Rıza Tevfik Bölükbaşı

Siyasetçi, Yazar, Şair

Doğum
07 Ocak, 1869
Ölüm
30 Aralık, 1949
Eğitim
Mülkiye Mektebi (Siyasal Bilgiler Okulu)
Burç
Diğer İsimler
Feylesof Rıza Tevfik

Şair ve yazar, siyaset adamı (D. 7 Ocak 1869, Cesrimustafapaşa / Edirne - Ö. 30 Aralık 1949, İstanbul). Feylesof Rıza Tevfik olarak da bilinir. Babası, Hoca Mehmet Efendi, annesi Kafkasya’dan kaçırılarak İstanbul’a getirilen bir Çerkez kızı olan Münire Hanım’dır. Dört buçuk yaşındayken doğduğu kasabada başladığı ilköğrenimini, İstanbul’da bir Musevi okulu olan Sion’da tamamladı. Babasından Türkçe dersleri aldı, ayrıca Fransızca ile İbranice öğrendi. Beylerbeyi ve Davutpaşa rüştiyelerine (ortaokul) devam etti, ancak babası İzmit’e atanınca okul yarım kaldı. İzmit’te iken annesini yitirince İstanbul’a döndüler. Ortaokulu babasının yeni görev yeri olan Gelibolu’da bitirdi. Şiirle ilgisi Gelibolu’da başlayan Rıza Tevfik, bir süre Galatasaray Lisesi’nde (1886-87) okuduktan sonra Mülkiye Mektebi (Siyasal Bilgiler Okulu)’ne geçti. Ancak öğrenci olaylarına karıştığı gerekçesiyle Mülkiye Mektebi’nden çıkarıldı (1890). Kendi gayretleriyle İngilizce, İspanyolca, Farsça, Rumca ve Ermenice öğrendi. Tıbbiye Mektebi (Tıp Fakültesi)’nden mezun olduktan (1899) sonra Karantina İdaresinde hekimlik yapmaya başladı.

Rıza Tevfik henüz okuldayken Darülmuallimat (Kız Öğretmen Okulu) müdiresi Ayşe Sıdıka Hanım’la evlenmişti. Hacca giden bir vapurla yurtdışına kaçmak isterken Çanakkale’den geri dönmek zorunda kaldı. İstanbul Gümrüğü’ndeki Eczayı Tıbbiye’ye müfettişliğine atandı ve bu görevi 1908 yılına kadar sürdü. 1907 yılında Manyasîzade Refik Bey’in aracılığıyla İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi. 1908’de Edirne Milletvekili seçilerek Meclis-i Mebusan’a girdi. İkinci seçimler sırasında İttihat Fırkası’yla anlaşmazlığa düştü ve kovularak gönderildiği İstanbul’da muhalif parti olan Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne geçti. Aynı yıl içinde yaptığı bir konuşmadan ötürü bir ay hapis yattı. Gümülcine’de bir konuşma sırasında partili arkadaşlarının hücumuna uğrayarak dövüldü. Meclis’in dağılmasından sonra bir yıl boşta kaldı. Balkan Savaşı (1912-13) sonrasından Birinci Dünya Savaşı (1914-18) sonuna kadar Karantina Meclisi üyeliği yaptı.

Aynı yıllarda Darülfünun (İstanbul Üniversitesi)’da felsefe dersleri verdi. Tevfik Paşa Hükümetinde Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı, 1918), Damat Ferit Paşa Hükümetinde Şura-ı Devlet (Danıştay, 1919-20) Başkanı oldu. Millî Mücade’leye karşı tutumu ve Sevr Antlaşması’nı imzalayan delegeler arasında yer almış olması nedeniyle, “150’likler”le birlikte yurtdışına sürgün edildi (1922). Yirmi bir yıl süren yurtdışı hayatını Hicaz, Amerika (1928), Amman ve en çok Ürdün ile Lübnan’da geçirdi. Amman’da Emir Abdullah’ın divan tercümanlığını, Sıhhiye ve Asâr-ı Atika (eski eserler) Müdürlüğü yaptı. 1934’te emekli olduktan sonra Lübnan’ın Cünye kasabasına yerleşti. Sürgün yıllarında Arapçasını ilerletti. 1939’da öteki “150’likler”le birlikte affedilmesinden dört yıl sonra İstanbul’a döndü. Öldüğünde Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Çeşitli konulardaki yazıları ile şiirleri, kurucularından olduğu Ulûm-i İktisadiyye ve İçtimaiyye Mecmuası, Bahçe (Selanik), Bilgi Mecmuası, Düşünce, Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası, İçtihad, Mektep, Maarif, Hazine-i Fünûn, Resimli Gazete ve Çocuk Bahçesi dergilerinde yayımlandı. Daha sonra da Atî, İleri, Muhibbân, Türk Yurdu, Peyâm-ı Sabah, Peyâm-ı Edebî, Düşünce ve Bilgi gibi çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı.

Gelibolu’dayken şiirle ilgilenmeye başladığı yılları şöyle anlatır: “Ben o zaman on beş yaşımı ikmâl etmiştim. En güzel ve tamamıyla hür ve hemen her veçhile bahtiyar geçen devr-i tufuliyetimî, o dilber ve mefahir-i tarihiye ile, an’anât-ı zaferle dolu memlekette geçirdim ve bu yaşımda tabiatın her türlü cilve-i hüsnüne meftun bir çocuktum. Bende biraz mizac-ı şairane varsa muhitin eser-i feyzidir. Bu yaşımda şiir zevkinden hisse almağa başlamıştım. Tabiatla da pek samimi bir münasebetim vardı.”

Başlangıçta Tevfik Fikret ve Abdülhak Hamit (Tarhan) etkisinde aruzla, daha sonra büyük başarı gösterdiği hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerde aşk ve tekke şiiri geleneğinden ustalıkla yararlandı. Şairliğinin ilk yıllarında Servet-i Fünûn topluluğuna yaklaştı, fakat belirli bir sanat akımına bağlanmadı. 1905 yılından sonra bir süre, Mehmet Emin (Yurdakul)’in öncülüğünü yaptığı memleketçi şiir akımına bağlı kaldı, hece vezniyle ve sade bir dille yazdı. Şairliği konusunda şöyle demektedir:

Bende hassas mizacımdan başka sermâye yoktur ve katiyen itikadım şudur ki, benim şairliğim kemâl-i sıdk u ihlâs ile gönlümün tercemanı olabilmek hünerinden ibarettir. Benim kadar ihlâsı, terbiye-i fikriye ve kudret-i beyanı olan herkes benim kadar şâir olabilir. Dünyanın bütün şâirlerine nispetle bizim mertebemiz pek küçüktür.” 

Feylesof Rıza Tevfik diye anılmışsa da felsefe alanında filozofluk derecesinde önemli bir adım atmış değildir. Mülkiye Mektebi’nde okurken felsefeyle ilgilenmeye başlamış, özellikle Herbert Spencer ve Holtzendorff’un etkisinde kalarak bireyci bir felsefe görüşünü benimsemiştir. Ancak Türk eğitim sisteminde felsefe dersinin lise müfredatına alınması ve Darülfünun’da felsefe üzerine konferansları gibi etkinlikleri olmuş ve felsefe hocalığı yapmıştır. Yakın tarihimizle ilgili anılarını Yeni Sabah gazetesinde “Biraz da Ben Konuşayım” başlığı altında yayımlamıştı. Kendisi adını Ömer Hayyam’ın Felsefesi (1919) belirttiği eseri, A. Uçman Rübaiyat-ı Ömer Hayyam adıyla vermektedir. Bu kaynakta baskı tarihi de 1922’dir. TDE Ansiklopedisi’nde de Ömer Hayyam’ın Felsefesi olarak gösterilirken, 1927’de basıldığı belirtilir. Eserin 1945’te yapılan baskısı Ömer Hayyam’ın Rubaileri adını taşımaktadır

“Geniş bilgisi, hoşsohbetliği, şairliği ile sistemci filozoflara, kuru âlimlere hiç benzemeyen Rıza Tevfik, felsefe kadar tarih, edebiyat ve şiir vadilerinde dolaştığı halde dâima filozofluğu benimser, en çok bundan hoşlanırdı. Bu hiçbir zaman heveskârlık değildi. İnsanlık tarihinde fikir çığırları açmış, sistem kurmuş filozoflara bakıp da ondan bu sıfatı esirgeyenler haksızlık etmiştir.” (Prof. Hilmi Ziya Ülken)

ESERLERİ:

Les Textes Houroufis (Clement Huart’la birlikte Fransızcaya çevirisi, 1909), Mebhas-ı Marifet (Felsefe Dersleri,1914), Abdülhak Hamid ve Mülahazât-ı Felsefiyesi (1919), Ömer Hayyam’ın Felsefesi (1919), Estetik (1920), Mabede’t Tabiiyat Dersleri (1920), Madede’t Tabiyat Derslerine Vesâik (1919), Mufassal Kâmus-ı Felsefî - 2 cilt, 1914, 1919), Tevfik Fikret (1943), Serâb-ı Ömrüm (şiirler, İstanbul 1934), Rıza Tevfik (antoloji-inceleme, fıkra yazıları ve şiirleri, Haz. Hilmi Yücebaş, 4. Basım 1968), Rıza Tevfik’in Tekke ve Halk Edebiyatı ile İlgili Makaleleri (Haz. Abdullah Uçman,1982).

KAYNAKÇA: Hakkı Tarık Us / Elli Yıl (1943), Hilmi Ziya Ülken / Yeni Sabah (9.1.1950), Hilmi Yücebaş / Filozof Rıza Tevfik (1950), Halit Fahri Ozansoy / Edebiyatçılar Geçiyor (1967), Kenan Akyüz / Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi (3. bas., 1970), Ruşen Eşref Ünaydın / Diyorlar ki (yeni bas. Haz: Şemseddin Kutlu, 1972), Peyami Safa / Yazarlar Sanatçılar Meşhurlar (1976), Türk Ansiklopedisi (c. 8, s. 37), İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) - Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors (2005) - Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2006, gen. 2. bas. 2007) - Ünlü Edebiyatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 4, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Famous People (2013), İbnülemin Mahmud Kemal İnal / Son Asır Türk Şairleri (c. 4, 2002).

 

 

BİR HAYÂLET

Hayâta hayretle,

Bu ömre nefretle,

Gecenin sînesinde, tek, tenhâ

Başka bir âlem-î feratı-bahşâ

Tahayyül eylerken,

Bir hayâl-î lâtif olur peydâ

Fikrimin cevve in'ikâsından.

Mâh-tâbın soluk ziyâsından

Teşekkül eylerken,

Bir sehâb-î hafîf ile bürünür,

Sevdiğim kız kadar güzel görünür.

Bilemem;

Belki bir sânihadır,

Belki bir nâzenîn hâtıradır

Beni meftûn eden o dilberden.

Nazar-î infiâli âlîdir,

Cebhesi matla'-î meâlîdir.

Handesi lûtf-ı nâgehânîdir,

Kendi bir hüsn-i câvidânîdir:

Bir peridir!..

Bir peridir ki yurdu, lânesi yok!..

Mâi bir kuştur âşiyânesi yok.

Tıpkı âvâre fıtratım gibidir,

Hür mizâc-î sabâvetim gibidir:

Serserîdir!

 

(Serâb-ı Ömrüm, 1887)

BİR HAZÂN MAHSÛLÜ

Ne için bir meâl-i rikkat var

Lâne-î şevk olan şu meşcerede?

Neye bilmem!.. melâl-i hasret var

Eskiden şen olan bu yerlerde?!.

 

Kalmamış sanki hiç hayât eseri!

Nev-bahâr olmadan hazân olmuş!..

Kuşların âşıkaane nağmeleri

Dile aks-âver-î figaan olmuş!..

 

Bu ne hasret-fezâ soluk yaprak!!..

Şu söğütlükte bir yığın toprak!..

Kimsesiz bir mezarı andırıyor!..

 

Neye bilmem bugün fenâ her yer?!

Ne görürsem hazin, melâl-âver;

Ne görürsem o yâri andırıyor.

 

 (Serâb-ı Ömrüm, 1896)

 

RIZA TEVFİK İÇİN

“Türk edebiyatı tam şair bir ruhtan süzülmüş his hüzmelerini Rıza Tevfik’in eserlerinde buldu: onun filozof şöhreti bir şiir, fakat şair şöhreti bir hakikattir.

“Kendisi, ‘Babam şimal Arnavutlarından Hoca Mehmed adıyla tanınmış Mehmed Tevfik Efendi’dir’, der ve kendisini fikir terbiyesinde tamamıyla babasına borçlu bilir. Siyasi hayatı bu nisbete ne kadar hak verdirirse verdirsin, Türk ruhuna bu kadar munis gelen şiirler sanatkârın nesebindeki bu nisbet, bana o hissi veriyor ki, Türklerce kendilerinden başka ırklara sıfat olarak eklenmesi bir dil alışkanlığı cemile haline gelen günlerde sade bir mekân âlâkasıyla söylenmiş bir söz olmaktan daha ileriye gitmeyecektir.

“Bizim, ilk basılmış yazısı olarak tanıdığımız Necm-i Seharî  manzumesi -ki 1890 Haziranının 4’ünde Nilüfer mecmuasında çıktı- jübilemizin aldığı tarihe göre 52 yaşındadır ve şairin 21 yaşında yazıp neşrettiği bir eserdir, belki Rıza Tevfik, mülkiyenin dördüncü sınıfından çıkarılmış, belki de daha tıbbiyeye girmemişti. Babası mide kanserinden ölmüş bulunuyordu.

“Rıza Tevfık’in son eseri Serâb-i Ömrüm yarım kalmış felsefe kitapları yanında gene yarım kalmış bir şiir mecmuasıdır. Felsefe kitaplarının tamamlanmasından ümidi kesmiş olabiliriz, fakat şiirlerini daha toplu görmek bir emelimizdir.

“Rıza Tevfik son yazılarının birinde: ‘Bu felaketler mizacımı bozdu, sert, titiz, kavgacı yaptı; fakat kindar yapmadı’ diyor. Bu sözlerde Türk Milleti’nin büyük fırtınalardan sonra kavuştuğu sakin suların tatlı sesini duyabilirsiniz. Siyasi şahsiyetinin bizden uzaklaştırdığı Rıza Tevfik, ilmi ve edebi şahsiyetiyle sınırlarımızdan ve dudaklarımızdan ayrılmamıştır.” (Hakkı Tarık Us)

KAYNAK:  Hakkı Tarık Us (Elli Yıl Mecmuası (s.62-63), “Ağralı, Sedat” (Büyük Larousse, 1986),

Yazar: HAKKI TARIK US

RIZA TEVFİK BÖLÜKBAŞI HAKKINDA

Böylelikle, şâirin edebî hayâtında, onu hakîkî hüviyeti ile karşımıza çıkaran, ikinci ve mühim bir safha açılır. 1892 de yazdığı ilk nefesi (Kara Baba Dergâhında) dîğer nefesler, dîvânlar, koşmalar;... takip etti. Fakat, halk nazmının şekillerini ve veznini kullanarak yazmış olduğu bu şiirleri ikiye ayırmak mümkündür. Bunların bir kısmı duygu, hayâl, tasvîr ve ifâde özellikleri bakımından tamamıyla Halk şiirlerine benzerse de; büyük bir kısmı, Halk şekilleri altında, Avrupaî şiir anlayışına uygun  manzumelerdir. Şöhretini sağlayan parçaların çoğu, bu çeşit şiirlerdir. Her bakımdan. Halk şiiri tarzında yazılmış bâzı şiirleri Anadolu'nun bir kısım yerlerinde saz şâirlerince bilinip söylendiği gibi; nefesleri de tekkelerde okunmuştur. Rızâ'nın tekke şâirleri arasında tercih edip  benimsedikleri,  Bektaşî şâirleridir. Felsefeye ve dolayısıyla tasavvufa daha genç yaşından beri olan ilgisi ve bu tarz şiirlere hâkim olan ruh ve zevk ile, üslûba ve ifâdeye kolaylıkla uyuşu sayesinde, onlara uygun olarak yazdığı manzumelerinde büyük bir başarı gösterebilmiştir. Yunus Emre'den Karacaoğlan'a kadar, şiirlerinde, yer yer, tanınmış birçok Halk şâirlerine âit üslûp özellikleri göze çarpar. Lirizme ve espriye değer verdiği ve bilgiçlikten sakındığı için, ihtiva ettikleri birçok tasavvuf terimlerine rağmen, bu şiirlerde didaktik bir mâhiyet görülmez.

Halk şiirine karşı duyduğu bu yakınlığın zarurî bir sonucu olarak, Mehmed Emin'le çabuk anlaştı. Ancak, onun Halk şiirine karşı beslediği ilginin esâsında ve kaynağında, Türk şiirini geniş halk tabakalarının hizmetine vermek gibi bir gaye yoktu. Fakat Mehmed Emin ortaya böyle bir gaye ile atılınca, Rızâ Tevfik'te de, "sanatın cemiyet için olduğu" kanâati yer alır ve bu düşüncesini, Selanik'te çıkan Çocuk Bahçesi dergisinde (1905), Emin Bey'in Türkçe Şiirler'i   münâsebetiyle Ömer Nâcî ile yaptığı bir münâkaşada ileriye sürer ve, bir yandan da, "Hece'nin Arûz'a ve Türkçenin de Osmanlıcaya üstün bulunduğu" tezini müdâfaa eder. Fakat bu müdâfaa, onun Arûz'u ve Osmanlıcayı kullanmağa devamına ve sanatını tamâmıyla şahsî bir yöne yöneltmesine, yani yalnız kendini terennüme hasr etmesine engel olmuş değildir. Ancak, Arûz'la yazdığı manzumeler çoğunlukta olmadıkları gibi; Kullandığı Osmanlıca da, Servet-i Fünûn nazmının koyu Osmanlıcasından uzak, -yer yer rastlanan terkîbler bir yana bırakılacak olursa- kelime ve ifâde özellikleri bakımından İstanbul Türkçesinden hemen hemen farksızdır. Hattâ, bu Türkçenin, Birinci Dünya Savaşı sırasında yetişmeğe başlayıp ta sonraları Türkçenin ilk güzel örneklerini verdiği söylenen şiir nesli üzerindeki te'sîri de açıktır. Bu te'sîr, bilhassa Fâruk  Nâfiz  üzerinde  daha açıkça görülür. Her ikisinin de Halk şekilleri ile yazılmış şiirleri ve Koca Hasan Dayı ile Han Duvarları, Altın Saçlı Hatîce ile Kızıma parçaları arasında dil, ifâde ve tahkiye   özellikleri bakımından yapılacak küçük bir karşılaştırma bile, bizi bu husûsta   kolaylıkla   aydınlatabilir. Rıza Tevfik'in Heceye ve  konuşulan Türkçeye dayanan birçok şiirleri ile bu neslin şiirleri arasında, dil ve ifâde bakımından, sıkı bir yakınlık vardır. Bu bakımdan, şiirimizde, İstanbul Türkçesinin ilk güzel örneklerinin Rıza Tevfik'le başladığını kabul etmek bir zaruret olur.

 

 (Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, 1985)

Yazar: KENAN AKYÜZ

RIZA TEVFİK

Şairdi, büyük şair. Doktorluğu da, diplomatlığı da, filozofluğu da, pehlivanlığı da, içindeki büyük şiir cevherine ihanetten başka bir şey değildi. Bütün hayatı şiire vefasızlığının cezasını ve cefasını çekmekle geçti. Edebiyata sadık kalsaydı, yeryüzünün en büyük şairlerinden biri olması mümkündü. Hayallerinin peşinde sürüklenen fikirleri daima akıl plânının dışarısına fırladığı için, onu şiirin dışındaki her mevzuda sapıtmağa mahkûm etmişti. Felsefe derslerinde Spencer'den başlayıp Edirne'deki pehlivan güreşlerine kayması ve hiç bir karar noktası bulamadan saftan dışarı uğraması bundandı. Birinci Dünya Harbi'nde, Beyazıt’taki, Türkocağı'nda Tevfik Fikret için bir konferans veriyordu. Mevzuu çarçabuk unuttu ve gene kendi hayatını anlatmağa başladı. İki saatten fazla süren bu zevzeklik, aralarında Talât Paşa da bulunan dinleyicileri sıkmıştı. Hamdullah Suphi kulis arkasından onu susturmağa boş yere çalıştı. Nihayet perdeyi kapadılar ve cümlesini yarıda bıraktırdılar. Onun doktorluğu da, diplomatlığı da, filozofluğu da, pehlivanlığı da böyle yarım kalmıştır.

 

O yerlerde güneş mahmuru Fikret bir peridir ki.

Doğar sevdalı akşamlar nigâhı vapesininden!

O yerlerde saba bestekârı serseridir ki,

Perişan nağmeler perran olur gûya enininden.

 

Manzumesini yazan bir şairin, şiirin toprağı dışında maceralar aramasının cezasız kalması mümkün müydü? Hayal içinde yüzen o âvâre zekâ için şiirin dışında her attığı adım onu gaflet uçurumuna götürecekti. Ne kazandıysa edebiyatın içinde kazanmış, ne çektiyse edebiyatın dışında çekmişti.

Fantezi kahpedir. Şairi kendine çeken de, dışarıya iten de odur. Rıza Tevfik'in şiire ihaneti, şiirin ona oyunudur. Tıp tarihi de, güreş tarihi de onu tanımayacak, politika tarihi onu kovacak. Fakat edebiyat tarihi, şu mısralarıyla sanki şiire hitabeden adamı bağrına basacaktır.

 

Nolurdu alnından öpüp her seher

Saçını ben çözüp ben bağlasaydım.

           

                                                                                                   

            (Ulus gazetesi, 1950; Yazarlar Sanatçılar Meşhurlar, 1976)

Yazar: PEYAMİ SAFA

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör