarında. Okumayı severdim, derslerimde başarılıydım. Daha da erken yaşlarda okuma maceram başlamıştı. Rahmetli babam, memuriyet hayatı sürgünlerle geçmiş bir devlet memuruydu. Bunun nedeni, yani suçu namazını kılması ve çocuklarını imam hatip okullarında okutmasıydı. Hatta bir keresinde büyük abim imam hatip okulunda okuduğu için babamın sürgün yeri imam hatip okulu olmayan bir yer olmuştu. Neyse, böyle bir iklimde büyüdük ve dinimizi erkenden anlamamız için uygun bir vasat oluştu. İlk okuduğum kitaplardan birisi babamın kütüphanesinde bulduğum "İslam ırkçılığı meneder" isimli kitaptı. Buhari mütercimi çok kıymetli bir ilim ve amel adamı ve aynı zamanda şair Mehmet Akif'in can dostu Babanzade Ahmet Naim'in kitabıydı bu. Bundan 40 yıl öncesi pek telif eserin olmadığı o yıllarda okuduğum 19. yüzyılın sonlarında yazılmış bir kitaptı eser. Bu kısa kitabı okuduğum zaman hayatım boyunca unutamayacağım birşey öğrendim. Öğrendiğim bu din, ırkçılığı, milliyetçiliği şiddetle men ediyordu. Bir ırkın, bir başka ırkı aşağılaması, dışlaması, ötekileştirmesi anlamındaki bir anlayışı bu din kabul etmiyordu. Daha sonraları öğrenecektim ki Mehmet Âkif’  “ashab'dan sonra en sevdiğim adam” dediği Naim’le dostluğunu kırk iki sene devam ettirmişti. Örnek bir dindar olan Naim vefat ettiği gün Âkif, ‘Evim barkım yıkıldı, altında kaldım.’ diyecekti.

Daha o günlerden dinde milliyetçiliğin olamayacağını anlamıştım. Büyüdükçe okuduğum ayetler ve olaylar bu inancımı daha da pekiştiriyordu. Kur'anı okuduğumda Rum suresi 22. ayete geldiğimde bir kez daha ürperdim. Zira Allahü teala bırakın milliyetçiliği yasaklamayı, farklı ırkları yaratmasını, varlığının ve birliğinin bir delili olarak sunuyordu insanlara. Allah insanların farklı ırkları görerek, dünyadaki çeşitliliğin kendisinin bir lütfu ve ona olan inancın bir delili olduğunu görmesini istiyordu. "Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır." (Rum:22) Bu, benim bu dinin bir başka milliyetin dışlanmasının ne kadar gayrıislami olduğu yönündeki fikirlerimi pekiştirmişti. Kendime söz verdim şiddetle hep milliyetçiliğe karşı çıkacaktım.

Ardından bir başka temel Kur'ani olay; Şeytan'ın Cennet'ten kovuluş sahnesi. Şeytan ateşten yaratıldığını ve çamurdan, topraktan yaratılan insan'a karşı üstün olduğunu ve emredildiği saygı hiyerarşisine uymayacağını söylüyordu ve Allah onu Cennet'ten kovuyordu. İlk olarak yaratılışını ileri sürerek üstünlüğünü iddia eden varlık Şeytan'dı ve ilk büyük Allah'a karşı çıkış yaratılış özelliğinin, üstünlük vesilesi olduğu iddiasıydı. İlk milliyetçi, ilk ırkçı Şeytan'dı. Bu Allah ve İslam düşmanının yolundan gitmek ise benim affedemeyeceğim, kabul edemeyeceğim bir yoldu.

Daha o zamanlardan, çocukluk yaşlarımdan  ülkemde uygulanan ırkçılıklara şiddetle karşı çıkıyor ve sapkınlıkların nedeni görüyordum. "Ne mutlu, Türk'üm diyene, Bir Türk cihana bedeldir" sözleri eğitim kurumlarında her gün tepemde zonkluyordu ama ben buna içimden yüksek bir isyan ile karşı çıkıyordum. Biraz daha büyüyünce sistemin bana dayattığı bu zulmün büyük bir haksızlığa ve acıya neden olduğunu görmeye başlamıştım. Bu ülkede tüm ırklar tek bir ırkın potasında eritilmeye çalışılıyordu. Dayatılan ırkçılığın bir büyük sorunu, Kürt sorununu ortaya çıkardığını görmem fazla zaman almadı.

İslami bir anlayış içinde şiddetle karşı çıktığım milliyetçiliğe yeni bir kavramla tanıştığım sırada daha şiddetle karşı çıkmaya başladım. Bu kavram, insan haklarıydı. Bir insan hakları derneği olan MAZLUMDER'in Kocaeli şube başkanlığını üstlenmiştim ve tarihi, sosyolojik gelişimiyle insan hakları alanını araştırmaya başlamıştım. İnsan hakları da tıpkı İslami anlayış gibi ırkçılığın, milliyetçiliğin ne denli yanlış bir anlayış olduğunu bana tekrar hatırlatıyordu. İnsan hakları konusunun da baş sorunlarından birisi milliyetini diğerlerinden üstün görme anlayışıydı. Bu anlayış, bir kısım insana hakların kendisine ait olduğu, diğer milliyetlere hak vermenin bir ihsan, bahşiş olduğu anlayışını telkin ediyordu. Bu yüzden dünya üzerinde büyük zulümler yaşatılıyordu, en şerefli mahluk olan insan, insan kardeşine yapmadığı zulmü bırakmıyordu. Bunun örneği ülkemde Kürt sorunu olarak açığa çıkıyordu. Yıllarca gasp ettikleri Kürtlerin haklarını T. C. devleti hak üzere vermeye yanaşmıyordu. Ülke ayrımcılık, çatışma, savaş, huzursuzluk, toplumsal kaos ve nefretin artışından kurtulamıyordu.

T. C.  devleti kendi yaptığı zulüm yetmezmiş gibi toplumu, hatta milliyetçilikten en uzak durması gereken dindar topluluğu da menhus anlayışıyla iğfal ediyordu. Artık milliyetçilik toplumsal bünyeye nüfuz etmiş, bilinçaltlarına saklanmış, bünyenin zaafiyet gösterdiği her anda ortaya çıkan bir mikrop hüviyetini almıştı. İnsan hakları alanında faaliyet gösteren, üyelerinin çoğunun dindar olduğu MAZLUMDER'de hem yönetim planında devletin uygulamalarıyla kafa kafaya çatışıyor ve maalesef hem de dindar camianın bünyesine işlemiş milliyetçilik hastalığıyla mücadele ediyorduk. Dini sağa yaslanarak milliyetçi bir açıdan öğrenen dindarlar bu ilk öğrendikleri anlayıştan ayrılmayı rijid bir refleksle reddediyorlardı. "Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir" peygamber sözünü bilen Müslümanlar, kardeşleri Kürtlerin sıkıntısına bigane kalıyorlardı.

Niye milliyetçiliğe karşı olduğumu, ancak bu karşı oluşun bir o kadar hassaten dindar camiada yankı bulamadığını anlatışımızın kısa öyküsü bu. Uzun öyküsünü ve uğradığım hayal kırıklıklarını yazmaya kalksam sayfalar almaz. Son zamanlarda duraksayan çözüm süreci sonrası bunların örneklerini tekrar yaşadığım ve yıllardır yaşadığım hayal kırıklıklarını hatırladığım için bunları yazdım.Bir çatışma havasında İnanılmaz derecede milliyetçi refleksler veren ve sorunun çatışmayla değil sorunu yok etmeyle çözüleceğini yıllarca anlamayan insanlarımız ah o insanlarımız... Bir sorunun nasıl çözümleneceğini bilen ama uygulamaya yanaşmayan ve tabilerini de bu konuda yanıltan bir sisteme ve camiaya isyanım bundan.

Sorunun temeli buradadır, milliyetçilik hastalığının sorgulanmamasıdır. Çatışmaların yoğunlaştığı, milliyetçiliklerin kuvvetlendiği bir günde bunları hatırlatmak şimdi bir naiflik belki. Ancak sorunların temelinde çatışmalara varmadan sorgulanması ihmal edilen bu anlayış var maalesef. Ancak yaşadığım hayattan örneklerle hissettiklerimi anlatmak bir insanlık borcumdur ve selim bir akılla bunları akledecek bir tek insan çıksa  bile bu çabama değer.

KAYNAK: Ömer Faruk Gergerlioğlu / Niye milliyetçiliğe karşıyım? (t24.com.tr, 8 Ağustos 2015).

 

 

 

ÖMER FARUK GERGERLİOĞLU: ANTİ ERDOĞANCILIK KAZANDIRMIYOR

ÖMER FARUK GERGERLİOĞLU: ANTİ ERDOĞANCILIK KAZANDIRMIYOR

 

Röportaj: Serpil İLGÜN

 

Pazartesi röportajının konuğu Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu: Hayır cephesi Erdoğan’a değil, başkanlık teklifinin maddelerine yoğunlaşmalı.

Dindar muhafazakar kesimler anayasa değişikliği teklifini nasıl değerlendiriyor? İstikrar ve demokrasi vaadi hala nasıl ikna edici olabiliyor? Dış politikadaki gelişmeler, İsrail, Suriye politikaları, El Bab’ta verilen kayıplar, Rakka operasyonu sinyalleri, AKP tabanında nasıl izleniyor? İslami kesim, KHK’lerle binlerce insanın sosyal ve ekonomik açıdan mağdur edilmesine neden sessiz?

 

Yanıtlar için insan hakları mücadelesi aktivistlerinden, MAZLUM-DER Eski Başkanı, T24 ve artıgerçek yazarı Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu ile konuştuk. Kendisi de ocak ayı başındaki KHK ile ihraç edilen Gergerlioğlu, sert, ayrıştırıcı referandum söyleminin AKP’ye kaybettireceğini söylüyor. Anayasa değişikliği teklifinin içeriğini öğrendikçe dindar muhafazakar kesimin kafasında soru işaretleri oluştuğunu vurgulayan Gergerlioğlu, ‘hayır’ cephesine Erdoğan karşıtlığı üzerinde değil, teklifin maddeleri üzerinde odaklanmasını öneriyor. AKP’yi buzdağına benzeten Gergerlioğlu’na göre “Buzdağı erimeye başladı ve Erdoğan popülaritesi artık artma değil düşme yönünde seyredecek.”

 

Anayasa değişikliğine neden ‘hayır’ dediğinizle başlayalım. Hangi maddeler sizi hayır tercihine yöneltti?

 

Anayasa değişikliğinin genel olarak ruhuna baktığımız zaman yönetim tarzını hızlandıran ama tek adamlığa giden bir sistem olduğunu görüyoruz. Zaten yönetim tarzının hızlandırılması demek, yasama, yargı ve yürütmenin biraz daha tekleştirilmesi anlamına geliyor. Kuvvetler ayrılığı ilkesi dışlanıyor. Bu da Türkiye’nin ihtiyacı olan demokratik anlayışın önünü kesiyor. Çünkü şu anda Türkiye’nin sorunu hızlı bir yönetim değil, daha çok demokratikleşme, daha çok demokratik katılım. Bunun sağlanması önemli. Yürütmenin yasama ve yargıyı boyunduruk altına alması son derece rahatsız edici. Değişikliğe evet diyenler, “Cumhurbaşkanı yargılanabilir, Yüce Divan’a gider” diyor, ama 400 milletvekilinin toplanıp cumhurbaşkanını yargıya götürmesi oldukça zor. HSYK, yüksek yargı üyelerinin seçimiyle ilgili maddeler de son derece önemli. Yürütmenin yargıyı kontrolü altına aldığını görüyoruz.

Yasamanın çoğu kendi partisinden olacağı için neredeyse yargı üyelerinin tümünü yürütmenin başı olarak cumhurbaşkanı atayacak. Bu oldukça sıkıntılı bir durum. Onun dışında bakanları ve yardımcılarını atamada da sıkıntılı bir durum var. Bakanları ve yardımcıları kendisi atıyor. Yasama yürütmeyi sorgulayamıyor, yasama yürütmeye ancak yazılı soru verebiliyor, gensoru veremiyor. Cumhurbaşkanı birini atama ve göreve getirmede tek yetkili kılınıyorsa burada demokrasiden söz etmek mümkün değil.

 

Milletvekili yaşının 18’e düşürülmesine, vekil sayısının 600’e çıkarılmasına yaklaşımınız ne?

 

18 yaş olabilir. Siyasete meraklı, kabiliyetli kişilerin ön plana çıkarılması açısından olumsuz bulmuyorum. Örneğin askeri yargının kaldırılmasını olumlu buluyorum. Diğer yandan 600 milletvekili belki demokratik katılımı artırabilir bölgesel olarak, ama önerilen sistemde demokratik katılım yok ki, zaten partili cumhurbaşkanı seçecek milletvekillerini. Milletvekilleri de onun kulu kölesi olmak durumunda olacaklar. Dolayısıyla milletvekili sayısının artışıyla demokratik katılımın artışını söylemek mümkün değil. Olumlu gibi görünen bir madde, pratiğe gelindiğinde anlamlı değil. Adeta cumhurbaşkanının yargılanmasını zorlaştırma amacıyla sayının yükseltildiği gibi bir görüntü var. O maddedeki ruhu öyle algılıyorum.

Esas ruh diye tarif ettiğiniz gücün tek elde toplanması, otoriterleşme eleştirileri iktidar cephesinde reddediliyor. “Değişiklik Erdoğan için isteniyor” savına da karşı çıkılıyor, ancak kimi yazı ve yorumlarda itiraflarla da karşılaşıyoruz. Son olarak Karar gazetesi yazarı Elif Çakır köşesinde, teklifin Erdoğan için istendiğini kabul ederek, sonraki yıllarda Ahmet Necdet Sezer gibi birinin başkan olması riskine karşılık şunu önerdi: “Mesela beş yıllık bir süre için Erdoğan’a geçici olarak bu yetkiler verilsin. Referandumdan sonra anayasaya eklenecek geçici bir maddeyle daha risksiz bir yönetim yapısı teminat altına alınsın!” Nasıl yorumluyorsunuz?

Bu olacak bir şey değil tabi. Bunu teklif etmek bile, anayasa teklifinin ne kadar ciddiyetsiz olduğunu, bir maksadı taşıdığını gösteriyor. Çok açık bir şekilde belli ki bu anayasa değişikliği teklifi Türkiye’yi demokratikleştirmek için yapılmıyor maalesef. Türkiye olarak bizim çok ağır hastalıklarımız var. Bu hastalıklarımızın giderilmesi için demokratikleşme yönüne gitmek gerekirken, o yolun tersine giderek problemlerimizi halletmeye çalışıyoruz. Şu da var; bu referandumda Erdoğan’ı seçmiyoruz, bir sistemi oyluyoruz. Evet de çıksa, hayır da çıksa Erdoğan, 2019’a yani kendi süresinin sonuna kadar devam edecek.

 

Evet ama referandum tartışması değişiklik maddeleri üzerinden değil, kişi üzerinden yürütülüyor...

 

Doğru. Erdoğan üzerinde odaklanmak, onu gündem etmek, olumlu yönüyle de olumsuz yönüyle de sürekli onu konuşturmak gayreti hayır cephesinde de var. Ama Erdoğan değil anayasa değişikliği teklifi öne çıkarılmalı.

Erdoğan’ın ‘Bu sistem prangadır, prangalardan kurtulacağız’ sözleri, yine ‘Yüz yıllık parantez kapanacak, referandum 90 yıl sonraki ilk dönüm noktamız’ gibi görüşlerin dillendirilmesi rejim değişiyor tezine dayanak yapılıyor. “Anayasa değişikliği teklifi bir maksadı taşıyor” derken siz de rejim değişikliğini mi kastediyorsunuz?

Ben Erdoğan’ın bu tip söylemlerinin kendi seçmenine yönelik bir propaganda olduğunu düşünüyorum. Rejim değişikliği olduğunu pek düşünmüyorum. Erdoğan rejimin devamıyla beraber, cumhurbaşkanının son derece etkili olduğu bir sistem getirmeye çalışıyor. İşi rejim değişikliği düzleminde tartışmak çok anlamlı değil. İşin pratiğine, sistemin işleyişine vurgu yapmak lazım.

 

DIŞ MÜDAHALELER ERDOĞAN’A PUAN KAYBETTİRMİYOR

 

Dış politikadaki savrulmalar, İsrail, Irak, Rusya, Suriye politikaları, El Bab’ta verilen kayıplar, Rakka operasyonu sinyalleri nasıl izleniyor? Rakka operasyonu tercihlere nasıl yansır?

 

Evet, El Bab operasyonunda 70’e yakın asker hayatını kaybetti. Benim gördüğüm genel olarak bu kabul edilebilir bir sayı olarak görülüyor vatandaş arasında. Dışarıda bir savaşa girmişsin, can kaybı olacak, anormal değil deniyor. Anlamsız gördüğümüz bir savaş için verilen can kayıplarından duyduğumuz üzüntüyü çok kişi böyle görmüyor. Dolayısıyla dışarıya yapılan müdahale Erdoğan’a puan kaybettirmiyor, can kayıpları da kaybettirmiyor.

 

ABD’nin İslam ülkelerine vize ambargosu getirmesine veya Rusya’nın ‘yanlışlıkla’ askerleri vurmasına tepki gösterilmemesi nasıl karşılanıyor peki?

 

Maalesef bir tepki duyulmuyor. Bir de şu var, iktidara eleştiri yöneltecek bir kanal da kalmadı ana akım medyada. “Ruslar yanlışlıkla vurmuş. Olabilir, savaştır yanlışlık olur.” Veya İsrail’le anlaşma. Zamanında Gazze’ye saldırı olduğunda 80 bin kişilik mitinglerde konuşmuş bir insanım, çok acı duyan, coşkulu bir kitle vardı karşımda. Ama şu anda öyle bir topluluk oluşmuyor. Bugünlerde yine Gazze’ye saldırı var ama kimsenin ciğeri yanmıyor. Erdoğan’ın genel olarak iç ve dış politikasında bir takım hatalarına rağmen başarılarının daha üstün olduğunu düşündükleri için seslerini çıkarmıyorlar. İşte Kardak adasına genelkurmaylı çıkarma yapmak… “Yunanistan FETÖ’cü subayları vermedi, onlara haddini bildirelim!” Bunlar vatandaşın hoşuna gidiyor. Dolayısıyla Erdoğan’a kazandıracak hususlar.

 

KORKUTMA YÖNTEMLERİ ‘HAYIR’A YARAYACAK

 

İktidar cephesinin ‘hayır’ diyenleri terörist olmakla, 15 Temmuz’u desteklemekle itham etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? İş şimdiden ‘Hayırcılar şeytan, evetçiler melektir’ gibi dinin daha fazla araçsallaştırmasına kadar vardı...

 

Bu ayrıştırıcı söylemin şu anda bumerang gibi evet’in kendisini vurduğunu görüyorum. “PKK hayır diyorsa, FETÖ hayır diyorsa, HDP, CHP hayır diyorsa işte şer cephesidir” argümanı bir anda ters tepti. Çünkü az değil, yüzde 50’ye yakın kesim hayır diyecek gibi görünüyor. Yani toplumun yüzde 3’ünü 5’ini terörist vs. diye lanetleyebilir, şeytanlaştırabilirsiniz ama bir toplumun yüzde 50’sine böyle dediğinizde vicdanlar sızlıyor. Ak Parti bu tür yanlışları yapmaya devam edecek ama vicdan sızlatan, haksız, toptancı söylemleriyle kaybedecek. Manisa İl Başkan Yardımcısı “Evet çıkmazsa iç savaş çıkar” dedi mesela. Bu tür korkutma yöntemlerini deneyecekler ancak bu kaybettirecek. Erdoğan güçlü bir hatip olarak sahaya çıkacak güçlü söylemlerle evet yönünde rüzgar oluşturacak ama ben vicdanları sızlatan, çürümeyi gösteren bu tip propagandaların ‘hayır’a yarayacağını düşünüyorum.

 

‘Evet çıkmazsa iç savaş çıkar’ tehdidi dışında bir de -1 Kasım tecrübesi de hatırlatılarak- referanduma doğru ‘evet’i güçlendirmek için şiddet, kaos tırmandırılacak senaryoları var. Son olarak MHP’den ihraç edilen Ümit Özdağ ‘Kontrollü bir kaos planlandığını’ söyledi. Kaos senaryolarına sizin yaklaşımınız ne?

 

Bu tabii spekülasyon olur. Kaos ortamı oluşturur gibi kesin bir şey diyemem ama büyük bir ekonomik sarsıntı, çatışma, savaş gibi olağanüstü haller, yani kaos olması “evet” için son derece uygun bir zemin oluşturacak. Çünkü insanlar istikrar gördükleri hayata yönelik bir saldırıya büyük tepki veriyorlar. Kaos olursa insanlar en çok güvendiğine sığınacak doğal olarak. Toplumda da şu anda güven Erdoğan yönünde. Ama normal bir ortamda çok daha mutedil ve uzun vadeli düşünmeler sonucunda hayır artacak.

 

BUZDAĞI ERİMEYE BAŞLADI

 

‘Hayır’ın, asıl olarak AKP tabanındaki muhafazakar kitlenin ikna edilmesiyle başarı kazanacağını söylüyorsunuz. Bu kesim üzerindeki Erdoğan etkisi malum. Erdoğan’ın meydanlara inmeye başladığı şu günlerde muhafazakar kitle nasıl ikna edilecek?

 

Ben bu halin sürekli kalmayacağını düşünüyorum. Tamam, şu anda tartışılmaz bir karizması var Erdoğan’ın. Eğri oturup doğru konuşmak lazım, Cumhuriyet tarihinde Atatürk’ü bile aşmış bir popülaritesi var. Yolsuzluk vs. olaylarına rağmen bu popülarite düşmedi. Ama bu popülarite tüm Ak Partililerde aynı oranda değil. Yüzde 50 oy almışsa yüzde 30’u belki çok katı, vazgeçmeyecek bir kesim, yüzde 10’u biraz daha gevşek, yüzde 5’i biraz daha gibi bir kompozisyon var. Ben Ak Parti’yi bir buzdağına benzetiyorum. Ak Parti zirveye çıkışını tamamladı. Erdoğan’ın popülaritesi artık artma yönünde değil, düşme yönünde seyredecek bence. Buzdağı yavaş yavaş da olsa erimeye başlamış. Bunu net olarak söyleyebiliyorum çünkü gördüğüm bu.

 

Nelere bakarak bunu söylüyorsunuz? Hangi pratikler, yönelimler erimeye sebep oldu?

 

Son zamanlarda olan şeylerden dolayı insanların kafasında soru işaretleri var. KHK ile atılanlar, bir sürü haksızlık, yozlaşma, çürüme... Bunlar tam anlamıyla Ak Parti’ye oy verenlerin oyunu değiştirmiş değil. Çünkü adam “Evet, durum çok kötü ama yine Türkiye’yi kurtaracak olan Erdoğan. Kötünün iyisi” falan diyor. Önceden “süper iyi” dediğine, şimdi “kötünün iyisi” demeye başlamış durumda. Böyle bir evrilme görüyorum. Oyunu şu anda çok sert biçimde değiştirecek değil ama yavaş yavaş bir değişme eğiliminde ve tekrar altını çiziyorum ki o zirve aşağıya inmeye başlamış durumda.

 

Soruya geri dönersek, değişme eğiliminde olan muhafazakar taban nasıl ikna edilecek?

 

Bir kere anti Erdoğan’la hareket etmemek lazım. Erdoğan düşmanlığı yapıyormuşsun gibi bir imaj oluşturmanın bir anlamı yok. Erdoğan karizmatik, önemli bir lider ama yanlış politikalar içinde. Yöneticilik kabiliyeti olabilir ama yöneticiliği kendi bünyesinde toplayan bir anlayışa evrilmişse bunu eleştirmek tabii gerekir, ama odağı Erdoğan’ın üzerinden çıkarmak lazım.

İkincisi, vatandaşları dinlediğiniz zaman istikrarı önemli gördüklerini görüyorum. Yani içte ve dışta ne kadar olumsuzluklar olsa da insanlarımız genel bir istikrar hali olduğunu, çok kötüye gidiş olmadığını düşünüyor. Hayır diyenler, vatandaşın anlayışına, dinine söz etmemeli, tahkir etmemeli. İnsanlara ne dini duygularını, ne tercihini rencide etmeden yaklaşmak gerekiyor. Ayrıca dindar olmasa bile Erdoğan’a güvendiği için oy veren bir kesim de var. Ak Parti’ye oy verenlerin tümünü dindar olarak nitelemiyorum, yüzde 30’u belki dini nedenlerden veriyor ama bir kısım da yüzer gezer oylar. Başka bir alternatif yok, kötünün iyisi bu, kime vereyim Bahçeli’ye mi, Kılıçdaroğlu’na mı diyor. Zaten Demirtaş’a terörist gözüyle bakıyor. Bu insana siz birtakım yanlışlıkları gösterdiğiniz zaman mutlaka bir değişim geçirecek. Ama tabii üç günde beş günde olmayacak, zaman alacak.

 

Bunca şiddet, haksızlık, hukuksuzluk istikrar vaadini hala nasıl diri tutulabiliyor? Ya da istikrar olduğu kanaati nasıl hasıl oluyor?

 

Örneğin birçok kişi için çözüm sürecinin bozulmuş olması, örgütün yerle bir edilmesi zaten gerekiyordu, zaten hayırlı bir gelişme bu. Sürdürülen dış müdahaleler ülkeyi korumaya yönelik. Ekonomi zaten dışarıdan gelen, üst aklın manipülasyonlarla bozuluyor... Yani bizde bir istikrarsızlık yok ki, iç ve dış güçler, hain güçler bizim istikrarımızı bozmaya çalışıyor. Biz istikrarımızı bozmayalım gibi bir genel kanaat var. Bu sadece Ak Partililerde değil, MHP’lilerin, CHP’lilerin bir kısmında, hatta HDP’nin tabanının bir kısmında da var. Bu nedenle istikrar söyleminde şuna dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum; bir kere “istikrar yoktur” tartışmasına gitmenin bir anlamı yok. Çünkü vatandaş öyle görmüyor. “İstikrar olabilir ama bu değişiklik olursa kötüye gideceğiz” demek, bunu işlemek lazım. Hayır cephesinin asıl olarak anayasa değişikliğinin maddeleri üzerinde durması, onları tartıştırması lazım. Çünkü Ak Parti bu tartışmanın kendisine zarar vereceğini düşündüğü için sloganik bir propaganda yürütüyor, “İstikrar olacak, Türkiye büyüyecek” vs. Maddeler üzerinde tartıştığınızda ilk önce fanatikçe yaklaşan Erdoğan taraftarı bir insan, konuştuğunuzda “Öyleyse gerçekten problemli” demeye başlıyor.

 

HİLAL KAPLAN VE YILDIRAY OĞUR KAVGASI ÖNEMLİ BİR GÖSTERGE

 

“Medyada bunlar gündeme gelmiyor, eleştirilmiyor” dediniz. AKP’ye yakın medyada son dönemde gerek başkanlık, gerek dış siyasetteki savrulmalara dair uyarı yapan kalemler “Erdoğan düşmanı” olmakla itham edildiler. Gelinen noktada Ahmet Taşgetiren bile istenmeyen adam ilan edildi. Gözleminiz ne, kavganın kaynağında ne var?

 

Altını çizdiğim çürüme, vicdan konusuyla alakalı. Taşgetiren’i şahsen tanırım duygusal bir insandır, çok fanatik bir insan değildir. Vicdanı sızlayacak bir insandır. Etyen Mahçupyan önceden fanatik şekilde Ak Parti’yi savunan mantıkçı bir yazardı. Ama bu işlerin ne kadar uğraşsan da artık savunacak bir tarafı olmadığını gören bir insan. Yani gerek duygusal, gerek mantıksal birçok önemli kişi bunlara isyan etmeye başladı.

 

Bu durum AKP/Erdoğan inişe geçmeye başladı teziniz içinde değerlendirilebilir mi?

 

Evet, tabii. Liberal yazarlar dışlanmış, tahkir edilmiş durumda. Hilal Kaplan’la Yıldıray Oğur’un kavga etmesi benim için önemli bir göstergedir. O buzdağının dalkavukluk etmeye çalışan yazarlar için bile büyük yara aldığını, bir zafiyet göstermemeye çalışsalar bile önemli bir gedik oluştuğunu gözlemliyorum.

 

KRİTER HAK, ADALET DEĞİL, GÜÇ!

 

7 Şubat’taki son KHK’larla kamuda ve üniversitelerde yüzlerce kişi yine ihraç edildi. Aralarında dindar kesimin yakından bildiği isimler de var ancak, dindar muhafazakar kesimden, bir dönem başkanlığını yaptığınız MAZLUMDER gibi örgütlerden tepkisizlik sürüyor. Sizin ihracınızda da aynı soruyu sormuştuk, hukuksuzluk sürdüğü için “İslami camia neden tepkisiz” sorusunu tekrarlamış olalım. Sebep korku mu, yoksa uygulamalar desteklendiği için mi?

 

Korku değil de, belki şöyle; bir kere İslami camialarda şu anlayış var, “ne olursa olsun CHP’nin yüz yıla yaklaşan hakimiyetleri sonrasında dindarlar bir ivme yakaladı ve gücü eline geçirdi. Bunu ufak tefek bahanelerle vermeyelim! Evet, Erdoğan’ın bir takım hataları var, yanlışlar yapılıyor ama biz yüz yıldır tahkir ediliyorduk, başörtümüzle eziliyorduk, şu anda bir fırsat yakaladık bunu kolay kolay vermeyelim!” Bu ana kadar dindar, sağ STK’lar sorgulamadan destek verdiler, toplumdaki bu duygu dolayısıyla bu desteğe devam ediyorlar. MAZLUMDER de bu noktada büyük bir İslami toplum kesiminin sözcüsü durumunda bir dernek değil, bir hak derneği…

 

İşte tam da hak derneği olması hasebiyle önemli değil mi duruşu, tavrı?

 

O saygınlığı var ama zaten hak derneği olduğu için dezavantajlı durumda. Çünkü hakkı adaleti sağlamaya çalışıyor ama günümüzdeki kriter hak, adalet değil ki, güç. Siz zaten çok popüler olamıyorsunuz ki. Çünkü popüler kavramlara yönelik bir politikanız yok. Hak diyorsunuz, adalet diyorsunuz ve bu dil büyük bir toplumsal kesimin hoşuna gitmiyor şu anda. Bu toplumsal yönelişten dolayı ses çıkmıyor. Ama tabii bu benim açımdan utanç verici bir tablo. Diğer yandan bir yerde de vicdan sızıda var, vicdanını buzluğa almış olanlar buzlukta tutuyor ama o vicdan da öyle sürekli buzlukta tutulacak bir şey değil. Bunlar arttıkça güven endeksi düşüyor.

 

İHRAÇ EDİLİNCE CAMİ DERNEĞİ ÜYESİ BİLE OLAMIYORSUNUZ. DAHA NASIL BİR ÖLÜM OLSUN!

 

KHK yoluyla yapılan ihraçların bir sosyal ölüm anlamına geldiğini söylüyorsunuz. Siz de ihraç edildiniz. Hekimlik yapamamak, pek çok haktan yararlanamamak sizin hayatınıza nasıl yansıyor?

 

Evet, insanlar bu kararnamelerle adeta bir sosyal ölüme çekilmeye çalışılıyor. Suçun bile belli değilken, yargılamadan pat bir kararnameyle seni kapının önüne koyuyor. Vatandaşın gözünde seni terörist olarak lanse ediyor. İnsanlara işin esasını anlatmak için baya bir uğraşmak gerekiyor. Çevremdeki insanlar “Hocam seni tanıyoruz, ne yaptığını biliyoruz” diyor, yine birçok Ak Partili şaşırıyor, “yanlışlık olmuştur hocam, düzeltilir” söylemine sığınıyor. Yani öyle bir durum ki, pasaportunuza el konuyor. Ben uzman bir doktorum özel hastanelerde çalışayım desem, birçok özel hastane KHK’lı olanı almakta tereddüt ediyor. 16 yıl çalıştığım poliklinikte muayene olamadım. Benzer hadiseler açığa alınma döneminde bile başlamıştı, ihraç kararı yokken. Mahallemdeki cami derneğinin yönetim kurulu üyesi olmuştum, dernekler müdürü daha açığa alındığımda –ki, aslında mahkum olanda bir dernek üyesi olabilir-, “açığa alındınız sizi yönetim kurulunda onaylayamam” dedi. Yani mahallesindeki cami derneği üyesi bile olamayan bir insan pozisyonuna düşüyorsunuz. Daha nasıl bir ölüm olsun? Veya çocuğunuzun okulunda okul aile birliği üyesi olamayan, sakıncalı görünen bir insansınız. Çocuğunuz etkileniyor, “baba seçildiğin halde neden engelleniyorsun” diyor. Gel de 12 yaşında bir çocuğa anlat. Oradaki insanlara anlat. İtiraz edemezsin, “uygulama doğrudur” deniyor. Böyle bir devlet mantığı var.

 

Kocaeli Valisine ve Cumhurbaşkanı’na ihraçlarla ilgili bir mektup yazmıştınız, nasıl sonuçlandı?

 

Yapılan usulsüzlüğü anlatan, “yaptığınız işler yanlış, sizi hakka, adalete davet ediyorum” dediğim mektup sonrasında Kocaeli Valisi hakaret ettiğim gerekçesiyle hakkımda suç duyurusunda bulunmuş. Valiliğin şikayeti üzerine karakola, sonrasında da savcılığa gittim. Bir süredir yerel medyadaki birtakım ırkçı yazarlar tarafından tahkire uğruyorum, hedef gösteriliyorum, edilmedik küfür bırakmadılar gidip onlar hakkında suç duyurusunda bulunuyorsun, benim hakkımda iki günde cereyan eden yargısal mekanizmalar, onlar hakkında nedense olmuyor. Savcı diyor ki “Şikayetinize ancak beş altı ayda bakılır.” Böyle bir hukuk devleti olabilir mi?

 

Yargıya başvurdunuz mu?

 

Evet, Bölge İdare Mahkemesi’ne ve Anayasa Mahkemesi’ne başvurdum ama tabi bunlar umutsuz çırpınışlar. Biliyorsunuz AYM, başvuruları OHAL komisyonuna gönderecek. Onlar zaten daha incelemeye bile girmedi. Oradan çıkacak incelemeden de zaten umutlu değiliz. Yani şu anda umutsuz bir süreç var ama süreç içinde konunun baya bir uzmanı olduk. Araştırdıkça insan kahroluyor. Ne kadar anti demokratik bir dayatma içinde olduğumuz, ne kadar keyfi ne kadar siyasetçi ve bürokrat keyfiliği içinde olduğumuzu görüyoruz. İnanılmaz bir durum. 100 bin kişiyi atıyorsunuz, 107 bin kişi daha açıkta bekliyor, 41 bin kişi tutuklu… cezaevlerinden büyük feryatlar yükseliyor. Çok büyük bir yara var, büyük acılar yaşanıyor. Ama şu anda toplumun önemli bir kesimi bu acılara duyarsız. Elindeki avucundaki son paralar da bitmiş olan, takatinin son noktasına gelmiş, çoluk çocuk sahibi insanlar var. Anne, baba, arkadaş desteği ile idare edenler açısından da bu idareler sonuna gelmiş bulunuyor. Felaket büyüyor ama kimsenin gördüğü yok. Korku da var tabi, insanlarla birebir konuştuğumuz zaman “bu böyle gitmez” diyor ama “gel sesini çıkar” dediğinde, işimden atılırım vb gibi endişelerle kimse yok ortada.

 

KAYNAK: Ömer Faruk Gergerlioğlu: Anti Erdoğancılık kazandırmıyor (Röportaj: Serpil İlgün, evrensel.net, 20 Şubat 2017).

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör