Sezai Karakoç

Düşünür, Yazar, Şair

Doğum
22 Ocak, 1933
Eğitim
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Bölümü
Burç

Şair ve yazar, mütefekkir. 22 Ocak 1933, Ergani / Diyarbakır doğumlu. Babası Yasin Bey, Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas cephesinde çarpışırken Ruslara esir düşmüş olan orta hâlli bir tüccardı. Dedesi Hüseyin Bey de Plevne Savaşına katılmış, Gazi Osman Paşa’nın takdirini kazanmış yiğit bir kişidir. Annesi Emine Hanım ev hanımıydı. Sezai Karakoç’un çocukluğu Ergani, Maden ve Piran’da geçti. İlkokula Ergani’de başladı (1938) ve burada bitirdi (1944). Maraş Ortaokuluna parasız yatılı olarak (1944) kaydoldu. 1947 yılında Gaziantep’te, yine parasız yatılı olarak, lise öğrenimine başladı. 1950 yılında Gaziantep Lisesinden mezun oldu. Aynı yıl, bünyesinde parasız yatılı kısmı bulunan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesine sınavla (1950) girdi. Bu okulun Maliye Bölümünden 1955 yılında, bir yıl gecikmeyle mezun oldu.

İlkokul, ortaokul ve lise yıllarında okulun en dikkat çekici öğrencisi oldu. İlkokul öğrenciliği yıllarında Battal Gazi kitaplarını, Ahmediye ve Muhammediyeleri okuyarak, dinleyerek büyüdü. Ortaokuldayken Namık Kemal, Ziya Paşa, Tevfik Fikret, Ziya Gökalp, okuduğu, bildiği yazarlar arasındadır. Lisede okuma listesine Batı klâsiklerini de ekledi. Üniversite öğrenimine başladığında Doğu ve Batı klâsiklerinin çoğunu okumuştu. Üniversite öğrenimi sırasında, daha birinci sınıftayken asistanlık teklifi aldıysa da bu teklifin üzerinde durmadı. Liseyi bitirince felsefe öğrenimi görmek istemişti, sonra ilâhiyat okumak istedi. Ancak bu iki okulda öğrenim görmesi mümkün olmadı.

Sezai Karakoç Siyasal Bilgiler Fakültesi sınavlarına girdi, sonuçları beklemek için İstanbul’a, Necip Fazıl’la tanışmaya gitti. Büyük Doğu’yla ise ortaokul yıllarında tanışmıştı. Ortaokul ve lise yıllarında tutkulu bir Büyük Doğu okuyucusu oldu. 1950’li yıllarda bizzat tanıştığı Necip Fazıl’dan bir daha ömrü boyunca ayrılmadı. 1950’li yıllarda bir yandan Büyük Doğu’nun sanat edebiyat sayfalarını yönetti, bir yandan da Büyük Doğu’nun her işine koşturdu. Necip Fazıl’la, senetlerine kefil olacak kadar yakınlık kurdu. SBF’den sonra, 30 Kasım 1955 tarihinde Maliye Bakanlığında, Hazine Genel Müdürlüğü Dış Tediyeler Muvazenesi bölümünde çalışmaya başladı. Burada çalışırken girdiği maliye müfettiş yardımcılığı sınavını kazanarak 11 Ocak 1956’da maliye müfettiş yardımcısı oldu. 3 Şubat 1959’da İstanbul’a gelirler kontrolörü olarak atandı. Görevi gereği yurdun birçok yerini görme imkânı buldu.

1 Temmuz 1960-30 Aralık 1961 tarihleri arasında askerlik görevini Ankara ve Ağrı’da (Karaköse) tamamladı. Sezai Karakoç, Ankara Piyade Okulunda altı ay yedek subay öğrenciliği yaptıktan sonra Ağrı’ya tayin edildi; Ağrı’da da altı ay asteğmen, altı ay da teğmen olarak görev yaptı. Askerlik dönüşü memuriyete devam etti. Edebiyat çalışmalarına daha çok vakit ayırabilmek için 21 Haziran 1965 tarihinde resmî görevinden istifa etti; fakat altı yıl sonra, 1971 yılında tekrar bakanlıktaki görevine döndü ve gelirler kontrolörü oldu. Daha sonra Gelirler Genel Müdürlüğü İdari Davalar Müşavirliği görevini yürüttü. Ne ki aynı gerekçeyle 1973 yılında resmî görevinden tekrar istifa etti. Bu tarihten itibaren herhangi bir resmî görev almadı. 26 Mart 1990’da şiir ve yazılarında, dergilerinde, kitaplarında ortaya koyduğu dünyayı gerçekleştirmek için Diriliş Partisini kurdu. Yedi yıl bu partinin genel başkanlığı görevini yürüttü. Diriliş Partisi, 19 Mart 1997’de siyasi partiler kanunu gereğince, Türkiye’deki il sayısının yarısında şubelerini açmadığı ve üst üste iki seçime katılmadığı gerekçesiyle kapatıldı. 

İlk yazıları 1950’li yıllarda Büyük Doğu’da yayımlanan Sezai Karakoç, 16 Aralık 1963’ten itibaren değişik aralıklarla Yeni İstanbul gazetesinde, “Karakoç” imzasıyla, “Farklar” başlığı altında günlük yazı yazmaya başladı. Bu tarihten önce düzensiz aralıklarla haftalık Yeni İstiklâl gazetesinde de çeşitli yazıları çıkmıştı. Sezai Karakoç’un günlük yazıları düzenli bir şekilde 1963’ten itibaren Yeni İstanbul gazetesinde başladı. 4 Aralık 1967’de Babıâlide Sabah gazetesinde yazmaya başlayan Sezai Karakoç’un buradaki yazarlığı on ay sürdü. 1 Temmuz 1974’te Millî Gazete’de “Sûr” başlığı altında devam eden gazete yazarlığı 31 Ağustos 1974’te tamamlandı. Diriliş’i tekrar çıkarabilmek için buradaki yazarlığına son verdi, bu tarihten itibaren Diriliş dergisi dışında hiçbir yerde yazmadı.

Diriliş dergisi ve düşüncesi Sezai Karakoç adıyla özdeşleşti. Dünya savaşlarından yenik çıkan İslâm dünyasının yeniden dirilişini amaç edindi. Bu uğurda, yazı hayatı boyunca diriliş kavramı çevresinde zinde bir bilinç uyandırmaya çalıştı; başta şiir, siyaset ve düşünce olmak üzere, dünya Müslümanlarının uyanışına eserleriyle emek verdi.

Tüm edebiyat ve düşünce hayatını “diriliş nesli” dediği yeni bir gençliğin yetişmesine adayan Sezai Karakoç’ta diriliş düşüncesi, bir odak noktasıdır. Düşünce dünyasını sistematize eden diriliş kavramını ilk kez 1954 yılında kullandı. 1954 kışında bir arkadaşıyla birlikte Yeni Ay adlı bir dergi çıkarmaya karar verdi. Bu dergi edebiyat kadar, hatta daha ziyade, siyasete de yer verecekti. Derginin ilk sayısında Sezai Karakoç’un Tunus ve Cezayir’deki bağımsızlık savaşlarını konu alan, “Bir Milletin Basübadelmevti” başlıklı bir yazısı vardır. Dönemin zor şartlarında, dergiyi dağıtıma vermeden önce prova baskıyı savcıya götürüp incelemesini isterler. Dergiyi inceleyen savcının kanaati şöyledir: “Siz deli misiniz? Derginiz derhal toplatılır ve siz de içeri girersiniz.” Bunun üzerine dergiyi dağıtıma vermekten vazgeçerler. Savcının yanlarında yolladığı iki polis nezaretinde bütün dergiler imha edilir. Sezai Karakoç bu yazıyı, aynen, 1960’ta çıkan Diriliş’e aldı (Diriliş sayı: 1, Nisan 1960). Bu yazı, Mehmet Yasin imzasıyla Yeni İstiklâl’de bir kez daha yayımlandı. Yeni İstiklâl, sayı: 18, 19 Nisan 1961. Böylece Sezai Karakoç’un ilk dergi denemesi sonuçsuz kaldı. Fakat bir yıl sonra, SBF son sınıftayken, Diriliş’ten önce, iki sayı süren Şiir Sanatı adında bir dergi çıkarmayı başardı. Fransız şairlerinden yaptığı çevirilerle, Orhan Veli (Garip) akımının yalınlaştırdığı şiir ortamına bir lirizm aşısı yapan dergide; Sezai Karakoç, Cemal Süreya, Gülten Akın, Orhan Duru, Muzaffer Erdost, M. Rami Ayas, Seyfettin Başçıllar, Erdal Öz, M. Nuri Pakdil, Güner Başar, Nahit Güçlü, Baha Galip Tunalıgil, Abdullah Rıza Ergüven ve Şahinkaya Dil’in şiirleri yer aldı.

İlk sayısı 15 Ocak 1955’te, ikinci sayısı 15 Şubat-15 Mayıs 1955’te çıkan ve geniş bir ilgi uyandırmasına rağmen dergi ekonomik nedenlerle kapandı. Ekonomik gerekçe, sadece Şiir Sanatı’nın değil, Diriliş dergisi ve yayınlarının da yakasını hiçbir zaman bırakmadı, her zaman birinci dereceden önemli bir mesele olarak kaldı.

Sezai Karakoç’un adıyla özdeşleşen Diriliş dergisi 7 döneme ayrılarak incelenebilir: 1. Diriliş dergisi birinci dönem: Nisan 1960-Mayıs 1960: 2 sayı. Derginin ikinci sayısı bayilere dağıtılırken sıkıyönetim ilân edildi, 27 Mayıs 1960 darbesinin gergin ortamında dergi çıkarmanın zorlukları göz önüne alınarak derginin yayımına ara verildi. 2. Diriliş dergisi ikinci dönem: Mart 1966-Ocak / Şubat / Mart 1967: 12 sayı. Sezai Karakoç, 1965 yılında memuriyetten istifa etti; fakat umduğunu bulamadı. Ekonomik sorunlar yüzünden memleketi Ergani’ye dönmeye karar verdi. Bir arkadaşının Sezai Karakoç’u bu kararından vazgeçirmek için Diriliş’in tekrar çıkmasını sağlamasıyla memleketine dönmek fikrinden vazgeçti. 3. Diriliş dergisi üçüncü dönem: Ekim 1969 / Temmuz 1970: 12 sayı. Ekim 1970 / Ocak 1971: 4 sayı: Toplam 16 sayı. Dergi 16 sayı çıktıktan sonra dönemin karışık toplumsal olaylarının elvermemesi ve Karakoç’un iki kitabının yasaklanması sebebiyle bir kez daha kapandı. 17 Ekim 1967’de İslâm’ın Dirilişi hakkında toplatma kararı çıktı. Sezai Karakoç bu kitabı yüzünden İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesinde 163. maddeden yargılanmaya başladı. Aynı yıl, bu davayla uğraşırken bu sefer Yazılar adlı kitabı toplatıldı. Bu kitabı hakkında da İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesinde 163. maddeden dava açıldı. Kitap İslâm, Farklar ve Dirilişin Çevresinde adlı kitapların tek ciltte toplanmasıyla oluşturulmuş, borca karşılık bir defaya mahsus olmak üzere basılmış bir kitaptır. Sezai Karakoç, İslâm’ın Dirilişi adlı kitabı sebebiyle sekiz yıl mahkûmiyetle yargılandı. İlk başta tutuklu olarak yargılandığı için bir süre sokağa çıkamadı. Sonradan tutuksuz yargılanmasına karar verildi, davalarına gidip gelmeye başladı.

Bu davalardan dolayı Sezai Karakoç, zor günler geçirdi. Davalar (namı diğer “Diriliş Davaları”) 1967’den 1974’e kadar sürdü. İslâm’ın Dirilişi kitabından dolayı bir yıl, bir ay, on gün hapis, bir yıl da sürgün cezası aldı. Yazılar kitabından da altı ay hapis cezası alan Sezai Karakoç’un bu cezası paraya çevrilip tecil edildi, 1974’teki genel afla da düştü.  Davaların neticelenmesinden sonra Diriliş Yayınlarını kurup kitaplarını yeniden çıkarmaya başladı. 1974 yılından önce Diriliş Yayınları başlığıyla bir iki yayın yapıldıysa da bunlar düzenli olmadı. Bu yüzden Diriliş Yayınlarının asıl kuruluş tarihi 1974 kabul edilebilir. Bu tarihten itibaren Sezai Karakoç’un kitapları düzenli bir şekilde sadece Diriliş Yayınlarından çıktı.  4. Diriliş dergisi dördüncü dönem: Eylül-Ekim 1974 / Şubat 1976: 18 sayı. 6 Mayıs 1976 / 3 Ağustos 1978: 42 sayı: Toplam 60 sayı. Diriliş dergisi bu dönemde 19. sayısından itibaren haftada iki gün (Pazartesi ve Perşembe) yayımlanan bir günlük gazeteye dönüştü. Bu dönem dergide İsmet Özel’in de dört şiiri yayımlandı. “Edebiyat dünyasında, ismen tanıyıp şiirine büyük değer verdiğim bir Sezai Karakoç vardı. Onunla tanışmanın yolunu arayıp buldum.” diyerek Sezai Karakoç’a gelen İsmet Özel, hayatındaki yeni dönemin ilk şiiri olan “Amentü”sünü de Diriliş’te yayımladı. 5. Diriliş dergisi beşinci dönem: Ekim 1979-Eylül 1980: 12 sayı. 6. Diriliş dergisi altıncı dönem: 7 Ocak 1983-16 / 17 Haziran 1983: 161 sayı. Diriliş bu dönem günlük gazete olarak çıktı. 7. Diriliş dergisi yedinci dönem: 23 Temmuz 1988 / 5 Şubat 1992: 133 sayı. Diriliş dergisi, son diyebileceğimiz bu döneminde, haftalık dergi olarak yayımlandı. Derginin bu döneminde Sezai Karakoç’un hatıraları da yer aldı. Bu dönem, 5 Şubat 1992’deki 131-132-133. birleşik sayıyla son buldu.

Diriliş dergisi, bir edebiyat ve sanat dergisi olmasının yanı sıra, İslâm düşüncesi ve siyasetinin şekillendiği bir yayın organı da oldu. Dergide telif kadar tercümeye de önem verildi; ana kaynak olarak Doğu ve Batı klâsiklerinin yanı sıra, çağdaş şair ve yazarların eserlerine de sıkça yer verildi. Bir taraftan Seyyid Kutup, Mâlik b. Nebi, Muhammed Hâmidullah, Mevdudi, Hasan en-Nedvi, Malcolm X, Muhammed İkbal, S. Hüseyin Nasr Türk okuyucusuyla tanıştırılıp, çağdaş Afrika edebiyatı tercüme edilirken, bir taraftan da başta Mesnevi olmak üzere Kuşeyri, İbni Hazm, Bahaeddin Nakşibend, Mehmet Fenaî, Niyazi Mısrî, Lâtifi Çelebi, Muhyiddin Arabî, Firdevsî, Aziz Mahmut Hüdai, Mütenebbi... gibi klâsikler tercüme edildi. Doğu kadar Batı düşüncesi ve edebiyatına da açık olan Diriliş’te pek çok şair ve yazar tercüme edildi. Bunlardan bazıları şöyledir: Kierkegaard, Heidegger, Karl Jaspers, René Guénon, Erich Fromm, Goethe, Rimbaud, Alain, A. J. Toynbee, Rilke, Valéry, Ezra Pound, O. Paz, A. Gide, S. Zweig, T.S. Elliot, Ionesco, J. Prévert, Guillevic, Edgar Morin, A. Malraux, P. Claudel, Virginia Wolf, W. Faulkner, Tenesee Williams, Dylan Thomas, W. Blake, W.H. Auden, Gérard de Nerval, S. Quasimodo, Max Jacob... Yayın hayatı boyunca birçok şair ve yazarın ilk şiirleri, ilk yazıları Diriliş’te yayımlandı. Bugün edebiyat ortamında yer alan pek çok şair ve yazar Diriliş’ten geçti.

Kurtuluş Kayalı’nın ifadesiyle, sistem sahibi ilk düşünce adamımız olan Sezai Karakoç, sadece modern şiirimizin değil, bir bütün olarak Türk şiirinin en büyük şairlerinden biridir. İlk defa lise üçte şiir yazmaya başladı. Kendini denemek için, yazdığı şiirlerden birini o zamanlar büyük bir tutkuyla takip ettiği Büyük Doğu’ya gönderdi, “Sabır” başlıklı bu şiir, Büyük Doğu’nun 19. sayısında Mehmet Leventoğlu müstearıyla yayımlandı (Büyük Doğu, sayı: 19, 17 Şubat 1950). Bu şiirde kullandığı Leventoğlu soyadı Karakoç’un ailesinin namıdır. Leventoğlu ailesi, soyunda sipahi ağaları da bulunan köklü bir ailedir. Soyadı kanunu çıktığında aile Leventoğlu soyadını almak istedi; fakat paşa, zâde, oğlu... gibi unvanları kullanmak yasaklandığı için Karakoç soyadını aldı. Yayımlanan ilk şiirindeki Mehmet Leventoğlu müstearının dışında, yazı hayatı boyunca Sezai Karakoç, Zülküf Canyüce, Sait Yeni, M. Cemil, Mehmet Yasin, M. Yasin, Mehmet Yasinoğlu, kısa bir süre Zafer Karip, M.B.Y., S.K., S.Y., M.L., M.Y., M.S. Karakoç, Mehmet C. Güneş müstearlarını da kullandı. Diriliş dergisinde birçok yazısını Diriliş veya D. olarak imzaladı, birçok yazısına da imza koymadı.

Sezai Karakoç’un şiirleri Büyük Doğu, Hisar (1951-54), Mülkiye (1952-53), İstanbul (1953-57) Şiir Sanatı (1955), Hamle (1955), Pazar Postası (1957-58), Türk Yurdu (1959), Hür Söz (1961), Soyut (1965), Hilâl (1965) ve Diriliş (1960-92) dergilerinde yayımlandı. Sezai Karakoç’un ikinci şiiri “Rüzgâr” Hisar (Şubat 1951) dergisinde çıktı. “Mona Roza” şiiri 1950’li yılların başlarında büyük ilgi görmüştü. Sezai Karakoç’la birlikte 1950’li yıllardan itibaren Türk şiirinde yeni bir dönem başladı. İlk şiirlerinde Orhan Veli (Garip) akımına karşı duran bir hece ısrarı gösteren Sezai Karakoç, bu şiirleriyle Necip Fazıl’ı bütünüyle özümsediğini gösterdi. “Monna Rosa” şiiriyle bir yandan geçmiş şiir kültürümüze sahip çıkarken, bir yandan da sonradan İkinci Yeni olarak adlandırılacak yeni şiirin birçok unsurunu bünyesinde taşıdı. 1950’li yılların başlarında yazdığı şiirler kadar şiir eleştirileriyle de kuşağının etkili bir adı oldu. Sezai Karakoç’un önderliğinde Orhan Veli etkisini aşarak gerçek karakterini bulan modern şiirimiz, yine gerçek anlamda serbest vezne geçti.

Sezai Karakoç 1968’de MTTB Millî Hizmet Armağanını, 1970 yılında sürgündeki Macar yazarlarının takdir ve şükranlarının nişanesi olarak Gümüş Hürriyet Madalyasını, Hikâyeler kitabıyla 1982’de Hikâye Ödülünü kazandığı Türkiye Yazarlar Birliğinin 1988’de Üstün Hizmet Ödülünü, 1991’de yapılan XII. Dünya Şairleri Kongresinde World Academy of Art and Culture Ödülünü aldı. Adı, doğduğu il olan Diyarbakır’da bir bulvara verildi.

 “Bir anlamda İkinci Yeninin babası sayılan ve Sıkı Şairlerden ya da Sivil Şairlerden Sezai Karakoç...” (Ece Ayhan)

Köpük şiiri dergilerde parça parça yayımlanırken bile birçok şairin ilgisini çekmiş, yılın en iyi şiirlerinden biri olarak övülmüştü.” (Memet Fuat)

Ruhun Dirilişi beni en çok etkileyen kitaptır. Yirmi ciltlik peygamberler tarihine gerek yok; Yitik Cennet var ya.” (İsmet Özel)

Hızırla Kırk Saat’e destan ağırlığı taşıyan, insana bu baskıyı yapan bir roman diyeceğim gelir. Asırların amacı olarak biriken bir medeniyetin iç romanı. Fakat bir yerde de çabuk bir deyişle, bir açıklamayı da mümkün kılacağı için, bir opera.” (Cahit Zarifoğlu)

 “Bir Sezai Karakoç vardır Sayın Cumhurbaşkanım. (…) Kendi hâlinde alçakgönüllü bir insandır; ama alelâde bir insan değildir. Milletlerin tarihinde ancak beş yüz yılda, bin yılda bir tesadüf edilen ve bu mesut tesadüfle o milletlerin kültür ve sosyal hayatlarında büyük değişikliklere sebep olan bir sanat ve fikir adamıdır o. Bizim sanat ve düşünce hayatımızda Mevlâna ve Yunus’tan beri eşine benzerine rastlayamadığımız bir şair, bir mütefekkirdir.” (Ömer Öztürkmen)

Sezai Karakoç, bizim daha önce bahsettiğimiz şiirlerinden sonra, hem ifade tarzını geliştirdi, hem de kendisine has derin, büyük, insicamlı, geleceği olan bir dünya kurdu. Onun, propaganda dolayısıyla adları çok duyulan ve haksız bir şöhrete ulaştırılan şairlerden daha üstün bir değere sahip olduğu muhakkak. İlerde, zaman şiir ağaçlarını silkeleyince, dikkatli araştırıcıların Sezai Karakoç üzerinde duracaklarını sanıyorum.” (Mehmet Kaplan)

İlhan Berk’in, nesre çevrilemeyecek anlam aradığı yeni şiir kavramına, yine Pazar Postası’nda çıkmış, sözgelişi, şiirimizi götürücülerden Karakoç’un Balkon’u girer mi? Ölçülü, içten, efendice bir şiir olan Balkon’u gerek şiir, gerek nesir yönünden kim anlamsız bulabilir?” (Attilâ İlhan)

ESERLERİ:

ŞİİR: Körfez (1959), Şahdamar (1962), Hızırla Kırk Saat (1967), Sesler (1968), Taha’nın Kitabı (1968), Gül Muştusu (1969), Şiirler I (Hızırla Kırk Saat) (1974), Şiirler II (Taha’nın Kitabı, Gül Muştusu) (1974), Şiirler III (Körfez, Şahdamar, Sesler) (1974), Şiirler IV (Zamana Adanmış Sözler) (1975), Şiirler V (Ayinler) (1977), Şiirler VI (Leylâ ile Mecnun) (1980), Şiirler VII (Ateş Dansı) (1987), Şiirler VIII (Alınyazısı Saati) (1989), Şiirler IX (Monna Rosa) (1998), Gün Doğmadan (Bütün Şiirleri) (2000).

HİKÂYE: Hikâyeler I (Meydan Ortaya Çıktığında) (1978), Hikâyeler II (Portreler) (1982).

ELEŞTİRİ: Edebiyat Yazıları I (1982), Edebiyat Yazıları II (1986), Edebiyat Yazıları III (1996).

İNCELEME-ARAŞTIRMA: Yunus Emre (1965), Mehmet Âkif (1968), Mevlâna (1996).

TİYATRO: Piyesyer I (1982), Armağan (1997).

DÜŞÜNCE: İslâm’ın Dirilişi (1967), İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü (1967), Dirilişin Çevresinde (1967), Yazılar (1967), İslâm (1967), Kıyamet Aşısı (1968), Mağara ve Işık (1969), Allah’a İnanma ve İnsanlık (1970), Ölümden Sonra Kalkış (1970), Ruhun Dirilişi (1974), Çağ ve İlham I (1974), Yitik Cennet (1976), İnsanlığın Dirilişi (1976), Diriliş Neslinin Âmentüsü (1976), Çağ ve İlham II (1977), Gündönümü (1977), Çağ ve İlham III (1980), Makamda (1980), Diriliş Muştusu (1980), Çağ ve İlham IV (1986), Düşünceler I (1986), Fizik Ötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi I (1995), Fizik Ötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi II (1995), Fizik Ötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi III (1995), Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı I (1996), Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı II (1996), Unutuş ve Hatırlayış (1996), Varolma Savaşı (1997), Düşünceler II (Kurumlar) (1997), Samanyolunda Ziyafet (2004).

GÜNLÜK YAZILAR: Sütun I (1967), Farklar (1967), Sütun II (1969), Sûr (1975), Gün Saati (1986).

ÇEVİRİ: Batı Şiirinden (Şiir) (1976), Şiir Anıtlarından (Şiir) (1976), Çağdaş Batı Düşüncesinden (1997), Armağan (Fuzûlî’nin Hadîkat’üs-Suadâ’sından uyarlama) (1997).

RÖPORTAJ: Tarihin Yol Ağzında (1996).

KONFERANS: Çıkış Yolu I (2002), Çıkış Yolu II (2002), Çıkış Yolu III (2003).

SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA: Ahmet Kabaklı / Türk Edebiyatı (1966), Mücellidoğlu Ali Çankaya / Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler (1969), Mehmet Kaplan / Cumhuriyet Devri Türk Şiiri (1973) - Şiir Tahlilleri II (8. bas. 1999), Asım Bezirci / İkinci Yeni Olayı (1974) - Çok Kapılı Oda (1990), Necip Fazıl / Babıâli (1975) - Cinnet Mustatili (1983), Cahit Zarifoğlu / Yaşamak (1980), Ebubekir Eroğlu / Sezai Karakoç’un Şiiri (1981), Kâmil Eşfak Berki / Leylâ ile Mecnun’un Yeniden Yazılışı (Yönelişler, Ekim 1981), Cemal Süreya / Günübirlik (1982) - 99 Yüz (1991) - 999. Gün (1991), Behçet Necatigil / Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü (1985), İlhan Kutluer / İki Denizin Birleştiği Yer (1987), İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) - Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors (2005) - Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2007, 2009) -  Ünlü Edebiyatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 4, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Fomous People (2013) -  Diyarbakır Ansiklopedisi (2013) – Geçmişten Günümüze Diyarbakırlı İlim Adamları Yazarlar ve Sanatçılar (2014), Şerif Mardin / Türkiye’de Din ve Siyaset (1991), Ece Ayhan / Şiirin Bir Altın Çağı (1993), Sezai Karakoç Özel Sayısı (İmza, Ekim 1993), Sezai Karakoç Özel Sayısı (Yedi İklim, Kasım-Aralık 1993), Attilâ İlhan / İkinci Yeni Savaşı (1996), Sezai Karakoç Özel Sayısı (Yedi İklim, Eylül 2000), Ahmet Oktay / Şairin Kanı (2001), Sezai Karakoç Özel Sayısı (Türk Edebiyatı, Eylül 2002), Sezai Karakoç Özel Sayısı (Yedi İklim, Eylül 2002), Sezai Karakoç Özel Sayısı (Hece, Ocak 2003), Osman Özbahçe, İkinci Yeninin Doğuşu (Kökler, Mart 2006), Ali Haydar Haksal / Sezai Karakoç: Eleğimsağmalarda Gökanıtı (2007), Sezai Karakoç Kitabı (2015).

 

ALIN YAZISI SAATİ

En büyük acı şu: insanlık hadım edildi

Hakiki düşünceden gerçek duyarlıktan ve öz bilgiden

Bayrakların ve sancakların gerisindeki sancak söndürüldü

Karanlıktan sunî ışık yapıldı ve gerçek ışık öldü

Hayat dediğiniz ölüm ölüm sandığınız gerçek hayat

Diyarbekir'in yaz sıcağında meyankökü şerbetindeki tatla

Koka-kola zehri arasındaki fark bu

Benim yazlarım ebedîlik yelpazesinin kat kat açılışı

Çamlı ahşap köşklerin pancurlarının aralanışı

Dupduru denizin sonsuzluğa kardeş kabul edilişi

Gidersin yorgunluğunu gecelerin ve gündüzlerin

Yeniden özgürlüğe ve özgünlüğe çıkmak

Bize mahsus görüntüler Bursa İstanbul Konya Edirne

Bize mahsus görüntüler Diyarbekir

Ulu Cami Peygamber Camii Süleyman Camii

İçkale Aslanlı Çeşme

Dar sokaklar kapı içinde kapı uygarlık bu

Kendi uygarlığımız

Yenilememiz gereken

Ve diriltmemiz

Kopyadan taklitten dönmek

Ölümden dönmekten daha zor ama

Varolmanın tek şartı

Kaderin kaderle çarpışması

Kaderin kaderi ertelemesi

Kaderin kaderi yenmesi

Yeniden varolmanın sırrı

Dirilmek ve diriltmek görevi

Ölümün çürütemediği güzellik

Ben o güzelliği söylüyorum

Ben o güzelliği söylüyorum

Ölümün ötesindeki güzellik

Ben o güzelliği söylüyorum

Sonbaharın kızıl yapraklarındaki baharı

Ben o güzelliği söylüyorum

Açlık ve susuzluktan sonraki sofraları

Yakıcı çölün derinliğindeki ırmak

Yatır örtüsündeki yeşil sükûnetin bal peteği

Balın içindeki geometri vahyin kanıtı Cebrail izi

Cebrail'in gölge gibi geçerken bıraktığı iz gecede

Ben hep o güzelliği söylüyorum

KAYNAK: Sezai Karakoç / Gün Doğmadan Şiirler (s. 677-678, 2000).

ÇATI

Kaç aç varsa hepsi ben

Kaç hasta varsa hepsi ben

Kaç liman önlerinde dönen

İşsiz hamal hepsi ben

 

Kaç aşktan ters yüz edilmiş

Aşık varsa hepsi ben

Bütün çiçeklerle donanıp

Bütün insanlarla ölen

 

Atılmış kömür toplar

Annelerinin zoruyla çocuklar

- Başka çaresi ne annenin -

Çocuklarıyla yere çarpılan

 

Ben o çocuklarla yere çarpılan

Sevgili deyip yere çarpılan

Sedye taşımaktan kolu tutulan

Bu sessiz çılgın çalkantıda

 

(Şiirler III, 1974)

GÜL MUŞTUSU'ndan


XIV.

 

(Herşey Yeniden Toprak Olsun)

 

Tanrım duam şu ki herşey yeniden toprak olsun
Şu toprak olsun
İnsan toprak gibi duysun yeri
Ay toprak olsun
Topraktan kaçanı toprak tutsun
Gün toprak olsun
Kabirler saltanatı toprak olsun
Yazı
Kitap
Ve söz toprak olsun
Ekin ekilmeye mahsus
Yeni tohum atılmaya ait
Yeni insan doğsun için toprak olsun
Ah yetiş çocukluğunda çobanlık eden
Yetiş toprağın yeni mayalanmasına
Yetiş mağaranın ışımasına
Yetiş ayı ikiye bölen parmaklarıyla
Yetiş büyük armağancım
Yetiş uluların imamı
Yetiş toprağın yeni doğuşuna
insanın yeniden
Dirilme süzülüşüne
Yetiştir toprak saçan ellerini
Tanrı gücünü görmeyen gözlere
Saçtığın topraklardan yetiştir bize
Ey gök yolcusu
Yolculuğunda meleğin kanadı
Mevsimi geçmiş bir gül yaprağı gibi kuruyan
Yetiş bine kıyamet bildiricisi
Kıyametteki sevinç muştucusu
Yetiş kabaran yeni toprağa
Kur'an tohumunu ekmek için
Gül tohumlarını saç bize
Gül bahçesi olan türbenden

Ve komşun Tanrıevi'nden
Ve sevgilin olan ve sevgilisi olduğun
Diri Driltici olanın
Acımasından bize


Yetiş ayağının tozu olduğumuz peygamber
Yetiş her zaman diri olan varlığınla
Yetiş yak lâmbamızı
Yetiş aydınlat karanlığımızı
Yetiş yeşillendir çöllerimizi
Yetiş dirilt insanımızı
Seni sevenin ismiyle yetiş bize
Yetiştir bize
Günahlarımızı kül edecek ateş harmanın,
Verim yağmuru insin ülkemize
Mekkeye Medine'ye Şam'a
Kudüs'e Bağdat'a İstanbul'a
Semerkand'a Taşkent'e Diyarbekir'e
Yetiş Peygamber imdadı yetiş
Yetiş Allah'ın izniyle
Yetiştir erlerini
Diriliş bayraklarını taşıyan
Şehit gömleklerini peşin giymiş
Ateşten, sudan geçer gibi geçen
Allah önünde her varı yok gören
Dağların üstünde erip
Kentlere şafaklar gibi ağan
Küçük askerlerini
Gül diksinler diye yeni topraklarına
İnsanın ta gönlüne
Yetiştir erenlerini
Allah'ım
Amin...

 

KAYNAK: Sezai Karakoç / "Gül Muştusu IV." (Gün Doğmadan, İstanbul 2000, s. 402-404).

 

İSLÂMIN DİRİLİŞİNDE AVRUPA’NIN DURUMU

Rönesanstan bu yana geçen beş yüz yıla, “Avrupa Dönemi” dense yeridir. Bu dönemde Asya, bir ölüm dalgınlığı içindedir. Afrikaysa yoktur. Daha doğrusu gerçek anlamıyla var değildir. Yalnız Osmanlı Devleti, bizim büyük devletimizdir ki, Avrupa içinde ve dışında, Asyayı bu ölümcül durgunluktan ve geleceğini sezmişçesine Avrupalıyı taşkınlıktan kurtarmaya çalışmanın iki yüz yıllık hummasını yaşamıştır. Ama, O da, sonunda karanlık Asya Duygusunun elinden yakasını kurtaramaz. Dünyaya bakışında bir neşe taşıyan ve tabiatı olduğu kadar, daha da fazla Doğuyu yağmalamaya çalışan yalnız Avrupadır bu dönemde. Amerikaysa, uzun bir süre kendi sınırları içinde kalan, zengin bir dekorda fışkırmış ikinci bir Avrupadır.

Yeni bir Dönemin, Asya ve Afrika Döneminin başladığı bu çağda, artık “Avrupa Dönemi”nin değeri tartışılabilir. Bir yandan, en çok, şimdi tartışılmalıdır ki, Yeni Doğan Dünya, daha iyi, daha mutlu bir dünya olabilsin. Problem, Asya ve Afrikanın dirilişinde en önemli, fakat şatafatsız, böbürlenmeden yer tutan ve önderliği gün geçtikçe gözle görülür bir hal alan İslâm Bölgesi içinse daha hayati bir biçim ve şartı taşımaktadır.

Her eser bir yankı ister. Bu dönemdeki Avrupa inşası, yüzyıllarca, Asya ve Afrikada en ufak müsbet bir cevap uyandırmamıştır. Asya da, Afrika da, Avrupalıları yeni bir medeniyetin ve yeni bir sesin sahibi olmaktan çok, güçlü bir barbar gibi görmüştür uzun süre. Daha doğrusu, Afrika onu bir büyücü gibi görmüş, Asya bir barbar gibi. Ve bu görüşler, Avrupalıyla Asyalı ve Afrikalı arasında içten bir anlaşma ve karşılıklı kaynaşma kurulmasına engel olmuştur. Dünyanın bu genel reddedici tutumu, bir nevi bu evrensel melankoli, nihayet Avrupanın içine de sıçramış ve iki dünya savaşı, kendini suçlamaya elverişsiz bir yapıda arka arkaya iki patlama olarak çıkmıştır. Avrupanın, Dünyadan cevap alamamasından doğan bu parçalanış ve çatlama görünüşü, Asya ve Afrikaya, artık öç gününün geldiğini şuuraltlarından sezdirmiştir. Yani Avrupa dışa dönük mizacı yüzünden bir melankoli yuvası olamamış, çember parçalayan bir çılgın gibi davranmıştır bu yüzyılın başında. Dışa dönüğün azabı, bir intihara doğru gelişirken, peşinden bütün bir dünyayı sürüklemek ister. Bir asil gibi bile intihara gitmedi; kimseye zarar vermeden bir kılıcın üzerine atlayarak kendini ortadan kaldırma yolunu seçmedi; kendi yanarken, Neron gibi Romayı da beraber yaktı. Bu alevlerin ışığında yavaş yavaş Asya ve Afrika uyanmaya başladı. Bir zenci kabilesine büyücü olarak giren şarlatan bir beyazın, yıllar içinde en ufak bir sevgi ve sempati görmeyince, insanlarla yavaş yavaş ilgisini kaybetmesi ve bunun sonucunda şaşkınlıkla yapacağı bir iki yanlışlığın onu ele vermesi ve böylece, bir kere de şarlatanlığı anlaşılınca içine düşeceği korku ve telaş gibidir bugün, Avrupanın dünya önünde düştüğü durum. Avrupa, bugün, Dünya tarafından linç edilme korkusunu yaşıyor. Sartre’dan Toynbee ve Russel’a, Albert Camus’den Gabriel Marcel’e kadar Avrupa düşünür ve fi lozofl arı bu geleceğin ürpertisini duydular.

Avrupanın en büyük dramı şudur: Kendini hiçbir zaman sevdirememesi. Belki kendinden korkulmuş, çekinilmiş, hatta sahte yaltaklanmalar da görmüş, fakat hiçbir insanoğlunun sıcak bir yakınlık duygusunu elde edememiştir. Bu medeniyetin, öbürleriyle ilgisinde ilk görülecek şey, önce gelmiş hiçbir medeniyetin şahit olmadığı bir anti-pati ve cevapsızlık karşısında kalmasıdır. Zekâsının hep tekniğe doğru kayışı da bu sevgisizliğin doğurduğu güvensizlik psikolojisinden ileri gelse gerektir. Avrupa, git git bir “akıl varlığı” haline gelmiş, böylece kendisi de eseri olan teknik dokuya doğru bir iniş ve “düşüş” eğrisi çizmiştir.

Bu tarihi antipati, Avrupa için bir nevi bir cezadır. Kendinden önce gelen her medeniyet, daha önceki medeniyetlerle bağdaşma yoluna gitmiş, Roma, Yunan medeniyeti ile kaynaşmış, Hıristiyanlık Romayla uyuşmuş, İslâm, ölü Yunan kültürünü, faydalı bir ayıklamadan sonra dirilterek kendi kültürüne katmış, Yahudilik ve Hıristiyanlığı gerçeğe çağırmışken, Rönesans sonrası Avrupa, gerçek bir hümanizmden yoksun olarak, kendisine her müsbet alanda öğretmenlik, yol açıcılık yapmış olan İslâm Medeniyetini bütün gücüyle inkara, yıkmağa, yok etmeye çalışmıştır. Dünya tarihinin bir eşini kaydetmediği bir medeniyet olan Endülüs Medeniyetinin katili bizzat Avrupa değil midir? Kendi hocasına saygı borcunu unutan, çömezinden sevgi beklememelidir. Avrupanın dışındaki insana bakışı, bugüne kadar, sadece tabiata bakışı gibi olmuştur. Şimdi, Asya ve Afrika’ya çevirdiği silâhın geri tepmesi, kendine dönmesi, tersine işlemesi olağan sayılabilir. Aralarında tek temas aracı silâhtı. Asya ve Afrika ilkin Avrupaya kendi silâhlarıyla cevap veriyor. Sonra da, Doğuya mahsus silâhların sırası gelecek...

Asyanın (Çinin) ve Afrikanın intikamı çetindir. Avrupa bunu gün gün daha bir şiddetle idrak ediyor. Avrupa Birliği çalışmaları bu idrakin bir eseridir. Avrupa Birliği gerçekleşse bile, o, tarihi bir kıskaçtan kurtulabilmek için, karşısındaki bütün bir dünya içinde bir koruyucu, bir bağışlayıcı bulmak zorundadır. Bu bağışlayıcı, bu kurtarıcı, Avrupayı insanlık bütününe adapte edici yalnız İslâm Gücü olabilir. Avrupanın, geleceğini garanti etmesinin birinci şartı, Avrupa Birliğini gerçekleştirmekse, ikinci ve daha az önemde olmayan şartı, İslâmın yeniden canlanışına set çekmemesi, hatta destek olmasıdır. İslâm ülkeleri bütünleşir ve Dünya önüne bütün gücüyle çıkabilirse milletlerarası tarihi kan dâvaları son bulur. Avrupanın bugüne kadar İslâm Dünyasında uyguladığı makyevelik usuller bir son bulmazsa, bu, bizim kadar ve hatta bizden çok (çünkü: artık İslâmın Uyanışını hiçbir engel durduramayacaktır) kendisi için “basübadelmevtsiz ölüm” olacaktır. İslâmın Dirilişi deyimiyle şüphe yok ki, İslâm halklarının dirilişini söylemek istiyoruz. Yoksa İslâm prensiplerinin değil. Çünkü: İslâm prensipleri hiçbir zaman ölmemiştir ve ölmez, her zaman için dipdiridir, ezeli ve ebedidir.

 

(İslâmın Dirilişi, 1967)

KÖŞE

1.

Saçlarını kimler için bölük bölük yapmışsın

Saçlarını ruhumun evliyalarınca örülen

Tarif edilmez güllerin yankısı gözlerin

Gözlerin kaç kişinin gözlerinde gezinir

Sen kaç köşeli yıldızsın

 

Fabrika dumanlarında resmin

Kirli ve temiz haritaları doldurmuşsun

Hatırasız ve geleceksiz bir iç deniz gibi

Aşka veda etmiş topraklarda durmuşsun

 

Benim geçmiş zaman içinde yan gelip yattığıma bakma

Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim

Bir tek köşen bile ayrılmamışken bana

Var olan ve olacak olan bütün köşelerinin sahibi benim

Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim

Sen kaç köşeli yıldızsın

 

2.

Evlerinin içi ayna döşeli

Ayna hatıra gözler ve sevmek

Benim aşkım binbir köşeli ah binbir köşeli

Bir köşe gidince bin köşe yeniden gelecek

Ayna hatıra gözler ve sevmek

 

Evlerinin içi kabartma bahar

Köşelerde keklik gibi bakıp duran saksılar

Halıları öpe öpe nakış yapar nakış gibi ayaklar

Siz söyleyin insan seve seve ölmez ne yapar

Köşelerde keklik gibi bakıp duran saksılar

 

Evlerinin içi yeni güllerden

Görülmemiş güneşleri görülmemiş gözlerine getiren

Sağ köşedeki entari sol köşedeki şapka

Beni katil suların ortasına bıraka

Katil sular güneşi gözlerinden götüren

 

Evlerinin içi gurur döşeli

Benim aşkım binbir köşeli ah binbir köşeli

 

3.

Sen geldin benim deli köşemde durdun

Bulutlar geldi üstünde durdu

Merhametin ta kendisiydi gözlerin

Merhamet saçlarını ıslatan sessiz bir yağmurdu

Bulutlar geldi altında durduk

 

Konuştun güneşi hatırlıyordum

Gariptin yepyeni bir sesin vardı

Bu ses öyle benim öyle yabancı

Bu ses saçlarımı ıslatan sessiz bir kardı

 

Dişlerin öpülen çocuk yüzleri

Güneşe açılan küçük aynalar

Sert içkiler keskin kokular dişlerin

İçinden geçilen küçük aynalar

 

Ve güldün rengârenk yağmurlar yağdı

İnsanı ağlatan yağmurlar yağdı

Yaralı bir ceylan gözleri kadar sıcak

Yaralı bir ceylan kalbi gibi içli bir sesin vardı

 

Sen geldin benim deli köşemde durdun

Bulutlar geldi üstünde durdu

Merhametin ta kendisiydi gözlerin

 

4.

Taşların ortasında Leylânın gözleri

Leylâ köşe köşe göz göz şiirin ortasında

Ben Leylâyı bulduğumdan yahut kaybettiğimdenberi

Leylâ ya o adamın bardağında ya o dağın ortasında

 

Ben Leylâ gibi güneş doğarken uyanamam

Şehir gece gündüz benim içimde uyur

Leylâyı götürüp Londranın ortasına bıraksam

Bir bülbül gibi yaşamasını değiştirmez çocuktur

 

Leylâ diyorsam kesik yanaklarıyla Leylâ

Üç köşeli dünyasıyla

Okuyla yayıyla yaylasıyla acımasıyla

Leylâ diyorsam şu bizim gerçek Leylâ

 

Biz seni işte böyle seviyoruz Leylâ

O gitti bize ağlamak kaldı kala kala

 

5.

Beni yeraltı sularına karşı iyi savun

Tırnağını taşa sürten yitik keçilere karşı

Bu çeşmenin üç köşesinden hangisinden su içecek

Senin bahtsız ve mesut Eyyubun

 

Atların en güzel biçimini sessizce kalbime indiriyor

İçimde İstanbul çalkanırken bozbulanık çeşme

Bir dans için can vermeğe hazır bekliyorum

Sen orda gelirayak kuklalara insan gibi konuşmasını

öğretme

 

Su akıyor birikiyor kan lekeleri

Kurtulsam diyorum bir eser buna engel

Öyle büyüyor öyle çoğalıyorsun

İstanbul kalmıyor

 

Hangi köşesinde huzur o köşesinde sen

Hangi köşesinde yeni çağlara uygun odalar

Ben bölünmez bir şairsem

Sen bölünmez bir anne

Bir çeşme

 

(Şiirler III, 1974)

AŞK VE ÇİLELER (Mona Roza)

AŞK VE ÇİLELER (Mona Roza)

 

SEZAİ KARAKOÇ

 

Monna Rosa, siyah güller, ak güller;

Gülce'nin gülleri ve beyaz yatak.

Kanadı kırık kuş merhamet ister;

Ah, senin yüzünden kana batacak,

Monna Rosa, siyah güller, ak güller!

 

Ulur aya karşı kirli çakallar,

Bakar ürkek ürkek tavşanlar dağa.

Monna Rosa, bugün bende bir hal var,

Yağmur iğri iğri düşer toprağa,

Ulur aya karşı kirli çakallar.

 

Açma pencereni, perdeleri çek:

Monna Rosa, seni görmemeliyim.

Bir bakışın ölmem için yetecek;

Anla Monna Rosa, ben oteliyim...

Açma pencereni, perdeleri çek.

 

Zeytin ağacının karanlığıdır

Elindeki elma ile başlayan...

Bir yakut yüzükte aydınlanan sır,

Sıcak ve minnacık yüzündeki kan,

Zeytin ağacının karanlığıdır.

 

Zambaklar en ıssız yerlerde açar,

Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.

Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,

Işıksız ruhumu sallar da durur,

Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

 

Ellerin, ellerin ve parmakların

Bir nar çiçeğini eziyor gibi...

Ellerinden belli olur bir kadın.

Denizin dibinde geziyor gibi

Ellerin, ellerin ve parmakların.

 

Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna;

Saat on ikidir, söndü lambalar.

Uyu da turnalar gelsin rüyana,

Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar;

Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna.

 

Akşamları gelir incir kuşları,

Konarlar bahçemin incirlerine;

Kiminin rengi ak, kiminin sarı.

Ah, beni vursalar bir kuş yerine!

Akşamları gelir incir kuşları...

 

Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni

İncir kuşlannın bakışlarında.

Hayatla doldurur bu boş yelkeni

O masum bakışlar... Su kenarında

Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni.

 

Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa:

Henüz dinlemedin benden türküler.

Benim aşkım uymaz öyle her saza,

En güzel şarkıyı bir kurşun söyler...

Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.

 

Artık inan bana muhacir kızı,

Dinle ve kabul et itirafımı.

Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı

Alev alev sardı her tarafımı,

Artık inan bana muhacir kızı.

 

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak,

Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.

Bir gün gözlerimin ta içine bak:

Anlarsın ölüler niçin yaşarmış,

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak.

 

Altın bilezikler, o korkulu ten,

Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne;

Bir tüy ki, can verir bir gülümsesen,

Bir tüy ki, kapalı geceye, güne;

Altın bilezikler, o korkulu ten!

 

Monna Rosa, siyah güller, ak güller,

Gülce'nin gülleri ve beyaz yatak.

Kanadı kırık kuş merhamet ister;

Ah, senin yüzünden kana batacak,

Monna Rosa, siyah güller, ak güller!

 

SÜRGÜN ÜLKEDEN BAŞKENTLER BAŞKENTİNE

IV.

 

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin

Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği

Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layık olmasam da

Uzatma dünya sürgünümü benim

Güneşi bahardan koparıp

Aşkın bu en onulmazından koparıp

Bir tuz bulutu gibi

Savuran yüreğime

Ah uzatma dünya sürgünümü benim

Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil

Ayaklarımdan belli

Lambalar eğri

Aynalar akrep meleği

Zaman çarpılmış atın son hayali

Ev miras değil mirasın hayaleti

Ey gönlümün doğurduğu

Büyüttüğü emzirdiği

Kuş tüyünden

Ve kuş sütünden

Geceler ve gündüzlerde

İnsanlığa anıt gibi yükselttiği

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

 

Bütün şiirlerde söylediğim sensin

Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin

Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin Belkıs'ın

Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikârsın bellisin

Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için

Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini

Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini

Ey gönüllerin en yumuşağı en derini

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

 

Yıllar geçti sapan ölümsüz iz bıraktı toprakta

Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında

Çatı katlarında bodrum katlarında

Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba

Hep Kanlıca'da Emirgan'da

Kandilli'nin kurşuni şafaklarında

Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında

Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layık olmasam da

Ey çağdaş Kudüs (Meryem)

Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)

Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

 

Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında

Köle gibi satıldım pazarlar pazarında

Güneşin sarardığını gördüm Konstantin duvarında

Senin hayallerinle yandım düşlerin civarında

Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında

Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda

Verilmemiş hesapların korkusuyla

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layık olmasam da

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

 

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır

Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır

Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır

Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır

Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır

O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır

Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır

Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır

Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır

Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır

Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır

Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

 

KAYNAK: Sezai Karakoç / "Zamana Adanmış Sözler IV." (Gün Doğmadan, İstanbul 2000, s. 431-434).

GERÇEK DURUM VE TEK UMUT

 

GERÇEK DURUM VE TEK UMUT

 

SEAİ KARAKOÇ

 

Yeni bir genel seçime gittiğimiz bu günlerde, ülkemizin ve onu yönetmek iddiasında olan partilerin durumunu gözden geçirmekte, en azından, yurttaşların oylarını kullanırken daha dikkatli ve daha donanımlı olmaları açısından büyük yarar vardır. Oy verme, seçimden seçime bir kez olmaktadır. Oy verip daha sonra pişman olmak, daha sonraki bir seçime kadar bir fayda sağlamaz kimseye.

Adalet ve Kalkınma Partisi, çok partili düzene geçtiğimizden beri, en uzun süre iktidarda kalmış parti olmak açısından talihli bir partidir. Halkın oyuna ve iltifatına mazhar olmak açısından şikâyete hakkı olmayan bir durumdadır. Buna karşılık, iktidar, icraatının propagandasını çok ustaca, profesyonelce yapmakta olsa da, ülkenin temel, ana, yani öteden beri süregelen sorunlarının, geleceğimizi teminat altına alacak şekilde kökten çözüme kavuştuğuna dair, gözle görülür elle tutulur bir ilerleme, ne yazık ki, gözlemlenememektedir.

Dış politikada, İslâm Âlemine açılma siyaseti başarısızlıkla bitmiş, Suriye, Mısır ve Libya ile olan ekonomik ilişkiler dahil bütün bağlar kopmuş, bölgedeki bölünmeler ve parçalanmalar sonucunda, bazı ülkelerle birlikte bir tarafa savrulmuş olan ülke, diğer her bir İslâm ülkesi gibi, geleceği karanlık ve diğer ülkelerle çatışma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış durumdadır.

Bu durum, şüphesiz, batılı ve doğulu büyük devletlerin İslâm Dünyasını parçalama, istilâ ve işgâl emellerinden doğmaktadır. Ancak, bunu önceden görüp diğer İslâm ülkelerini uyarmak ve buna bir çare aramak, bunun için bir araya gelmek, birleşmek gerekirken, batılılarla birlikte hareket etmek, onların çizgisinde yürümek, hep tâbi olmak, hiçbir zaman gerçek bir inisiyatif kullanamamak, ülkemizin geleceği için en büyük bir handikaptır.

Öte yandan muhalefetin durumu ise içler acısıdır. Kendisine Rejim tarafından 1950’den itibaren altın tepside “ana muhalefet” olma tacı sunulmuş olan CHP, tarihi boyunca, gerçek bir otokritiğe yanaşmamış, hep batıcı, hep ruhuyla tek partici, dolayısıyla yapıcı olmaktan çok yıkıcı olmuştur. Ülkenin geleceği için en ufak bir ümit vâdetmemektedir.

Ülke, iki buçuk parti tekeliyle, hep bıkmadan, ayni oyunu oynamak, seçim adına ‘’biz bu filmi görmüştük’’ dedirtecek bir manzara sergilemek zorunda bırakılmıştır.

Suni bir gerginlikle taraftarlarını kızıştırarak alınabilecek en fazla oyu almak için âdeta danışıklı döğüş oyununa devam etmek, milletler yarışında maalesef zaman kaybetmekten başka bir sonuç doğurmamaktadır.

Onar yıllık sürelerle, üç defa yönetime getirilmiş BATICI SAĞ, iktidar ayağında, dördüncü kez, son denemesini yapar görünmekte, genellikle muhalefette kalmış görünmekle beraber darbelerle iktidara gelmişlik veya ortak olma fırsatını kaçırmamışlık gibi sicilinde gölgeler bulunan BATICI SOL da, zamanla birlikte, tarih içinde silinmeden önce son uzatmalarını oynamaktadır.

Ya hep, ya hiç, Milletimizin tarihteki talihi hep böyle olmuştur. Ümit ediyoruz ki, bu seçim, iktidar ve muhalefetiyle dışa bağımlı politika ve yönetimin çıkmaz bir yol olduğunu Milletimize gösterecek ve DİRİLİŞ YOLU açılacaktır.

Yıllardır, kitaplarımızla, yazılarımızla, konuşmalarımızla izlenmesi gereken yolu gösterdik. ‘’İslâm partilerinin kurulmasına imkân tanımak, gerçek kurtuluş yolunu açacaktır’’ dedik. Elinizdeki bu DİRİLİŞ IŞIĞI, ki hareketimizin geçmişinden ve bugününden fikirlerimizi, önerilerimizi ve uyarılarımızı bir demet halinde sunmaktadır, yapılması gerekenler hakkında yeterli bir fikir verecektir sanırız.

Milletimiz için, gerçek anlamda hür ve bağımsız olmak, İslâm Dünyasıyla bütünleşmek, BİRLİĞİN YOLU’nu açmak, İslâm MEDENİYETİ’NİN DİRİLİŞİ’ni gerçekleştirmek, DİRİLİŞ GÖRÜŞ VE HAREKETİ’nin Milletimizce benimsenerek olması gereken gerçek boyutuna ulaştırılmasıyla mümkün olacaktır. Allah’tan dilediğimiz, bu seçim bunun farkedildiği seçim olsun.

(DİRİLİŞ IŞIĞI, 12 Mayıs 2015)

 

 

 

SEZAİ KARAKOÇ

Bulgucu adam. Belki de ülkemizde tek bulgucu. Çok daha yetenekli bir Mehmet Âkif’in tinsel görüntüsüyle adamakıllı dürüst bir Necip Fazıl’ınkini iç içe geçirin, yaklaşık bir Sezai Karakoç fotoğrafı elde edebilirsiniz.

Türkiye’de, özellikle sağın, özellikle de mukaddesatçı kesimin içinde yalnız. Bir başına. Hiçbir ortaklığa girmez. Dışarıda ve yukarıdadır. Düşüncesini de, öfkesini de hemen ortaya koyar. Ama yalnız olması yalnız kalma anlamında değil, diyorum. Yapısı öyle. (…)

Karakoç, bence, yaşama konumu olarak da tek ve benzersiz bir kişi. Tek ama, 1960’tan bu yana mukaddesatçı kesimde boy gösteren sanatçı ve yazarları en çok o etkilemiş. İsmet Özel bile yeni yöneliminde ilk onu aramıştı. Özdenören kardeşler Anadolu’ya Kafka yaratıkları salarken ondan ışık almışlardı. Cahit Zarifoğlu’nun büyük inanç içindeki küçük inançsızlıklarını Karakoç’tan sapma olarak düşünebiliriz. (…)

Karakoç ise bir yerde inancının çılgını. Onunla delici bir ideolojiye ulaşmak ister. Bunun için her şeyi bilmesi gerektiği kanısındadır. İnancı hem silâhı, hem çocuğudur. Düşüncesini iyice soyut bölgelere götürür. Mantığını yitirir, bir başka mantık bulur. Sözgelimi, İstanbul başkent kalsaydı Türkiye’nin durumu daha iyi olurdu diyebilir. Ayasofya’nın cami olarak açılmasıyla bir kurtuluş olasılığının belireceğini bile sezdirebilir.

Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde birinci sınıf öğrencisiyken kendisine asistanlık önerilmiş, ama kabul etmemiştir. Kendisi için gazetede üst üste başyazı yazan Prof. Osman Turan’ın yüzüne bakmamıştır.

Diriliş Yayınevi de sahibine benziyor. Yalnız Karakoç’un kitapları basılır bu yayınevinde. Dışarıya karşı bağnaz değil. Her şeyi tartışabilirsiniz. Kimseyi küçük düşürmez. Ama bazı kişileri büyük düşürdüğü olmuştur.

En ilkelle en modern arasında durur. (…)

Maliye Müfettiş Yardımcısı ve Gelirler Kontrolörü olarak Türkiye’yi dolandı. Bakarsın Arapkir’de, bakarsın Karaköse’de.

Zaman zaman kaybeder. Ama rövanşı mutlaka alır.

Sultanahmet Camii’nin külliyesinde dergi çıkardı.

Öyle bir Müslüman ki Marx da bilir, Nietzsche de bilir, Rimbaud da bilir. Salvador Dali de sever. Nâzım da okur.

Sıkışmış, sıkıştırılmış deha. Alçakgönülle katı yüksek uçuyor.

Şemsiyesi yok.

 

(99 Yüz, 1991).

Yazar: Cemal SÜREYA

SEZAİ KARAKOÇ’UN “DİRİLİŞ” PERSPEKTİFİ

SEZAİ KARAKOÇ’UN “DİRİLİŞ” PERSPEKTİFİ (*)

 

Hayatım boyunca etkisinde en çok kaldığım şahsiyetlerden biri olan ve hemşehrisi olmaktan onur duyduğum, büyük düşünür ve şair Sezai Karakoç hakkında ben de birkaç cümle ifade etmeye çalışacağım.

Bu bahtiyarlığıma vesile olan sempozyumun tüm yönetici ve görevlilerine şükranlarımı sunuyorum. Konuşmama başlarken hepinizi sevgiyle ve saygıyla selamlıyorum.

Ünlü İngiliz tarihçisi Arnold Toynbee, 20. yüzyıl İslam dünyasında Batı’yla diyalogun, iki zıt ana çizgide yol aldığını söyler. Toynbee’ye göre, “Zealotlar” olarak adlandırdığı birinci çizginin ana karakteristiği “Batı’yı bir bütün olarak her şeyiyle reddetmek”tir ve bu yaklaşımın ilk temsilcisi Sudan Mehdi hareketidir. İkinci çizgiyi “Herodianlar” olarak adlandıran Toynbee, ikinci yaklaşımın felsefesini ise özetle “Batıya karşı Batının silahlarıyla silahlanarak var olmak” olarak tanımlar ve temsilcileri olarak da Batılılaşma akımlarını gösterir.

Toynbee’nin kendi yaşam süresi boyunca yaptığı gözlemlerine dayandırdığı bu iki çizgiye, özellikle ikinci dünya savaşından sonra yenilerinin eklendiğini; ideologları ve teknisyenlerinin yine Türkiye’de, Pakistan’da ve Arap dünyasında ortaya çıktığını görebiliyoruz…

Üçüncü bir yaklaşım olarak niteleyebileceğimiz; İslam dünyasını yeni bir silkinişle, Batı tehdidi ve sömürüsünden kurtarmayı hedefleyen, hatta dünyaya alternatif bir uygarlık düzeni öneren bu yönelişlerin en önemli ideologlarından biri de Sezai Karakoç’tur.

Farklı açılardan yaptığım buna benzer bir tasnifi, Said Nursi hakkında yaptığım bir konuşmada da dile getirmiştim.

Çağımızın en önemli düşünürlerinden biri olan Diyarbakırlı Sezai Karakoç’un, tüm eserleriyle ortaya koyduğu “İslam’ın Dirilişi” perspektifi, bir boyutuyla kendinden önceki düşünürlerin ortaya koyduğu birikimlerin yeni bir harmonisi olduğu kadar, aynı zamanda, kendi perspektifinin farklı ve özgün diğer boyutlarıyla İslam dünyasının uyanışına yeni bir ruh üflenmesini ve yeni tanımlamalar getirilmesini önermektedir ki; bu perspektif, gerek İslam kültürünün yeniden dünya sahnesine çıkmasında ve çağdaş dünyada yaygın bir tartışma konusu olan Doğu-Batı diyalogunda dikkate alınması gerekli yeni ve özgün bir çağrı özelliğindedir…

Sezai Karakoç, Batılılaşarak, batının silahlarıyla silahlanarak Batı tehdidinden kurtulmak, Batılılaşarak uygarlaşmak yaklaşımının yanlış olduğu kanaatindedir. Karakoç, bu tercih sahibi yöneticilerin ve onlara yol gösteren aydınların, içerde sosyal ve ekonomik sorunlar, dışarıda Batının siyasal ve askeri baskısı karşısında bunalarak, yine Batıdan aldıkları ilhamla kendilerine göre buldukları parlak çözümlerin aldatıcılığına dikkat çekerek şunları söyler:

Tek açık kapı şu: Batı düşünecek, biz de onu hemen alacağız, kullanacağız. O da, biz daha mevcudu aktarmadan artıp geliştiğine ve değiştiği­ne göre, yetişmemekten gelen bir düşünce hafakanı içine yuvarlanmamız işten bile olmuyor.” (İslamın Dirilişi)

Tanzimat dönemi ve devamınının Batı kopyacılığıyla değil, kendi sorunlarımıza kendi çözümlerimizi üretmeyle başarı sağlayacağımıza inanan Karakoç, her şeyden önce düşüncede dirilişe muhtaç olduğumuzu belirterek şunları söyler:

İslâm halklarının yeniden kendilerini bulmaları için, her şeyden önce, "İslâm aydmı"nın gelmesi, onun gelmesi için de, bir düşünce dirilişi şarttır. Dü­şüncede diriliş olmaksızın inançta diriliş gelişemez, inanışta diriliş olmaksızın da duyuşta, duyarlıkta, yani sanat ve edebiyatta diriliş başlayamaz.” (İslamın Dirilişi)

Sezai Karakoç’tan önce, İslam ümmetinin bu dünyadaki b’asu b’adel mevtine duyduğu ihtiyacını dile getiren, bu doğrultuda vizyon geliştirenlerin başlıcaları arasında 19. yüzyıl sonları ile yirminci yılın çeşitli dönemlerinde ses veren Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Sadrazam Said Halim Paşa, Bediüzzaman Said Nursi, Mehmed Akif Ersoy, Ebulala el Mevdudi, Muhammed Kutub, Seyyid Kutub, Meryem Cemile, Necip Fazıl Kısakürek sayılabilir.

 

Said Halim Paşa ve Sezai Karakoç

 

Son sadrazamlarımızdan Said Halim Paşa (1864-1921), Osmanlının en kritik döneminde görev yapmış ünlü bir devlet adamı olduğu kadar önemli bir mütefekkirdi. İslam dünyasının geriş kalış sebeplerini irdeleyen hacim itibariyle küçük ama içerikleri açısından son derece dikkate değer eserler vermiştir. Sonradan “Buhranlarımız” genel başlığı altında tek bir kitapta toplanan eserlerinde Said Halim, imparatorluğun çöküşünü hazırlayan sebepleri tahlil etmesinin yanı sıra yeni bir siyasal sistem de önermiştir. Vaktimiz olmadığı için ayrıntılarına girmediğimiz bu sistemin günümüz için de tartışılmaya değer olduğunu belirtmekle yetinelim. Ancak şunu ekleyelim ki Said Halim, döneminin batıcı aydınlarını eleştirerek batı teknolojisini almak için sosyal yapımızı değiştirmenin ve batıdan kanun kopyalayıp uygulamanın yanlış olduğunu; bunların yerine milli planda ve İslam dünyası bağlamında sosyal dayanışma, sosyal evrim, ekonomik evrim kavramlarını önemsemek gerektiğini söylemiştir. Said Halim Paşa’nın, önemli sorunlarımız arasında aydın-halk ikilemine işaret etmesi ayrıca önemlidir. (TYB Akademi)

Şunu da eklemek gerekiyor ki, Said Halim Paşa, İttihad ve Terakki içinde kendi fikirleri doğrultusunda bir siyaset pratiğini ortaya koyma fırsatını bulamadı. Sadareti, imparatorluğun çöküş yılları hatta günlerine rast gelmişti. Çevresindeki yurtseverler, çoklukla şahsi ihtiraslarını önde tutan ve dönemin modası ırk birliği yanılgısı içindeydiler.

Said Halim Paşa’nın eserlerinde sık sık altını çizdiği Müslümanlığın içinin doldurulması, Müslümanların yeniden Müslümanlaşması hususu, onun Said Nursi ve Sezai Karakoç’la en belirgin ortak söylemleridir diyebiliriz.

 

Said Nursi ve Sezai Karakoç

 

Said Nursi ve Sezai Karakoç ilgisi bir başka kıymetli konuşmacımız tarafından işlendiği için tekrara gerek görmüyorum. Ancak şu kadarını belirtmekte yarar görüyorum ki, Karakoç’un eserlerini okuyanlar, onun Said Nursi’nin “Risale-i Nur Külliyatı”ndan haberdar olduğunu rahatlıkla anlayabilirler. Said Nursi’nin batı medeniyetine getirdiği eleştiriler - bu konuşmamda da yansıdığı üzere-  Mehmet Akif’in ve Sezai Karakoç’un da paylaştığı çekincelerdir. Sezai Karakoç da Said Nursi gibi Allah’a imanla varlık bilincine ulaşmayı temel mesele kabul etmiş ve inanç toplumunun sosyal, kültürel ve de ekonomik açıdan kendine özgü ayrı yapıları olduğunu ve bunların hiçbirinde batıdan kopyalamalarla sahici ve kalıcı bir sistemin yerine oturamayacağına işaret etmiştir. Ekonomi bahsinde bu görüşünün doğrultusundaki analiz ve önerilerini bağımsız bir eser olarak “İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü”nde özlü bir şekilde açıklamıştır.

Karakoç, 1967 yılında Babıalide Sabah gazetesinde yayımladığı ve üç gün devam eden “Kalem Yazmak Zorundadır” yazı serisinde Said Nursi’nin öğrencilerine uygulanan tutuklama kampanyasına karşı çıkmış, bu insanların çektiği çileyi, onlara reva görülen haksızlığı dile getirmişti.

 

Mehmet Akif Ersoy ve Sezai Karakoç

 

Mehmet Akif Ersoy’un düşünce dünyası itibariyle başlıca özelliği, İslam dünyasının yirminci yüzyıl başlarında tesbit ettiği perişan hali karşısında, suskun durmayıp, İslam toplumlarını güçlü bir silkinmeye davet etmesidir. Tüm şiirlerini topladığı “Safahat” adlı eserinde, manzum olarak dile getirdiği görüşlerinde çoğu Kur’an ayetlerinden aldığı ilhamların ışığında İslam dünyasının köklü sorunlarına karşı pratik çözümler önermiştir.

Akif, İslamda ırkçılığın olmadığını, Müslümanların ırkçılık yüzünden bölünüp parçalanmamasını; Batı dünyasından ilim ve sanatın alınmasını, ancak Batı medeniyetinin bir bütün olarak taklit edilmemesini istemiş, Batının gerçekte zalim ve vahşi bir medeniyeti olduğuna dikkat çekmiştir. Gerçek uygarlığın İslamiyet olduğuna dikkat çeken Akif, eserlerinde İslam tarihinden örnekler vererek, aynı ahlak güzelliğinde yeni Müslüman kuşakların yetişmesi özlemini dile getirmiştir.

Sezai Karakoç, Akif’i derinlemesine incelemiş, hatta hakkında bir eser de yazmıştır. Denilebilir ki, Sezai Karakoç, sosyal sorunlar ve çözümleri karşısında Akif’le aynı duyarlığı paylaşmış, doğal olarak Akif’in 20. yüzyıl vizyonuyla söylediklerini, kendisi 21. yüzyılda değişen kültürel ve siyasal koşulları dikkate alarak daha modern bir söylemle dile getirmiştir. Akif’teki Muhammed Abduh ve Cemaleddin Afgani tesirinin yerini, Sezai Karakoç’ta İslamın temel kaynakları yanı sıra tasavvuf önderleri ile Said Nursi ve Necip Fazıl vizyonlarının bir sentezi almıştır.

Aralarındaki önemli bir benzerlik de şiirlerinde hem duyarlıkta hem terminolojide İslam kültürü ve tarihinden geniş bir biçimde yararlanmış, bu büyük kültür zenginliğini günümüze şiir diliyle aktarmış olmalarıdır. Birçok şairimizin Yunan mitolojini baş tacı ettiğini hatırlayacak olursak, bu duyarlığın farkını daha iyi görebiliriz.

 

Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç

 

Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç’un üstadlarından bir diğeridir. Gençlik döneminde Üstad Necip Fazıl’ın çok yakınında bulunmuş, onun “Büyük Doğu” dergisinde hem yazılar yazmış, hem çıkarılmasına katkılarda bulunmuştur. Asıl önemlisi, Doğu-Batı muhasebesindeki vizyonunu çizerken, sanat anlayışını ortaya koyarken, Necip Fazıl’ın düşünce alanında en önemli eseri olan “İdeolocya Örgüsü”nde ortaya konulan düşüncelerden güçlü ilhamlar almıştır. Ayrıca Necip Fazıl’da belirgin tasavvuf eğilimi onunla Karakoç arasındaki ortak duyarlılıklardan biri olmuştur. Bu duyarlılık, Karakoç’un diriliş perspektifindeki en önemli hususlardan biri olan içimizdeki dirilişin yol ve yöntemlerinin bilgisi için ayrı bir öneme sahiptir. Bir başka benzerlikleri itibariyle; siyasi hayata atılarak düşüncelerini uygulamaya geçirmek için ikisi de girişimde bulunmuş, ikisi de bu girişimlerinden sonuç alamamıştır. Büyük Doğu Partisi girişimi de Diriliş Partisi atılımı da hedeflerine ulaşamamıştır.

 

Ortak Duyarlıklar

 

Görüldüğü üzere ve eserleri okunduğunda daha da iyi görüleceği üzere, Sezai Karakoç; İslam toplumun Batı medeniyeti karşısındaki durumunun tümüyle kabul veya tümüyle red yaklaşımını benimsemeyeceğini beyan eden kendinden önceki Müslüman aydınlarla fikir birliği içindedir.

Mehmet Akif’in “Alınız ilmini garbın alınız sanatını / Veriniz mesainize hem de son sür’atini” sözü ile işaret olunan hikmet, Said Nursi tarafından “Eski hal muhal ya yeni hal ya izmihlal” tesbitiyle önemsenmiş, bu husus Karakoç tarafından “Doğuyu ve Batıyı Bilen gelsin” dizesinde simgeleşmiş ve çeşitli eserlerinde genişçe açıklanmıştır.

 

Diriliş Nesli

 

Ortak duyarlığa bir anekdotu ekleyecek olursak; yukarıdaki isimlerin bir diğer ortak özlemi bilinçli bir gençliğin yetişmesidir. Mehmet Akif’in “Asım”ı, Necip Fazıl’ın “Mehmed”i ve Anadolu gençliği anlamında kullandığı Sakarya’sı,  Karakoç’un “Taha”sı, yeni İslam toplumunun dirilişini gerçekleştirecek gençliğin simgelerdir. Bunlardan en geniş vizyon yüklenen Taha’dır. Taha, Doğuyu bilecek, Batıyı bilecek; geçmişi bilen, şimdinin farkında olan ve olması gerekeni gerçekleştirme azminde ve bunların yanı sıra; nefsiyle hesaplaşmasını geçekleştirecek, orucu, namazı, miracı, hicreti, Kudüs’ün, Mekke’nin, Medine’nin, Bağdat’ın, Şam’ın ve Diyarbekir’in ve Dicle’nin anlamını bilecek, muhasebesini ona göre yapacak; kendi iç dirilişini ve İslam toplumunun dirilişini gerçekleştirecektir.

Yukarıda zikredilen bütün bu fikir adamları kendi bakış zaviyelerinden ve dönemlerinde gözlemledikleri acil ihtiyaçlardan yola çıkarak, sonuçta temel bir soruya cevaplar bulma ve cevapları birer çare olarak üretme çabasında olmuşlardır.

Aslında soru tekti ve şu idi:

İslam dünyasının içinde bulunduğu büyük bunalımın sebepleri nelerdir? Bu bunalımı nasıl aşabiliriz?

Yani Necip Necip Fazıl’ın ferdi planda sorduğu:

Ben neyim ve bu hal neyin nesi?

Sorusunun toplumsal ve evrensel planda aradığı cevapları bulmaktı.

Elbette bu soruyu bahane eden sömürgeci Batılılar da, bizim akıl tutulmamız nedeniyle yaptığımız davetler üzerine, İslam ülkelerine gelip “sizin probleminiz bu” diyerek, çare diye daha fazla sömürülme ve batış yollarını öğütlemişlerdir.

Sezai Karakoç, ortaya koyduğu diriliş perspektifiyle, kendisinden önce oryantalistler, Batıcı aydın ve devlet adamları tarafından, Müslüman düşünür ve devlet adamları tarafından ortaya konulan soruları ve cevapları, kendi cevaplarıyla birlikte yeni bir tarih muhasebesinden geçirerek, kendi döneminin en ileri sonucuna ulaşmıştır.

Sezai Karakoç, “Düşünceler-1 adlı eserinde, İslam dünyasının bir taraftan kendi bunalımını, kendini üretememe ve yenileyememe bunalımını yaşarken, Batı dünyasının da yaşadığı büyük bunalımdan nasibini alarak iki krizi birlikte yaşamanın sıkıntısı içinde olduğunu söyler.

Sezai Karakoç’un cevabı, kendi medeniyetimize güven ve sorunlara çözümü bu medeniyetin referanslarıyla üretmektir. Kendisi bunu şöyle ifade etmiştir:

Bugün, İslâmın dirilişi diyorsak, bu medeniyetin tozlarından arınıp, silkinip uyanacağını ve tüm insanlığa ışığını ye­niden saçacağmı söylemek istiyoruz.

Diriliş tezi, birçok açılardan ele alınan İslâmı, tarih ve medeniyet persfektifinden açıklıkla ortaya koyma çalışmasıdır. İslâm medeniyetinin yeniden doğuş yolunu arama denemesidir bu tez. Bir çağrıdır aramaya ve bulmaya ve araştırma­ya. Bir duadır, ilhamım lutfetmesi için Ulu Tanrı'ya. (Düşünceler-1)

Sezai Karakoç, yaşanan iki boyutlu evrensel bunalımdan çıkışın ancak donanımlı yeni kuşaklar tarafından gerçekleştirileceğini belirterek şu değerlendirmeyi yapar:

İslâm dünyası, medeniyet açısından ölüm sularında yüzüyor:

Yeni bir medeniyet atılımı gerekli. Bu, ruhun dirilişiyle olacaktır. Bilim aşkıyla, yeni baştan klasikleri aşkla, sevgiyle gündeme getirmekle olacaktır. Ye­ni bir aydın tipi belirmelidir, yeni bir düşünce ve idealist hayat tarzı benimsen­melidir. Bütün sorunlar bir bir ele alınmalıdır. Geniş bir kültür planı ve programı gereklidir.

Diriliş tezi, bu yolu açmanın tezidir. İslâm ülkelerinde aydınların medeni­yet fikrine bu fikrin gerçeğine dönüşü için yeni bir özveri yolu. Manevi yolda, erdem yolunda ilerleyen kuşaklar, bilim, edebiyat ve sanatın doğu ve batı envan­terinden hareket edip yeni çığırını bulacak çilekeş düşünürler, bilginler yazarlar, şairler ve sanatçılar kuşağı ufukta gözükmelidir.” (Düşünceler-1)

Karakoç’a göre, gerçek manada tek medeniyet vardır ve o da peygamberlerin ışık tutuğu “Hakikat medeniyeti”dir. Müslümanlar bu medeniyeti unutmanın, Batılılar ise inkâr etmenin bunalımını yaşamaktadır. Bizim yapmamız gereken, bir yandan “Hakikat medeniyeti”ne yeniden ulaşmak için muhtaç olduğumuz dirilişi gerçekleştirmek; bir yandan, Batılıların bizden ödünç aldıklarını onlardan geri almaktır.

"Hakikat medeniyeti" nedir ve bu medeniyete ihtiyacımız nereden kaynaklanmaktadır? Sezai Karakoç’un cevabı şudur:

İnsan, ancak Tanrı'yla varolur. Bu bakımdan insanın ideali ve amacı, ilâhî kaynaklıdır. Bu amaç, "Tanrı'nın istediği yaratık" olmaktır. Medeniyet de insa­nın, bu amacını, en üstün planda gerçekleştirmesi onu sürekli kılması faaliyetleri ve bunun anıtlaşması, kurumlaşması, kalıcı kılınmasıdır. Bu yüzdendir ki, biz, medeniyetin en gerçek anlamını ve kaynağını vahiyde buluyoruz; öbür medeni­yet türlerinden ayırmak için buna vahiy medeniyeti, hakikat medeniyeti diyoruz; öbür medeniyetler, buna yaklaştığı ölçüde, medeniyetin asıl amacına yaklaşmış, bundan uzaklaştığı ölçüde de uzaklaşmış olurlar.” (Düşünceler-1)

Peki, İslam toplumları, “Hakikat Medeniyeti”ne yani “İslam medeniyeti”ne yeniden nasıl sahip olacak; bu amaca ulaşmak için insanlar ne yapmalıdır?

Bu soruya cevap olarak Karakoç, doğru yaklaşımın ne olabileceğini bir şiirinde şöyle ifade eder:

 

Evrim akan sularla

Devrim irinle kanla

Bizse kurtuluşu istiyoruz

Bengisu bengisu kayna ve çağla (Gün Doğmadan)

 

Bu ses, Yunus’un sesine ne kadar benziyor, değil mi? Sade, gösterişsiz, ama içi dopdolu. Tıpkı varoluşunun bilincindeki Müslümanın şahsiyeti gibi.

Sezai Karakoç’un bu manifestovari şiirinde kullandığı iki önemli kavram ve simge olan “kurtuluş” ve “bengisu”, bize onun düşünce dünyasının iki önemli anahtarını vermektedir.

“Kurtuluş”, Müslümanların “Ezan”ında günde beş defa tekrarlanan “felah” kavram-kelimesinin karşılığıdır ki, “Allah’a dönüş”ü, kurtuluşun Allah’a, İslamın çağrısına yönelişte olduğunu ifade etmektedir. Bu kavram, her türlü zorluk ve sıkıntılardan kurtulma yolunun ancak Allah’a iman ve onun bildirdiklerine riayetle mümkün olabileceğinin hatırlatılmasıdır. Karakoç, bu kavrama dikkate çekerek “öze dönüş”ün tek çare olduğunu vurgulamış olmaktadır ki, kendi çağdaşları arasında çeşitli sorunlara çeşitli …izm’lerle çare arayan ve nerdeyse tamamı Batıcı zihniyetlere sahip olanların çağrılarına değil, “felah” a yönelmeyi işaretlemiştir.

Şiirde, neredeyse son söz olarak vurgulanan “Bengisu” ise İslam tasavvufunda Allah'ın “el-Hayy” isminin tecellisi anlamındaki “âb-ı hayat” (can suyu) demek olup, tasavvuf  edebiyatımızda sık tekrarlanmıştır ki; Allah’la var olmak, Allah’ın varlığına iman şuuruyla hayat bulmak, can bulmak, Allah’ın rızasına ulaşmak anlamlarına gelmektedir. Örneğin Nizami'nin İskendername’sinde, Ali Şir Nevai'nin Sedd-i İskenderi'sinde de bu anlamda geçen “Bengisu”, özellikle canlanmanın, dirilişin içerde, iç dünyada başlayabileceğini, dirilişi önce içinde gerçekleştiren, böylece nefs ile mücadelede cihad-ı ekber’i başaran, içindeki ikiliklere son veren, şirki yıkıp tevhidi gerçekleştiren müminlerin dirilmiş olabileceğini, toplumsal ve siyasal diriliş hedeflerine ulaşmak isteyenlerin de önce içlerinde bu varoluşu gerçekleştirmeleri gerektiğini ifade etmek istemiştir.

 

“Diriliş”in İki Boyutu

 

Sezai Karakoç’un eserlerinde en çok kullandığı “Diriliş” kavramı, dünya görüşünün tek kelimeyle ifadesi olarak düşünülmüş olmalı ki, 16 Aralık 1963’ten itibaren çeşitli periyodlarla çıkardığı derginin de kurduğu siyasi partinin de adı olmuştur.

Sezai Karakoç’un şiir ve düzyazı eserlerinde ortaya koyduğu diriliş perspektifinin açılım noktası, İslam inancının amentüsüdür. Müslümanlar, yaratıldıktan sonra yok olmayacaklarına, bu dünyadaki geçici ömürlerini tamamladıktan sonra dirileceklerine, yeni bir dünyaya, bu defa sonsuzluk dünyasına uyanacaklarına inanır.

Dolayısıyla “Diriliş” algılaması, Müslümanın hayatının bir parçasıdır, yabancı kültürden bir aşılama, ona yabancı bir eklemleme, kendine yabancılaşma, bir alinasyon değildir; 1789 Fransız veya 1917 Ekim devrimi gibi esintilerden değil, ilhamını tümüyle İslamın temel referanslarından almıştır.

Nedir “Diriliş” perspektifi? Diriliş, Müslümanların, ilhamını sonsuzluk dünyasındaki “Ba’sü b’adel mevt”inden alan, bu dünyadaki “ba’su ba’del mevt”idir. Aslında bu kavram insanımıza daima yakın olmuştur. İnsanımız hergün tekrarladığı kelime-i şahadette öte dünyadaki dirilişi hatırlarken, aynı imanın bugüne de ilişkin olduğunu nedense fazla düşünmemiştir.

Müslümanların bu dünyadaki “ba’su ba’del mevt”i, yani dirilişi; insanlık tarihindeki yüzyıllar boyunca sürmüş parlak başarılarla dolu, sonra gevşeme ve gerileme dönemlerinin ömrünü tamamlayarak, yeniden görkemli bir döneme başlamasıdır. Bu diriliş, Müslümanların yüzyıllarca insanlık tarihine önderlik ve öncülük ettiği İslam medeniyetinin yeniden tarih sahnesine çıkışı ve yeniden doğuşunu müjdelemektedir.

 

Diriliş Muştusu

 

Sezai Karakoç’un “Diriliş” perspektifinde ikinci temel olgu ise, diriliş düşüncesinin özünde yatan müjdeye dikkat çekmesidir. Bu olgunun önemi, Batı sömürgeciliğinin psikolojik bir bozguna uğrattığı İslam ümmetinin yeniden ayağa kalkacağına, teknoloji ve enformasyon çağının tıkandığı ve çürümeye başladığı yerde çıkış yolunu göstereceğine duyduğu inanç ve güveni İslam dünyasına hatırlatmasındadır.

Sezai Karakoç’un insanlara anlattığı diriliş bir muştudur. Sıkıntılar, korkular içinde bunalan insana güzel bir haber, yepyeni bir ümittir.  Diriliş bir muştudur, çünkü alemlere rahmet olarak gönderilen peygamberin verdiği müjdenin ta kendisidir. Bu diriliş, bunalan ruhların dirilişi, sorunları giderek artan toplumun dirilişi, Batı saldırılarıyla ayaklar altında kalıp çiğnenen İslam ümmeti onurunun direnişi ve hepsine verilen bir müjdedir.

Karakoç,  “Unutuş ve Hatırlayış” isimli risalesinde bu müjdeyi şöyle açıklar:

Sen, dirilişi hatırladığın zaman, aczin, eksikliklerin, noksanlıkların, kayıpların, dalga dalga bulut bulut çekip giderler. Ne kadar yoğun olsalar da, onları yaracak bir şimşek vardır. Ve onlar bu şimşekle yarılmaya görsün, birden şarıl şarıl yağan sağnaklar halinde boşanan güzelim yağmurlara dönerler. Sıkıntı bulutu gider, rahmet yağmurlarının kaldırdığı güzelim baharın toprak kokusu gelir. Ve arkasından çiçekler, çiçekler, çiçekler. Ve arkasından meyveler, meyveler, meyveler..” (Unutuş ve Hatırlayış, s. 17)

Konuşmamı, büyük düşünür, değerli hemşehrimiz Sezai Karakoç’un, “Diriliş Mektubu” adlı yazısının son bölümüyle tamamlamak istiyorum.

Bize şöyle sesleniyor Sezai Karakoç:

Ruh kalesini yeniden inşa edelim. Tarihin en zalim zelzelesiyle yerle bir olmuş gerçek medeniyet sitesinin yeniden kurulmasına taş taşıyalım.

İnsanlığın fizikötesinden başlayarak her plandaki depreminin sebep olduğu yıkılışları onarma planında elimizden geldiğince bir katkıda bulunalım.

Cezbemiz, şuurumuz, kötülük izinde değil, iyilik çığırında olsun.

Tutkumuz, gerçek medeniyetin dirilişi doğrultusunda olsun. Göğsümüz ideal âlemin soluğuyla dolsun. Ruhumuz kutlu ruhla güçlensin, desteklensin.

Tarih, tabiat, zaman ve insan ilişkileri, yeniden, hilkat ve fıtrat kanunlarına uyacak şekilde düzenlensin tutumumuzla. Aşkımız Nemrud’un ateşine ateş değil, Hz. İbrahim’in gül bahçesine su taşımak aşkı olsun.” (Unutuş ve Hatırlayış, s. 63)

 

_______________

 

(*) 5-7 2012 tarihinde Diyarbakır Dicle Üniversitesi Kongre Merkezinde gerçekleşen "Sezai Karakoç Sempozyumu"nda yaptığım konuşmanın tam metnidir.

KAYNAKÇA: Sezai Karakoç, Unutuş ve Hatırlayış, gen. 2. bas., 1998, İstanbul; İsmail Kara, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi (c.3, s. 380-393; s. 428-435; 1994, İstanbul), Sezai Karakoç, Düşünceler-1 (s. 7-21, 1986, İstanbul), TYB Akademi – Said Halim Paşa (Yıl: 1, sayı: 3, Eylül 2011), Sezai Karakoç, İslâm’ın Dirilişi (6. bas. s. 17-37, 43-47, İstanbul 1986); Sezai Karakoç, Gün Doğmadan (2000, İstanbul), Sezai Karakoç, Kalem Yazmak Zorundadır 1 ve 2, Babıalide Sabah, 11-12 Aralık 1967).

 

Yazar: İHSAN IŞIK

BİR ENTELEKTÜELİN PROFİLİ


                        Biz mahcup ve onurlu çocuklarız (…)

                       Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız

                       Sezai Karakoç

 

Onu İstanbul’un kalabalık caddelerinden birinde yürürken görmeniz gerekir. Başı önüne eğik, boynu omuzlarının arasına gömülmüş, dalgın ve derin gözleri karşıdan bakıldığında görünmeyen, ama daima bir hüznü, bir kederi, bir derdi taşıyor duyumunu uyandıran, bu kısaya yakın orta boylu adamın, usul ve kısa adımlarla yürüyüşü, beyninde yüklendiği fi krin ağırlığını kaldırmakta zorluk çekiyormuş izlenimini verir. Tabloyu daha da somut bir mekânda tasavvur edebilir ve onu Cağaloğlu Yokuşu’nu tırmanırken izleyebiliriz: bir kolunun altında tuttuğu fermuarlı, kara renkli, belki biraz yıpranmış bir çanta; sigara içtiği günlerdeki kipi içindeyken işaret ve orta parmaklarının ucunda iğretice tuttuğu sigarası ağzına yaklaştırılmış, omuzları eğik ve bütünüyle dalgın bir hava içinde yürüyen bir adam... Elbisesi de yıpranmıştır. Pantolonu hemen hemen ütüsüzdür. (…)

O, kendisine rastladığınızda, adres sormaktan çekinmeyeceğiniz tipteki insanlardan biri izlenimini uyandırabilir. Dahası, eğer sorduğunuz adresi biliyorsa, ince ayrıntılarına değin size orayı eksiksiz biçimde anlatma cehdini gördüğünüzde, onun, oralarda sanki birinin ona adres sorması için beklediğini bile düşünebilirsiniz: öylesine mütevazı, öylesine hizmete hazır ve sunduğu hizmeti öylesine canla başla yerine getirme hevesi ve gayreti, onunla böyle sokakta buna benzer bir konumda karşılaşan birinin aklından geçirebileceği ilk izlenimler, ilk etkilerdir. O, bu hizmeti lâf olsun diye yapmaz. Gerçek bir hizmet aşkıyla yerine getirir. Sorulan adres karışıksa, onu da basite indirgemesini bilir ve soran adamın anlayabileceği bir dille onun kafasına yerleştirmesini başarır.

Gündelik ilişkilerin sıradanlığı arasında, karşınızda duran bu adamın sıradan görünüşü kimse için, hiçbir özel anlam ifade etmez. Ne zaman ki, onunla entelektüel bir zeminde karşılaşırsınız, o zaman, bu, her yanıyla mütevazı görünüşlü adamın beyninden fi kirler, imajlar, buluşlar, benzetmeler, görüşler, kuramlar fışkırdığını görürsünüz. Kafasının soyut düşünceye anadan doğma hazır bulunuşu, onu, gördüğü her özgün fikri yakalamaya ve hakkını vermeye yöneltir. Fikir, onun kafasında salt fikir olarak da kalmaz, fikir onun kafasında imgelerle, simgelerle, benzetmelerle, alegori ile zenginleşir, çoğalır. Ve onun ne denli mahir bir polemikçi olduğunu onunla polemiğe girmeyi denemiş olanlara sormalı...

Daha, Maraş’ta ortaokul öğrencisiyken gördüğü bir afiş yazısı, onun kafasını allak bullak etmeye yetmiştir. Evet, daha ortaokul sıralarındadır. Yatılı öğrencidir. Okulun paydos olduğu bir saatte, okuldan çıkmış, kent içinde gezinirken, birden bir duvar afi şi üzerinde gördüğü bir slogan (veya slogan gibi bir bildiri) onu can evinden yakalar. Gördüğü tanıtım ibaresinde Büyük Doğu’nun “nârı beyza” hâlinde çıkacağı yazılıdır. Bekler. Bu bekleme esnasında, bu ibare onun kafasında büyür, zenginleşir, çoğalır. Daha Büyük Doğu dergisini görmeden, tanıtım bildirisindeki ibare onun vurulmasına yetmiştir. Çünkü o, bir fi kre salt fikir olarak bakmıyor. Onun şair kafası ve imge dünyası, kafasında Büyük Doğu’nun, Büyük Doğu’dan farklı bir imgesini hâsıl etmiştir bile. Sonra dergi çıkar. Haftalık derginin her sayısını satır satır okur, sindirir, kafasına yerleştirir. O tarihte henüz on üç, on dört yaşlarındadır. Ama kafası, rüştünü çoktan kanıtlamıştır.

Dersine çalışmakla yetinmez. O sıralarda (194O’lı yılların ortaları) Milli Eğitim Bakanlığı klâsik eserlerin çevrilmesine başlamış, Doğu’dan, Batı’dan belli başlı eserler bir uçtan Türkçeye kazandırılmıştır. O, usanmaz ve doymaz bir heves ve sabırla bu eserleri hatmetmeye girişir. Klâsiklerden okumadığı, en azından göz atmadığı, az çok bilgi sahibi olmadığı hiçbir eser bırakmaz. Bir gün Türkçe hocası, onu, arkadaşlarına işaret ederek: “Bu arkadaşınıza dikkat edin çocuklar, o, ilerde büyük adam olacak” uyarısında bulunur. Ama acaba o sınıfta, hocanın bu uyarısını kale alabilecek dikkat sahibi bir arkadaşı var mıydı, bilemiyoruz. (…)

Onun kafa yapısı aslâ görünüşle yetinmeye razı olmaz. Daima görünenin altını ve arkasını araştırır. Görünürdeki fenomenin mutlaka bir numeni bulunması gerektiğini düşünür. Onu kurcalar, o fi kirle usanmadan oynar, evirip çevirir ve sonunda kendine göre bir karara ulaşır. Ama o karara ulaşıncaya değin kafasını patlatasıya direnir, diretir. Ve bir kez bir karara ulaşınca da, o karar, onun kafasında bir ilke hâlinde yer eder ve artık onun vazgeçilmezleri arasında yerini alır.

Dış çizgileriyle bakıldığında hayatının hiçbir girinti çıkıntısı yoktur. Zahiren girintisi çıkıntısı gözükmeyen bu hayatın sahibi, içinde amansız fırtınaların karambolünü, tayfununu yaşadı. Ama bu çalkantılardan kimseye haber vermedi. Ruhunun hangi fırtınalardan geçtiğini anlayabilmek için onun fakülte yıllarında yazdığı şiirlere müracaat etmemiz gerekir. Bu şiirler, nerdeyse baştan başa gizli bir aşkın terennümü, hatta feryadı gibidir: (…) Aslında bu mısralar onun ruh çalkantısından minicik ip uçları yerine bile geçmez. O şiirlerin oluşum süreci düşünülürse, o süreç esnasında yaşanan ruh burkuntularının, beklentilerin, umutların, umutsuzlukların, kabullenişin ve vazgeçişin envai çeşidinin nasıl iç içe yaşandığını tahmin ve tahayyül etmek kolaylaşır. (…) Zekâsının bir kılıç denli keskin oluşu, fakat aklının ağırbaşlı telkininin baskısına boyun eğişi, onu işkilli ilişkilerden korumaya sevk etmek ister. Aklıyla zekâsı, onun bütün ilişkilerinde bir muharebeye girişmiş hâlde bulunur. Zekâ, aklın otoritesine boyun eğer; ne var ki, bu boyun eğiş, hiç de huzurlu bir ruh ortamı hazırlamaz ona. Belki başka yerlerde de zikretmişimdir, eserini aşan ve eserinin gerisinde kalan yazarlar, şairler vardır.

Sezai Karakoç, eserini defalarca aşan simalardan biridir. Eserinin çapı göz önüne alınırsa, ne demek istediğim anlaşılır. Eseri, dehasının ürünü olması gereken birikimin az bir kısmıdır: keyfi yet olarak değil, kemiyet olarak... 1962 yılında, henüz 29’unu süren genç bir insan. Alnına yerleşmiş derin düşünce çizgileri insanda saygı uyandırıyor. Daha ilk cümlelerinde, bu cümlelerin onun kafasında çoktan hazırlanmış olduğunu, o anın çağrışımlarına uyarak konuşmadığını anlıyorsunuz. Hazırlanmış, üzerinde düşünülmüş, hesabı verilmiş düşünceler. Birkaç saatlik konuşma esnasında şiirden, siyasetten, edebiyat ortamından, güncel olaylardan konuşuldu. Dikkatimi çeken husus şuydu: bütün bunlar, daima aynı görüngüden değerlendiriliyor, çarpıcı benzetmelerle, mukayeselerle ve özgün bir ifade biçimi kazanmış bir üslûpla vazediliyordu.

Adnan Menderes’in orduyu jandarma ile karıştırdığına ve bu yüzden darbeci güçlere kolayca teslim olduğuna ilişkin tespiti, o an için çarpıcıydı. Keza İkinci Yeni şiirini İkinci Dünya Savaşı sonrası şartlarıyla açıklayan yaklaşım tarzı da benim için yeniydi. Aynı yıl, onun sayesinde tanıyacağımız Üstad Necip Karakoç göz önüne alınarak derginin yayımına ara verildi. 2. Diriliş dergisi ikinci dönem: Mart 1966-Ocak / Şubat / Mart 1967: 12 sayı. Sezai Karakoç, 1965 yılında memuriyetten istifa etti; fakat umduğunu bulamadı. Ekonomik sorunlar yüzünden memleketi Ergani’ye dönmeye karar verdi. Bir arkadaşının Sezai Karakoç’u bu kararından vazgeçirmek için Diriliş’in tekrar çıkmasını sağlamasıyla memleketine dönmek fikrinden vazgeçti. 3. Diriliş dergisi üçüncü dönem: Ekim 1969 / Temmuz 1970: 12 sayı. Ekim 1970 / Ocak 1971: 4 sayı: Toplam 16 sayı. Dergi 16 sayı çıktıktan sonra dönemin karışık toplumsal olaylarının elvermemesi ve Karakoç’un iki kitabının yasaklanması sebebiyle bir kez daha kapandı. 17 Ekim 1967’de İslâm’ın Dirilişi hakkında toplatma kararı çıktı. Sezai Karakoç bu kitabı yüzünden İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesinde 163. maddeden yargılanmaya başladı. Aynı yıl, bu davayla uğraşırken bu sefer Yazılar adlı kitabı toplatıldı. Bu kitabı hakkında da İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesinde 163. maddeden dava açıldı. Kitap İslâm, Farklar ve Dirilişin Çevresinde adlı kitapların tek ciltte toplanmasıyla oluşturulmuş, borca karşılık bir defaya mahsus olmak üzere basılmış bir kitaptır. Sezai Karakoç, İslâm’ın Dirilişi adlı kitabı sebebiyle sekiz yıl mahkûmiyetle yargılandı. İlk başta tutuklu olarak yargılandığı için bir süre sokağa çıkamadı. Sonradan tutuksuz yargılanmasına karar verildi, davalarına gidip gelmeye başladı.

Bu davalardan dolayı Sezai Karakoç, zor günler geçirdi. Davalar (namı diğer “Diriliş Davaları”) 1967’den 1974’e kadar sürdü. İslâm’ın Dirilişi kitabından dolayı bir yıl, bir ay, on gün hapis, bir yıl da sürgün cezası aldı. Yazılar kitabından da altı ay hapis cezası alan Sezai Karakoç’un bu cezası paraya çevrilip tecil edildi, 1974’teki genel afla da düştü. Davaların neticelenmesinden sonra Diriliş Yayınlarını kurup kitaplarını yeniden çıkarmaya başladı. 1974 yılından önce Diriliş Yayınları başlığıyla bir iki yayın yapıldıysa da bunlar düzenli olmadı. Bu yüzden Diriliş Yayınlarının asıl kuruluş tarihi 1974 kabul edilebilir. Bu tarihten itibaren Sezai

Karakoç’un kitapları düzenli bir şekilde sadece Diriliş Yayınlarından çıktı. 4. Diriliş dergisi dördüncü dönem: Eylül-Ekim 1974 / Şubat 1976: 18 sayı. 6 Mayıs 1976 / 3 Ağustos 1978: 42 sayı: Toplam 60 sayı. Diriliş dergisi bu dönemde 19. sayısından itibaren haftada iki gün (Pazartesi ve Perşembe) yayımlanan bir günlük gazeteye dönüştü. Bu dönem dergide İsmet Özel’in de dört şiiri yayımlandı. “Edebiyat dünyasında, ismen tanıyıp şiirine büyük değer verdiğim bir Sezai Karakoç vardı. Onunla tanışmanın yolunu arayıp buldum.” diyerek Sezai Karakoç’a gelen İsmet Özel, hayatındaki yeni dönemin ilk şiiri olan “Amentü”sünü de Diriliş’te yayımladı. 5. Diriliş dergisi beşinci dönem: Ekim 1979-Eylül 1980: 12 sayı. 6. Diriliş dergisi altıncı dönem: 7 Ocak 1983-16 / 17 Haziran 1983: 161 sayı. Diriliş bu dönem günlük gazete olarak çıktı. 7. Diriliş dergisi yedinci dönem: 23 Temmuz 1988 / 5 Şubat 1992: 133 sayı. Diriliş dergisi, son diyebileceğimiz bu döneminde, haftalık dergi olarak yayımlandı. Derginin bu döneminde Sezai Karakoç’un hatıraları da yer aldı. Bu dönem, 5 Şubat 1992’deki 131-132-133. birleşik sayıyla son buldu. (...)

Sezai Karakoç, tanıdığım ilk bilge insandı. Ve ilk düşünür... Eski düşünürlerin, filozofl arın eserlerinin, herhangi bir arkadaşının düşüncelerini eleştirir gibi eleştirmesi benim için, şaşırtıcı bir olaydı. Onda fikir, bazen aniden fışkırır, bazen de uzun bir gelişme süreciyle ortaya çıkar. Yazmaya karar verdiğinde zorluk çekmez. Zengin bilgi birikimi ile geniş imajinasyon dünyası, yazılarında onu fi kirden fi kire koşturur. Gazetelere günlük yazı yazdığı sıralarda yanında bulunduğum olmuştur. Bir defasında, İstanbul’da bir kahvede yazısını hazırlamak üzereydi, fakat ne yazacağına henüz karar vermemişti.

“Üç Türkiye diye bir yazı yazayım” dedi ve sesli düşünmeye başladı: “Bir, bizim Türkiye’miz; iki, onların Türkiye’si...” dedi ve bana bakarak: “Peki üçüncü Türkiye kimin Türkiye’si?” diye sordu. Bana bakarak soruyordu, ama benden cevap beklemediğini biliyordum. “Bir de, dedi, bir Türkiye var, kendi kendisi olan bir Türkiye!” Ve yazısını bu temel üzerine kurup yazdı.

Onunla konuşmalarımızda uçsuz bucaksız bir tahlil seline kapılıp gittiğimiz çok olmuştur. Bir fikri, bir fenomeni öylesine parçalara ayırarak didik didik eder ki, bir daha o parçaların bir araya gelmeyeceğini sanırsınız; ama sonunda, bu tahlil yavaş yavaş bütünleşir ve bir terkip hâline gelir. O, esas itibariyle diyalektik düşünce tarzına sahiptir. Aristo mantığını kullandığı olur kuşkusuz; ama kendi özgün düşüncesi temelde diyalektik üslûba dayanır.

Düşüncelerinde aceleci değildir, ihtiyatlıdır. Belli bir sonuca birdenbire atlamaz, adım adım oraya yaklaşır. Bu yüzden sohbetleri zevkli ve öğretici fi kir ziyafetlerine, bir şölene dönüşür. Düşüncede ayrıntıya son kerte dikkat ve riayet eder. Başkası için bir hiç sayılabilecek minicik bir ayrıntı, yeri geldiğinde, onun düşüncesinin bel kemiğini oluşturur. (…) Düşünce dünyasının, onun gündelik pratik hayatına ayak bağı olduğunu ileri sürmek de mümkündür. Öylesine düşüncesinin (buraya şiirinin de dâhil olduğunu söylemeye gerek var mı?) surları arasına gömülmüştür ki, nerdeyse onun için bir dış dünya yok hâline gelmiştir.

Memuriyetten ayrılmaya karar verdiği ve ayrıldığı günde, aslında ne yapacağını, nasıl geçineceğini nerdeyse hesaba bile katmamıştır, diyebiliriz. Nasıl geçineceğine ilişkin soru, herkes gibi elbette onun da sorusudur. Bu sorunun ona ayak bağı olmadığını anlatmak istiyorum. Sonradan çektiği sıkıntılar, onun “geçim dünyası”na ne kadar hazırlıksız bulunduğunu göstermeye yeter. Necip Fazıl, bir defasında, içinde bulunduğu sıkıntıyı ifade sadedinde şöyle söylemişti: “Necip Fazıl’ı bir gün Yeni Cami duvarının dibinde bir boyacı sandığının önünde görürseniz, bundan doğacak mahcubiyetin mecmuu ondan başka herkese racidir!” Necip Fazıl, ayakkabı boyacılığı yapmadı. Ama Hatıralar’ında, okuduğumuz kadarıyla Sezai Karakoç, evinde, açlık sınırlarına teğet geçti. (…)

(Hece Dergisi Sezai Karakoç Özel Sayısı, sayı: 73,

Yazar: Rasim ÖZDENÖREN

MONNA ROSA: BİR EFSANE ŞİİR

Sezai Karakoç, modern Türk şiir piramidinin zirvelerinden biri, belki de birincisidir. Sadece şiiriyle değil, fikir adamı cephesiyle de bu böyledir.

Sezai Karakoç, modern şiirimizde birçok yönüyle bir ilktir. Şiirinin geleneğe bağlanan damarı, süreklilik ve içerik plânında Yahya Kemal ve Necip Fazıl’dan daha derindir. Çünkü şiirimizin evrimi, ilk defa onunla ciddî bir metafizik açılım kazanır ve Şeyh Galip’e bağlanma imkânı bulur. Böylece modern şiirimiz, bir ölçüde geçmişiyle arasındaki mesafeyi, fetreti kapamış olur.

Karakoç, şiiri yaşanmış olandan (insanlık tecrübesi) ve kendi hayatından (şahsî tecrübe) süzer. Popülizme ve ideolojik olana kapalı durur. Şiirle kavga vermez, ama şiiri kavgasını yüklenir. Sonuçta insanlığın ortak tecrübesine bağlanabilecek bir şiir ortaya koyar.

Şiirimizin baştan beri temel meselelerinden biri olan insan meselesi, onun şiirinde yaşayan, tarihi olan, inançlı, ilkeli, idealist, misyon sahibi vb. nitelikli bir insan şeklinde açılım gösterir. Bu yönüyle günümüz şiirinin önünde durur. Bununla birlikte sadece kendinden sonrakileri değil, kendinden önceki ve kendi kulvarının dışındaki şairleri de etkileyebilen nadir sanatçılarımızdan biridir. Modern edebiyatımızda Karakoç boyutunda başka bir şair hemen hemen yok gibidir.

Modern şiirimizin en büyük atılımı kabul edilen İkinci Yeninin belirleyici ve öncü şairlerinden biri Karakoç’tur. Ece Ayhan’a göre Turgut Uyar’la Edip Cansever ara kuşaktandır ve her ikisinin de bir yarıları bir bakıma hep Garipte kalmıştır. Sezai Karakoç’la Cemal Süreya ise İkinci Yeninin merkezindedir. (1) Aslında İkinci Yeni için bir merkez aranacaksa bu tek başına Karakoç olmalıdır. Çünkü Cemal Süreya’nın da ilk çıkışında, özellikle ironik söylem ve dili kullanma yönünden Gariple gizli bir akrabalığı vardır.

Bütün bunlar Sezai Karakoç’un şiirini okuma denemelerinde önümüze çıkacak ana duraklardan birkaçıdır. Şimdi ilk şiirlerine, Monna Rosa’ya dönebiliriz.

Monna Rosa, Diriliş Yayınlarının 52. kitabı olarak Ağustos 1998’de yayımlandı. 9 şiirden oluşan bir ilk şiirler toplamı ve Karakoç’un kitap olarak yayımlanan 9. şiir kitabı. Şiirlerden 7’si Hisar ve Mülkiye dergilerinde yayımlanmış (1951-1954). 2’si yazıldıkları tarihte yarım kalmış ve tamamlanarak ilk defa bu kitapta gün ışığına çıkıyor. Böylece Monna Rosa, bir efsane şiir olarak yaklaşık yarım asırdır koruduğu gizlilik sırrını bozuyor ve okuyucuyla buluşuyor.

Yıllar önceydi; Monna Rosa’nın elden ele dolaşan bir nüshasıyla karşılaşmıştım. Zaman içinde başka nüshalarla da karşılaştığım oldu, ama hiçbiri diğerini tutmuyordu. Ankara’da fakülteye başladığım yıllardı. Kütüphanelerden Hisar ve Mülkiye dergilerini buldum ve kendime ‘sahih’ bir nüsha edindim. Mutluydum ve isteyen arkadaşlarıma bu nüshanın fotokopisini veriyordum. Şimdi Monna Rosa’yı, hâlâ elimde mevcut olan bu nüshayla karşılaştırarak yeniden okumaya çalışıyorum.

Cemal Süreya, Edip Cansever’in “Nerde Antigone” adlı şiirini, ilk yayımlandığından otuz yıl sonra bütün şiirlerine alırken yapmış olduğu ekleme ve çıkarmaları onaylamayıp, bir şairin kendi şiiri üzerindeki “tasarruf” hakkının sınırlarına değinir. “Dize atmaya, belki evet; ama çok yerde ana gövdeye dizeler eklemeye kesinlikle hayır! Hele şiirin üzerinden yıllar geçmişse, şiir kitaplaşmışsa ve üst üste baskılar yapmışsa... Dahası o şiir bir kuşağın, bir akımın duyarlığını, belli bir tarih noktasındaki dil, düşünce, özlem, imge, vb. konumunu gösteriyorsa...” (2) Bu sebeple bir şairin, yayımlanmış şiirine sonradan yapabileceği herhangi bir değişiklik, belki sırf şairini ilgilendireceği, kuşağının dil ve şiir özelliklerini yansıtmayacağı durumlarda mümkün olabilir. Yayımlanan bir şiir, başarısı ve zaaflarıyla ait olduğu dil ve kültüre mal olmuş demektir. Ancak “çok özel” durumlarda belki kısmî bir müdahale söz konusu olabilir. Gelgelelim edebiyatımızda bu soruna takılmayan kaç şairimiz vardır?

Sezai Karakoç, yaklaşık yarım asır sonra ilk şiirlerini kitaplaştırırken onlar üzerinde bu anlamda ana gövdeyi sarsabilecek çok büyük değişiklikler yapmaz. Yaptığı sadece bazı dizeleri yeniden düzenlemek veya bir kelime eklemek ve bir ek çıkarmaktan ibaret bir değişikliktir. Bunun da şiire yeni bir ses rahatlığı getirdiği söylenebilir. Meselâ “Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa.” dizesi, “Bakar ürkek ürkek tavşanlar dağa.” ve “Kalbimi bin parçaya böldü bir divane sır,” dizesi ise “Bin parçaya böldü beni bir divane sır,” şeklinde düzenlenmiş. “Rüyasında örümcek başlarsa ağlamağa,” dizesine “bir” kelimesi eklenmiş; “Rüyasında bir örümcek başlarsa ağlamağa,” olmuş. “Pişmanlık ve Çileler”de 6 defa geçen “Annesi” kelimesinin eki düşmüş, “Anne” diye genellenmiş. Yine aynı şiirden “Bir güneş toprağı yarıp çıkacak.” dizesiyle başlayan bölümün önünden “Sineklerin kanadını ısıtan” dizesi atılmış. “Yağmur Duası”ndan da bir dize değişikliğe uğramış; “Bir kadın gömleği giydirmiş bana.”, bu dize “Afsunlu bir gömlek giydirmiş bana.” olmuş. Bunları, şiirlerin yayımlanmış ilk biçimlerini doğru varsayarak tespit ediyoruz. Yoksa bunlar, yayımlanmış bir metnin tashihi olarak da düşünülebilir.

Monna Rosa’da 6 defa geçen “Geyve” yer isminin “Gülce” olarak değiştirilmesi, Monna Rosa’nın okunuş şekliyle (Mona Roza) yazılışından vazgeçilmesi, ayrıca “Aşk ve Çileler”deki bölümlerin yerlerinin değiştirilmesi suretiyle akrostişin bozulması şiirin yapısını etkilemez. Kaldı ki gerçek okuyucu, işin magazin tarafıyla ilgilenmez ve sanatçının mahremiyet anlayışına saygı duyar.

Karakoç Monna Rosa’da dikkate değer üç değişiklik yapar. “Aşk ve Çileler” ile “Pişmanlık ve Çileler”deki birer bölümü yeniden yazar.

 

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi

Bende çıkar güneş aydınlığına,

Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi

Seni hatırlatır her zaman bana.

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi...

 

Bu bölüm yeniden şu şekilde yazılır:

 

Zeytin ağacının karanlığıdır

Elindeki elma ile başlayan...

Bir yakut yüzükte aydınlanan sır,

Sıcak ve minnacık yüzündeki kan,

Zeytin ağacının karanlığıdır.

 

Yine “Pişmanlık ve Çileler”deki;

 

Benim de boyum ufak, onun da ufaktı.

Kıvırcık saçlarından öpemediğim için onu,

Onun bu ocakta yanan toprağı

Her gece rüyamda avuçlarımı yaktı;

Benim de boyum ufak, onun da ufaktı.

 

bölümü, şu şekilde yeniden yazılır:

 

Gönüller yanarak kavuşacaktı;

Yüzdeki ıstırap, çile ocağı,

Onun bu ocakta yanan toprağı,

Bir gece rüyamda avuçlarımı yaktı,

Gönüller yanarak kavuşacaktı,

 

Bir de “Aşk ve Çileler”deki bir kelime, “deli” kelimesi önemli bir değişime uğrar: “Anla Monna Rosa, ben öteliyim...”; “ben bir deliyim” idi. Evet, “deli” ile “öteli” kelimelerinin ses ve şiirdeki biçimiyle anlam yakınlığı olsa da Cemal Süreya’nın işaret etmiş olduğu “şiirin belli bir tarih noktasındaki imge konumu”na denk düştüğü söylenemez. Deli ve meczup kelimelerinin öte olanla, metafizikle elbette bir yakınlığı vardır. Ne var ki Monna Rosa’nın bütününe hâkim olan beşerî aşk duygusudur. Burada “öte” imgesi bize “ilâhî” aşkı çağrıştırıyor. “Elma” imgesi için de aynı şey söylenebilir. Monna Rosa tipi, söylencelerde adı Züleyha ya da Zeliha olarak geçen Yusuf Peygamber kıssasındaki kadınla zaman zaman benzeşiyor. Tabi böyle bir çağrışım şiirin atmosferini ilk şeklinden uzaklaştırıyor ve başka atmosferlere doğru açıyor. Belki bunları gerçek bir “müdahale” sayabiliriz.

Sezai Karakoç şiire nasıl başlamış ve şiirinin kaynakları nelerdir? Bu soruların cevabı büyük ölçüde Monna Rosa’da gizlidir.

Karakoç, şiire Garipten, Hisarcılardan, hatta hececilerden bir iz taşımadan girer. Onun şiire girişi, doğrudan doğruya herhangi bir etkiye bağlanamaz. Daha ilk şiirlerinde; “Rüzgâr” ve “Yağmur Duası”nda (1951) yakalamış olduğu duyarlık ve sembolik ifade gücüyle kuşağının yazdığı şiirin önüne geçer. Belki Türk ve batı şiirinin ustalarını iyice özümseyerek şiire girmiştir, denilebilir. Bu da onun şiire sağlam bir yerden başladığını gösterir.

Bu çerçevede Monna Rosa’da Charles Baudelaire (1821-1867)’in; özellikle “Balkon” şiirinin havası estiği, bu iki şiirin ses ve yapı yönünden benzerlikler çağrıştırdığı söylenebilir. Cahit Sıtkı Tarancı’nın çevirisiyle “Balkon”dan bir bölüm:

 

Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece.

Seçerdim o karanlıkta gözbebeklerini

Mest olur, mahvolurdum nefesini içtikçe

Bulmuştu ayakların ellerimde yerini.

Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece.

 

Bu da Monna Rosa’dan bir bölüm:

 

Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna;

Saat on ikidir, söndü lâmbalar.

Uyu da turnalar gelsin rüyana,

Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar;

Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna.

 

Elbette Karakoç ile Baudelaire arasında önemli bir izlek farkı vardır. Baudelaire’in şiirindeki melânkoli, bireysel tecrübeden beslenir ve bireysel kalır. Karakoç ise duygularını belli bir kültür dünyasının atmosferine bağlı kalarak dile getirir. Anadolu’nun yüzlerce yıllık aşk geleneğini içselleştirmeye çalışarak yeni imkânlar arar. Yani yerinin ve duruşunun bilincindedir.

Monna Rosa’da yoğun bir semboller dünyası vardır. Bunlardan “gemi” sembolü, sanki Yahya Kemal’le aynı denizlere yelken açar gibidir. Ölüme adım adım yaklaşıldığı bir bölümde, şairle sevgili arasındaki o trajik diyalog, Yahya Kemal’in “Sessiz Gemi”deki betimlemelerini yakından dolaşır:

 

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

 

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

 

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

 

Bîçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!

Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!

 

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;

Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

 

Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,

Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.

(Sessiz Gemi)

 

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;

İnce yelkenleri alıyor yeller.

Titretir kalpleri ve bayrakları

Gemiden toprağa uzanan eller.

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı,

Bir yosun köküne hasret kalacak

Gizli hazineler, su yılanları...

İnce yelkenleri alıyor yeller;

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı.

Beyaz pelerinli hür tayfaları

Kendine bağlıyor siyah kediler;

Titriyor gönüller ve kara bayrak,

Bir yosun köküne hasret kalacak

Gemiden toprağa uzanan eller.

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı.

(Ölüm ve Çerçeveler)

 

Ebubekir Eroğlu, “Duyarlık, Sezai Karakoç şiirinin her zaman önemli eksenlerinden biri olmuştur.” der ve bunu, onun ilk şiirlerine, Monna Rosa’ya bağlar. “Monna Rosa ilk gençlik tutkuları ile örülü bir aşk şiiridir. Ama tek bir olgunun yüceltilmesi değildir. Duyarlık ve coşku birbirine eklenerek ve düşsel unsurlarla da beslenerek şiiri oluşturur.” (3)

Sezai Karakoç, Monna Rosa’da rahat bir söyleyiş ve güçlü bir semboller ağıyla unutulmaz tablolar çizer:

 

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;

Bakıyor ateşe, küle böcekler.

Köpekler parçalıyor kanaryaları,

Mektupları bir boz ağaç kurdu yer.

Baykuşlar ötüyor harabelerde;

Yanıyor lâmbalar, hafif ve sarı.

Bir kaza kurşunu bulur her yerde

Süvarisiz şaha kalkan atları...

Bir ruhun ışığı vardır göklerde,

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;

Ötüyor baykuşlar harabelerde.

 

Bunun yanında;

 

Benim gözlerim yeşildir, onun gözleri kara;

Ben günah kadar beyazım, o tövbe kadar kara.

 

dizelerindeki anlam kırılmaları ile

 

Kediler halıları parçalıyor,

Kırmızı bir ışık düşüyor yere.

(...)

Rüyasında bir örümcek başlarsa ağlamağa,

İçine gül koyduğum tüfek ölmeğe başlar.

(...)

Bu erkekler kokuyu kediler gibi alır

Ve kediler her gece sürünür yastıklara.

(...)

Bir geyiğin gözleri düşer eriyen kara

(...)

Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi.

 

dizelerindeki imgelem, güçlü bir İkinci Yeni şiirinin habercisidir.

 

Artık ben gideceğim, ata eğer vuruyorlar.

Hatıralarımı birer birer yakacağım.

Entarimi parça parça edip

Zehirli kirpilere bırakacağım.

Beyaz bir kayanın üstüne çıkıp

Göğsüme siyah bir gül takacağım.

Batan güne doğru kurşunlar sıkıp

Kendimi boşluğa bırakacağım.

 

Bu bölümdeki ‘intihar’ izleği finale doğru bir çeşit aşkın intiharına dönüşür ki, bu da trajik bir sır olarak şiirin bütününe siner. Aşk+Ölüm=Yaşamak:

 

Ve sonra bir köşede öldürmek ölmeyeni

Ve son vermek bitmeyen, bu bitmeyen şarkıya,

Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni.

 

Sezai Karakoç’un şiir serüveninin Leylâ ile Mecnun’a açılımı buradan başlar. Onun şiirlerindeki vect hâli ve metafizik olana bağlanma bizzat yaşanılarak ulaşılan bir olgudur. O, hayatını şiire koymakla bize bahşedilen bir hayatın şiirini yazar!

Monna Rosa çağdaş bir aşk manifestosudur. Sırrını şairinin masalından alan bir efsane şiir! Ece Ayhan, bir yazısında kendine özgü o “sıkı” üslûbuyla bu sırrı ifşa eder: “Sezai Karakoç sürmeli gözleriyle bir başına ve yalınayak yürümeyi seçti kızgın çöllerde, pingponglu bir aşk kırgınlığı onu Mecnun kıldı. (‘Mona Roza’; bu şiiri hemen hemen bütün Boğaziçi Üniversitesindekiler çok severler.) Kafasındaki kıza ihanet etmemek, derviş olmak için hiç evlenmedi.” (4)

Evet, Monna Rosa, modern Türk şiirinin en uzun soluklu aşk şiirlerinden biridir. Bir ilk şiir olarak Sezai Karakoç şiirinin sonuncu kitabı; onunla başlayıp tekrar ona dönen bir süreç! Uzun bir yarım yüzyıl! Sonuç: “Bitmeyen bir şarkı”!

 

1. Ece Ayhan, Şiirin Bir Altın Çağı, Yapı Kredi Yayınları, 1993.

2. Cemal Süreya, “992. Gün”, Gösteri, S. 102, Mayıs 1989.

3. Ebubekir Eroğlu, Sezai Karakoç’un Şiiri, Bürde Yayınları, 1981.

4. Ece Ayhan, “Sıkı Şairlerden Turgut Uyar ya da Sivil Şiir”, Ludingirra, S. 3, Güz 1997. Nitekim “Aşk ve Çileler”deki akrostişte şifrelenen Muazzez Giray (Akkaya), yıllar sonra ortaya çıkar ve kendisiyle yapılan bir söyleşide, Sezai Karakoç’un öğrencilik döneminde kendisine duyduğu ilgiyi hissettirdiğini, ama kendisinin ondan elektrik alamadığını söyler. “Çok şiirler verdi, ne bileyim yazılar verdi, kitaplar verdi, ama yakınlık duyamadım.” diyerek şöyle bir açıklama yapar: “Çok fazla üzerime düştü. Bilmiyorum, biraz tutku hâlini aldı. Onun da bu şeye saplanmamasını arzu ederdim. Saplantı hâline gelmemesini isterdim. Kendisi bir hayat kursaydı daha mutlu, huzurlu olurdum.”

Eğer Muazzez Giray gerçeği saptırmıyor ve doğru söylüyorsa Sezai Karakoç karşılıksız bir sevgi/aşk yaşamış demektir. Söyleşinin bütününden onun, Sezai Karakoç’tan çok farklı bir dünyanın insanı olduğu; duygusal ve entelektüel hiçbir yönünün bulunmadığı; para pul, makam mevki hesabıyla bir evlilik gerçekleştirdiği ve düz/tipik bir devlet memuru olarak sıradan bir hayat yaşadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda Sezai Karakoç’un ilgisinin karşılıksız kalması gayet doğaldır. Artık Sezai Karakoç için olay, geçmişte kalmış bir parantezden ibarettir. Onun yolu ve dünyası başka ve büyük bir mecrada seyretmektedir.

Bizim için ise esas olan şiirdir. Bu bağlamda karşılıksız bir aşkın ürünü olan Monna Rosa, bir efsane şiir olarak Türk edebiyatındaki seçkin yerini korumaya devam etmektedir. Esasında Muazzez Giray’ın (Akkaya) 60 yıl sonra kendini ifşa etmesinin Sezai Karakoç’a, şiire ve aşka saygısızlıktan başka bir anlamı yoktur. İçerik olarak bu söyleşi, Sezai Karakoç’un büyüklüğünü ve Muazzez Giray’ın (Akkaya) sıradanlığını gösterir. Yani o, duruşuyla ve ilgisizliğiyle böyle bir şiirin muhatabı olmayı hak etmemektedir. (“Adına Şiirler Yazılan Geyveli: Muazzez Akkaya”, söy. Fahri Ersavaş-Şeref Elma, www.geyve.com, 6 Aralık 2011)

 

Eleştiri Denemeleri (2014)

Yazar: MEHMET ERDOĞAN

VE MONA ROSA, SEZAİ KARAKOÇ'U ANLATTI

VE MONA ROSA, SEZAİ KARAKOÇ'U ANLATTI

 

Türk Edebiyat ve fikir dünyasının anıt isimlerinden Sezai Karakoç imzalı Türk Edebiyatı'nın şiir anıtlarından Mona Rosa'ya konu olan Muazzez Akkaya konuştu:

GALERİ İÇİN TIKLAYIN

Sezai Karakoç'un 14 kıtalık "Mona Rosa" şiirinin kıta başlarındaki harflerin yan yana getirilmesiyle ortaya çıkan "Muazzez Akkaya'm" akrostişi, 56 yıldır edebiyat çevrelerinde cevabını arıyordu. Efsanenin kahramanı Muazzez Akkaya o günleri anlattı.

Şehir efsaneleri diyordu ki: "Sezai Karakoç bir kıza aşık olur,ama bunu ne o kıza ne de başka birine anlatabilir. Kız bir şeylerin farkındadır ama emin değildir. En yakın arkadaşı Sezai Karakoç'un şiire olan merakını biliyordur ve bir davete katılması için ısrar eder. O da kıramaz ve katılır.programı sunan da o arkadaşıdır. Gecenin sonuna doğru söze başlayan arkadaşı,aralarında da güzel şiirler yazan birinin olduğunu söyler ve Sezai Karakoç'u sahneye davet eder. Sıkıla sıkıla çıkar Karakoç ve Mona Roza’yı okumaya başlar. Kız da ordadır ve nişanlanmıştır. Emindir artık emin olamadıklarından. Bakışırlar bir süre,sonra Karakoç daha fazla dayanamaz ve koşarak sahneyi terk eder. Kız arkasından koşar hemen. Yetişir Karakoç'a. Parmağındaki yüzüğü göstererek der ki; "bir tek sözüne bakar,çıkarıp atarım".Sezai Karakoç da "artık senin aşkın benimkine yetişemez" der.  O gece kız intihar eder.Sezai Karakoç hala evlenmemiştir..."

Oysa Muazzez Erkaya'nın ölmediği ve yaşadığı biliniyordu. Ancak kapılarını kimseye açmıyordu. Bir yerel site, ulusal medyanının başaramadığını başardı ve Türk Edebiyatının şiir anıtları arasında yer alan Mona Rosa'ya ilham kaynağı olan Mona Rosa ile sohbet gerçekleştirdi...

Muazzez Akkaya'nın aile dostu Geyveli şair Fahri Ersavaş ve Eşme köyü web sitesi editör ve geyve.com yazarı Şeref Elma Muazzez Akkaya (Giray)'ı ziyaret etti.

Muazzez Giray, iddialara ve anlatılanlara cevap verdi. İşte o röportajdan önemli satırbaşları ve söz konusu röportajın tamamı:

Kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

 

-1930 yılında Akhisar'da (Pamukova) doğdum. Babam memur, reji diyorlar sonra Tekel oldu. Türkiye'nin nüfusu az olduğu için, çocukları büyüdükçe ortaokullu bir şehre, mesela ablam liseye başlayınca lise olan bir şehre tayinini istedi. Hemen Eskişehir'e yolladılar, üniversiteye gelince Ankara'ya tayinini istedi ve oraya yolladılar.

İlkokul 3'e kadar Sögütlü'de, 4 ve 5. sınıfı Eskişehir'de okudum. Ortaokulun ilk senesini yine Eskişehir'de okudum, sonra babam Ankara'ya tayin oldu. Ortaokulu Ankara Anafartalar Ortaokulu'nda okudum oradan mezun oldum.

Bir arkadaşım bahsetmişti Leyli meccali (Fransızca: yatılı okul) imtihanına niye girmiyorsun diye... Ve oraya girdim, tesadüfen İstanbul Kandilli Kız Lisesi'ni kazandım. Orada 3 sene en büyük zevk-i tahsilim, en güzel arkadaşlıklarım, tüm anılarım hala devam ediyor, buluşuyoruz görüşüyoruz. Yatılı okul olunca kardeş gibiyiz. Sonra bir arkadaşım vasıtasıyla, abisi hariciyeci imiş, Siyasal Bilgilerin imtihanına girelim dedi. O kazanamadı, ben kazandım. Yıl 1950 ve 4 sene de orada okudum. 1954'te mezun oldum.

Sonra Maliye Bakanlığı'nda, bir ara DSİ'de, tekrar Maliye Bakanlığı'nda çalışırken eşim Orhan Giray ile tanıştım. O da Umum Müdür Muavini idi, orada tanıştık. Sonra ben onu ziyarete geldim ve arkadaşlığımız devam etti. 1958 yılında da evlendik. 4 çocuğum oldu, 2 kız, 2 erkek... Ayşegül, Ela, İhsan, Özgür Sinan, ... Hepsinden memnunum, hepsi aklı başında çocuklar, yüksek tahsillerini yaptı.

Eşimin esas görevi Maliye Müfettişi iken evvela Kıbrıs'a Maliye Ateşe olarak tayin oldu, orda da 1963 olayları çıktı. Hemen yanıbaşımızda Rum komşularımız vardı, orada doktorun ailesini katlettiler... Oradan İsrail'e Telaviv'e tayin oldu. 2 sene orada kaldık. Ve 1966 yılında Türkiye'ye döndük.

Ben daha önce Hukuk imtihanını da vermiştim. O arada gizli gizli staj da yaptım. Ve hazinede, Hazine Avukatlığı yapmaya başladım. Ama Telaviv'e giderken dondurmuştuk. Dönüşte tekrar Ankara Muhakematı'nda başladım. Eşim de döndükten sonra Devlet Malzeme Ofisi'nde (DMO) Umum Müdürlüğü yaptı. 1967'den 1973'e kadar 5-6 yıl görev yaptı. Daha sonra Anadolu Bankası Umum Müdürü olarak İstanbul'a geldik. 2-3 sene de burada görev yaptı. Sonra başka tayinler çıktı, O da Marmara Transport diye bir gemi tersaneciliği vardı, orada Murahhas üye olarak devam etti. Sonra da bir hevesle inşaat işine kalkıştı. Eskiden beri inşaata hevesi vardı. Kozyatağı'nda bir arsa almıştık orada biraz inşaata girişti, diğer işleri bıraktı. Zaten yaşlanmıştı, o inşaatı bitirdikten sonra oğlumuz İhsan'a devretti. İçerenköy'de inşaat yaptı. Ve sonrada böbrek yetmezliğinden hasta oldu. Diyalize girdi, gerçi çok fazla giremedi ama... 6 ay kadar ancak dayandı. 2006'da vefat etti.

Ben de kızım Ela ve torunum Deniz'le birlikte üçümüz beraber yaşıyoruz. İyi ki varlar, 5 tane torunum var, 6'ncı da yolda. ... kardeş geliyor. (Bu arada İdil'i kastederek kıskançlık başlar mı diye soruyoruz) Hayır abla olacak, (Gülüşmeler) sanmam...

Pabucu dama atılmayacak değil mi?

-Yok yok, mesela en büyük torunum Deniz, Marmara Maliye Bölümü'nü bitirdi master yapmaya gidecek, O'nun pabucu dama atılmadı. Arkalardan geldi hepsi mesela... Her yeni gelen seviliyor.

Geyve'de nerede oturdunuz, komşularınız ve hatırladığınız isimler kimlerdir?

Geyve'de Gazisüleymanpaşa Mahallesi'nde eski yazlık sinemanın olduğu yerde oturduk.

Yanımızda dava vekili Şefik Bey vardı, çocukları Dilaver, Sezai, Gülen, torunları Menderes İstanbul'a yerleşti. Diğer komşularımız Saatçi Fahri, Şaziye Hanım ve kızları Nuray, Ayşe, Fatma. Sakibe Hanım ve kızı Keriman. Karşımızda Rüştü Bey vardı. Diğer hatırladıklarım Sadettin Enişte, Mehmet Dinçer öğretmen. Asiye Karabaş ve kızı Sinem ve Serdar Geyve'de kalan akrabalarımız.

Bu arada biraz geriye dönerek, masa tenisi (ping pong) şampiyonluklarınız varmış, biraz bahseder misiniz?

-Mülkiyedeyken (Siyasal Bilgiler) Ülker Akçakoca (Köksal) diye bir arkadaşım vardı. Onunla beraber ping pong oynayalım dedik, 1-2 ping pong oynayan arkadaşlarla birlikte... derken ilerlettik bunu. Bu sefer fakülteler arası ping pong müsabakaları oldu. O zamanlar tabi bu kadar spor yapan ve ping pong oynayan yoktu. Fakülteler arası Dil Tarih'te oynayan bir asistan vardı. Oraya çağırdılar, benim daha önceden haberim yok, 'Haydi Muazzez maça' dediler. Gittik orada, işte 5-6 kişiydik sanırım iştirak eden, orada 1.'lik aldım. Tesadüfen yendim hepsini.

Arkadaşlarınızı not almışım, onlarla sağ olanlarla görüşür müsünüz hala?

-Cengiz Aren vefat etti sanırım. Ülker ile görüşüyorum mesela. Neriman ile Burhaniye'de yazlığa gittiğimde görüşmüştüm. Ülkü ile mezun olduktan sonra eşi çimento fabrikasında vazifeliydi, bir ara görüşmeler olmuştu sonra dağıldık. 2004'te 50'. yıl mezunları biraraya gelmiştik. İlhan Evliyaoğlu... Suzanlar vardı 2 Suzan...

Mezuniyet fotoğrafında yoktu... Siz ne diyorsunuz o güne?

-İnek Bayramı, özel bir gündür.

Siyasal Bilgilerin özel Bayramı mıdır?

-Evet, okulun en sonunda bir inek getirirler. O sınıfın da ineğini seçerler. O, ineği gezdirir böyle. Yani çok çalışan, iyi notlar alan öğrenci, okulun etrafında böyle dolaşır, işte şarkılar söylenir, marşlar söylenir. O arada salonda da toplantılar yapılır, şiirler okunur, çok güzel geçer...

Eşinizle nasıl tanıştınız?

-Maliyede çalıştığım dönemde tanıştık. Ben Maliyede çalışırken O'da Hazinede Genel Müdür Yardımcısı idi. Ve onun bürosunda çalışmaya başladım. O İstanbul'a döndü. İstanbul'a dönünce telefon ettim... koşarak geldi. Ondan sonra arkadaşlığımız devam etti. Bir-bir buçuk sene arkadaşlığımız oldu, sonra evlendik.

Sizin bir Avukatlık süreciniz var ondan bahseder misiniz?
-Benim avukatlığa başlamam 1960 yılında oldu. Baş Hukuk Müşavirliğinde avukat olarak başladım, eşim Kıbrıs ve Telaviv'e atanınca ücretsiz izin aldım. Dönüşte, baş hukuk müşavirliğinde değil de, Ankara Muhakemat'ta başladım. Orada da çok iyi arkadaşlıklarımız oldu. 10 kadar avukat arkadaşımla hala görüşürüm.

DSİ'de de görev yaptınız...

Evet, avukatlığa başlamadan önce Devlet Su İşleri'nde çalıştım. Şakir'de (Eşmeli) orada çalışıyordu. Sonra avukatlığa geçmek için ordan ayrıldım.

Şimdi en kritik soruları başlayacağız ancak sizi rahatsız etmeden soracağız. Şimdi sınıf arkadaşınız Sezai Bey'le (Karakoç) olan şiirle ilgili... Siz bu şiirin farkına ne zaman vardınız?
-Ben o şiiri... Yazılmış benim hiç haberim bile yoktu, hatta Altan Öymen'in eşi Aysel bir sınıf aşağıdaydı sanırım. O söyledi 'Sınıfınızda çok güzel şiirler yazan birisi var' diye. Ben de öyle şiirlerle falan aram yoktur, matematiğe daha ilgiliydim. Derken açığa çıktı. Çok fazla üzerime düştü bilmiyorum, biraz tutku halini aldığı, onun da bu şeye saplanmamasını arzu ederdim. Saplantı haline gelmemesini isterdim... Kendisi bir hayat kursaydı daha mutlu, huzurlu olurdum.

 

SEZAİ KARAKOÇ İLGİSİNİ NASIL HİSSETTİRDİ?

 

Öğrencilik döneminde ilgisini size hissettirdi mi, yoksa siz bunu daha sonra mı öğrendiniz?

-Hissettirdi tabii... Çok şiirler verdi, ne bileyim yazılar verdi, kitaplar verdi, ama yakınlık duyamadım.

Kısaca elektrik alamadınız..

-O'nu diyorsanız evet elektrik alamadım.

Bu şiir (Mona Roza) daha önceleri hiç bir yayınevi tarafından yayınlanmamış, o güne kadar (internet dönemi) teksirle fotokopiyle çoğaltılarak okunmuş ve belli kesimler tarafından bilinirdi. İnternetin ortaya çıkmasıyla 2002'de dikkat çekmiş, gençler arasında paylaşılarak daha bir önem kazanmış... Şiirin en önemli özelliği mısralarının baş harflerini birleştirdiğimizde (akrostiş) sizin isminiz yazıyor. Kamuoyunda bilgi kirliliği var, bir sürü hikayeler, uydurmalar, şehir efsaneleri söz konusu. Bilinmeyenler ne kadar açığa çıkarsa, yalan yanlış bilenen herşey ortadan kaybolur. Sizin üzerinizden dedikodu üretilmektedir. Bu anlamda bizi ilgilendiren kısmı Geyveli olmanızdan ötürü Muazzez Akkaya'nın kendisidir. Muazzez Akkaya ne düşünüyor, onun yaşamı nasıldır, meslek hayatı iş hayatı nasıldı, kimle evlendi, çoluk-çocuk durumu nedir vs... Bizi en fazla rahatsız eden kısmı sizin üzerinizden dedikodu üretilmesidir. Mesela, Cemal Süreya'dan bahsederler...

Hiç size bu konuyla ilgili bir bilgi geldi mi?

-Cemal Süreya'dan nasıl bahsediyorlar?

İnternette dolaşan bahse göre, çok enteresandır Cemal Süreya, Sezai Karakoç ve siz Siyasal Bilgiler'de sınıf arkadaşısınız... Cemal Süreya ve Sezai Karakoç size ilgi duymakta, kendi aralarında sizin gönlünüzü kazanmak için farkınızda olmadan iddiaya girerler. Size yakınlık kurmaya çalışırlar...

-Cemal Süreya'dan... Şimdi açınca... Ben de konuyu açayım. Kendisi hiç belli etmedi hakikaten. Ama ne zaman sınıfa girsem, tahtaya şiir yazardı. Bir de mantomu aşağıda hocaların olduğu yere asardık ve orada cebime hep şiirler gelirdi. Ama kim olduğunu bilmezdim. Ve aynı yazı tahtada da görünce onları Perihan diye bir arkadaş vardı, hatta ona da 'Bak aynı çocuk' falan diye... Sonradan kafama jeton düştü... Çünkü 1-2 defa Todori'de karşılaştık, ilk zamanlar maliyenindi orası. Orada evliliğimi sorardı, ben de 'Gayet iyi gidiyor' falan deyince, 'Benim de iyi gidiyor neden iyi gitmesin' diye... O yazdıklarını biraz hissetmiştim ama şimdi daha iyi anlamış oldum. Bak ben bunu bilmiyordum. Kimden duydunuz?

İnternette okumuştuk veya bir dost meclisinde konusu geçmiş olabilir tam hatırlamıyorum. Ama çok öne çıkan bir bilgi bu... İnternette buna benzer pekçok iddia var. Bir tanesinde sizin intihar ettiğinizden bahsediyor.

-Evet onları yazdı Ahmet Hakan...

Bizim esas amacımız, sizin bir kişiliğiniz var, siz bir Muazzez Akkaya olarak, sizin hakkınızda bir sürü dedikodular üretiliyor ve bu dedikodular karşısında biz de bir Geyveli olarak ister istemez sorumluluk duyuyoruz. Amerika'daki kızınızın Ahmet Hakan'la yaptığı görüşme çok yararlı oldu.

Bir iddiada konferans salonunda size karşı şiir okuduğu, sizin ağlayarak salonu terk ettiğiniz söyleniyor...

-Şiir gününde çıktı okudu gerçekten...

Bu şiiri mi okudu? Mona Roza'yı mı okudu?

-Vallahi şu an onu bile hatırlamıyorum, hangisini okuduğunu... Ben de okul gecesi olduğu için gitmiştim, ama ne kaçtım ne de bir şey yaptım, sakin sakin oturdum.

Sizin için Grace Kelly gibiydi diyorlar...

-Yok kadıncağız mezarında ters dönecek (gülüşmeler)... Sanırım bir-iki kişi iltifat olsun diye söyledi ama alakası yok tabii.

Cemal Süreya konusuna dönecek olursak eksik olan kısmını tamamlayayım. Cemal Süreya ve Sezai Karakoç sizin kalbinizi kazanmak için iddiaya giriyor. İddia sonunda kaybeden hayatının sonraki aşamasında bir iz taşıyacaktı. Anlatılana göre Cemal Süreya iddiayı kaybeder ve 'Süreyya' olan soy isminden bir tane 'y' harfini nüfustan sildiriyor.

-Hımmm o sebeple sildiriyor öyle mi?

Evet

-Allah Allah (ben neymişim dercesine gülüşmeler)

Böyle bir silinme olayı var mı?

-Var. Tabi Süreyya idi bizim zamanımızda

Silinme hikayesini biliyormuydunuz?

-Yok hiç bilmiyordum, ama Cemal Süreyya idi, 'y' harfini sonradan kaldırdığını biliyorum.

Ne olarak kaldırmış olabilir?

-Hiç bilmiyorum.

Bakın burası çok enteresan, ben 'y' harfini kaldırdığını bilmiyordum. Ancak siz bu olayı onaylıyorsunuz...

-Evet evet Süreyya idi 'y'yi kaldırdı.

Çünkü orada iddiayı kaybettiği için...

-Ama ikiside kaybetmiş oluyor o zaman...

Hayır kendi aralarındaki iddianın farkında değilsiniz... İddiayı kaybeden Cemal Süreyya soy isminden bir tane 'y' harfini kaldırıyor. Bakın o dönemdeki anlayışa Eğer doğru ise bugün böyle bir iddiayı günümüzde kim yerine getirir ki...

Tabi bu iddia olayı kulaktan dolma bir bilgi de olabilir... Olay şöyle devam ediyor, Sezai Bey'in size olan sevgisini aşkını iddiaya kurban etmesinden dolayı onunla olan ilişkinizi kesmişsiniz, hiç konuşmamaya başlamışsınız...

-Bilemiyorum, Allah Allah (gülüşme)

Bu olaydan sonra Sezai Bey içine kapanmış, hiç evlenmemiş vs... Halbuki siz bu yaşanan olayların hiç farkında değilsiniz

-Evet hiç farkında değilim..

Hatta sizin ping pong'a olan ilginizden dolayı bir şiiri var

-Evet öyleymiş, onu da Ahmet Hakan'dan öğrendim.

O dönemde okul yaşantısı, arkadaşlıklar nasıldı?

-O dönemde erkek arkadaşlar çoktu. O yüzden biz kız arkadaşlar daha fazla birbirimizle kaynaşıyorduk. Ama ben daha çok Ülker Akçakoca ile takılırdım. Beraber Suriye'ye Lübnan'a, Kıbrıs'a seyahatlerimiz olurdu. Sömestr Şubat tatilinde okulca sınıfta da 8 kızdık. Sınıfımızda güzel güzel kızlar vardı ama neden bana yazılmışlar bilmiyorum. Üniversiteye başlayan genç delikanlılar, onun için yakınlarında kim varsa veyahut hoşlarına gidin başka bir yerde olsaydı başkasına ilgi olacaktı. Çok şükür fakülte hayatımız çok güzel geçti. Ping pong oynamamız da devam etti bizim, 4 sene boyunca... Güzeldi bilmiyorum... Hocalarımızda gayet iyiydi... Coşkun Bey vardı, Bülent Bey vardı, Fadıl Bey vardı...

New York'ta kızınızda ne kadar kaldınız? Gelip gitme mi oldu?

Evet gelip gitme oldu. Devamlı kaldığım olmadı. En çok 3 hafta kalmışımdır. Ama torun doğduğunda bir 25 gün olabilir.

Üniversite döneminde öne çıkan arkadaşlarınız var mıydı?

Atilla Karaosmanoğlu vardı, Planlama Teşkilatının başına geçmişti, İlhan Evliyaoğlu milletvekili olmuştu, Ümit Özkan vardı... Erkek arkadaşlarla fazla da bağlantımız olmadı. Ülker ile birkaç toplantılara gittik, sonra baktık onlar da rahat konuşamıyor bir daha katılmadık.

Eşinizden bahsedecek olursak, O'nu da rahmetle analım, ona olan ilginiz, kısaca onu nasıl anlatırsınız? Herkesin peşinde olduğu Muazzez Akkaya'nın gönül verdiği insan nasıl biriydi?

-Orhan Giray çok efendi, saygılı birisiydi. Hani eskiden söylerlerdi ya İstanbul Beyefendisi, şimdi bilmiyorum, sanırım onun devreleri de öyleydi. Sınıf arkadaşlarının arkadaşlıkları da seviyeli saygılı kişilerdi. Belki o devrin yetiştirdiği insanlar, Atatürk devrinin insanları oldukları için hem kadınlara saygılı, hem etraflarına saygılı... Tabi aramızdaki sevgi çok kuvvetliydi, zaman geçtikçe yerleşti. Tabi çocuklarımız olunca onu perçinlediler... Çok güzel, huzurlu bir 48 sene geçirdik beraber. Güzel bir evlilikti bizim için.

Bize kapınızı açıp, vermiş olduğunuz bilgiler için çok teşekkür ederiz. Umuyoruz, bilinmeyen merak edilen pekçok konu sizin açınızdan aydınlığa kavuşsa da bazı yaşanmışlıklar gizemini korumaya devam edecektir. Size ve çocuklarınıza, torunlarınızla birlikte sağlıklı bir ömür dileriz.

KAYNAK: Ve Mona Rosa, Sezai Karakoç'u anlattı (http://www.haber7.com/unlulerin-dunyasi/haber/826246-ve-mona-rosa-sezai-karakocu-anlatti, 04 Ocak 2012).

 

 

Yazar: haber7.com (Muazzez Akkaya ile Söyleşi)

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör