Mevlana Celaleddin-i Rûmî

Düşünür, Mutasavvıf, Şair

Doğum
30 Eylül, 1207
Ölüm
17 Aralık, 1273
Burç
Diğer İsimler
Mevlâna Celâleddin Muhammed Rumî

Mutasavvıf, mütefekkir, şair (D. 30 Eylül 1207, Belh / Afganistan - Ö. 17 Aralık 1273, Konya). Tam adı Mevlâna Celâleddin Muhammed Rumî olup, Mevleviyye tarikatının kurucusu olarak kabul edilir. “Mevlâna” adı; “efendimiz”, “başkanımız” anlamlarına gelir ve kendisine duyulan sevgiyi ifade eder. “Rûmî” adı ise, Konya’da, yani o zamanlar Diyarı-ı Rum (Rum memleketi) denilen Anadolu’da yaşamış olması nedeniyledir. Babası, bilgin ve mutasavvıf,  Sultanu’l Ulema (Bilginlerin Sultanı) unvanıyla tanınan Muhammed Bahaeddin Veled (1191-1231); annesi, Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur. Sultanu’l Ulema, Moğol istilasının başlaması nedeniyle ailesini yanına alıp Şam ve Hicaz’a uğradıktan sonra Anadolu’ya gelmişti. Bir süre Malatya, Erzincan, Akşehir ve Larende (Karaman)’de kaldıktan sonra Konya’ya yerleşti (1229). Muhammed Bahaeddin Veled, Anadolu’ya geldiğinde Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat tarafından saygıyla karşılandı ve iki yıl burada halkı irşad etti (Hak yolunu gösterdi).

Mevlânâ, babası Bahaeddin Veled’in ölümünden bir yıl sonra, Konya’ya gelen (1232) Seyyid Burhaneddin’in manevi terbiyesi altına girmiş ve dokuz yıl ona hizmet etmişti. Babasının ölümü (1231) üzerine yerini alan genç bilgin Celâleddin, bir yandan babası gibi Konya halkına vaaz yolu ile yararlı olmaya çalışırken bir yandan da, Belh’te başlayıp Şam’da öğrenimini sürdürmeye, bilgilerini geliştirmeye çalıştı. Ölümünden bir yıl sonra Konya’ya gelen babasının halifelerinden Seyyid Burhaneddin’den ve bir söylentiye göre de Sadreddin Konevî’den tasavvuf dersleri aldı. Bilgisini ilerletmek için gittiği Halep’te Şemsi Tebrizî (Şemseddin Muhammed Tebrizî) ile tanıştı. Konya’ya dönüşünde medreselerde ders, camilerde vaazlar vermeye devam etti.  

Şems-i Tebrizî’nin Konya’ya gelişi ise (1244) Mevlâna’nın hayatında bir dönüm noktası oldu. Büyük bir sevgi ve saygı duyduğu gönül dostu Şems’e olağanüstü bir yakınlık gösterdi. Tasavvuf alanında bilmek ihtiyacını duyduğu yeni bilgileri öğrenmek için zamanının tümünü Şems’le sohbete ayırarak, halka verdiği ders ve vaazları bıraktı. Mevlâna’nın Şems’e gösterdiği sevgiyi kıskanan kimilerinin, bir zaman sonra aleyhinde dedikodulara başlayıp şikâyetlerini arttırması üzerine, Şems ansızın ortadan kayboldu (1246). Büyük dostu Şems’ten ayrılmak Mevlâna’ya büyük bir acı verdiğinden tümüyle kendi iç dünyasına çekildi. Şiirleri de bu dönemde doğmaya başladı. Şam’da olduğunu öğrendiği Şems’i bulup yeniden Konya’ya dönmeye ikna etmesi için oğlu Sultan Veled’i Şam’a gönderdi. Şems, Mevlâna’nın ricasını kırmayarak Konya’ya geldiyse de iki büyük gönül dostunun birbirlerine gösterdikleri sevgiyi çekemeyenlerin kıskançlığı yeniden başladı. Şems, bu kez bir daha geri dönmemek üzere Konya’dan ayrıldı (1247).

Yine bir söylentiye göre Şems, aralarında Mevlâna’nın küçük oğlu Alaeddin Çelebi’nin de bulunduğu bir grup tarafından öldürüldü, ancak bu olay Mevlâna’dan gizli tutuldu. Şems’in yeniden ortadan kayboluşu Mevlâna Celâleddin’i daha büyük bir üzüntüye boğdu. Onu bulmak için iki kez Şam’a gittiyse de bulamadan geri döndü. Müritlerinden kuyumcu Selahaddin Zerkûb’u kendine halife yaptı (1254). Halktan kimlerinin cahil buldukları için,  Mevlâna’nın Selahaddin Zerkûb’u kendisini halife seçmesine tepki duyarak kendisini öldürmek istediklerini haber alınca Selahattin Zerkûb şöyle demişti: “Hayatım Allah’ın elinde dururken, beni bir kimse nasıl öldürebilir?” Zerkûb’un ölümü (1263) üzerine Mevlâna’nın ömrünün son yıllarında halifeliğini Çelebi Hüsameddin yaptı. Ancak Mevleviliğin esaslarını Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled bir sistem içinde belirledi.

Düşünce ve edebiyat tarihimizin övünç kaynaklarından, dünyanın en büyük şair ve düşünürlerinden biri olan Mevlâna Celâleddin Rumî; İslam dinini şiir, sanat, raks, müzik yoluyla en ince yorumlayan kişidir. Bu yorum, İslam ve İslam dışı bütün insanlık tarafından benimsenmiş, insanlığın esin kaynağı olmuştur. İngiliz doğubilimcisi A. J. Arberry, Mevlâna’yı “Dünyanın en büyük ozanı” olarak nitelerken, Goethe onun etkisinde kalmış, Rembrandt tablosunu yapmış, Muhammed İkbal yaşam felsefesini onun düşüncelerinin üstüne kurmuştur. İngiliz doğubilimcisi Nicholson otuz yıl çalışarak “Mesnevi”yi İngilizceye çevirmiş ve yapıtın Batı dünyasından tanınmasını sağlamıştır. Mevlâna yüzyıllardır etkisini, canlılığını yitirmeyen bir büyük ozan ve düşünce adamı niteliğini korumaktadır. Kişilerin inanç, düşünce ve özgürlüğüne olağanüstü bir değer vermesi, bütün insanları saygıya ve sevgiye çağırması onun en büyük özelliğidir. Bugünün diliyle;“Gel, gel, ne olursan ol yine gel, / İster kâfir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel” dizeleri, O’nun felsefesinin özünü oluşturur.

Mevlâna, tasavvuf felsefesinin özü olan tam bir “vahdet-i vücut” (varlığın birliği) savunucusudur. Ona göre, her varlık Hak’kın bir ayrı tecellisidir. Onun için, soyut bir Allah sevgisi yerine, somut bir sevgi, yani Hak’kı halkta ve halkı Hak’ta sevmek gerekir.

Mevlâna biçimci değildi, her türlü kısıtlamanın karşısındaydı. Edep, vefa, sabır, eğitim gibi ahlak kavramlarının gerçek anlamını aramayı ve insanlara bunu öğretmeyi görev edinmişti. Ona göre asıl konu “insan”dı. Din, felsefe, ahlak, insanı daha mutlu etme yolunda gelişen araçlardı. Bu araçlara takılıp kalmak, gelişmeyi ve gelişme hızını kesecek yanlış davranışlardır. Doğru olan, gerçeğe giden yolu bulmaktı ve bu yol, “aşk”tan geçerdi: Sonsuz bir sevgi; bu sevgi hoşgörü ve vefa kavramlarıyla desteklenecek, beslenecektir. Mevlâna için, sözünü ettiği bu aşk anlatılmaz, yaşanır; yaşayarak öğrenilirdi. Bu nedenle, bir gün kendisine “Aşk nedir efendim?” diye soran bir öğrencisine, “Ben ol da bil!..” yanıtını vermişti

Mevlâna’nın ilkelerinden ve İslam inancına getirdiği yorumdan Mevlevî tarikatı doğdu. Ama aslında Mevlâna bizatihi bir tarikat kurucusu değildir. Mevlevilik onun ölümünden sonra oğlu Sultan Veled ile halifesi Hüsamettin Çelebi’nin birlikte hazırladıkları bir örgütlenmeye göre kurulmuştur.

Birleşmiş Milletler kültür örgütü UNESCO, 2007 yılını “Dünya Mevlana Yılı” olarak ilan etmişti. Mevlâna Celaleddin-i Rumî, her yıl Aralık ayında Konya’da düzenlenen törenlerle anılmaktadır. Eserlerinde yer yer Türkçe-Farsça karışık mülemma (dizelerden her biri farklı bir dilde yazılmış) şiirler de bulunan şiirlerinin her biri İslâm şark klasiği olan eserleri, o dönemin yoğunluklu olarak edebiyat dili olduğu için Farsça yazılmıştır. Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ’nın eserlerinin tümünü Türkçeye kazandırdı. Başta “Mesnevi”si olmak üzere “Divan”ı ve diğer eserleri dünyanın pek çok diline çevrildi.

Dünyanın felsefe çığırları arasında hiç değişmeyen bir tanesi vardır ki, Budda’dan, hattâ insanın kendi mânâsı üzerinde düşünmeğe başladığı tarihten bu güne kadar, neyse odur ve başka hiçbir felsefe doktrini, onun kadar kendi kendine sâdık ve eşit kalmamıştır. Bundan ötürü Philosophia Perennis (ebedî felsefe) adı ile de anılan mistik (tasavvufî) düşünce, zamanımız dünyasını da büyüsü içine almıştır.

Tasavvufî şiir yazan pek çoktur. Doğuda İkbal, Batıda Eliot gibi bu şiirin modern temsilcilerinin peşinde genç şair orduları görüyoruz. Fakat bunlardan hiçbiri, Mevlânâ kadar tam, katıksız ve gerçek bir aşkla yalnız tasavvufî değil, tasavvufun da şiirini yazmamıştır. Onun son haddinde rasyonel ve aydınlık olduğu halde, aklın hudutlarını fersah fersah aşan, baygınlık derecesinde bir aşk ve cezbe halindeki şiiri, Sünnileri olduğu kadar Şiileri de sihirlemiş ve Mevlevî tarikatinde birbirine en düşman mezhepleri birleştirmiştir.

İslâm dininde reform lâzım mı, mümkün mü diye hâlâ çatışıp duruyoruz. Mevlânâ’yı görmüyor muyuz? Müslümanlığı kuru kaidecilikten, softalıktan ve Kur’anı Askerî Ceza Kanunu şeklinde yorumlamaktan kurtaran muazzam şair, İslâm dinine fânî ve ebedî aşkı (beraber), musikîyi ve raksı, yobazların hâlâ haramdır diye terter tepindikleri bütün güzellik unsurlarını sokmuştur. Hem de 600 küsûr yıl önce. İşte İslâmın en büyük reformcusu! Hangi softa ona kâfir diyebilir? Onun adı ve hâtırası önünde eğilmeyen Müslüman yoktur. Fakat onun inkılâpçı görüşünü anlamayan Müslüman pek çoktur ve yobazlıkları da bu anlayışsızlıktan gelir.

Allah’a doğru kartal kanatlarını açan ve uçan Mevlânâ Celâleddin Rumî, yalnız mezhepleri değil, bütün dinleri de birleştiren büyük Tanrı aşkının en samimî temsilcisi olduğu için, Doğuda olduğu kadar Batıda da altıyüz küsûr yıldır, büyük hayranlar toplamağa devam eder. Eğer Konya törenini dünyaya ilan etseydik, Konya şehri değil, ovası bile her din ve mezhepten insanlarla dolup taşardı. (Turistik imkânlarımız malûm olduğuna göre, bereket ki ilân etmemişiz.)

En büyük talihsizliklerinden biri, yıllardan beri onun merkadini ziyaret etmek istediğim halde, bu mübarek günde bile emelimi gerçekleştirmeğe muvaffak olamayışımdır. Fakat yıllardan beri istisnasız her gün, onun içimden ayrılmayan ruhuna fâtihalar yollar ve korkunç sıkıntı anlarımda büyük ruhâniyetinden medet umarım. Ondan gelen imdadın beni ölümden bile kurtardığına ait hâtıralarım vardır. Şu anda içimi dolduran hudutsuz hayranlık ve minnet sıcaklığı beni ona doğru uçuruyor gibi. Sanki gözlerimi yumsam Konya’da olacağım. Törene katılanlarla birlikte fotoğrafım çekilecek kadar. Hazret-i Mevlânâ’yı hakkiyle sevenler ve anlayanlar bu hissin bir hurafe olmaması ihtimalini de anlarlar.” (Peyami Safa)

ESERLERİ:

Mesnevi (Tasavvuf ve tekke edebiyatımızın başlıca kaynaklarındandır. Kur’an ayetleri ve hadislerden ilhamla öğütler ve hikâyelerden oluşmuştur. 6 cilt, 1973-74), Divan-ı Kebir (Gazellerinin çoğunda Şems-i Tebrizî imzasını kullandığı için Divan-ı Şems-i Tebrizî diye de bilinen 5 ciltlik bir eserdir. 1959), Fih-i Ma Fih (Mevlâna’nın hayatı ve dönemi hakkında bilgiler veren önemli mensur bir eserdir. 1959), Mecalis-i Sab’a (Camilerdeki vaazlarından oluşmuş. 1965), Mektûbât (1963), Rubailer (1964; Mevlâna’nın Rubaileri adıyla Âsaf Halet Çelebi çevirisi, 2002).

KAYNAKÇA: S. Nüzhet Ergun / Mevlâna (1932), Feridun Nafiz Uzluk / Mektubât-ı Mevlâna (1937), Tahir Olgun (Tahirül Mevlevî) / Mesnevi Dersleri (1949), Abdülbaki Gölpınarlı / Mevlâna Celaleddin (1951) - Mesnevi Şerhi (6 cilt, 1974), Mehmet Önder / Mevlâna’nın Huzurunda (Maurice Barres’ten, çev., 1963) - Mesnevi’den Hikâyeler (1969), Âsaf Halet Çelebi / Mevlâna ve Mevlevilik (1957), Feyzi Halıcı / Mevlâna Güldestesi 16 Kitap (1961-76), İsmet Zeki Eyuboğlu / Mevlâna Celaleddin (1989), Mahmut Toptaş /Mevlâna’da Cihad (1989), İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) - Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors (2005) - Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2007) – Ünlü Fikir ve Kültür Adamları (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 3, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Famous People (2013). 

MESNEVÎ’den (Başlangıç Bölümü)

Aruz ölçüsüyle manzum çeviri: Abdullah Öztemiz (Hacıtahiroğlu)

 

 

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNÎRRÂHİM

 

 

Dinle ney'den duy neler söyler sana.

Sızlanır hep ayrılıklardan yana:

 

«Kestiler sazlık içinden, der, beni;

Dinler, ağlar: Hem kadın, hem er beni.

 

Göğsü, göz göz ayrılık delsin de bir,

Sen o gün benden işit özlem nedir.

 

Her kim aslından uzak düşsün: Arar;

«Asl» a dönmekçin bir uygun gün arar.

 

Dost'a kâh yoldaş olup, kâh düşmana.

İnleyip sesler duyurdum her yana.

 

Dost olur -zannınca- her insan bana.

Sırlarım gel gör ki meçhûldür ona.

 

Sırlarım olmaz iniltimden uzak.

Her göz etmez fark, işitmez her kulak.

 

Saklı olmaz birbirinden can ve ten,

Canı görmekçin izin yok bil ki sen!

 

- Bir ateştir, yel değildir ney sesi;

Kim ateşsizdir: Yok olsun böylesi.

 

Sevgiden ağlar eğer ağlarsa ney,

Sevgiden çağlar eğer çağlarsa mey.

 

Ney o şeydir: Perde yırtıp perdesi,

Dost edinmiş dosta hasret herkesi.

 

Hem devadır ney denen şey hem zehir,

Bir bulunmaz arkadaştır: Hemfikir.

 

Anlatır ney: Aşkı Mecnûn'un nedir,

Kanlı bir yoldan haber vermektedir.

 

Müşterî ancak kulak: Söz satsa dil,

Ancak âşık akla mahrem, böyle bil!

 

Derdimizden gün zamansız dolmada,

Her yanış bir günle yoldaş olmada.

 

«Geçti gün!» der, etmeyiz yersiz keder;

Var ol, ey sen tertemiz insan! yeter.

 

Kandı her varlık: Balık kanmaz suya,

Rızk eğer eksikse: Gün dolsun mu ya!

 

Anlamaz olgun adamdan, ham adam;

Söz hem az hem öz gerektir; vesselâm.

 

Kır oğul zincîri! hür gez, hür konuş!

Yok mu altundan gümüşden kurtuluş?

 

Kaldırıp deryâyı aktarsan eğer

Bir dolumlukdan çok almaz destiler.

 

Dolmaz «açgöz kimse»nin göz destisi.

Pek kanâatkâr sedef: Var incisi.

 

Gömlek aşk uğrunda yırtılsın hele,

İlgi katmaz artık azgın hırs ile.

 

Ey doyulmaz aşkımız sen mutlu ol!

Çünkü sensin çâresiz her derde yol.

 

Hastalıktır boş gurur: Dermânı sen;

Sen: Felâtun, Câlinus, Lokmân'ı sen.

 

Arşa sıçrar aşka düşmüş her beden;

Dağ da âşık olsa hoplar sevgiden.

 

Tûr'a bir gün cân olup aşk adlı nûr,

Düştü Mûsâ, kendisinden geçti Tûr.

 

Ben de olsam böyle sırdaş sâhibi,

Sır bırakmaz anlatırdım ney gibi.

 

Her kimin yoktur dilinden anlayan,

Sanki dilsizdir: Konuşsun bin lisan.

 

Bağ, nasıl artık gönüller eğlesin?

Soldu gül, bülbül neden bahseylesin?

 

Sevgilin, her şey; ey âşık! perde sen,

Bil ki cânân ölmez, âşıktır ölen.

 

Her kimin yok aşka dâir nesnesi,

Bir kanatsız kuştur, uçmaz böylesi.

 

Öncü: Dost olmazsa şâyet; ben fakir,

Ön nedir bilmem ve bilmem son nedir.

 

Anlatır aşk en bilinmez nesneyi;

Ayna hiç gizler mi aksetmiş şeyi?

 

Yâ senin aynan niçin vermez akis?

Çünkü tutmuş üstü, kat kat pas ve is.

 

Kurtarırsan pas ve isden aynanı.

Parlatır nûruyla aynan her yanı.»

 

(Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî / Mesnevî; Kendi vezniyle manzum çeviri: Abdullah Öztemiz, yeni eklerle 2. bas. 1989).

DUA VE YAKARIŞ

Yüce Allah, üstünlük bakımından gözyaşını, şehitlerin kanlarıyla bir tutmadadır.

Kimin gönlü illetlerden arınmışsa onun duası, ululuk sahibi Allah’a kadar varır, makbul olur.

Eğer duada güzel bir nefese sahip değilsen yürü, özü sözü doğru kardeşlerden dua iste!

Dertsiz dua soğuktur, bir işe yaramaz. Dertli dua ve niyaz, gönülden, aşktan gelir.

Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır. Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlükırık kişiye doğru uçar.

Rahmetler saçan dua kapısını kim vurdu da ona yüzlerce baharla icabet edilmedi?

Allah, yalvarıp yakaranlara ihsanda bulundu mu onlara ihsan ettiği şeylerle beraber, uzun bir ömür bağışlar.

Allah, ne alırsa onun karşılığını verir. Veliler bu sebeple O’na itiraz etmezler.

Bağını mı yaktı? Sana bir bağ dolusu üzüm ihsan eder, yas içinde neşe verir.

O, elsiz çolağa el verir. Gamlara maden olan kişiye neşeli, sarhoş bir gönül bağışlar.

Allah bize yardım etmek dilerse, bize yalvarmak ve münacatta bulunmak meylini verir.

O’nun için ağlayan göz ne mübarektir! Onun aşkıyla yanıp kavrulan yürek ne mukaddestir!

Her ağlamanın sonu gülmektir. Sonunu gören adam mübarek bir kuldur.

Akarsu nerdeyse orası yeşerir; nerde gözyaşı dökülürse oraya rahmet nazil olur.

Yusuf değilsen bari Yakub ol; onun gibi matlûbuna erişmek için ağla!

O elbiseyi elde etmek istersen cesedindeki göz çocuğunu ağlat!

Nerede bir dert varsa deva, oraya gider; neresi alçaksa, su oraya akar.

Bulut ağlamadıkça yeşillik nasıl güler? Çocuk ağlamadıkça süt nasıl coşar?

Gülmeler, ağlamalarda gizlidir. Ey sâf ve temiz kişi! Defineyi yıkık yerlerde ara!

Kardeş, duadan ayrılma! Kabul edilmiş, edilmemiş, bununla bir işin yok senin!

                                                  (Konulara Göre Mesnevî’den Özdeyişler, 2005).

YILAN ÇALAN HIRSIZ

Hırsızın biri, bir yılan oynatıcısının yılanını çaldı. Aptallığından onu ganimet saymaktaydı.

Yılan da, hırsızı soktu, inleterek öldürdü. Yılancı ise, yılanın zehirlemesinden kurtulmuş oldu.

Yılancı, o ölü adamı görüp tanıdı: “ Onu benim yılanım öldürdü, canından etti.

Hırsızı bulayım da yılanımı ondan alayım, diye dua edip duruyordum. Gönlüm, yılanımı bulmayı istiyordu.

Allah’a şükürler olsun ki, o dua kabul edilmedi. Ben duamın kabul edilmeyişini ziyan sandım ama, bana faydıymış” dedi.

Nice dualar da vardır ki, helâk olmanın ve ziyanın tâ kendisidir. (Kusurlardan) münezzeh olan Allah, kereminden dolayı onları kabul etmez.

                                                  (Konulara Göre Mesnevî’den Özdeyişler, 2005).

ERKEK VE KADIN

Ey yiğit kişi! Erkeklerin kadınlara üstünlüğü kuvvet, kazanç ve mal-mülk bakımından değildir.

Öyle olsaydı, aslan ve fil daha kuvvetli olduklarından dolayı insandan daha üstün, daha yüce olurdu.

Erkeklerin kadınlardan üstün olması erkeğin, kadına nazaran daha çok işin sonunu görebilmesindendir.

Erkek de, işin sonunu tahmin edip göremezse, bu becerisi olanlara karşı kadın gibi noksan sayılır.

İnsan, yiğitlikte Zaloğlu Rüstem bile olsa, Hamza'dan bile cesur olsa   yine   de   hükmetme   hususunda   karısının   esiridir.

Görünüşte su, ateşten üstündür ...

Fakat ikisinin arasına bir tencere (sevgi) girdi mi ateş o suyu kaynatır, buharlaştırır, yok eder.

Görünüşte su nasıl ateşten üstünse sen de kadından üstünsün; fakat hakikatte ona mağlupsun, onu istemektesin.

Kadınlar, akıllı erkeklere karşı galip gelirler, fakat cahil kişiler kadınları mağlup ederler.

Bu tür cahiller, sert ve kaba olan insanlardır.

Bunlarda acıma, lütfetme, sevme duygusu azdır; çünkü yaratılışlarında hayvanlık duygusu üstündür.

Sevgi ve acıma insanlık özelliğidir, hiddet ve şehvet ise hayvanlık.

Kadın, Hak nurudur, sevgili değil; sanki yaratıcıdır (doğurgan), yaratılmış değil!

 

                                                  (Konulara Göre Mesnevî’den Özdeyişler, 2005).

NEFİS, HEVÂ VE HEVES

Düşman (nefsin) her ne kadar dostça söylerse de, her ne kadar taneden,   yemden   bahsederse   de   sen   onu   tuzak   say!

Sana şeker verirse sen onu zehir bil; bir lütufta bulunursa onu kahır bil!

Bu nefis cehennemdir; cehennem ise bir ejderhâdır ki harâreti denizlerle bile sönmez.

Bütün bir âlemi, bir lokma edip yutar da yine midesi "Daha fazla yok mu?" diye bağırır.

Bizim nefsimiz de cehennemin bir parçasıdır. Onun için cüzler, daima küllün tabiatındadır.

Nefsi öldürecek ayak da ancak Hakk'ın ayağıdır. Zaten nefsin yayını Hak'tan başka kim çekebilir?

Şunu bil ki; safları bozup dağıtan aslanla savaşmak kolaydır; asıl aslan ise, nefsini mağlûp edendir.

Vücudunda nefsi ölen kişinin emrine güneş de tâbidir, bulut da. Âdem Peygamber, nefis zevkine bir adım attı da cennetin baş köşesinden ayrılma zinciri, boğazına geçti.

Melek, Şeytandan kaçar gibi Adem'den kaçmaya başladı. Bir lokma ekmek için ne kadar gözyaşı döktü.

Ercesine onu savaşa çek, yiğitçe onunla vuruş ki, Allah da sana vuslatıyla karşılık versin!

Nefsin sağ elinde tespih ve Kur'ân vardır; ama yeninde de hançer ve kılıç gizlidir.

Onun Mushafına, riyasına kanma; kendini onunla sırdaş, hâldeş yapma!

Kendine gel de kargaya benzeyen nefsin ardından koşma. Çünkü o, seni mezarlığa götürür; bağa, bahçeye değil!

Sen, onun elini bağlamazsan o, senin elini bağlar. Sen, onun ayağını kırmazsan o, senin ayağını kırar.

Ey hevâ ve hevesini gizlice tazeleyen! (Sen) imanını tazele, fakat (sadece) dilinle değil!

Hevâ ve heves taze oldukça iman taze olmaz; zira hevâ, o kapının kilidinden başka bir şey değildir.

Gönlümüzdeki bütün bu gamlar, hevâ ve hevesimizin, varlığımızın tozundan, dumanından meydana gelir.

Bu kökümüzü söken gamlar, ömrümüzün orağına benzer. 'Bu böyle oldu, şu şöyle oldu' demeler de kuruntulanmızdır.

Hevâ ve hevesle, nefsin isteğiyle az dost ol; zira seni Hakk'ın yolundan çıkaran, yolunu şaşırtan, odur.

Hakk'a (karşı) mest olmuş (kişilerden) başka bütün halk, çocuktur. Hevâ ve hevesinden kurtulmuş kişiden başka bâliğ yoktur.

Ey Allah'tan yalnızca "hu" ismiyle yetinen! İlâhi kadeh olmadıkça hevâ ve heveslerden nasıl geçeceksin?

Şüphe yok ki hevâ ve hevesi terk etmek acıdır; ama Allah'tan uzak olma acılığından elbette daha iyidir.

                                                  (Konulara Göre Mesnevî’den Özdeyişler, 2005).

YOKSUL KADIN VE KOCASI

Mevlânâ, bu hikâyede iki toplumsal konuyu dikkatleri çeken bir üslupla dile getirmektedir. Birincisi, eşler arasındaki uyumdur, ikincisi, yol gösterme iddiasında olanla yolda ilerlemek isteyen samimi kişinin arasındaki ilişkidir:

Yoksul bir kadın, çektikleri sıkıntılardan dolayı kocasına sitem eder. Mevlânâ durumu kadının diliyle tablolaştırır:

"Ekmeğimiz yok; katığımız, dert ve kıskançlık. Testimiz yok; suyumuz, gözümüzden akan gözyaşı.

Gündüz elbisemiz güneş ışığı; gece yatak ve yorganımız, ay ışığı."

Bey, hanımına hayatın değersizliğini anlatarak cevap verir:

"Tatlı yaşayan, acı ölür. Bedenine tapan, canını kurtaramaz.

Koyunları ovadan alırlar, daha semiz olanı öldürürler."

Devam eder:

"Bizim eşimizsin; eş, aynı özellikli olmalı ki işler güzelce sonuçlansın.

Eş birbirinin örneği üzere olmalı, ayakkabı ve çizmenin iki eşine bak.

İki ayakkabı eşinden biri ayağa dar gelirse, her iki eş de senin işine yaramaz.

Kapının eş kanatları; biri küçük, diğeri büyük? Orman aslanının eşini, hiç kurt gördün mü?

Deve üzerinde bu biri boş, diğeri malla dolu çift çuval, denk olmaz.

Ben kanaat yolunda gönlüm güçlü gidiyorum; sen niçin serzenişe doğru gidiyorsun?"

 

Hanımsa,  yaşadığı zorlukları  ve  kocasının gayretsizliğini bilmektedir; onu, derdi konuşturur.

"İddia ve davet saçmalıklarını söyleme. Git, kibir ve gururdan söz etme.

Ne zamana kadar tumturaklı ve iş-güç sözü? Kendi iş ve durumuna bak da utan.

Kibir, çirkindir; ama dilencilerin kibri daha da çirkindir. Soğuk ve kar günü ve de o sırada elbise ıslak!

Ne zamana kadar iddia, söz, hava ve bıyık? Ey, evi örümcek evi gibi olan sen!

Kanaatle sen, ne zaman canını aydınlattın ki? Kanaatlerden, sen, -sadece- isim öğrendin.

Peygamber dedi: Kanaat nedir? Hazine. Sense, hazineyi eziyetten ayırt etmiyorsun.

Bu kanaat, akar hazineden başka bir şey değildir. Sen laf etme. Ey akar gam ve eziyet!

Sen bana eş deme, koltuklama. İnsaf eşiyim; aldatma eşi değilim.

Havada sineğin damarından kan alıyorsun, nasıl emirle, beyle adım atarsın?

Köpeklerle şu kemik yüzünden boğuşmaktasın; içi boş ney gibi inlemektesin.

Bana doğru aşağılayıcı şekilde gevşek gevsek bakma da senin damarlarında olanı söylemeyeyim.

Aklını benden fazla mı gördün? Ben az akıllıyı nasıl gördün?

Gafil kurt gibi bize saldırma. Ey, senin aklının utancındansa, akılsız olmak daha iyi!

Aklın, madem, halkın bağıdır; o akıl değildir, yılan ve akreptir, o.

Senin zulmün ve hilenin hasmı, Allah olsun. Senin üstünlüğün ve aklın bizden eksik olsun."

Hanımın, kocasının ilahî takdirden ve kanaatten söz etmesi üzerine söyledikleri, toplumda herkesi ilgilendiren özelliktedir. Allah'ın adı anılarak, dualar okunarak yakalanan yılan, Hakk'ın adıyla kandırılanlara benzetilir. Hikâyede yakalanmış yılan dile gelir; herkese ibrettir sözleri:

"Sen beni, kalabalıklara rüsvâ etmek için, Hakk'ın adıyla aldattın.

Beni, Hakk'ın adı bağladı; senin görüşün değil. Hakk'ın adını tuzak yaptın; yazık sana!

Hakk'ın adı, senden benim adaletimi alır. Ben, Hakk'ın adına canımı ve bedenimi teslim ettim.

Ya, benim sokmamla canının damarını keser, ya da benim gibi seni zindana atar."

Adam cevap da sessiz kalmaz:

"Dedi: Ey kadın! Sen kadın mısın, yoksa hüzünle, babası mı? Fakirlik, benim övüncüm oldu, başıma kakma.

Mal ve altın, baş için şapka gibidir. Şapkaya sığınan kişi, keldir."

Yoksulluğuna değer verir:

"Yoksulluk işi, senin kavrayışının ötesindedir. Fakirlik tarafına gevşek gevşek bakma.

"Yoksulluk işi, senin kavrayışının ötesinde fakirlik tarafına gevşek gevşek bakma.

Çünkü dervişler/yoksullar, mal ve mülkün ötesindedir.

Yücelik sahibi Allah'tan derin rızkları vardır."

Dinleyen de dikkatli olmalıdır:

"Dinleyici susuz ve istekli olursa, öğüt veren ölü de oha söyleyici olur.

Dinleyici canlı ve diri olursa, dilsiz söz söylemekte yüz dilli olur."

Koca, sonuçta ağır söyler:

"Ey kadın! Savaşı ve yol kesmeye terk et; etmiyorsan, beni terk et.

İyi ve kötüyle savaşmanın, benim için, ne yeri var? Çünkü gönlüm barışlardan da ürküp kaçıyor.

Susarsın, yoksa hemen şu anda evi barkı terk ediyorum."

Kadın, bunun üzerine eşine eş olduğunu duyurmak ister, gözünde yaş ve gönlünde sığınma arzusu vardır:

"Kadın, yokluk yolundan girip dedi: Ben, sizin toprağınızım, hanım değilim.

Bedenim, canım ve neyim varsa senindir. Hüküm ve buyruk, bütünüyle senindir.

Yoksulluk nedeniyle gönlüm sabırdan sıyrıldıysa, kendim için değildir, bu, senin içindir.

Sen dertlerimde benim için deva idin. Ben, senin yoksul olmanı istemiyorum.

Senin canın uğruna, kendim için değildir, bu. Bu ağlamam ve inlemem senin içindir.

Şahsım, vallahi senin şahsın için her nefes önünde ölmeyi ister....

Önüne kılıç ve kefen koyuyorum. Önüne boynumu uzatıyorum, boynumu vur.

Acı ayrılıktan mı söz ediyorsun? Her ne istersen yap, fakat bunu yapma.

Sende benim için gizli bir af dileyici vardır. Bensiz, o seninle gizli bir şefaatçi.

İçinde özrümü dileyen, senin huyundur. Ona güvenerek gönlüm suç işlemek istedi."

Sonra Mevlânâ, hanımın, kocasının yanındaki yerine işaret eder:

"Ağlamasız da o, bizzat gönül alıcıydı. Ağlaması ve hayhuyu haddi aşınca,

O yağmurdan bir şimşek çaktı, o biricik adamın gönlüne bir kıvılcım düştü.

Onun güzel yüzüne kul olan adam, hanımı kulluğa başlayınca nasıl olur?

Gururundan dolayı gönlünün titrediği kişi, senin önünde ağlayınca nasıl olursun?

Nazıyla gönlün ve canın kanlandığı, niyaza başlarsa nasıl olur?"

Söylediklerine özlü bir söz ekler, Mevlânâ:

"Sevgi ve incelik, insanlık vasfıdır; öfke ve şehvetse, hayvanlık vasfıdır."

Aynı üzüntü beyde de görünür:

"Dedi: Canımın canına hasım nasıl oldum? Benim canımın başına tekmeler nasıl vurdum?

Kaza gelince, göz kapanır da bizim aklımız, ayağı baştan ayıramaz.

Kaza geçince, kendini yer. Perdesi yırtılmış, yakasını yırtar.

Adam dedi: Ey hanım! Pişman oluyorum. Kafir idiysem, Müslüman oluyorum.

Senin günahkârınım, merhamet et. Beni, tamamen kökten, dipten koparma."

Hikâye içerisinde yer verdiği iddiacı şeyh ile samimi mürit ilişkisine dair ifadelerine gelince, önce bu yol göstericinin özelliğini ortaya koyup ikaz da bulunur:

"Üstün değildir, seni nasıl üstün yapacak? Işık vermiyor, seni karartacak."

Ancak bu tür kişiler, halkı kendilerine çağırmaktan da geri durmaz ve gerçek acıdır:

"Yıllarca yarın vaadiyle insanlar, o kapının etrafında bulunmuş olur, -ama' yarın gelmez.

İnsanın sırrının az çok açığa çıkması için uzun zaman gerekir;

Beden duvarının altında hazine mi vardır, yoksa yılan, karınca ve ejderha mı?

Bir şey olmadığı anlaşılınca isteklinin ömrü gitmiş olur; anlamanın ne faydası olur?"

Ancak yine de yolunda samimi olan istekli kişinin samimiyeti kendini kurtarabilir; ümitsizliğe yer yoktur. Bu tür önderler, azaba uğrar. İstekli olanlarsa, kurtulurlar; iddiacı şeyhin, yani önder sandıkları kişilerin çok ilerisinde yer edinirler:

"Her ne kadar şeyhi can sandı, ama ceset çıktıysa da, o, kendi iyi niyetiyle bir yere varır.

Gece ortasında kıbleyi araştırmak gibi; kıble yok, ama onun o namazı geçerli."

                                                                    (Adnan Karaismailoğlu, Mevlana ve Kültürümüz)

MESNEVİ (*)

Hz.Mevlâna Mesnevisinde; Ormanlardaki ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa, yine Mesnevi’ye son yoktur.Dünya var oldukça, insanlar yaşadıkça, Mesnevi’nin şiiri de yaşar durur, okunur, zevk alınır, diye buyurmaktadır. “Dünya durdukça yaşayacak, okunacak olan Mesnevi’yi Hz. Mevlana neden Türkçe söylemedi de Farsca söyledi!” diye itiraz edenler olduğu gibi, Mevlâna’yı İranlı zannedenler de vardır. Böyle düşünenler, dillerin geçirdiği safhalardan haberi olmayanlardır. Çünkü diller de insanlar gibi doğar, büyür, gelişip kemale erer. Eğer Mevlâna, Mesnevisi’ni Türkçe söyleseydi, XIII. Yüzyıldaki şairler gibi,şiirleri çok sönük olur, kendiside eserleriyle dünyaya ışık tutan Mevlâna olamazdı. Asırlardan beri çeşitli dünya dillerine tercüme edilen Mesnevi’si de tüm zamanların ölmez şaheserleri arasına girmezdi. Hz. Mevlâna’nın anadoluya teşrif buyurduğu XIII.asırda Anadolu çürksesi çok zayıftı. O devirlerde yaşayan şairlerin şiirlerini okuduğumuz zaman, bunu çok açık bir şekilde görebiliriz. Mesela; XIV., XV. Asırda yetişen şairlerle, XVI. Asırda gelen Fuzuli, XVII. Asırda gelen Yahya Efendi, XVIII’inci asırda gelen Nedim’in şiirlerine baktığımızda dillerin zenginleşmiş, güzelleşmiş olduğunu görürüz.

XIII. asır Türkçe’sine göre Farsça çok zengin bir dildi. Sadece Hz. Mevlâna değil o devrin bütün alimleri ilmi eserleri Arapça, tasavvufi eserleri de Farsça yazıyorlardı. Avrupa’da da alimler kendi öz dilleri ile değil, Latince yazıyorlardı. Ancak XIII. Yüzyıldan sonra ilk defa Dante İtalyanca bir eser yazdı. O dönemin en tanınmış yazarları eserlerini Latince yazmışlardır. Bu hususun daha iyi anlaşılması için, çok açık bir örnek olarak XIII. Asrın zayıf Türkçe’siyle edebi bir dil olan Farsça arasındaki farkı Sultan Veled Hazretlerinin şiirlerinde görmek mümkündür.Sultan Veled’in Türkçe şiirlerini okuduğunuzda çok cılız,zayıf,zevksiz bir ifade görürüz.Halbuki Farsça yazdığı şiirleri okuduğumuz zaman,Hz.Mevlâna’nın Divan-ı Kebir’inde bulunun manevi zevki hissederiz. Sultan Veled’in Farsça şiirleri derin manalı, ahenkli çok güzel şiirlerdir. O kadar güzel ki İngiliz müsteşriklerden Nicholson “Şems-i Tebrizi Divanı’ndan Seçmeler” adıyla bir kitap hazırlayarak İngilizce tercümeleriyle birlikte yayınlamıştır. Bu kitaba Sultan Veled’in Farsça bir şiirini de Mevlana’nın sanarak yanlışlıkla almıştır. Çünkü Sultan Veled’in Farsça şiirleri Türkçe şiirleriyle kıyaslanmayacak kadar güzellikte olup babası Hz. Mevlâna’nın şiirleri gibi çok deirn manalı çok güzel,mistik, tasavvufi şiirlerdir.Yakın tarihde, en büyük örnek ise Tagor olmuştur.Hint şarilerinden Tagor, şiirlerini eğer kendi Bengal diliyle yazıp neşretseydi, İngilizce dilini kullanmasaydı, bugün Tagor’u kimse tanımaz, şiirleride dünyada bilinmezdi.Akıllara şu soru gelebilir.

 “Yunus Emre şiirlerini Türkçe söyledi.  Yunus’un şiirleri de Hz. Mevlana’nın şiirleri gibi ölmeyerek günümüze kadar geldi.”Yunus Emre, Anadolu Türkçe’siyle, Oğuz lehçesiyle yazmıştır. Yunus Emre’nin dili çok temiz ve güzel bir Türkçe; ama zengin değil. Yunus bir dere, bir ırmak gibi çağlayarak akıp gelmiştir günümüze. Hz. Mevlâna ise, bir umman, bir deniz gibi coşmuştur. Mevlâna’nın çok genç yaşlarda babasının arkasında yürüdüğünü görenler “bir ırmağın arkasından koca bir deniz yürüyor”, demişlerdir. Coşkun bir aşk deryası, koca bir umman olan Hz. Mevlâna, küçük bir dereye sığamazdı.Tekrar ediyorum ki diller çocuk gibidir asırlar geçtikçe gelişir güzellerşir, kemale erer.Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u zaptettiği zaman Akşemsettin Hazretlerinin rüyasıyla Ebâ Eyyübü-l Ensâri Hazretleri’nin kabri keşfedildi. Eba Eyyub-il Ensari Hakkında Ak Şemsettin  Hazretleri şu beyti söylemişti; Yetişmez mi bu şehrin halkına bu nimet-i bâri, Resul-i Ekrem’in yari Eba Eyyub-il Ensari, Bendeniz de bu beyitten ilham alarak Konya halkı için şunu söyleyeceğim; Yetişmezmi bu Konya halkına, bu nimet-i bâri, Bahâeddin Veled oğlu Celâlü’d-dini’r-Rûmi…  

 

(*) Bu yazı Şefik Can’ın III. Uluslararası Mevlâna Kongresi’ne sunmuş olduğu, "Selçuklu Kültüründe Mevlâna’nın yeri" adlı bildiriden, ansiklopedimiz için H. Nur Artıran tarafından “Mesnevi” adıyla özetlenmiştir.

Yazar: ŞEFİK CAN

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör