Necip Fazıl Kısakürek

Düşünür, Yazar, Şair

Doğum
26 Mayıs, 1905
Ölüm
25 Mayıs, 1983
Eğitim
Bahriye Mektebi (Askeri Deniz Lisesi)
Burç
Diğer İsimler
NFK, Ne-Fe-Ka, Adıdeğmez, Nüktedan, Mürid, Ahmed Abdülhak, Neslihan Kısakürek...

Düşünür, şair ve yazar (D. 26 Mayıs 1905, İstanbul – Ö. 25 Mayıs 1983, İstanbul). Yazılarında kendi imzasının dışında Ne-Fe-Ka, Hi-Ab-Ko, Ha-A-Ka, Adıdeğmez, Nüktedan, Mürid, Ahmed Abdülhak, Bankacı, Be-De, Neslihan Kısakürek, Prof. Ş.Ü., Tanrı Kulu, Dedektif x 1, Ozan, Ozanbaşı, Hikmet Sahibi Abdi’nin Kölesi takma imzalarını da kullandı. Dulkadiroğullarına mensup Kısakürekler soyundandır. Çocukluğu, mahkeme başkanlığından emekli büyük babasının İstanbul Çemberlitaş’taki konağında geçti. İlköğrenimine İstanbul Büyükdere’de bir mahalle mektebinde başladı. Sırasıyla Fransız Papaz Mektebi ve Kumkapı’daki Amerikan Kolejinde, Rehber-i İttihat Mektebinde, Büyük Reşit Paşa Numûne Mektebinde ve ailenin seferberlik sebebiyle gittiği Gebze’nin Aydınlı köyündeki ilkokulda okudu ve Heybeliada Numûne Mektebini (1916) bitirdi. Edebiyat ve kültür zevkini 1920 yılında bitirdiği Bahriye Mektebinde (Askerî Deniz Lisesi) aldı. Lisedeki öğretmenleri arasında dönemin ünlülerinden Yahya Kemal (Beyatlı), Ahmet Hamdi (Akseki), İbrahim Aşkî Efendi, Hamdullah Suphi (Tanrıöver) vardı. 1921 yılında Darulfünun Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesine (İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü) girdi. Buradaki öğrenimini tamamlamadan 1924 yılında fakülteden ayrıldı. Aynı yıl, devlet bursuyla yurtdışına gönderilen öğrenciler arasında Fransa’ya gitti. 1924-25 yıllarında Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris’te geçen bohem hayatı sebebiyle bu okulu da bitiremeden geri döndü. 1928-39 yıllarından Hollanda Bankası, Osmanlı Bankası ve İş Bankasında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. 10 Ekim1938’de bankacılıktan istifa etti ve Haber gazetesinde çalışmaya başladı. Kısa bir süre sonra Son Telgraf gazetesine geçti.

Zamanın Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından Ankara Devlet Konservatuarına ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesine öğretmen olarak (1939-44) tayin edildi. Daha sonra yine Hasan Ali Yücel tarafından İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisinin Yüksek Mimari Bölümüne atandı. Robert Kolejin son sınıflarında edebiyat öğretmenliği yaptı. Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı. 1941 yılında evlendiği Neslihan Kısakürek’ten Mehmet (1943), Ömer (1946), Ayşe (1948), Osman (1950) ve Zeynep (1953) adlarında beş çocuğu dünyaya geldi. Erenköy’deki evinde vefat etti. Eyüp’teki mezarlıkta toprağa verildi.

Necip Fazıl, 1931-33 yıllarında askerlik görevini İstanbul’da yaptı. 1936 yılında, on yedi sayı süren haftalık edebiyat dergisi Ağaç’ı çıkardı. Ağaç, dönemin kalburüstü edebiyatçılarının toplandığı etkili bir dergiydi. İkinci Dünya Savaşı’nın koşulları gereği 1942’de kırk beş günlüğüne tekrar askere alındı ve Erzurum’a gönderildi. Askerdeyken yazdığı bir yazı sebebiyle mahkûm oldu. Bu, Necip Fazıl’ın hayatında önemli bir yer tutan mahkeme ve hapisliklerin ilk mahkûmiyetiydi. Cezasını İstanbul Sultanahmet Cezaevinde çekti. 17 Eylül 1943’te, adı kendisiyle özdeşleşen Büyük Doğu dergisini çıkarmaya başladı. Bu derginin otuzuncu sayısında yayımladığı “Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez” anlamındaki bir hadis sebebiyle dergisi takibata uğradı ve Bakanlar Kurulu kararıyla Mayıs 1944’te kapatıldı. Ardından İstanbul Güzel Sanatlar Akademisindeki görevine son verildi ve ikinci askerliğini tamamlamak üzere Eğridir’e gönderildi. 2 Kasım 1945’ten 5 Haziran 1978’e kadar günlük, haftalık ve aylık olarak on altı devre çıkan Büyük Doğu’nun yayınını yaklaşık otuz altı yıl sürdürdü.  Necip Fazıl, Büyük Doğu’yla Türk düşünce ve siyasi hayatına doğrudan etki etti. Büyük Doğu, Batılılaşma sürecini bir sömürgeleşme dönemi olarak değerlendirdi ve kurtuluşun öz değerlerimizde yattığını, İslâmiyet’in milletimizin biricik varlık sebebi olduğu düşüncesini savundu. Büyük Doğu, 13 Aralık 1946’da Sıkı Yönetimce ikinci kez kapatıldı. Kısa bir süre sonra, zaten kapatılmış olan dergide tefrika edilen Sır adlı bir tiyatro eserinden dolayı mahkemeye çıkarıldı. 2 Kasım 1945’ten itibaren siyasi suçlamalar sebebiyle mahkeme kapılarını aşındırmak hayatının rutinlerinden biri oldu. 18 Nisan 1947’de Büyük Doğu’yu üçüncü defa çıkarmaya başladı. Dergi 6 Haziran 1947’de, Rıza Tevfik’in Abdülhamit’in Ruhaniyetinden İstimdat adlı şiirinin yayımından dolayı mahkeme kararıyla tekrar kapatıldı. Necip Fazıl yargı sürecinde bir ay üç gün tutuklu kaldı ve beraat etti. 1947 yılında bunlar olurken Sabır Taşı adlı tiyatro eseriyle CHP Sanat Ödülünü kazandı. Ancak seçici kurulun verdiği ödülü parti genel idare kurulu iptal etti. Necip Fazıl, 1947 yılında Büyük Doğu’nun kapatılması üzerine üç sayı süren Borazan adlı bir mizah dergisi çıkardı. Dergisi kapanan ve işsiz kalan Necip Fazıl, 1948 yılını ev eşyalarını satarak geçirdi. 1949 yılında eşi, üç çocuğu ve kayınvalidesiyle birlikte küçük bir otel odasına taşındı.

28 Haziran 1949’da Büyük Doğu Cemiyetini kurdu. Şubat 1950’de cemiyet ilk şubesini Kayseri’de açtı. Büyük Doğu Cemiyetinin Kayseri Şubesinin açılışından İstanbul’a döner dönmez tutuklandı. 1947 yılındaki beraat kararını temyiz bozmuş ve karar işleme konmuştu. 21 Nisan 1950’de yeniden hapse girdi. Demokrat Partinin seçimleri kazanması (14 Mayıs 1950) üzerine çıkarılan af yasasıyla 15 Temmuz 1950’de hapisten çıktı. Aynı yıl Büyük Doğu Cemiyetinin Tavşanlı, Kütahya, Afyon, Soma, Malatya, Diyarbakır şubelerini açtı. Büyük Doğu’nun 54. sayısındaki bir yazısından dolayı tekrar tutuklandı. Hapishaneden çıktıktan sonra 26 Mayıs 1951’de cemiyeti kapattı.

Necip Fazıl Kısakürek, 22 Kasım 1952’de Vatan gazetesinin sahibi Ahmet Emin Yalman’a düzenlenen suikastla ilişkilendirildi. Azmettirici olarak bu davada yargılandı. 11 Aralık 1952’de, Yalman suikastı sebebiyle yayımladığı Müdafaalarım adlı eserinde 1943’ten itibaren başına gelenleri geniş bir biçimde anlattı. 12 Aralık 1952’de başlayan yargı süreci 16 Aralık 1953’te beraatle bitti. 1951, 1952 ve 1956’da Büyük Doğu’yu günlük gazete olarak çıkardı. 1957’de sekiz ay dört gün hapis yattı. 1959’da aleyhine birçok dava açıldı. Açılan davaların aleyhte sonuçlanması durumunda Necip Fazıl’ın yüz bir yıl hapishanede kalması gerekiyordu. Niğde Cezaevine gönderileceği sırada 27 Mayıs 1960 askeri darbesi oldu. Darbenin ilk radyo duyurularından birinde zaten çıkmayan Büyük Doğu’nun kapatıldığı ilân edildi. 6 Haziran 1960 gecesi evinden alınarak dört buçuk ay Balmumcu Garnizonunda tutuldu. Darbe sonrası ilân edilen genel affa rağmen, 5816 sayılı kanun sadece kendisi aleyhine istisna edildiği için, Toptaşı Cezaevine (15.10.1960) nakledildi ve bir buçuk yıl daha hapis yattı. 18 Aralık 1961’de tahliye edildi. Büyük Doğu’nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstiklâl, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Millî Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerin-de yayımladı.

Necip Fazıl 1963 yılında konferanslar serisine başlayarak Salihli, İzmir, Erzurum, Van, İzmit, Bursa’da verdiği konferansları 1964 yılında Konya, Adana, Kahramanmaraş ve Tarsus konferansları izledi. 1964 yılında Büyük Doğu’yu on birinci kez çıkarmaya başladı. Bu dönemin ilk sayısında Adnan Menderes için yazdığı Zeybeğin Ölümü başlıklı şiirinden dolayı takibata uğradı. 1965’te Büyük Doğu Fikir Kulübünü kurarak konferanslarına devam etti ve Adıyaman, Kahramanmaraş, Burdur, Gaziantep, Nizip, Kilis, Kayseri, Akhisar, Ankara, Kırıkkale, Eskişehir’de konferanslar verdi. Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde verdiği konferanstan dolayı, din esasına dayalı cemiyet kurmak suçlamasıyla yargılandı. Büyük Doğu’nun 1965 ve 1967 evrelerinde de birçok defa yargılandı. 1967’de İdeolocya Örgüsü, 1968’de de Vahdettin adlı eserlerinden dolayı yargılandı. Bilirkişi raporu doğrultusunda beraat etmesine rağmen, karar temyizde bozuldu. Teknik olarak bu davadan alacağı ceza 1974 affına uğraması gerekirken, eserin 1976’daki üçüncü baskısından dolayı tekrar takibata uğradı ve bir buçuk yıl hapse mahkûm edildi. 25 Mayıs 1983’te vefat ettiğinde üzerinde çekilmemiş bir buçuk yıllık hapis cezası bulunuyordu. 

Necip Fazıl, şiir yazmaya on yedi yaşında iken, annesinin arzusuyla başladı ve ilk şiirleri Yeni Mecmua’da yayımlandı (1922). Millî Mecmua ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirdikten sonra, Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı (1925) ve Kaldırımlar (1928) adlı şiir kitapları onu çok genç yaşta çağdaşı şairlerin en önüme çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan uyandırdı. Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü. Bu kitapla ilgili olarak Ziya Osman Saba, “Necip Fazıl, belki en büyük Türk şairi değildir fakat, Türk Edebiyatının en kuvvetli şiir kitabı herhalde Ben ve Ötesi’dir.” değerlendirmesini yaptı. Çok yönlü bir sanatçı olan Necip Fazıl, başta şiir olmak üzere Türk düşünce hayatının birçok alanında eser verdi. Bir entelektüel olduğu kadar bir ideolog, bir aksiyonerdir. Yazdığı şiir kadar, çıkardığı dergi ve gazetelerle, kurduğu cemiyet ve kulüplerle, verdiği siyasi mücadeleyle Türk şiiri ve düşünce hayatının önde gelenlerinden biri oldu. 1925-32 yılları arasında yazdığı şiirlerle şiirimizde bir “Necip Fazıl havzası” oluşturdu. 

Necip Fazıl, hece şiiri bağlamında kendinden öncesini içermekle birlikte, bu şiire yepyeni bir aşama kazandırdı. Şiirimize kazandırdığı aşama, “Han Duvarları”ndan “Otel Odaları”na, “Çoban Çeşmesi”nden “Kaldırımlar”a, şeklinde formüle edilebilir. Bu formül hem hece şiirine kazandırdığı ivmeyi hem de şiirimize getirdiği modern durumu gösterir. Şiirleri, özellikle yayın sırasına göre okunduğunda ve kendisinden önceki hece şiiriyle karşılaştırıldığında, tespit edilmesi gereken ilk husus, modern unsurun şiirimize Necip Fazıl’la geldiğidir. İkinci olarak, şiirde konuşan öznenin varlık sancısını dindirebileceği hakikat aranışıdır. Bu olguyu, tutunacak bir daldan yoksun, hayatta yapayalnız kalmış modern insanın bu acıdan çıkış için çırpınışı olarak tanımlamak da mümkündür. Onun şiirine biçimsel açıdan baktığımızda ise, özellikle “Çile” şiirine kadar, Necip Fazıl’ın şiirinde bağıran, katı bir kafiye anlayışı göremeyiz. Bu yönüyle de doğrudan vezne (biçime) bir katkı sağlamıştır. Kafiye daha çok son dönem şiirlerinde baskın olarak kendini gösterir. Böylece biçim ve öz açılarından şiirimize katkısı ortaya çıkar.

Tarihsel süreç göz önüne alınarak Necip Fazıl şiiri bir bütün olarak değerlendirildiğinde bu şiirin temel unsurunun bir hakikat arayışı olduğu görülmektedir. Bu arayış bir maneviyat arayışı niteliğindedir. Necip Fazıl’ın şiiri bu temel unsur sebebiyle, şehir insanı ve şehir hayatıyla zamanına göre ileri derecede bir bağ kurdu. Bu duygudan çıkış için öne atılan özne, ölüm meselesi üzerinden maneviyat arayışı dediğimiz hususu gerçekleştirdi. İlk şiirlerinden “Çile”ye kadar getirebileceğimiz bu arayışın en önemli özelliği; arayışın verili bilgilerle, önceden kabul edilmiş doğrularla ilerletilmesi yerine; sezgilerle, öznenin kendi insanî deneyimleriyle ilerletilmesidir. Necip Fazıl, anonim (klişe) olanın yerine bireysel (özel dünya) olanı koydu. Bu durum hem şiirde üslûp meselesinden, hem de bir şairin şiirinde en çok bahsettiği bir konunun onun kişiliği dolayımında bir özelliği olmasından farklı bir sorundur. Kişilik dediğimiz husus, konuşan öznenin bir insan teki olarak onu diğer insanlardan ayırt etmemizi sağlayan kişisel özelliklerinin somut olarak belirginleşmesidir. 

Necip Fazıl’ın şiirinde dönüm noktası kabul edilebilecek iki büyük atılım vardır. Bunlardan ilki, 1927’de yayımlanan “Kaldırımlar”, “Otel Odaları” ve “Sayıklama”dır. Bu şiirler getirdikleri üç sonuç itibariyle ayrı bir önem arz eder. Birincisi, bu şiirlerle birlikte, onun şiirindeki modern unsur, bütüne karakterini veren asıl unsur oldu. İkincisi, Necip Fazıl anonimden, klişeden ayrışmasını tamamladı, kendi özel dünyasını kurdu. Üçüncüsü, kendi şiiri içinde bir süreç tamamlandı, buna koşut olarak ortaya çıkan bütünlüklü yapısıyla dönemin şiirinden de bütünüyle ayrıştı. Necip Fazıl şiirinde modern yaşantı çeşitli unsurlarıyla parça parça şiire girmek yerine, şiirde işleyen zihnin doğal sonucu, tezahürü olarak vardır. Fakat bu üç şiirden itibaren modern zihin (çağdaş gerçeklik) şiirin asıl unsuru oldu. Dördüncüsü, Türk şiiri, gerçek anlamda ilk defa modernizme adım atmış oldu. İkinci büyük atılım “Çile” şiiridir. “Çile”, onun bu şiire kadar oluşmuş poetikasının özellikleriyle, “Çile”den sonra yazdığı şiirlerin özelliklerini kendinde toplayan bir şiirdir. Bu itibarla bu şiir onun şiirinde merkezî bir öneme sahiptir.  Şiirleri Büyük Doğu dışında; Yeni Mecmua (1923), Millî Mecmua (1924), Anadolu Mecmuası (1924-25), Hayat Mecmuası (1928-29), Yeni Hayat, Varlık (1933), Ağaç (1936), Borazan (1947), Akbaba (1928), Türk Tiyatro (1935), Gündüz (1937), Türk Edebiyatı (1982); Cumhuriyet (1928), Hakimiyet-i Milliye (1932), Haber (1939), Son Telgraf (1939-43), Türk Sesi (1954), Son Posta (1962), Yeni İstiklâl (1963), Babıalide Sabah (1966-67), Bugün (1966-69), Ufuk (1970), Dünyada ve Türkiye’de Sabah (1972-73), (1976-77), (1979-80-81), Yeni İstanbul (1975-80), Millî Gazete (1974-76), Her Gün (1977), Tercüman (1975-76-78-82), Ortadoğu (1979) dergi ve gazetelerinde yayımlandı. 

Necip Fazıl’ın bir diğer önemli yönü de oyun yazarlığıdır. Hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması, şöhretinin zirvesinde olduğu 1930’ların ilk yarısına rastlar. Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri İstanbul Şehir Tiyatrolarında haftalarca kapalı gişe oynar, büyük bir ilgi görür. Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak, Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır. Necip Fazıl’ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli bir yönü de, çıkardığı dergilerle düşünce hayatımıza kattığı zenginlik ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir. 1975 yılında MTTB’de düzenlenen törenle 40. Sanat Yılı kutlanan Necip Fazıl, 1980’de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülünü, İman ve İslâm Atlası adlı eseriyle fikir dalında Millî Kültür Vakfı Armağanını (1981), Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülünü (1982) aldı. Türk Edebiyatı Vakfınca 1980’de verilen beratla Sultanü’ş-Şuârâ (Şairlerin Sultanı) unvanını kazandı. Doğumunun yüzüncü yılı olan 2005 yılı, Kültür Bakanlığı tarafından Necip Fazıl Yılı olarak ilân edildilerek adına birçok etkinlik düzenlendi.

Şiirimize yeni bir ürperme getirmiştir. Gelecek nesiller bu ürpermenin kudretini duyacak ve Kaldırımlar şairine tapınacaklardır. Tıpkı Baudelaire gibi Necip Fazıl’ın da tesiri günden güne artacak ve isminin etrafında kopan velvele gittikçe çoğalacaktır.” (Cahit Sıtkı Tarancı)

Necip Fazıl belki en büyük Türk şairi değildir; fakat Türk edebiyatının en kuvvetli şiir kitabı herhâlde Ben ve Ötesi’dir. Ayak Sesleri’ni, Kaldırımlar’ı, Otel Odaları’nı, Tabut’u, Noktürnler’i ihtiva eden bu kitap insanı âdeta sarsıyor. (…) En büyük Garp şairlerinin kitaplarını açınız, orada (…) mısraları kadar derin mısralara, pek ender, belki de hiç tesadüf edemeyeceksiniz.” (Ziya Osman Saba)

Her şiiri hayatından bir parçadır. Bunun için şiirleri masa başında değil, yaşarken, kaldırımlarda, otel odalarında, kâğıtsız ve kalemsiz; çünkü evvelâ beyninin siyah tahtasına yazılmış, sonra kâğıda geçirilmiştir. Her bir mısrası bir şiir mecmuasıdır.” (Peyami Safa)

Ben, kendi hesabıma aşağıdaki altı mısraı, Türkçede ritmin zaferlerinden biri tanır ve severim: Kim bilir neredesiniz? / Geçen dakikalarım, / Kim bilir neredesiniz? / Yıldızların, korkarım, / Düştüğü yerdesiniz, / Geçen dakikalarım.” (Ahmet Hamdi Tanpınar)

Necip Fazıl Kısakürek, ilk Cumhuriyet nesli şairleri arasında en trajik veya daha uygun bir deyimle, en patetik olanıdır. Bu bakımdan o, şiirlerinde bunalımlarını anlatan son kuşak şairlerine yaklaşır. (…) Kaldırımlar’da gayri muayyen bir büyük şehirde tek başına kendi trajedisini yaşayan bir insanın ruh hâli bahis konusudur. Türk edebiyatında ilk defa Necip Fazıl bu duyguyu dile getirmiştir.” (Mehmet Kaplan)

Cumhuriyetten sonra da, şiirimize, Necip Fazıl’la, şehir insanı, aydın insan, eşyanın ötesini kurcalayan, gerçeğin peşindeki insan, insan mistisizmi girer. Han otelle, bahçe odayla yer değiştirmiş, ‘atılmış elbiseler boğazlanmış bir adamşiirine geçilmiştir.” (Sezai Karakoç)

ESERLERİ:

ŞİİR: Örümcek Ağı (1925), Kaldırımlar (1928), Ben ve Ötesi (1932), 101 Hadis (1951), Sonsuzluk Kervanı (1955), Çile (1962), Şiirlerim (1969), Esselâm (1973).

OYUN: Tohum (1935), Bir Adam Yaratmak (oyn. İstanbul Şehir Tiyatroları, 1937, bas. 1938, Yücel Çakmaklı tarafında TV filmi olarak çekildi, gösterildi, 1978), Künye (1940), Sabırtaşı (1940), Para (1942), Nâm-ı Diğer Parmaksız Salih (1949, sinemaya uyarlandı, 1950), Reis Bey (1964, Mesut Uçakan tarafından sinemaya uyarlandı, İstanbul Sinema Şenliğinde gösterildi, 1989), Ahşap Konak (1964), Siyah Pelerinli Adam (1964), Ulu Hakan Abdulhamid Han (1965), Yunus Emre (1969), Kanlı Sarık (1970), Mukaddes Emanet (1971), İbrahim Edhem (1978), Bütün Eserleri (3 cilt, İbrahim Edhem dışında tüm oyunları, Kültür Bakanlığı Yay., 1976). Kumandan ve Sır adlı oyunları Büyük Doğu’da tefrika edildi, tamamlanmadı.

HİKÂYE: Bir Kaç Hikâye Bir Kaç Tahlil (1933), Ruh Burkuntularından Hikâyeler (1965), Hikâyelerim (1973).

ROMAN: Aynadaki Yalan (1970), Kafa Kağıdı (1983).

SENARYO: Vatan Şairi Namık Kemal (1944), Senaryo Romanları (altı senaryo, 1972, bazıları değişik adlarla sinemaya uyarlandı), Battal Gazi (Büyük Doğu’da tefrika edildi), Yangın Var (filmi çekildi, senaryosu yayımlandı).

MONOGRAFİ: Eseri ve Tesiriyle Namık Kemal (1940), Ulu Hakan Abdulhamid Han (1965), Vatan Haini Değil Büyük Vatan Dostu Vahidüddin (1968), Benim Gözümde Menderes (1970).

DÜŞÜNCE-İNCELEME: Çerçeve (1940), Maskenizi Yırtıyorum (1953), At’a Senfoni (1958), İdeolocya Örgüsü (1959), Büyük Doğu’ya Doğru (1959), Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar (1966), Türkiye’nin Manzarası (1968), Binbir Çerçeve I-V (101 çerçeve başlıklı beş kitap, 1968-69), Çepeçevre Anadolu ve Gençlik (1969), Çepeçevre Sosyalizm, Komünizm ve İnsanlık (1969), Son Devrin Din Mazlumları (1969), Yeniçeri (1970), Tarihimizde Moskof (1973), Cumhuriyetin 50. Yılında Türkiye’nin Manzarası (1973), İhtilal (1976), Rapor 1-13 (1976-80).

DİN-TASAVVUF: Halkadan Pırıltılar (1948), Çöle İnen Nur (1950), Altın Zincir (1959), Altun Halka (1960), O ki O Yüzden Varız (1961), İlim Beldesinin Kapısı Hz. Ali (1964), Hulefâ-i Râşidîn Menkıbelerine Ait Bir Pırıltı Binbir Işık (1965), Peygamber Halkası (1968), Tanrı Kulundan Dinlediklerim (1968), Nur Harmanı (1970), Başbuğ Velilerden 33 (1974), Veliler Ordusunda 333 (1976), Doğru Yolun Sapık Kolları (1978), İman ve İslâm Atlası (1981), Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu (1982).

HİTABE-KONFERANS: Abdülhak Hamid ve Dolayısıyla (1937), Müdafaa (1946), Her Cephesiyle Komünizma (1961), Türkiye’de Komünizma ve Köy Entitüleri (1962), İman ve Aksiyon (1964), İki Hitabe (Ayasofya-Mehmetçik, 1966), Müdafaalarım (1969), Hitabe (26 hitabe, 1975), Sahte Kahramanlar (3 konferans, 1976), Yolumuz, Halimiz, Çaremiz (1977).

ANI: Cinnet Mustatili (hapishane anıları, 1955, Yılanlı Kuyudan adıyla, 1970), Büyük Kapı (1965, O ve Ben adıyla, 1974), Hac (1973), Babıali (1975).

DENEME: İstanbul’a Hasret (der. Mehmet Kısakürek, 2005).

ÇEVİRİ-SADELEŞTİRME: Mektubat (İmam-ı Rabbâni’den), El-Mevahibü’l-Ledünniye (İmam-ı Kastalani’den, 1967), Reşahat ayn el-Hayat (Safi Mevlâna Ali Bin Hüseyn’den, 1971), Rabıta-i Şerife (Esseyyid Abdülhakim Arvasi’den, 1974), Tasavvuf Bahçeleri (Abdülhakim Arvasi’den, 1983).

Eserlerinin yeni basımları, ölümünden sonra Büyük Doğu Yayınevince yapıldı.

KAYNAK: Cahit Sıtkı Tarancı / Şiirimizin Bir Zirvesi: Necip Fazıl (Akademi, 15.4.1931), Hüseyin Cahit Yalçın / Matbuat Hayatı-Necip Fazıl Bey (Fikir Hareketleri c.1 sayı: 14, 1934), Sezai Karakoç / Sonsuzluk Kervanı (Şiir Sanatı, Şubat 1955) - Sütun (1975), Cemil Meriç / Kırkambar (1980) - Kültürden İrfana (1986), Mehmet Kaplan / Şiir Tahlilleri II (8. baskı 1999), Muzaffer Uyguner / Necip Fazıl Kısakürek (1994), Oktay Akbal / Şairlere Ölüm Yok (1994), Ahmet Kabaklı / Sultan-üş Şuara Necip Fazıl (1995), Hece Dergisi Necip Fazıl Özel Sayısı (Ocak 2005), İhsan Işık / TEKAA (2006), Ali Haydar Haksal / Necip Fazıl Kısakürek: Büyük Doğu Irmağı (2007).

BİR ADAM YARATMAK’tan

Dokuzuncu Sahne

 

HUSREV — Mansur!

MANSUR —  Efendim!

HUSREV — Sen benim eserimi oynadın değil mi? Ölüm korkusu piyesini!

MANSUR —  Evet Husrev.

HUSREV — Onu oynarken yaşadın mı?

MANSUR — Öyle yaşadım ki sahnede olduğumu unutuyordum.

HUSREV — Halbuki piyesimdeki adam kendisini asar. Babasının asıldığı ağaca asar. Madem ki yaşadın, ne arıyorsun karşımda?

(Mansur birden parmaklarını ağzına götürüp ısırır. Sonra başını eğer. Cevap vermez.)

HUSREV —  Mansur! Ben de biliyorum. Deliyim. Al­dırma lâflarıma!

MANSUR —  (Hemen başını kaldırarak) Husrev! Sen hiçbir an deli olmadın. Olmayacaksın.

HUSREV — Deli olmasam hiç başıma gelenler için kabahati annemde bulur muydum? Kabahat bende.

MANSUR — Niçin sende olsun Husrev?

HUSREV —  A! Bilmiyor musun?

MANSUR — Bilmiyorum.

HUSREV — (Tavırları tamamiyle delice. Kendisine mahsus işaretlerle.) Çünkü bir adam yaratmağa kalkıştım. Bir adam yaratmak. (Müzik cümleleri noktalıyor. Husrev çıldırıyor.) Bir adam yaratmak... Ona bir kafa, bir çift göz, bir burun, bir ağız uydurmak. Ona göre bir beyin yapmak ve göğsünün içine bir kalb takmak. Saat gibi işlesin, kanı­nı vücudunda döndüren bir kalb. Bir kalb, anlıyor mu­sun? Güya duyan, acılarına, sevinçlerine yataklık eden yer de orası. Bir kalb. Bitti mi? Biter mi? Bu adama bir de kader çizmek lâzım. Bu adam yaşıyacak, gezecek, to­zacak, başından bir şeyler geçecek. Bu adamın meselâ bîr babası olacak. O baba bir incir dalına asılmış buluna­cak. Sonra o da. Eeee? (Haykırır) Ben Allah mıyım?

MANSUR —  (Sağ eli koltukta. Sol elini Husreve uza­tarak.) Husrev, bırak!

HUSREV —  Bırakmam Mansur! Ötesi var. Biz bu dünyada her şey, en sefil nebattan tut, en uzak yıldızdan tut, en kudretli insana kadar bütün mevcutlar, bilerek bilmiyerek Allahtan gelen cazibenin kasırgası içindeyiz. Sonbaharda yapraklar nasıl boranın çektiği istikamete çullanırsa, hepimiz, her şey, Allaha doğru gidiyoruz.

MANSUR. —  (İki eliyle koltuğunun arkalıklarına dayanarak) Husrev!

HUSREV — Deliyim dedim ya, bırak beni halime!

MANSUR — (Müthiş bir hayretle elini çenesine götürür. Koltuğa düşer) Bıraktım.

HUSREV —  (Mansura adım adım yaklaşır. Tavırları büsbütün deli.) Biz bu dünyada her şey, Allahın birer meczubuyuz. O, Allah, kemallerin kemali. O noktaya tutkun, bilerek bilmiyerek ondan onu istiyoruz. Bu yolu açan, bu ateşi bizde yakan da o, biz değiliz. Biz Allahın muradı nisbetinde kemaline bürünebiliriz. Fakat o, olabilir miyiz?

(Mansur, sür'at ve hayretle ellerini yüzüne götürür. Yüzünü kapar.)

 

HUSREV — Allah gayedir. Her varılan şey gaye ola­bilir mi? Yollar uzun, yollar sonsuz, yollar açık... Bilerek bilmiyerek Allaha doğru yol almak vardır, varmak yoktur. Varabildiğimiz hiçbir şey, hiçbir ufuk Allah değildir. Al­lah sonsuzluktur. Hiç sonsuzlukla boy ölçüşmek olur mu? Hiç adetler, milyonlar ve milyarlar sonsuzlukla ya­rışabilir mi?

MANSUR  (Yerinden fırlar) Dikkat Husrev!

HUSREV  Ben değil, sen dikkat et!

MANSUR — Fenalaşmandan korkuyorum.

HUSREV — Artık hiçbir şeyden korkma! Az kaldı, rahata çıkıyorum.

(Mansur cevap vermez. Ezilir. Yine koltuğa oturur. Husrevi bekler.)

HUSREV — Bir adam yaratmağa kalkıştım. Ona bir surat ve kader bulmak... Nerede bulayım? Kendimi bul­dum. Suratsız ve kadersiz adam şahlandı. Zincirini kırdı. Elimden kaçtı. Ben insanım. Beni arkamdan vurdu. Su­ratsız ve kadersiz adam benim suratımı takındı. Kalıbımı giyindi. Kaderimin içine yattı. (Bir an sükût) Benim de kaderim buymuş.

(Mansur oturduğu yerde, çılgınlık geçiriyormuş gibi saçlarına yapışır. Öylece ayağa kalkar.)

HUSREV — Ben tırmanmak istediğim kayadan düştüm. Meğer çok ileriye gitmişim. Yasak ülkelere gir­mişim. Gözü kör, yürürken, bir çıyan yuvasına basar gibi bazı sırların üstüne bastım. Onlar gaipler âleminin bekçi­leriydi. Ürktüler ve beni çarptılar. (Taşar) Yaratıcı ney­miş, yaratmağa kalkışarak tanıdım. Yalancı ilâh, doğrusunu tanıdı. Gölge artist öz sanatkârı tanıdı. Ben şimdi, şu anda tanıyorum Allahı. İlminin, sanatının karşısında aklımı veriyorum. Aklım bir cephane deposu gibi patlıyor, kül oluyor. Bekle, az kaldı.

MANSUR — Husrev sus! Çıldırmak üzereyim.

HUSREV — (Mansurun üzerine yürüyecekmiş gibi hareketle) Dur. Sana ikimizin de eserini göstereceğim! (Şimşek gibi döner. Masanın çekmecesini açar. Kalın ciltli bir kitap çıkarır. Mansura uzatır.) Bak, bu benim eserim! Ölüm korkusu. Nedir bu? Bir takım kelimeler, vücutsuz hayaller, asılsız rivayetler... (Orta yerde ve dimdik durur. Kitap elinde.) İyi bak! Bu da onun eseri. Ben! Elimdeki kitapla, bir yangına benziyen manzaramla, bu çırçıplak hakikatimle ben!

MANSUR - (Kendinden geçmiş, haykırır.) Husrev, kes sesini!

HUSREV - Al sana yaratmak!...

(Husrev son kelimesinde sağ eliyle kitabı havaya kal­dırır. Ağır bir taş atar gibi geriler. Var kuvvetiyle orta­daki pencereye fırlatır. Pencere şangır şangır kırılır. Âni bir rüzgâr çığlığı. Perdeler uçuşuyor. Mansur elleriyle başını kavramış. Husrevin karşısında iki büklüm. Hüsrev şangırtıdan sonra Mansura döner. Avazı çıktığı ka­dar haykırır.)

HUSREV — Ölüm korkusu piyesinin baş aktörü! Piyesimi sen oynamadın. Oynayamadın. Ben oynuyorum. Nasıl iyi mi oynuyorum?

 (Bir Adam Yaratmak, 1989, s. 126-130)

ÇİLE

Gaiblerden bir ses geldi: Bu adam,

Gezdirsin boşluğu ense kökünde!

Ve uçtu tepemden birdenbire dam;

Gök devrildi, künde üstüne künde...

 

Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!

Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!

Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,

Ok çekti yukardan, üstüme avcı.

 

Ateşten zehrini tattım bu okun.

Bir anda kül etti can elmasımı.

Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,

Kustum, öz ağzımdan kafatasımı.

 

Bir bardak su gibi çalkandı dünya;

Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.

Al sana hakikat, al sana rüya!

İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

 

Ensemin örsünde bir demir balyoz,

Kapandım yatağa son çare diye.

Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,

Yepyeni bir dünya etti hediye.

 

Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor;

Mekânı bir satıh, zamanı vehim.

Bütün bir kâinat muşamba dekor,

Bütün bir insanlık yalana teslim.

 

Nesin sen, hakikat olsan da çekil!

Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!

Otursun yerine bende her şekil;

Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

 

Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,

Benliğim bir kazan ve aklım kepçe.

Deliler köyünden bir menzil aşkın,

Her fikir içimde bir çift kelepçe.

 

Niçin küçülüyor eşya uzakta?

Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?

Zamanın raksı ne, bir yuvarlakta?

Sonum varmış, onu öğrensem asıl?

 

Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,

Bir fikir ki, beyin zarında sülük.

Selâm, selâm sana haşmetli azap;

Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

 

Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!

Ey yedinci kat gök, esrarını aç!

Annemin duası, düş de perde ol!

Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

 

Uyku, kaatillerin bile çeşmesi;

Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.

Teselli pınarı, sabır memesi;

Size şerbet, bana kum dolu çanak.

 

Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,

Sırrını ararken patlayan gülle?

Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;

Karınca sarayı, kupkuru kelle...

 

Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,

Mevsimden mevsime girdim böylece.

Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,

Fikir çilesinden büyük işkence.

 

Evet, her şey bende bir gizli düğüm;

Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!

Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,

Yetişir çektiğim mesafelerden!

 

Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;

Yollar bir yumaktır, uzun, dolaşık. 

Her gece rüyamı yazan sihirbaz,

Tutuyor önümde bir mavi ışık.

 

Büyücü, büyücü ne bana hıncın?

Bu kükürtlü duman, nedir inimde?

Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,

Bir zehirli kıymık gibi, beynimde.

 

Lûgat, bir isim ver bana hâlimden;

Herkesin bildiği dilden bir isim!

Eski esvaplarım, tutun elimden;

Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?

 

Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,

Arzı boynuzunda taşıyan öküz?

Belâ mimarının seçtiği arsa;

Hayattan muhacir, eşyadan öksüz?

 

Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,

Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,

Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim,

Dev sancılarımın budur kaynağı!

 

Ne yalanlarda var, ne hakikatta,

Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.

Boşuna gezmişim, yok tabiatta,

İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

 

Gece bir hendeğe düşercesine,

Birden kucağına düştüm gerçeğin.

Sanki erdim çetin bilmecesine,

Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.

 

Açıl susam açıl! Açıldı kapı;

Atlas sedirinde mâverâ dede.

Yandı sırça saray, ilâhî yapı,

Binbir âvizeyle uçsuz maddede.

 

Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;

Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.

İçice mimarî, içice benlik;

Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!

 

Nizam köpürüyor, med vakti deniz;

Nizam köpürüyor, ta çenemde su.

Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;

Suda ezel fikri, ebed duygusu.

 

Kaçır beni ahenk, al beni birlik;

Artık barınamam gölge varlıkta.

Ver cüceye, onun olsun şairlik,

Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta.

 

Öteler öteler, gayemin malı;

Mesafe ekinim, zaman madenim.

Gökte saman yolu benim olmalı;

Dipsizlik gölünde, inciler benim.

 

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!

Heybem hayat dolu, deste ve yumak.

Sen, bütün dalların birleştiği kök;

Biricik meselem, Sonsuza varmak...

KALDIRIMLAR

I.

 

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;

Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.

Yolumun karanlığa saplanan noktasında,

Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

 

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;

Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.

İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;

Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

 

İçimde damla damla bir korku birikiyor;

Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...

Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;

Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.

 

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;

Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.

Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;

Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

 

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;

Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!

Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;

Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

 

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;

İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.

Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;

Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.

 

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;

Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!

Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;

Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

 

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;

Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.

Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,

Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi..

 

II.

 

Başını bir gayeye satmış kahraman gibi,

Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!

Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,

Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!

 

Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,

Erimiş ruhlarınız bir derdin potasında.

Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri;

Onun taşı erimiş, senin kafatasında.

 

İkinizin de ne eş, ne arkadaşınız var;

Sükût gibi münzevî, çığlık gibi hürsünüz.

Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;

Onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.

 

Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur!

Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.

Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur,

Ne senin anladığın kadar, kaldırımları...

 

III.

 

Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece,

Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler.

Simsiyah gözlerine, bir ân, gözüm değince,

Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime der.

 

Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de,

Tutmak, tutmak.isterim, onu göğsüme alıp.

Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,

Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.

 

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;

Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,

Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı.

 

Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan;

Bana rahat bir döşek serince yerin altı,

Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan...

OTEL ODALARI

Bir merhamettir yanan, daracık odaların,

İsli lâmbalarında, isli lâmbalarında.

 

Gelip geçen her yüzden gizli bir akis kalmış,

Küflü aynalarında, küflü aynalarında.

 

Atılan elbiseler, boğazlanmış bir adam,

Kırık masalarında, kırık masalarında.

 

Bir sırrı sürüklüyor, terlikler tıpır tıpır,

İzbe sofalarında, izbe sofalarında.

 

Atıyor sızıların, çıplak duvarda nabzı,

Çivi yaralarında, çivi yaralarında.

 

Kulak verin ki, zaman, tahtayı kemiriyor,

Tavan aralarında, tavan aralarında.

 

Ağlayın, âşinasız, sessiz, can verenlere,

Otel odalarında, otel odalarında!....

 

POETİKA’dan

Arı bal yapar; fakat balı izah edemez.

Ağaçtan düşen elma da arz cazibesi kanunundan habersizdir.

Şairi, cemat, nebat ve hayvandaki vasıflar gibi, kendi ilim ve iradesi dışındaki içgüdülerle dış tesirlerin şuursuz aleti farz etmek büyük hata. (…)

Şiir nedir suali çok eski ve pek çetin… Bu sual, insanoğluna (Aristo)dan bugüne kadar duman kıvrımlarındaki muadelenin tespiti kadar zor göründü. (…) İlk poetika fikircisi (Aristo)ya göre şiir, eşya ve hâdiseleri taklitten ibarettir. Sonunculara göre ise (Valeri vs.) kaba bir his aleti olmak yerine, girift bir idrak cihazı… Baştakilere göre şiir, en basit ve umumi temayül içinde zapt edilmek istenirken, sonunculara göre, hususi kalıplar içinde fikrin tahassüs edasına bürünmesi şeklinde tarif edilmek isteniyor. (…) Bizce şiir, mutlak hakikati arama işidir. Eşya ve hâdiselerin, bütün mantık yasaklarına rağmen en mahrem, en mahcup, en nazik ve en hassas nahiyesini tutarak ve nispetlerini bularak mutlak hakikati arama işi. (…)

Şiir, beş hassemizi kaynaştırıcı idrak mihrakında maddi ve manevi bütün eşya ve hâdiselerin maverasına sıçramak isteyen, küstah ve başıboş kıvılcımlar mahrekidir. O, bir noktaya varmanın değil, en varılmaz noktayı sonsuz ve hudutsuz aramanın davasıdır. Maddi ve manevi, eşya ve hâdiselerin maverasında karargâh olan mutlak hakikat kapısı önünde ebedi bir fener alayı… Şiir budur.

Mutlak hakikat, Allah’tır. Ve şiirin, ister ona inanan ve ister inanmayan elinde, ister bilerek ve ister bilmeyerek, onu aramaktan başka vazifesi yoktur. Şiir, Allah’ı sır ve güzellik yolundan arama işidir. (…)

İlimde tecrit, teşhis için; şiirde teşhis, tecrit içindir. Bu yüzdendir ki tecritte kalan ilimlere, sanat (felsefe) ismi verilirken, teşhiste kalan şiire de davulculuk zanaatı gözüyle bakılır. Bütün kaba meddahlar, (didaktik) ve (politik) şairler bu soydandır. (…)

Hiçbir şiir yoktur ki vezin ve kafiye gibi, şiiri adi lâf tertiplerinden ayıran birtakım dış ve kolay nispetlere bürünebilmek ustalığı yüzü suyu hürmetine, yalancı iklimini gerçekleştirebilsin ve balmumundan yemişlerini sahici diye sürebilsin. (…)

Şiirde, esas bakımından bir iç protoplazma vardır ki bütün kalıp ve vasıtalardan mücerrettir. Bu da şiirin en belirli ve en soydaş ikinci gayesi olarak onun remzî ve sırri bünyesidir.

O kelam tarzı ki kasaların şifreleri gibi, bir şey bildirmekten ziyade, bir şeyi saklamaya memurdur. Ne söyledi yerine, nasıl söyledi kaygısından başka gaye tanımaz. İşte bu kelam tarzının ismi şiirdir.

Hiçbir şiirde ne söyledi yok, nasıl söyledi vardır. Şiirdeki bu, nasıl söyledi seciyesi, onun, ne söyledi cephesini peçeleyen ve mânâsının dış yekûnunu iç delalete tâbi kılan bir remzdir. (…)

Şiirde başlıca iki büyük unsur vardır: His ve fikir…

Şiir, düşüncenin duygulaşması, duygunun da düşünceleşmesi şeklinde, bu iki unsurdan her birinin öbürünü kendi nefsine irca etme isteyişindeki mesut med ve cezirden doğar. (…)

Şiir, tek kelimeyle, üstün idraktir ve idrak yolunda basit ve kuru fikrin koltuk değneklerini elinden alıp onu en karanlık sezişlerin üzerine çeken ve ışık hızıyla uçuran sihirli seccadedir. (…) Şiirde temel unsur, tahassüs edası şekline bürünebilmiş gizli fikirdir. (…)

Şiirin iç nefesi mutlaka dış kalıbını arayacak ve fatihçe zapt edecektir. Başka türlü şiir namevcuttur.

Şekil ve kalıp mânânın iskeletidir. Bütün dava, iskeletimizi sonsuz sanatıyla ve namütenahi güzel giydiren Allah’ın verdiği hikmet dersine bakıp ondan alınacak paylar ve hadler içinde, mânâ iskeletlerine surat ve vücut geçirebilmekte. (…)

Şiirde şekil ve kalıp, görünen, tebrik ve ziyaret kabul eden bir ev sahibi değil, ev sahibinin boyunbağından evin paspasına kadar elini değdirmedik nokta bırakmamış, sonra mutfağa çekilip kapanmış, son derece titiz ve hamarat hizmetçidir. Ama öylesine bir hizmetçidir ki o giderse efendi kalmaz. (…)

Şair, mutlaka bir şekil ve kalıba bağlı olan; fakat onu aştığı, gizlediği, peçelediği ve mânâyı ve edayı onun verasından devşirebildiği nispette nadirleşen büyük ustadır. (…)

Şiirde dış şekle bağlı bir de iç şekil mevcut. Serbest şiirin gayesi, dış şekli yıkıp bu iç şekli billurlaştırmaksa da mekânsız zaman gibi, dış perde gergefini kurmadan iç mânâyı nakışlandırmak muhal. (…)

Şiirde her kelime, kendi zatı ve öbür kelimelerle nispeti yönünden şairin gözünde, içine renk renk, çizgi çizgi ve yankı yankı cihanlar sığdırılmış birer esrarlı billur zerresidir. Şair bu kelimeleri gözbebeğine ve kulak zarına dayayarak seçer, dizer, kaynaştırırken, iç şekil, kendi içindeki mânâ heykeline eş olarak, kalıba döker.

Dış kalıba esaret ve mahkûmiyet büyüdükçe iç şeklin hürriyet ve hayatiyeti tıkanırsa da üstün sanatkâr daima dışla içi muvazene hâlinde tutmayı bilen ve doz sırrını bozmayandır.

Aruz kalıbında, koltuk değneğiyle yol alırcasına, içi dışa çeken suni ahenk, yine büyük ustaların elinde bu suniliğin de üstüne sıçrayıcı bir iç ahenkle tesviyelenir ve portrede kurşun kalemle çizilmiş kaba resim kareleri böylece belirsiz hâle gelir. Buna Fuzûli, Bâki, Nedim, Şeyh Galib ve daha niceleri şahit.

Hece kalıbındaysa iç şekil mimarlığı, daha elverişli bir alete maliktir. Onda uzun ve kısa hecelerin harmanı her an değişik aruz kalıbı imtiyazını, sabit ve mecburi bir kalıba bağlı olmamak imtiyazıyla bir arada yürütebilir. Anbean düştüğümüz ruh hâllerinin iç şekliyle dış şekil arasındaki gayet seyyal münasebete ve içi dışa değil, dışı içe bağlayıcı sanat sırrına, Yunus Emre ve birçok halk şairini misal gösterebiliriz.

Üstün sanatkâr mutlaka bir dış şekil ve kalıba bağlı kalmak, onu bir işaret tablosu hâlinde korumak ve tam şekil ve kalıbı mistik bir unsur diye ele almak borcu altında. O şekil ve kalıbı da şekilsizliğe ve kalıpsızlığa yakın bir istiklâl tasarrufuyla icat ve ihya makamındadır.

İç şekil, en büyük tecrit işi olan şiirin, müşahhas kalıbı üzerine binmiş mücerret ruhtur. (…)

Cemiyet, iç ve gizli hayatıyla uyur ve rüyasını şair görür ve sayıklamasını şair zapt eder. O hâlde şiir, bir cemiyetin topyekûn his ve fikir hayatını tefahhus ve murakabe eden başlıca rasat merkezidir ve ışıkları daima tam ve müstakil bir fert menşurundan süzüldüğü hâlde ferdilikle hiçbir alâkası yoktur.

Şiir, bütün şahsi mahremiyetleri ve zati aidiyetleriyle yüzde yüz fert perdesi üzerinde cemiyetteki tefekkür ve tahassüs hâletinin en nadir ve mükemmel aksidir.

Bunun içindir ki şiir, fikrî, içtimai, siyasi, tarihî, bedii, iktisadi, beledi, bütün davaları, dertleri, hasretleri, hamleleri, ihtinakları, ihtirasları ve ıstıraplarıyla cemiyet ruhunun, tek fert üzerinde bilvasıta en derin kaynaşma ve girdaplaşma zemini diye gösterilebilir. (…)

                                                                                             (Çile, 46. baskı, 2002) 

SAKARYA TÜRKÜSÜ

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;

Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.

Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;

Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;

Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.

Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;

Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!

Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,

Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;

Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.

Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?

Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,

Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.

Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?

Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!..

 

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!

Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

 

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.

Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,

Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;

Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.

Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;

Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!

Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;

Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;

Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?

Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!

Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;

Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

 

Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,

Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

 

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;

Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;

Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!

Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!

Sakarya, sâf çocuğu, mâsum Anadolunun,

Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız;

Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;

Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;

Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!

 

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..

ZİNDANDAN MEHMED'E MEKTUP

Zindan iki hece, Mehmed'im lâfta!

Baba katiliyle baban bir safta!

Bir de, geri adam, boynunda yafta...

Hâlimi düşünüp yanma Mehmed'im!

Kavuşmak mı?.. Belki... Daha ölmedim!

 

Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,

Kırmızı tuğlalar altı köşeli.

Bu yol da tutuktur hapse düşeli...

Git ve gel... Yüz adım... Bin yıllık konak.

Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!

 

Bir âlem ki, gökler boru içinde!

Akıl, olmazların zoru içinde.

Üstüste sorular soru içinde:

Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?

Buradan insan mı çıkar, tabut mu?

 

Bir idamlık Ali vardı, asıldı;

Kaydını düştüler, mühür basıldı.

Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı.

Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;

Bahçeye diktiği üç beş karanfil...

 

Müdür bey dert dinler, bugün "mâruzât"!

Çatık kaş.. Hükûmet dedikleri zat...

Beni Allah tutmuş, kim eder azat?

Anlamaz; yazısız, pulsuz, dilekçem.

Anlamaz; ruhuma geçti bilekçem!

 

Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil;

Sayım var, maltada hizaya dizil!

Tek yekûn içinde yazıl ve çizil!

İnsanlar zindanda birer kemmiyet;

Urbalarla kemik, mintanlarla et.

 

Somurtuş ki bıçak, nâra ki tokat;

Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...

Yalnız seccademin yününde şefkat;

Beni kimsecikler okşamaz madem;

Öp beni alnımdan, sen öp seccadem!

 

Çaycı, getir, ilâç kokulu çaydan!

Dakika düşelim, senelik paydan!

Zindanda dakika farksızdır aydan.

Karıştır çayını zaman erisin;

Köpük köpük, duman duman erisin!

 

Peykeler, duvara mıhlı peykeler;

Duvarda, başlardan, yağlı lekeler,

Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler...

Duvar, katil duvar, yolumu biçtin!

Kanla dolu sünger... Beynimi içtin!

 

Sükût... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar;

Tek nokta seçemez dünyadan nazar.

Yerinde mi acep, ölü ve mezar?

Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz?

Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?

 

Ses demir, su demir ve ekmek demir...

İstersen demirde muhali kemir,

Ne gelir ki elden, kader bu, emir...

Garip pencerecik, küçük, daracık;

Dünyaya kapalı, Allaha açık.

 

Dua, dua, eller karıncalanmış;

Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.

Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış...

Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu;

İplik ki, incecik, örer boşluğu.

 

Ana rahmi zahir, şu bizim koğuş;

Karanlığında nur, yeniden doğuş...

Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!

Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!

Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!

 

Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!

Ölsek de sevinin, eve dönsek de!

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!

Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

NECİP FAZIL HAPİSTE

Necip Fazıl kendisinin "Cinnet Mustatili" dediği hapishane­nin kantininden "Hilton" adı verilen 9. Koğuşa kadar uzanan avlusunda volta vuruyordu. (Buna pek de volta denmezdi. Çün­kü onun kendine göre kaideleri vardır.) Koltuğunun altına bir kitap kıstırmış. Elleri ceplerinde, dudakları arasındaki sigara­yı âdeta çiğneye çiğneye içerek, bir aşağı, bir yukarı dalgın dal­gın gidip geliyordu. Yanına yaklaştım. Dert yandı:

 —Bu gün karımdan mektup aldım dedi. Evimin elektriğini kesmişler, suyunu da... Çocuklarım sokaktaki çeşmeden su alı­yorlarmış... Aylardır kirayı da verememişler. Ev sahibi "çıkın" diye tutturmuş... Ne yapacağım bilmem ki...

Tam bu sırada gardiyan bir mektup getirdi. Açtık... içinden iki-buçuk liralık bir kâğıt para ile el kadar bir pusula çıktı. Pu­sulada şunlar yazılıydı:

 "Kilisliyim... Fukarayım... Bir hafta hamallık yaptım. Ço­cuklarımın nafakasından ancak bu kadar artırabildim. Yarın Allah huzurunda mes'ul olmamak için onu da size gönderiyo­rum. Elimden başka birşey gelmiyor. Affedin... Dua edin... Ce­nabı Hak yardımcınız olsun."

Necip Fazıl gözyaşlarını tutamadı. Hücresine kapandı, günlerce çıkmadı.

Izdırap kadar insanları olgunlaştıran, ruhları tertemiz yı­kayan, kalpleri billurlaştıran ne vardır?

                                                                                            (Çilenin Böylesi, 2003)

Yazar: HÜSEYİN ÜZMEZ

KALDIRIMLAR'IN NECİP FAZIL'I

Örümcek Ağı ve Kaldırımlar bizi nadir bir sanatkâr ve hakiki bir şairle karşılaştırıyor: Necib Fazıl.

Her mübdi gibi Necib Fazıl da bugünkü ilmimizle maatteessüf izah edilecek gibi değildir. Ruhî faaliyetin en mu'dil ve en yüksek bir hayatını teşkil eden ibdaın bugünün biyoloji, psikoloji ve sosyolojisi henüz malumdan ziyade mechullerle doludur. Son zamanların "yeni ruhiyat"ı yani "psikanaliz"i de olmasaydı hakiki sanatkâr hakkındaki bildiklerimizin sathiliği karşısında cidden fütur getirecektik. "Mektep" ve "muhit" ile yapılan izah tecrübeleri hakiki sanatkârı teşrih etmekte pek yaya kalıyordu. Sanatkârda asıl olan "orijinallik" olduğuna göre hakiki izahın imkânı bu orijinalliğin mekanizmasına nüfuz etmeye başlamakla olabilirdi. Bundan sonra gelecek edebiyat münekkitleri eski ananeyi bırakarak yeni ruhiyatın vecheleri istikametinde yürümezlerse sanatkârın harîmine yaklaşamayacaklardır. Teslim edersiniz ki bugüne kadar gelen edebiyat ve sanat tarihçileri mihaniki kronolojiyi kaçırmamak kaygısıyla hakiki sanatkârları sanat tarihinin şâz vakaları gibi gösterdiler. Halbuki sanat tarihi münhasıran bu hakiki sanatkârlara hasr edilmek lazımdır. Çünkü mukallitlerle döküntülerin müzic ve yeknesak kalabalığı içinde hem zevkimiz bozuluyor hem de hakiki sanatkârların muhteşem manzaraları bataklıklar arasında bırakılmış oluyordu. Bu sıtmalı haşeratın ufunetleri olmasaydı şiir ve sanat zevkimiz bugünkünden başka bir şey olacak ve hakiki sanatkârların takdiri bir zaman meselesi olmaktan çıkarak ilk hamlede kendileriyle senpatize olabilecektik. Hiçbir şey sebebsiz olmadığı gibi bu hatarlı gidiş de sebebsiz değildir. İçtimaî muhiti birinci derecede alâkadar eden doğrudan doğruya pratik ve nef'i alâkalar ile hamleler de hakiki sanatkârlardan daha çok mutavassıt muharrirlere teveccüh ettiğinden tarih kumaşı çar naçar bunların kalabalık örgüleriyle doluyor ve müverrihler de ister istemez bunlarla meşgul olmadan yapamıyorlar. Bu tarihî zaruretten başka diğer bir amil daha var ki o da hakiki sanatkârların, ekseriyeti teşkil eden normal insanlara benzemeyip yalnız kendisine benzemesidir. Ne normal ne de anormal bir psikoloji ile izah edilebilen bu "yegânelik", kendisine has bir psikoloji ile tenevvür etmedikçe ondan şuur ve idrak ile bahsedebilmek bittabi mümkün olmadığından insana garip gelen bu hadiseye karşı ya gayr-i şuurî bir hayranlık veya anlayamamaktan mütevellit bir nefret gösterilmekten başka yapılacak hiçbir şey kalmaz. Bütün bu hadiseler hakiki sanat eserlerine karşı olan seri ve isabetli intibak kabiliyetimizde henüz mühim bir ıstıfa hasıl olmadığını, daha doğrusu hakiki sanatkârın henüz pek mechul bir şey olduğunu gösteriyor. Nitekim Kaldırımlar'ı okuduktan sonra sanatkâr ruhunu yeni ruhiyatın vecheleri istikametinde çok derinden eşelemek lazım geldiğini bir kere daha anladım.

Öyle görünüyor ki hakiki sanat, hayattan ziyade çocukluk ve rüyaya yakındır. Hakiki artist ilcası behemehal ta çocukluğa kadar giden ve bilhassa cinsî insiyakların ihtibas ve hususiyetlerini tahlil eden psikanalitiğin yardımını bekleyen hususi bir ruhiyetten mülhem oluyor. Bu hususiyet ancak sanatkârın pek şahsî bir teessürî biyografisine tercüman olmasından neşet edilebilir ve-illa sanat bir mucize veya garabetten ibaret kalır. Hakiki sanat ise ne bir mucize, ne de bir garabettir. Mucize değildir, çünkü o, îcâz değil, bilakis müptezel ve hâbîde his ve heyecanlarımız yerine orijinal teessür hayatı aşılamakla bizi de kendisi gibi yükseltiyor. Garabet değildir, çünkü onu er geç benimseyip sevmekten başka bir şey yapamıyoruz. O halde "bediî heyecan" mücerred bir Anka değil, belki müşahhas bir sanatkârdan bir takım itibarî veya maddî vasıtalarla bize sirayet eden orijinal bir teessürdür. İşte bütün ukde, teessürün bu hususiyetini tahlil ve teşrih edebilmektedir. Şimdiye kadar en karanlık kalan mahrem dehlizde ne kadar ilerleyebilirsek sanatkârı da o kadar yakından anlayabileceğiz. Çünkü "ilham" denilen sırrın menbaı, hadise âleminde kalmak şartıyla ancak burada bulunabilir. Yeni ruhiyatın çok derin ve nâfiz tahlillerine bakılırsa sanatkârın insiyakları, bilhassa cinsî insiyakları pratik hayata hiç uyamayan bir keyfiyetle mütehallî veya böyle olmayıp da normal olsalar bile pratik sarfiyattan sanatı uğruna mütehâşî bir halde görünmektedir. Vakıa insiyak hamlelerinin bu kısıklığı, yani pratik hayata intibaksızlığı nevrozlarda da vardır. Yalnız bu hal nevrozlarda bir zaaf ve bozukluk halinde yaşarken sanatkârlarda, sanat dediğimiz orijinal ve müessir bir sembolizme kadar yükseliyor. Sanat eserinin tükenmez derin menbaları insiyaklar olduğu halde sırf insiyakî her türlü psikolojiye kabil-i irca olmamaları işte bu sebebtendir. (…)

                                                                                       (Virgül 17, Mart 1999

Yazar: MUSTAFA ŞEKİB (TUNÇ)

NECİP FAZIL'IN ŞİİRİ

Ölüm tema’sı Necip Fazıl’ın en büyük şiir temalarındandır. Âdeta mutlak hakikati aramada bulduğu en büyük giriş kapısı ölümdür. Ölüm ve ölümden sonrası, ölümden sonraki dirilme. Necip Fazıl’ın şiirinde, artık, Baudelaire'de, Verlaine'de, Rimbaud'da ve Valery'de göremiyeceğimiz kadar derin izler bırakan konular olmuştur. Çanların çalmasındaki korkunç ürpertiler, dehlizlerdeki papaz karaltılarının verdiği korku, öldükten sonra dirilip şehirde bütün insanlığı ayağa kaldıracak şekilde dolaşma motifleri, ölümü âdeta canlı bir hayat hâlinde onun şiirine getirmektedir. Daha sonra Cahit Sıtkı'da rastladığımız aynalar motifi ve ölüm korkusu teminin kaynağı hiç şüphesiz Necip Fazıl'dır. Ama onda daha çok duygu plânında ve bir nevi çocuk duyarlığı biçiminde olan bu ısrar, Necip Fazıl'da insanın alınyazısı, geleceği, varoluşu ve varoluş değeri olarak ele alınmıştır.

Yine Necip Fazıl’ın daha çok düşünce yanından çıkan ve yoğunlukla belli sayıda şiirinde işlediği mistikliği, zekâ plânında kantite bakımından çoğaltan, yayan ve teferruatlandıran Fazıl Hüsnü de aynı kaynaktan kuru dudaklarla kana kana içmekten kaçınmamıştır. Ama yeni edebiyatımızda bunların asıl sahibi Necip Fazıl’dır. Öbürlerinin adına son yirmi yılda nice propaganda yapılmış olursa olsun hakikat budur ve bu hakikat nasıl olsa geleceğin inceleyicileri tarafından kolaylıkla ortaya konacaktır. Nitekim bu gerçeğe geçmişte de temas edilmemiş değildir. Fakat bu dokunma yetersiz kaldığı gibi şimdilerde de, şair iyice unutturulmak istenmektedir. Fakat boşuna çaba. Propaganda, gerçeklerin ortaya çıkmasını, geciktirebilir; fakat aslâ imkânsız kılamaz. Benliğin bu büyük varoluş savaşını sürdüren Necip Fazıl, başlangıçta mistik bir güçle eşyanın, daha sonra, karşısına çıkan ölümün perdesini kaldırarak birdenbire ruhun büyük cehdiyle hakikatle karşılaşmıştır. Bu, Tanrı’dır. Mâverâ perdelerinin gerisinde, ebedî, ezelî gerçek olan Tanrı, “ben”in kurtuluşunun da anahtarıdır. “Ben” de ancak Tanrı’nın varlığını idrak, onun varlığıyla ilgi hâlinde olmakla ebedileşecektir. Ruhun sırrı çözülmüştür. Böylece bu çözümüyle de Necip Fazıl, baştan beri karşılaştırmalı olarak üzerinde durduğumuz şairlerden ayrılmaktadır. Hakikati İslâm’ın Tanrı ve insan anlayışında bulan şair, tekrar meseleler ve davalar yüklü olarak topluma döneceğini Çile şiirinin sonunda ifşa etmektedir. Baudelaire, Verlaine, Mallarme, Rimbaud kaçtığı dünyalardan geri dönmemiştir. Ama Necip Fazıl, topluma ve insanlara geri dönmenin sorumluluğuyla toplumun ortasına atılmıştır. Bundan sonra çeşitli eserleriyle, nesriyle ve şiiriyle insanı kendi benini kurtaran gerçeğe çekmeğe, çağırmaya çalışacaktır. Bu da İslâm dünyasının tarihî-sosyolojik şartlarında çok çetin ve yıpratıcı bir savaşın içine girmek demek olmuştur.

Valery, yarı yarıya bulduğu pagan soyutluğunun sükûnetinde âdeta kendi Akropolünün tepesinden aşağı bakarken, Rilke, kendi mistisizmine yine kendine mahsus bir din örerek kendi melekleri ve insanları arasında yarı ağıtsı, yarı sanrılı bir dünyada yaşarken, Necip Fazıl, kellesini binlerce ayağın çiğneyebileceği büyük meydana atmış, fildişi kulesini yıkmıştır. Bu yeni ruh oluşumu, onu dindar şair Claudel ve Eliot'tan da ayırmaktadır. Bu şairlerde temalar aşağı yukarı tamamen ve direkt olarak ve baştan beri dinseldir. Hâlbuki Necip Fazıl’da din, varılan doruk olmuş, ordan iniş ise artık şiirin sırf poetik alanında kalmamış, bir yandan eylemin, öte yandan ülkücü yazarlığın silâhlarını da kuşanmıştır. Bu da bir bakıma olağandır. Çünkü Claudel ve Eliot, Necip Fazıl’ın içinde bulunduğu, İslâm dünyasının şartlarında bulunmuyorlardı. İslâm dünyası da, tıpkı Necip Fazıl’ın geçirdiği ruh varoluşunun ölüm kalım savaşını, bütün benliğiyle ve en vahim şartlarda yaşıyordu. Üstelik Batı’da, din, uygarlığın sadece bir unsuru ve bir huzur dengesi iken, bizde uygarlığın ta kendisi idi. Bunun için o varoldukça biz de varolacağız, o çekildikçe biz de ölüm sularına yaklaşacağız. Böylece mutlak hakikati bulan şair, onun bütün sistemini taşıyan İslâm’ın bir eri gibi kendini tarih içindeki büyük İslâm varoluşu savaşına adamış ve bunun için de poetik sınırların dışına taşmak zaruretini duymuştur.

                                                                                (Edebiyat Yazıları II, 1986)

Yazar: SEZAİ KARAKOÇ

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör