Mustafa Kemal Atatürk

Mareşal, Cumhurbaşkanı, Asker, Devlet Adamı, Siyasetçi

Doğum
Ölüm
10 Kasım, 1938
Eğitim
İstanbul Harbiye Mektebi (Kara Harp Okulu)

Siyaset ve Devlet Adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı (D.1881, Selanik / Osmanlı İmparatorluğu - Ö. 10 Kasım 1938, İstanbul). Babası, Selanik’te Gümrük Muhafaza Teşkilatı’nda memurluk yapmış olan Ali Rıza Efendi’dir. Annesi Zübeyde Hanım, Orta Anadolu (Karaman)’dan İzmir’e göç eden Yörüklerden, Sarıgöllü Sofuzade Sadullah (Feyzullah) Ağa’nın kızıdır. Dördü küçük yaşlarda ölen altı kardeşten biri olan Mustafa’nın, eğitim sisteminin karışık olduğu o dönemlerde, ne tür bir okula gönderileceği konusundaki tartışmalarda, dindar bir kişi olan Zübeyde Hanım, Mustafa’nın dini eğitim veren mahalle mektebine gitmesi konusunda ısrarcı olmuştu. Ancak kısa bir zaman sonra babası,  Mustafa’yı başka bir okula verdi. Babasını küçük yaşta yitiren Mustafa, ilkokulu Selanik’te Şemsi Efendi Mektebi’nde, ortaöğrenimini Selanik Askerî Rüştiyesi (Ortaokulu) ile Manastır Askeri İdadisi (Lisesi)’nde okudu. Ortaokulda, çok başarılı bulduğu için matematik öğretmeni ona, “olgun” ve “yetkin” anlamlarına gelen Kemal adını verdi. 1899 yılında girdiği İstanbul Harbiye Mektebi’ni 1902’de piyade teğmeni rütbesiyle, Harb Akademisi’ni de 1905 yılında kurmay yüzbaşı olarak bitirdi.

Mustafa Kemal; 1905 yılında Şam’daki 5. Ordu’da, 1907’de Makedonya’daki 3. Ordu’da görevlendirildi. 1907'de merkezi Manastır’da bulunan 3. Ordu Karargâhına atandı ve Selânik’e gitti. Bu sıralarda Rumeli’de büyük faaliyetler gösteren İttihad ve Terakki Cemiyeti, Sultan II. Abdülhamid'i, 1876 Anayasası’nı yeniden yürürlüğe koymaya ve kapatılan Meclis-i Mebusan’ı tekrar toplantıya çağırmaya zorlamaktaydı. İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin bu girişimleri adım adım II. Meşrutiyetin ilânına kadar uzandı. Mustafa Kemal, Manastır ve Selanik’te görevli iken 1909’da İstanbul’daki 31 Mart ayaklanmasını (31 Mart Olayı, 13 Nisan 1909) bastıran Hareket Ordusu’nda görev aldı, ayrıca Arnavutluk isyanını bastırma harekâtına katıldı. 1911’de İtalya’nın Trablusgarp’a asker çıkarması üzerine Tobruk’a gönderildi. Tobruk ve Derne’de Türk Kuvvetleri’ni başarı ile yönettikten sonra binbaşı rütbesiyle 1912-13 yıllarındaki Balkan Savaşı’na katılarak Edirne’yi Bulgaristan’dan geri alan kolorduda görevliydi.

1913-15 yıllarında Sofya’da Askeri Ataşe olarak görev yaptı. Birinci Dünya Savaşı (1914-18)’nda, 1915’te, 19. Tümen Komutanı olarak Çanakkale Savaşı’na katıldı. Çanakkale Savaşı’nın 9-10 Ağustos 1915 taarruzlarında bizzat ateş hattında bulunmuş, bu davranışı yanındaki subay ve erler için büyük bir cesaret kaynağı olmuştu. Conkbayırı’nda kalbini hedef alan bir kurşun, cebindeki saate çarpıp geri döndüğünden mutlak bir ölümden kurtuldu. Bu savaşlarda gösterdiği kahramanlık, azim ve yüksek komuta becerisi, kendisine memleket içinde ve dışında büyük bir ün sağladı. Gelibolu’da düşman saldırılarını başarı ile durdurarak “Anafartalar Kahramanı” olarak unvanını kazandı.

Mustafa Kemal, 1916’da Doğu Cephesi’ne Kolordu Komutanı olarak atandı ve generalliğe yükseltildi. Rus saldırılarını durdurarak, Bingöl ve Muş’u düşmandan geri aldı. 1917’de Filistin ve Suriye’deki 7. Ordu Komutanlığı’na atandı. Aynı yıl Veliaht Vahdeddin ile birlikte Almanya’ya gitti. Bu sırada Alman Genel Karargâhı ve Alman savaş cephelerinde incelemeler yaptı. 1918’de yeniden görevlendirildiği Suriye cephesinde 7. Ordu Komutanı iken; Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nı yenik bitirenler arasında Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalayınca İstanbul’a döndü.

Mustafa Kemal İstanbul’a geldikten sonra, ülkeyi düşman işgalinden kurtarmak amacını gizli tutarak, Ordu Müfettişliği görevi ile 19 Mayıs 1919’da arkadaşlarıyla Samsun’a çıktı. Ancak Samsun'da fazla kalmadan Anadolu’nun içlerine geçerek, 22 Haziran 1919’da Amasya Bildirisi’ni yayımladı.

Mustafa Kemal Amasya’dan ayrılıp Sivas üzerinden Erzurum’a geçerken de, Sivas’ta yapılacak Kongreyle ilgili olarak görevlilere gerekli direktifleri verdi. 23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi toplandı. Erzurum’a gelişinden beş gün sonra, 8-9 Temmuz 1919’da; “sine-i millette bir ferd-i mücahit olarak çalışmak üzere” çok sevdiği askerlik mesleğinden ve görevinden istifa etti. Artık toplumun bir bireyi olarak, milletten kuvvet, kudret ve ilham alarak tarihi görevini sürdürüyordu. Askerlikten istifasından sonra, Erzurumluların isteği üzerine, Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi’nin yönetim kurulu başkanlığına getirildi.

Arkasından Sivas’a geçen Mustafa Kemal, 4 Eylül 1919’da Sivas’ta toplanan kongrelerin başkanlığını yaptı. Bu kongrelerde, “Düşman işgaline karşı milletin vatanını savunacağı, bu amaçla geçici bir hükûmetin kurulacağı ve bir millî meclisin toplanacağı, manda ve himayenin kabul edilmeyeceği” kararları alındı.

27 Aralık 1919’da Ankara’ya ulaşan Mustafa Kemal; buradan valiliklere ve kolordu komutanlıklarına talimat vererek, Ankara’da toplanacak fevkalâde yetkilere sahip bir meclise temsilciler seçmelerini istedi. Seçimler hızla yapıldı ve 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) açıldı. Mustafa Kemal, millet iradesini ve egemenliğini temsil eden bu Meclise ve onun hükümetine de başkan seçildi. Başkanı olduğu TBMM, Osmanlı Hükümeti ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Sevr Antlaşması’nı kabul etmediğini dünyaya duyurdu.

İtilaf Devletleri’nin yardımıyla İzmir’i işgal eden Yunan Kuvvetleri’nin Anadolu içlerine doğru ilerlemesi 1921’de Birinci ve İkinci İnönü savaşlarıyla durduruldu. 23 Ağustos 1921’de yeniden saldıran Yunan Ordusu bozguna uğratılarak, Sakarya Meydan Savaşı kazanıldı. Yirmi iki gün geceli gündüzlü süren bu savaşta Yunan Ordusu ağır kayıplara uğratılmasıyla kazanılan bu zafer nedeniyle TBMM tarafından Mustafa Kemal’e ‘Mareşal’ rütbesi ve ‘Gazi’ unvanı verildi.

Mustafa Kemal Paşa’nın yönettiği Başkomutanlık Meydan Savaşı’nda (30 Ağustos 1922) Türk Ordusu Yunan Ordusu’nun büyük kısmını yok etti. 9 Eylül 1922’de İzmir’e girildi. 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanmasından sonra, İtilaf Devletleri Anadolu’dan ayrıldılar.

Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nın ardından, ülkeye demokrasi getirmek amacıyla, 9 Eylül 1923’te Halk Fırkası’nı (sonra CHF ve CHP adını aldı) kurdu.  TBMM tarafından 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyet ilan edilerek, Mustafa Kemal de Cumhurbaşkanı seçildi. Bu yıllarda, bin yıldan fazla bir zamandır kullanılan Arap alfabesi yürürlükten kaldırılarak, yerine 1927 yılında Latin alfabesi kabul edildi. 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’nın etkilerini en aza indirmek ve ülkenin kalkınmasını hızlandırmak amacı ile 1933’te Beş Yıllık Sanayi Planı’nı başlattı. Aynı dönemde dış politikada da önemli adımlar atıldı. Milletler Cemiyeti’ne girilmesi (1932), Balkan Antantı’nın imzalanması (1934), Montrö Boğazlar Sözleşmesi (1936) ve Sadabat Paktı (1937) gibi girişimler bu dönemdeki önemli gelişmeler arasında yer aldı.

Mustafa Kemal’e, 24.11.1934 günlü, 2587 sayılı yasayla TBMM tarafından Atatürk soyadı verildi ve bu soyadının başkaları tarafından kullanılması yasaklandı. 10 Kasım 1938 tarihinde ölünceye dek arka arkaya dört kez Cumhurbaşkanı seçilen Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu görevi en uzun süre yürüten cumhurbaşkanı oldu.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı dönemini birinci ağızdan aktardığı, Cumhuriyet tarihi açısından önemli bir belge olan “Nutuk”u, 15 - 20 Ekim 1927 tarihlerinde, CHP’nin genel kurulunda okudu. Nutuk, Atatürk’ün Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919’dan, Cumhuriyet sonrası 1927 dönemine kadarki zaman diliminde olan olayları anlatmaktadır. Son yıllarında, Hatay’ın anavatana katılması için yoğun bir diplomatik çaba sergileyen Atatürk’ün bu doğrultudaki amacı, ölümünden sonra (1939) gerçekleşti.

Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde yeni bir döneme başlayan Türkiye’de, bir taraftan çok partili demokrasiye hazırlık süreci devam ederken, önemli olaylar meydana geldi. İlk muhalefet partilerinin devamına, halktan büyük ilgi görmeleri nedeniyle izin verilmedi; Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1925) kapatıldı, Serbest Cumhuriyet Fırkası (1930) kendini feshetmek zorunda bırakıldı.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreseler, türbeler ve tekkelerin kapatılarak faaliyetlerinin yasaklanması (1924), Hilafetin kaldırılması (1924), Şapka Kanunu ile milletvekilleri ve devlet memurları başta olmak üzere tüm halka şapka giymenin mecbur edilmesi (1925), Arapça Ezan’ın yasaklanarak Türkçe okutulması (1932), Takrir-i Sükûn Kanunu (Suskunluk Yasası) ile basına etkin bir sansürün getirilmesi (1925), Harf  Devrimi ile Latin alfabesine geçiş (1928), Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesi (1935) halkın bazı kesimleri tarafından hemen benimsenmedi. Yapılan düzenlemelere muhalefet edenler ve Şeyh Said (1925), Ağrı (1926-1930), Dersim (1937) isyanları ile Menemen (1930) olaylarının failleri, kurulan İstiklal Mahkemelerinde yargılanarak, bir kısmı idam edilmek suretiyle, bir kısmı hapis ve sürgünlerle cezalandırıldı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak, 10 Kasım 1938’de İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda yaşama gözlerini yumdu. Cenazesi Ankara’ya getirilerek, on beş yıl geçici kabrinde saklandı. Ankara’nın Anıttepe semtinde kendisi için yapılan Anıtkabir bitince de, 10 Kasım 1953 tarihinde orada toprağa verildi.

“Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Atatürk’ün savaşımı dünyada pek çok mazlum ülkenin bağımsızlık eylemine örnek oldu. Hayatı bizde ve dünyada birçok edebi esere, araştırmaya, filme ve tiyatro eserine konu edilmiştir.

ESERLERİ:

TELİF: Nutuk (Aslı ve sadeleştirilmiş biçimi Nutuk ya da Söylev adlarıyla tek ya da birkaç cilt olarak, devlet ve özel yayınevlerince bircok kez basıldı. Ayrıca çeşitli dünya dillerine çevrildi), Atatürk’ün Özel Mektupları (Der: Sadi Borak, 1961), Cumali Ordugahı - Süvari Bölük Alay Liva Talim ve Manevraları (Selanik 1325 - 1909), Beşinci Kolordu Erkân-ı Harbiyesi (Selanik 1327-1911), Zabit ve Kumandan ile Hasbihal (1918), Yurttaşlık Bilgisi (Afet İnan’a notlar halinde yazdırmıstır), Atatürk Konuşuyor - Nutuk Öncesi (Der: Mahmut Soydan - Falih Rıfkı Atay), Atatürk’ün Söylev ve Nutukları (3 cilt, 1989), Geometri (1937).

ÇEVIRİ: Takımın Muharebe Talimi (General Litzmen’den, Selanik 1324-1908), Bölüğün Muharebe Talimi (General Litzmen’den, İstanbul 1328-1912).

KAYNAKÇA (Başlıcaları): Falih Rıfkı Atay / Çankaya (iki cilt 1961, tek cilt 1969) - Atatürk’ün Hatıraları:1914-1919 (1965), Hilmi Uran / Hatıralarım (1959), Şevket Süreyya Aydemir / Tek Adam (Atatürk’ün hayatı, 3 cilt, 1963-65), İsmet Kür / Anılarıyla Mustafa Kemal Atatürk (1965), İsmet Bozdağ / Atatürk’ün Sofrası (1974) - Atatürk’ün Anıları (1980), Abdurrahman Dilipak / Bir Başka Açıdan Kemalizm (1988), Turgut Özakman / Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Kronolojisi (1995), Sule Perinçek / Tüm Yapıtlarıyla Atatürk (Cumhuriyet Kitap, 9 Kasım 2000), Kemal Arıburnu / Atatürk’ten Anılar (2010).

ATATÜRK VE İNSANLIK

Atatürk düşüncesinin çeşitli yönleri vardır... Bu düşüncenin bugünkü dünyamızdaki bütün milletleri ilgilendiren duygu ve fikir değerleri üzerinde duracağım.
İlk önce size kısa bir metin, daha doğrusu birkaç cümle okuyayım:
“Milletleri, muahedelerden ziyade hisler bağlar.”
“Bugünkü dünya milletleri aşağı yukarı akraba olmuşlardır ve olmakla meşguldürler. Bu itibarla insan mensup olduğu milletin varlığını ve saadetini düşündüğü kadar bütün cihan milletlerinin huzur ve refahını düşünmeli ve kendi milletinin saadetine ne kadar kıymet veriyorsa bütün dünya milletlerinin saadetine hâdim olmağa elinden geldiği kadar çalışmalıdır...”
“Ben sevdiklerime şunu tavsiye ederim: Milletleri sevk ve idare eden adamlar, tabiî evvelâ ve evvelâ kendi milletinin mevcudiyet ve saadetinin âmili olmak isterler. Fakat aynı zamanda bütün milletler için aynı şeyi istemek lâzımdır.”
İnsanlığın iyilik ve saadeti, huzur ve refahı, insanlığın devamlı bir barış içinde yaşaması için bu kadar heyecan ve imanla dolu olan bu konuşma acaba kimin?
Tabiî anladınız. Bu sözler büyük Atatürk'ün sözleridir. Montrö'den biraz sonra, yani 1937 yılının 17 Martında Atatürk'ün bir konuşma esnasında söylediği bu sözler, o zamanki Avrupa ve dünya meselelerinin gitgide çapraşık bir hal alan manzarası ortasında bambaşka bir değer arz eder.
Bu sözler dünyaya ilân edildiği tarihte Birinci Dünya Harbinden epey uzaklaşılmış, İkinci Dünya Harbine doğru yaklaşılmaktadır. Gerçi yer yer bazı kanlı çatışmalar bir yana, görünürde dünyada barış vardır. Fakat birçok memleketlerde millî hodbinlikler o kadar sert, keskin hatlarla çizilmektedir ki insanlığın ilerisi hakkında ciddî bir murakabeye dalan ruhlar, yaklaşan bir facianın dehşetiyle irkilmekte idiler. Bu bakımdan bedbin olmak gayet tabiî idi. İşte tam böyle bir bedbinlik havasının teneffüs edildiği bir zamanda Atatürk'ün ümit, heyecan ve iman dolu sözleri işitiliyor.
Millî hodbinlikler... Evet, ferdî hodbinlikler gibi millî hodbinlikler de vardır ve fertler gibi milletler de birbirlerinin saadetini kendi saadetleri kadar düşünmekten kaçındıkça, milletler birbirlerini anlamamakta devam ettikçe, sevgi yerine nefret, yardım yerine kin duyguları hâkim oldukça dünyada devamlı bir barış ümidi de artık bir hayalden başka bir şey olamaz. Atatürk bunu şöyle izah ediyor:
“Bütün dünya hâdiseleri bize bunu açıktan açığa ispat eder: En uzakta zannettiğimiz bir hâdisenin bir gün bize temas etmiyeceğini bilmeyiz. Bunun için beşeriyetin hepsini bir vücut ve her milleti bu vücudun bir uzvu addetmek icabeder. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan diğer bütün âza müteessir olur.”
“Dünyanın falan yerinde bir rahatsızlık varsa ‘Bana ne?’ dememeliyiz. Böyle bir rahatsızlık varsa tıpkı kendi aramızda olmuş gibi onunla alâkadar olmalıyız. Hâdise ne kadar uzak olursa olsun, bu esastan şaşmamak lâzımdır. İşte bu düşünüş insanların, milletleri ve hükûmetleri hodbinlikten kurtarır... Hodbinlik şahsî olsun, millî olsun daima fena telâkki edilmelidir...”
Atatürk: “Dünyanın falan yerinde bir rahatsızlık varsa ‘Bana ne?’ dememeliyiz” diyor. Burada gayri ihtiyarî, Roosevelt'i hatırlamamak imkânsızdır. Atatürk'ten dört, beş sene sonra Roosevelt, Amerikan milletine şöyle diyordu: “Komşunuzda bir yangın çıkarsa onu söndürmek için bütün imkânlarınızla koşunuz. Yangının size kadar gelmesini beklemeyiniz” Bu söz, Birleşmiş Milletler Cephesinin kurulması için en büyük bir destek oldu.
Milletler arasında karşılıklı anlaşma, birbirini tanıma ve insanlığın saadeti için el ele vererek çalışma telkinini yapan Atatürk, düşünün, emsalsiz bir zaferin kahramanı, bir millete reva görülen türlü tazyiklere karşı bütün şiddetiyle karşı koyan, arkasında büyük bir millet duran ve başka türlü de konuşmaya hakkı olan bir insandır. Fakat fert ve millet meselelerini emsalsiz bir vuzuhla muhakeme eden, asrının derin temayüllerini ve bütün meselelerini yakından kavrayan bu insan, sözlerinde asla, günün tesirlerine maruz kaldığı için ona göre konuşan bir insan da değildir.
... Atatürk, insan ve fert meselelerinde millet ve millî hâkimiyet düsturunu her türlü düşünceye üstün tutan, fertlere ait bütün hürriyetlerin, ancak millî irade ve istiklâl mefhumu ile birlikte idrak edilebileceğini kabul eden bir insandır. İstiklâl Savaşı bu ana fikir üzerine kurulmuştur.
Böyle olduğu içindir ki Atatürk, kendi milletinin saadeti düşüncesi içinde cihandaki milletlerin saadeti fikrini de savunuyor. Bu insanî düşünüş çerçevesi içinde millî siyaseti bakınız nasıl tarif ediyor:
“Millî siyaset dediğim zaman kastettiğim mâna ve medlûl şudur: Hudud-u milliyemiz dâhilinde, her şeyden evvel kendi kuvvetimize müsteniden muhafaza-i mevcudiyet ederek millet ve memleketin hakikî saadet ve umranına çalışmak. Alelıtlak türlü emeller peşinde milleti işgal ve ızrar etmemek. Medenî cihandan, medenî ve insanî muameleye ve mütekabil dostluğa intizar etmektir.”
Bugün Birleşmiş Milletler Andlaşmasının I. maddesinin 2. fıkrası da hemen hemen aynı şeyleri ifade etmektedir:
“Birleşmiş Milletlerin amaçlarından biri de, eşit haklara ve milletlerin kendi mukadderatlarını kendilerinin tâyin hakkına dayanarak, milletler arasında dostça münasebetleri geliştirmek ve barışı kuvvetlendirmek için diğer elverişli tedbirleri almak.”
İkinci Dünya Harbi ile birlikte insanlığın ve medeniyetin maruz kaldığı büyük tehlikeyi gören ve bugün Birleşmiş Milletler topluluğunu meydana getiren memleketler bu teşkilâtı yaratmayı bir zaruret olarak kabul ettiler. Aralarında müşterek bir anlaşma zemini olmak üzere de yepyeni bir siyasî ve medenî çığır olan İnsan Hakları Sözleşmesi'ni meydana getirdiler.
Esasen pek yakın mazisi olan Birleşmiş Milletler'in kuruluşundaki gaye ve maksatları hepimiz biliyoruz. Bu teşekkülün anayasasında ve İnsan Hakları Sözleşmesi'nde tecelli eden ruh, Atatürk'ün siyasî hayatı boyunca telkin ettiği, savunduğu fikir ve ruhun tamamiyle aynıdır.

Yazar: AHMET KUTSİ TECER

BİR HALK ÖNDERİNİN PORTRESİ

 

Devrimci, Mustafa Kemal Atatürk'ün yaşantısını incelerken, onun portresine vuran halk ışığını gözden kaçırmamalıdır. Anca bu ışıklarladır ki onun yaşantı­sının, savaşlarının, devrimlerinin, ilkelerinin ve felse­fesinin köklerine ve anlamına varılabilir. Bu ışık için­de ona verilecek en güzel ve anlamlı ad halk önderi oluyor. Selanik'te ateşli ve devrimci bir kurmay, Ça­nakkale'de Anafartalar kahramanı bir komutan, bir asker ve birdenbire, Samsun'da ordu müfettişi iken, Anadolu yollarına düşünce ulusun bir bireyi, halktan biri oluyor. Erzurum Kongresi’nden sonra onu sıcak ve çekici halk giysileri içinde görüyoruz, generallik giysisini, bir halk savaşı içinde ve ardında bir başko­mutan olarak giyiyor. Bu giysi içinde bile halkça güç­lü olan bir yanı vardır, biçimci ve gelenekçi bir devle­tin başkomutanı değildir, halk içinden yaratılmış bir devletin başkomutanı değildir, halk içinden yaratılmış bir ulusal savaş ordusunun komutanıdır. Bir savaş ön­deri, bir savaş ustasıdır ve bu savaşın ülküsü halkı tam bir kurtuluşa, tam bir bağımsızlığa kavuşturmaktır. “Milli Mücadele”nin yıldızları ve defneleri parlayan mareşal yakasıyla o, Gazi Mustafa Kemal Paşa, bir kurtuluş savaşına atılmış Türk halkının önderi, alan sa­vaşlarının halk önderidir. Mustafa Kemal doğrudan doğruya halk kaynağından gelmektedir, ana ve baba­sı halktan insanlardır. Kaynağından başlayan bu halk çizgisi onu bütün yaşantısı boyunca izlemektedir. Bu çizgi onun yaşantısında, davranışlarında, devrimlerin­de ve ilkelerinde belirmektedir. Onu 1919 Haziranı'nda Amasya'da karşılayalım. Havza yollarından gelmektedir. Bir genel müfettiş midir? Düşüncelerini ve gücünü biçimci bir devletin otorite kaynaklarına da­yayan yüksek bir askeri memur mudur? Amasya'ya halktan bir adam gibi girer. Amasya 'ya kurtuluş ordu­sunun generali gibi girer. Osmanlı devletinin bütün geleneklerini bırakmıştır, halkın yanını seçmiştir.

Durmadan telgraflar, mektuplar yazıyor; bu telg­rafları ve mektupları inceleyelim, bu telgrafların, mek­tupların havasında bir üçüncü ordu müfettişinin eda­sı, kokusu yoktur, halka dayanmış bir insanın sesi, inancı, sertliği ve kesinliği vardır. Erzurum Kongre­si’nden sonra Üçüncü Ordu Müfettişi bile değildir, bir Osmanlı generali değildir, Anadolu halkının Mustafa Kemal Paşasıdır. Erzurum ile Sıvas arasındaki yolu otomobille geçerken, çoktan halkın içine girmiş, hal­kın önderi olmuştur. Sıvas Kongresi’nden sonra telgrafların, mektupların altında şu kısa, ama anlamlı im­za görünür: Hey'eti Temsiliye adına Mustafa Kemal. Hangi Hey'eti Temsiliye? Bir avuç ülkücünün kurdu­ğu kurtuluş cuntasının başındadır, ama o, bu kurulu, Sıvas Kongresi'nde halka dayamayı bilmiştir. Kendi kendisini seçmemiştir, kendisini seçmişlerdir. Hey'e­ti Temsiliye Başkanlığı'na Sıvas Kongresi'nce, yani Anadolu halkınca seçilmiştir. Gücü ve açıklığı bura­dadır. Halkın ortasında ve arasında açık ve aydınlık bir savaş vermektedir. Bü Hey'eti Temsiliye neyi temsil etmektedir? Bütün bir ulusu, kurtulmaya karar vermiş bir halkı. Kimi dolaklı avcı ceketli, kimi belden kemer­li paltosuyla o şimdi Ankara halkı arasında ulusal sa­vaşın önderidir, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Başkanı'dır. Ulusal savaş ordularının komutanlık kal­pağını, giysilerini ve çizmelerini Sakarya Savaşları’n­da giyer. Ulusal savaş resimlerinden en güzeli onu Sa­karya savaşlarının sonunda Duatepe'de gösterir. Bu bir bozkır sabahıdır. Toprak güz yağmurlarıyla ıslak ve hava serindir. 10-12 Eylül günlerinden biri. Torağın üzerine bir keçe sermişlerdir. Sırtında eski, kaba bir asker pelerini vardır. Halkın pelerini. Onu giymemiş, omuzlarına atmış. Bağdaş kurmuştur. Bacakları ve ayakları kutsal ana topraktadır. Başında Kuvayı Milliye kalpağı vardır. Dürbünü gözlerine tutmuştur. "Sa­karya melhamei kûbrası" dediği, Sakarya Savaşları’nın son anlarını izlemektedir. 13 Eylül'de Sakarya doğu­sunda düşman kalmayacak ve düşman çekilip kaçacak­tır.

Bu resimde, çok dikkatle gözlenince görülen kü­çük, çok küçük bir şey var: Mustafa Kemal'in görü­nen çizmesinin tabanında, burunda ufak bir delik var­dır. Halk o kadar verebilmiştir ve o, başkomutan o ka­darını giyebilmiştir. Biraz sonra, ana vatan toprağı üze­rinde doğrulacak ve çizmesinin altından vatan toprağının ıslak sıcaklığını duyacaktır, ürperecek ve titreyecektir. Toprağının ve halkın yoksulluğunu, bir zafer sabahında ta iliklerinde duymuştur. Bu duyguyu ilke­lerinde ve devrimlerinde işleyecektir. Hep halk önde­ri kalacaktır. O, odaların, sarayların, törenlerin başko­mutanı değildir, kutsal vatan toprağının, çıplak ve ger­çek toprağın askeridir, oradan zaferle birlikte gerçek kurtuluşun sesini de getirecektir. Savaşların üzerine bir uygarlık, bir devrim düzeni kurmasının anlamı bu­dur. Ayaklarından yüreğine değin ana toprağın ve hal­kın sızısını, acısını, çıplaklığını, yoksulluğunu duyuyor. Cumhurbaşkanı olarak görevi nedir? Havza'dan yola, halktan biri, Mustafa Kemal olarak çıkarken gö­revi ne idiyse odur. Erzurum ve Sıvas kongrelerinde halktan biri olarak içtiği gizli andı unutmamıştır: Kur­tuluşun, uyanışın önderi olacaktır. Halkın derin kaynaklarını sezecektir. Ve bu kaynaklardan devrimleri­nin ilkelerini örecektir. Yoksulluğa, geriliğe ve karan­lığa savaş. Törensel bir cumhurbaşkanı olmamıştır. Halk önderi bir Cumhurbaşkanıdır. Büyük ekonomik çelişmeler arasında ortaçağ düzeninden çıkış yolları aramaktadır, halkın kan ve emeğinden doğan devleti halka yöneltmektedir, bir devletçilik önderidir. Yeni­leşme yolunda ortaya halktan biri olarak çıkar, Kasta­monu'da hasır şapkası ile halkı selamlar. Ve Sıvas do­laylarında, karatahta başındadır. Uygarlık savaşının öğretmenidir. Bizler, devrimciler onun bu halkçı çiz­gilerini iyi izlemek zorundayız. Onun halk önderi portresi kurtuluş ve uyanış savaşımızı ışıklarla doldurmak­tadır. Halka ihanet etmemiş bir insandır o. Çıktığı kay­nağı yaşantısı ile izlemiş, halka dayanmış, halk için sa­vaşmış ve yeniden o kaynağa, bütün devrim güçlerini bağrında saklayan halka dönmüştür.

Bu yüzden, Mustafa Kemal Atatürk oradadır, hal­kın içindedir, halktan yana, halk için ve halk uğruna Türk ulusunun devrimci çabalarını yönetmekte, gene de, kuşakların halk önderi olarak kalmaktadır. Musta­fa Kemal Atatürk'ün portresi bu açıdan incelenince, halkın ışığı içinde o, her zaman ve her zaman Türki­ye sorunlarının çözümleyicisi olarak kalmaktadır. Ne­den ki, o halk olmanın, halka önder olmanın sorunla­rını çözmüştür.

 (Devrimcinin Takvimi, Ekim 1997)

Yazar: CEYHUN ATUF KANSU

İNGİLİZLER KAPATTI KEMAL PAŞA AÇTI

İNGİLİZLER KAPATTI KEMAL PAŞA AÇTI

 

TAHA AKYOL

 

PEŞ PEŞE gelen iki gün var ki, Osmanlı saltanatının sonunu ve bağımsız Türkiye'nin başlangıcını temsil eder: İlki 18 Mart 1920'dir, Osmanlı Mebusan Meclisi İngiliz işgali altında çalışamayacağı gerekçesiyle son oturumunu yaparak tatile girdi.

İkincisi 19 Mart 1920, Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Büyük Millet Meclisi’nin açılacağını bildiren ve bunun için seçimler yapılmasını isteyen genelgesini yayınladı.

 

 

 Mustafa Kemal Paşa ile telgrafla mülakat

-18 Ekim 1919 günlü Tasvir-i Efkâr gazetesinde Ankara’daki Mustafa Kemal’le yapılan mülakat fotoğraflı olarak yayımlandı.

 

Henüz hiçbir askeri zaferi bulunmayan Milli Kurtuluş Hareketi Sivas Kongresi ile öyle bir siyasi güç haline gelmişti ki, Damat Ferit 31 Eylül 1919’da istifa etmek zorunda kalmıştı... İzleyen olayların akışı şöyle.

 

KUVAYI MİLLİYE

 

- 2 Ekim 1919: Anadolu hareketi ile uzlaşmak gerektiğini gören Vahdettin, vatansever Ali Rıza Paşa’yı sadrazam atadı. Kabine’de Harbiye Nazırı Cemal Paşa, Bahriye Nazırı Salih Paşa gibi Kuvayı Milliye’li isimler vardır. Bu dönemde Kuvayı Milliye son derece güçlendi.

 

- 12 Ocak 1920: Vahdettin’in kapattığı Osmanlı Mebusan Meclisi, yeni seçimlerle açıldı. Seçimleri büyük çoğunlukla Müdafaayı Hukuk cemiyetlerinin adayları kazanmıştı. Osmanlı Meclisi’nde Mustafa Kemal’in en yakın arkadaşı Rauf Bey (Orbay) başkanlığında “Felah-ı Vatan Grubu” kurulmuştu. Artık Osmanlı Meclisi de Milli Mücadele yanlısıdır. İstanbul basınında sansür kalkmıştır, Mustafa Kemal Paşa ile mülakatlar yayınlanmaktadır.

 

- 14 Şubat 1920: Londra’da yapılan İtilaf Devletleri Konferansı’nda İngiltere Başkanı Llyod George Yunan işgali altındaki İzmir’in Yunanistan’a ilhak edilmesini, Yunan toprağı olmasını savundu, bu görüşü kabul gördü. İzleyen günlerde Venizelos, şu sözlerle İtilaf devletlerine teminat verdi: “Mustafa Kemal’in hareketi sırf bir blöftür... 15 gün içinde bir harekâtla mağlup edilir.”

 

 

MUSTAFA Kemal Paşa’nın TBMM’nin kurulacağına dair 19 Mart 1920 tarihli genelgesi.

 

MİSAK-I MİLLİ

 

- 17 Şubat 1920: 28 Ocak’ta kabul edilmiş olan Misak-ı Milli (Milli Yemin) basına, kamuoyuna, bütün dünyaya ilan edildi. Misak’ın taslağını Mustafa Kemal Ankara’dan göndermiş, Mebusan Meclisi’ndeki vatansever Felah-ı Vatan Grubu tarafından oybirliğiyle kabul edilmişti.

 

İSTANBUL’UN İŞGALİ

 

- 3 Mart 1920: Yunan ilerlemesini ve İtilaf devletlerinin baskısını protesto eden Ali Rıza Paşa istifa etti. Yerine kurulacak Salih Paşa hükümeti, Anadolu hareketine zaman kazandırmak için ancak 25 gün dayanabilecekti.

 

- 10 Mart 1920: Gelişen Kuvayı Milliye’den endişeye kapılan İtilaf devletleri, Londra’da “Türkiye’de azınlıklara kötü muamele yapılıyor” gerekçesiyle İstanbul’un işgaline karar verdi. Karar İstanbul’daki ‘Yüksek Komiserler’e bildirildi. İngiliz Tarihçi Arnold Toynbee 1926’da yayınladığı kitabında, bunun yalan olduğunu yazacaktır.

 

- 16 Mart 1920: İstanbul resmen işgal edildi, basına sansür getirildi, bütün devlet dairelerine el konuldu, vatanseverler tutuklanmaya başladı. Akşamüzeri Meclis’i basan İngiliz askerleri Rauf Bey, Kara Vasıf, Numan Usta ve Şeref Bey’i tutukladılar, tutuklamalar devam edecek, tutuklananlar Malta’ya sürülecektir.

 

Mustafa Kemal Paşa Ankara’da “İslam Âlemine Beyanname” yayınladı, işgalin bütün Müslümanların istiklaline tehdit olduğunu bildirdi.

 

- 18 Mart 1920: İngiliz işgalini protesto eden Mebusan Meclisi kendisini tatile soktu. Osmanlı Meclisi fiilen kapanmıştı. Artık İstanbul’da milli iradeyi temsil edecek bir organ yoktur. İngilizler Vahdettin’e 24 Mart’ta Damat Ferit’i tekrar sadrazam olarak tayin ettirecekler, fiilen kapattıkları Meclis’in resmi fesih işlemini de 11 Nisan’da Vahdettin’e yaptıracaklardır.!

 

 

Mustafa Kemal’in gazetesi

- MUSTAFA Kemal Paşa Ankara’ya geldiğinde yaptığı ilk işlerden biri ‘Hakimiyet-i Milliye’ adıyla bir gazete çıkarmak oldu. 10 Ekim 1919 tarihli ilk sayısı yanda görülüyor.

 

ANKARA’DA MİLLET’İN MECLİSİ

 

- 19 Mart 1920: Ankara’da Heyet-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal Paşa, bütün vilayetlere ve Müdafaayı Hukuk cemiyetlerine genelge yayınladı. Bu genelge sadece Milli Kurtuluş tarihimizin değil, anayasa ve demokrasi tarihimizin de en önemli belgelerinden biridir. Şöyle başlar:

 

Madde 1- Ankara’da olağanüstü yetkilere sahip bir Meclis, milletin işlerini yönetmek ve denetlemek üzere toplanacaktır. Yani ‘milleti yönetme’ yetkisi artık İstanbul’un değil, Ankara’nındır. Bu Meclis sadece ‘yasama’ yapmayacak, ‘yönetim’ ve ‘denetim’ de yapacaktır... Yani kuvvetler birliği. Ankara’da açılacak olan Büyük Millet Meclisi ‘millet’in bütün unsurlarını temsil edecektir, tam demokratik ve birleştiricidir. Genelgede bu madde şöyle:

 

Madde 6- Bu Meclis üyeliğine her fırka (parti), zümre ve cemiyet tarafından aday gösterilmesi caiz olduğu gibi, her ferdin de bu mukaddes mücahedeye fiilen katılmak için bağımsız adaylığını istediği mahalde ilana hakkı vardır.

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLET MECLİSİ

 

- 23 Nisan 1920: Meclis, Mustafa Kemal Paşa’nın tercihiyle cuma günü ve o zamana kadar Osmanlı meclislerinde görülmemiş bir İslami törenle açıldı. Hep birlikte Hacıbayram’da cuma namazı kılındı, tekbirlerle Meclis binasına kadar gelindi.

Tarık Zafer Tunaya’nın belirttiği gibi Meclis’te inkılapçılar, Osmanlı reformistleri, sarıklı hocalar, mahalli kıyafetleriyle (Kürt) Beyleri ve Bolşevizme sempati duyan solcular vardır.

 

Kapanan Osmanlı Mebusan Meclisi ile açılan Büyük Millet Meclisi arasında organik devamlılık vardır; Ankara’ya gelen Osmanlı Mebusları artık Büyük Millet Meclisi’nin üyeleridir. Osmanlı Meclisi’nin çıkardığı son kanun vakıflarla ilgilidir, sıradaki Ağnam (Hayvan) Vergisi Kanunu yasalaşmadan kalmıştı.

 

Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin çıkaracağı ilk kanun bu Ağnam Kanunu olacaktır.

 

Meclis’in açılışında ve 24 Nisan’da Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı uzun konuşmada ve izleyen dönemde saltanat ve hilafete sadakat vurgusu kuvvetlidir.

 

Fakat Mustafa Kemal Paşa’nın 24 Nisan konuşmasında şu iki cümle geleceğin işaretidir:

 

“Artık Yüce Meclisinizin üzerinde bir kuvvet mevcut yoktur... Hilafet ve saltanat Yüce Meclisinizin tanzim edeceği kanuni esaslar dairesinde muhterem ve kutlu yerini alacaktır.”

 

Milli Mücadele geliştikçe Cumhuriyet fikri güçlenecek ve Cumhuriyet’i bu Meclis kuracaktır.

 

23 Nisan hepimize kutlu olsun.

KAYNAK: İngilizler kapattı Kemal Paşa açtI (Milliyet, 23.04.2016).

http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/taha-akyol_329/ingilizler-kapatti-kemal-pasa-acti_40093256

Yazar: TAHA AKYOL

İŞTE SAVARONA’NIN BİLİNMEYEN HİKAYESİ

İŞTE SAVARONA’NIN BİLİNMEYEN HİKAYESİ

 

Soner YALÇIN

 

Savarona’nın hikayesi pek bilinmiyor: İlk sahibi “Okyanus Ötesi” Pennsylvania’dan! Savarona’nın ikinci sahibi Hitler miydi? Atatürk Savarona’yı niye çok istedi? Yatta kaç gün kalabildi? Savarona hangi krallara peşkeş çekildi? Gemiyi turizm amaçlı ilk kimler kiraladı? İran Kraliçesi Süreyya’nın Savarona’ya getirdiği son umudu Fatma Bacı kimdi? Trabzonlu Mehmet Şeber Savarona’ya niye talip oldu? Savarona’yı kimler yaktı; kimler antikalarını çaldı? İşte soruların yanıtları…

 

Sizi Önce New York’a Götüreyim…

 

Alman kökenli mühendis John A. Roebling tel kablonun mucidiydi. Bu nedenle göç ettiği Amerika’da dünyanın en büyük tel kablo üreticilerinden biri oldu. Telgraf telleri, elektrik telleri, köprü telleri, gemi ve asansör telleri üretip sattı.

Amerikalı zengin mühendisin bir hayali vardı; Brooklyn ile Manhattan’ı birbirine bağlayacak köprü yapmak.

1865’te kolları sıvadı; köprü projesini kendi çizdi. Gerekli girişimleri yapıp teklifini kabul ettirdi. Fakat talihsizlik; köprünün yerini tespit çalışmaları sırasında geçirdiği kaza sonucu 1869’da öldü.

Oğlu Washington Roebling, babasının hayalini hayata geçirmek için inşaatın başına geçti. Yine bir talihsizlik, köprü kulelerinin inşa edileceği su altı odalarında çalışırken vurgun yedi ve yatalak oldu. Ancak babasının hayalini gerçekleştirmek için inşaatı bırakmadı; eşi Emily Warren Roebling yardımıyla köprüyü 1883’te bitirdi.

Savarona’nın ilk sahibi Emily Margaret Roebling, işte Brooklyn Köprüsü’nü inşa eden bu çiftin kızıydı…

 

İlk Sahibi “Okyanusya Ötesi”

Pennsylvanıa’dan

 

Pennsylvanialı Richard McCall Cadwalader, Princeton Üniversitesi mezunu başarılı bir bankacıydı. Müziğe kabiliyetliydi ama onu asıl merakı denizcilikti.

Roebleingler’in kızı Emily Margaret ile evliydi.

Emily Margaret Cadwalader da kocası gibi denizi seviyordu. Yatlara düşkündüler. Yatlarıyla dünyanın birçok yerini gezdiler. O yıllar Amerikalı zenginler arasında dünyayı turist olarak gezmek modaydı.

Cadwalader çiftinin 1926’da yaptırdıkları yatlarının adı, Savarona’ydı.

Savarona; Hint Okyanusu’nda yaşayan bir Afrika kuğusunun adıydı.

Cadwalader çifti ikinci yatlarını 2 yıl sonra, 1928’de inşa ettirdi. İlginçtir, ona da Savarona adını verdiler.

Ve üç yıl sonra 1931’de yaptırdıkları, dünyanın en büyük özel yatına da Savarona adını koydular.

İşte bugün gündemimize -ne yazık ki fuhuş baskınıyla gelen- Savarona bu Savarona’ydı!

Almanya’nın ünlü Blohm und Voss tersanesinde inşa edilen ve Hamburg’ta denize indirilen Savarona, 124.3 metre gövde uzunluğuyla dünyanın en büyük yatıydı.

Savarona’nın denize indirilişi hayli görkemli oldu. Time, The New York Times, Chicago Tribune gibi dünya basını Savarona’ya çok ilgi gösterdi.

Ancak Savarona’nın ABD’ye girişi sorunlu oldu. Amerika yatın yapım gideri kadar gümrük ve kayıt parası istedi. Bu da yaklaşık 3 milyon dolar tutarındaydı.

Cadwalader çifti parayı ödemek istemedi. Savarona geldiği yolu izleyerek tekrar Hamburg’a döndü.

Savanora Almanya’ya dönmüştü ama kurtuluşu yoktu. Çünkü Amerikan vergi memurları Savarona’nın peşini bırakmadı. Cadwalader çiftini vergi kaçırmakla itham ettiler. İddiaya göre çift, daha az vergi vermek için Savarona’yı şirket malı gibi göstermişti.

Dava sürerken, yetmezmiş gibi Emily Margaret Cadwalader geminin çarkçı başına aşık oldu. Yatın en üst katındaki odasından, üç kat aşağıdaki çarkçı başının odasına giden özel bir merdiven yaptırdı. Gizlice buluşuyorlardı. Ve sanıyorlardı ki 80 küsur personelin bu aşktan haberleri yok. Olay, Richard McCall Cadwalader’ın kulağına gitti. Aile faciası son anda önlendi.

Savarona Cladwalader ailesine uğurlu gelmemişti. Şubat 1937’de gemiyi satılığa çıkardılar.

 

Atatürk Çok Kızdı

 

Tarih 4 Eylül 1936.

Yer İstanbul.

Atatürk’ün canı bir olaya çok sıkkındı.

O gün, İstanbul’a gelen İngiliz Kralı 8’inci Edward’ın şerefine Moda koyunda yelken yarışı düzenlendi.

Atatürk yarışı Kral Edward’la birlikte yaşlı Ertuğrul yatında izledi. Fakat Ertuğrul manevra yaptıkça etrafa yağlı kurum yağdırdı. Edward, beyaz elbisesine konan kurumu üfledikçe elbisesi daha da berbat oldu. Atatürk’ün canı sıkıldı; durumu kurtarmak için, “Majeste bu yat epey zamandır çalışmadığı için, kazanları ısınıncaya kadar bu kurumlar bizi rahatsız edecektir” dedi ve Kral’ın koluna girerek bitişikteki İngilizlerin görkemli kraliyet yatına geçtiler.

Atatürk akşam yemeğinde yanındakilere, “Efendim medeniyet iddiası lafla olmaz, Bu iddiaya girenlerin her malzemesi her hususta tamam olmalıdır. Yoksa insan işte böyle kepaze olur.”

Kuşkusuz…

Bir tek bu olay Savarona’nın alınma sebebi değildi.

Bir başka neden de Atatürk’ün sağlığıyla ilgiliydi. Atatürk’ün hastalığı ağırlaşıyordu. Doktorları, deniz havasının Atatürk’e iyi geleceğini söylüyorlardı.

Savarona bir umuttu; umudun adıydı.

Ama tek başına bu da Savarona’nın alınmasının nedeni değildi.

Gözden kaçan bir olgu var:

Atatürk hayatının son döneminde genç Türkiye Cumhuriyeti’nin deniz işleriyle çok alakalıydı. O dönemde neredeyse sadece Denizbank’ı kurdurmak, Türk deniz ticaret filosu oluşturmak, Deniz kuvvetlerini güçlendirmek gibi projeler üzerinde çalışıyordu. O yıllarda Almanya’ya Sus, Trak, Marakaz, Etrüsk gemilerinin sipariş edilmesinin sebebi de buydu.

Bunların tümü Savarona’nın alım nedeniydi.

 

Hitler, Savarona’yı Satın Aldı mı?

 

Atatürk Savarona’nın fotoğraflarını görünce çok beğendi. Berlin Büyükelçisi Haydar Apak Cadwalader ailesiyle temasa geçti. Ardından Cumhurbaşkanlığı özel kalem müdürü Hasan Rıza Soyak başkanlığında bir komisyon kuruldu. Heyet Almanya’ya gitti. Tercümanları ise Atatürk’ün manevi evladı Abdurrahim Tunçak idi.

Ayrıca incelemeler yapması için de Sakarya gemisi motor makinisti Adil Aşıroğlu görevlendirildi. Çünkü Savarona 5 yıldır Hamburg limanına demirliydi. Bazı tamiratların yapılması elzemdi.

Fakat Türk heyetini bekleyen bir sürpriz vardı.

Savarona’nın alımında karşılarına bir engel çıktı: Adolf Hitler!

Hitler, Savarona’yı Alman denizaltıları için ana gemi olarak kullanmak istiyordu. Kimi iddialara göre Savarona’yı satın almışlardı. Sadece devir işlemleri yapılmamıştı.

İşte tam bu sırada Türkiye teklifini vermişti. Yani araya giren Hitler değil, Türkiye idi.

Almanya ile Türkiye Savarona yüzünden karşı karşıya geldi. Atatürk geri adım atmaya yanaşmadı. Sonunda Hitler Savarona’dan vazgeçti. Niye?

Bir iddia; Hitler, Savarona’yı Atatürk’ün çok istediğini duyunca almaktan vazgeçti. Çünkü Atatürk’ün askerliğine hayrandı ve Atatürk’ün hastalığını biliyordu. Kim bilir belki de, Avrupa’yı işgale hazırlanırken Atatürk gibi bir askeri karşısına almak istemiyordu.

İkinci iddia ise, Cadwalader ailesi, Hitler’in Savarona’yı hangi amaçla istediğini anladılar ve kuşkusuz ABD’nin dayatmasıyla satmaktan vazgeçtiler.

Neyse, Türkiye sonunda Savarona’yı 23 Şubat 1938’de resmen aldı. Ödenen para 1 milyon 200 bin dolar idi.

Ve Savarona 1 Haziran 1938’de Dolmabahçe önüne demirledi. Atatürk çok heyecanlandı ve hemen Dolmabahçe’den Acar motoruyla yata gitti. Çok beğendi. Yata “Güneşdil” adının verilmesine karşı çıktı; Savarona adı güzeldi; “öyle kalsın” dedi.

Savarona’da ilk emrini Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’ya verdi; “Nuri oğlum, kitaplarımı getirdin mi? Hepsini kamarama muntazam koy, herhalde pek dışarı çıkmayacağım için bol bol okuma fırsatım olacak.”

Savarona’yı görünce sevinci ve heyecanını saklayamayan Atatürk, Savarona’da sadece 56 gün yaşadı. Evet, iki ay bile değil.

İlk günler rahatsızlığı hafifler gibi oldu. Fakat daha sonraki günler, -kendisine o kadar iyi bakmasına, perhizlerine harfiyen uymasına rağmen- iki kez kriz geçirdi.

Hastalığı artınca, 25 Temmuz gece yarısı saat 01.00’de Dolmabahçe’ye nakledildi. Bir daha Savarona’ya hiç gidemedi.

Ve ne yazık ki Savarona, Atatürk’e derman olmadı; uğurlu gelmedi.

 

Savarona Hep Gündemde Kaldı

 

Atatürk Savarona’da 56 gün kaldı.

Ama Savarona Atatürk’le özdeşleşti. Ata’nın emanetiydi.

Buna rağmen hep politik tartışmaların odağında oldu.

1946 seçimleriyle TBMM’ye Demokrat Parti’nin meclis oturumlarında en çok eleştirdikleri konuların başında, “Cumhurbaşkanlığı yatı” Savarona vardı.

Sadece Savarona değil Atatürk’ün “Beyaz Treni” de polemik konusuydu.

Savarona’nın masrafları CHP’ye yük olmuştu. Aslında DP’lilerin iddia ettikleri gibi “Milli Şef” İsmet İnönü yatı pek kullanmıyordu. Hatta Savarona’nın Deniz Kuvvetleri’nin hastanesi olmasını önermiş; ancak bu dönüşüm çok masraflı bulunduğu için vazgeçilmişti.

Keza İnönü, II. Dünya Savaşı’ndan sonra; 1948’de “bütçeye yararı olur” diye Savarona’nın satılmasını gündeme getirdi. Bu nedenle yurtdışındaki Türk büyükelçilerine haberler gönderildi.

Savaş sonrasının yoksulluğuna rağmen bir İngiliz firması Savarona’ya talip oldu. Satış gerçekleşmedi. Çünkü Türk basınında “Savarona bize Atatürk’ün emanetidir, satılamaz” yazıları çıktı. Bu işin öncüsü ise Ulus Gazetesi’nden Nurettin Artam’dı.

“Kamuoyu baskısı var, madem satamıyoruz, o halde turizm amaçlı kiraya verelim” fikri ortaya atıldı. Trabzonlu denizci Mehmet Şeber Savarona’yı kiralamak için Ulaştırma Bakanlığı’yla masaya oturdu. Anlaşma olmadı. Basın tepkiliydi.

Peki, ne yapılacaktı?

Diğer yanda Savarona masraflıydı; bu nedenle senelerdir İstanbul/Küçüksu sahilinde demirlemiş duruyordu.

 

Mısırlı Zenginlere Kiralandı

 

1950’de iktidar el değiştirdi.

DP iktidar olunca Savarona tartışması bitmedi.

Liberal piyasa ekonomisine inanan DP, Savarona’yı atıl durumdan kurtarmak için kolları sıvadı.

1951’de bir Mısır acentası aracılığıyla Savarona’yı bir aylığı 300 bin liradan Mısırlı zenginlere kiraya verdi. Mısırlı zenginlerin Akdeniz’deki maceralı gezileri Türk basınından tepki aldı.

Atatürk’ün emanetinde Mısırlıların oturmasına bazı çevreler sert tepki gösterdi.

DP bunun üzerine (ki Celal Bayar’ın bastırmasıyla) Savarona’yı öğrencilerin eğitiminde kullanılmak üzere Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na “okul gemisi” olarak verdi.

Geminin komutanlığına atanan Deniz Kurmay Albay Vedat Burak, gemi demirbaş sayımını inceden inceye yaparak, (ki şöminedeki yakılacak odunların bile) kaydını yaptı.

Bu kadar özenli olmasının nedeni; Cadwalader çifti antikaya çok meraklıydı ve Savarona’da çok değerli antikalar vardı. Örneğin yatın baş tarafındaki yemek salonu tamamen orijinal Fransız Kralı XV’inci Louis’e aitti.

 

Kral Faysal’ın Hizmetinde

 

1955’de Savarona konusu yine meclis gündemine geldi.

Bu kez konuyu meclise taşıyanlar CHP’lilerdi.

Savarona, askeri eğitim amacıyla Akdeniz’de sefere çıkmıştı. Fakat yatta sadece askeri öğrenciler yokmuş; Irak Kralı Faysal’ın ricası üzerine kendisi İtalya/ Capri’ye götürülmüştü!

CHP’liler kızgındı; Atatürk’ün emaneti Savarona ve askeri öğrenciler nasıl Kral’ın emrine, hizmetine verilirdi.

DP’lilerin yanıtı bir gerçeği ortaya çıkardı.

“Sizin döneminiz 1946’da Kral Faysal, İskenderun’dan alınıp Marsilya’ya yine Savarona’yla götürülmedi mi?” Götürülmüştü.

Kral Faysal, Savarona’yı çok seviyordu. Bazı gezilerinde Türk Hükümeti’nden rica ediyor, Savarona’yı kullanıyordu. Eh komşu hakkı bu olsa gerek!

Savarona herkesin gözdesiydi.

Başbakan Adnan Menderes de Savarona’yla mehtap gezisine çıkmaya bayılıyordu.

Ne garip değil mi; Savarona’yı çok seven Kral Faysal da, Başbakan Menderes de idam edildi.

Savarona onlara da uğurlu gelmemişti.

 

Fatma Bacı Savarona’ya Çağrıldı

 

Savarona, İran Kraliçesi Süreyya’ya da uğurlu gelmedi.

Bilirsiniz dünyalar güzeli Prenses Süreyya’nın çocuğu olmuyordu. Bu nedenle Şah Muhammed Rıza Pehlevi eşini boşadı.

Fakat boşanmadan kısa bir süre önce, 1956’da Şah ve Prenses İstanbul’a geldiler; Savarona’da kaldılar.

İkisi de Ata’nın emanetini çok beğendiler.

Bu arada kimin aklına geldiyse, Prenses Süreyya’ya, yaptığı koca karı ilaçlarıyla çocuğu olmayanların dertlerine derman olan 65 yaşındaki Fatma Bacı’dan bahsetti. Süreyya heyecanlandı; görüşmek istedi.

Bunun üzerine Fatma Bacı Yalova’dan bulunup Savarona’ya getirildi!

Fatma Bacı ile Prenses Süreyya uzun müddet kamarada kaldılar. Sonra Yalova kaplıcalarına gittiler.

Savarona’daki herkes artık emindi; Prenses Süreyya nur topu gibi oğlan doğuracaktı.

Olmadı; Fatma Bacı’nın ilaçları yeterli gelmemişti!

 

Özal Savarona’yı Jilet Yapacaktı

 

Savarona 40 yıl önce büyük bir tehlike atlattı.

3 Ekim 1979’da İstanbul Heybeliada yakınlarında demirliyken makine dairesinde çıkan yangınla büyük hasar gördü.

Kısa sürede onarıldı ve 24 Ağustos 1980’de tekrar okul gemisi olarak kullanılmaya başlandı.

Fakat…

Savarona, 27 Temmuz 1986’da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı envanterinden çıkarıldı. Savarona başıboş kaldı.

Bu arada Çankaya Köşkü’nde oturan “Büyük Atatürkçü” Kenan Evren Savarona’nın çürümesini seyrediyordu.

Ve en hazin olay 1989’da yaşandı.

ANAP Hükümeti Savarona’yı hurdaya çıkardı. Yani parçalanıp satılacaktı, jilet olacaktı.

Haberin basında çıkması üzerine devreye armatör Kahraman Sadıkoğlu girdi. Savarona’yı 49 yıllığına kiraladı.

Bu arada, yatı teslim aldığında gördü ki, Savarona kapı tokmaklarına kadar yağmalanmıştı. İşin acı yani, hırsızların Sadıkoğlu’na çaldıklarını satmalarıydı.

Sadıkoğlu Savarona’yı eski ihtişamlı haline dönüştürüp turizm amaçlı kullandı.

Ne kadar çabalasa da Sadıkoğlu bu kiralama işinden para kazanamadı; Savarona’nın giderleri çoktu.

Geçen hafta Savarona’da yapılan fuhuş operasyonu geminin bundan sonraki hayatını değiştirecek gibi görünüyor. Hükümet, Savarona’yı müze yapmayı düşünüyor.

Bakalım bundan sonra Savarona’nın seyri nasıl olacak.

 

KAYNAK: Soner Yalçın / İşte Savarona’nın Bilinmeyen Hikayesi (Odatv.com, 02.10.2010).

 


Yazar: Soner YALÇIN

İSMET İNÖNÜNÜN BULGARİSTAN SOFYA TÜRKİYE BÜYÜKELÇİLİĞİNDE MAHSUR KALDIĞINDA ONU ORADAN KİM KURTARDI.!

İSMET İNÖNÜNÜN BULGARİSTAN SOFYA TÜRKİYE BÜYÜKELÇİLİĞİNDE MAHSUR KALDIĞINDA ONU ORADAN KİM KURTARDI.!

 

25 Nisan-10 Mayıs 1932 tarihleri arasında İsmet İnönü, resmi konuk olarak gittiği Rusya dönüşü, Bulgaristan'da Sofya’nın Türkiye Büyükelçiliği konutunda mahsur kalmıştır.

Bulgar çetecileri ve muhtemelen bunlara katılan resmi makamları elçilik konutunun etrafını kuşatmışlardır ve İnönü’nün oradan çıkarak trene binmek üzere gara gitmesine izin vermemektedirler.!

Konu ülkemize yansıyınca, Dışişleri Bakanlığı telaşlanır ve diplomatik olarak çözüm için telefonlar çalışmaya başlar. Bulgaristan'a ihtar verilir; ama Bulgar Hükümet umursamaz.!

Ankara'dakiler çareler düşündüler.

İşin içinden çıkamadılar.

Atatürk'e sordular..?

Atatürk "sizler ne düşünüyorsunuz"?, diye onlara sordu.

Yetkililer "Bulgaristan'a ekonomik baskı uygulayalım ...", dediler.

Atatürk, güldü: "Telefonu verin bana", dedi. Atatürk donanma komutanını aradı, emir verdi;

- İsmet’i kurtarmak için hemen Yavuz zırhlısı yola çıksın. Zırhlının komutanına gerekli talimatlar yazılı olarak kendisine iletilecektir.

Kısa bir süre sonra Yavuz zırhlısı yola çıkar ve Varna’nın karşısına demirler.

Yavuz zırhlısı top atışlarına başlar, havaya tam 101 pare top atışı yapar. Varna da panik başlamış ve liman yakınındaki evlerin camları bile kırılmıştır.

Son top atışı sonrası, Yavuz zırhlısının komutanı amiral, Varna valisini arar ve talebini söyler; “Sayın İsmet İnönü’yü almaya geldim!”

Bu talep yeterlidir. İsmet İnönü özel ve zırhlı bir trenle hemen Varna’ya getirilir ve bando eşliğinde törenle Yavuz zırhlısına yolcu edilir.

Bu arada gemi komutanı kırılan camların parasını da ödemiştir. Ve İsmet Paşa yurda döner..

KAYNAK: Avni Altıner / ‘Her Yönü İle Atatürk (Oda Yayınları, Sayfa 387-88).

 

Yazar: Avni Altıner / ‘Her Yönü İle Atatürk

ATATÜRK’Ü DOĞRU ANLAMAK SORUNU ÜZERİNE

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk elbette eleştirilmez değildir. Ancak onu eleştirirken samimî, insaflı ve gerçekçi olmak gerekir. Türkiye’nin kuruluşunun 100. yılı olan 2023’e yaklaşırken hâlâ Atatürk üzerinde soğukkanlılıkla yazılıp çizilememesi ciddî bir sorun olarak karşımızda duruyor.

Türkiye’nin her alanda normalleşmesi için bu sorunun da çözülmesi lâzım. Bizce bu sorunun çözülmesi önce taraflara bir bütün olarak yaklaşılmasına, sonra tarafların ileri sürdüğü tezlerin soğukkanlılıkla ve açık yüreklilikle tartışılıp değerlendirilmesine bağlıdır. Tıpkı Ermeni meselesinin çözümü için devletin önerdiği ortak tarih komisyonu gibi zamanlı zamansız gündeme getirilen ve kafa karışıklığına sebep olan bu sorunun çözümü için de bir komisyon kurulmasını öneriyoruz.

1915-1917 yıllarında Osmanlı Devletinin topraklarında herkes gibi Ermenilerin de yaşadığı olayların sonradan siyasî bir sorun olarak ısıtıp ısıtılıp dünyanın gündeminde tutulmasına karşı Türkiye’nin, içinde Türk, Ermeni ve uluslararası tarihçilerin yer alacağı bir ortak tarih komisyonu kurulması çağrısı gibi bu sorunun çözümü için de bütün tarafların temsil edileceği akademisyen, araştırmacı ve yazarlardan oluşacak bir komisyon kurulmasını öneriyoruz. Elbette Türkiye’yi rahatlatacak böyle bir komisyonun bağımsız ve rahat çalışabilmesi için önce yasal desteğin sağlanması zorunludur. Şüphesiz bu komisyon ortaya tek görüş koymayacak. Zaten sosyal olaylar tek görüş ve perspektifle yorumlanamaz. Görüş farklılıklarının bir zenginlik olabilmesi için yaklaşım yönteminin ve temel bakış açısının temelde aynı olması gerekir. Komisyon, bilinmeyenlerin aydınlatılmasına ve tarihin doğru anlaşılmasına yardımcı olacak yöntemi ve bakış açısını ortaya koyacak. Böylece gerilim, çatışma ve konu üzerinden kutuplaşma ortamı dağılacak ve toplumda özgür düşüncenin önü açılarak Atatürk, sevabıyla günahıyla, doğrusuyla yanlışıyla ve başarısıyla başarısızlığıyla bir “tabu” ve “günah keçisi” olmaktan çıkacak ve tarihteki “gerçek” yerini alacaktır. Bu, hem Atatürk’e hem ülkemize ve hem de kendimize karşı tarihî bir görevimizdir. Bizce bu bağlamda aşağıdaki konular ele alınıp tartışılmalıdır:

 

Malûm olduğu üzere Atatürk eleştirisi / karalaması İslâmcı kesimin uzun yıllar yegâne sermayesi olmuştur. Atatürk konusunda bu kesim, yeri geldiğinde sol-sosyalist çevreleri referans göstermekten geri durmamıştır. Bunlar arasında öne çıkan isimler olarak Sait Okur (Said Nursî), Necip Fazıl Kısakürek, Kadir Mısıroğlu, Mehmet Şevket Eygi, Nuri Pakdil, Sadık Albayrak, Abdurrahman Dilipak, Mehmet Doğan, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylân ve Mustafa Armağan gibi isimleri saymak mümkündür. Düşük profil isimleri saymaya gerek yoktur. Bunlar ve benzerleri, ana hatlarıyla Atatürk’ün Osmanlıya ihanet ettiğini, hilâfeti kaldırarak Türkiye’nin İslâm dünyasıyla bağını kestiğini, Lozan Sulh Muahedenamesinin bir ihanet olduğunu, inkılâplarla ülkeyi ve milleti geçmişinden kopardığını; din eğitimini yasaklayarak, ezanı ve salâyı Türkçe okutarak ve Kur’an-ı Kerim’in Arap harfleriyle yazılmasına engel olarak dinsizliğin önünü açtığını vb. ileri sürüp Atatürk’ü eleştirip durmuştur. Bu alanda koca bir külliyat / literatür oluşmuştur. Müslüman gençlik; İmam-Hatipliler, Yüksek İslâmlılar, İlâhiyatlılar ve Diyanet camiası bunlardan etkilenmiş / beslenmiştir. Darbe dönemlerinde darbeciler Atatürkçülük yaparken İslâmcı kesim de doğal bir tepki olarak bu zeminde anti-Atatürkçülük yapmıştır.

Sonra İslâmcı kesim daha da ileri giderek Atatürk eleştirisini biçimsel olarak da sürdürmüştür. Zorunlu olarak Atatürk’ten söz edilmesi gerekiyorsa Gazi Mustafa Kemal denmiş, Atatürk denilmemiştir. Kurumlarda fotoğrafını kullanmak gerekiyorsa kalpaklı olanı tercih edilmiş yani Osmanlı köklerine vurgu yapılmaya çalışılmıştır. İstiklâl Marşı’na, Türk Bayrağına uzun zaman mesafeli durulmuş ve Türk kelimesi kullanılmaktan imtina edilmiştir. Hatta lâik ve Atatürkçü kesimin cenaze namazını kılmamaya çaba gösterilmiştir.

Esasında Atatürk, bizzat kendi döneminde eleştirilmiştir: Ali Şükrü Beyin, Hüseyin Avni Ulaş’ın yani Birinci Meclisteki İkinci Grup mebuslarının eleştirisi, Mehmet Âkif ve Hasan Basri Çantay gibi âlim / aydın zevatın sessiz eleştirileri, Rıza Nur’un belden aşağıya vuran eleştirileri, Kâzım Karabekir, Fevzi Çakmak, Ali Fuat Cebesoy ve Ali İhsan Sabis Paşalar gibi askerî erkânın eleştirisi… Bunlar, daha anlaşılabilir türden eleştiriler gibi geliyor bize. Gerekçeleri daha makul sanki. İsmet İnönü’nün Atatürk eleştirisini ise yeterince bilmiyoruz / bilemiyoruz. Ancak aralarında bir şeyler olduğu kesindir. Zira İnönü, Atatürk’ün sağlığında Başbakanlıktan azledilmiş, yerine Celâl Bayar Başbakan olmuştu. Atatürk’ün son döneminde Başbakan Celâl Bayar’dı. İnönü döneminde Atatürk’ün resminin paradan kaldırıldığını biliyoruz. Bunlar sıradan şeyler olmasa gerektir.

Marksist-sosyalist kesimin Atatürk eleştirisi ise tamamen ideolojiktir. Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Sadun Aren, A. Nihat Sargın, Mihri Belli ve Sencer Divitçioğlu; yaşayanlardan Mete Tunçay, Korkut Boratav ve Murat Belge gibi isimleri sayabiliriz. Bu kesim, sistemli, bilinçli ve bilimsel tarzda Atatürk eleştirisi yapmaya çalışmıştır. Çünkü Atatürk’ü sosyalizmin önünde büyük bir engel görmüşlerdir. 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra bu kesimin alt kuşakları olan bir grup akademisyen ve gazeteci, Ermeni ve Kürt meselesi üzerinden Atatürk, devlet ve ordu eleştirilerini yoğunlaştırarak sürdürmüştür. Eleştirileri Batıda karşılık bulan ve Batı medyası tarafından desteklenen tuzu kuru bu çevre, Türk siyasî hayatına her zaman külfet olmuştur. Müslüman camia da önüne arkasına bakmaksızın, doğrusunu yanlışını tartmaksızın bu kesim ve çevrenin eleştirilerinden sonuna kadar beslenmiş ve faydalanmıştır.

Bir de ideolojik Atatürkçüler vardır. Sırtını devlete, askere, sermayeye ve medyaya dayayan ve oradan Atatürkçülük yapanlar, lâikliği amansızca savunanlar. Atatürk’ü putlaştıranlar. Atatürk üzerinden siyaset yapanlar ve rant devşirenler! İlginçtir İslâmcı kesimle bu kesim yıllarca birbirini besleyip durmuştur.

Arada kalan ve Atatürk gerçeğini gören; yanlışını yanlış, doğrusunu doğru kabul edip devlet-millet-vatan için gerçek önemini kavrayan bir avuç aydın, az sayıda bürokrat ve asker, sağduyulu geniş halk kitlesi maalesef sesini duyuramamıştır. Cılız bir ses olarak arada kalmışlar, anlaşılmamışlar yahut da diğerlerince hafife alınmışlardır.

Tarihsel seyre genel olarak bakıldığında Türkiye’de Atatürk eleştirisi / karalamasının arkasında bir “İngiliz parmağı” olduğu görülmektedir. Bizce Atatürk muhaliflerinin İngiliz / ABD dostu olması tesadüf değildir. Sonra İngiltere merkezli belge servisleri… Atatürk’ü eleştirirken esasında altı oyulmak istenen Türk devletidir. Orta Doğu’yu karıştıran, ABD’yi ve İsrail’i yöneten ama kendini göstermeyen o meşhur “İngiliz parmağı”! Geniş cepheli bir Atatürk düşmanlığı, kesinlikle İngiliz siyasetinin bir ürünü olsa gerektir. Bu arada Norveç’te Kasım 2017’de düzenlenen NATO tatbikatında karşıt kuvvet ülke liderlerinin fotoğrafları arasına Atatürk’ün ve karşıt kuvvet liderlerini destekleyenler arasına Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yer alması bir tesadüf eseri olamaz.

15 Temmuz 2016’da meydana gelen darbe girişiminin devlet-millet dayanışmasıyla etkisiz hâle getirilmesi, Türkiye üzerinde kurgulanan birçok oyunun bozulmasına yol açmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, darbe girişiminden sonraki hemen her konuşmasında “rabia” vurgusunu (tek millet, tek bayrak, tek vatan ve tek devlet) tekrarlamıştır. Ardından Cumhuriyetin kurucu değerlerini öne çıkarmıştır. Son olarak da 2017 yılındaki 10 Kasım konuşmasında “Atatürk’ü sadece anmakla kalmamalı, anlamaya da çalışmalıyız.” demiştir. Bu da bize yeni bir Atatürk algısıyla karşı karşıya olduğumuzu ya da ilk defa Atatürk konusunda toplum olarak bir normalleşme süreci yaşamaya başladığımızı göstermektedir. Müslüman camiayı uyandıran, ideolojik Atatürkçüleri boşa çıkaran ve Marksist-sosyalist kesimi deşifre eden bir çıkıştır bu. Bu yaklaşımın sulandırılmadan sürdürülmesi gerekir. Çünkü bu yaklaşımı sulandıranlar asla masum olamaz. Türkiye’de ilk defa devlet-millet bütünleşmesi bu denli derinden gerçekleşmektedir. Zira Türkiye’nin bugünkü şartlarda böyle bir bütünleşmeye her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır.

Malûm olduğu üzere Türkiye, Fırat Kalkanı Harekâtı (2016), Zeytin Dalı Harekâtı (2018), Pençe Harekâtı (2019), Barış Pınarı Harekâtı (2019) ve Bahar Kalkanı Harekâtıyla (2020) sınırlarının ötesinde, Suriye ve Irak topraklarında kendine yönelik tehditlere askerî gücüyle güçlü ve sonuç alıcı bir müdahalede bulunmuş ve bu mücadele hâlen bütün cephelerde devam etmektedir. 2019’da Libya ile imzaladığı mutabakat muhtıralarla Akdeniz’de oynanmak istenen oyunları bozmuş ve Doğu Akdeniz’de Türk arama ve sondaj gemilerinin güvenliğini garanti altına almıştır. ABD ve İsrail’in nihaî anlamda Türkiye’yi hedef alan Orta Doğu’daki yeni parçalama ve paylaşım politikalarına karşı oyunları bozan güçlü bir direnç göstermiştir.

PKK / KCK / PYD-YPG, FETÖ / PDY ve DAİŞ ile DHKP-C gibi terör örgütlerine yönelik içeride ve dışarıda etkin bir mücadele ortaya koymuştur. Bütün bunları yaparken müttefiki saydığı / bildiği ülkeler âdeta olayı dışarıdan seyretmiş; kimse Türkiye’nin yanında yer almamış, üstelik terörle mücadelesini insan hakları üzerinden insafsızca eleştirmiş, teröristleri korumuş ve kollamış; onlara lojistik ve siyasî destek sağlamıştır. Böylece Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve haklı mücadelesinde zaafa uğratmak istemişlerdir. Hatta Türkiye, Yunanistan gibi eski tehdit cephelerinin tahrikleriyle yeniden karşılaşmaya başlamıştır. Millî Mücadeleden bu yana hiç olmadığı kadar bir güvenlik ve beka sorunuyla karşı karşıya gelmiştir. Bu bağlamda Türkiye, Atatürk’ün formüle ettiği “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini âdeta yeniden keşfetmiş ve uygulamaya koymuştur.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Atatürk’ü hedef gösterip onun üzerinden Türk Silâhlı Kuvvetlerini yıpratmak ve bu yolla Türkiye’yi zayıflatmak isteyen cepheye karşı ortaya koymuş olduğu yeni Atatürk algısıyla oyunları bozan bir yaklaşım sergilemiş ve Türkiye’nin ciddî bir güvenlik ve beka sorunuyla karşı karşıya olduğunu, bunun için millet olarak birlik ve beraberliğin önemini kavrayıp devlete sahip çıkmak gerektiğini geniş toplum kitlelerine anlatmaya başlamıştır. Artık millet, terör örgütleriyle mücadelenin bir savunma hattı olduğunu, ülkenin etnik gerçekliğini, milletin dinî duygu ve kültürel farklılıklarını yani millî ve manevî değerlerini istismar ederek ülkesini zayıflatmak ve sonunda yıkmak isteyen cepheye karşı topyekûn bir uyanış yaşamaya başlamıştır. Bütün toplumda millet ve devlet varlıklarımıza karşı yeni ve güçlü bir hassasiyet gelişmiştir. Bu anlayışla Anayasa değişikliği yapılmış, hükûmet sistemi değiştirilmiş ve seçimler gerçekleştirilmiştir. Türkiye, vesayet girdabından kurtularak anlayışını ve kadrolarını yenileme yoluna girmiştir. Ekonomisini, ticaretini, kalkınmasını ve savunma sanayiini elden geçirmeye çalışmaktadır. Eğitim ve kültür alanlarındaki eksik ve ihmallerini görmüştür. Büyük tarih sahibi büyük bir millet ve büyük bir devlet olduğuna inanmış ve bunu dünyaya göstermiştir. Mazlum milletlerin umudu olmayı bir kez daha hak etmiştir.

Türkiye’nin yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgınına karşı içte ve dışta gösterdiği büyük başarıyla siyasette ve uluslararası ilişkilerde yaşadığı tıkanıklıkları aşmada yakaladığı tarihî bir fırsatın eşiğindeyken bu konular üzerinde soğukkanlılıkla ve açık yüreklilikle konuşmaya değmez mi? Zira insanlık, yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgınından sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı; bütün dengeler, sınırlar ve düzenlerin değişeceği, her şeyin yeniden kurulup şekilleneceği bir dünyaya adım atmak üzeredir. Bundan böyle dünyada bir taraftan dijitalleşme hızlanırken bir taraftan da toprağa, aileye ve dine bağlı bir hayat önemini artıracak; beslenme, barınma, iletişim, eğitim, savunma ve şehirleşme düzeni yeniden şekillenecektir. Zevkler, alışkanlıklar, değerler, anlayışlar ve hedefler değişecek; bilim ve teknoloji, ekonomi ve ticaret, savaşlar ve çatışmalar artık başka şekillerde icra edilecektir. Eski dünyada giderek yalnızlaşan insan, belki yeniden kendini keşfetme imkânına kavuşacaktır. Kendisiyle, çevresiyle, varlıkla, tabiatla ve yaratıcıyla barışacak, gerçek şahsiyet sahibi olacaktır. Bu umudun önünü tıkayan bütün safraların artık kesinlikle atılması gerekmektedir.

Bu sebeple 2023’e yaklaşırken Atatürk’ü kısır tartışmaların konusu olmaktan çıkarmalı ve kutuplaşmaya teşne çevrelere malzeme etmemeliyiz. Onu doğru anlamaya, istismar etmemeye, verdiği mücadeleyi kavramaya, tasavvur ettiği hedefleri daha ileriye götürmeye, büyük düşünmeye ve gerçekçi olmaya çalışmalıyız. Önümüze gelen tarihî fırsatları bu defa da gölgemizle savaşarak kaçırmamalıyız. Bu hataya geçen yüzyılda birkaç kez düştük, artık bu yüzyılda tekrar düşmemeliyiz.

KAYNAK:  Mehmet Erdoğan / Atatürk’ü Doğru Anlamak Sorunu Üzerine (yorungedergi.com, 7 Haziran 2020).

Yazar: Mehmet ERDOĞAN

ATATÜRK VE YUSUF AKÇURA

 

 

 

Dünyanın merkezi bölgesinde bir Türk devletinin kuruluşunda  son derece etkili olmuş olan  bu iki isim,  tarihsel süreç içerisinde bir dönem beraber bulunmuşlar  ve bu dönemde  bir işbirliği içerisinde olarak geleceğe dönük planlarının Anadolu üzerinde gerçekleşebilmesi  için çaba göstermişlerdir . Günümüz koşullarında her yönden eleştiri konusu olan Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu sırasında  son derece etkin olmuş olan bu iki isimin beraberce ele alınarak ortak bir değerlendirme içerisinde ele alınmasının  bugünün tartışmaları açısından  yararlı sonuçlar vereceği düşünülebilir.

Türk devletinin kuruluşundan doksan yıl sonra,  kuruluş sırasında  etkin çalışmalar yapmış olan bu iki isim arasındaki  bağlantının  siyasal yönleriyle ortaya konulmasında ,  Anadolu’da bir Türk devletinin kuruluşunun arkasında yatan nedenlerin belirlenmesi açısından  zorunluluk vardır . Anadolu’da Türk devletine karşı çıkanlar ,  eski  imparatorluk coğrafyasından göç eden bir çok  topluluğun bugün Türkiye’de birarada yaşadığını öne sürerek ,  bir Türk ulusundan sözedilemiyeceğini ve bu doğrultuda  Türk ulusu olmadığı için de ,  Türklerin kurmuş olduğu bir Türk devletinin gerçeklere uymadığını  açıkca  savunmaktadırlar . Bu nedenle son zamanlarda başta  iktidar partisinin ileri gelenleri olmak üzere Türk kimliği rededilerek ,  yeni bir kimlik türü olarak Türkiyelilik  gibi  bir kavram öne çıkarılmaktadır . Küresel emperyalizmin güdümüne girerek,  Yeni Bizans, Büyük İsrail ya da Yeni Orta çağ gibi plan ve projelere angaje olanlar,  merkezi alandaki Türk devletini ortadan kaldırabilmek için redettikleri Türk kimliğinin silinmesi sürecinde Türkiyelilik kimliğini bir ara  yaklaşım olarak geliştirmeğe çalışmaktadırlar . Bütün bu gibi saçmalıkların sona erebilmesi için ,  Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuna öncülük eden iki büyük isimin beraberce ele alınarak bugünün koşullarında yeniden değerlendirilmeleri gerekmektedir .

Anadolu’da Türkçülüğün öncüsü Yusuf akçuraTürk devletinin kurucusu da Mustafa Kemal Atatürk’tür . Eğer bugün bu topraklarda Türkiye Cumhuriyeti adı altında bir Türk ulus devleti varsa , Türk ulusunun fertleri  böylesine  bir oluşumu bu iki büyük öndere borçlu bulunmaktadırlar . Türk ulusunun bütün bireyleri ,  ulusal eğitim programı içerisinde  devletin kurucusu Atatürk ile ilgili her konuyu  öğrenmelerine rağmen , ne yazıktır ki ,  Osmanlı imparatorluğunun son dönemlerinde Türkçülük akımını  bu topraklara getiren Türkçülüğün öncülerinden  habersiz kalmaktadırlar .

 İsteyen bu konularda kütüphaneler dolusu kaynaklara erişebilmektedir ne var ki eksik eğitim sistemi nedeniyle Türkçülük akımının öncüleri ile bilgiler,  eğitim  sistemi içerisinde yeni kuşakların bilgilerine sunulmamaktadır . Atatürk ile ilgilinen ve kendisini Atatürkçü olarak tanımlayan bir çok kişinin bu nedenle Türkçülüğün öncülerini bilmedikleri hele Yusuf  Akçura’yı tanımadıkları  görülmektedir . Türkçülük denilince akla  önce Ziya Gökalp gelmekte ama ,  Türkçülüğü bu ülkeye getiren Yusuf Akçura ile beraber  İsmail Gaspıralı, Zeki Velidi Togan, Sadri Maksudi Arsal  ve Ahmet Ağaoğlu  hatırlanmamaktadır .

Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşı olarak  kendilerini Türk kimliği tanımlayan  Türk vatandaşlarının, Türkçülüğün öncülerini ve tarihini bilmemesi bu ülkede çok ciddi bir bilgi eksikliği yaratmıştır . Türkçülüğün kurucularının bilinmemesi,  Atatürk’ün neden Türk devleti kurduğunun  halk kitlelerince anlaşılamamasına yolaçmıştır . Balkanlar’da doğmuş ve büyümüş bir Mustafa Kemal’in  Osmanlıların Balkanlar’dan kovulmasından sonra, Anadolu yarımadası üzerinde bir Türk devleti kurmasının arkasında ,  Yusuf Akçura ve arkadaşlarının  başlatmış olduğu Türkçülük akımının önemli bir rolü bulunmaktadır . Türkçülük olmasa Atatürk ve Atatürkçülük de olamazdı .

Yusuf Akçura ve arkadaşlarının  Kırım üzerinden Türkçülük akımını İstanbul’a taşımalarından önce ,   Avrupa ülkelerine giderek yabancı eğitimi alan gençlerin Osmanlı devletinde başlatmış oldukları JönTürk hareketinin de ülkenin geleceğinde önemli rolleri olmuştur . Yeni Osmanlı  hareketi tutmayınca yerini JönTürk akımı almış  ve Avrupa ülkelerindeki ulus devlet akımı  bu topraklara yansıyınca ,  çok uluslu  siyasal yapıdan tek uluslu bir ulus devlete yönelirken ,  ikinci Meşrutiyet yıllarında  Yusuf Akçura ve arkadaşlarının önce Türk cemiyeti sonra da Türk Ocakları aracılığıyla önemli ölçüde katkıları olmuştur . Jön Türk akımının yaratmış olduğu ortamı  iyi kullanan Türk Ocakları örgütlenmesi ,  Yusuf Akçura’nın önderliğinde imparatorluktan ulus devlete geçişi gerçekleştiren  siyasal odaklar olmuştur . Kırım doğumlu Tatarlar’ın öncülüğünde kurulmuş olan Türk Cemiyeti ve Türk Ocakları ,  çok  kültürlü bir toplum yapısından sonra ulus devlete geçişte  ana merkezler olarak hareket etmişler ve ülkede emperyalizme karşı verilen  ulusal kurtuluş savaşının  öncülük misyonunu yerine getirmişlerdir . Yusuf Akçura bütün bu oluşumların  başlatıcısı olarak Türk tarihinde önemli bir yere sahip olmuştur .Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuna giden yolda Yusuf Akçura’nın önemli bir kilometre taşı olduğu  hatırlanırsa ,  günümüzün bir çok  tartışmasına açıklık getirilebilecektir . Atatürk gibi bir ulusal devlet kurucusu önderin tarih sahnesine çıkışının perde arkasında ,  yılların Türkçülük birikiminin taşıyıcısı ve bu topraklara getiricisi olan Yusuf Akçura’nın önde gelen bir rolü bulunmaktadır .

Atatürk ile aşşağı  yukarı benzer tarihlerde doğan ve yaşayan Yusuf Akçura,  bir  Tatar  Türk ailenin evladı olarak  Tataristan’ın başkenti olan Kazan kentinde doğmuştur . Kazan asıllı bir Tatar olmasına rağmen yaşamının önemli bir kısmı Kırım ve Rusya’nın çeşitli kentlerinde geçmiş ve daha sonraki aşamada da  kuzey bölgelerinde elde ettiği Türkçülük birikimini güneye taşımak üzere  İstanbul’a gelmiştir . Rusya’da I905 devriminde  milliyetçi bir önder olarak rol aldıktan sonra ,  1908  tarihinde ikinci meşrutiyetin ilan edilmesi üzerine İstanbul’a gelerek önce Türk Cemiyetini sonra da Türk Ocakları’nı kurmuştur . Eski Hazar İmparatorluğu döneminden  kalma önemli bir Türk asıllı nüfusun Rusya’da yaşaması nedeniyle ,  Yusuf Akçura’nın yaşamı  Rusya ve Türkiye arasında gidip gelmelerle geçmiş  ve her iki ülkedeki Türk potansiyelinin beraberce varolabilmesi  ciddi bir PanTürkçülük akımını Yusuf Akçura   geliştirerek savunmuştur . Rus Çarlığı ve Osmanlı İmparatorluğu çatıları altında yüzyıllarca yaşayan Türk asıllı kitlelerin biraraya gelerek ortak bir büyük Türk devletini tarihte olduğu gibi yeniden kurmaları , Yusuf Akçura ve arkadaşlarının amacı olmuş ve bu doğrultuda başlattıkları Türkçülük çalışmalarını Pan Türkizm doğrultusunda geliştirerek sürdürmüşlerdir .

Fransız devrimi sonrasında başlamış olan milliyetçilik cereyanlarının  Rusya’ya ulaşması  Ruslar’da güçlü bir milliyetçilik başlatmış ,  Rus olmayanlara karşı baskılar artınca  Tatarların öncülüğünde bütün Türk asıllı boyları içine alan geniş ve güçlü bir türkçülük akımı rusya topraklarında  Rus milliyetçiliğine karşı başlatılmıştır . Rusların Ortodoks fanatizmi ile karşılarına aldığı Yahudi toplulukları da ülkede denge kurabilmek üzere Türkçülüğü desteklemişler ve bu yoldan  Rus  milliyetçiliğinin aşırılığa kaçması önlenerek  birlikte yaşamın yolları aranmıştır . Ne var ki ,  Rus milliyetçilerinin önce Yahudi soykırmına yönelmeleri daha sonra  da  Tatarları ülkeden kovmaya yönelmeleri üzerine tatarların öncülüğünde başlatılan Türkçülük  hareketleri kısa zamanda gelişerek  bölgenin geleceğin de gene eskisi gibi Hazar devleti zamanındakine benzer biçimde  etkili olmağa başlamıştır . Ne var ki ,  Rus milliyetçiliğinin daha sonraları emperyalizme yönelmeleri üzerine  önce Tatarlar ve Türkler ve daha sonra da  Çerkezler  bulundukları bölgelerden kovulmuşlardır .  Rusya’dan kovulanlar güneye inerek  Ak ülke olarak gördükleri Anadolu topraklarında yerleşmeğe başlamışlar,  Birinci Dünya Savaşı sonrasında   bu bölgede bir Türk devletinin kurulabilmesi için canları ve başlarıyla çalışmışlardır . Yusuf Akçura  ve Tatar asıllı arkadaşları,  Türkçülüğün kuzeyden güneye  inmesinde  ve Ak ülkede bir Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda  önde gelen bir  taşıyıcı  rolü yerine getirmişlerdir. Bir anlamda Atatürk’ün bir Türk devleti kurmak üzere  tarih sahnesine çıkmasına giden yolu açmışlardır .

Yusuf Akçura Türkiye’ye yerleştikten sonra  zman zaman Rusya ve Avrupa ülkelerine giderekm dünyadaki siyasal hareketleri hem izlemiş hem içinde olmağa çalışmıştır . Bu nedenle Rusya ve Osmanlı ülkesini çok yakından izleyerek hareket etmiş ve Avrupa  ülkelerindeki çalışmaları da yakından izleyerek bunlardan yararlanmanın çabası içerisinde olmuştur . Bir anlamda ondokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyıla geçilirken ,  dünyadaki değişimi kavramağa ve  bu sürecin içinde yer alarak değişimi  Türkçülük doğrultusunda yönlendirmeğe çalışmıştır . Ruslar ile Türkler arasında yaşanan savaşları ve gerilimleri yakından izleyen Akçura  ,  Avrasya bölgesinde yaşamakta olan bütün Türk asıllı toplulukları biraraya getirecek  PanTürkizm akımını geliştirmeyi hedeflemiştir .Avrupa ülkelerinde Jön Türkler ile tanışan ve onlarla ortak çalışmalar yapan Yusuf Akçura ,  Türkçülük birikimini bu genç kadro aracılığı ile  Osmanlı ülkesine taşımak istiyordu .

Rusya’daki Tatar topluluğunun erken uyanması ve gelişmesiyle öne çıkan Türkçülük birikimini Akçura Jön Türklere aktarmak ve bunları örgütleyerek bütün Avrasya bölgesine yönelik bir  PanTürkizmin hazırlığını yapıyordu . Tatar reformculuğunun getirdiği Türkçü birikim Osmanlı devletinde Osmanlıcılık akımından Türkçülük akımına geçişi sağlıyordu . Dilde , fikirde ve işte birlik  ilkesi doğrultusunda,  Türk kökenli toplulukların biraraya gelmeleri ve ortak hareket ederek bir Büyük Türk Birliğini gerçekleştirmeleri  düşünülüyordu . Rusların Panslavizmine ve Ortodoksçuluğuna karşılık PanTürkizmin de aynı zamanda Panislamizm ile işbirliği yapması gerektiği düşünülüyordu . Böylece Almanya’nın elinden  Panislamizm akımı alınarak  Rusya’nın Pan Ortodoksculuğuna karşı  Avrasya bölgesinde etkinliği artırmak üzere kullanılması planlanıyordu .Yusuf Akçura hem Rus emperyalizmine hem de Avrupa ülkelerinin Avrasya’ya girmelerine karşı Türklerin ve müslümanların beraberce ortak hareket etmelerinden yana bir PanTürkizm çizgisi izliyordu . İşin içine müslümanlar da girince Türkçülük akımının çalışma alanı kendiliğinden Rusya’dan Osmanlı ülkesine kayıyordu . İslamcılığın yanısıra kültürel milliyetçiliğin de savunulması emperyalist saldırılara karşı daha  güçlü bir Türkçülük akımının öne çıkmasına yardımcı oluyordu . Böylece savaş sonrasında bir Türk devletinin kurulabilmesinin şansı  artıyordu .

Üç tarzı siyaset ismini taşıyan makaleyi Mısır’ın başkenti Kahire’de yayınlanan bir dergide  Yusuf Akçura kamuoyunun dikkatlerine sunduktan sonra ,  merkezi coğrafyada Osmanlı devleti sonrası yeni siyasal yapılanma  bu yazı doğrultusundaki tartışmaların etkisiyle biçimlenmeye başlamıştır . Osmanlıcılığın olamıyacağı belirlenince  İslamcılık denenmek istenmiş ama buna da gayrimüslim kesimler karşı çıkınca geriye tek alternatif olarak Türkçülük kalmıştır . Hırıstıyan Balkan ülkelerinin elden gitmesinden sonra Abdülhamit’in Şam merkezli bir İslyam İmparatorluğunu Anadolu ve Arap yarımadası üzerinde  kurmağa çalışmasına Almanlar destek verince ,  İngilizlerin desteği ile Selanik’ten  Hareket ordusu İstanbul’a gönderilerek  Abdülhamit’in tahttan indirilmesi sağlanmış  ,  İngiliz gizli servislerinin örgütlemesiyle Arnap milliyetçiliği öne cıkınca ,  islama dayanan bir büyük devletin Orta Doğu’da kurulabilmesi ihtimali devredışı kalmıştır . Üç tarzı siyasetin ikincisi olan İslamcılık akımı da böylece devredışı kalınca ,  bu kez üçüncü yol olarak Türkçülük akımı öne geçmiş ve Yusuf Akçura’nın örgütlediği Türk Ocakları sayesinde Türkçülük  akımı Anadolunun her köşesinde hızla örgütlenerek geleceğin Türkiye Cumhuriyetinin temelleri  atılmıştır . 

Tarihsel süreç içerisinde Üç tarzı siyasetten tek tarzı siyasete geçiş kendiliğinden meydana gelmiş ve Türkçülük Osmanlı sonrası dönemde merkezi topraklarda tek geçerli düşünce akımı olarak yeni kurulacak devletin  siyasal yapısını belirlemiştir . Faydacı ve pragmatik  bir düşünce yapısına sahip olan Yusuf Akçura gerçekleşemeyecek hayaller yerine , gerçekleşebilecek hedeflerle uğraşmaya öncelik vermiş ve onun bu gerçekci tutumu nedeniyle kısa zaman sonra bir Türk devleti dünyanın merkezinde kurulmuştur . Kahire’de yayınlanan Türk isimli gazetede yayınlanan üç tarzı siyaset makalesi ,  Osmanlı sonrası için bütün merkezi bölge halklarına ve ülkelerine bir anlamda yön gösteriyordu . Bir Osmanlı milleti yaratılamayınca ,  geniş alanlara yayılmış Türk asıllı toplulukların sahip olduğu Türk kimliğinde birleşilmesi en gerçekci yol olarak görülüyordu . Yusuf  Akçura dilleri , ırkları, gelenekleri, kültürleri ve dinleri aynı olan bütün Türklerin birliğini savunarak,  bir büyük Türk imparatorluğunun yeniden oluşabilmesi için  yoğun çaba harcıyordu . Türk dünyasını hedef  alırken Türklüğü ve Türkçülüğü geliştirmeğe çalışıyor ,  güçlü bir Türkçülük akımı sayesinde büyük bir Türk devletinin kurulabileceğini öne sürüyordu .

Akçura sayesinde PanTürkizm akımı Osmanlı İmparatorluğu sonrası için Türklere ve Müslümanlara bir gelecek planı sunuyordu ,  o da  bir büyük Türk devletinin çatısı altında biraraya gelmekti . Osmanlı İmparatorluğunun çok uluslu yapısı çerçevesinde Türkçülük ya da PanTürkizm akımı  değerlendirildiğinde gayrimüslimlerin  böylesine doğu kökenli bir akımın uzağında durmağa çalıştıkları görülüyor ,  hırıstıyan toplulukların dışlandığı bir aşamada  müslüman kökenli topluluklar Türk kimliği çatısı altında biraraya gelmeğe davet ediliyorlardı .

 Bu aşamada Yahudiler ikiye ayrılıyor ,  bir kısmı gizlice Yahudi kimliğini sürdürme yolunu seçerken ,   daha büyükçe bir kesimi de dönmeliği kabül ederek  müslüman toplum içerisinde bu toplumun kurallarına ve geleneklerine göre yaşamayı ilke olarak kabül ediyordu . Osmanlılar imparatorluk topraklarından geri çekilirken , merkezi ülke konumuna gelen Anadoluya bir çok yerden  milyonlarca insan göçediyor ve göçmenler de Türk kimliği çatısı altında yaşamayı,  kendi gelecekleri ve güvenlikleri açısından doğal karşılıyorlardı . Böylece ,  Birinci Dünya Savaşı sonrasında Sevr antlaşmasının imzalanması üzerine Hırıstıyan ülkeler  Anadoluyu işgale yöneliyorlar ,  göçeden müslümanlar Türk kimliği altında emperyalizme karşı savaş veriyorlar,  dinlerinden dönmüş görünen Yahudi toplulukları da Hırıstıyanlara karşı müslümanların yürüttüğü ulusal kurtuluş savaşını destekleyerek  bağımsız bir Türk devletinin kuruluşunu ,  bölgedeki Arap ve Rus nüfus çoğunluğuna karşı denge oluşturabilmek doğrultusunda destekliyorlardı .

Rusya’daki milli hareketin başından  Anadolu’daki Türkçü harketin başına geçen Yusuf Akçura ,  bütün bu gelişmelerde ön planda etkili oluyordu . Yeminindeki Osmanlı ve İslam kavramları nedeniyle ,  İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeliğini kabül etmeyen Yusuf Akçura ,  tıpkı Atatürk gibi  bu cemiyete uzak duruyor ve İttihatçıların orducu tutumlarına karşı daha halkçı bir örgütlenmeyi  Mustafa Kemal  gibi askeri kesimin dışında kalarak gerçekleştirmeğe çalışıyordu . Zaman içerisinde Jön Türkler ile de ters düşen Akçura daha bağımsız ve gerçekci düşüncelerle Türkçülük akımını geçerli kılmağa çalışıyordu . Ulusal kurtuluş savaşı sonrasında  Atatürk’ün hızla sivil bir rejim kurmasında ve orduyu  siyasetin dışına çekmesinde  böylesine bir tutumun fazlasıyla yararı olmuştur .

Atatürk’ün gerçekleştirdiği Kemalist devrime kadar  batıcı ve yenilikçi hareketler hep Tanzimat döneminin birer uzantısı olarak gündeme gelmiştir . Jön Türkler’de kendilerini Tanzimatın modernleşmeci kadrosu olarak gördüklerinde , Yusuf Akçura bu duruma karşı çıkarak  Atatürk gibi daha kökten bir reformculuğu savunmuştur . Atatürk Tanzimatın tatlı su reformculuğundan uzaklaştıkça ,   bir Türk devletinin çatısı altında ulusal siyasal yapılanma  için kökten reformcu girişimler zorunlu olmuştur . Tanzimat ülkede halk ile aydınlar ve zengin burjuvazi arasında ikilik yaratınca  bir Türk ulusu yaratabilmenin çabası içinde olan Yusuf Akçura ve arkadaşları halkın içinde ve yanında olmuşlardır . Dili , dini ve kültürü bir bütün olan Türk dünyasının  büyüklüğünü savunan Yusuf Akçura ,  böylesine bir hedefi gerçekleştirebilmek üzere ,  Rusya’daki Tatarların erişmiş oldukları gelişmişlik düzeyini Türkiye’ye taşıyabilmenin  arayışı içine giriyordu . Osmanlı Türklerinin Rusya’da  yaşayan kardeşlerinin gelişmişlik düzeyini örnek almaları gerektiğini sürekli olarak savunan Akçura ,  çıkardığı dergiler ve yazdığı makaleler aracılığı ile bu durumu  Anadoluya taşıyabilmenin  mücadelesini yapıyordu . Akçura’nın bu çabaları sonucunda ,  Ziya Gökalp  Üç tarzı siyaset benzeri bir  kitabı kaleme alıyor ve bunun adını da” Türkleşmek , İslamlaşmak ve Muassırlaşmak “ biçiminde belirleyerek  Akçura’nın izinde bir çizgi izliyordu . Ziya Gökalp’in devreye girmesiyle beraber Akçura yalnızlıktan kurtuluyor  ve Türkçü çizgide bir kadro oluşumu gerçekleştirilerek , toplumun hızla Türkleştirilmesi sağlanıyordu .

Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde başlamış olan PanTürkizm akımı , Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan sonra  Kemalist Türkiye’ye yardım ve katkı misyonunu üstleniyor ve  Türk dünyası için örnek ülke olarak kurulmuş olan Türkiye cumhuriyeti üzerinden PanTürkizm  akımını sürdürmek aşamasına geliniyordu . Anadolu’da bir milli devletin Türkiye cumhuriyeti olarak kurulmasında son derece önemli  katkılar sağlamış olan Yusuf Akçura , sonraki aşamalarda  Kemalist Türkiye’nin hızla gelişebilmesi için  çalışmalar yapıyordu . Osmanlı sonrasında batı dünyası için gündeme gelmiş olan Doğu sorunun çözümünde Türkiye merkezli bir yolun izlenmesi için Yusuf Akçura öne çıkıyor ve Türk ile Slav toplulukları arasında sürüp gelmekte olan çekişmenin çözüme kavuşturulabilmesi için,   güçlü bir Türkiye’nin yaratılmasına öncelik  veriliyordu .

Anglosaksonların, Fransızların, hırıstıyanların ve Rusların bölgedeki hesaplarına karşı  Türklerin güçlenebilmeleri için Almanya ile işbirliği yapmaları düşüncesi Akçura’ya tıpkı Abdülhamit ve İttihat Terakki gibi cazip geliyordu . Dar kapsamlı Tatarcılık yerine geniş kapsamlı bir Türkçülüğü Türk dünyasının  geleceği açısından daha doğru bulan Yusuf Akçura ,  Türkiye Cumhuriyetini böylesine güçlü bir yapılanmanın merkez ülkesi olarak görüyordu . Bu nedenle devletin ve yeni Türk üniversitesinin kuruluş çalışmalarında yer almış Ankara’daki devleti desteklemek üzere Ankara Hukuk Fakültesi ile Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde dersler vererek , yeni Türk devletini yönetecek güçlü kadroların yetişebilmesi için çaba gösteriyordu .Ankara ve İstanbul’da  yapılan bilimsel toplantılara delege olarak katılarak ,  yeni  Türk devletinin bilimsel açıdan güçlenebilmesi doğrultusunda yoğun çaba harcıyordu . Devleti kuran partiye üye olarak önce İstanbul ve daha sonra da  Kars milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde görev yapmıştır .

Bu arada ,  dil ve  tarih kurumlarının kuruluş çalışmalarına katıldı ,  daha sonra da Türk Tarih Kurumu başkanlığına seçildi . Böylece,  Yusuf Akçura sahip olduğu bütün bilgi birikimini hem bilimsel kurumlarda hem siyasal organlar da Türkiye’ye aktararak kısa zamanda türkiye Cumhuriyetinin önemli bir gelişme göstermesine  ciddi katkılar sağlamıştır . Bu tür çalışmalarla Cumhuriyetin onuncu yılı büyük coşkularla kutlanmıştır . Yusuf Akçura almış olduğu bilimsel ve siyasal görevler aracılığı ile Kemalist hareket içinde bir nefer olarak görev  yaptı ve bütün birikimini Atatürk’e bir danışman olarak aktarma fırsatını buldu .

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusunun  az zamanda büyük işler başarmasında Yusuf Akçura gibi önemli bir siyasal ve bilimsel birikime sahip olan  danışmanın katkıları büyüktür . Akçura Rusya ve Avrupa ülkelerinde edindiği bilgileri ve gördüklerini sürekli olarak Mustafa Kemal’e aktararak O’nun  bir Türk devleti kurarken tarihsel bilgi birikimine uygun olarak hareket etmesini sağlamıştır . Atatürk’ün büyük başarılarının perde arkasında var olan önemli uzmanlardan birisinin de Yusuf Akçura olduğu söylenebilir çünkü ,  cumhuriyetin ilanından  ölümüne kadar uzun bir süre  parlamentoda milletvekili olarak hep ön sıralarda yeralmıştır .

Atatürk ,  ulusal kurtuluş savaşı sonrasında bir Türk devleti kurmayı kabül etmiş ama Yusuf Akçura’nın PanTürkizm düşüncesini benimsememiştir . Daha çok bir ideale dayanan bu yaklaşım ,  Anadolu coğrafyasının jepolitiğine o dönemin koşullarında pek uygun düşmüyordu . Bir asker olan Atatürk ,  jeopolitiğin inceliklerini iyi bildiği için bir  bilim adamı olan Yusuf Akçura’dan bu açıdan ayrılıyordu . Atatürk daha işin başında Türkiye Büyük Millet Meclisini açış konuşmasında Pantürkizm, Panislamizm ve de PanTuranizm gibi yayılmacı  akımlardan  uzak kalacaklarını ,  yalnızca Misakı milli sınırları içerisinde egemenlik haklarını savunacaklarını , kesinlikle Osmanlı İmparatorluğu gibi emperyalist bir politika uygulamıyacaklarını söyleyerek ,  Yusuf Akçura’nın bütün Türk dünyasını biraraya getirme  hedefinden uzaklaşıyordu . Türk devletinin halkçı ve çoğulcu bir yapıya dayanması gerektiğini savunan Akçura , ise geleceğe dönük olarak Türk dünyasının birlikteliğini  Sovyetler Birliği emperyalizmine karşı savunuyor ve yaptığı tarih araştırmaları ile Türk dünyasının sosyalist rejime karşı ayakta kalabilmesinin hazırlıklarını yürütüyordu . Akçura’nın yasal olarak vatandaşı olduğu Kemalist devlet ,  

O’nun özlemlerini tam olarak yansıtmıyordu  ama gene de geleceğe dönük olarak çalışmaların sürdürülmesi gerektiğine inanarak ,  Türkiye’de kalmağa ve  çalışmalarını ısrarla kamuoyuna taşımağa kararlı görünüyordu . Yaratacısı olduğu PanTürkizm’in gerçekleşemiyeceğini anlamasına rağmen bu doğrultudaki çalışmalarından vazgeçmiyor ve Türkiye Cumhuriyetini bu doğrultuda güçlendirebilmenin yollarını arıyordu . Türklerin tarih sahnesine çıkmış olduğu Orta Asya stepleri ile Rusya arasında yaşamakta olan türk topluluklarının ortak geleceğini Osmanlı ülkesinde dağınık bir biçimde yaşamakta olan Türk boyları ile beraber düşünmek ,  Yusuf Akçura için vazgeçilemiyecek bir  kutsal düşünce idi .

Atatürk’ün Misakı Milli sınırları içerisinde Anadolu Türkçülüğü ile yetinmesi  bir yönü ile asker kişiliğinden gelen gerçekci bir yaklaşımın  sonucu idi . Bunu gören  Yusuf Akçura PanTürkizm açısından umutsuzluğa sürüklense de anadolu Türkçülüğüne katkıda bulunmağa devam ediyordu . Yusuf akçura’nın emperyalist Türkçülük anlayışı Atatürk’un ulus devlet içinde demokratik Türkçülük anlayışı ile tam olarak uyuşmuyordu . Ziya Gökalp’in zaman zaman öne çıkması Atatürk ile Yusuf Akçura arasındaki mesafenin dengelenmesi açısından  yararlı oluyor ve bir anlamda  milli sınırlar içerisinde ülke Türkçülüğü ile o dönemin koşullarında yetiniliyordu .

Atatürk,  Avrupa kıtasının yanıbaşında çağdaş bir cumhuriyet rejimi ve buna temel olarak da modern bir ulus devlet kurarken ,  her türlü emperyalist yaklaşımın ötesinde hareket etmek  zorunda kalıyordu , çünkü Türkler bir imparatorluk kaybetmişti. Ruslar ise bir eski imparatorluk çökertmelerine rağmen yeni dönemin koşullarında yepyeni bir ideolojik imparatorluğun merkezi ülkesi olarak ayakta kaldıkları için Türkler’ den daha avantajlı bir konuma sahip bulunuyorlardı .

Osmanlı ve Rusya türkleri ayrı dünyaların insanları olarak bir türlü biraraya gelemiyorlar ve bu nedenle de Yusuf Akçura’nın idealize ettiği büyük Türk birliğine giden yol açılamıyordu . Atatürk bu durumu iyi bilen bir önder olarak geleceğe hazırlanıyor ve Sovyetler Birliğinin yıkılacağı günlere hazırlıklı olmak gerektiğini ,  cumhuriyetin onuncu yılındaki konuşmalarında dile getiriyordu .

Türk Ocaklarında örgütlenen bazı Türkçülerin de sosyalist düşünce de olması ,  Moskova merkezli kurulmuş olan Türkiye Komünist Partisinin , Rusya ve Türkiye’de Türkçü çalışmalar yapması da Atatürk’ü kuşkuya düşürüyor ve bu nedenle  aşırı bir Türkçü görünüm vermeden hareket etmeyi doğru buluyordu . Sovyetler birliği gibi bir büyük dev devlet yapılanmasının merkezi konumundaki Rusya’yı karşısına almayan Mustafa Kemal ,  Anadolu Türkçülüğü ile yetinirken ,  Rusya’daki Türkleri dile getirerek bir Rus tepkisi ile karşı karşıya kalmamağa dikkat ediyordu .

Bu durum daha sonraki yıllarda Türk ocaklarının kapatılarak yerlerine  Halkevlerinin açılmasına  neden olacaktır , çünkü Türk Ocakları sürekli olarak Rusya’da yaşayan Türk topluluklarını dile getirdiği için ,  Rusya’nın büyük bir baskısı sonucunda  imparatorluktan ulus devlete geçiş aşamasının bu köprü kuruluşları kapatılmış  ve milli sınırlar içerisinde bir toplum entegrasyonuna öncelik veren Halkevleri projesi   devreye sokulmuştur . Bu gibi değişikliklere rağmen ,  Anadoludaki Türk devletinden umudunu kesmeyen Yusuf Akçura ,  Anadolu Türklüğünün gelişebilmesi için Türk kültürü doğrultusunda bir ulusculuğun ülkede etkili olmasına çalışıyordu .

Atatürk milliyetçiliği doğrultusunda yapılan ulusalcı çalışmalarda Yusuf Akçura’nın  sürekli olarak ön  planda yer aldığı görülmüştür . Akçura , Türk Tarih Kurumunun kurucusu ve başkanı olarak Türkiye’de ilk ulusal tarih kongrelerini düzenlemiş ve Türklerin tarihten gelen kökenlerinin  daha iyi belirlenebilmesi için  çeşitli araştırma projelerini devreye sokmuştur . Türk Ocaklarının dergisi olan Türk Yurdu’ndan sonra  Tarih kurumunun bilimsel yayın organı olan  Belleten dergisinin de kuruculuğunu ve yöneticiliğini yaparak ,  Türk tarihi açısından önemli çalışmalara öncülük yapmıştır . Atatürk’ün istediği konularda araştırmaların yapılmasını ,  Atatürk’ün tarihe olan büyük merakının karşılanması konusunda  gerekli kaynakların sağlanması gibi işleri hep Yusuf Akçura üstlenmiştir . Bir anlamda Atatürk’ün geniş bir tarih kültürüne sahip olmasını sağlayan uzmanlardan birisi olarak da Yusuf Akçura’nın o dönemde öne çıktığı görülmektedir .

Atatürk de bu nedenle  Akçura’ya güvenerek kendisinin tarih kurumunun kurucu başkanı olmasına yardımcı olduğu görülmektedir . Akçura ve mustafa kemal birlikteliği ve diyalogu sayesinde  Anadoludaki Türk devletinin tarihsel açıdan doğru temeller üzerinde kurulduğu görülmektedir . Bu nedenle,  bir çok büyük soruna ve emperyal baskıya rağmen  Türk devletinin doksan yıldır ayakta kalması  temellerinin sağlam atılmasıyla açıklanabilir. Temellerin sağlam olmasının yanısıra gene tarih bilinci ile doğru bir devlet modelinin seçilmiş olmasının da bu  başarılı sonucun alınmasında etkili olduğu söylenebilir .

Türk devletinin kuruluşu sırasında Atatürk’e çok yakın bir konumda olan  Yusuf Akçura’nın  Kemalizm’in biçimlenmesinde de etkili olduğu söylenebilir . Atatürk’ün düşünceleri ve yaptıklarının sistemli bir bütünü olan Kemalizm’in bir siyasal sistem ve akım olarak ortaya çıkmasında  Yusuf Akçura bir uzman  danışman olarak önde gelen  katkılar sağlamıştır . Türk devletinin resmi tarih anlayışının oluşumunda ,  Güneş Dil Teorisinin geliştirilmesinde , milli bir Türk kültürünün yaratılmasında  en önde gelen uzmanlardan birisi her zaman Yusuf Akçura olmmuştur . Kemalist laiklik uygulamasının ,  Rusya’daki Türklerin  ulusal kurtuluş hareketi olan Cedidizm’den  farklı olması karşısında Yusuf Akçura’nın daha mesafeli hareket ettiği görülmüştür .  Akçura , Medrese eğitimine müslüman  halk kitlelerinin gereksinmelerinin karşılanması doğrultusunda  devam edilebileceğini  ,  Tataristan kökenli bir  müslüman olarak  savunabilmiştir .

Devletin kuruluş aşamasında ,  Kazan ve Kırım kökenli Tatarlar ve Karayların müslüman yapıya daha hoşgörülü bakmalarına rağmen ,  Selanik  kökenli göçmen  Sabatayların  İslama daha mesafeli bakmaları nedeniyle ,  iş bir anlamda din kavgasına dönüşme eğilimi göstermiş ,  bu nedenle de Kemalist rejim  sonraki aşamada daha sert bir laiklik anlayışının uygulayıcısı olmuştur . Rusya’da ortaya çıkan sosyalist rejimin katı bir  Ateizm politikasını resmen uygulaması da Kemalist laiklik anlayışının sertleşmesinde önemli bir  rol oynamıştır . Rusların hırıstıyanlığına karşı Rusya Türkleri müslümanlığı  kendi kimliklerini korumak açısından daha yakın görmüşler,  bu nedenle Tatar ve Karay kökenli göçmenler Türkiye’de  İslama daha yakın durmuşlardır . 

Makedonya kökenli Sabataylar ise ,  Yahudi kökenleri nedeniyle İslama daha mesafeli durmuşlar ve bu doğrultuda daha katı bir laiklik uygulamasından yana olmuşlardır . Rusya Türklerinin hırıstıyan dünyası içinde yaşamaları ,  Osmanlı Türklerinin ise müslüman bir ülkede yaşamaları nedeniyle ortaya çıkan farklılık ,  Türkiye’de yeni rejimin oluşumu sürecinde etkili olmuştur .ve Türk dünyasının geleceğinde dinin rolü üzerinde önemli fikir ayrılıklarının doğmasına  yolaçmıştır .         

Atatürk ve Yusuf Akçura ,  tarihin aynı döneminde birlikte yaşamışlar ve  ondokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyıla doğru bir değişim aşamasının içinde yer alarak geleceğe doğru Türk dünyasının belirlenmesinde birlikte etkili olmuşlardır . O dönemin koşullarında gündeme gelen Sovyetler birliği modeli dışında kalarak ,  Osmanlı ülkesinin Türkleri ile beraber  geleceğe doğru bir bağımsızlık düzenini yakalamışlar ,  Sovyet emperyalizminin esir aldığı Rusya Türkleri için fazla birşeyler yapamamışlardır . Komünist rejimden kaçanların sığınağı konumuna gelen Türkiye  Cumhuriyeti  Sovyetler Birliği ile sınır komşusu olduğu için soğuk savaş döneminin zor koşullarında fazla hareket edememiş ve Orta Asya ile Rusya bölgelerinde yaşamakta olan Türkler için  demirperde engeli nedeniyle  ortak çalışmalar geliştirilememiştir .

Bunu gören Atatürk ,  Türk ulusuna , Sovyetler Birliğinin dağılacağı günlere hazırlıklı olmak gerektiğini bir siyasal vasiyet olarak bırakmıştır . Yirmi yıl önce Sovyetler birliği dağılmış olmasına rağmen ,  batı emperyalizminin baskıları nedeniyle ,  Türk devleti   Atatürk ve Yusuf Akçura’nın ortak özlemi olan  Türk dünyasının geleceğe  dönük birliği için fazla birşey yapılamamıştır . Sovyet sonrası dönem küreselleşme aşaması olarak ilan edilmiş ve sürekli olarak batı merkezli politikalar  Avrasya bölgesi için dışarıdan empoze edilmeğe başlanmıştır . Avrupa, Amerika ve İsrail merkezli batı üçgenine sıkıştırılmış olan Türkiye Cumhuriyeti,  gelecekte Anadolu Türkleri ile Orta Asya ve Rusya Türklerini biraraya getirecek çalışmaları bir türlü gerektiği gibi devreye sokamamıştır .

Artık Atatürk’ün Türkiyesinin  Yusuf Akçura’nın özlemleri doğrultusunda bütün Türk dünyasının biraraya gelebilmesi doğrultusunda etkili çalışmalar yaparak hem merkez hem de öncü ülke konumuna gelmesi gerekmektedir . Türkiye cumhuriyeti devleti kendisini bu doğrultuda yönetecek siyasal iktidarları  yıllardır beklemektedir . Batılı emperyalistlerin her türlü engellemesi aşılarak , Türk devletini bu doğrultuda yönetecek yeni bir iktidarın bir an önce işbaşına gelmesini sağlayacak mekanizmaları artık Anadolu Türklerinin daha fazla zaman yitirmeden devreye sokmaları gerekmektedir . Türk dünyası da bu doğrultuda Türkiye’ye yardımcı olmalıdır .  

Yazar: Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör