İsmet Özel

Yazar, Şair

Doğum
19 Eylül, 1944
Eğitim
Gazi Lisesi
Burç

Şair ve yazar. 19 Eylül 1944, Kayseri doğumlu. Sökeli bir polis memurunun altıncı çocuğudur. Kastamonu’da, 1955 yılında Abdülhak Hâmit Tarhan İlkokulunu bitirdi. Ailesi, İsmet Özel’in ilkokulu bitirdiği yıl Kastamonu’dan Çankırı’ya taşındı. Ailenin Çankırı’ya taşındığı yıl babası emekli oldu. Ortaokula Çankırı Lisesinin orta kısmında başladı. Çankırı’da dört yıl kalan Özel ailesi daha sonra Ankara’ya taşındı. Lise biri de Çankırı’da okuyan Özel, Ankara’da Gazi Lisesine başladı. Lise sonda matematik dersinden kaldı ve bir yıl gecikerek mezun oldu. 1962 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesine girdi. Birinci ve ikinci sınıfları ikişer yıl okudu. Dört yıl sonra okula devam etme imkânı olduğu hâlde, ayrılma kararı aldığı için Siyasal Bilgilerden ayrıldı. Şiire çocuk yaşlarda ilgi duydu. 1962 yılından itibaren düzenli ve disiplinli bir şekilde şiirle uğraşmaya başladı. Siyasal Bilgiler Fakültesinde okuduğu yıllarda yirmi beş şiir yazdı.

İlk şiiri, 1963 yılında Yelken dergisinde yayımlandı. Siyasal Bilgiler Fakültesine başladığı yıllarda kendini sosyalist dünya görüşü içinde tanımladı. 7 Aralık 1963 tarihinde Türkiye İşçi Partisine üye oldu. Bu partinin genel merkezinde çalıştı, birçok faaliyetine katıldı. Siyasal Bilgiler Fakültesi Fikir Kulübü yönetim kurulunda, yönetim kurulu sekreterliği yaptı. Daha sonra bu kulüpte asbaşkan olarak görev aldı. 1966 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesinden arkadaşlarıyla birlikte Dönüşüm adlı siyasî bir dergi çıkardı. Beş sayı süren bu derginin hazırlanması ve sokaklarda satılmasında etkinlik gösterdi. Sonradan adı Dev-Genç olarak değiştirilen Fikir Kulüpleri Federasyonunun kurucuları arasında yer aldı.

1966 yılında ilk şiir kitabı Geceleyin Bir Koşu’yu kendi yayını olarak çıkardı. Sekiz yüz bin lira tutan baskı masrafını babasından aldığı iki yüz elli bin lirayla denkleştirdi. Kitapların büyük bir kısmı TİP’in teşkilatlarına dağıtıldı. Kitaptan elde edilen meblağın tamamı partinin kasasına gelir olarak kaydedildi. 1967 yılında askere gitti. Askerliğini sakıncalı bir onbaşı olarak Sivas, Konya, Elazığ ve Muş’ta tamamladı (1969). Muş’ta askerliğini yaparken babası Ahmet Özel’i kaybetti.

1969 yılında, Ant dergisinde yayımlanan bir açık oturumda, toplumcu şiir anlayışının savunulması doğrultusunda etkili bir çıkış yaptı. 1969 yılı, bu çıkışın uzantısında değerlendirilebilecek Halkın Dostları dergisinin hazırlık çalışmalarıyla geçti. Arkadaşlarınca derginin sahipliği ve yönetmenliğine seçildi. Derginin İstanbul merkezli olmasına karar verildiği için Ankara’dan İstanbul’a taşındı. Burada, geçimini temin için Artel Yayın Şirketi adlı bir kuruluşta kısa bir süre çalıştı.

Halkın Dostları’nın ilk on iki sayısı (ilk sayı Mart 1970) İsmet Özel’in yönetiminde çıktı. İsmet Özel, on ikinci sayıdan sonra aktif olarak dergide kalmasına rağmen, bazı sorumluluklarını arkadaşlarına devretti. Dergi, 12 Mart 1971 muhtırası çerçevesinde on sekizinci sayısındayken sıkıyönetimce kapatıldı. İlk iki sayısı İstanbul’da çıkan Halkın Dostları üçüncü sayısından itibaren (Mayıs 1970) Ankara’ya taşındı. Nisan 1970’te Ankara’ya dönen İsmet Özel, Türkiye İnşaat Mühendisleri Odasında işe başladı.

1969 yılında büyük yankılar uyandıran Evet, İsyan adlı ikinci şiir kitabını çıkardı. İkinci Yeni etkisinin hissedildiği ilk şiirlerini Geceleyin Bir Koşu’da toplayan İsmet Özel, bu kitabıyla, modern şiirimizin İkinci Yeniyle kazandığı aşamayı özümsediğini gösterdi. İkinci kitabı Evet, İsyan’da şiirini bir ana fikre dayandırmaya, bir dünya görüşüyle buluşturmaya, yaşanan hayat ve yaşayan insanı merkeze alarak kurmaya ayrı bir önem atfetti. İmge yoğunluğunun öne çıktığı şiirlerini, şiirin yapısını zedelemeden insan ve hayatla buluşturmada gösterdiği başarı, modern şiirimizin İkinci Yeniyle elde ettiği kazanımlara yeni bir açılım getirdi. Evet, İsyan’ın gördüğü büyük ilgi bu açılımın beklendiğinin, bağlantının doğru kurulduğunun bir başka kanıtıydı.

İsmet Özel’i, ikinci kitabı Evet, İsyan’a ve oradan Halkın Dostları’na ulaştıran süreç, 1965 yılında Şiir Sanatı dergisinde yayımlanan “Partizan” şiiriyle başlatılabilir. “Partizan”la başlayan süreç, aynı yıl yayımlanan “Çağdaş Bir Ürperti”, “Bir Devrimcinin Armonikası”, “Sevgilime Bir Kefen” şiirleriyle güçlenmiş, 1966 yılında Cemal Süreya’nın dergisi Papirüs’te yayımlanan “Kan Kalesi” ve “Evet, İsyan” şiirleriyle iyice somutlaşmıştır. İlk kitabını 1966 yılında çıkarmasına karşılık, 1965’te yazdığı ve şiirini yeni bir aşamaya taşıdığının göstergesi sayılan bu şiirleri ilk kitabına almayışı, İsmet Özel’in kendi şiirine dair bilinçli bir istikamet fikrine sahip olduğunu göstermektedir.

Bütün şiiri boyunca, ilk plânda telâffuz edilen; ifadeyi sıkıştırarak yoğunlaştırmaya, kelime seçimine, ses unsuruna, imge yoğunluğuna, bütünlük ve mısraya verdiği önem, İsmet Özel şiirinde şiir işçiliğini en üst seviyeye çıkardı. Özellikle ikinci kitabından sonra şiiri imge ve hayalden ibaret görmenin sonucunda insan ve toplumdan kopararak kendi içinde bir kısır döngüye sıkıştıran anlayışlara karşı, şiiri bir dünya görüşünün içinde tutmaya özen gösteren; fakat şiirde ilk gayenin yazılan metnin şiir olması gerekliliğini unutmadan; şiiri bir dünya görüşünün yedeğine; ikinci plâna atmadan, şiirinden, hem içinde yaşadığı çağın belâlarına maruz kalmış insanın izlenebilmesi hem insanın ontolojik boyutuna ilişkin temel meselelerin araştırılmasının daima öncelenmesi hem de içinde yaşadığı topluma hitap edebilmesi, bir şair olarak kendi anlamını ve şiirinin anlamını içinde yaşadığı toplumun anlam dünyasında araması onu Türk şiirinin büyük ustaları katına taşıdı.

1971-72 yıllarında, Hacettepe Üniversitesine girmeden önce, bir eczanede kalfa olarak çalıştı. 1972 yılında Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümüne girdi. Buradan 1977 yılında mezun oldu. Buradaki öğrenciliği boyunca annesiyle birlikte yaşadı. Babasından kalan emeklilik maaşıyla geçindiler. Bu yıllarda okul ve şiir bütün hayatını kapladı.

1970’li yılların başlarında kendisine bir din, bir yaşama biçimi olarak Müslümanlığı seçti. 1974 yılında Sezai Karakoç’un çıkardığı Diriliş dergisinde yayımladığı “Amentü” adlı şiirle Müslümanlığını herkese ilân etti. 1975 yılında, yaşadığı dönüşüme şahitlik eden şiirlerin toplandığı üçüncü şiir kitabı Cinayetler Kitabı’nı çıkardı. Aynı yılın sonlarına doğru (Ekim 1975) Ticaret Bakanlığında memur olarak çalışmaya başladı. Ocak 1976’da Necla Aslandoğdu’yla evlendi. Bu evlilikten Hasan Sacit (1976), Oruç (1978), Esma Bike (1983) ve Hesna Begüm (1986) adında dört çocuğu oldu.

İsmet Özel’i “Amentü” şiirine getiren süreci şiirlerinden izlemek mümkündür. Çeşitli yazı ve söyleşilerinde kendisini hem sosyalizme hem İslâmiyet’e getiren birinci sebebin şiir olduğunu belirtmektedir. Şiire başlamaya karar verdiği yıllarda öncelikli olarak yazacağı şiire (kuracağı yapıya) bir temel arayışına giriştiğini, bu arayışı çerçevesinde lise son sınıftayken düzenli olarak Kur’an-ı Kerim meali okuduğunu, meal okumaya başlamadan önce büyük bir özenle abdest aldığını; ama aldığı, dinden bağımsız eğitim neticesinde bu çabasını anlamlandıramadığını, iç dünyasında bir karşılık bulamadığını belirtmiş, arayışı onu sosyalizme götürmüştür. Şiiri, insanın mahiyetinin kavranışına dair özel bir bilgi alanı sayan İsmet Özel, bütün şiiri boyunca, varoluşunu merkeze alarak giriştiği araştırıcı tavırdan vazgeçmedi. Varlık sırrına erme çabası onu “Amentü”ye kadar getirdi. Kendisini sosyalizme götüren sebepler neyse, o sebepler sayesinde Müslümanlığa ulaştığını beyan etti.

Hayatının bu yeni döneminde ilk şiirini, modern şiirimizin öncülerinden Sezai Karakoç’un dergisi Diriliş’te yayımladı. Sezai Karakoç’la tanışmasına, Mülkiye çevresinden; fakat edebiyatla ilgisi bulunmayan ortak bir tanıdıkları aracılık etti. Turgut Uyar, Cemal Süreya, Edip Cansever, Ece Ayhan, Behçet Necatigil gibi Türk şiirinin önemli şairleri tarafından şiirinden övgüyle söz edildi.

1977 yılında Yeni Devir gazetesinde köşe yazarlığına başladı. Yeni Devir’de çalışmaya başlamadan önce Ticaret Bakanlığındaki memuriyetinden istifa etti (18 Nisan 1977). 1977-79 ve 1981-82 yılları arasında Yeni Devir’de gazete yazarlığı yaptı. Yeni Devir’le başlayan yazı hayatı değişik aralıklarla Millî Gazete ve Yeni Şafak gazeteleriyle Gerçek Hayat dergisinde sürdü. Dikkatlerin Kur’an-ı Kerim’de yoğunlaşmasını sağlamak, İslâmî siyaset yaklaşımına destek vermek amacıyla sürdürdüğü yazılarına, 4 Ağustos 2003 tarihinde, “Bir Zamanlar Bir İsmet Özel Vardı” (Millî Gazete) başlıklı yazısıyla son verdi.

1977 yılından başlayarak kaleme aldığı gazete yazılarının çoğunu kitaplar hâlinde bir araya getirdi. Sanattan siyasete, kültürden bilime birçok konuyu ele aldığı yazılarında bir aydının kendi dayanaklarına bağlı kalarak dünya karşısında etkin olabilmesinin imkânlarını araştırdı. Yazılarında güncel siyasî gelişmelere nadiren yer verdi.

1978 yılında ilk düzyazı kitabı Üç Mesele’yi çıkardı. Teknoloji, medeniyet ve yabancılaşma kavramlarının merkeze alındığı bu kitap ilgiyle karşılandı. Bu eserinde ve gazete yazılarında, dünyanın işleyişini kontrol eden egemen gücün kontrolünden çıkabilme şartı olarak, farklı bir değerler sistemi içinde kendi dünyasını kurma gerekliliğini dile getirdi. Yazı hayatı bu temel kaygı çerçevesinde gelişti.

Bu yazıların içinde ayrı bir yer tutan Cuma Mektupları’nda Türkiye’nin çıkış yolları üzerinde yoğunlaştı. Türkiye’nin yaşadığı kimlik krizine reel cevaplar aradı. Dünya sistemi adını verdiği güç odaklarınca tedavüle sokulan küreselleşme, evrensellik, hümanizm, demokrasi, insan hakları, çevrecilik… gibi kavramları ve böyle kavramlar karşısında kendilerini edilgin bir konuma yerleştiren anlayışları sert eleştirilere tâbi tuttu. Anti-kapitalist, anti-emperyalist bir çizgide ilerleyen yazılarında Türkiye’nin çimentosunun İslâm olduğu fikrini savundu.

Cuma Mektupları, ilk önce Millî Gazete’de, haftada bir cuma günleri yayımlandı ve bu yazılar Cuma Mektupları’nın ilk beş cildinde toplandı. Millî Gazete’de, 4 Kasım 1988’de başlayan mektuplar 3 Nisan 1992’de bitti. Dokuz yıllık bir aradan sonra ikinci defa, haftalık haber dergisi Gerçek Hayat’ta başladı. “Kimin Restini Görmek Kime Düşer?” (Gerçek Hayat, sayı: 33, 8 Haziran 2001) adlı mektupla yeniden başlayan “Cuma Mektupları”, gazete yazılarına son vermek şeklindeki kararının uzantısında, “Şuara-i Türkî vü Menafiî Millî” (Gerçek Hayat, sayı: 136, 30 Mayıs 2003) başlıklı mektupla son buldu. Mektupları bir bütün olarak on ciltte toplandı.

1980 yılında, şiir anlayışını ortaya koyduğu Şiir Okuma Kılavuzu’nu yayımladı. Dünya karşısında Türk şairinin durduğu yeri gösteren bir eser olan Şiir Okuma Kılavuzu’nu, Sanat Olayı (Ocak 1982), Yazko Edebiyat (Nisan 1982), Yeni Gündem (16-28 Şubat 1985; 1-15 Mart 1985; 16-31 Mart 1985; 1-15 Nisan 1985) dergilerinde yazdığı altı yazı ve Dergâh dergisinin ilk yılında (Mart 1990-Şubat 1991) yazdığı on iki yazıyla genişletti. Bu yazılarla daha bir bütünleşen Şiir Okuma Kılavuzu, Türk şiirinin ve modern şiirin kavranışına köklü katkılar yaptı.

1980 yılında Yeryüzü Yayınlarının yönetmenliğini üstlendi. 1988-94 yılları arasında Çıdam Yayınlarını kurdu ve yönetti.

Kanal 7 televizyonunda haftada bir yayımlanan, İsmail Kara’nın sunduğu, “İsmet Özel’le Başbaşa” adlı programda entelektüel gündeme ilişkin görüşlerini anlattı. İsmail Kara’yla yapılan bu program, 22 Ocak 1995 tarihinde başlayıp 26 Eylül 1997 tarihinde bitti. Arada atlama olmadan yaklaşık üç yıl sürdü.

18 Nisan 1977’de Ticaret Bakanlığındaki görevinden istifa ederek Yeni Devir’de çalışmaya başlayan İsmet Özel, 1979 yılında buradaki işinden ayrıldı. 1979-81 arası işsiz kaldı. Bu dönemde kütüphanesinden kitap satarak ailesinin geçimini temine çalıştı. Aynı dönemde bir mimarlık dergisine mimariyle ilgili tercümeler yaptı. 1981 yılında Kültür Bakanlığı İstanbul Devlet Konservatuarında Fransızca okutmanı olarak çalışmaya başladı. YÖK’ten sonra adı Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı olarak değiştirilen bu kurumda on sekiz yıl çalışarak emekli oldu. Akabinde Bilgi Üniversitesinde klasik ve modern şiir dersleri vermeye başladı.

1984 yılında dördüncü şiir kitabı Cellâdıma Gülümserken’i çıkardı. 1987 yılında ilk dört kitabını, Erbain / Kırk Yılın Şiirleri başlığı altında topladı. Erbain’den sonra uzun bir süre şiir yayımlamadı. Ocak 1992’de yayımladığı “Mevsimlerin İnsana Yaptığı Fenalıklar” (Dergâh, sayı: 23, Ocak 1992) adlı şiiri, haftalık haber dergilerinde, “İsmet Özel Yeniden Şiire Merhaba Dedi” başlıklarıyla haber yapıldı (Tempo, 12 Ocak 1992). Yedi yıl süren bir aradan sonra Bir Yusuf Masalı adlı yeni şiir kitabını çıkardı. 2003 yılında şiirlerinden yapılmış bir seçki olan Çatlıycak Kadar Aşkî’yi yayımladı. Bu kitapta, 1992’den itibaren değişik yıllarda yayımlanmış yedi yeni şiirine yer verdi. Son şiir kitabı Of Not Being A Jew, 2005 yılında yayımlandı.

1988 yılında çıkardığı Waldo Sen Neden Burada Değilsin’de hayatını anlattı. Otobiyografisini, Türkiye’nin yakın tarihi üzerine kurdu. 1989 yılında annesi Sıdıka Özel’i kaybetti.

İlk şiiri 1963’te yayımlanan İsmet Özel’in şiirleri; Yelken, Türk Dili, Dönem, Dost, Mülkiye, Evrim, Yapraklar, Devinim LX, Şiir Sanatı, Papirüs, Yeni Dergi, Halkın Dostları, Diriliş, Sanat Olayı, Hürriyet Gösteri, Dergâh, Adam Sanat, Gerçek Hayat, Merdiven Şiir dergilerinde ve “www.ismetozel.org“ adlı internet sitesinde yayımlandı. Dergilerde yayımladığı her şiirini hiçbir değişikliğe uğratmadan kitaplarına alan İsmet Özel’in şiirleri İngilizce, Fransızca, Rusça ve Letoncaya tercüme edildi.

Taşları Yemek Yasak adlı kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği Deneme Ödülünü (1985) ve 16-20 Eylül 1991 tarihleri arasında yapılan XII. Dünya Şairler Kongresince verilen Uluslararası Yunus Emre Ödülünü kazandı. Şilili şair Gabriela Mistreal’ın Nobel Edebiyat Ödülünü alışı münasebetiyle her yıl bir ülkeden bir şaire verilen “Gabriela Mistreal Nişanı” ödülüne, ödülün ellinci yılında Türkiye’den İsmet Özel lâyık görüldü (1996). 2005 yılında Türkiye Yazarlar Birliği “Üstün Hizmet Ödülü”nü aldı.

İsmet Özel’in Cellâdıma Gülümserken’ini okuyorum. Gerçek bir şair o. Bu kitabında kendi kişisel serüveninden çıkarak yoğun bir şiir yaratıyor. Dilin ustası.” (Cemal Süreya)

İsmet Özel, değil öyle atlanacak, Türk düşüncesinde ve şiirinde büyük bir işlevi olan ve Türkçenin en etkin ve önemli üç dört şairinden biridir.” (Ece Ayhan)

İkinci Yeni çığırının 1960’tan sonra girdiği duruluş döneminin şairlerinden biridir İsmet Özel. İkinci Yeninin akrobatik biçim oyunlarıyla yaralanmış ilk döneminden sonra, şairce yaratılışının en doğal katkısıyla, duruluş döneminin önde gelen şairleri arasına katılmıştır. Ham şiir yapısının o sancılı kişiliğiyle, Tamer, Cansever, Uyar, Süreya, Özer gibi öncülerden meydana gelen hareketnoktasını taşmış, tekliğini ilân eden bir şiir gezegenine doğru yönelmiştir. Şu partizanlığı da bir hâl yoluna koyabilirse, günden güne büyüyen bir şair olmaması için hiçbir sebep yok.” (Eser Gürson)

20. yüzyıl Türk mütefekkirleri arasında Türkiye’yi bir varlık, bir merkez, bir vasat, yol arkadaşı bulunabilecek, yürünebilecek bir zemin olarak yeniden inşa ve ihsas etme konusunda İsmet Özel’in yanına konabilecek kaç insan var? (…) I. Dünya Savaşı sonrasının ağır şartlarında, dâru’l-İslâm olarak galip kâfirlerin önünden kaçırılarak / çekip alınarak kurulan ve nüfus olarak da Müslümanlaştırılması başarılan Türkiye’de bugün iki millet yaşıyor. İki milletin teke indirilmesi Türkiye’nin en önemli meselesidir. O zamanmillet’, ‘Türk milletidenen varlığın ne olduğu, diğer milletlerden ayırt edici hususiyetlerinin niçin ve nasıl teşekkül ettiği, bugün hangi donanım ve siyasetle ayağa kaldırılabileceği hayat memat meselesi olarak ele alınmalı, irdelenmelidir. İsmet Özel bu hat üzerinde düşünce tarihimiz açısından fevkalâde önemli -ne yazık ki bilgi yetersizliği, fikrî tembellik, indirgemecilik ve ideolojik saplantılar yüzünden en az anlaşılan, hatta ona karşı husumetlere sebep teşkil eden- felsefi tenkitler, tahliller, yorumlar getirmiştir.” (İsmail Kara)

Evet, İsyan’da topladığı şiirleriyle 1960 sonrası toplumsal şiirimizin en ilginç ve seçkin adı olarak belirdi.” (Ataol Behramoğlu)

ESERLERİ:

ŞİİR: Geceleyin Bir Koşu (1966), Evet, İsyan (1969), Cinayetler Kitabı (1975), Şiirler 1962-1974 (1980), Şiir Kitabı (1982), Cellâdıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar (1984), Erbain / Kırk Yılın Şiirleri (1987; cd ekiyle birlikte 2005), Bir Yusuf Masalı (1999; cd ekiyle birlikte 2004), Çatlıycak Kadar Aşkî (2003), Of Not Being A Jew (2005).

DENEME: Üç Mesele (1978), Zor Zamanda Konuşmak (1984), Taşları Yemek Yasak (1985), Bakanlar ve Görenler (1985), Faydasız Yazılar (1986), İrtica Elden Gidiyor (1986), Surat Asmak Hakkımız (1987), Tehdit Değil Teklif (1987), Cuma Mektupları-1 (1989), Cuma Mektupları-2 (1989), Cuma Mektupları-3 (1990), Cuma Mektupları-4 (1991), Cuma Mektupları-5 (1992), Tahrir Vazifeleri-1 (1992), Tahrir Vazifeleri-2 (1992), Tahrir Vazifeleri-3 (1992), Tahrir Vazifeleri-4 (1992), Tahrir Vazifeleri-5 (1992), Tahrir Vazifeleri-6 (1993), Tahrir Vazifeleri-7 (1993), Tahrir Vazifeleri-8 (1993), Tahrir Vazifeleri-9 (1993), Tahrir Vazifeleri-10 (1993), Tahrir Vazifeleri-11 (1993), Tahrir Vazifeleri-12 (1994), Neyi Kaybettiğini Hatırla (1995), Ve’l-Asr (1995), Tavşanın Randevusu (1999), Bilinç Bile İlginç (2000), Cuma Mektupları-6 (2002), Cuma Mektupları-7 (2002), Cuma Mektupları-8 (2002), Cuma Mektupları-9 (2003), Cuma Mektupları-10 (2004), 40 Hadis (2004), Henry Sen Neden Buradasın-I (2004), Henry Sen Neden Buradasın-II (2004), Kalın Türk (2006).

POETİKA: Şiir Okuma Kılavuzu (1980).

ANI: Waldo Sen Neden Burada Değilsin (1988).

SÖYLEŞİ: Sorulunca Söylenen (1988).

MEKTUP: Genç Bir Şairden Genç Bir Şaire Mektuplar (Ataol Behramoğlu’yla karşılıklı mektupları, 1995).

ÇEVİRİ: Gariplerin Kitabı (Ian Dallas / Abdülkadir es-Sûfi’den, 1979), Cihad (Ian Dallas / Abdülkadir es-Sûfi’den, 1980), Osmanlı İmparatorluğu ve İslâmî Gelenek (Norman Itzkowitz’den, 1989), Siyasî Felsefenin Büyük Düşünürleri (W. Ebenstein’den, 1997).

HAKKINDA: Eser Gürson / Geceleyin Bir Koşu (Yeni Dergi, Eylül 1966), Mustafa Kutlu / Üç Mesele (Hareket, Nisan 1979), Ebubekir Eroğlu / Amentü ve Öncesi (Yönelişler, Mart 1983), Binnaz Toprak / İki Müslüman Aydın: Ali Bulaç ve İsmet Özel (Kitap Dergisi, Ekim 1986), Mehmet H. Doğan / Evet İsyan’dan Sünni Şaire (Adam Sanat, Ağustos 1990), Michael E. Meeker / Türkiye Cumhuriyetinin Yeni Müslüman Aydınları (Bilgi ve Hikmet, Kış 1993), İsmail Kara / Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi (1994, c. 3, s. 595-696), İsmet Özel’in Dünya Sistemi Ve(rsus) Türklük Tasavvuru (Dergâh, Ocak 2006).

 

AMENTÜ

İnsan

eşref-i mahlûkattır, derdi babam

bu sözün sözler içinde bir yeri vardı

ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman

bu söz asıl anlamını kavradı

geçti çıvgınların, çıbanların, reklâmların arasından

geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı

kararmış rakamların yarıklarından sızarak

bu söz yüreğime kadar alçaldı

damar kesildi, kandır akacak

ama kan kesilince damardan sıcak

sımsıcak kelimeler boşandı

aşk için karnıma ve göğsüme

ölüm için yüreğime sürdüğüm ecza uçtu birden

su ve ateş ve toprak

yeniden yorumlandı.

 

Dilce susup

bedence konuşulan bir çağda

biliyorum kolay anlaşılmayacak

kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın

yanık yağda boğulan yapıların arasında

delirmek hakkını elde bulundurmak

rahma çağdaş terimlerle yanaşmak için

bana deha değil

belgeler gerekli

kanıtlar, ifadeler, resmî mühür ve imza

gençken

peşpeşe kaç gece yıllarca

acıyan, yumuşak yerlerime yaslanıp uçardım

bilmezdim neden bazı saatler

alaturka vakitlere ayarlı

neden karpuz sergilerinde lüküs yanar

yazgı desem

kötü bir şey dokunmuş olurdu sanki dudaklarıma

Tokat

aklıma bile gelmezdi

babam onbeşli olmasa.

 

Meyan kökü kazarmış babam kırlarda

ben o yaşta koltuğumda kitaplar

işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı

cebimde kırlangıçlar, çılgınlık sayfaları

kafamda yasak düşünceler, Gide meselâ.

 

Kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm

her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana

gecenin anlamı tıkansın diye ıslık çalar

resimli bir kitaptan çalardım hayatımı

oysa her gün

merkep kiralayıp da kazılan kökleri

Forbes firmasına satan

babamdı.

 

Budur

işte bir daha korkmamak için korkmaz görünen korku

işte şehirleri bayındır gösteren yalan

işte mevsimlerin değiştiği yerde buharlaşan

kelepçeler, sürgünler, gençlik acılarıyla

güçbelâ kurduğum cümle işte bu;

ten kaygusu yüklü ağır bir haç taşımaktan

tenimin olanca ağırlığı yokoldu.

 

Solgun evler, ölü bir dağ, iyice dolmuş dudak

bile bir bir çınlıyan

ihtilâl haberidir

ve gecenin gümüş ipliklerden işlenmiş oluşu

nisan ayları gelince vücudu hafifletir

şahlanan grevler içinde kahkahalarım küstah

bakışlarım beyaz bulutlara karşı obur

marşlara ayarlanmak hevesindeki sesim

gider şehre ve şaraba yaltaklanarak

biraz ağlayabilmek için

fotoğraflar çektirir

babam

seferberlikte mekkâredir.

 

İnsanın

gölgesiyle tanımlandığı bir çağda

marşlara düşer belki birkaç şey açıklamak

belki ruhların gölgesi

düşer de marşlara

mümkün olur babamı

varlık sancısıyla çağırmak:

 

                        Ezan sesi duyulmuyor

                        Haç dikilmiş minbere

                        Kâfir Yunan bayrak asmış

                        Camilere, her yere

 

                        Öyle ise gel kardeşim

                        Hep verelim el ele

                        Patlatalım bombaları

                        Çanlar sussun her yerde

 

Çanlar sustu ve fakat

binlerce yılın yabancısı bir ses

değdi minarelere:

Tanrı uludur Tanrı uludur

polistir babam

Cumhuriyetin bir kuludur

 

bense

anlamış değilim böyle maceralardan

ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur

yalnız

coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan

nüfus cüzdanımda tuhaf

ekmek damgası durur

benim işim bulutlar arşınlamak gün boyu

etin ıslak tadına doğru

yavaş yavaş uyanmak

çocuk kemiklerinden yelkenler yapıp

hırsız cenazelerine bine bine

temiz döşeklerin ürpertisinden çeşme

korkak dualarından cibinlikler kurarak

dokunduğum banknotlardan tiksinmeyi itiraz

nakışsız yaşamakları

silâhlanmak sanarak

çıkardım

boğaza tıkanan lokmanın hartasını

çıkınımda güneşler halka dağıtmak için

halkı suvarmak için saçlarımda bin ırmak

ıhtırdım caddeleri meğer ki mezarlarmış

hazırmış zaten duvar sıkılmış bir yumruğa

fly Pan-Am

drink Coca-Cola.

 

Tutun ve yüzleştirin hayatları

biri kör batakların çırpınışında kutsal

biri serkeş ama oldukça da haklı.

Ölümler

ölümlere ulanmakta ustadır

hayatsa bir başka hayata karşı.

Orada

aşk ve çocuk

birbirine katışmaz

nasıl katışmıyorsa başaklara ağustos sıcağı

kendi tehlikesi peşinden gider insan

putların dahi damarından

aktığı güne kadar

sürdürür yorucu kovalamayı.

 

Hanidir görklü dünya dünyalar içre doğan?

Nerde, hangi yöremizde zihnin

tunç surlardan berkitilmiş ülkesi

ağzı bayat suyla çalkalanmış çocuğa rahim olan

parti broşürleri yoksa kafiyeler mi?

Hangi cisimdir açıkça bilmek isterim

takvim yapraklarının arasını dolduran

nedir o katı şey

ki gücü

gönlün dağdağasını durultacak?

 

Hayat

dört şeyle kaimdir, derdi babam

su ve ateş ve toprak.

Ve rüzgâr.

Ona kendimi sonradan ben ekledim

pişirilmiş çamurun zifirî korkusunu

ham yüreğin pütürlerini geçtim

gövdemi âlemlere zerkederek

varoldum kayrasıyla Varedenin

eşref-i mahlukât

nedir bildim.

CELLADIMA GÜLÜMSERKEN ÇEKTİRDİĞİM SON RESMİN ARKASINDAKİ SATIRLAR

Ben İsmet Özel, şair, kırk yaşında.

Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar

ben yaşarken koptu tufan

ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kâinat

her şeyi gördüm içim rahat

gök yarıldı, çamura can verildi

linç edilmem için artık bütün deliller elde

kazandım nefretini fahişelerin

lânet ediyor bana bakireler de

Sözlerim var köprüleri geçirmez

kimseyi ateşten korumaz kelimelerim

kılıçsızım, saygım kalmadı buğday saplarına

uçtum ama uçuşum

radarlarla izledi

gayret ettim ve sövdüm

bu da geçti polis kayıtlarına.

 

Haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar

Ruhumun peşindedir zaptiyeler ve k maliye

Kara ruhlu der bene görevini aksatmayan kim varsa

 

laboratuarda çalışanlara sorarsanız

ruhum sahte

evi Nepal’de kalmış

Slovakyalı salyangozdur ruhum

sınıfları doğrudan geçip

gerçekleri gören gençlerin gözünde.

Acaba ki in bilen doğrusunu? Hatta ben

kıyı bucak kaçıran ben ruhumu

sanki ne anlıyorum?

Ola ki

şeytana satacak kadar bile bende ondan yok.

Telaş içinde kendime bir devlet sırrı beğeniyorum

çünkü bu, ruhum olmasa da saklanacak bir şeydir

devlet sırrıyla birlikte insanın

sinematografik bir hayatı olabilir

o kibar çevrelerden gizli batakhanelere

yolculuklar, lokantalar, kır gezmeleri

ve sonunda estetik bir

idam belki.

Evet, evet ruhu olmak

bütün bunları sağlayamaz insana

Doğruysa bu yargı

bu sonuç bu çıkarsama

neden peki her şeyi bulandırıyor

ertelenen bir konferans

geç kalkan bir otobüs?

Milli şefin treni niçin beyaz?

Ruslar neden yürüyorlar Berlin’e?

Ne saçma! Ne budalaca!

Dört İncil’den Yuhanna’yı

tercih edişim niye?

Ben oysa

herkes gibi

herkesin ortasında

burada bu istasyonda, bu siyah

paltolu casusun eşliğinde

en okunaklı çehremle bekliyorum

oyundan çıkmıyorum

korkuyorum sıram geçer

biletim yanar diye

önümde bir yığın açalya

bir sürü çarkıfelek

gergin çenekli cesetleriyle

önümde binlerce çiçek

korkuyorum sıra sende

sen de başla ve bitir diyecek,

Yo, hayır

 

yapamaz bunu, yapmasın bana dünya

söyleyin

aynada iskeletini

görmeye kadar varan kaç

kaç kişi var şunun şurasında?

 

Gelin

bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar!

Bana kötü

bana terk ettiğiniz düşünceleri verin

o vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız

ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar

onları verin, yakınmalarınızı

artık gülmeye değer bulmadığınız şakalar

ben aştım onlar, dediğiniz ne varsa

bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar

boşa çıkmış çabalar, bozuk niyetleriniz

içinizde kırık dökük, yoksul, yabansı

verin bana

verin taammüden işlediğiniz suçları da.

Bedelinde biliyorum size çek

yazmam yakışık atmaz

bunca kaybolmuş talan

parayla ölçülür mü ya?

 

Bakın ben bir çok tuhaf

marifetin yanı sıra

ilginç ödeme yolları bulabilen biriyim

üstüme yoktur ödeme hususunda

sözün gelişi

üyesi olduğunuz dernek toplantısında

bir söyleve ne dersiniz?

Bir söylev: Büyük İnsanlık İdeali hakkında!

Yahut adınıza bir çekiliş düzenleyebilirim

kazanana vertigolar, nostaljiler

karasevdalar çıkar.

Yapılsın adil pazarlık

yapılsın yapılacaksa

işte koydum işlemeyi düşündüğüm suçları

sizin geçmiş hatalarınız karşısına.

Ne yapsam

döl saçan her rüzgârın

vebası bende kalacak

durgun suyun sayhası varsın bende biriksin

yumuşatmayı bilen ateş

öğüt sahibi toprak

nasıl olsa

kılıcımı

geri verecek benim.

 

 

 

ESENLİK BİLDİRİSİ

Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir

kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa

yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa

o şehirden öcalmanın vakti gelmiş demektir.

 

Duygular paketlenmiş, tecime elverişli

gövdede gökyüzünü kışkırtan şiir sahtedir

gazeteler tutuklamış dünya kelimesini

o dünyadan, o şiirden öcalmalı demektir.

 

Ölüm gelir, ölüm duygusuna karşı saygısız

ve zekâ babacan tavrıyla tiksinti verir

söz yavan, kardeşlik şarkıları gayetle tıkız

öcalınmazsa çocuklar bile birden büyüyebilir.

 

Yargı kesin: Acı çekmek ruhun fiyakasıdır

kin, susturur insanı; adına çıdam denir

susulunca tutulan çetele simsiyahtır

o siyah öcalınmakcasına gür ve bereketlidir.

 

Vandal yürek! Görün ki alkışlanasın

ez bütün çiçekleri kendine canavar dedir

haksızlık et, haksız olduğun anlaşılsın

yaşamak bir sanrı değilse öcalınmak gerektir.

ŞAİRLERİ AFFEDEBİLİRİZ

 

Ucunda ölüm olmayan şeyi ciddiye almak zorunda değiliz. Şiir de kendini ciddiye aldıracaksa bize bir dirim habercisi olduğunu göstermek zorundadır. Ayak sürüyen şiir dünya düzeninin ölgün ruhunda yuvalandığı için hesaba katılmaz; ama ayak direyen şiir dünya düzenindeki öldüren ruha göndermede bulunduğu için korunmaya hak kazanır. Her iki hâlde de şair insandaki duyarlı alanların kendi sesine açık tutulduğu güvenini içinde taşır. Şairleri bu güveni kaybetmedikleri, bu yüzden de insandaki duyarlı alanı bir bekleyişe dönüştürme çabasını terk etmedikleri için affedebiliriz. Şairleri affedebiliriz, yine de bizimle birlikte bir ölüm kalım savaşına girmedikleri sürece onları ciddiye almak zorunda değiliz.

Modern şiir doğuşunu modern dünyada asimile olmamaya borçludur. Öyleyse bu ayak direyişin örnekleri Türk şiirine çıkış yolunu gösterebilir. İyi bakıldığında modern Türk şiirine varan yolun iki ana çizgiden oluştuğu fark edilecektir. Bunlardan biri ethos ağırlıklı Fikret-Âkif-Nâzım çizgisi. Diğeri de pathos ağırlıklı Yahya Kemal-Ahmet Hâşim çizgisidir. Birinci şiir çizgisi estetik yapısını dilin coşkun, sarsıcı özelliklerinde arar. Ulaşılacak bir yer, hissedilecek bir zaman ve birlikteliğinden yarar umulan insanlar vardır. Yeri, zamanı, insanı yoğurmayı gözeten bir çizgidir Fikret-Âkif-Nâzım çizgisi. Dolayısıyla hamurun mevcut olduğuna, milletin dinamizminin şiire ilişkin değerleri besleyip büyüteceğine inanırlar. Kararlara doğrudur bu şiir. Bu şiiri önemli ve değerli kılan kararların neler olduğu değil; kararlılığın olduğudur.

Yahya Kemal ve Ahmet Hâşim’in temsil ettiği şiir çizgisinde estetik yapı dildeki içkin özelliklerde aranır. Dille mekân arasındaki bağlantıyı verilmiş sayarlar. Dilin zamanı yaratabileceğine, insanların dilde mukim oluşlarının meseleyi çözeceğine inanırlar. Onları böyle inanışlarda rahat ettiren toplum örgüsüne (örgütüne) duydukları güvendir. Devlete giden bir şiir değildir onlarınki, devletten gelen bir şiirdir. Karar şiir dışındaki bir alanda verilmiş bulunduğundan onlara kararın derinliğini ve yüceliğini iskandil etmek kalmıştır.

Türk şiiri modernleşmesini ethos ağırlıklı kanaldan değil de, daha ziyade pathos ağırlıklı kanaldan akarak gerçekleştirdiyse bunun sebebini geçen zaman içinde şairlerin devlete milletten daha fazla yaslanmakta sakınca görmeyişlerinde bulabiliriz. Bu gerçek ne kadar belirgin olursa olsun; bir yandan devletin şairleri umursamaz tutumu, diğer yandan şiir dilinin günden güne millete açılmak zorunda kalışı hem anlayışta, hem söyleyişte bir kırma (hybride) tür ortaya çıkardı. Şairler milleti gücendirdiler, devlete yaranamadılar. Seçkinlere yaraşan bir şiir anlayışı yetkisiz ve etkisiz bir insan kümesinden ilgi görüyor; yetkili ve etkili insanlar seçkin vasıflara sahip değil. Dünya sistemi adı verilen merkezî devlet şiiri sindirmede yetersiz kaldığını kanıtlayanların örgütü. Şairler burjuva enternasyonalizminin kendilerini icbar ettiği çürümeyi çekmek veya pathos ağırlıklı şiirin hız kazandırdığı modernleşmenin ethos ağırlıklı şiirdeki karşılığını keşfetmek tercihiyle yüzyüzedirler.

Şairdeki nobranlık yoğurmayı mümkün kılan kesinlikten başka bir şey değildir. Keşke şair, milleti adına yüklendiklerinin haklı gerekçeleri yüzünden nobran olsa. Keşke şair burjuva enternasyonalizmin müfsid değerlerine karşı kendini ve bizi uyanık tutma yolunu seçse. Böyle bir seçim milletin dirimine yöneldiği zaman, işte o zaman onları sadece affetmekle kalmaz; aynı zamanda şairlerin ciddiyetini kendi ciddiyetimiz sayarız.

                                                                               (Şiir Okuma Kılavuzu, 1997)

ŞİİR HAYAT MESELESİDİR, DENEMELER İSE SORUMLULUK

 

I.

1973’ten beri adını duyduğum İsmet Özel’le ilk vicahî karşılaşmam Cağaloğlu’nda Kazım İsmail Gürkan Caddesi üzerindeki Malatyalılar Kahvesi’nde vuku buldu. Mustafa Kutlu ile birlikte üçümüzdük. 1978 Eylülü olmalı. O günden aklıma kalan ifade ve hareket; ritim için dizine vurarak yüksek sesle söylediği bir slogan: “Freedom now: Hemen hürriyet.”

“İlk hâtır önemlidir” der sûfiler ve peşi sıra ahlâkçılar. Benim İsmet Özel’le ilgili ilk hâtırım da “hemen hürriyet.” (Sonradan yazdığı ve “özgürlük”le “hürriyet” arasına dakik mesafeler koyan yazısını okuduktan sonra da “hemen hürriyet” benim için yerinde kaldı.) Belki de Yeni Devir’deki köşesinin başlığı olan “Konuşmak”la “hemen hürriyet”i kolay mezcetmiştim. Hürriyet peşinde koşan, fakat bütün büyük mütefekkirler gibi fiilî durum ne olursa olsun ona yaklaştıkça uzaklaşan -çünkü bir önceki merhaleye nisbetle yaklaşılan hedef, içinde bulunulan hâle göre uzaklaşılması gereken bir şeydir artık- dolayısıyla aşkı, arzusu, bedbinliği, ızdırabı, hüznü derinleşen şair-mütefekkir o günden bugüne yüzlerce düzyazının altına imza attı. Bunların önemli bir kısmı da kitaplaştı. Birçok yazısında -ve tabii birçok konuşmasında- şiir dışındaki metinlerin hiç değilse önemli bir kısmını heyecanla, şevkle yazmadığını, kendisini yazmaya sevk eden veya icbar eden şeyin sorumluluk yahut ahlâkî tutumunun kaçınılmaz uzantısı olduğunun altını çizdi. (“Bugün yazmayacak olursam yarın kendimi suçlu hissetmekten korktuğum bir gerçektir. (...) Düşündüğüm şey, yazdıklarımdan belli sonuçları istihsal edip edemeyeceğim değil. Sadece yazma imkânı varken neden yazmadın sorusuna muhatap olmamak, siperleri terk etmediğimi ifade edebilmek. Hepsi bu” cümleleri ona ait.) Birkaç defa günlük-haftalık yazılarına ara verdi ve bir daha bu tür yazılara dönmeyeceğini, hatta gazete-dergi yazılarından kitap yapmayacağını bize ve okuyucularına deklare etti.

Fakat sorumluluk ve ahlâkî tutumu her seferinde yakasına yapıştığında önceki beyanlarını ve gerekçelerini bir tarafa koydu ve kıvamından memnun kalmasa da toprağa su vermeye, denize kavuşup kavuşmayacağından emin olmasa da nehirler olup akmaya devam etti.

Konuşmalarımızdan edindiğim intibalara göre iki ana sebebi vardı bu çekilme kararlarının; birincisi şiire, yani hayat meselesi olan esas alanına emek verme iradesini hayata geçirebilecek bir zaman, bir “boşluk” bulma istikametindeki kuvvetli arzusu; ikincisi de bir plân, muhteva ve düzen içinde bir (veya iki) kitap yazma fikri. İsmet Özel’in başlığını koyup da hâlâ yazamadığı düzyazı kitapların sayısı hayli fazladır (bendeki liste 20 civarında). Fakat ana eser bir tane idi; 80’lerin başlarında adı Müslüman Dünya Görüşü şeklinde konmuştu, plânı da heyecan vericiydi. 90’lara yaklaştığımızda bu kitabın adı Müslümanlar Aydınlanabilir mi?’ye dönüşecekti. Belki bir üçüncü ana sebep daha zikredilebilir: Türkiye’nin kritik dönemleri onu ne kadar yazı yazmaya icbar ettiyse tehlikeli zamanlarda ortalıktan süratle çekilen kalemşorların siyah bulutlar dağılır dağılmaz piyasaya döküldüğü zamanlar da onu yazma konusunda o ölçüde isteksiz kılmıştır.  

İsmet Özel’in yazıları ve bu yazılardan oluşan kitapları, kitaplarının adları kendi hususi maceralarından öte Türkiye’nin son çeyrek asırlık siyasî ve fikrî tarihinin üst bir muhassalası, muhasebesi olarak da ele alınıp değerlendirilmeye ziyadesiyle müsaittir. Hatta seviye, süreklilik ve tutarlılık hesaba katıldığında böyle bir değerlendirme için yegâne tavır alış kaynağıdır desek hilaf-ı hakikat olmaz. Bu yazı-kitaplar arasında hem telif tarzı ve siyaseti hem de yazıldıkları dönemler itibariyle, şu anda 9 kitaplık bir hacme ve cesamete ulaşan Cuma Mektupları hususi bir yerde duruyor. Bu hususi yerin irtibatlarıyla anlaşılabilmesi için bence İsmet Özel’in asgari üç düzyazı kitabı daha nazar-ı itibara alınmalı ve okunmalı. Bunlar kronolojik olarak Üç Mesele, Zor Zamanda Konuşmak ve Tahrir Vazifeleri’dir.

 

II.

“Türkiye’deki Müslümanlara yeni bir yayın aracılığıyla seslenmek, Cuma Mektupları ile haberleşmek imkânını kullanmak istiyoruz. Müslüman çevrelerde bugüne kadar süregelen haftalık yayın organlarına bir yenisini eklemekten daha fazla bir ‘yenilik’ var Cuma Mektupları’nda. Çünkü Cuma Mektupları mevcut potansiyeli bir yöne sevk etmek için değil, yeni bir potansiyele ulaşmak niyetiyle yayın alanına giriyor.

“Günümüze gelene kadar ülkemiz Müslümanları ‘bizim’ diye adlandırdıkları birçok yayın, birçok kuruluşla karşılaştılar. Bunların hepsi denebilecek bir çoğunluğu Müslümanların özlemleriyle, nefretleriyle ve kırgınlıklarıyla beslenen bir canlılık sayesinde kısa veya uzun bir ömrü yaşadılar, yaşıyorlar. Anlaşılmalıdır ki yayın olsun, teşkilat olsun; Müslümanları temsil amacıyla ortaya çıkan çoğu şeyde güdülen hedef yalnızca hazırda bulunan birikime yön vermek, biçim kazandırmak olmuştur.

“Oysa Müslümanlara yapılan kâfir saldırısı geçtiğimiz birkaç yüzyıl boyunca Müslümanların kendi tavır ve düşünüşlerini de etkilemiştir. Bu yüzden yeni baştan Müslümanca bir kavrayış ve uygulamaya geçebilmek için hazırda bulunan birikim esas alınamaz.

“İşte Cuma Mektupları yeni bir potansiyel elde etmek ve bunu yaşayan, işleyen bir güç olarak tecessüm ettirmek niyetiyle yayına başlıyor. Amaç; sahici ve sonuç alınabilir bir İslâmî beraberliktir. Bunun tavizlerle değil, doğruların cesaretle ortaya serilmesi suretiyle sağlanabileceğine inanıyoruz. Böyle bir tutumda bizimle birlikte olmanız bizleri sevindirecektir.”

Bu yazı, Cuma Mektupları adıyla çıkacak, başlık klişesi hazır bir derginin duyuru ve abone mektubu. Üstünde İsmet Özel’in el yazısıyla Arapça “es-Selâmü aleyküm” yazısı, altında da onun adı ve imzası var. Haftalık haber-yorum dergisi, 8 sayfa, 15 lira, 26 haftalık abonesi 300, 52 haftalık abonesi ise 600 TL.

1980 baharında hareketlenen bu dergi projesi akamete uğradı, fakat İsmet Özel’in hâlâ devam eden Millî Gazete yazarlığının bir dönemi bu başlık altında yazdığı tam sayfa yazılarla başladı ve bitti. 5 kitap hâlinde basılan bu yazıların ilki, bendeki kayıtlara göre 4 Kasım 1988, son yazı ise 3 Nisan 1992 tarihli. Yani ANAP iktidarının -isterseniz yoğun 12 Eylül döneminin diyelim- zayıflamaya başladığı dönemle son Demirel hükümetinin ilk icraatlarının görüldüğü aylar arası kritik bir zaman. Son 4 Cuma Mektupları kitabının yazıları ise 2001 Haziran’ından itibaren haftalık Gerçek Hayat’ta yayınlanmıştı ve bana kalırsa muhteva ve istikamet olarak 28 Şubat sonrası Yeni Şafak’ta yazdığı ihatalı, derin ve vurgulu yazıların devamı mahiyetinde idi. (…)

                                                                           (Kitap Haber, Haziran-Temmuz 2003)

Yazar: İsmail Kara

İSMET ÖZEL’İN ŞİİRİNİN KÖKLERİ ÜZERİNE

Çocukluk ve öğrencilik yıllarının izleri

İsmet Özel’in şiirinin köklerini bireysel, toplumsal ve entelektüel açılardan ele alabiliriz. Her bir açı sonuçta aynı kapıya çıkar. Ancak birlikte ele alınmaları daha doğrudur. Birinde muğlâk olan bir husus diğerlerinin yardımıyla vuzuha kavuşturulabilir. Böylece bütün konulara değinilmiş olur.

İsmet Özel’in şiirinin köklerine dair bilgileri, şiirinden iz sürerek önce hayatının çocukluk, gençlik ve olgunluk evrelerindeki aile, okul, çevre, çalışma hayatı ile yazarlık faaliyetleri dolayısıyla göründüğü, katıldığı ve bir şekilde ilişki kurduğu ortamları anlayıp değerlendirerek yazı, söyleşi ve konuşmalarında bulabiliriz. Bu, onun hayatını ve düşünce dünyasını dıştan içe doğru okumaya; merkezinde şairin kendisinin yer aldığı bir şiiri yansımalarından kavramaya çalışmak anlamına gelmektedir. Kısacası İsmet Özel’in şiirinin köklerini onun yaşantısında bulabiliriz. Böyle bir yol, edebiyatımızda (belki dünya edebiyatlarında) her şair ve yazar için geçerli olmayabilir. Bazı şairlerin şiirinin köklerini inanç ve ideallerinde (Mehmet Âkif gibi), bazılarının geçmiş ve aidiyet tasavvurlarında (Yahya Kemal gibi), bazılarının rüya ve hayallerinde (Ahmet Haşim gibi), bazılarının mücadele ve kavgalarında (Necip Fazıl ve Nâzım Hikmet gibi), bazılarının da adanmışlık ve misyonlarında (Sezai Karakoç gibi) bulurken, İsmet Özel’in şiirinin köklerini büyük ölçüde yaşadıklarında bulabiliriz. Yani bir anlamda onun şiiri önce kendi gerçekliğini içerip yansıtmaktadır ve İsmet Özel, gerçekliğiyle zamanının aynası bir şairdir. Edebiyatımızda yaşadığı zamanla, buna bağlı olarak mekân ve ortamla kayıtlı en etkili ve özgün şiirlerden biri onun şiiridir. Bu yönüyle modern ve işlevseldir. Şiir, çağdaş okuru yaşadıklarından, tanıklıklarından, yani bizzat kendi dünyasından yakalar. Tabiî zamanın, insanın ve hayatın değişmesi şiirle doğrudan kurulan ünsiyetleri azaltır ve giderek koparır. Bu da böyle şiirlerin kaçınılmaz kaderidir.

Waldo Sen Neden Burada Değilsin? ve Henry Sen Neden Buradasın? 1, 2 adlı otobiyografik kitaplarında anlattığı kendisi, yazarın entelektüel bir kurgusu olarak derinleştirilmiş bir şahsiyettir. Yani anlattıklarında İsmet Özel’in hayatını/hayatından bir kesiti değil, bir hayat tasavvuru üzerinden onun düşünce dünyasının bir cephesini buluruz. Ayrıca anlattıkları, düşünüş biçimine dair ilginç/fantastik ögeler içerir. Bu ögeler ise onun şiirini ve düşünce dünyasını değerlendirmek isteyen yorumcuların işini kolaylaştırabilecek özelliktedir. Bu bağlamda hatıralarını anlatırken kullandığı “zihnindeki resmin gerçeğinden daha parlak olması” anlamına gelen ifadeleri, âdeta onun hayatı, şiiri ve düşünce dünyasının şifresi hükmündedir. Gerçekliğin sınırlarını zorlayan bu olgu, onu hem dikkate değer hem de erişilmez kılmaktadır.

İsmet Özel’in şiirinin kendine has özelliklerini, ilkin şiirlerindeki çocuk imgesinin çağrıştırdıklarında görürüz. Bu çağrışım ve yansımalar şaire götürür bizi. Şairimiz, sosyal statüsü ve gelir düzeyi yönünden orta tabakanın altında bir aileye mensuptur. Anlattığına göre babası, ailesini zor geçindiren bir polis memuru, fakat ahlâk sahibi ve ilkeli bir kişidir. Mekteb-i Rüşdiye mezunu olmasına rağmen polis memuru olmakla yetinmiş, zamanın şartlarını zorlayarak fırsatçılık yapmamıştır. Şair, bu anlamda babasının kaderini tevarüs etmiş gibidir. Ne var ki aralarında önemli bir fark vardır. Baba, ahlâkî davranır ve kaderine razı olur. Oğul da ahlâkî davranır, ancak durumuna hemen razı olmaz; hayatı ve yaşadıklarını sorgular ve tepki gösterir. Şairin babasıyla arasındaki uyuşmazlık ve iletişimsizlik buradan başlar. Yani aile ortamı karakterini çoğu zaman paralel yönde etkilemez. Mahrumiyet hissi benliğinde doyumsuz tatmin boşlukları açar. Bu durum, zamanla kolay tatmin olmayan, kendinden başka herkesi/her şeyi eleştiren bir hâletiruhiyeye sabitlenir. Zira eleştirel duygu ve düşünce dönüştürücü özellikten yoksun olduğu zaman daraltıcı ve yok edici olur. Giderek kişinin kendisini hedef alır ya da hedefe koyar. Böylece insan, kendi elleriyle etrafındaki çemberi daraltmış olur.

Yine İsmet Özel, öğrenciliğinin itaatsizliklerle dolu olduğunu ve öğretmenlerini sevmediğini söyler. Yazdığı ilk şiirlerden biri, daha ilkokuldayken bir okul gazetesinde yayımlanır. Bunu gören ve kendisine alayımsı/küçümseyici bir tavırla yaklaşan öğretmenine karşı hissettiği duyguları ve takındığı tavrı “kadirşinas itaatsizliğinin” başlangıcı sayar. Yıllar sonra, yani usta şair olduktan sonra ilkokul çağlarındaki bu şiirini toplu şiirlerinin yer aldığı kitabının (Erbain) önüne koyarak tekrar yayımlar. Bunlar manidar detaylardır. Bu yüzden yayımlanmış bu ilk şiirine hatıra değerinin ötesinde bir değer atfetmesini şiiriyle değil de şairlik tasavvuruyla açıklamak yanlış olmasa gerek. Böyle yapmakla belki Necip Fazıl gibi doğuştan bir şair olduğunu okuyucusuna göstermek istemiş olabilir. Neticede şiirinin köklerini kavramada çocukluk dönemi temel bilgiler verir bize: Evde babasıyla iletişim kuramayan, okulda öğretmenlerini sevmeyen itaatsiz bir çocuk. Ve şiir, bu çocuğun kendini gösterebileceği farklı (ileride yegâne) bir alan...

Çocukluk ve gençlik yıllarına dair anlattıkları arasında en dikkat çekici olan hususlardan biri de yoksulluğuna yaklaşımıdır: “Hiç kimseye, kendime bile itiraf edemediğim (edersem utancımdan öleceğimi sandığım), hiç kimseden, kendimden bile saklayamadığım (saklasam kolaylıkla delireceğimi bildiğim) lânet olası yoksulluk!” (Waldo Sen Neden Burada Değilsin?) Utandıran ve delirten yoksulluk, ailesinden sonra karşısına çıkan ve aşılması gereken en büyük duvardır. Bu duyguyu yoğun bir şekilde yaşayan bir çocuğun/gencin çevrenin de etkisiyle yönelebileceği, hatta sığınabileceği en anlamlı alan o günün şartlarında sosyalizmdir. Çevresini kuşatan duvarları aşmaya çalışırken yeni bir duvarın eşiğine geldiğinin elbette farkında değildir. Ancak arayışlarını körükleyen itaatsiz ve muhalif tavrı bir bilince dönüşmüştür. Artık bundan böyle kendini bir şair ve sosyalist olarak görecek ve davranışları bu minval üzere olacaktır.

İsmet Özel, ileriki yıllarda öğrenci arkadaşları arasında zekâsı ve şiir kabiliyetiyle fark edilmeyecek birisi değildir. Modern Fransız şairlerini Fransızca aslından okur. Seçtiği, okuduğu ve ilgisini çeken şiirler, âdeta gelecekteki kendi şiirinin habercisi gibidir. Arayışı, fark edilmek isteyişinde saklıdır onun. Sorduğu büyük sorularda, topluma tuttuğu aynada önce kendisi vardır. Dünya görüşünün şekillenmeye başladığı öğrencilik yıllarında arkadaşları arasında parlak zekâsıyla yetenekli bir şair olarak tanınır. Gelgelelim en somut eylemi, gençlik bildirileri yazmak ve toplantılarda devrimci şiirler okumaktan ibarettir. Bu dönemde sahaya ve sokağa dair hatıralarıyla bilinmez.

Ataol Behramoğlu ile karşılıklı yazdıkları “Yıkılma Sakın” başlıklı şiirler, dönemin devrimci gençleri arasında birer marş gibi okunur. İşte bu şiirlerden bir bölüm:

 

Köpüren, köpürtücü bir hayatın nadasıdır kardeşim

bütün devrimcilerin çektikleri

biliriz dünyadaki yorgunluk habire mızraklanır

dağlarda gürbüz bir ölümdür bizim arkadaşlarınki

pusmuş bir şahanız şimdilik, ne kadar şahan olsak

ama budandıkça fışkıran da bizleriz

ölüyoruz, demek ki yaşanılacak.

(İsmet Özel)

 

Kötü şey uzakta olmak

Dostlarından, sevdiğin kadından

Yasaklanmak bütün yaşantılara

Seni tamamlayan, arındıran

Ama bir devrimciyi haklı kılan

Biraz da acılardır unutma

(Ataol Behramoğlu)

 

İsmet Özel’in 1963-1971 yılları arasında bir sosyalist genç olarak Mehmet Ali Aybar ve Türkiye İşçi Partisine (TİP) ilgisi teorik çerçevedeki duruşunu fazla zorlamaz. Mehmet Ali Aybar’ın yerli sosyalizm anlayışı, o dönemde etkileyici ve genç zekâları tatmin edici niteliktedir. İsmet Özel de sosyalizmin askerî darbelerle değil, halkın isteğiyle gelmesi gerektiğine inanır. Ne var ki 1968’de SSCB’nin Çekoslovakya’yı işgali, Aybar’ın buna tepkisi, ardından partiden tasfiyesi; yerini bulamayan, kendini yeterince gösteremeyen İsmet Özel gibi gençleri yeni bir arayışa sürükler.

 

İhtida etmiş yeni bir İslâmcı düşünür

İsmet Özel, böyle bir süreçte Müslüman dünya görüşüyle tanışır. Artık İslâm’ı keşfetmiş ve yeni bir çevre oluşturmaya başlamıştır. Şiirleri, bir içe kapanma döneminin ardından Sezai Karakoç’un çıkardığı Diriliş dergisinde yayımlanır ve entelektüel İslâmcıların gazetesi Yeni Devir’de günlük yazılar yazmaya başlar. Kitapları da İslâmcı yayınevlerinde basılır.

“Kanla Kirlenmiş Evrak” başlıklı şiirinde yaşadığı yeni arayışın ve Kur’an’la yeniden tanışmanın duygusal izleri ve sosyal gerekçeleri görülür:

 

Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında.

Aşklarım, inançlarım işgal altındadır

tabutumun üstünde zar atıyorlar

cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır

toprağa sokulduğum zaman çapa vuran adamlar

denize yaklaşınca kumlar ve çakıl taşları

geçmiş günlerimi aşağılamaktadır.

 

Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında.

Ve rüzgâr buruşturuyor polis raporlarını

kadınlar fazlasıyla günaha giriyorlar

bazı solgun gömleklerin çözük düğmelerinden

çelik tırpan gibi silkiniyor çocuklar

denizin satırları arasında.

Gece arsızca kükrüyor paslı beyninde şehrin

küfre yaklaştıkça inancım artıyor.

 

Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında

öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan

saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda

acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman

acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim.

Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın

başından başlayabilirim.

 

1977-2003 yılları arasında genç bir Müslüman aydın, yeni bir İslâmcı düşünür olarak Müslümanlar arasında başköşede kendine bir yer bulur. Bu arada dinî cemaat, grup ve oluşumlara mesafeli durur, hatta onlara üstten bir bakışı vardır. Daha sonraki bazı söyleşilerinde Millî Gazete’de para için yazdığını söyler. Bunu anlamak zordur; ya paraya ihtiyacı vardır (ki doğrudur) ya da Millî Gazete’de yazmayı öteki çevrelere böyle izah edebileceğini düşünmektedir. Açıkçası burada bir manipülasyonla karşı karşıyayız ve anlaşılan o ki şair bunu bilinçle yapmaktadır. Oysa sosyalistken edinemediği öncü aydın rolünü Müslüman camia arasında fazlasıyla elde eder. Yine de eski/sol çevrelerle olan ilişkisini belli ölçüde koruyup gözetmeyi sürdürür. Meselâ Murat Belge ile dostluğu devam eder, Memet Fuat’ın yönettiği Adam Yayıncılıktan şiir kitabı çıkar.

İsmet Özel’i en iyi çözen söyleşilerden birini Nuriye Akman yapar (Zaman gazetesi, 14-17 Eylül 2003). Bu söyleşide yıllarca yazdığı ve ekmeğini yediği İslâmcı gazete ve dergilere bakışı onun karakter zaaflarını yansıtan bir belge hükmündedir: “Ben yıllarca onlara ‘İsmet Özel bizim gazetemizde yazıyor.’ deme imtiyazını bağışladım.” Hem o gazete ve dergilerde sırf para için yazdığını söyleyeceksin hem bunu bir “imtiyaz bağışlama” olarak sunacaksın, sonra da bu kesimden anlayış bekleyeceksin. Böyle bir şeyi Müslüman camiadan başka kime yapabilir? Bizce Yeni Devir gazetesinden sonra yazdığı bütün gazete ve dergilerde biraz da kendisine yardım olsun diye yazdırılmıştır. Müslüman camia, İslâm’a hizmet ediyor, maddî sıkıntı çekmesin diye ona yardım etmek istemiştir. Bu bir çeşit “Ensar” psikolojisidir. İslâm’la müşerref olan bir kardeşine nasıl yaklaşılması gerekiyorsa öyle yaklaşmıştır ona. Yardım etmiş, baş tacı etmiştir. Onu memnun etmek için başka ne yapabilirdi ki? Gelgelelim onun İslâmcı medyada “tenezzülen” yazdığını söylemesi, mümkündür ki eski/sol çevrelere karşı bir çeşit ezikliğini tatmin arzusundan başka bir şey değildir.

Evet, bir taraftan yazılarından aldığı paraya ihtiyacı olduğunu, bunun için yazdığını söylüyor, bir taraftan da yazdığı yerlere hakaret ederek yoksulluk kompleksini manipüle ediyor. Aslında Müslümanca ve insanca olmayan bu ve benzeri tavırların arkasındaki hâletiruhiyenin derin izleri çocukluğunda mevcuttur. “Çocuklarımın başkalarının çocukları yanında daha az imkânlar içinde büyümelerine sebep olacak bir aralıkta yaşadım hayatımı. Çocuklarımın hakkını yedim bir bakıma.” diyor. Babasına karşı hissettiklerini, bu defa kendisi çocuklarına yaşatıyor hissine kapılıyor. Gözü başkalarında ve yüksekte olduğu için her iki hâlde de sorun kendisindedir. Hayatta bedel ödemeden neye sahip olunur? İsmet Özel’in şöhreti karın doyurmuyor. Oysa o, karın doyuran bir şöhrete sahip olmak istiyor.

Aynı söyleşide “Benim sosyal bir çevrem hiç olmadı.” diyor. Neden? Buna dair söyleyecekleri var mı? Bu bağlamda şu sözlerine dikkat edilmeli: “Yazı dünyasında iyi ki hiç kimseye destek olmamışım. Çünkü olduğum takdirde, sahte birtakım insanları hak etmedikleri avantaja kavuşturacaktım.” (İstisna olsa da Süleyman Çobanoğlu’nun şiiri üzerine yazdı.) Bu nasıl bir duygudur? Burada ister istemez insanın aklına, Ayşe Şasa ile kurduğu ve geliştirdiği ilişkide tarafların kendini karşısındakinde görmesi olayı geliyor. Kim kime ayna oluyor? Neticede İsmet Özel, bu sözleriyle âdeta kendi gerçekliğini gizliyor ya da ele veriyor.

 

Yeni bir evre: Türklük düşüncesi

Dünya görüşü değişen ve sosyalistken Müslüman olan İsmet Özel, sıkı bir öz eleştiriyle geçmişini sorgulamaz veya bunu yazı ve söyleşilerinde yeterince göremeyiz. Arayışlarının kendisini İslâm’la buluşturduğunu söyler. Bu durum kopma, ayrılma şeklinde değil de devam eden bir süreç olarak tezahür eder. Nitekim bunu kendisiyle yapılan bir söyleşide şöyle ifade eder: “Beni sosyalist olmaya iten etkenler Müslüman olmaya da itti. Ben aynı yol üstünde yürüyüp Müslüman oldum. Daha sarih bir güvenlik noktasıdır benim Müslüman olmam. Belki hayatımdaki bütün değişiklikleri bir ‘sécurité ontologique’ arayışı olarak tanımlamak mümkündür.” (Söyleşi: Murat Belge, Hürriyet Gösteri, S. 24, Kasım 1982) Yani onu önce sosyalist, sonra Müslüman olmaya iten etkenler temelde aynıdır ve bunlar, entelektüel ve varoluşsal arayışlardır. Bazı ilişki biçimleri, alışkanlıklar, düşünce tarzı (diyalektik düşünce) süreklilik arz eder. Dolayısıyla eski çevresi şiirini izlemeye devam ederken yeni çevresi onda mahalleye/cemaate karışmayan bir tavır sezer. Kendisi de bu durumu korumayı, daha doğrusu bir biçimde yönetmeyi sürdürür. Meselâ daha Üç Mesele’nin Düşünce Yayınlarından çıkan birinci baskısına 8 Şubat 1978’de yazdığı ön sözün ilk cümleleri bu anlamda ilginçtir: “Bu kitap, belli bir mücadelenin yolu üzerinde bulunan bazı sorunları açıklığa kavuşturmaya katkıda bulunmak niyetiyle düzenlendi. Bu yüzden de genel okuyucuya seslenmeyi değil, o mücadeleyi yürütmekle kendini görevli sayanlara –deyim yerinde olursa öncülere– seslenmeyi amaçlıyor.” Tabiî bu öncülerin Nurettin Topçu’yu okumadıkları, hatta Necmettin Erbakan’ın konferanslarını dinlemedikleri düşünülüyor olmalıdır! Bu yüzden Müslüman camiaya bu üstten bakışı, eski çevresiyle nazik ilişkileri onun temel açmazlarından biri olarak karşımıza çıkar. Oysa bir şair ve aydın olarak herkesle aynı mesafede olabilir, saygınlığını koruyabilirdi.

1990’lı yılların ikinci yarısında İslâmcılar iktidara yürürken beklentileri anlaşılmayan bir Millî Gazete yazarıdır o. Beklentilerini izhar edemez. Siyaset ve devlet katından ciddî bir teklifle karşılaşmaz. Kurulan bir iki köprü de onu tatmin edici nitelikte değildir. Zaman değişir, şartlar değişir, nesiller değişir, ancak İsmet Özel bu dönemde hayatının sıçramasını yapamaz. Kaderin ve kendisinin etrafında ördüğü ağ giderek boğucu olmaya başlar. İşte tam böyle bir zamanda şaşırtan bir çıkış yapar ve düşünce dünyasında tam olmasa da yeni bir evreye kapı aralar. Türklük düşüncesi ve söylemine dayalı ve bir tür “İslâmî Türk milliyetçiliği” denilebilecek olan bu çıkışı, milliyetçilik içerdiği için sosyalist olduğu dönemle ve Osmanlı örneklemlerine yaslandığı için de entelektüel İslâmcı dönemiyle çelişir. Dolayısıyla “aynı yol üstünde yürüyüp” böyle bir düşünce ve söyleme nasıl ulaştığı yeterince anlaşılamaz. Anlaşılamaması ve belki böyle daha dikkat çekici olabilir saikıyla bazı televizyon programlarına çıkar. Bu vesileyle Anadolu’da konferanslar dizisine başlar. Sezai Karakoç’un Yüce Diriliş Partisi tarzı ve misyonunda İstiklâl Marşı Derneğini kurar. Yeni nesiller, özellikle üniversite gençliği İsmet Özel’i seyreder ve dinler. Bütün bunlar, devam eden şiir çabasına da yansır ve “Türk milletinin şiire nazar atfedecek tıynetine ne oldu? / Türkiye’nin bugün geldiği değil, getirildiği noktada şiirlerimi okuyabilecek narodnik kalmadı. / Uğraşımın neticesine bigâne kalmağı öğrendim. / Bu sayfada gördüğünüz son şiirimdir.” deyip “Sesli Gemi” başlıklı şiirini yayımlar. (15 Temmuz 2013, www.istiklalmarsidernegi.org.tr/) Halkın dostu olma iddiasıyla başlayan düşünsel ve sanatsal bir serüvenin milletten umudunu kesme aşamasına kadar gelmesi, üzerinde kafa yorulması gereken bir husustur.

Esasında İsmet Özel ne olduysa ya da olmadıysa bu tamamen kendi istek ve iradesinin bir sonucudur. Hazıra konmadığı ve kimseden yardım almadığı doğrudur. Dolayısıyla kimseye de minnet etmesi gerekmez. Her zaman kendine güvendiği ve bulunduğu yerin önemini herkesten çok kavradığı malûmdur. Lâkin hayatın akışı içinde değişen ve gelişen olaylar karşısında bulunduğunuz yer bütün zamanlar boyunca önemini korumayabilir. Gün gelir yeni arayışlara, sıçrayışlara ihtiyaç duyarsınız. İşte İsmet Özel burada zorlandı. Zira kendi çabalarıyla elde ettiği ve önemini herkesten çok kavradığı bu yerde direnmekle kendini sınırladı. Yeni ilişkilere, yeni imkânlara açılmayı denemedi. Neticede başlangıca, yani ilk yalnızlığına dönmüş oldu.

İsmet Özel’in bazı dönemlerde veda yazıları vardır, bunlarda bir daha gazete ve dergilerde yazmayacağını söyler. Bir süre sonra durum değişir. Fakat sözünü ettiğimiz şiire veda yazısı farklıdır. Kadrini ve haddini bilen bir şair ve yazarın trajik yalnızlığının ifadesidir bu. Edebiyat tarihimizde bunun örnekleri mevcuttur. Meselâ Mehmet Âkif, hayatının Mısır döneminde yeterince hatırlanmaz ve bugünkü ilgiyi görmez. Vefatından yarım asır sonra yeniden keşfedilir ve bayraklaştırılır. Ahmet Hamdi Tanpınar, ömrü boyunca ne aradığı yeri ne aradığı ilgiyi ne de hayatını rahatlatacak parayı bulabilir. Para için umulmadık işlere koyulur ve umulmadık kapılar çalar. Herkes Yahya Kemal ve Necip Fazıl olamaz elbette, çünkü onların tuzu kurudur! İsmet Özel de bu anlamda bir değer olarak hak ettiği karşılığı bulmuş değildir. Zamanında ona yaklaşmaya çalışanların bugün geldiği yere ve elde ettiklerine bakınca ne olursa olsun İsmet Özel’in bir haksızlığa maruz kaldığı söylenebilir. Bunu önce devletin bir sorunu olarak düşünüyorum. Mızrak çuvala sığmıyor denilebilir, ama mızrak denilen zaten böyle bir şey değil midir? Ne olursa olsun Attilâ İlhan’a ömrünün sonuna kadar açılan kapılar ve sunulan imkânların İsmet Özel’den esirgenmesini bir haksızlık olarak telâkki ediyorum. Zira İsmet Özel, bu millete, bu kültüre aldığından fazlasını vermiş bir insandır.

 

Savrulmalar ve sabiteler

İsmet Özel velut bir yazardır. Şiir, deneme, eleştiri, fıkra, otobiyografi ve çeviri türlerinde çok sayıda eser vermiştir. Söyleşi ve sohbetleri de kitaplaşan yazarın hacimli bir külliyatı vardır. Eserlerine şiirlerinden başlayarak birer cümleyle değinelim. Bizce İsmet Özel’in şiirlerini üç evrede ele almak mümkündür: Başlangıçtan “Amentü”ye kadar olanlar birinci evre, “Amentü”den Bir Yusuf Masalı’na kadar olanlar ikinci evre ve Bir Yusuf Masalı ile başlayıp özellikle Of Not Being A Jew ile devam eden sonrakiler üçüncü evre. Birinci evrede İkinci Yeninin imkânları ile toplumcu şiir duyarlığını harmanlar ve kendine özgü bir imge ve ses yapısı oluşturur. İkinci evrede kendi şahsında Türkiye’nin yakın dönem sosyal değişme ve çatışmalarını, modern hayat ve çıkmazlarını, çağdaş bireyin ontolojik arayışlarını işler. Güçlü, etkileyici ve iz bırakan bir söylemle dönemine ayna tutar. Üçüncü evrede kültürel unsurlara yaslanan, yer yer daha sert, ideolojik, deneysel denilen ve şekilci unsurlar içeren bir şiir yazar. Bilgi ve tecrübeye yaslanan bu evrede şiirini giderek yayar, yoğunluğu ve etkisi düşük bir söyleme yaslanır.

Şiir Okuma Kılavuzu başta olmak üzere poetik yazıları, şiir ve edebiyat üzerine yazdığı yazılar çok önemlidir. Bu yazılarında hem teorisyen hem de iyi bir tahlilcidir. Önemli bir hacme ulaşan siyasî yazıları nitelikli eleştirel metinlerdir. Bunlarda Türkiye’nin yakın dönem siyasî olaylarını ciddî analizlere tâbi tutar. Düşünce yazılarında dil ve mantık yeteneği güçlüdür. Kelime ve kavrama yüklenir, aforizmalar üretir, felsefî çıkarımlar yapar, neticede başka bir açıdan bakan ve imgesel değeri yüksek metinler ortaya koyar. Polemik yazılarında mütekebbir ve saldırgandır. (Meselâ Binnaz Toprak’ın kendisiyle ilgili yazısına cevabı bunlardan biridir.) Veda yazıları karakterinin tipik özelliklerini yansıtır.

Bizce İsmet Özel’den yarınlara kalacak olan birinci ve ikinci evre şiirleri ile poetik yazıları (Şiir Okuma Kılavuzu), ilk dönem denemeleri (Üç Mesele, Zor Zamanda Konuşmak) ve çağına ışık tutan otobiyografik kitaplarıdır. Söyleşilerinden anlaşıldığı kadarıyla kendisi de yarınlara kalmaktan ziyade yaşadığı zamanı önemseyen biridir.

İsmet Özel’in, sıra dışı ve bazı kişiler üzerine yazdığı az sayıda ilginç yazısı vardır. Meselâ ölüm yıl dönümünde Cahit Zarifoğlu üzerine yazdığı yazı bunlardan biridir ve çok önemlidir. (Yeni Şafak gazetesi, 7 Haziran 1995) Bu yazısında Cahit Zarifoğlu’nun bütün özelliklerine değinir ve onu önemsediğini belirtir. Onunla kendisi arasındaki ortak yön ve benzerlikleri ima eder. Yazısını “Onu gülerken de, ağlarken de gördüm. Ne çok şair, ne çok insandı!” diyerek zihinlere ve gönüllere kazınan bir ifadeyle bitirir. İsmet Özel, hiç kimseyi böyle doğrudan, samimî ve eleştirmeden yazmamıştır. Cahit Zarifoğlu’nun sağlığında böyle bir yazı yazar mıydı? Bilinen İsmet Özel herhâlde böyle bir şey yapmaz, yani buna önce egosu müsaade etmezdi. Doğrudan, samimî ve eleştirel bakıştan uzak bir şey söylemek nedense ağır gelir ona. Kendisi her şeyi ve herkesi eleştirebilir, lâkin kimse onu eleştiremez. Eleştiriye hiçbir şekilde tahammülü yoktur. Ne olursa olsun önemli ve örnek bir yazıdır bu.

İsmet Özel, okuduğu kaynakları yazılarında göstermeyen, etkilendiği yazarları söylemeyen, dinî okumaları yüzeysel, ama dil ve mantık yeteneği çok güçlü bir yazar ve entelektüeldir. Malûm olduğu üzere batı düşüncesi ve edebiyatına dair okumaları sağlamdır. İyi derecede Fransızca, İngilizce ve Almanca bilir. Türk düşüncesi ve edebiyatına dair okumalarında seçmecidir ve okuduğu yazarlara bütünüyle hâkimdir. Dinî bilgi kaynaklarına gelince bunlar, Arapça olmayan ikinci ve üçüncü el kitaplardır. Dinî konuları ele alırken kullandığı kelime ve kavramlar, onun bütün konuya hâkim olduğu izlenimini verir. Ancak erbabı bilir ki işin gerçeği böyle değildir.

Müslüman entelektüelin genellikle kadın konusunda bir kompleksi vardır. İsmet Özel’in kadın konusuna yaklaşımı ise onlara benzemez, ama sağlıklı değildir. Sevdiği kızla evlenememiş diye bütün kadınlara hınçla yaklaşan, onları köle gibi gören bir anlayışa sahiptir. İşleri yolunda gittiğinde sağlıklı düşünen, bozulduğunda veya ters gittiğinde sadist ve mazoşist duygulara kapılan bir insan görüntüsü verir. Bunun şiirindeki karşılığını “Esenlik Bildirisi”nden bir bölümde bütün açıklığıyla görebiliriz:

 

Vandal yürek! Görün ki alkışlanasın

ez bütün çiçekleri kendine canavar dedir

haksızlık et, haksız olduğun anlaşılsın

yaşamak bir sanrı değilse öcalınmak gerektir.

 

Moda ve temelsiz söylemlerden uzak olsa da Alevîlik hakkında söylemeye çalıştığı şeyler gereksiz yorumlardır. Nitekim kısa zamanda çark etmiş, bu konuda bir daha konuşmamıştır. Niyazi Berkes’in Türkiye’de Çağdaşlaşma adlı kitabında batılı yazarlardan naklettiği ve tartıştığı tezleri kendine mesnet kabul ederek Alevîlikle ilgili yorum yapmayı denemiş ve doğal olarak tepki görmüştür.

İsmet Özel’e dair üzerinde durulması gereken en önemli hususlardan biri de devlet anlayışıdır. Bu konuda ne düşündüğünü açıkça beyan etmez. Ancak siyasî yazılarının satır aralarında bunları görmek mümkündür. Demokrasi ve lâiklik konularında eleştireldir ve düşünceleri bellidir (İrtica Elden Gidiyor), fakat devlet konusunda böyle değildir. Meselâ uzun yıllar yurt dışına çıkmak için pasaport alamayan İsmet Özel, yabancıların yardımıyla pasaport almayı da reddeder. Bunu vatana ihanet olarak görür. Askerliğini 24 ay ve er olarak yapar. Üniversiteyi ise askerden sonra bitirir. Bunlar onun hayatını etkileyen önemli olaylardır. Lâkin bütün bu zorlu süreçlerden geçerken devlet anlayışı değişmez. Devletle barışık, hükûmetlerle kavgalı bir yazardır o. Sosyalist, İslâmcı ve Türklük söylemi dönemlerinde devlet anlayışının değişmeyen birtakım özellikleri vardır. Bu bağlamda Türklük söyleminin derinlerinde sosyalist düşüncedeki devlet anlayışıyla örtüşen bir yaklaşım söz konusudur. Onda her zaman yerlilik ve millîlik tezlerinin bir karşılığı vardır. Yerli bir sosyalizmi savunur ve İslâmcılığı millîdir. İslâmcı döneminde ümmetçi görüşleri savunmamıştır. Türklük söylemi ise yerli bir sentezdir. Antikapitalizm ve anti Amerikancılığı değişmez yegâne özelliğidir. Siyonizme karşı Necmettin Erbakan’la paralel görüştedir. Tıpkı şiiri gibi devlet anlayışı da saygın, otoriter ve şiddet özelliklidir. Şüphesiz bunda yetiştiği aile ortamının, sosyalizm ve Türklük düşüncelerinin, müzmin antikapitalizm ve anti Amerikancılığının küçümsenemeyecek bir rolü vardır. İslâmcılığı ise devlet anlayışını değiştirmemiş ve sadece ona manevî bir boyut katmıştır.

 

Üstatların yolunda

İsmet Özel, yanına kimseyi yaklaştırmaz. Ya da etrafında görülenlerden onu anlaması beklenmez. Kendi ifadelerinden de anlaşıldığı gibi öğretici değildir, kimseyi yetiştirmez. Herkese bir mesafesi vardır. Herkes ona uzaktan bakar. Bu yönleriyle eski/sol çevresine değil, daha çok İslâmcı üstatlara benzer.

Bu durumu neyle açıklamak gerekir? Nedir bu? Şişkin bir ego mu? Üstat olma hâli mi? Bilgiyi veya itibarı başkalarından kıskanmak mı? XX. yüzyılda İslâmcı aydın ve sanatçının gerçekliği mi? Belki hepsi, belki hiçbiri, ama bizce “gelişmekte olan” nitelemesini hak eden bir durumdur. Büyük Doğu Yayınları sadece Necip Fazıl’ın kitaplarını, Diriliş Yayınları sadece Sezai Karakoç’un kitaplarını ve Edebiyat Dergisi Yayınları (ilk yıllardaki başarısız birlikteliklerin ardından) sadece Nuri Pakdil’in kitaplarını basar. İsmet Özel de dönüp dolaşıp aynı çizgiye gelir (Çıdam Yayınları, şimdi Tiyo Yayıncılık). Bu hâlin tek istisna deneyimi Mavera dergisi çevresi ve Akabe Yayınlarıdır. Merhum Cahit Zarifoğlu’nun öncülük ettiği bu girişim de onun genç yaşta vefatıyla akamete uğrar ve grubun diğer mensupları tarafından sürdürülemez. Dolayısıyla İslâmcı aydın ve sanatçıların birlikte iş yapma kabiliyetleri ve süreklilik fikri daha ortaya çıkmadan yok olur gider.

Müslüman camiada aydın ve sanatçıların gerçekleştiremediği birlikte iş yapma becerisini dinî grup ve oluşumlar dener, bunlarda da aynı tavır söz konusudur. Dinî grup ve oluşumlar, toplumun bütününü kucaklayamaz; ya belli bir süre sonra dağılır, meşruiyetini kaybeder ya da ticarî, siyasî ve uluslararası bir bloka dönüşür. Böylece siyaset, bütün alanları uhdesinde toplar, ama onların içini boşaltarak, onları işlevsizleştirerek ve kurutarak bunu yapar. Artık Müslüman camia için âdeta tek kutsal alan siyaset olur. Düşüncede, sanatta, bilimde, eğitim ve kültürde yegâne belirleyici olan siyasettir. Para kazanmanın, makam ve mevki sahibi olmanın, şan ve şöhrete ulaşmanın yolu siyasetten geçmektedir. Siyasetle güçlenen Türkiye, bu defa siyasetle başka bir yozlaşmayı yaşamaktadır. Bilgi, sanat, ahlâk, din, kültür ve meslek alanlarının ürettiği değerler toplumun damarlarından çekilmekte, insanlar; bencil, salt kendi çıkarını düşünen, merhamet duygusunu yitirmiş sürüler hâline gelmektedir. Türkiye, böyle yaparak geleceğini heba ediyor. Acilen bu darboğazdan çıkması lâzım. Bilime, sanata, eğitime ve kültüre çok ciddî kafa yorulması ve bu alanlarda uzun vadeli ve kalıcı yatırımlar yapılması hayatî önem arz ediyor.

Kültürel yozlaşmaya karşı muhafazakâr ve İslâmcı çevrelerin yeterince bilgili, duyarlı ve ilkeli olduğu söylenemez. Kültürel etkinlik adı altında yapılan işlerin büyük bir kısmı kültürel yozlaşmanın devamını sağlıyor. Emek mahsulü, estetik değeri ve düşünce arka plânı olan işler yerine günü kurtaran, yüzeysel, göstermelik ve para kazandıran işler tercih ediliyor. Siyasetten beslenen ve aslında siyaseti de kirleten bu anlayış terk edilmedikçe muhafazakâr ve İslâmcı çevrelerin kültürel yozlaşmaya karşı yapacağı bir şey yoktur.

 

Hâsılıkelâm ya da hatime

İsmet Özel: İmkânları sınırlı otoriter bir ailede meraklı ve zeki bir çocuk... Vasat bir öğrencilik... Şartları elverişli bir şairlik ve sosyalistlik... Sonradan Müslüman... Mahalle değiştiren, ama sınıfı değişmeyen bir aydın... Bize benzemeyen bizden biri... Madden ve manen sürekli sıçrama arayışı... Şiirden başka sermayesi olmayan bir narodnik... Peşini bırakmayan tevarüs edilmiş bir kader... Ve sonuç: İflâh olmaz muhalif bir karakter, tatmin olmayan bir hâletiruhiye, pes etmeyen bir zekâ ve ne yazık ki zamana karşı yalpalayan ve savrulan bir irade...

Haşiye: Büyük şair ve mütefekkir. Yazdıkları her zaman takip edildi. Genç şairleri etkiledi. Herkes onu, o ise sadece kendini sevdi.

İşte İsmet Özel ve işte Türk aydınının yüzyıllık serencamı...

Aklımızın erdiğince bizim İsmet Özel’den anladığımız budur.

 

Eleştiri Denemeleri (2014)

Yazar: MEHMET ERDOĞAN

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör