Sumru Yavrucuk

Dizi Oyuncusu, Tiyatro Sanatçısı, Oyuncu

Doğum
Eğitim
İstanbul Belediye Konservatuarı
Burç

Tiyatro, sinema ve dizi film oyuncusu. 1961 yılında Ankara’da dünyaya geldi. Liseden sonra İstanbul Belediye Konservatuarında Şan ve Tiyatro eğitimi aldı. 1979’da Ankara Devlet Konservatuarı Şan Bölümüne yatay geçiş yaptı.

Mezun olduktan sonra 1982'de İstanbul Devlet Tiyatroları’nın kadrosuna geçen Yavrucuk, bugün aynı çatı altında tiyatro oyunculuğunu sürdürmektedir.

Rol aldığı tiyatro oyunları arasında Bahar Noktası, Fay Hattı, Leenane'in Güzellik Kraliçesi, Yalnız Kadın, Kadınlardan Konuşalım, Kırmızı Pabuçlar, Olmayan Kadın, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Gılgameş, Yedi Kocalı Hürmüz, Tohum ve Toprak, Abdülcambaz ve Macbeth eserleri yer almaktadır.

Ekran önüne ilk adımını 1988 yılında Önce Canan adlı dizi ile attı. Ardından pek çok dizi ve filmde rol almaya devam etti. 2004 yılında yayınlanmaya başlayan Yabancı Damat dizisi ile büyük bir çıkış yakaladı ve bu dizide Feride Baklavacıoğlu karakterini canlandırarak izleyenlerin gönlünde taht kurdu.

2007 yılında Sevgili Dünürüm dizisinde rol aldı, 2009 yılında Bahar Dalları dizisine dahil oldu.

2010 yılında yayınlanan Fatmagül’ün Suçu Ne? dizisinde Meryem karakterini canlandırdı.

Oyuncu son olarak 2015 yılında yayınlanan Acil Aşk Aranıyor dizisinde rol aldı. Sumru Yavrucuk şimdilerde No: 309 dizisinde rol almaktadır.

Sumru Yavrucuk işitme ve konuşma engellilerin işaret dili olan Gestuno’ya hakimdir ve engelliler için Susuz Yaz oyununun yönetmenliğini üstlenerek sahnelemiştir. Sumru Yavrucuk bu oyunla Türkiye Sağır Dilsizler Mim Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülünüe layık görülmüştür.

 

Aldığı Ödüller:

 

1984 – Umut Veren Oyuncu: Gılgamış

1985 – Barselona Dünya II. Pandomim Festivali – En İyi Yönetmen : Kurban

1986 – Türkiye Sağır Dilsizler Mim Festivali – En İyi Yönetmen : Susuz Yaz

1988 – Avni Dilligil En İyi Kadın Oyuncu Ödülü

1992 – Altın Portakal: Seni Seviyorum Rosa

1992 – Altın Koza: Seni Seviyorum Rosa

1994 – Avni Dilligil En İyi Kadın Oyuncu Ödülü

1997 – Avni Dilligil En İyi Kadın Oyuncu Ödülü

1997 – Afife Jale En İyi Komedi – Müzikal Kadın Oyuncu Ödülü

 

Rol Aldığı Diziler:

 

2016 – No: 309

2015 – Acil Aşk Aranıyor

2012 – Ağır Roman Yeni Dünya (Tina)

2010 – Kara Cumartesi

2010 – Fatmagül’ün Suçu Ne? (Meryem)

2009 – Bahar Dalları (Güzide)

2007 – Sevgili Dünürüm (Yıldız Öğretmen)

2004 – Yabancı Damat (Feride Baklavacıoğlu)

2004 – Mars Kapıdan Baktırır (Yıldız)

2004 – Halk Düşmanı (Gönül) (TV Filmi)

2001 – Bizim Otel (Eva)

2000 – Parça Pinçik

2000 – Akasya Pasajı (Hülya)

1999 – Akşam Güneşi (Şükran)

1997 – Sır (Kısa Film)

1997 – Dostlar Pasajı (Hülya)

1995 – Tutkular

1991 – Yol Palas Cinayeti (Ümmühan)

1989 – Ayaşlı ve Kiracıları (İffet)

1988 – Önce Canan

 

Rol Aldığı Filmler:

 

2018 - Bizi Hatırla

2013 – Tamam mıyız? (Temmuzun Annesi)

2010 – Luks Glück (Luks Mutter)

2004 – Patroniçe (TV Filmi)

1999 – Direklerarası

1999 – Meleğin Selamı (Kısa Film)

1995 – Yer Çekimli Aşklar

1994 – İş

1992 – Çıplak (Ayla)

1992 – Seni Seviyorum Rosa (Rosa)

1991 – İki Kadın (Müeyyet) (TV Filmi)

1990 – Yorum Yok

 

KAYNAKÇA: Songül: Sumru Yavrucuk Kimdir? (no309izle.com, 26.04.2016), Sumru Yavrucuk Kimdir? (dizioyunculari.com, 26.04.2016), Sumru Yavrucuk (beyazperde.com, 26.11.2018), Sumru Yavrucuk (sinemalar.com, 26.11.2018), Sumru Yavrucuk (sinematurk.com, 26.11.2018), Sumru Yavrucuk (diziler.com, 26.11.2018).

ENDÜLÜS’DE RAKS

Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı..

Şevk akşamında Endülüs üç def’a kırmızı..

 

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.

İspanya neş’esiyle bu akşam bu zildedir.

 

Yelpaze çevrilir gibi birden dönüşleri,

İşveyle devriliş açılış örtünüşleri..

 

Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır:

İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.

 

Alnında halka halkadır âşüfte kâkülü,

Göğsünde yosma Gırnata’nın en güzel gülü..

 

Altın kadeh her elde güneş her gönüldedir;

İspanya varlığıyle bu akşam bu güldedir.

 

Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi..

Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi.

 

Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü sürmeli.

Şeytan diyor ki sarmalı yüz kerre öpmeli.

 

Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle,

Her kalbi dolduran zile, her sineden: “Ole!”

SESSİZ GEMİ

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.

BİR BAŞKA TEPEDEN

Sana dün bir tepeden baktım azîz İstanbul!

Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiç bir yer.

Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!

Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

 

Nice  revnaklı  şehirler  görülür  dünyâda,

Lâkin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.

Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rü'yâda

Sende çok yıl yaşıyan, sende ölen, sende yatan.

ERENKÖYÜ'NDE BAHAR

Cânan aramızda bir adındı,

Şîrin gibi hüsn ü âna unvan,

Bir sâhile hem şerefti hem şan,

Çok kerre hayâlimizde cânan

Bir şi'ri hatırlatan kadındı.

 

Doğmuştu içimde tâ derinden

Yıldızları mâvi bir semânın;

Hazzıyle harâb idim edânın,

Hâlâ mütehayyilim sadânın

Gönlümde kalan akislerinden.

 

Mevsim iyi, kâinat iyiydi;

Yıldızlar o yanda, biz bu yanda,

Hulyâ gibi hoş geçen zamanda

Sandım ki güzelliğin cihanda

Bir saltanatın güzelliğiydi.

 

İstanbul'un öyledir bahârı;

Bir aşk oluverdi âşinalık...

Aylarca hayâl içinde kaldık;

Zannımca Erenköyü'nde artık

Görmez felek öyle bir bahârı.

EZAN VE KUR'AN

Birçok günlerimi Ziya Gökalp'le konuşarak geçirdim. Diyarbekir'in bir hârika olan bu oğlu konuştuğu zaman istikbâlin muhayyel bünyânını kuran dev gibi bir mîmâra benzerdi; ilk müslümanlar gibi mütedeyyin, ilk Türkler gibi bânî idi; mâzîye arkasını çevirmiş sabit bir bakışla yalnız istikbâle bakardı. Mâzîye karşı dâüssılamı hararetle söylediğim bir gün dedi ki:

 

Harâbîsin harâbâtî değilsin

Gözün mâzîdedir âtî değilsin

 

Ben de mâzînin kulağıma fısıldadığı bir sesle cevap verdim:

 

Ne harâbî ne harâbâtîyim,

Kökü mâzîde olan âtîyim.

 

dedim. Bir cevaptan başka ciddî mânâsı olmayan bu sözde sonraları hissettim ki, küçük bir hakikat varmış. Mütârekeden sonra mâzîye karşı dâüssılam arttı. Kendimi avutmak için tek başıma İstanbul'da geziniyordum. Bu şehirde geçen beş asırlık hayâtımızın safhalarını birer birer hissettikten sonra gönlüm bir merhalede tevakkuf etti. Fâtih'in Edirne'den İstanbul üzerine yürüdüğü 857 senesinin bahârını hissettim Edirne'den İstanbul üzerine o yürüyüş; yirmi iki yaşında bir çocuk olan o Fâtih Kostantaniyye fethine dâir bir hadîs'in müjdesini hisseden o asker; târihin en büyük faslını açmağa gelmiş olan o ejder gibi toplar. Gelibolu'dan gelen o binbir yelkenli beyaz donanma; hâsılı o safha kalbimde canlandı. Elli yedi gün süren muhâsarada ihtiyar Ak Şemseddin'in kocamış bir kartal gibi kollarını açarak top gürültüsüne karışmış bir sesle "Yâ Müfettihü'l-ebvâb!" diye bağırdığı tepelerden surlara baktım, ihtiyar Karaca Bey'in Rumeli askerlerini yıldırım gibi boşaltarak kırdığı Edirnekapı ve Tekfur Sarayı burçlarının üstünde oturdum. Zağanos Paşa'nın elli yedi gün Türk hamlesiyle yıkmağa çalıştığı Eğri Kapı ve Haliç kulelerini gezindim. Yedikule'den Eyüb'e kadar Türk ordularının bir sel gibi taştığı uzun yolda yürüdüm. Topkapı'dan Edirnekapı’ya kadar giden büyük sûrun orta kapısından şehre girdim. Rûmî Mayısın Yirmi dokuzuncu Salı sabahı şafak sökerken, fetih askeri ilk defa buradan girmiştiler. O şafak vaktini, o müthiş mahşeri, 857 seneden beri İslâm'ın muntazır olduğu o sabahı, o büyük saatleri, o coşkunluğu, o sevinci bütün kalbimle hissettim.

Fâtih'in büyük tabutunun cephesinde duran destârı, Bellini'nin meşhur resmi kadar canlı bir tasvîrin vehmini veriyordu. Fakat bu gördüğüm ru'yâ mâziydi. Birgün Ayasofya minâresinden ezan okunduğunu işittim. 857 senesinin o sabahından beri asırlarca günde beş defâ okunmuş olan bu ezan,

hâl-i vâki'di. Bu ezanı dinlerken Fâtih'i asıl mânâsıyle ilk defâ idrâk ettim!

*

Yine bir gün pâdişâhlarımızın Topkapı Sarayı'nda Revan Köşkü'nü ziyaret ediyordum; uzaktan Kur'an okunuyordu, yavaş yavaş sese doğru yaklaşırken nereden geldiğini ziyâretimde rehber olan zâta sordum. Dedi ki: "Hırka-i Saâdet Dâiresi'nden geliyor."

Peygamberimizin hırkasını sakladığımız cennet gibi yeşil bir odanın Türkkârî penceresi önünde durduk. İçerde iki hâfız vardı. Biri ellerini kavuşturmuş gözlerini yummuş oturuyordu, diğeri diz çökmüş müsterih ve yüksek bir sesle okuyordu, rehberime sordum: "Hırka-i Saâdet önünde Kur'an ne zaman okunur?" dedi ki: "Dört asırdan beri her saat! geceli gündüzlü."

Yavuz Sultan Selim'in Hırka-i Saâdet'i Mısır'dan getirip bu odadaki mevkiine koyduğundan beri kırk hâfız nöbetle Kur'an okur. Türk târihinde bir dakîka bile buradaki Kur'an sesi kesilmemiştir.

Gezintilerimde bir hakîkat keşfettim. Bu devletin iki mânevî temeli vardır: Fâtih'in Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki hâlâ okunuyor! Selim'in Hırka-i Saâdet önünde okuttuğu Kur'an ki hâlâ okunuyor!

Eskişehir'in, Afyon Karahisar'ın, Kars'ın genç askerleri siz bu kadar güzel iki şey için döğüştünüz!1

---------------------------

1-     Bu yazı, ilk defa  30  Mart  1922  de  Tevhîd-i  Efkâr gazetesinde neşrolunmuştur.

(Aziz İstanbul, 1985)

aaa

aaaa

TARİHTEN EDEBİYATA KÖPRÜ: YAHYA KEMAL

2008 Yahya Kemal yılıydı. Bitmesine sadece bir ay kaldı ama ünlü şair hala çeşitli etkinliklerle anılıyor. Bu Pazar Bilim Sanat Vakfı’nın düzenlediği sempozyum da bunlardan biriydi. Uzun Sürmüş Bir Akşam: Ölümünün 50.yılında Yahya Kemal Beyatlı adıyla gerçekleşen sempozyum şaire dair ilginç ayrıntılar sundu.

Ben de ne zamandır Yahya Kemal ve özellikle de onun tarihle edebiyat arasına kurduğu köprü üzerine yazmak istiyordum. Beyatlı’yı anlatmak da yazmak da zor ama, belki bu vesileyle bir süredir zihnimde gezdirdiklerimi aktarmayı başarabilirim.

Edebiyat ile Tarih arasında gözle görülür bir ilişki var. Tarih en basit anlamıyla tecrübe demek. Tecrübe de insanla başlayan bir olgu. Hz. Adem’den öncesi yaratılış serüvenine dair bilgimiz, tarih değil inanç kapsamındadır bu yüzden. İnsanlık tarihi, dolayısıyla da dünya tarihi, dinler tarihi, ekonomi tarihi vs. ilk insanla başlar ve bugünlere kadar uzanır. Tarih bu haliyle akışı hiç durmayan bir ırmağı andırır.

Edebiyat da tıpkı tarih gibi insanı hikaye eder. Tarih gibi olayları saymaz, sıralamaz, zaman, mekan, kişi isimlerini önemsemez, kısacası hesaplamaz. Ama onun saydığı, sıraladığı “insan işini” anlatır durur. Mesela hatıratlar, biyografiler edebiyat ve tarih türlerinin aynı anlatıda buluştuğu edebi türlerdir. Edebiyat, tarihin kör noktalarını aydınlatır çoğu zaman, küçük insan hikayeleri boşlukları doldurur. Tarih, edebiyatın duygu ve düşünce yüklü derin aforizmalarının hal dilindeki tercümesidir.

Yahya Kemal bu iki tür arasındaki ortaklıkları kalemine dolamış bir edebiyatçı. Toplumların tarihsel sürekliliğinin devam etmesi gerektiğine inanmış, kendisini “kökü mazide olan ati” olarak tanımlamış. Onun anladığı tarih üretken bir memba. Ona göre modernizmin etkileriyle toplumların yaşadığı kırılma, köklerinden kopma durumu ileride büyük sorunlar yaratacak, insanları mutsuz edecektir. Yahya Kemal daha çok kültür ve gelenek bağlamında ele aldığı tarihinden beslenir. Köklerini referans alan soylu bir edebiyat üretir. Tarihi edebiyatın evrensel diliyle anlatır.

Tarihten ilham aldığı gibi okuyucusunu da tarihle ilhamlandırır. Ebedi bir ırmağın üzerine oturur ve geçmişten aldığı okları geleceğe fırlatır hafifçe. Kendini tüm zamanlarla ilişkilendiren bu bakış bugün için dimağ açıcı özelliktedir. Nereden bakılırsa bakılsın kusurlu Türk modernleşmesinin en sancılı zamanlarında dilin sınırlarına karşı cesur bir müdahaledir Yahya Kemal’in yaptığı. Cumhuriyet döneminin daraltılmış lisanına direnen, evrensel bir dil ihtiyacını haykıran bir başkaldırış. Beyatlı’nın Tarihi referans alan bakış açısı, dilin malzemesini ve dolayısıyla hareket alanını genişletme çabasıdır.

Edebiyat sözü latifleştirir, böylelikle sıkı sıkıya kilitlenmiş bile olsa her kapının arasından, duvarların içinden sızabilir hale gelir kelimeler. Bu yüzden bir edebiyatçı herkesçe farklı farklı anlaşılıp yorumlanabilir, edebi eserler farklı okumalar için en elverişli metinlerdir. Bu durum, edebiyatçıların ve eserlerinin yıllar geçtikçe çoğalmasını sağlar. Onları okuyan, takip eden, yorumlayan insanlar edebiyatçıları ve eserlerini çoğaltırlar. Yahya Kemal de pek çok farklı yüzde görülebilir ama bu yüzler aynı renk kartelâsı üzerindeki farklı tonlar gibidir.

Edebiyatçılıktan kaynaklanan apolitik imaj ve söyleminin eskilere (tarihe) dayanan güçlü bir fikri barındırıyor olması Yahya Kemal’i bu yüzlerin hiçbirinden ayıramamamıza neden olur. Şair bu farklı tonların hepsidir, kimilerine göre ise hiçbiri. Ama önemli olan şu ki, Yahya Kemal yılı önceki yıllara nazaran daha fazla fark edilir, hissedilir geçti.

(25.11.2008, www.10yazar.com

Yazar: ZEYNEP SÖNMEZ

YAHYÂ KEMAL

Yahyâ Kemal'in sanatını şahlandıran heyecan, Balkan şehirlerinde geçen bir çocukluk çağında başladı. Her yaz, şimale doğru asırlarca koşan eski Türk akıncılarının öksüz bıraktıkları vatan toprağında tüten engin bir mâzi hasreti, bu sanatın ilk ürperişlerini yarattı. «Mağlûpken ordu, yaslı dururken bütün vatan» yarının büyük sanatkârı hep o fetihler devrinin rüyasını görüyordu.

Fransa'da şiir, onu «Parnasse» cı şâirlerin mükemmel manzumeleriyle ve «Symbolysme» in derûnî mûsikîsi ile karşıladı. O devirde Fransız mazisine karşı fazla hasret duyulmayan bu ülkede sanat, sanat için yapılıyordu. Ve geçmişin sanatkâr ruhlarını aydınlatan büyük meş'alesi yine eski Yunan şiiri idi. Orada, eski Yunan mısrâlarını «Fransızca bir mısrâ» hâlinde söyledikleri zaman, kendilerini sanatın en ileri saflarına ulaşmış gören sanatkârlar vardı.

Yahyâ Kemal, bir mısrâın «kelimelerin yan yana dizilmesiyle örülen bir mûsikî cümlesi» oluşundaki sırrı, bu tarz Fransız şiirlerindeki başarının düğümlerini çözerek tanıdı. Böylelikle yeni Türk edebiyatında bir şâir, ritmin lisan hâline gelmesi demek olan bir mısrâın şiirdeki hayâtî kıymetine dikkat ediyor ve böyle bir mısrâı Türkçede hangi dil ve sanat unsurlarıyle örebileceğim araştırıyordu. Çünkü:

Aldım Rakofça kırlarının hür havâsını,

Duydum akıncı cedlerimin ihtirâsını.

 

Mısrâlarının şâiri, şiir iklimlerine ancak bu akıncı cedlerin at sürüşlerindeki her şeyden çok Türk olan bir üslûpla girebilirdi. Bunun içindir ki Yahyâ Kemal, Servet-i Fünûn şâirleri gibi Osmanlı diliyle Avrupalı şiir söylemek hatâsına düşmedi. Bilâkis tam bir Avrupalı şâir anlayışıyle «Türk'ün şiiri» ni söyliyebilmenin sırlarını araştırdı. Sanatlarının mâzisi eski Yunan'da olan Fransız şâirlerinden ayrılarak ve ilk anda gözlerini alan eski Yunan'dan sıyrılarak, şiirimizin kendi millî mâzisine döndü. Türk dili ile Avrupa şiiri ölçüsünde eserler vermenin yollarını aydınlattı ve Türk şiirinde «kökü mazide olan âti» böyle parladı.

Sanatkâr atalarımızın, üzerinde yedi yüz yıldan fazla işledikleri «Türkiye Türkçesi» Yahyâ Kemal'in büyük bir zevk ve ihtimamla işlenen mısrâlarında tam ve pürüzsüz bir «mûsikî cümlesi» olmak derecesine ulaştı; modern ve târihî Türk dilinin dehâsı, bu mısralarda eşsiz bir başarı ile terennüm edildi.

Aruz vezni ile Fikret, kuvvetli bir «dış mûsikîsi» ve ustalıklı bir «manzume lisânı» yaratmıştı. Bu vezni daha temiz, daha sâde bir Türkçe ile dillendirmek kudretini de Mehmet Âkif göstermişti. Fakat tam on asırlık bir atalar mirâsı olan bu güzel vezinle «Yalnız şiir söyleyen» ilk büyük şâir, Yahyâ Kemal oldu. Atalar mirâsı her güzel şeyi sevecek bir ruh asâleti ile yaratılan şâir, Türk dilini:

 

Bu dil ağzımda annemin sütüdür

diyerek seviyor ve onunla en güzel «Türkçe mısrâ»ı söylemeği, sanatı için en asil bir ülkü olarak kabul ediyordu. Edebiyâtımızda Yahyâ Kemal imzasını taşıyan o güzel şiirler, işte bu çeşit mısralarla örüldü.

Yahyâ Kemal, Türk edebiyatında bu büyük milletin mâzîsindeki bütün hâtıraları, bütün kıymetleri derin bir kavrayışla toplayarak ve bunları kendi zamanının zevk ve ihtiyaçlarıyle birleştirip güzelleştirerek terennüm edebilen şâirdir. Türk ve Avrupa şiirleri hakkındaki geniş kültürü, milli târihimiz, millî miraslarımız üzerindeki engin bilgisi ve heyecânıyle gerek Türk lisânına, gerek aruz veznine en kuvvetli mızrabı vuran şâir de odur.

Ziyâ Gökalp'ın «Türkçülüğün Esasları» isimli eserinde; «Başka milletler, asrî medeniyete girmek için kendi mazîlerinden uzaklaşmağa mecburdurlar. Halbuki Türklerin asrî medeniyete girmeleri için, kendi eski mâzilerine dönüp bakmaları kâfidir,» diye çok yerinde söylenilmiş bir söz vardır. Yahyâ Kemal'in şiirlerindeki bugünden çok yarının malı olan o ileri yeniliği, işte böyle bir bakışın ışıklarında aramalıdır. O kadar ki:

Tâ Budin'den Irak'a, Mısr'a kadar

Fethedilmiş uzak diyarlardan

Vatan üstünde hürr esen rüzgâr,

Ses götürmüş bütün baharlardan.

O dehâ öyle toplamış ki bizi,

Yedi yüz yıl süren hikâyemizi

Dinlemiş ihtiyar çınarlardan.

Mûsikîsinde bir taraftan dîn,

Bir taraftan bütün hayât akmış;

Her taraftan Boğaz, o şehrâyin;

Mâvi Tunca'yla gür Fırat akmış.

Nice seslerle gök ve yerlerimiz,

Hüznümüz, şevkimiz, zaferlerimiz,

Bize benzer o kâinat akmış.

mısrâları büyük mûsikî üstadı «Itrî» nin mûsiki sanatı için olduğu kadar, Yahyâ Kemal'in kendi şiir sanatı için de emsalsiz bir târif olmuştur.

Türk dili edebiyatında, Yahyâ Kemal'in şiiierindeki güzelliğe ulaşanlar; akınlarda çocuklar gibi şen atlıların Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle uçtuklarını dile gelmiş bir mûsikî hâlinde duyarlar; ve:

Baktım konuşurken daha bir kerre güzeldin,

İstanbul'u duydum daha bir kerre sesinde.

diye sevilen güzele:

 

Târihini aksettirebilsin diye çehren

Kaç fâtihin altın kanı mermerle karışmış.

dedirten şanlı zaferlerin ilâhî temposunu kendi nabızlarında sayarlar. Onun «Eski şiirin rüzgârıyle» söylediği şiirlerinde yedi yüz yılın süzgecinden geçirilmiş bir Osmanlı - Türk sesi, ve belki onlardan daha ibdâî olan yeni şiirlerinde ideal bir «Türkiye Türkçesi» seslenir. «Vuslat» da aşkımızı, «Uçuş» da şevkimizi, «Itrî» de mûsikîmizi, «Deniz Türküsü» nde türkümüzü dile getiren zevk ve heyecan akışlarında hep bu sesleniş vardır.

İmparatorluk devrinin hayat ve hayâl dolu iklimlerinden süzülüp gelen bir rüzgâr gibi; ihtişamlı bir mâzinin zevkli ve saltanatlı hâtıralarıyle yüklü gazellerinde terkib-i bend'lerınde, rubâî ve şarkılarında; «Dîvan şiiri» nin tılsımlı bir sanat inbiğinden geçirilmiş diri, canlı ve hattâ «öz ve bütün şiir» anlayışı bakımından eskileri eşsiz bir kudretle bütünleyip ebedîleştiren terennümleri duyulur. Yahyâ Kemal'in şiirlerinde «vatan sevgisi» :

 

Günler kısaldı, gönlüm ölümden sakınmıyor . .     

Lâkin vatandan ayrılışın ıztırabı zor.

diyecek kadar canlı ve;

 

Eğer mezarda, şafak sökmiyen o zindanda

Ceset çürür ve tahayyül kalırsa insanda,

    Cihan vatandan ibârettir îtikadımca—

Budur ölümde benim çerçevem, murâdımca;

Vatan şehirleri karşımda her saat bir bir,

Fetihler ufku Tekirdağ ve sevdiğim İzmir,

Şerefli kubbeler iklimi Marmarayla Boğaz,

Üzerlerinde bulutsuz ve bitmiyen bir yaz,

Bütün eserlerimiz, halkımız ve askerimiz.

Birer birer görünen anlı şanlı cedlerimiz,

İçimde dalgalı Tekbîr'i en güzel dînin,

Zaman zaman da Nevâkar'ı doğsun Itrî'nin,

Ölüm, yabancı bir âlemde bir geceyse bile

Tahayyülümde vatan kalsın eski hâliyle.

gibi emsalsiz bir cennet özliyecek kadar heyecanlıdır. Ve eğer hakîkî Türk şiiri; sesinde bizim, rûhunda bizim, hâtıralarında bizim bulunduğumuz şiirse, Yahyâ Kemal Türk şiir lisânına hakîkî formunu ve Türk milletinin edebiyâtına «özlenen şiir» i vermeğe muvaffak olan şâirdir.

 

Hakkında: Nihat Sami Banarlı, Kitaplar ve Portreler

Yazar: NİHAT SAMİ BANARLI

KENDİ GÖK KUBBEMİZ

Onun birçok şiirinde bütün milletleri tatmin edecek genişlikler bulunması, her büyük şâir gibi önce kendi milliyetinin dehasını dile getirmiş olmasındandır. (…)

Kendi Gök Kubbemiz’in sonuna bırakılan kısmen egzotik, kısmen fantastik şiirler, şairin bir an evvel bitirip yine Hürriyet’de neşretmek istediği ve listesini hazırladığı on bir şiiri bitirilseydi, muhtemelen dördüncü bir başlık altında, daha başka bir şekil alacaktı. Yazık ki buna imkân kalmadı. Bununla beraber, bu kitabın tertibinde şâirinin düşündüğü, vahdet içinde tenevvü okuyucuların dikkatini çekecek güzelliktedir. O kadar ki bu kitapta her şiir, Kendi Gök Kubbemiz başlığı altında sıralanmaya hak kazanmış, milli bir sema içinde rüzgarlıdır.

Bu kitapta toplanan şiirlerin iki tanesi, Sicilya Kızları ve Madrid’de Kahvehane, şairi tarafından neşredilmemiş manzumelerdir. Bunlardan Sicilya Kızları; hatıralar arasındaki bir defterde yazılı son şeklinden alınarak; Madrid’de Kahvehane ise, kendi el yazısı ile kaleme aldığı son şekle uyularak buraya konulmuştur. Şairin, Biblos Kadınları adı ile tanınmış şiiri ile Britanya Sahilinde isimli hürriyet şiiri ise, Bitmemiş Şiirler isimli eserinde neşrolunacaktır.

Yahya Kemal, şiirleri üzerinde yıllar yılı işleyerek, onlara dil ve söyleyiş bakımından en mükemmel hâli vermeğe çalışan şâirdir. Her mısrasını halis şiir anlayışına en uygun bir mûsiki cümlesi halinde söylemek için şiirlerini dünya tarihinde nadir görülmüş bir sabırla işlemiştir. Bu işleyişin, bazı şiirlerde 10 yıl, 20 yıl, hatta 40 yıl sürdüğü olmuştur.

Süleymaniye’de Bayram Sabahı onun, en uzun zamanda bütünlenen şiirlerindendir.

Büyük şair şiiri, önce birtakım sesler halinde duyuyor; sonra bu sesleri en iyi ifâde edecek mısrâları söylüyor; böylelikle, onun şiirleri Türk dilinde, tam bir ses ve söz anlaşması halinde terennüm ediliyordu. Bu şiirlerin büyük bir kısmının bu yoldaki söylenişleri, bu gün, bir sinema şeridi gibi sözle görülecek bir şekilde elimizdedir: Her şiirin nasıl başladığı, nasıl işlendiği ve en son şekline nasıl vasıl olduğu, bu şiirlerin sıraya konulan çok sayıda müsveddelerinde ayan beyan görülmektedir. Onun şiir tasarılarının mühim bir kısmı, meydana gelişlerindeki diğer faktörlerin de izahları ile birlikte Yahya Kemal Enstitüsü Mecmuası I ve II’de fotokopiler halinde neşredilmiştir.

Kendi Gök Kubbemiz, Yahya Kemal Enstitüsü tarafından, titiz ve metotlu bir çalışma ile hazırlanmıştır: Eser önce bir taslak halinde 12 nüsha olarak bastırılmış; bu nüshalar, Vehbi Eralp, Hâlis Erginer, Abdülhak Şinasi Hisar, Mehmed Kaplan, Necmeddin Halil Onan, Sait Nazif Ozankan, Ahmed Hamdi Tanpınar’dan müteşekkil bir heyet tarafından incelenmiş ve varılan görüş birliği sonunda kitap kesin şeklini almıştır.

Şiirlerin yazılışında tâkip edilen imla, şâirin, kendi el yazısı ile belirterek bize bıraktığı ve asılları Yahya Kemal Enstitüsü arşivinde bulunan şiirlerindeki imladır. Bu imlâ, 1956-1957 yılında Hürriyet gazetesinde neşredilen 65 şiirdeki imlânın da aynıdır.

(Kendi Gök Kubbemiz, 1988)

Yazar: NİHAD SAMİ BANARLI

YAHYA KEMAL ŞİİRİ

Şair bu şarkılarının, bu şiirlerinin kelimelerini nasıl intihap etmiş ve kullanmıştı ki doğrudan doğruya aşkının dâüssılasını söyler gibi, bu mısralar emsâlsiz bir gönül musikisi tesiri uyandırıyordu. Bu zâhiren pek sâde fakat pek içli duyduğumuz bu mısralar ilânihâye canlı kalacak bir bal içinde avlanmış arılar gibi, bu dilin tadında duyuluyordu.

Bunları duyduğum zaman gönlümün ilelebet bu şiirin tesirinden kurtulamayacağını, gençliğimin hatıraları gibi onları duyar duymaz aşınmaz ve ölmez duygular gibi tekrar bulacağımı anlamıştım.

Yahya Kemal’in bu tarzda şiirleri, dinlenmedik mûcizevi bir tesir ile büyük bir aşk şiiri olmuştu. Şiirinde artık aşk bir çocuk oyuncağı değildir. Aşk bu şiirde vekarlı, söz götürmez, fermânının önüne geçilmez eski büyük şairlerin bize duyurmaya çalıştıkları bir nevi hummâ gibidir. Zira bir eski zaman aşkıdır. Sevilen kadınlar birer Leylâ ve âşıklar biraz Mecnun gibidir. Burada ‘Ömrün bütün ikbâlini vuslatta duyanlar’ duyulur.

                                                                                                                                                       (Yahya Kemâl’e Vedâ)

Yazar: ABDÜLHAK ŞİNASİ HİSAR

YAHYA KEMAL'İN ŞİİRİMİZE GETİRDİĞİ

Çağdaş Türk şiiri, Yahya Kemal'le başlar. Çünkü şiir dilimizi, gerçek anlamda Türkçeleştirmeyi ilk o başarmıştır. Evde, sokakta, çarşı-pazarda konuşulan dil onunla şiirimize girmiş, ışıklanmıştır. Ve modern şiirimiz onunla birlikte halka malolmaya yüz tutmuştur.

 Bugün, 108. doğum yıldönümü olan büyük şairimizi saygı ve rahmetle anarken, geriye dönmek ve gerçekleştirdiklerinin altını kalın çizgilerle çizmek istiyoruz. Yahya Kemal, sadece bir şair değil, bir düşünür, elinde ihtişamlı günlerin hatıralarıyla parıltılı tuğu, yeni ufuklara koşan bir önderdir. Sağlam bir tarih şuuru, coşkun bir milliyet duygusu, zengin bir kültür ve bilgi birikimiyle bütün hayatı boyunca bizim olanı aramış, bize lazım olanı düşünmüştür. Özgün fikir ve tavırlarıyla daima dikkatleri üzerinde toplamış, çevresinde giderek büyüyen sımsıcak, samimi bir dost halesi oluşturmuştur. Şiirini milli temeller üzerinde yükseltmeye çalışmıştır.

Vatanın kâinatı dışına çıkan edebiyatın orijinal olmasının imkansızlığı düşüncesindedir. O yüzden Kendi Gökkubbemiz’in şairi olmak istemiştir. Türk toplumunun ruhu, tarihi ve sezişi, her şeyden çok önemli olmuştur onun için. O kadar ki, kendisini milletinin özü gibi duymuş, şiirlerinde ben değil, biz zamirini kullanmıştır daha çok.

Yahya Kemal için, şiirini serseri ilhamların yönlendirmesine asla izin vermemiştir hükmü rahatlıkla verilebilir. Her zaman ne yapmak istediğinin farkında olmuş, belirlediği hedefe doğru adım adım ilerlemiştir. 1903 yılında kaçtığı Paris'ten 9 yıl sonra geri dönerken şiirde yapmak istedikleri çok kesin hatlarla olmasa da kafasında şekillenmiştir. Zamanla bunları geliştirecek, düşündüğü yepyeni ve orijinal söyleyişe ulaşacaktır.

Amaçlarından birincisi halkın konuştuğu dilde şiir yazmak olmuştur. Şiirin ancak bu şekilde bütün toplumun malı olabileceği görüşündedir:

Ben istiyordum ki Türk şiiri herkesin lisanıyla yazılmış olsun. Türk'ün hançeresine uygun kelimelerle ve bir âhenk içinde yaratılsın.

İstanbul Türkçesi'nin aradığı özellikleri kendisinde topladığı inancındadır. Fakat uğraşmaya başlayınca anlar ki bu iş hiç de kolay olmayacaktır. Tanzimat Edebiyatı'nın ortaya çıkışıyla Fransız tesiri yayılmış, zevkimiz bozulmuş, Türkçemizin tavrı, hatta grameri farklılaşmıştır. Servet-i Fünûncular da Türkçeyi yavaş yavaş bir tatlısu lehçesine dönüştürmüşlerdir. Kaldı ki, bu alafranga dönemden önce de, yüksek tabaka edebiyatında Türkçe şiir dilimiz olamamıştır. Divan şairleri genellikle halkın konuştuğu dile itibar etmemişlerdir.

Yahya Kemal'in ikinci amacı, Türk şiirini fazlalıklardan kurtarmak ve ona asıl unsur olan ritmi kazandırmak olmuştur. Ona göre şiirin asıl maddesi mânâ değil, lafızdır. Burada sembolistlere yaklaşmıştır:

Sembolistlerin en büyük hizmeti bu ikisi arasındaki farkı anlatmak olmuştur. Sembolistler şiirin teşbih ve istiareden ibaret olmadığını, bunların fazlalık unsurlar olduğunu da tesbit etmişlerdir. O zamana kadar birçokları zannediyorlardı ki, şiir yazmak, muvaffakiyetli teşbihler yapmaktır. Şiir bu değildir. Şairlik mânâyı lafıza tahvil etmek sanatıdır. Kelimelerin hususi bir ahenk husule getiren terkibinden şiir doğar.

Şiirde sese, yani mısradaki ahenk dalgalanışlarına çok önem vermiştir. Bir ritmi, bir müzikalitesi olan mısra, ancak öz mısradır. Nedim'in ünlü;

Dökülen mey kırılan şişe-i rindân olsun.

 mısraında mânânın ritm olup çıkması gibi.

Yahya Kemal'in şiirine yerleştirmeye çalıştığı mûsıkî elbette Türk mûsıkîsidir. Şiirinin bu temel estetiğini bir beyitinde şöyle ifade etmiştir:

Üstâd elinde ser-te-ser âhenk olur lisan

Mızraba ses verir kelimatiyle tel gibi.

Çizdiği bu çerçeveye uygun olarak bir mısra için günlerce, haftalarca uğraşmıştır. Bazı şiirlerinin tamamlanması uzun yıllar almış, bu sebeple sağlığında hepsinin bir kitapta toplandığını görememiştir. Sözgelimi, 1514 ve 1517'de doğuya ve güneye açılmış iki büyük Türk seferinin aşamalarını, o asrın klasik şiir Türkçesiyle dilegetiren, bir Yavuz Sultan Selim Destanı niteliğindeki Selimnameyi tam 39 yılda sonuçlandırabilmiştir.

Yahya Kemal'in üçüncü amacı ise, sentetik şiir yapmak olmuştur. Bunu da şöyle izah etmiştir:

"Bizim şiirde beyitler vardı, hakikî manzume yoktu. Halbuki manzume, muhtelif kısımları birbirini tamamlayan bir bütündür. Bir bestedir."

Yazılan değil, söylenen şiirin peşinde ömür tüketmiştir kısacası:

Öz şiir odur ki dilde gezer bir mesel gibi

Darülfünun'dan talebesi Ahmet Hamdi Tanpınar'ın dikkat çektiği üzere, Yahya Kemal yedi asırlık bir çalışmayla elde ettiğimiz sesi tekrar bulan şairimizdir ve kendinden sonraya hakikaten çok şey bırakmıştır:

Şiirimize eski asaletini iade eden o olduğu gibi, hecenin zaferini temin eden de o olmuştur. Neslimiz için onun sohbeti ve onun eserleri en istifadeli mektepti. Biz, bugünün yazı yazanları ilk hızımızı hep ondan aldık. Ve galiba da yaptığımız işte, iyi şeyler varsa çoğu ona aittir.

                                                                                             

 (Edebiyat ve Hayat, 2005)

Yazar: ALİ BUDAK

ccc

Yazar: ddd

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör