Mehmet Akif Ersoy

Düşünür, Şair

Doğum
20 Aralık, 1873
Ölüm
27 Aralık, 1936
Eğitim
Baytar Mektebi
Burç

Şair ve düşünür, İstiklal Marşı şairi (D. 20 Aralık 1873, İstanbul - Ö. 27 Aralık 1936, İstanbul). Fatih semtinin Sarıgüzel Mahallesinde dünyaya geldi. Babası Fatih Medresesi müderrislerinden Arnavut kökenli İpekli Tahir Efendi (1826-88), annesi ise Buhara taraflarından gelip İstanbul’a yerleşen bir aileye mensup Emine Şerife Hanımdır (1836-26). Doğumunda babası Âkif’e ebced hesabına göre Ragif adını koyduysa da, ailenin diğer üyeleri telaffuzu daha kolay diye onu hep “Âkif” adıyla çağırdılar. Böylece Ragif, Âkif oldu ve kendisi de bu adı benimsedi, daha sonra şiirlerinde de bu adı kullandı.  

Mehmet Âkif, Emir Buhari Mahalle Mektebi, Fatih İbtidaisi (ilkokul), Fatih Merkez Rüştiyesi (ortaokul), Mülkiye İdadisi (Lise) ve Baytar Mektebini (Veteriner Fakültesi) bitirdi (1893). Lise öğrenimi sırasında Fatih Camisi’ndeki derslere devam ederek Arapça ve Farsça öğrendi. Ayrıca özel eğitim de aldı. Babasından Arapça ve İslâmi bilgiler, Esad Dede’den Farsça ve İran klâsikleri okumuş olması, Ahmet Naim Bey ve Şevket Bey gibi arkadaşlarıyla dinî ve edebî Arapça metinler okuması ile kendi kendine Fransızca öğrenmiş ve yine arkadaşlarıyla Fransız edebiyatı ve Fransızcadan Batı edebiyatı, Batı düşüncesi okumuş olması daha önemli görünmektedir. Otuz beş yıl arkadaşlık ettiği Mithad Cemal’in tanıklığına bakılırsa, az sayıda eseri iyice sindirecek ve nerdeyse ezbere bilecek derecede yoğunlukla okumuştur. Okuduğu ilk manzum eserin Fuzuli’nin “Leylî vü Mecnun” mesnevisi olduğunu biliyoruz. Arapça, Farsça ve Fransızca sayesinde de İslâm’ın ve Batı’nın büyük eserlerini okudu. Damadı Ömer Rıza Doğrul, Âkif’in Lord Byron’ın “Childe Harold's Pilgrimage destanını okuduğundan söz etmektedir.

Akif, 1893’te okulu birincilikle bitirip veterinerlik müfettişi olarak çalışmaya başladı. Dört yıl kadar Rumeli, Anadolu, Arnavutluk ve Arabistan’da bulundu. Mezun olduğu yıl “Hazine-yi Fünun” adlı bir dergide bir gazelini yayımladı. Bu onun bilinen ilk basılı eseridir. Genç veteriner Mehmet Âkif, 1898 yılına kadar Osmanlı toprağının değişik yerlerini müfettiş olarak dolaştı. 1898’de, yirmi beş yaşındayken kendisinden beş yaş küçük olan, Tophane-i Amire veznedarlarından Mehmet Emin Bey’in kızı İsmet Hanım’la evlendi. Âkif’in İsmet Hanım’la evliliğinden ilk üçü kız olmak üzere, adları Cemile, Feride, Suat, İbrahim Naim, Emin ve Tahir olan altı çocuğu dünyaya geldi.

Mehmet Akif, 1907’den Türkçe öğretmenliği yapmaya başladı; bir yıl sonra da Veterinerlik Dairesi Müdür Yardımcısı oldu. Aynı yıl İkinci Meşrutiyetin ilân (1908) edilmesiyle meşru ve kanuni duruma gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeliğini koşullu olarak kabul etti. Koşulu, üyelik yeminindeki, “Cemiyet’in bütün emirlerine kayıtsız şartsız itaat” ibaresinin değiştirilmesi kabul edilmişti.

1908’den sonra yayın çalışmalarının kapısı açılınca İslâmcı aydınlar, Ebulula Mardin ve arkadaşı Eşref Edip’in “Sıratımüstakim” dergisinde bir araya geldiler. Âkif, derginin başyazarıydı. Dergi, 1912 yılında Mardin’in ayrılmasıyla Eşref Edip’e kaldı ve adı “Sebilürreşat” olarak değiştirildi. Mehmet Âkif ‘in bu iki dergi ile ilişkisi 1908’den derginin kapatıldığı 1925 yılına kadar sürmüş ve Âkif de derginin politik yürüyüşünün liderliğini yürütmüştür.

Balkan Savaşı (1912-13) nedeniyle Baytar Mektebi müdür yardımcılığı ve Darülfünun’daki Genel edebiyat profesörlüğü görevinden istifa ederek ayrıldı (1913). Sırat-ı Müstakim” ve “Sebilürreşad” dergilerinde çıkan makaleleri ve Fatih, Beyazıt, Şehzadebaşı, Süleymaniye camilerinde verdiği vaazlarda, Ziya Gökâlp’in öncülüğünü yaptığı Türkçülük akımına karşı İslâm birliği görüşünü savundu. Mehmet Akif, Birinci Dünya Savaşı’ndan (1014-18) önce Mısır ve Hicaz’a gitti. Savaş sırasında Almanya’daki Müslüman esirlerin durumunu görmek üzere Alman hükümetinin daveti üzerine Osmanlı Gizli Teşkilatı (Teşkilat-ı Mahsusa) tarafından 1914’te Berlin’e; 1914’ün sonlarına doğru aynı örgüt tarafından İngiliz yanlısı Şerif Hüseyin’e karşı Osmanlı Devletine bağlı kalan Necef Emiri İbnürreşid’e gönderildi. Bu gezi sırasında Dar’ül Hikmet’il İslâmiye başkâtipliğine atandı, dönüşünde görevine başladı.

İzmir’in işgalinden (1919) sonra Batı Anadolu’da başlayan Millî Mücadele’yi desteklemek için Balıkesir’e giderek verdiği vaazlarla halkın direniş azmini arttırmaya çalıştı. Ankara’ya gelişinden kısa bir süre sonra (Mayıs 1920) seçildiği Burdur milletvekilliğini 1923’e kadar sürdürdü. Konya İsyanı’nı önlemek, halka öğüt vermek üzere Konya’ya gönderildi.  Oradan geçtiği Kastamonu Nasrullah Camisi’nde coşkulu bir vaaz vererek Sevr Antlaşması ve Millî Mücadele hakkında halka bilgi verdi Sebilürreşad’ı 20 Kasım 1920’de Kastamonu’da yayımladı. Bu çalışmaları nedeniyle Dar’ül Hikmeti’l İslâmiye’deki görevine son verildi (20 Aralık 1920).

Ankara’ya döndüğünde Taceddin Dergâhı’na yerleşti. Bu sırada yazdığı şiir TBMM’de üst üste birkaç kez coşkuyla okunarak İstiklal Marşı olarak kabul edildi (21 Mart 1921). İstiklal Marşı şairi olarak kendine verilmek istenilen para armağanını maddî sıkıntı içinde olmasına rağmen kabul etmedi. İstiklal Marşı dört kez bestelendi. Bugün okunan şekli Osman Zeki Üngör’e aittir. Akif, Şer’iyye Vekaleti tarafından kurulan Te’lifat-ı İslâmiye ve Heyeti (İslâmi Telif Kurulu) üyeliğine seçildi. Millî Mücadele’nin sonuçlanmasından sonra İstanbul’a döndü. Hayatı boyunca  inanç ve idealleri için çalışıp mücadele eden Mehmet Akif, Millî Mücadeleden sonra bu inanç ve ideallerine aykırı gördüğü bazı uygulamalar nedeniyle yurtdışına çıktı. Cumhuriyetin ilanı, halifeliğin kaldırılması, hükümetin laiklik prensibine eğilimi gibi inkılap hareketleri karşısında inkılapçılarla Akif’in yolları ayrıldı. Akif için Türkiye, 1923’den sonra yaşanılır olmaktan çıkmıştır. Sebilürreşad’ın yayımına Takrir-i Sükun Kanunu ile son verilmiştir. Akif, bu koşullarda, prensipleri doğrultusunda yaşasaydı, muhtemelen, yaptıkları suç teşkil edecekti. Prens Abbas Halim Paşa’nın davetlisi olarak Mısır’a gitti. Hilvan’a yerleşti. Kahire’deki Cami’ül Mısriye adlı Mısır Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı profesörlüğü yaptı (1925-1935). Mısır’da 1926’dan 1936 yılına kadar on yıl gurbet hayatı yaşadı. Hastalanınca, yurdunda ölmek arzusu içinde İstanbul’a geldi. Sıtma ve karaciğer hastalığı siroza dönüştü. 27 Aralık 1936’da, Taksim İstiklal Caddesinde olan Mısır Apartmanında vefat etti.  Cenazesi üniversite gençliği ve halktan oluşan kalabalık bir topluluk tarafından Beyazıt Camiinde kılındı. Kabri, Edirnekapı Şehitliğinde, yakın dostları Babanzade Ahmed Naîm  Efendi ile Süleyman Nazif’in yanındadır.

Mehmet Akif, ilk gençlik yıllarında manzum hikâyeleriyle dikkatleri çekmeye başlamıştı. Düşünce adamı olarak da tümüyle İslâm’a bağlılığı savundu; İslâmiyet’in hurafelerden kurtarılması için çalıştı.

İlk şiiri, Baytar Mektebi öğrencisi iken okulunun dergisinde (Mektep Mecmuası, c. 2 Mart 1895), ciddi anlamda ilk şiiri (Kurana Hitap) ise Resimli Gazete’de 1895’de yayımlandı. Servet-i Fünun dergisinde 1898’den itibaren İranlı Hafız ve Sadi’den çeviriler yayımladı. Önceki adı Sırat-ı Mustakim olan Sebilürreşad dergisinde (1908-1910) çıkan ünlü şiirleri ve manzum hikâyeleriyle dikkatleri çekmeye başlamıştı. Fikir adamı olarak tümüyle İslâm’a bağlılığı savundu. 19. yüzyılın sonlarında sesini duyurmaya başlayan İslâmcılık, Mehmet Akif’in şahsında güçlü bir temsilcisini buldu. Çağının ünlü İslâmcı düşünürleri Muhammed Abduh (1948-1905), Abdürreşid İbrahim (1853-1944), Cemaleddin Afgani (1838-1897) ile görüş birliği içinde olan Mehmet Akif, İslâmiyet’in hurafelerden kurtarılması ve Müslümanların düştükleri bu üzüntü verici durumdan çıkabilmeleri için temel kaynak olan Kur’an ve Sünnet’e sarılmaları gerektiğine inanmıştı. Bu görüşünü şiirinde “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı” dizelerinde dile getirdi. Böylece kendi çağının şairi olmanın, kendi anlayışına göre koşulunu koymuş oldu. Sanat anlayışı tıpkı Yunus Emre gibi Hak yolunda halk ile beraber olmaktır. Türk edebiyatında toplum için sanat akımının başlıca temsilcilerinden biri sayılan Mehmet Akif için şiir, inanç ve düşüncelerini açıklayıp yaymak, mücadelesini sürdürmek için bir vasıtadan ibarettir.

 

Hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim

İnan ki, her ne demişsem görüp de söylemişim

Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek

Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek!

 

diyerek şiirde gerçekçilik akımının dönemindeki önde gelen temsilcisi olmuştur. Seyfi Baba, Hasır, Mahalle Kahvesi, Köse İmam, Kocakarı ile Ömer manzum hikâyeleriyle edebiyatta gerçekçiliğin, aruz ölçüsüne hakimiyetin unutulmaz örneklerini veren Mehmet Akif, Çanakkale Şehitlerine şiiriyle edebiyat tarihimize erişilmez bir anıt dikmiştir. Arapçadan başka Farsça, Fransızca bilirdi. Bir Kur’an meali hazırladığı biliniyor ancak bu çeviriyle ilgili çeşitli rivayetler vardır. Sonuç itibariyle bu meal mevcut değildir.

Türk şiirinin erkek sesi”... Cumhuriyet döneminin güçlü şairlerinden Orhan Seyfi’nin bu tespitini Âkif fazlasıyla hak etmiştir. Safahat’ın (bütün şiirleri) ilk kitabındaki halkçı şiirlerden başlamak üzere, şair o zamanki şiir ortamının şiire yönelik üç önemli beklentisini doyurmuş olarak çıkar okuyucunun huzuruna: 1) Nazmı, vezni pürüzsüzdür. Söyleyişi ikna edicidir, kafiyeleri şaşırtıcıdır, sözdizimsel başarısı tartışma götürmez. 2) Dili ve söyleyişi incelikli ve zekice bir sadeliğe sahiptir. Günlük konuşma dilinden bir şiir yaratmıştır. Ki bu da modern şiirin en önemli amaçlarından biridir. 3) Toplum sorunlarını onun kadar tutarlı ve bütünlüklü işleyen bir şair ne önceki ne sonraki dönemlerde pek ortaya çıkabilmiş değildir…

Nâzım Hikmet, Akif’e yönelik eleştirileri olmakla birlikte; “Mehmet Akif büyük şair / inanmış insan...” diyerek onun şairliği ve içtenliği nedeniyle hakkını teslim etmek istemiştir.

“Cevdet Paşa, Kur’an nâsiridir; Âkif, Kur’an şairi. Ancak ikisinin arasında fark var; Kur’an Cevdet Paşa’nın yalnız kültürünü, Âkif’in, kültürüyle beraber seciyesini yaptı.” (Mithat Cemal Kuntay)

“Osmanlıca; nesirde Namık Kemal’in mektuplarıyla; nazımda Fikret ve Âkif’in şiirleriyle Türkçe oldu.” (Mithat Cemal Kuntay)

“Âkif bey hayatında eğilmedi, gerek istibdat devrinde, gerek meşrutiyet senelerinde açlığa rıza gösterdi, kimseye eyvallah etmedi. Umumi seferberlik zamanı idi, Âkif bir arkadaşı ile birlikte oturmuş, kuru fasulya aşı yiyordu. Nezaret erkânından biri çıkageldi. Selam tebliğ etti. Yazılarında o derece ileri gitmemesini nazikçe söylemek istedi, Âkif pürhiddet dedi ki: Nazırına söyle; kendilerini düzeltsinler! Bu gidiş devam ettikçe bizi susturamazlar. Ben fasulya aşı yemeğe razı olduktan sonra kimseden korkmam!” (Hasan Basri Çantay)

“O, hem tahkiyede harikulâde kudret ve tasvir ü ihsasta tekellüfsüz ve cuşacuş belagatler gösteren bir şair, hem eşyayı ve vekayi’i ruhlarına ve serairine nüfuz eden nazarlarla gören bi-menend bir rasıddır. Mehmed Âkif gibi şiirlerini bizzat yaşamış olan şairlerin mahiyet ve kıymetleri, eserleri serapa okunduktan sonra anlaşılır. Yazılarının yalnız bir veya birkaçını görerek hüküm vermek, bir vücudun bir tek uzvunu tedkik ile heyet-i mecmuası ve mesela bir kemiğe bakarak, beşerenin güzelliğini teşhis etmeğe çalışmak gibi bi-sud ve na-kâfidir.” (Süleyman Nazif)

“Dinî irade ile millî irade hiçbir kitapta ve hiçbir dimağda görülmemiş şekilde Safahat’ta birleştirilmiştir. O zamana kadar milliyetçi denince dine karşı veya yabancı olan kişi, dinci ve Müslüman deyince de, milliyetçiliği tanımayan insan akla gelirdi. Milliyetçi, ırkçı yani kemikçi idi. Dinci ise, hurafeci ve vatansız varlıktı. Ruhlarımızı aynı zamanda bir hezeyan teşkil eden bu safsatadan kurtaran Mehmet Âkif’tir. Türkün Müslümanlıktan, milliyetçiliğimizin İslâm’dan ayrılamayacağını bize öğreten o oldu.” (Nurettin Topçu)

“Yahya Kemal esere, hep esere bakıyor; imparatorluk idealine sıkı sıkıya bağlıdır. Âkif’se eserden müessire, yani imparatorluktan çok, medeniyetin tarihe serpili eser ve kuruluşlar zincirinden çok, bütün o eserleri doğuran İslâm’ın kendisine bağlıdır. Bundandır ki, O’nu yeni kurulan Devletin İstiklâl Marşı’nı yazmış olarak da görebiliyoruz. Millî Marş’ın şairi bundandır ki, Yahya Kemal değil Mehmet Âkif’tir.” (Sezai Karakoç)

ESERLERİ:

ŞİİR: Safahat (Bu ad altında toplanan bütün şiirleri şu yedi kitaptan oluşmuştur: 1) Safahat (1911), 2) Süleymaniye Kürsüsünde (1912), 3) Hakkın Sesleri (1913), 4) Fatih Kürsüsünde (1914), 5) Hatıralar (1917), 6) Asım (1924), 7) Gölgeler (1933).

DÜŞÜNCE-ARAŞTIRMA: Kastamonu Nasrullah Kürsüsü’nde (Millî Mücadele sırasında Nasrullah Camiindeki hitabesi, 1921), Kur’an’dan Ayet ve Hadisler (Sebilürreşad’da çıkan yazılarından seçmeler; Yay. Haz. Ömer Rıza Doğrul, 1944).

ÇEVİRİ: Müslüman Kadın (Ferid Vecdi’den, 1909), Honoto’nun İslâmiyete Hücumuna Karşı Şeyh Muhammed Abduh’un Müdafaası (1915), İçkinin Hayatı Beşerde Açtığı Rahneler (Abdülaziz Çaviş’den, 1934), Anglikan Kilisesine Cevap (Abdülaziz Çaviş’den, 1924, bir bölümü Hazreti Ali Diyor ki, 1959 ve Hazreti Ali’nin Bir Devlet Adamına Emirnamesi, 1963, adlarıyla yayımlandı), İslâmlaşmak (Said Halim Paşa’dan, 1919), İslâmda Teşkilat-ı Siyasiye (Said Halim Paşa’dan, Sebilürreşad’da tefrika, 1922), Kur’an Tercümesi (Bu eser henüz bulunamadı).  

KAYNAKÇA: Süleyman Nazif / Mehmed Âkif: Şairin Zatı ve Âsârı Hakkında Bazı Malumat ve Tetkikat (1924), Esat Adil Müstecaplıoğlu / Mehmet Akif – Ferdî ve İçtimaî Karekteri – Vatanperverliği – Milliyetçiliği – Şairliği (1937), Mithat Cemal Kuntay / Mehmet Âkif (ölümünün 6. yılı dolayısıyla, 1939), Fevziye Abdullah Tansel / Mehmet Âkif: Hayatı ve Eserleri (1945, 1973), Mehmet Emin Erişirgil / Mehmet Âkif: İslâmcı Bir Şairin Romanı (1956), Hilmi Yücebaş / Bütün Cepheleriyle Mehmed Âkif (1958), Ali Nihat Tarlan / Mehmet Âkif ve Safahat (1971), İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) - Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors (2005) - Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2006, gen. 2. bas. 2007) - Ünlü Edebiyatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 4, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Famous People (2013). Muzaffer Uyguner / Mehmet Âkif Ersoy (1991), Taha Toros / Türk Edebiyatından Altı Renkli Portre (1998), İbnülemin Mahmud Kemal İnal / Son Asır Türk Şairleri (c. I, 1999), Fazıl Gökçek / Mehmet Âkif’in Şiir Dünyası (2005).

SOFULUK SATIYORSUN

SOFULUK SATIYORSUN

 

MEHMET AKİF ERSOY

 

Sofuluk satıyorsun, elinde boy boy tesbih

Çevrende dalkavuklar; tapınır gibi, la-teşbih!

Sarık cübbe ve şalvar; hepsi istismar ,riya

Şekil yönünden sanki; Ömer’in devri, güya!

Herkes namaz oruçta; hepsi sözünü dinler

Zikir Kur’an sesinden, yerler ve gökler inler!

Ha bu din, iman, takva; inan ki hepsi yalan

Sen onları kendine taptırırsın vesselam!

Derdin davan sadece, hep nefsi saltanatın

Şimdilik putu sensin, tapılan menfaatın!

Hey kukla kafalı adam, dinle sözümü tut

Bunların dilinde hak; ama kalbi dolu put!…

CEHENNEM OLSA GELEN

CEHENNEM OLSA GELEN

 

MEHMET AKİF ERSOY

 

Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz.

Bu yol k i Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz;

 

Düşer mi tek taşı sandın harim-i namusun,

Meğer ki harbe giden son nefer şehid olsun.

 

Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa,

Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa,

 

Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar

Taşıp da kaplasa âfakı bir kızıl sarsa,

 

Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;

Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;

 

Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz,

Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz!

ALINLAR TERLEMELİ

ALINLAR TERLEMELİ

 

Cihan altüst olurken, seyre baktın, öyle durdun da,

Bugün bir serserî, bir derbedersin kendi yurdunda!

 

Hayat elbette hakkın, lâkin ettir haykırıp ihkâk;

Sağırdır kubbeler, bir ses duyar: Da'vâ-yı istihkâk

 

Bu milyarlarca da'vâdan ki inler dağlar, enginler;

Otumıuş, ağlıyan âvâre bir mazlûmu kim dinler?

 

Emeklerken, sabî tavrıyla, topraklarda sen hâlâ,

Beşer doğrulmuş, etmiş, bir de baktın, cevvi istîlâ!

 

Yanar dağlar uçurmuş, gezdirir beyninde dünyânın;

Cehennemler batırmış, yüzdürür kalbinde deryânın;

 

Eser a'mâkı, izler keşfeder edvâr-ı hilkatten;

Deşer âfâkı, birşeyler sezer esrâr-ı kudretten;

 

Zemin mahkûmu olmuştur, zaman mahkûmu olmakta;

O, heyhât, istiyor hâkim kesilmek bu'd-i mutlakta!

 

*  *

*

 

Tabîat bin çelik bâzûya sahipken, cılız bir kol,

Ne kâhir saltanat sürmekte, gel bir bak da, hayrân ol!

 

Hayır, bir kol değil, binlerce, milyonlarca kollardır,

Yek-âheng olmuş, işler, çünkü birleşmekte muztardır:

 

Bugün ferdî mesâînin nedir mahsûlü? Hep hüsran;

Birer beyhûde yaştır damlayan tek tek alınlardan!

 

Cihan artık değişmiş, infırâdın var mı imkânı,

Göçüp ma'mûrelerden boylasan hattâ beyâbânı?

 

Yaşanmaz böyle tek tek, devr-i hâzır. Devr-i cem'iyyet.

Gebermek istemezsen, yoksa izmihlâl için niyyet,

 

"Şu vahdet târumâr olsun!" deyip saldırma İslâm'a;

Uzaklaşsan da îmandan, cemâ'atten uzaklaşma.

 

İşit, bir hükm-i kat'î var ki istînâfa yok meydan:

"Cemâ'atten uzaklaşmak, uzaklaşmaktır Allah (c.c.)'tan.

 

Nedir îman kadar yükselterek bir alçak ilhâdı,

Perîşân eylemek zâten perîşan olmuş âhâdı?

 

Nasıl yekpâre milletler var etrâfında bir seyret?

Nasıl tehvîd-i âheng eyliyorlar, ibret al, ibret!

 

 

 

Gebermek istiyorsan, başka! Lâkin, korkarım, yandın;

Ya sen mahkûm iken, sağlık ölüm hakkın mıdır sandın?

 

Zimâmın hangi, ellerdeyse, artık onlarınsın sen;

Behîmî bir tahammül, varlığından hisse istersen!

 

Ezilmek, inlemek, yatmak sürünmek var ki, âdettir;

Ölüm dünyâda mahkûmîne en son bir sa'âdettir:

 

Desen bir kere "İnsânım!" kanan kim? Hem niçin kansın?

Hayır, hürriyetin, hakkın masûn oldukça insansın.

 

Bu hürriyet, bu hak bizden bugün âheng-i sa'y ister:

Nedir üç dört alın? Bir yurdun alnından boşansın ter.

İstanbul, 3 Teşrinievvel 1334 (1918)

 

ÂTİYİ KARANLIK GÖREREK AZMİ BIRAKMAK...

ÂTİYİ KARANLIK GÖREREK AZMİ BIRAKMAK...

 

Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...

Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.

 

Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.

İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:

 

Uyan ey dipdiri meyyit, 'İki el bir baş içindir.'

Davransana... Eller de senin, baş da senindir!

 

His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.

 

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?

 

Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?

Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!

 

Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan

Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.

 

Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!

Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!

 

Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın

Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?

 

Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

 

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me'yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar

 

Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez...

En korkulu câni gibi ye'sin yüzü gülmez!

 

Mâdâm ki alçaklığı bir, ye's ile sirkin;

Mâdâm ki ondan daha mel'un daha çirkin

 

Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,

Nevmid olarak rahmet-i mev'ûd-u Hudâ'dan,

 

Hüsrâna rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;

Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!

 

Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...

Sesler de: 'Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş! '

 

Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,

Tek kol da yapışsam demiyor bir tarafından!

 

Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;

Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.

 

Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...

Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.

 

Feryâd ile kurtulması me'mûl ise haykır!

Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!

 

'İş bitti... Sebâtın sonu yoktur! ' deme, yılma.

Ey millet-i merhûme, sakın ye'se kapılma.

 

 

 

14 Mart 1913

 

Mehmet Akif Ersoy

BİR GECE

BİR GECE

 

On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,

Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!

 

Lâkin, on ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler;

Kaç bin senedir, halbuki, bekleşmedelerdi!

 

Nerden görecekler? Göremezlerdi tabî’î:

Bir kerre, zuhûr ettiği çöl en sapa yerdi;

 

Bir kerre de, ma'mûre-i dünyâ, o zamanlar,

Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.

 

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

 

Fevzâ bütün afakın sarmıştı zemînin,

Salgındı, bugün Şark'ı yıkan, tefrika derdi.

 

Derken, büyümüş, kırkma gelmişti ki öksüz.

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

 

Bir nefhada insanlığı kurtardı o ma'sûm,

Bir hamlede kayserleri, kisrâlan serdi!

 

Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!

 

Âlemlere, rahmetti, evet, şer'-i mübîni,

Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.

 

Dünyâ neye sâhipse, onun vergisidir hep;

Medyûn ona cem'iyyeti, medyûn ona ferdi.

 

Medyûndur o ma'sûma bütün bir beşeriyyet...

Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.

                                                             

Hilvan, 11 Rebîülevvel 1347

BÜLBÜL

BÜLBÜL

 

- Basri Bey oğlumuza -

 

Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;

Nihayet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.

 

Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı,

Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdiyi sarmıştı,

 

Işık yok, yolcu yok, ses yok; bütün hılkat kesilmiş lâl

Bu istiğrakı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl

 

Muhîtin hâli “İnsaniyet”in timsâlidir, sanalım;

Dönüp mâziye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!

 

Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,

Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd,

 

O müstağrak o durgun vecdi nâgah öyle coşturdu

Ki vâdiden bütün, yer yer, enînler çağlayıp durdu.

 

Ne muhrik nağmeler, Yârab, ne mevcâmevc demlerdi;

Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûya Sûr-i Mahşerdi!

 

Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;

Kıyametler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?

 

O zümrüd tahta kondun, bir semâvi saltanat kurdun;

Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun,

 

Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,

Gezersin, hânumânın şen, için şen, kâinatın şen.

 

Hazansız, bir zemin isterse, şâyet rûh-i ser-bâzın,

Ufuklar, bu’di mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.

 

Değil bir kayda, sığmazsın - kanadlandın mı- eb’âda

Hayâtın en muhayyel gayedir ahrâra dünyâda,

 

Neden öyleyse mâtemlerle eyyamın perişandır?

Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?

 

Hayır, mâtem senin hakkın değil.., Mâtem benim hakkım:

Asırlar var ki, aydınlık nedir hiç bilmez âfâkım!

 

Teselliden nasîbim yok, hazan ağlar bahârımda;

Bugün bir hânmânsız serserîyim öz diyârımda!

 

Ne husrandır ki: Şarkın ben vefâsız, kansız evlâdı,

Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!

 

Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim her cü merc oldu,

SALÂHADDiN-i EYYUBİ’lerin FÂTİH’lerin yurdu.

 

Ne zillethtir ki: nâkus inlesin beyninde OSMAN’ın;

Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!

 

Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;

O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!

Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden YILDIRIM Hanın;

Şenâatlerle çiğnensin muazzam kabri ORHAN’ın!

 

Ne heybettir ki; vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,

Sürünsün şimdi milyonlarca me’vasız kalan dindaş

 

Sürünsün hânumânlar yerde işkenceyle kıvransın;

Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!

 

Dolaşsın sonra, İslâmın haremgâhında nâ-mahrem..,

Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!

 

 

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

 

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?

En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,

 

-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

 

Ne hayâsızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!

Nerde - gösterdiği vahşetle “bu, bir Avrupalı”

 

Dedirir- yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

Varsa gelmiş, açılıp mahpesi, yahud kafesi!

 

Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,

Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer.

 

Yedi iklîmi cihânın duruyor karşında;

Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!

 

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

 

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ..,

Hani, tâûna da züldür bu rezil istîla!

 

Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-u asîl,

Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkiyle sefil,

 

Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;

Döktü karnındaki esrârı hayasızcasına.

 

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...

Medeniyyet denilen kahpe, hakîkat, yüzsüz.

 

 

Sonra mel’undaki tahrîbe müvekkel esbâb,

Öyle müthiş ki; eder her biri bir mülkü harâb.

 

Öteden sâikalar parçalıyor âfakı;

Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;

 

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin:

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

 

Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam;

Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.

 

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;

o ne müthiş tipidir: savrulur enkaaz-ı beşer...

 

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak;

Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.

 

Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,

Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

 

Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,

Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.

 

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler...

Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!

 

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;

Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat îman?

 

Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?

Çünkü te’sis-i ilâhî o metîn istihkâm.

 

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,

Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-u beşer;

 

Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;

“O benim sun’-u bedîim, onu çiğnetme!” dedi.

 

Âsımı’ın nesli.., diyordum ya.. .nesilmiş gerçek;

İşte çiğnetmedi nâmûsûnu, çiğnetmeyecek.

 

Şühedâ göğdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...

O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar,

 

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor;

Bir hilâl uğruna, ya Râb, ne güneşler batıyor!

 

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!

Gokten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i...

Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi...

 

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

‘Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.

 

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitab...

Seni ancak ebediyetler eder istîab.

 

“Bu, taşındır” diyerek Kâbe’yi diksem başına;

Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

 

Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namiyle,

Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmiyle;

 

Ebr-i nîsânı açık türbene çatsam da tavan,

Yedi kandilli Süreyyâ’ya uzatsam oradan;

 

Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,

Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,

 

Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;

Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;

 

Tüllenen mağribi, akşamları, sarsam yarana...

Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

 

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini;

Şarkın en sevgili sultanı Salâhaddîn’i,

 

Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...

Sen ki, İslâmı kuşatmış, boğuyorken husran,

 

O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;

Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;

 

Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!...

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...

 

Ey şehîd oğlu sehid, isteme benden makber,

Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

 

s. 36-39.

 

HASTA

HASTA

 

"Vak’a Halkalı Ziraat Mektebi’nde geçmiştir."

 

- Bence Doktor, onu siz bir soyarak dinleyiniz;

Hastalık çünkü değil öyle ehemmiyetsiz.

Sade bir nezle-i sadriyyemi illet ? Nerede?

Çocuğun hâli fenalaştı son günlerde,

Ameliyyâta çıkarken sınıf on gün evvel,

Bu da gelmez mi ? Dedim "Kim dedi, oğlum sana gel?

Nöbet üstünde adam kaçmalı yorgunluktan;

Hadi yavrum , hadi söz dinle de bir parça uzan."

O zamandan beridir za'fi terakki ediyor;

Görünen : bir daha kalkınması artık pek zor;

Uyku yokmuş ; gece hep öksürüyormuş; ateşin

Olmuyormuş biraz dindiği...

                        - Ben zaten işin,

Bir ay evvel biliyordum ne vahîm olduğunu

Bana ihtâra ne hâcet , a beyim. Simdi bunu?

Ma'amâfih yeniden bakalım dikkatle:

Hükmü kat'î verelim, etmeye gelmez acele.

 

- Çağırın hastayı gelsin.

                          Kapının perdesini,

Açarak girdi o esnada düzeltip fesini,

Bir uzun boylu çocuk.. Lâkin o bir levha idi!

Öyle bir levha-i rikkat ki unutmam ebedî,

Rengi uçmuş yüzünün , gözleri çökmüş içeri.

Elmacıklar iki baştan çıkıvermiş ileri.

O şakaklar göçerek cepheyi yandan sıkmış;

Fırlamış alnı , damarlarla berâber çıkmış,

Bet beniz kül gibi olmuş uçarak nûr-i şebâb;

O yanaklar iki solgun güle dönmüş , bîtâb!

O dudaklar morarıp kavlamış artık derisi;

Uzamış saç gibi kirpiklerinin her birisi!

Kafa bir yük kesilip boynuna, çökmüş bağrı;

İki değnek gibi yükselmiş omuzlar yukarı.

 

- Otur oğlum seni dikkatlice bir dinliyelim …

 

Soyun evvelce, fakat …

                                 - Siz soyunuz yok hâlim!

 

Soydu bîçâreyi üç-beş kişi birden, o zaman

Aldı bir heykel-i üryân-i sefâlet meydan!

Bu kemik külçesinin dinlenecek bir ciheti :

Yoktu. Zannımca tabibin coşarak merhameti,

"Bakmasak hastayı nevmid ederiz belki" diye;

Çocuğun göğsüne yaklaştım biraz dinlemeye:

Öksür Oğlum … Nefes al…Oldu , giyin;

Bakayım nabzına... A’ la... Sana yavrum, kodein

Yazayım, öksürüyorsun, O, keser, pek iyidir…

Arsenik hapları al, söylerim eczâcı verir.

Hadi git, kendine iy bak…

                                    - Nasıl ettin doktor?

 

- Edecek yok, çocuk artık yola girmiş, gidiyor!

 

Sol taraftan rienin zirvesi tekmil çürümüş;

Hastalık seyr-i tabîisini almış yürümüş.

Devr-i sâlisteki âsârı o mel'un marazin

Var tamamıyle , değil hiçbir eksik arazın.

Bütün a'râz, şehîkiyle, zefîriyle…

                                           - Yeter !

 

Hastanın çehresi meydan da ya! İnsanda meğer

Olmasın his denilen şey.. O değil, lâkin biz

Bunu " tebdîl-i hava " der de nasıl göndeririz?

Şurda üç beş günü var.. Gönderelim yolda ölür…

"Git!" demek, hem, düşünürsek ne büyük bir züldür!

Hadi göndermiyelim .. Var mı fakat imkânı?

Kime dert anlatırız? Bulsana derdi anlayanı!

 

- Sözünüz doğru, Müdür Bey; ne yapıp yapmalı; tek

Bu çocuk gitmelidir. Çünkü eminim, pek pek,

Daha bir hafta yaşar, sonra sirâyet de olur;

Böyle bir hastayı gönderse de mektep ma'zur.

 

- Bir mübassir çağırın.

                               - Buyrun efendim.

                                                         - Bana bak:

 

Hastanın gitmesi herhalde muvâfık olacak.

"Sana tebdîl-i hava tavsiye etmiş doktor.

Gezmiş olsan açılırsın.." diye bir fikrini sor.

"İstemem!" de o, fakat dinleme , iknâa çalış;

Kim bilir, belki de bîçâre çocuk anlamamış?

 

*   *

*

 

- Şimdi tebdîl-i hava var mı benim istediğim?

Bırakın hâlime artık beni, rahat öleyim!

Üç buçuk yıl bana katlandı bu mektep, üç gün

Daha katlansa kıyamet mi kopar? Hem ne içün

Beni yıllarca barındırmış olan bir yerden.

"Öleceksin!" diye koğmak? Bu koğulmaktır. Ben,

Kimsesiz bir çocuğum, nerde gider yer bulurum?

Etmeyin, sokaklarda perişan olurum!

Anam ölmüş, babamın bilmiyorum hiç yüzünü;

Kardeşim var, o da lâkin bana dikmiş gözünü:

 

Sanki âtîdeki mevhûm refâhım giderek,

Onu çalkandığı hüsranlar, içinden çekecek!

Kardeşim! Kurduğun âmâli devirmekte ölüm;

Beni göm hufre-i nisyâna, ben artık öldüm!

Hangi bir derdim için ağlıyayım, bilmiyorum.

Döktüğüm yaşları çok görmeyiniz: Mağdurum!

O kadar sa'y-i belîğin bu sefâlet mi sonu?

Biri evvelce eğer söylemiş olsaydı bunu,

Çalışıp ömrümü çılgınca hebâ etmezdim,

Ben bu müstakbele mâzîmi feda etmezdim!

Merhamet bilmeyen insanlara bak, yâ Rabbi,

Koğuyorlar beni bir sâil-i âvâre gibi!

 

- Seni bir kerre koğan yok, bu sözün pek haksız.

"İstemem, yollamayın" dersen eğer, kal, yalnız...

 

Hastasın.. 

            - Hem veremim! Söyle, ne var saklayacak!

 

- Yok canım, öyle deği…

                                 - Öyle ya herkes ahmak,

 

Bırakırlar mı , eğer gitmemiş olsam acaba!

Doğrudur, gitmeliyim... Koşturunuz bir araba.

 

Son sınıftan iki vicdanlı refîkin koluna

Dayanıp çıktı o bîçâre, sefâlet yoluna.

Atarak arkaya bir lemba-i lebrîz-i elem,

Onu teb'id edecek paytona yaklaştı "verem!"

Tuttu bindirdi çocuklar sararak her yerini,

Öptüler girye-i mâtem dökerek gözlerini;

 

- Çekiver doğruca istasyona…

                                           - Yok, yok, beni tâ,

Götür İstanbul’a bir yerde bırak ki; Gurabâ,

- Kimsenin onlara aldırmadığı bir sırada -

Uzanıp ölmeye bir şilte bulurlar orada! 

HÜSRAN

          HÜSRAN

 

Mehmet Akif ERSOY

 

Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,

İslâmı uyandırmak için haykıracaktım.

Gür hisli, gür imanlı beyinler, coşar ancak,

Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım?

Haykır! Kime, lâkin? Hani sâhipleri yurdun?

Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım;

Feryâdımı artık boğarak, na'şını, tuttum,

Bin parça edip şi'rime gömdüm de bıraktım.

Seller gibi vâdîyi enînim saracakken,

Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.

Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;

İnler "Safahât"ımdaki husran bile sessiz!

 

İstanbul, Teşrînievvel 1335 (Ekim 1919)

 


İSTİKLAL MARŞI

İSTİKLAL MARŞI

 

  - Kahraman Ordumuza -

 

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak

O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

O benimdir, o benim milletimindir ancak.

 

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!

Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl?

Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;

Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl.

 

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;

Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

 

Garb'ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;

Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,

"Medeniyyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?

 

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;

Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.

Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...

Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

 

Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı!

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:

Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.

 

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?

Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!

Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüdâ,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüda.

 

Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:

Değmesin ma'bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;

Bu ezanlar -ki şehâdetleri dînin temeli-

Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.

 

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım;

Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,

Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na'şım!

O zaman yükselerek Arş'a değer, belki, başım.

 

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl,

Ebediyyen sana yok ırkıma yok izmihlâl:

Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl.

 

KÜFE

KÜFE

Beş on gün oldu ki, mu'tâda inkıyâd ile ben
Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden.
Bizim mahalle de İstanbul'un kenârı demek:
Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmiyerek!
Adım başında derin bir buhayre dalgalanır,
Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır.
Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil,
Selâmetin yolu insan için bu, başka değil!
Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak,
Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak,
Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden,
Lisân-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden-
O sâlhurde, harâb evlerin saçaklarına,
Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına
Delîlimin koca bir şey takıldı... Baktım ki:
Genişçe bir küfe yatmakta, hem epey eski.
Bu bir hamal küfesiymiş... Aceb kimin? Derken;
On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden,
Gerildi, tekmeyi indirdi öyle bir küfeye:
Tekermeker küfe bîtâb düştü tâ öteye.
-Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ
Kurumla yat sokağın ortasında böyle daha!
O anda karşıki evden bir orta yaşlı kadın
Göründü:
-Oh benim oğlum, gel etme kırma sakın!
Ne istedin küfeden yavrum?Ağzı yok, dili yok,
Baban sekiz sene kullandı... Hem de derdi ki: "Çok
Uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz... "
Baban gidince demek kaldı âdetâ öksüz!
Onunla besliyeceksin ananla kardeşini.
Bebek misin daha öğrenmedin mi sen işini?"
Dedim ki ben de:
Ayol dinle annenin sözünü...
Fakat çocuk bana haykırdı ekşitip yüzünü:
-Sakallı, yok mu işin? Git, cehennem ol Şuradan!
Ne dırlanıp duruyorsun sabahleyin oradan?
Benim içim yanıyor: Dağ kadar babam gitti...
-Baban yerinde adamdan ne istedin şimdi?
Adamcağız sana, bak hâl dilince söylerken...
-Bırak hanım, o çocuktur, kusûra bakmam ben...
Adın nedir senin, oğlum?
-Hasan.
-Hasan, dinle.
Zararlı sen çıkacaksın bütün bu hiddetle.
Benim de yandı içim anlayınca derdinizi...
Fakat, baban sana ısmarlayıp da gitti sizi.
O, bunca yıl çalışıp alnının teriyle seni
Nasıl büyüttü? Bugün, sen de kendi kardeşini,
Yetim bırakmıyarak besleyip büyütmelisin.
-Küfeyle öyle mi?
-Hay hay! Neden bu söz lâkin?
Kuzum, ayıp mı çalışmak, günah mı yük taşımak?
Ayıp: Dilencilik, işlerken el, yürürken ayak.
-Ne doğru söyledi! Öp oğlum amcanın elini...
-Unuttun öyle mi? Bayramda komşunun gelini:
"Hasan, dayım yatı mekteplerinde zâbittir;
Senin de zihnin açık... Söylemiş olaydık bir...
Koyardı mektebe... Dur söyleyim" demişti hani?
Okutma sen de hamal yap bu yaşta şimdi beni!

Söz anladım uzun, hem de pek uzun sürecek;
Benimse vardı o gün birçok işlerim görecek;
Bıraktım onları, saptım yokuşlu bir yoldan,
Ne oldu şimdi aceb, kim bilir, zavallı Hasan?

Bizim çocuk yaramaz, evde dinlenip durmaz;
Geçende Fâtih'e çıktık ikindi üstü biraz.
Kömürcüler kapısından girince biz, develer
Kızın merâkını celbetti, dâima da eder:
O yamrı yumru beden, upuzun boyun, o bacak,
O arkasındaki püskül ki kuyruğu olacak!
Hakîkaten görecek şey değil mi ya? Derken,
Dönünce arkama, baktım: Beş on adım geriden,
Belinde enlice bir şal, başında âbâni,
Bir orta boylu, güler yüzlü pîr-i nûrânî;
Yanında koskocaman bir küfeyle bir çocucak,
Yavaş yavaş geliyorlar. Fakat tesâdüfe bak:
Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetim...
Şu var ki, yavrucağın hâli eskisinden elim:
Cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak...
Bir ince mintanın altında titriyor, donacak!
Ayakta kundura yok, başta var mı fes? Ne gezer!
Düğümlü alnının üstünde sâde bir çember.
Nefes değil o soluklar, kesik kesik feryad;
Nazar değil o bakışlar, dümû-i istimdad.
Bu bir ayaklı sefalet ki yalnayak, baş açık;
On üç yaşında buruşmuş cebin-i safi, yazık!
O anda mekteb-i rüşdiyyeden taburla çıkan
Bir elliden mütecaviz çocuk ki, muntazaman
Geçerken eylediler ihtiyarı vakfe-güzin...
Hasan'la karşılaşırken bu sahne oldu hazin;
Evet, bu yavruların hepsi, pür südud-i şebab,
Eder dururdu birer aşiyan-ı nura şitab.
Birazdan oynıyacak hepsi bunların, ne iyi!
Fakat Hasan, babasından kalan o pis küfeyi,
-Ki ezmek istedi görmekle reh-güzarında-
İlel'ebed çekecek dûş-i ıztırarında!
O, yük değil, kaderin bir cezası ma'sûma...
Yazık, günahı nedir, bilmeyen şu mahkuma!

LEYLA

LEYLA

"Barındırmaz mısın koynunda, ey toprak?" derim, "yer pek";
Döner, imdâdı gökten beklerim, heyhât, "gök yüksek".


Bunaldım kendi kendimden, zamân ıssız, mekân ıssız;
Ne vahşetlerde bir yoldaş, ne zulmetlerde tek yıldız!


Cihet yok: Sermedî bir seddi var karşında yeldânın;
Düşer, hüsrâna, kalkar, ye'se çarpar serserî alnın!


Ocaksız, vâhalar, çöller; sağır, vâdîler, enginler;
Aran: Beynin döner boşlukta; haykır: Ses veren cinler!


Şu vîran kubbe, yıllardır, sadâdan dûr, ışıktan dûr;
İlâhî, yok mu âfâkında bir ferdâya benzer nûr?


Ne bitmez bir geceymiş! Nerden etmiş Şark'ı istîla?
Değil canlar, cihanlar göçtü hilkatten, bunun, hâlâ,


Ezer kâbûsu, üç yüz elli, dört yüz milyon îmânı;
Boğar girdâbı her devrinde milyarlarca sâmânı!


Asırlardır ki, İslâm'ın bu her gün çiğnenen yurdu,
Asırlar geçti, hâlâ bekliyor ferdâ-yı mev'ûdu!


O ferdâ, istemem, hiç doğmasın "ferdâ-yı mahşer"se...
Hayır, kudretli bir varlıkla mü'minler mübeşşerse;


Bu kat kat perdeler, bilmem, neden sıyrılmasın artık?
Niçin serpilmesin, hâlâ, ufuklardan bir aydınlık?


O "aydınlık" ki, sönmek bilmeyen ümmîd-i işrâkı,
"Vücûdundan peşîman, ölmek ister" sandığın Şark'ı,


Füsünkâr iltimâ'âtıyle döndürmüş de şeydâya;
Sürükler, bunca yıllardır, o sevdâdan bu sevdâya.

Hayır! Şark'ın, o hodgâm olmayan Mecnûn-i nâ-kâmın,
Bütün dünyâda bir Leylâ'sı var: Âtîsi İslâm'ın.


Nasıldır mâsivâ, bilmez; onun fânîsidir ancak;
Bugün, yâdıyle müstağrak yarın, yâdında müstağrak!


Gel ey Leylâ, gel ey candan yakın cânan, uzaklaşma!
Senin derdinle canlardan geçen Mecnun'la uğraşma!


Düşün: Bîçârenin en kahraman, en gürbüz evlâdı,
Kimin uğrunda kurbandır ki, doğrandıkça doğrandı?


Şu yüz binlerce sönmüş yurda yangınlar veren kimdi?
Şu milyonlarca öksüz, dul kimin boynundadır şimdi?


Kimin boynundadır serden geçip berdâr olan canlar?
Kimin uğrundadır, Leylâ, o makteller, o zindanlar?


Helâl olsun o kurbanlar, o kanlar, tek sen ey Leylâ,
Görün bir kerrecik, ye's etmeden Mecnûn'u istîlâ.

Niçin hilkat zemîninden henüz yüksekte pervâzın?
Şu topraklarda, şâyed, yoksa hiç imkân-ı i'zâzın,


Şafaklar ferş-i râhın, fecr-i sâdıklar çerâğındır;
Hilâlim, göklerin kalbinde yer tutmuş, otâğındır;


Ezanlar nevbetindir: İnletir eb'âdı haşyetten;
Cihâzındır alemler, kubbeler, inmiş meşiyyetten;


Cemâ'atler kölendiı: Kâ'be'ler haclen... Gel ey Leylâ;
Gel ey candan yakın cânan ki gâiblerdesin, hâlâ!


Bu nâzın elverir, Leylâ, in artık in ki bâlâdan,
Müebbed bir bahâr insin şu yanmış yurda, Mevlâ'dan.

MEYHANE

MEYHANE

Canım sıkıldı dün akşam, sokak sokak gezdim;
Sonunda bir yere saptım ki, önce bilmezdim.

Bitince bir sıra ev, sonra bir de virane,
Dikildi karşıma bir han kılıklı meyhane:

Basık tavanlı, karanlık, sefil bir dükkan;
İçinde bir masa, yahut civar tabutluktan

Atılma çok ölü görmüş acıklı bir teneşir!
Yanında hurdası çıkmış bir eski püskü sedir.

Sakat, bacaksız on, on beş hasırlı iskemle,
Kırık dökük şişeler, bir de çinko tepsiyle,

Beş on kadeh, iki üç testi... Sonra tezgahlık
Eden yan üstüne devrilme kirli bir sandık.

Sönük sönük yanıyor rafta isli bir lamba...
Önünde bir küme: fes, takke, hırka, şalta, aba

Kımıldanıp duruyorken, sefil bir sohbet,
Bu isli zulmete vermekte büsbütün vahşet:

- Kuzum Dimitri, bu akşam biraz ziyadece ver...
- Ziyade, anladık amma ya içtiğin şişeler?

- Çizersin..
- Öyle mi? Lakin, silinmiyor çetele!
Bakın tavan tebeşirden görünmez oldu...
-Hele!

- Bizim peşin paramız... Anladın mı dün kurusu?
- Ayol tükendi mezem... Bari koy biraz turşu.

Arattı kendini ustan... Dinince dinlersin!
- Hasan be, sende nasıl nazlı nazlı söylersin!

Nedir o türkü... Aman başka yok mu?... Hah, şöyle!
- Ömer, ne nazlanıyorsun? Biraz da sen söyle.

- Nevazil olmuşum, Ahmed, bırak sesim yok hiç...
- Sesin mi yok? Açılır şimdi: bir imam suyu iç!

- Yarın ne iştesin Osman?
- Ne işteyim... Burada!
- Dimitri çorbacı, doldur! Ne durmuşun orada?

- O kim gelen?
- Baba Arif.
- Sakallı, gel bakalım...
Yanaş.
- Selamunaleyküm.
- Otur biraz çakalım...

- Dimitri, hey parasız geldi sanma, işte para!
- Ey anladık a kuzum...
- Sar be yoldaşım cigara...

- Aman bizim Baba Arif susuz musuz içiyor!
- Onun bi dalgası olmak gerek: Tünel geçiyor.

- Moruk, kaçıncı kadeh? Şimdicik sızarsın ha!
- Sızarsa mis gibi yer, yetmemiş adam değil a.

Yavaş yavaş kafalar, kelleler kızışmıştı,
Ağız, burun, hele sesler bütün karışmıştı;

Dikildi ağzına baktım, açık duran kapının,
Fener elinde bir erkek, yanında bir de kadın.

Beş on dakika süren bir düşünceden sonra,
Kadın girdi o zulmet-sera-yı menfura. (Nefret edilen karanlık yer)

Gözünde ebr-i teessür, yüzünde hun-i hicab,(üzüntü gözyaşlari)
Vücudu ra'se-i na-çar-i ye's içinde harab,(çaresizlik üzüntüsü)

Teveccüh eyleyerek sonradan gelen Babaya:
- Demek taşınmalı artık çoluk çocuk buraya!

Ayol, nedir bu senin yaptığın? Utan azıcık...
Anan da, ben de, yumurcakların da aç kaldık!

Ne iş, ne güç, gece gündüz içip zıbar sade;
Sakın düşünme çocuklar acep ne yer evde?

Evet, sen el kapısında sürün işin yoksa!
Getir bu sarhoşa yutsun, getir paran çoksa!

Zavallı ben... Çamaşır, tahta, her gün uğraş da,
Sonunda bir paralar yok, el elde baş başta!

O tahtalar, çamaşırlar da geçti, yok halim...
Ayakta sallanışım zorlanır Hüda alim!

Çalışmadın, beni hep bunca yıl çalıştırdın;
O yavrucakları çıplak, sefil alıştırdın;

Bilir mahalleli kim, aldığın zamanda beni,
Çehiz çimenle donatmıştı beybabam evini.

Ne oldu şimdi o eşya? Satıp kumarda yedin!
Evet, kumarda yedin, hem de karşılarda yedin!
.....
.....
Herif! Şu halime bak, merhametli ol azıcık...
Bırak o zıkkımı, içtiklerin yeter artık.

Efendiler, ağalar, siz de bir nasihat edin,
Sizin belki var evladınız...
- Hasan, ne dedin?

- Bırak, köpoğlu kadın amma çalçeneymiş ha!
- Benimki çok daha fazlaydı.
- Etme!
- Elbet ya!

Onun için boşadım. Sen işitmedin mi Halim?
- Kadın lakırdısı girmez kulağıma zati benim.

Senin kadın dediğin adeta pabuç gibidir:
Biraz vakti taşınır, sonradan değiştirilir.

Kadın bu sözleri duymaz, tazallüm eylerdi;
Herif mezar taşı tavriyle sade dinlerdi;

Açılıp ağzı nihayet, açılmaz olsa idi!
Taşıp döküldü, içinden şu la'net-i ebedi:

- Cehennem ol seni hınzır orospu, git Boşsun!
- Ben anladım işi, sen komşu, iyice sarhoşsun;

Ayıltınız şunu yahut!
-ilişmeyin!
-Bırakın!
Herif ayıldı mı, bilmem, düşüp bayıldı kadın!

 

MÜSLÜMANLIK NERDE BİZDEN GEÇMİŞ İNSANLIK BİLE...

MÜSLÜMANLIK NERDE BİZDEN GEÇMİŞ İNSANLIK BİLE...

 

“Kim Müslümanların derdini kendine mâl

etmezse onlardan değildir” (Hadîs-i Şerif)

 

 

Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile...

Âlemi aldatmaksa maksat, aldanan yok, nâfile!

Kaç hakikî Müslüman gördümse: Hep makberdedir;

Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!

İstemem dursun o pâyansız mefâhir bir yana...

Gösterin ecdâda az çok benzeyen bir kan bana!

İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yâdigâr!

Çok değil ancak! Necip evlâda lâyık tek şiâr.

Varsa şayet, söyleyin bir parçacık insâfınız:

Böyle kansız mıydı – Hâşâ – kahraman eslâfınız ?

Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdâsına?

Benzeyip şîrâzesiz bir mushafın eczâsına,

Hiç görülmüş müydü olsun kayd-ı vahdet târumâr?

Böyle olmuş muydu millet can evinden rahnedar?

Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?

Böyle adet miydi, bî-pervâ, yemek insan leşi?

 

 

Irzımızdır çiğnenen, evlâdımızdır doğranan!

Hey sıkılmaz! Ağlamazsan, bâri gülmekten utan!...

“His” denen devletliden olsaydı halkın behresi:

Pâyitahtından bugün taşmazdı sarhoş nâ’rası!

Kurt uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi,

Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.

Lâkin aşk olsun ki, aldırmaz da otlarmış eşek,

Sanki tavşanmış gelen, yahut kılıksız köstebek!

Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...

Hasmı, derken, çullanmışlar yutmadan son lokmayı!..

 

 

Bir hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin üslûba sok:

Hâlimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.

Burnumuzdan tuttu düşman, biz boğaz kaydındayız!

Bir bakın: Hâlâ mı hâlâ ihtiras ardındayız!

Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:

Vakit çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!

Davranın haykırmadan nâkûs-ı izmihlâliniz...

Öyle bir buhrâna sapmıştır ki, zirâ haliniz:

Zevke dalmak şöyle dursun, vaktiniz yok mâteme!

Davranın, zîra gülünç olduk bütün bir âleme,

Bekleşirken gökte yüz binlerce ervâh, intikam;

Yerde kalmış, naşa benzer kavm için durmak haram!

Kahraman ecdâdımızdan sizde bir kan yok mudur?

Yoksa: İstikbâlinizden korkulur, pek korkulur!

 

13 Haziran 1329 (1913)

 

UYAN

UYAN

 

Baksana kim boynu bükük ağlayan.

Hakk-ı hayatındır senin ey Müslüman,

Kurtar artık o biçareyi Allah için.

Artık ölüm uykularından uyan.

 

Bunca zamandır uyudun kanmadın,

Çekmediğin çile kalmadı, uslanmadın.

Çiğnediler yurdunu bastan basa.

Sen yine bir kerre kımıldanmadın.

 

Ninni değil dinlediğin velvele,

Kükreyerek akmada müstakbele.

Bir ebedi sel ki zamandır adı,

Haydi katıl sen de o coşkun sele.

 

Karşı durulmaz cereyan sine-çak...

Varsa duranlar olur elbet helak.

Dalgaların anmadan seyrini,

Göz göre girdâba nedir inhimak?

 

Dehşet-i maziyi getir yadına;

Kimse yetişmez yarın imdadına.

Merhametin yok diyelim nefsine;

Merhamet etmez misin evladına?

 

Ben onu dünyaya getirdim diye

Kalkışacaksın demek öldürmeye!

Sevk ediyormuş meğer insanları,

Hakki-i übüvvet de bu caniliğe!

 

Dogru mudur ye's ile olmak tebah?

Yok mu gelip gayrete bir intibah?

Beklediğin subh-i kıyamet midir?

Gün batıyor sen arıyorsun tebah. !

 

Gözleri maziye bakan milletin,

Ömrü temadisi olur nakbetin.

Karşına müstakbeli dikmiş Hüdâ,

Görmeye lakin daha yok niyyetin.

 

Ey koca şark! Ey ebedi meskenet!

Sen de kımıldanmaya bir niyet et.

Korkuyorum, Garbın elinden yarin,

Kalmayacak çekmediğin mel'anet

 

 MEHMET AKIF ERSOY

YA RAB BU UĞURSUZ GECENİN YOK MU SABAHI?

YA RAB BU UĞURSUZ GECENİN YOK MU SABAHI?



"İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden, bizi helâk eder misin, Allah’ım?"


                                                                     (A’râf Suresi 155. Ayetin bir kısmı)

Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!


Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
"Yandık" diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!


Esmezse eğer bir ezelî nefha, yakında,
Yâ Rab, o cehennemle bu tûfan arasında,


Toprak kesilip, kum kesilip Âlem-i İslâm;
Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!


Bîzâr edecek, korkuyorum, Cedd-i Hüseyn'i,
En sonra, salîb ormanı görmek Harameyn'i!...


Bin üç yüz otuz beş senedir, arz-ı Hicaz'ın
Âteşli muhitindeki sûzişli niyâzın


Emvâci hurûş-âver olurken melekûta?

Çan sesleri boğsun da gömülsün mü sükûta


Sönsün de, İlâhi, şu yanan meş'ale-i vahdet,

Teslis ile çöksün mü bütün âleme zulmet?


Üç yüz bu kadar milyonu canlandıran îman
Olsun mu beş on serseriin ilhâdına kurban?


Enfâs-ı habisiyle beş on rûh-u leimin,
Solsun mu o parlak yüzü Kur'an-ı Hakim'in?


İslâm ayak altında sürünsün mü nihâyet?
Yâ Rab, bu ne hüsrandır, İlâhi, bu ne zillet?


Mazlûmu nedir ezmede, ezdirmede mânâ?
Zâlimleri adlin, hani öldürmedi hâlâ!


Câni geziyor dipdiri... Can vermede mâsûm!
Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm?


Lâ yüs'ele binlerce sual olmasa du kurbân;
İnsan bu muammalara dehşetle nigeh-bân!

Eyvâh! Beş on kâfirin îmanına kandık;
Bir uykuya daldık ki: cehennemde uyandık!


Mâdâm ki, ey adl-i İlâhi yakacaktın...
Yaksaydın a mel'unları... Tuttun bizi yaktın!


Küfrün o sefil elleri âyâtını sildi:
Binlerce cevâmi' yıkılıp hâke serildi!


Kalmışsa eğer bir iki mâbed, o da mürted:
Göğsündeki haç, küfrüne fetvâ-yı müeyyed!


Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar,
Bir giryede bin ailenin mâtemi çağlar!


En kanlı şenâatle kovulmuş vatanından,
Milyonla hayâtın yüreğinden gidiyor kan!


İslâm'ı elinden tutacak, kaldıracak yok...
Nâ-hak yere feryâd ediyor: âcize hak yok!


Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!

MİLLET ŞAİRİ: MEHMED ÂKİF

''Safahat” kadar okunan, yorumlanan, dinlenilen, dinletilen ve takdir edilen başka bir kültür, medeniyet kitabı var mıdır, bilemiyorum. Çünkü  Safahat  şairimiz Mehmed  Âkif, Türk halkının yaşadığı bütün güçlüklere, yakından şahit olmuş ve yaşamış bir millî mücadele kahramanı olmakla birlikte, kuvvetli hafızasıyla, bu zor günleri mısralara dökmüş ve en canlı anlatımla Safahat’ ı meydana  getirmiştir. İşte Safahat bunun için çok okunuyor ve de ilelebet okunacaktır.

  Prof. Dr. Mehmed Kaplan’a göre ise “Safahat o dönem İstanbul’unun, dolayısıyla imparatorluk coğrafyasının gerçekçi ve manzum romanıdır. Âkif’e şair değildir diyenler, ondaki o muazzam hüznü ve lirizmi, düşünceyle eylem arasındaki bütünlüğü, samimiyeti ve sadeliğin değerini hakkıyla göremeyenlerdir.

  Mehmed Âkif yaşadığı bütün olaylara, inanç perspektifiyle bakmış, iffet, vakar ve iman hakikatlerinden asla taviz vermemiştir. Maddiyatı hiçbir zaman önemsememiştir. Öyle ki İstiklâl Marşı kabul edildiğinde, cebinde yalnızca Zonguldak milletvekili Hayri Bey’den borç aldığı iki lira vardı. Hayatı boyunca çevresine ümit, cesaret ve inanç telkin eden Âkif, bu özelliklerini Safahat’ının yanı sıra, kuvvetlice ve gür sedasıyla verdiği vaazlarda da hissettirmiştir. Mehmed Âkif’e göre Türk milleti istiklâlsiz yaşayamaz. Buna en güzel karşılığı yine kendisi vermiş, ölümünden birkaç gün önce ziyaretine gelen dostlarına o meşhur cümlesini ifade etmiştir. “Allâh bir daha bu millete bir İstiklâl Marşı yazdırmasın.” Bu cümlenin ne mânâya geldiğini anlayabilmek için İstiklâl Marşı’nın hangi şartlarda ve nasıl yazıldığını bilmek gerekir.

  Birinci Dünya Savaşı, ardında büyük acılar ve yıkıntılar bırakarak sona ermiş ve biz Yahya Kemal’in deyişiyle “İnsan oğluna bir şeyn olan mütareke” yi imzalamak zorunda kalmışızdır. Fakat hiçbir vatansever Türk’ün bu zilleti kabullenmesi düşünülemezdi. Mehmed Âkif, “Sebil’ür-Reşad” mecmuasında Türklerin yirmi beş asırdan beri İstiklâlini korumuş bir millet olarak yaşadığını ve esarete asla tahammül edemeyeceğini haykırıyor, mandacılığı şiddetle eleştiriyordu. Asırlar boyunca muhteşem zaferlerin zevkini yaşamış bir milletin çocukları, şimdi işgal acısını yaşamakta, hakarete uğramaktaydı. Daha dün Çanakkale’de destanlar yazarak gücünü ve imanını dünyaya ispat eden Mehmetçik, şimdi silahsız, cephanesiz, aç ve bitkindi. Âkif’in şair yüreği buna dayanamazdı.

  Fakat asla ümitsiz değildi; biliyordu ki, Asım’ın nesli bu milletin namusunu şimdiye kadar çiğnetmedi ve çiğnetmeyecek. Ye’se düşmemek gerekirdi. Atiyi karanlık görerek, azmi bırakmak korkaklıktan başka bir şey değildi. Nitekim işte Asım’ın nesli düşman çizmeleri altında ezilmeye, zelil olmaya rıza göstermemiş, Yunan işgaline yiğitçe direnmeye başlamıştı. İşte bu vatanın kıyamıydı. O günlerde Yahya Kemal ve arkadaşları da, kısa bir süre sonra çıkaracakları “Dergah” mecmuasının çekirdek kadrosu halinde, çevrelerine ümit ve iman aşılamaya çalışıyor, asır başlarında ülkemizde kuvvetle hüküm sürmeye başlayan pozitivizm, mekanizm  ve materyalizm cereyanlarına karşı dinamik bir fikir ve sanat cephesi kuruyorlardı. Dergahçı aydınlar, Anadolu’da başlayan hareketi Bergson’un anladığı mânâda bir hayat hamlesi olarak görmekteydiler. Onlara göre, Anadolu’da başlayan istiklâl mücadelesi ideolojisinin teorisyeni Ziya Gökalp’ın da, aşağı yukarı aynı düşüncede olduğu söylenebilir. “..iki ordu ve iki millet birbiriyle savaşırken, his birisinin galip, diğerinin mağlup olması neticesini veren başlıca âmiller, iki tarafın felsefeleridir. Ferdî hayatı vatanın istiklâlinden, şahsi menfaati namus ve vazifeden daha kıymetli gören ordu, mutlaka mağlup olur. Bunun aksi felsefeye mâlik olan ordu ise mutlaka galebe çalar. O halde, halk felsefesi itibariyle Yunanlılarla İngilizler mi daha yüksektir; yoksa Türkler mi? Bu sualin cevabını verecek Çanakkale Muharebeleri ile Anadolu Muharebeleri’dir. Türkleri bu iki muharebede galip kılan, maddi kuvvetleri değildi. Ruhlarına hükümrân bulunan millî felsefeleri idi.

  Mehmed Âkif’in de söylediği pek farklı değildi, yalnız o Dergahçıların “vitalite”, Ziya Gökalp’in “millî irade” dediği güce “iman” diyordu. Nitekim kısa bir süre sonra Ankara’da “Taceddin Dergâhı” nda kaleme alacağı İstiklâl Marşı’ında bu imanı en yüksek perdeden haykıracaktır. (1) Zira Yahya Kemal’de onu “İslâmın ahlâk ve akâidinin şairidir. İslâmın şiirinin şairi değildir. İslâmın şiirinin şairi olsaydı, vaiz gibi değil, şair gibi şiirler yazardı.” diye değerlendirir.

  Mehmed Âkif başta gelen meziyetlerinden birisi de çalışkan olmasıdır. Çünkü “Âsım Nesli”, istiklâli, vatanı, hürriyeti dolayısıyla hayat hakkı elinden alınmak üzere olan bir milleti, bu durumdan kurtarma görevini üzerine almıştır. Bu da ancak çalışmakla olacaktır.

 

Yaşamak hakk-ı sarihim? Evet. Bir mantık

Bunu inkâr edemez, çünkü bedîhi artık

 

  İnsanın hak ve hürriyetlerini koruyabildiği sürece insan  olduğuna inanan Mehmed Âkif, bunun çalışmakla mümkün olduğu kanaatindedir. Çalışmak hayata hâkim olan bir kuraldır. Bütün kâinat için geçerli olan bu kuraldan insanların muaf olması düşünülemez. Toplumların devamlı olması ancak çalışmakla mümkündür. Çalışkan insanlardan meydana gelen bir toplum bekayı hak eder. Bunun tersi yokluk ve zillettir.

Bekâyı hak tanıyan sa’yi bir vazife bilir

Çalış, çalış ki, bekâ sa’y olursa hak edilir

 

  Fert  açısından çalışmanın ayrı bir önemi vardır. Fert hem maddi varlığını devam ettirmek, hem de kişiliğini korumak, başkalarına muhtaç olmamak için çalışmak mecburiyetindedir. Dilencilik ve gücü olduğu halde başkalarının yardımını isteme, insanın şahsiyetinde telafisi imkansız yaralar açar. Kendine gereken değeri veren herkes çalışarak ihtiyaçlarını karşılamak ve başkalarına muhtaç olmamak mecburiyetindedir.  (2)

  Yukarıdan beri sözünü ettiğimiz “Âsım Nesli” Mehmed Âkif’in ulaşmak istediği gençlik idealidir. Bu sebeple, millî şairin en dolgun, kendisininde çok beğendiği abide eseridir. Süleyman Nazif, Âsım’dan  “mucize şiir” diye bahseder. Eser sohbet türünde uzun bir manzumedir. Hocazâde Âkif ve Köse İmam’ın karşılıklı konuşmaları üzerine kurulmuştur. Sohbette Köse İmam’ın oğlu Âsım’ın katıldığı, Emin’in de ortada görüldüğü olur. Âsım’da Mehmed Âkif’in hürriyetin ilanından itibaren memleketin sürüklendiği felaketleri ve bunlara sebep olanları ortaya koyar. Her kesimin durumlarını sergiler; fakirlik, hastalık, tembellik, yanlış anlayış, gerilik, şımarıklık gibi kötülükleri ve çaresizlikleri dile getirir. Kurtuluş ve çıkış yollarını gösterir. Kader ve tevekkül doğru anlaşılmalıdır. Avrupa’nın ilmine koşmaktan, durmadan çalışmaktan, kısaca marifet ve fazilete sarılmaktan başka çare bulunmamaktadır. Bu arada anarşiye bulaşılmamalı, taklitçiliğe asla düşülmemelidir. Hak kanunlarla birlik, düzen ve adalet sağlanmalıdır. Bütün bunları “Âsım’ın Nesli” yapacak ve geleceği kuracaktır.

  Asım’la simgelenen bu gençliğin vasıfları manzumede çizgi çizgi, nakış nakış işlenir. Geçmişin parlak sahneleri, göğüs kabartan yaşayış manzaraları örnek gösterilir. Âkif bu uzun manzumeyi hikmetli sözlerle zenginleştirir, din ve şehitlik duygularıyla besler, kahramanlık destanlarıyla kanatlandırır. İbret alınacak küçük hikaye ve fıkralarla süsler, bunlarla açıklığı ve akıcılığı sağlar. Özetle Âsım, içtimaî teşhis ve tedaviyi muhteva etmektedir. Âkif tıpkı tıp doktoru gibi önce hastalıkları, kötülükleri teşhis eder, sonra tedavi yollarını gösterir.

  Yakın dostlarından Eşref Edip’in anlattığına göre Âkif, İstiklâl Savaşı’nı, büyük zaferi, Âsım’ın neslinin kahramanlıklarını ve millete yararlı hizmetlerini dile getirmek üzere bu eserin devamı olacak “İkinci Âsım” ı yazmayı düşünmekteydi. Hatta bu ikinci kısmın planını bile yapmıştı. Ne yazık ki isteyip de yazamadığı çocuk şiirleri, Selahaddin Eyyubi piyesi ve Veda Haccı gibi, İkinci Âsım’ı ortaya koymaya şartları elvermemiştir. (3)

  Halide Nusret Zorlutuna, Mehmed Âkif’i anlatırken, onu çok asude bir çerçeveye oturtur. “İslâm şairi Mehmed Âkif bu unvanı ömrü boyunca başında bir şeref gibi taşıdı. Bu unvan kendisine pek yaraşıyordu ama tam olarak ifade etmiyordu. İslâm şairi; ayni zamanda Türk şairi, bu halkın bu memleketin şairi idi. Bu halkın duyan ve sızlayan kalbi; bu halkın gören gözü,  söyleyen dili idi. Hiçbir şair, bu memleketin davasını, derdini, ızdırabını ve sefaletini onun kadar duymamış, duymuşsa bile onun kadar haykıramamıştır. Bu milletin cevherine, istiklâl aşkını; bu asil ve cesur milletin, istiklâlini ne pahasına olursa olsun, mutlaka ve tez elden kurtaracağına da Mehmed Âkif kadar inanmış az insan vardır. Sanatı, işini gayeye hizmetkâr eden şairin muvaffak olması pek güç iştir. Mehmed Âkif bu pek güç işte muvaffak olduğu için bir kere daha, bin kere daha büyüktür.

   “Safahat” ı ve Mehmed Âkif’i bu müstesna gençliğin ve bu necip milletin, mukaddesatına uygun olarak, bir kez daha okuyup anlamak bizlere ve gelecek adına çok şeyler kazandıracaktır.

 

 

Dipnotlar:

1-                      Beşir Ayvazoğlu, İstiklâl Marşı Tarihi ve Mânâsı, Tercüman Gazetesi Kitaplığı, s.11, İstanbul 1986

2-                      Ali Özer, Mehmed Âkif ve Eğitim, İzmir İlâhiyat Vakfı Yayınları, s.87, İzmir 1981

3-                      Ali Kaytancı, İstiklâl Marşımız ve Millî Ruh, Kültür Kitabevi, s.35, Niğde 2002

Yazar: İSMAİL SARIKAYA

MEHMET AKİF’İN ÖRNEK AYDIN SORUMLULUĞU

MEHMET AKİF’İN ÖRNEK AYDIN SORUMLULUĞU

 

İHSAN IŞIK

 

Birinci Dünya Savaşının ardından Türkiye’nin birçok şehri Avrupa ülkelerinin işgali altındadır.

Medeni Avrupa ülkeleri ortaklaşa bir haçlı ruhu sergilemekte, yakıp yıkmakta, Müslüman ahali öldürülmekte, Fatih Sultan Mehmet’le birlikte İslam hakimiyetine girmiş olan İstanbul’un yeniden Konstantinopolis yapılması istenmektedir.

Nazım Hikmet’in Kan Konuşmaz, Kemal Tahir’in Esir Şehrin İnsanları ve Esir Şehrin Mahpusları romanlarında ayrıntılarıyla tasvir edildiği üzere, başkent İstanbul’un kaymak tabakası hiç de iyi bir sınav vermemektedir.

Halk büyük bir yokluk içindedir. Atilla İlhan’ın dediği gibi sefalet İstanbul sokaklarından sel gibi akmaktadır.

Bir dilim ekmek peşinde insanların arasında kendini satanlar da vardır.

İstanbul'un Kadıköy Moda’da, Şişli Nişantaşı gibi o dönemin elit semtlerinde ise akşamları işgal subayları şerefine balolar düzenlenmektedir.

Sabahlara kadar eğlence ve kahkaha. İçki su gibi akıyor. Ensesi kalınların, nam-ı diğer sosyetenin karıları kızları işgal subaylarıyla dansta, onlarla birlikte kadeh kaldırmaktadır.

Aydınlar.. Aydınların bir kesimi aralarında ihtilafa da düşerek her biri başka bir büyük Batı devletinin müzaheretinden medet ummakta, Batılı devletlerden birine yamanmadan ayakta kalamayacağımız fikri geniş rağbet görmekte.

Bir kısım aydın, milli bir mücadelenin gereğine inanmakta, bu görüşü savunmakta, fakat yetiştikleri ve yaşadıkları sosyal çevre dolayısıyla halkın geniş kesimleriyle buluşmaları, geniş kitlelere öncülük etmeleri mümkün olamamaktadır.

Can havliyle milleten yana tavır koymaktadırlar ama milletin inançlarıyla, gelenekleri ve yaşam tarzıyla bir kopuklukları vardır.

Bu sözde aydınlardan halkın arasına karışanı, onları Kur’an’dan ayetler okuyarak düşmana karşı direnişe çağıranı bulamazsınız.

Mesela bu dönemde,  Büyük Ada’nın dil mesiresinde iki ünlü Türk şairi karşılıklı oturmuş, dilberlerden ve şarap içerek eğlenmekten söz etmektedir.

Bu şairlerden en ünlü olanı, şöyle dediklerini yazıyor hatıralarında:

 

İçelim içelim şarap içelim

Nice bir gav gibi âb içelim

 

Aynı dönemde Osmanlının ikinci büyük başkenti Bursa’ya Yunan askerleri girmiş ve Yunan bayraklarını asmış durumdadır.

Bursa’nın düşman işgaline girmesinin ıstırabını duyan bir tek Mehmet Akif çılgına dönmüştür.

Bu sırada ünlü şiiri Bülbül’ü yazar, yani çığlıklar koparır:

 

Eşin var âşiyanın var baharın var ki beklerdin

Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin

.......

Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;

O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!

 

Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden Yıldırım Hân'ın;

Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri Orhan'ın!

 

Safahat’ta aydın sorumluluğu şuuru içinde eski şairlere de eleştiriler getirir.

 

Divanlarımız dopdolu oğlanla şarab

Biradan fâhişeden başka nedir şi’r-ü şebâb?

 

Bu eleştirisinin sebebini pek çok şiirinde açıklar.

 

Mehmet Akif'in Farkı

 

Mehmet Akif’e göre aydınlarımız, büyük bir sorumsuzluk içindedir.

Ona göre aydınlar, milletimizin ve ümmetimizin dertleriyle yakından ilgilenmeli, onarlın çektikleri ıstırabı duymalıdır.

Şiir anlayışını ve kendi şairliği için şu değerlendirmeyi yapmıştır:

 

“Şi’r için gözyaşı derler; onu bilmem, yalınız,

Aczimin giryesidir bence bütün âsârım!

Ağlarım ağlatamam, hissederim söyleyemem;

Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizârım!”

 

Mehmet Akif büyük ıstırabın şairidir.

Bu ıstırap, sevgilisinden ayrı kalmanın hüznü değildir.

Bu ıstırap ifadeleri, büyük bir millet ile büyük bir ümmetin içinde bulunduğu duruma bakınca duyduğu acıların ifadesidir.

Şair olarak, yapmak istediği, bu ıstırabın paylaşılıp bir uyanışa vesile olmaktan ibarettir.

 

Baksana kim boynu bükük ağlayan.

Hakk-ı hayatındır senin ey Müslüman,

Kurtar artık o biçareyi Allah için.

Artık ölüm uykularından uyan.

 

Bunca zamandır uyudun kanmadın,

Çekmediğin çile kalmadı, uslanmadın.

Çiğnediler yurdunu bastan basa.

Sen yine bir kerre kımıldanmadın.

 

Ninni değil dinlediğin velvele,

Kükreyerek akmada müstakbele.

Bir ebedi sel ki zamandır adı,

Haydi katıl sen de o coşkun sele.

 

O bir Müslüman Türk aydını olarak, insanların ne halde olduğunu görüp sorunlarını yansıtmaktan sorumlu olduğunu düşünür Bu tip aydınlara ihtiyacımız olduğunu söylemiş olur aynı zamanda.

O’na göre fıkıh bilginleri ne kadar önemliyse, en az o kadar dinî ve siyasî düşüncede derinleşmek de en az o kadar önemlidir:

 

Birkaç yıl önce yapılan bir düşünce forumunda şu tesbit yapılmıştı:

Ülkemizde eksik olan dinî bilgiler değil, dinî düşüncenin yeterince gelişmemiş olmasıdır.

 

Nitekim Mehmet Akif, Süleymaniye Kürsüsü şiirinde şunları söyler:

 

-  Beni kürside görüp, va’zedecek sanmayınız;

Ulema değilim, şeklime aldanmayınız!

Dinin ahkâmını zaten fukahanız söyler

Anlatırlar size bir müşkiliniz varsa eğer

Bana siz âlem-i İslâm’ı sorun, söyliyeyim;

Çünkü hiçbir yeri yok gezmediğim, görmediğim.

Şark-ı Aksâ’dan alın, Mağrib-i Aksâ’ya kadar.

Müslüman yurdunu baştanbaşa, kaç devrim var!

Yazar: İHSAN IŞIK

MEHMET AKİF ÇANAKKALE ŞİİRİNDE NE DEMEK İSTEDİ?

MEHMET AKİF ÇANAKKALE ŞİİRİNDE NE DEMEK İSTEDİ?

 

İHSAN IŞIK

 

Eğer, Çanakkale herhangi bir Osmanlı savaşı,  “Çanakkale Şehitlerine” şiiri de sadece çok güzel bir kahramanlık şiiri olsaydı bu yazı yazılmayacaktı. Eğer öyle olsaydı, Mehmet Akif de bu şiiri yazmazdı zaten.

Eğer, her yıl 18 Mart günü Çanakkale şehitlerini anmak için Çanakkale’ye giden on binlerce kişi, 200 bin şehidi verdiğimiz o şanlı savunmadan birkaç yıl sonra ellerini kollarını sallayarak ülkemizin ekonomisini, bankalarını, kamu ve özel firmalarını, kültür ve sanat ve hayatımızı, gazetelerimizi, radyolarımızı, televizyonlarımızı işgale başladığını ve bazılarında işgali % 70 oranında tamamladığını biliyor olsaydı, ben bu yazıyı yine yazmayacaktım.

Fakat şimdi, özellikte her yıl 18 Mart’ta Çanakkale’ye giden veya kendi şehrinde şehitlerimizi samimi biçimde anan insanlarımızın, aşağıdaki satırlar üzerinde lütfen düşünmesini diliyorum:

Türkiye Müslümanlarının başta Resulullah’ın  (s. a. v.) doğum günü olmak üzere her yıl en çarpıcı biçimde idrak edilmesi için gayret göstermesi gereken önemli yıldönümleri vardır. Bunlardan biri de Çanakkale savunmamızın yıldönümüdür.

Bilindiği gibi Osmanlı ordusu, Birinci Dünya savaşı devam ederken 1915’te birleşik düşman güçlerinin vahşice saldırısına uğrayan Çanakkale Boğazı’na adeta etten-kemikten bir duvar örmüş yüz binlerce şehit pahasına büyük bir savunma yapılmıştı.

Tarihin en büyük şahadet destanlarından birinin yazıldığı bu savaşı en iyi ve güzel anlatan şiiri de eşsiz bir Şahadet Anıtı gibi edebiyat tarihimize diken büyük İslam şairi Mehmet Akif olmuştu.

Bu savaşı doğru anlayabilmek için Mehmet Akif’in “Çanakkale Şehitlerine” şiirini bu şiiri anlayabilmek içinde bu şiirin nasıl yazıldığını anlatan tarihi belgeyi bilmek gerekmektedir. 

Bizi bu konuda iyice düşündürmesi gereken müthiş gerçeği şairi ve dönemini en yakından tanıyanlardan Eşref Kuşçubaşı’nın bir mektubundan öğreniyoruz. 

Mektup özetle şöyle:

" Birinci Dünya Savaşı'nın felaket dolu günlerindeydik. Çanakkale muharebeleri bütün şiddetiyle devam ediyordu. Harbiye Nazırı Enver Paşa bir telgraf çekmiş, birliği alıp Cidde'ye götürmemi emretmişti. En kısa zamanda hazırlığımızı tamamladık ve yola çıktık. O zamanlar motorlu vasıtalar yoktu. Ağırlıklarımızı atlara, develere yüklerdik. Birliğimde (er, erbaş, zabit...) hepsi 126 kişiydi. Rahmetli Mehmet Akif de bizimle beraberdi. O da Cidde'ye gelecek, oradan da mukaddes topraklara (Medine-i Münevvere'ye) giderek Resululah!ın kabrine kabrine yüz sürecektik.

Cidde'ye gidebilmek için çok uzun ve tehlikeli bir çölden geçmek gerekiyordu. Günlerce gittik. Elimde pusula olduğu halde yolumuzu kaybettik. (...) bu uçsuz bucaksız çöl ortasında bize kim yardım edebilirdi? Arkadaşların maneviyatı sıfıra düşmüştü. İçimizde ölenler, çıldıranlar oldu. (...)   ne yapacağımızı şaşırmıştık. İçimizde şaşırmayan, yılmayan, sarsılmayan yalnız Mehmet Akif'ti. Sağa sola koşuyor, hastalarla ilgileniyor, çıldıranları develerin sırtına bağlıyor, ölenlerin cesetlerini atlara yüklüyor, hep ayetler, hadisle okuyarak bize güç ve ümit vermeye çalışıyordu.

(...) Epeyce gittik. Ertesi gün öğlene doğru ufukta Cidde göründü. Akif, ellerini göklere açtı. Gözyaşları içinde bir şükür duası okundu. Arabistan çölleri, Anadolu çocuklarının "Aaamiin!" sesleriyle sesleriyle inliyordu.

Cidde'ye gelir gelmez, İstanbul'a, Harbiye Nazırı Ever Paşa'ya bir telgraf çektim: "Şu kadar zayiatla Cidde'ye vasıl olduk" dedim. Bir gün sonra cevap geldi. Enver Paşa cevabında şöyle diyordu:

" Ben de size bir müjde vereyim: Çanakkale harbi zaferle biti. Düşman mahv-u perişan oldu ve geldiği gibi gitti. "

Ben bu haberi arkadaşlara söyler söylemez, O büyük Akif secde-i Rahman'a kapandı. Dakikalarca sarsıla sarsıla ağladı. Kalktığı zaman mübarek sakalına çamurlar bulaşmıştı. Göz yaşlarıyla ıslattığı kumlardan, topraklardan oluşan acaip çöl çamurları..

Bir kalem, kâğıt istedi. Verdik. Gözyaşları içinde bir şeyler yazdı. Sanki yüreğindeki ateş, gözlerinden yaş olarak boşalıyordu ve o da kalemine mürekkep oluyordu. Kalem yazmıyor, adeta kâğıtlar üzerinde raksediyordu. Beş dakika geçmemişti ki, kalemi kâğıdı bıraktı, tekrar secdelere kapandı. Ağlıyordu, ağlıyordu, yüksek sesle şükürler ediyordu. Her şükür deyişinde sanki Arabistan çölleri inliyordu.

Bana döndü:

‘ - Kalemim, Mehmetçiğin kanını ve kahramanlığını vazetmekten acizdir. Buna rağmen birşeyler yazdım. Lütfen şunu okuyun. Eğer Mehmetçiğe bir nebze olsun lâyık değilse yırtıp atalım. ‘ dedi.

Aldım, okudum. Bu bir şiirdi. Hayır hayır... Şiir değil, vatan için akıtılan kanların mukaddes bir şelalesiydi. Adını biz koyduk: Çanakkale Destanı..." (*)

Şimdi gelelim Çanakkale şiirinin yorumuna, bu şiirde anlatılanlara ve bu şiirin düşündürdüklerine…

Bu şiir kuru bir kahramanlık şiiri değildir, bu şiirde bir medeniyet muhasebesi yapılmaktadır. Bu savaş Batının maskesini düşürmüştür. Akif, hem bu maskenin düşüşünü tesbit etmiş, hem de Batı hegamonyasına direnişin manevi imkânını ortaya koymuştur.

İslam ümmetinin o yıllardaki acılarını ta yüreğinde duyan bu büyük şairin Çanakkale şehitleri  için yazdığı abide şiiri üç bölümde incelemek mümkün.

Şiirin ilk bölümde savaşın hangi şartlar altında cereyan ettiği tarihi bir perspektif içinde ele alınıyor. Savaşın milletimiz açısından tarihi tablosu çizilerek saldıran taraf tanıtılıyor  saldırganların kimliği sorgulanıyor. Şiirin fikir bakımından en ağırlıklı bölümü didaktik öğelerin  özenle verildiği bu tarihi yorum bölümüdür.

Üçüncü ve son bölümde ise Çanakkale savışımızda İslâm için can veren aziz şehitlerimizin

Gösterdiği eşsiz kahramanlıklarla ulaştıkları yüce mertebenin  (şehadet derecesinin )her türlü övgü ve takdirin üstünde olduğu şiir sanatının en güzel örneği dizelerle dile getiriliyor.

Şiirinin ilk bölümünde şairimiz öncelikle savaşın ne çetin ne kadar büyük boyutlarda  cereyan eden bir savaş olduğunu belirterek vatanımıza saldıran düşmanları en önemli özelliklerini vurgulayarak tanıtıyor: kimlerdir İstanbul’u almak için yüz binlerce asker yüzlerce

Savaş gemisi ve ölüm yağdıran toplarla Çanakkale!yi geçmeye çalışanlar? Bunlar şairimizin tarifiyle kafesten kaçan hayvanlar gibi duygusuz sırtlan sürüleri gibi vahşice saldırmalarıyla Avrupalı olduklarını kanıtlayan Fransızlar İngilizler ile bunların peşlerine takıp sürükledikleri sömürge milletleri Avustralyalılar Kanadalılar ve Hintlilerdir.

Bu bölümde şairin özellikle işaret ettiği bir husus vardır. Bu husus Avrupalıların askerlerimize vahşice saldırılardan sonra yüzlerindeki çağdaşlık ve uygarlık maskesinin yırtılarak gerçek çehreleri olan vahşetlerinin ortaya çıkmış olmasıdır:

 

      “Ah o yirminci asır yok mu o mahluk-u asil

        Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkıyla sefil.

        Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına

        Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına.

        Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz

        Medeniyet denilen kahpe hakikat yüzsüz. ”

 

Bilindiği gibi “Çanakkale Şehitlerine” şiiri 1915’te yazıldı. Eğer dikkat edilirse Akif’in 6 yıl sonra 1921’de yazdığı İstiklal Marşı şiirinde de benzer bir ifadesi yer almaktadır:

    

     “Garbın âfâkını sarmışsa çelik  zırhlı duvar

     Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

     Ulusun korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar

     Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.”

 

Acaba şairimiz neden Türkiye’yi birkaç defa işgale yeltenen Avrupa devletlerinin medeniyet ve çağdaşlık görüntüsünün sahteliği  üzerinde ısrarla durmuştur? Bu ifadelerin tesadüfi olmadığını uzun yıllar sonra yazdığı başka şiirlerinden de öğreniyoruz. İşte bir başka örnek:

 

     Tükürün millete alçakça vuran darbelere

     Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere

     Tükürün ehl-i salibin o utanmaz yüzüne 

     Tükürün onların asla güvenilmez sözüne

      Medeniyet denilen maskara mahlûku görün

      Tükürün maskeli vicdanına asrın tükürün!

  

Akif gerçek medeniyetin ilmin ve sanatın düşmanı olduğu için mi bu ifadeleri kullanmıştır?

 Yoksa asıl söylemek istediği bir başka noktayı aydınlığa kavuşturmak mıdır?

Nitekim şairimizin şu dizeleri de hatırımızdadır:

    

“Alınız ilmini garbın alınız sanatını

  Veriniz mesainize hem de son süratini”

 

Ayrıca “Çanakkale Şehitlerine” şiirinde yer alan  “Yirminci asır yok mu  o mahluk-u asil”  yani “yirminci yüzyıl adını verdiğimiz o soylu varlık” sözüyle çağımız hakkında olumlu ifadeler kullandığını da hatırlarsak Mehmet Akif’in asıl söylemek istediği daha iyi anlaşılır.  Mehmet Akif batının gelişmiş bilim sanat ve teknolojisinden en iyi biçimde yararlanmayı ve çağın hiçbir zaman gerisinde kalmamayı savunduğuna göre batıyı Avrupa ülkeleri ile uygarlıklarını eleştirmekle bize vermek istediği mesaj şu olabilir:

O düşmanlarımızın medeniyet ve çağdaşlık maskesine dikkat çekmekle düşmanlarımızın askeri işgaller dışında kültür emperyalizmi yoluyla da bağımsızlık ve özgürlüğümüzü tehlikeye sokabileceğine işaret ederek halkımız ve gençliğimizi uyarmıştır. Akif Avrupalıların 200 yıldan beri sahte bir görünüşle Batı dünyasını uygarlık dünyası olarak tanıttığını ama fırsatını bulduğunda gerçek yüzünü gösterdiğini hatırlatarak geleceğin Türkiye’si için bizleri uyarıyor.  Çanakkale’de ve milli mücadele yıllarında Avrupa devletlerinin yani Fransız’ın  İngiliz’in Yunan’ın ve diğerlerinin askeri işgallerine göğsümüzü siper ederek canımızla kanımızla karşı durduk. Aziz şehitlerimizin kanlarıyla sulanmış vatanımızı düşmana çiğnetmedik mabetlerimize çan astırmadık: göklere uzanan minarelerimizden günde beş defa okunan mübarek ezanı susturmalarına kadınlarımızın namusuna ve bayrağımıza saygısızlık göstermelerine izin vermedik.

 

Çanakkale Geçilmesin

 

Ama yarınlarda da bağımsız ve hür kalacak Türkiye’miz için her zaman düşmanlarımızın girişebileceği yeni saldırılara karşı daima uyanık bulunmalı ve dikkatli olmalıyız. Çünkü artık çağımızda milletlerin bağımsızlığı ve özgürlüğü sadece topla tüfekle çıkarma gemileriyle tehdit edilmiyor. Artık çağımızda ekonomi kültür ve sanat alanlarında büyük bir güce ulaşmış ülkeler kendi çıkarlarını kollamak üzere bütün dünyayı etki alanı olarak seçmişlerdir.

Dünyanın büyük haber ajanslarını TV ve video program üretim ve pazarlamasını büyük tirajlı basın organlarını kontrolleri altına alan büyük ülkeler üçüncü dünya ve İslam ülkelerinin kamuoyunu kendi plan ve çıkarları istikametinde yönlendirmeye gayret göstermektedir.

Batının kokuşmuş ahlâkını ruhsal ve cinsel bunalımlarını sinema TV filmleriyle gazete ve dergilerle bütün evlerimize taşımayı başaranlar Çanakkale’de geçemedikleri  engelleri evimizin içinde yok etmeye başlamışlardır.

İslam ahlâkı ve kültür değerlerini “gericilik yobazlık” diye damgalayıp yok etmeyi amaçlayan kültür emperyalizmi faaliyetleri siyasi ve askeri saldırıların alt yapısını hazırlamakla görevli çağdaş Truva atlarıdır.

İçerden ruhen çökertilen kültürel kimlikleri yok edilen milletlerin bağımsız ve özgür yaşayamayacağını çok iyi bilmekte ve Türkiye’de’ de bu hedefe ulaşmak istemektedirler.  Türkiye gibi ekonomik bunalımlar içinde kıvranan geri kalmış bir ülkede 2007’de yüzlerce TV kanalının Batı ahlâksızlığını evlere akıtmakla görevlendirilmesi tesadüf eseri değildir. Emperyalizmin güdümündeki çok uluslu şirketler Türkiye içindeki temsilci kuruluşlarıyla bu televizyon yayınlarını en etkili biçimde desteklemektedir.

Bilindiği gibi kültürel kimliğimizi oluşturan iki önemli temel öğe dinimiz ve dilimizdir. Bu nedenle en büyük hedefleri bu temelleri yıkmak olmuştur. Bu yüzden Türkiye’de Batı emperyalizmine hizmet eden kişi ve kuruluşlar bazen liberal bazen sosyalist söylemlerle sürekli olarak İslam kültürünü, İslam ahlâkını, Müslüman şahsiyetleri ve Türkçeyi unutturmak,  bu mümkün görülmez ise yozlaştırmaya çalışmak için büyük çabalar göstermekte bu amaçlarla korkunç tutarlarda paralar harcamaktalar.

 ________________

(*) Türk Edebiyatı dergisi, Mart 1987.

 

 

Yazar: İHSAN IŞIK

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör