İhsan Işık

Ansiklopedi Yazarı, Bürokrat, Gazeteci, Yazar, Şair

Doğum
04 Mayıs, 1952
Eğitim
Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
Burç
Diğer İsimler
Savaş Yüce

Şair ve yazar, ansiklopedist, filolog, emekli bürokrat. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul BŞ Belediye Başkanı iken bürokratlarından ve İETT Basın Yayın Şube Müdürü; Milli Görüş Hareketi lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Refah-Yol Hükümeti dönemi bürokrat ve danışmanlarından; Başbakanlık Danışmanı, SHÇEK Genel Müdürü. Çocuk kitaplarında Savaş Yüce imzasını kullanmıştır.

4 Mayıs 1952'de Diyarbakır'ın Hasırlı Mahallesinde doğdu. Hazro Girsalat köyü doğumlu Sümerbank dokuma ustabaşısı, şair ve müzisyen Salih Işık ile Silvan doğumlu terzi Fikriye Işık'ın (Güzel) ilk oğullarıdır.

Diyarbakır Gazi İlkokulu (1964) ile Diyarbakır İmam Hatip Okulu'nu (1970) bitirerek ilk ve ortaöğrenimini doğduğu kentte tamamladı. Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (1976) mezunudur. Lisans tezi: “Necip Fazıl Kısakürek’in Oyunlarında Konular ve Tipler”.

İhsan Işık, çalışarak okudu; orta ve yüksek öğrenimini Diyarbakır, İzmir ve Erzurum’da; tren istasyonlarında ciklet satıcılığı, kahveci çıraklığı, garsonluk, otel ve matbaa işçiliği, gıda sanayi sektöründe imalathane işçiliği, yerel ve ulusal gazetelerde köşe yazarlığı, yazı işleri müdürlüğü, Sümerbank Şayak Fabrikasında büro işçiliği, ilkokullarda yedek öğretmenlik, camilerde imam-hatiplik, üniversite kantinlerinde kitap satıcılığı gibi çeşitli işlerde çalışarak tamamladı.

1969-70 döneminde Diyarbakır İmam-Hatip Okulunu bitirdiğinde hiçbir üniversite imam-hatip okulu mezunlarının kaydını yapmıyordu. Bu nedenle 1970-71’de iki yıl İzmir Yüksek İslam Enstitüsünde okudu. Ancak ideali edebiyat öğretmeni olduğundan, 1972’de Erzurum Atatürk Üniversitesi meslek lisesi mezunlarını almaya başlayınca, oldukça yüksek bir puanla Erzurum Edebiyat Fakültesine girdi ve 1976’da bu fakülteden mezun oldu. İhsan Işık, Erzurum’da eğitimini sürdürmek için Ahmet Polat’ın sahipliğini yaptığı Hürsöz gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yapmış, fakülte kantininde İstanbul’dan getirdiği kitapları satarak eğitim masraflarını karşılamıştı.

1970 yılında Diyarbakır’da, Ömer Vehbi Hatipoğlu, Mehmet Alkış, Mustafa Eren, Sinan Kutlu vd. arkadaşlarıyla birlikte, “Türkiye Mukaddesatçı Gençlik Teşkilatı” adlı bir dernek kurmuş, verdiği seminerlerle kardeşlik kültürü temelindeki görüşlerini anlatmıştı. Derneğin kuruluş beyannamesi Necip Fazıl’ın Büyük Doğu dergisinde yayımlanmış, Diyarbakır'da büyük bir ilgi görmüştü. Ancak 12 Mart döneminde dernek kapatıldı, kendisi de bir ay kadar sıkıyönetimce gözaltında tutuldu. İhsan Işık, bu gözaltı ekseninde kurguladığı “Kutsal Suç” adlı bir roman yazmış, ancak henüz yayımlamamıştır.

İhsan Işık, 1970 yılında Prof. Necmettin Erbakan liderliğinde kurulan Milli Nizam Partisi ile 1983’te kurulan Milli Selamet Partisinin Diyarbakır gençlik kolu başkanlıklarını üstlenmişti. Bu yıllarda Diyarbakır’da konuşma yapmadığı miting meydanı ve sinema salonu, hutbe okumadığı cami çok azdır.

1976 yılından itibaren yerleştiği İstanbul’da İş ve İşçi Bulma Kurumunda memurluk; Çatalca, Şişli, Üsküdar Akşam, Üsküdar Cumhuriyet ve Burhan Felek, Küçükyalı Kadir Has liselerinde edebiyat öğretmenliği, özel bir kuruluşta basın danışmanlığı, Akabe Yayınevi ve Mavera dergisi yönetmenliği, reklâm ajansı yöneticiliği, Ünlem Yayınları sahipliği ve yöneticiliği (1990-95), İstanbul Büyükşehir Belediyesi İETT Genel Müdürlüğü basın danışmanlığı (1995-96) görevlerinde bulundu.

1996’da Ankara’ya yerleşerek Başbakanlık Danışmanı (1996), Başbakanlık SHÇEK Genel Müdürü ve Genel Müdür Yardımcısı (1996-98) olarak görev aldı. 1997 yılının Başbakanlık tarafından “Sokak Çocuklarına Şefkat Yılı” olarak ilan edilmesine öncülük etti. 1998’de kendi isteğiyle emekliye ayrıldı.

2001’de Elvan Yayınlarını kurdu. YÖK kararıyla 1990 yılında Türk Filologu unvanını aldı. Türkiye Yazarlar Birliği (iki dönem genel başkan yardımcısı), İLESAM (iki dönem genel başkan) ve Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi oldu.

Fazilet Partisi’nin kuruluş çalışmalarına katılarak, partinin Danışma Meclisi’ne seçilmiş; vizyon, misyon belirleme çalışmalarını yürüten komisyonda görev almıştı.

1995 yılında Türkiye Yazarlar Birliğinin düzenlediği Aşkabat (Türkmenistan), 1996’da KKTC, 2003'te Strasbourg (Fransa) Türkçenin Uluslararası Şiir Şölenlerine katıldı. Yurtiçi ve yurtdışında çok sayıda konferans verdi, panel ve açık oturumlara konuşmacı ve yönetici olarak katıldı. Aynı yıllarda Almanya’yı birçok kez, iki aylığına Fransa’yı, kısa sürelerle Türkmenistan, İran, Arnavutluk ve Makedonya’yı dolaştı. İzlenimlerinin bir bölümünü kitaplaştırdı.

İhsan Işık, halen çalışmalarını Ankara’da yazarlık ve yayıncılık yaparak sürdürmektedir. Teyzesi kızı Gülay Işık (Gülmen) ile evli; Özlem Işık (1977), Yunus Işık (1978), Betül Şahinbaş (1983), Abdullah Selçuk Işık (1986) adlarında dört çocuk babasıdır. Ömer Faruk Tekci, Nida Tekci, Masal Şahinbaş ve Muhammed Bulut Şahinbaş adlarında dört torun sahibidir.

 

Yazı Hayatı:

 

İlk yazı ve şiirleri henüz 14 yaşında iken 1966’da Diyarbakır Yeni Şark Postası gazetesinde çıkan İhsan Işık, 1969 yılında arkadaşlarıyla birlikte, Diyarbakır İmam Hatip Okulu adına aylık edebiyat ve sanat gazetesi "Özlem"i çıkardı (Diyarbakır, 1969-70, 10 sayı). Gazete, 19 Mayıs törenleri için anket girişimi nedeniyle okuldan atılma tehdidi sonucu 10. sayısı çıktıktan sonra yayınına son vermek zorunda kaldı. İhsan Işık bu gazetede kendi adı dışında 9 takma isimle yazılar yayımlamıştır.

1974 yılında, Erzurum’da öğrenci iken, bağını koparmadığı Diyarbakır’da aylık "Çile" (Yayın yönetmeni, 6 sayı 1974-1075) dergisini çıkardı. Ülke çapında ilgi gören dergide Diyarbakırlı yazarların yanı sıra çeşitli şehirlerden tanınmış yazarların telif ve çeviri yazıları, desen, resim fotoğrafları yer alıyor, Çile dergisi, ulusal basında sık sık yer alıyor, tüm şehirlerdeki gazete bayilerinde okuyuculara ulaşıyordu.

Bu yıllarda yazıları ayrıca Diyarbakır’da Mücadele (1965-69) ve Milli Hakimiyet (1970-71) ile İstanbul gazetelerinden Babıali’de Sabah (1969) gazetelerinde yer aldı.

1971’den itibaren yazı ve şiirleri Tohum, Hilal, İslâm Medeniyeti, Pınar, Yeni Sanat (1975), İslâm Ümmeti (Yayın Yönetmeni,1982, 12 sayı), Düşünce, Tek Yol, Muştu, Aylık Dergi, Girişim (Yayın Kurulu Üyesi,1985-87), Mavera (Genel Yayın Yönetmeni, 1987), Dış Politika (1988), Yürüyüş (Diyarbakır, 1989), Yeni Zemin (Yayın Kurulu Üyesi, 1995), Yedi İklim (2002) ve Hece (2003) dergileri ile Hür Söz (Erzurum, günlük fıkra, 1972), Yeni Devir (Sanat-Edebiyat Sayfası Yönetmeni ve köşe yazarı, 1977, 1980), Millî Gazete (1976-86), Zaman (1986), Akit (Vakit, 1994), Yeni Dönem (genel yayın yönetmeni, 1999, 2002), Tutanak (2000), Yeni Şafak (dizi yazı, 2000) gazetelerinde yer aldı. Ayrıca SHÇEK Sosyal Hizmetler, SHÇEK Gençlik, SHÇEK Çocuk dergilerini kurdu ve yönetti (1996-97).

1991’de Peygamberimizin Hayatı, 1992’de Dört Büyük Halife adlı kitapları Almancaya çevrildi. Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi’nin üç ciltlik basımı 2005 yılında İngilizceye çevrilerek, dönemin Kültür Bakanı Atilla Koç tarafından Ekim 2005’teki Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarında yabancılara tanıtıldı. Aynı fuar döneminde, Türkiye’nin 2008 yılında fuarda “Konuk Ülke” olması için başvuru yapan resmî heyet tarafından, bu ansiklopedi Kültür Bakanlığı yetkilileri tarafından Türkiye yazarları adına Fuar Yönetim Kurulu Başkanına sunuldu. İngilizce ansiklopedi aynı yıl Kültür Bakanlığı resmi web sitesinin İngilizce bölümünde yayımlanmaya başlandı. Ancak bu yayın, Ertuğrul Günay’ın bakanlığa başladığı ilk haftalarda, “İçinde Mustafa Kemal’la arası iyi olmayan Said Nuri biyografisi var” gerekçesiyle bakan’ın ilk icraatlarından biri olarak yayından kaldırıldı.

Akdeniz Kıyısında Bir Çocuk adlı şiiri iki ayrı formda bestelendi. Bazı şiirleri İngilizce, Arapça, Makedonca ve Arnavutçaya çevrildi. Çeşitli tarihlerde Kültür Şurası’na ve Devlet Bakanlığının Aile Şurası’na katılarak tebliğler sundu. Radyo Birlik'te (Ankara) “Entelektüel Gündem” ve “Düşünce Gündemi” programlarını hazırlayıp sundu (1999-2001). Başbakanlık Atatürk Kültür Merkezi’nin çıkardığı Türk Dünyası Edebiyatçıları Ansiklopedisi’nin madde yazarları arasında yer aldı (2002-). AB hazırlık süreci kapsamında Telif Hakları Yasası’nda yapılacak değişliği görüşmek üzere Kültür Bakanlığınca oluşturulan komisyonlarda görev üstlendi.

1991’de Peygamberimizin Hayatı, 1992’de Dört Büyük Halife adlı kitapları Almancaya;  2005’te Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi adlı eseri 3 cilt halinde, 2008'de Şiirler adlı kitabı, 2013 yılında Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi üç halinde İngilizceye çevrilip yayımlandı.

İhsan Işık, 2006 yılında, yazar biyografisi alanında 26 yıl süren çalışmalarının ana gövdesini 10 cilt halinde, “Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi” adıyla yayımladı. Daha sonra 11. cildi de çıkan bu eseri, kendi alanında Türkiye tarihi boyunca yapılmış en kapsamlı çalışma olup, ek ciltlerle genişletilmeye çalışılmakta, 2016’da kurduğu Biyografya adlı internet ansiklopedisini yönetmektedir.

 

Ödülleri:

 

İhsan Işık, biyografi çalışmalarıyla 2004’te İLESAM Türk Dünyası Hizmet Ödülüne, 2005’te Türkiye Yazarlar Birliği Özel Ödülüne, 2014'te ESKADER tarafından Ansiklopedi dalında Yılın Yazarı ödülüne değer görülmüştür.

 

ESERLERİ (İlk basım tarihleriyle):

Şiir: Eğilim Anıları (1975), Akrep ve Yelkovan (1987), Akdeniz Kıyısında Bir Çocuk (1995), Kuğulu Park’taki Kuşlardan Biri (2002), Şiirler 1968-2008 (2008).

Deneme-İnceleme: Kültürümüzün Kimliği (1982, gen. 4.bas. 1995), Sömürgeciliğin Çağdaş Boyutları (1983), Uluslararası Sorunlar / İslam Dünyası ve Türkiye (1987), Kültürümüz ve Kadınlarımız (1987), İki Yobaz (1995), Altmışında Rock Dinlemek (2015).

Monografi: Peygamberimizin Hayatı (1986), Bediüzzaman Said Nursi ve Nurculuk (1990), Dört Büyük Halife (1991, Dört Büyük İslam Önderi adıyla, 2010), Filit Girişen / Hayatı-Düşüncesi-Eserleri (1999), Üstad Said Nursi (2011).

Biyografi - Sözlük - Ansiklopedi: Yazarlar Sözlüğü (1990, gen. bas. 1998), Yazarlar ve Şairler Sözlüğü (1994), Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (Tek cilt, 2001, 3 cilt, 2004), Ankaralı Şairler ve Yazarlar (2003), Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (10 cilt, 2006, 11. cilt: 2009), Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi (6 cilt, 1- Ünlü Devlet Adamları, 2- Ünlü Bilim Adamları, 3- Ünlü Fikir ve Kültür Adamları, 4- Ünlü Edebiyatçılar, 5- Ünlü Sanatçılar, 6- Ünlü Kadınlar, 2013), Diyarbakır Ansiklopedisi (5 cilt, 2013), Geçmişten Günümüze Diyarbakırlı İlim Adamları Yazarlar ve Sanatçılar (2014).

Gezi: Makedonya ve Fransa İzlenimleri (2002), On Ülkeden Gezi İzlenimleri (2014).

Çocuk Romanı (Savaş Yüce adıyla): Kaçaklar (1987), Sevgili Anneciğim (1988).

Almanca: Das Leben Des Islamischen Propheten Mohammed (1991), Die Vier Grossen Kalifen In Der Islamischen Religion (1992).

İngilizce: Encyclopedia of Turkish Authors (3 cilt, İngilizce, 2005), Rainy Cty (2008), Encyclopedia Famous of Turkey (3 volume, 2012).

 SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA: Yahya Akengin / Eğilim Anıları (Hisar, sayı: 140, Ağustos 1975), Necati Polat / Cumhuriyet Dönemi Şiirine Bakış ya da Son Elli Yılın Şiiri - Üç Şair Üç Söyleşi / İhsan Işık’la (Aylık Dergi, Şiir Özel Sayısı-1, Nisan-Mayıs-Haziran 1982), Günümüz Türkiyesinde Kim Kimdir? (1989, 1990), İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) - Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors (2005) - Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2006, gen. 2. bas. 2007) – Ünlü Fikir ve Kültür Adamları (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 3, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Famous People (2013), Abdurrahim Karakoç / Yayın Dünyasından Bilgiler (Akit, 19.11.2001), Metin Cengiz / Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (Varlık, sayı: 1131, 1 Aralık 2001), Tansu Bele / Yeni Bir Yazarlar Ansiklopedisi (Cumhuriyet Kitap, sayı: 624, 31.1.2002), Abdurrahman Dilipak / Depoda Ne Var? (Vakit, 4.3.2002), Ömer Lekesiz / Yazarlar Ansiklopedisi (Hece, sayı: 63, Mart 2002), Muzaffer Uyguner / Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (Cumhuriyet Kitap, 11.4.2002), Ruhan Mavruk / İz Bırakmak (Berfin Bahar, Temmuz 2002), Necmettin Turinay / Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi: Türkiye’nin Birikimi (Umran dergisi, Eylül 2002), Hasan Akarsu / İhsan Işık’ın Şiirleri (Türk Dili Dergisi, Ocak-Şubat 2003), Sedat Umran / Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (Yedi İklim, Ağustos 2004), Canan Sevinç / İhsan Işık - Encyclopedia of Turkish Authors (Hece, Mart 2006), Kültür Bakanlığı 2023 Yazarı İnternetten Sildi (Zaman, 27.08.2008), Mevlüt Mergen / Ali Emiri'den Sonra İhsan Işık! (Yeni Yurt, 23.06.2009), Suavi K. Yazgıç / Bir Ansiklopedistin Portresi: İhsan Işık (Gerçek Hayat Dergisi, 7 Ekim 2011), Mustafa Miyasoğlu / Ünlüler Ansiklopedisi (Yeni Akit, 11 Şubat 2013), Araştırmacı yazar İhsan Işık 'Bâbıâli Sohbetleri'nde 'Türkiye'de Ansiklopediler ve Ansiklopedicilik' konusunu anlatacak (Yeni Şafak, 08 Ekim 2013), Diyarbakır Valiliğinden Değerli Bir Eser (İlke Haber, 23.08.2014), Masum Gök / Şeyh Sait’in müridini ‘alim’ yaptılar (Aydınlık, 27 Ağustos 2014), İhsan Işık / Aydınlık haberine cevabımız (tyb.org.tr, 28.08.2014), Mehmet Aycı / Her insana bir biyografi olarak bakıyor (İki Yüz içinde, 2015).

AKREP VE YELKOVAN

 

Burası dünya

Gökler mi yüksek mi alevler mi

Hani ya kızgın sularda

Yüzmeyi bilen gemi

 

Burası Türkiye

Ve şımarık buzul

Ve direnen çiçek

Biraz sen biraz ben

Apaydınlık gelecek

 

Burası ben

Her şey gittiğinde arda kalan

Sayılarına gelince

Akrep ve yelkovan

 

KUĞULU PARK'TAKİ KUŞLARDAN BİRİ

KUĞULU PARK’TAKİ KUŞLARDAN BİRİ

 

İhsan IŞIK

 

Evim yok bu şehirde Tanrım

Buralarda kimsem yok

Bilemiyorum hangi sokak hangi kapı

Geceleri yekpare ıssızlıktır

Bir konukevinde bir seccade

 

Ben kimim bu şehirde Tanrım

Tanıyan yok bilen yok

Ha ben ha Kuğulu Park'taki kuşlardan biri

İsmimi antetli kâğıtlardan okuyor herkes

Kaç zamandır kayboldum aramıyor beni annem

 

Bir sevgilim var Tanrım çok uzaklarda

Sesi telefonun ucunda mı yüreğimin içinde mi bilemiyorum

Ve o bilmez bu denli hasret nedir bu denli sevmek

Her sabah her akşam hayali karşımdadır

Ben hayalinin yanında

 

Bir düş kurdum Tanrım ne olur uyandırma

Küçücük bir düştür bu senin yüce katında

O bir yerde kaldı, ben bir yerde

Ne olsun küçük bir armağan olsun

O da olsun yanımda

EŞREF SAAT

 

Saatlerimi sana kurdum her sabah

Karaladım üstünü tüm sayıların

Çıktım cennetinin yolculuğuna

Gelip cehenneminde durdum

Uykusuzdum perişandım

Bütün yaralar omzumda

 

Sen var ya sen

Geçen ve geçmeyen saatlerime ayna

Bir gün dedin ki bana

Artık dolanıp durma kapımda

Ey fırtına ey boran ve ey talihsiz adam

Senin için ıssız bir adadır dünya

Sılan yok mu senin ey yabancı

Şimşekler altında bir çadır

Zehirli bitkiler ormanı ya da

 

Ben var ya ben

Eskiden beri dil bilmezin biriydim

Senden sonra eklendi kimsesizliğim

İşte bundandır kekemeliğim

Ve mavi ve kızıl gecelerimden

Bir dize haber veremeyişim sana

 

Aslında hiçbir gün hiçbir şey

Diyemedim ki sana

Vuruldum yalnız hep yapayalnız

Saatler günler aylar boyunca

Bu eşkıya kentin sokaklarında

Bıkıp usanmadan aradım her gün

O mağrur bakışının bir eşref saatini

 

 

 

 

"CEMİL MERİÇ'LE BİR KONUŞMA"

"CEMİL MERİÇ'LE BİR KONUŞMA" (*)

 

İHSAN IŞIK

 

Sunuş

 

1980 yılının son günlerinde, sanat-edebiyat sayfasını yönetmeye devam ettiğim Yeni Devir gazetesinde güzel bir heyecan vardı. Üstad Cemil Meriç, gazetemizde günlük yazılar yazmaya başlayacak, bu yazılar okuyucularımız için büyük bir kazanç olacaktı.

Yazı işleri müdürümüz Mehmet Durlu, bu vesileyle üstadla yapılacak bir röportajın güzel karşılanacağını söylemiş ve bunu benim yapmamı istemişti. Yaklaşık iki hafta süren bir hazırlıkla üstadın eserlerini yeniden gözden geçirdim. Sorularımın sıra dışı olduğuna kanaat getirince randevumu alarak üstadın kapısını çalma cesaretini gösterebildim.

Kapı girişinden başlayarak her tarafı kitaplarla dolu evinde gerçekleşen bu röportajda Üstad Cemil Meriç’in çok önemli mesajlar verdiğini; bu mesajların, üzerinde makaleler yazılacak kıymette olduğunu hatırlatarak, kendisini bir kez daha rahmetle ve minnetle anıyorum.

İlk defa tarihinde 9 Ocak 1981 tarihinde Yeni Devir gazetesinde – elimde olmaksızın küçük bir bölümü çıkarılarak- tam sayfa halinde “Cemil Meriç’le Bir Röportaj” başlığıyla yayımlanmış olan bu röportaj, büyük ilgi görerek aynı yıllarda bazı (Suffe Yıllığı vd.) yıllıklara alındı.

Son olarak da 2004 yılında, iki editör tarafından bana haber verilmeden değiştirilip kısaltmalar yapılarak, Cemil Meriç’le yapılmış röportajları toplayan bir kitapta “Tanzimat’tan Beri İslam Düşüncesi Zeval Halindedir” başlığıyla yer aldı. (**)

Röportajın bant çözümü orijinal metni ilk defa şimdi yayımlanmaktadır.

 ***

 İHSAN IŞIK - Yeni Devir okuyucusu tanır sizi. Bununla birlikte ha­yatınız hakkında daha geniş bilgiye sahip olmak istiyorduk?

CEMİL MERİÇ- İnsanın hayatından bahsetmesi teşhir illetinin bir nev'i. Sevmem bunu. Otuz yıl hocalık yaptım. Babam hâkimdi. Valide ilmiye sınıfındandı. 4 yaşından beri okuyorum. Hayatım kitaplarımdır. Bir takım memuriyetlerim de oldu. Okumak, okutmak, öğrenmek, öğretmek, bunun için yaşıyorum. Antakya'da doğdum.  Tarihi: 12.12.1917. Demek ki 63'ü tamamladım. Bazı bahtiyar tesadüflerim oldu. Çok iyi hocalarım vardı. Ali ibni Fani orta mektepte hocamdı. 1. dünya savaşından önce Edebiyat Fakültesi'nde metin şerhi profesörüydü. Edebiyatı çok iyi bilirdi. Üniversite'de hocalarım olmadı. Lisem üniversitemdir. Mahmut Ali, Memduh Selim yâd ettiğim hocalarımdır.

İHSAN IŞIK - Okuduğunuz okullar?

CEMİL MERİÇ - Rüştiye mektebi,  sonra Antakya Lisesi. Sonra İstanbul Edebiyat Fakültesi Fransız Filolojisi. Babam hâkimdi Antakya'da. Ben de orada doğdum. Sonra Reyhaniye'ye geldik. Antakya Lisesi'ne girdim. Antakya Sultanisi idi adı. Sonra lise oldu. Antakya Lisesi. Orayı bi­tirdikten sonra İstanbul'a geldim. Edebiyat Fakültesi'ne girdim. Fakülteyi bitirdikten sonra hoca oldum Elaziz Lisesi'nde. Elaziz Lisesinde iki sene kaldıktan sonra İstanbul'a döndüm. Bir miktar yazı yazarak hayatımı kazandım. Sonra üniversitede yer açıldı. Haliyle ora­ya girdim.

İHSAN IŞIK - Üniversite hocalığına başlamış oldunuz?

CEMİL MERİÇ - Yetmiş dörde kadar üniversitede kaldım. Kırk altıdan yetmiş dörde kadar. Yetmiş dörtte emekli oldum.

İHSAN IŞIK - Eserlerinizden aldığım notlarla ve diğer konularla il­gili sorularım var.

CEMİL MERİÇ - Evet,  buyurun.

İHSAN IŞIK – Osmanlının son döneminden bahsederken, “Genç batının her nazına, her cilvesine katlanan bir ihtiyar âşık olduk” diyorsunuz. Her dönemin belli vadeleri olduğuna inanıyor musunuz siz de? Bu “ihtiyar âşık” hissedişi bir zorunluluk muydu acaba?

Bir de, “ihtiyar âşık”ların torunları şimdi aynı sevgiliye hem çiçek hem taş gönderiyor. Bir de buna ne dersiniz?

CEMİL MERİÇ – Güzel.

CEMİL MERİÇ – Bir daha oku şunu.

(Soru tekrarlandı. Cemil Meriç, konuşmamızı izleyen bir misafir gence dönerek)

-                         Çetin bir sual, değil mi evladım?

MİSAFİR GENÇ – (Bana hitaben) Bir daha sorar mısınız?

İHSAN IŞIK - Bir daha sorayım mı efendim?

CEMİL MERİÇ - Buyurun.

(Soruyu tekrarladım)

CEMİL MERİÇ - Garip bir sual.

MİSAFİR GENÇ - Cebir muhasebesi gibi bir şey.

İHSAN IŞIK – Af edersiniz, galiba biraz karışık sordum.

MİSAFİR GENÇ - Hayır,  soru karışık değil, ben latife ediyorum.

CEMİL MERİÇ - "Bu,  bir trajediyi belirtmek için söylenmiş edebi bir nevi söz. Yani o hale geldik, müstağribler daha doğrusu. Benim müstağribler dediğim bir tip vardır biliyorsunuz.

İHSAN IŞIK - Evet.

CEMİL MERİÇ - Müstağrib, ülkesinde muhacir, batılılaşmış ve garip. Hem garibe, hem garbi kucaklayan bir isimdir müstağrib kelimesi. Müstağriblerle o hale geldik. Başlangıçtan itibaren âşıktık. Bu aşk son zamanlarda büsbütün arttı. Ve biz de ihtiyarladık zaten. İhtiyar bir medeniyetin çocuklarıydık. Bu, müstağriblerin anatomisidir. " Aşk... Âh minel aşk ve halatini" denildiği gibi, aşkın tecellileri belli olmaz. İhtiyardır,  sevgilisini memnun edemediği için bazen taş gönderir, bazen çiçek.

İHSAN IŞIK - İfade edemediğimin farkındayım. Af edersiniz, bir şey sormak istiyorum. Bazı sosyologlar belli dönemlerin belli vadeleri ol­duğunu kabul ederler. Acaba bu, Osmanlının son dönemindeki "ihtiyar^ âşık" hissedişi, biz artık zorunlu olarak kocadık, yapabileceğimiz bir ihtiyar aşkıdır, hissedişi miydi?

CEMİL MERİÇ - Böyle bir muaşakayı yazmadım. Bu bir edebi söyleyiş. Müstağrib tabii ki ihtiyarladı. Esasen Osmanlı medeniyeti ihtiyar bir medeniyetti. 600 sene yaşayan bir medeniyetin çocukları elbette ihti­yarladılar. İhtiyarlamışlardı artık. Büyük yaratıcılıklarımı,  büyük enerjilerini kaybetmişlerdi. İhtiyar birer âşık psikolojisi içindey­diler. Binaenaleyh ihtiyar âşık ister istemez, elinde iktidar olmadı­ğından her cilvesine katlanacaktır sevgilinin, değil mi? İhtiyar âşık­ların, genç metresleri karşısında duydukları zaafı işaret ettim. Biz de o hale gelmiştik.

İHSAN IŞIK – Sağ olun. Bir de diyorsunuz ki,  "Bütün Kur'an'ları yaksak,  bütün camileri yıksak Avrupalının gözünde Osmanlıyız, Osmanlı yani İslam; karanlık,  tehlikeli düşman bir yığın."

Ortak Pazar statüsünde Avrupalıyla kucaklaşacağımız resmediliyor. Böyle bir ihtimalde işin içinde kültür de var. Kültürümüzün is­tikbali hakkında,  bu ihtimal üzerine düşünceleriniz?

CEMİL MERİÇ - Ne diyebilirim ki, edebiyattan politikaya geçiyorsu­nuz. Buna zaten cevap verilmiştir. Elbette iyi olmayacaktır. Avrupalı düşüncesini hiç bir saman değiştirmedi, değiştirmeyecek. Bizi öyle görüyor.

İHSAN IŞIK - O zaman değişen biz mi olacağız?

CEMİL MERİÇ - Evet. Politikada bir şey yok. Politikada oportünizm bahis konusudur. Her kılığa girebilir politika, bir takım mecburiyet­ler tahtında birçok anlaşmalar yapılabilir. Ama bu anlaşmalarda va­ziyetin değişmiş olduğu meydana çıkmaz. Avrupa daima böyle görür bizi. Nitekim halen öyle değil mi? Avrupa neşriyatında bizi ciddiye alan, bize saygı gösteren bir çeşni yok.

İHSAN IŞIK - 1938'de Nusret Safa isimli bir gazeteci "Milli bir edebiyat yaratabilir miyiz?" konulu bir anket düzenlemiş ve devrin değerlerinden almıştı. Böyle bir soruya ne cevap verirdiniz bilemiyorum. Fakat soruyu şöyle değiştirmek istiyorum: İslam tefekkürünün beraberinde bir İslam edebiyatı getirmesi konusunda düşünceleriniz, önerileriniz ne olur?

CEMİL MERİÇ - Her edebiyat bir dünya görüşünün ifadesidir. Edebi­yatın temelinde bir dünya görüşü vardır. Bizim de dünya görüşümüz İslamiyet’tir. Binaenaleyh ayrıca bir milli edebiyata ihtiyaç yok. Elbet­te her Müslüman’ın, her Türkçe yazan Müslüman’ın Müslüman’ca düşünmesi ve Müslüman’ca ifade etmesi tabiidir. Milli bir edebiyat diye bir mef­humun olduğuna da kani değilim. Öyle bir mefhuma ihtiyaç yok. Edebiyat bir toplumun ifade vasıtasıdır. Eğer bu toplum Müslüman’sa dünya görü­şü İslami dünya görüşü ise elbette edebiyatı da İslami ve dini ola­caktır.

İHSAN IŞIK - Bazı edebiyat türleri hakkında, mesela roman hakkında "bizim değil" diyorsunuz. Tiyatro da öyle. Diyelim ki İslami bir edebiyat İslam tefekkürüyle birlikte yeniden gelişip yayıldı, kök saldı. Acaba yeni türler bulmaya veya eski türlerden yararlanmaya mı ihtiyaç duyacağız; yoksa onlara kendi kültürümüzden aşılara bel bağlamaya mı devam edeceğiz?

CEMİL MERİÇ - Teknik çalışma budur. Neviler bütün dünyanındır. Roman nevileri, diğer neviler, bunlar bütün dünyada var. Çin'de de var, Japonya'da da var. Kendi ülkelerinin hususiyetlerini taşıyan, kendi ülkelerinin rengini taşıyan birer edebiyat dalı haline geli­yor. Ama bu neviler üniversaldır. Çin-maçinden beri hepsi var bunla­rın. Yani bunlar bir kıtanın malı değildir. Biz uzun zaman almamıştık bunları. Fakat bunları Avrupa'ya mal etmek yanlıştır bence. Roman da, şiir de, şiirin bütün nevileri de bütün medeniyetlerin ortak mirası­dır. Ama bazı neviler bazı ülkelerde daha çok gelişmiştir. Bazı ülke­lerde gelişmemiştir. Yani kıymetli olan, her şeyi alacağız. Duvarları kapamayacağız. Roman da tiyatro da birer ifade vasıtasıdır. Bunlardan istifade edeceğiz. Zaten tekrar ediyorum,  bunlar herhangi bir ülkenin malı değil, kökleri tarihin derinliklerine dayanır. Edebiyat, insanın kendini ifade etmesidir, Ruh dünyasını kelimeler vasıtasıyla ilan etmesidir. Yani ben bu hususta bir kısıtlamaya, pen­cereleri kapamaya taraftar değilim. Edebiyat insanlığın ortak malıdır. Aşağı yukarı, bütün dünyada nevileri aynıdır. Yalnız bazı ülkeler, ne­vilerinden bazılarına daha çok öncelik tanımış, onların üzerinde derin­leşmiş, onlara adeta kendi ülkelerinde kendi tarihlerinde kendilerini ifade vasıtası telakki etmişlerdir. Ama nevileri, bu Avrupalı, bu As­yalı diye ikiye ayırmak mümkün değildir. Yeni bir şey icat etmenin manası yok. Varsa ihtiyaç,  olur. Ama ihtiyaç, yok demek ki yeni bir şey olmuyor. Bizde Avrupa ile temastan önce Roman diye bir şey yoktu, hikâyeler vardı. Bunları anlattım muhtelif yazılarımda. Hikâyenin ken­dine mahsus hususiyetleri vardır. Ama Avrupa daha çok ilerlemiştir romanda, metotlarını daha sarih olarak anlatmıştır. Biz e onun metot­larını aldık, benimsedik. Bunda bir şey yok, aykırılık yok İslamiyet’e ve milliyete.

İHSAN IŞIK - Bazıları için müstesna diyemez miyiz? Mesela tiyatro? İslam’da kadının sahneye çıkması...

CEMİL MERİÇ - Yok, tiyatro yok bizde.

İHSAN IŞIK - Tiyatro yok.

CEMİL MERİÇ - Yok. Hiç bir zaman da gelişmemiştir.

İHSAN IŞIK - Yani İslami bir tiyatro olamaz?

CEMİL MERİÇ - Evet, İslami bir roman olabilir belki ama İslami ti­yatro olamaz.

İHSAN IŞIK - Teşekkür ederim. İran devrimi üzerine birçok yorum var. Bunlardan bazıları hakkında sormak istiyorum.

Deniliyor ki, "İran İslam devrimi, 1789 Fransız, 1917 October devrimleriyle birlikte üç büyük devrimden birisidir ve önem bakımından onlardan aşağıda değildir. Bu devrim, yeni bir çağın, İslam çağının habercisi,  işareti sayılabilir."   Siz ne dersiniz?

CEMİL MERİÇ - Efendim, ben bu konularda daha ihtiyatlı yazmak lazım geldiğine kaniim. Çünkü henüz meyvelerini vermiş, vaidlerini tutmuş, bitmiş bir devrim değildir. Başlamış bir devrimdir. Belki bir ümittir, belki bir müjdedir,  belki bir fecir pırıltısıdır. Fakat bunun büyük et­kileri olabileceği, gerçekten dünyayı değiştirecek, İslam dünyasında büyük akisler uyandıracak, büyük uyanış ve kalkış teşkil edebilecek ma­hiyette midir? Bunları söylemek için henüz kehanete ihtiyaç var. Hiç kimse söyleyemez. Bu sadece ümittir, güzel bir ümittir.

MİSAFİR GENÇ - Keşke böyle olsa.

CEMİL MERİÇ - Keşke böyle olsa diye bekleriz. Fakat henüz belli de­ğil. Büyük bir talihsizlik eseri olarak Irak ve İran birbiriyle tutuş­tu. Ümitlerimiz bir parça zedelendi. Ümitlerimiz, ilk anda çok büyük olan ümitlerimiz, müteakip hadiselerle biraz küçülmek zorunda kaldı. Ben dostça karşılarım. Dostça bir harekettir, güzel bir harekettir, fakat nasıl bir netice vereceğini bilemiyoruz. Keşke öyle olsa. Burada, lehte konuşanlarda, aleyhte konuşanları da ifratla tefrit arasındadır­lar. Ben her ikisini de doğru bulmam. Bekleyiş devrindeyiz, bekle de gör. Daha belli olmadı ki. İhtilal bir senede iki senede meyvelerini vermez. Hakkında karar vermekte caiz değildir. Çünkü henüz yaşanan bir tarih bu. Biliyorsunuz; tarihçilerin şöyle bir prensipleri vardır: Umumiyetle otuz sene geçmeden üzerinden, bir vakadan bahsetmezler. Ta­rih olması için, tarihin konusu olması için en az otuz sene geçmesi lazım üzerinden. Bu bir başlangıç, bir fecir pırıltısı,  sönebilir de muhteşem bir maceranın başlangıcı da olabilir. İran'da buna benzer ha­diseler çok görülmüştür. İran içtimai bakımından zaman zaman volkanik bir arazidir. Yani Bahaizm, Babizm gibi birçok karanlık hareketler vardır tarihinde. Bu hareket onlara benzemez, kabul ediyorum. Fakat ne olacağını önceden kestirmek kabil değildir, vakit erkendir. Bu ka­dar kesin çizgilerle,  olmayan bir istiklali olmuş gibi telakki etmek yanlıştır. Bunu söylemek ancak falcılara mahsustur. Tekrar ediyorum, İran devrimi çok muhteşem bir hadise olabilir, İslâmiyet için bir uya­nış hamlesi olabilir, bir fecir pırıltısı olabilir, güzel bir günün başlangıcı olabilir, fakat sönebilir de. Henüz bitmiş değildir yani. Sadece dostça bir davranış ve bekleyiş içinde olmamız gerekir.

İHSAN IŞIK- Fransız ve Rus devrimleriyle karşılaştırılmasını erken buluyorsunuz.

CEMİL MERİÇ- Çok erken.

İHSAN IŞIK- Siz, bizdeki batıcılık macerasını en iyi bilenlerdensiniz; aynı şekilde batı medeniyetinin insan ayağının değdiği her noktaya damgasını her vuruşunu da. Bu bir kaçınılmaz sanılırken ters bir örnek verildi İran'da. Bu coğrafya da İslâm devrimi uzun zaman egemen olmuş batılı anlayış, kavrayış ve hayat tarzına rağmen kucaklandı. Bu konu için düşünceleriniz?

CEMİL MERİÇ- Yukarda söyledim. Çok güzel, göz yaşartıcı, göğüs kabar­tıcı bir hadisedir. Fakat bitmeyen bir hadise hakkında hüküm vermek yersizdir. Yukarıdaki sualin cevabı bunun da cevabıdır. Ben sadece ü­mitle bekliyorum ama henüz bir şey söyleyemem. Yani böyle beş muvaf­fakiyet üç başarısızlık bir şey ifade etmez. Tarihte bazen böyle alda­tıcı şeyler vardır. Yani fecri kazipler vardır. Fecir sökmeden evvel bir şey söyleyemeyiz. Fecri sadık mıdır,  fecri kâzip midir, bunu nasıl bileyim ben? Aşağı yukarı bütün neşriyatı takip ettim, Türkiye’de çıkan. Bana sadece ümit verdi. Sonra bu aksi hal, yani Irak-İran savaşı ümitlerimi zayıflattı. Yani eskisi kadar heyecanlı değilim. Bu aksi şey tabii, İran devriminin hatası değildir, böyle bir şey olması. Fakat Amerika, Rusya, her neyse harici kuvvetler bu hale getirdiler. Mukavemet edebilecek mi bu fırtınaya? Bunu bilemiyorum. Yüzde yüz nikbin de değilim, bedbin de değilim. Bu medeniyet, İran medeniyeti gibi eski bir medeniyet, bu fırtınalara karşı koyabilir. Atlatabilir bunları. Fakat atlatamayabilir de. Tarihle birçok hadiseler beklenmedik neticeler ve­rebilmiştir. Sadece çok hoşuma giden dostça karşıladığım ve başarısını temenni ettiğim bir hamledir. Yalnız bu hamlenin bütün meyvelerini verdi­ği ve kesin bir tahlile tabi tutulabileceğini söylemek erkendir bence.

İHSAN IŞIK- Erken bulduğunuzu söylediniz. Fakat konu ile ilgili bir soracağım daha vardı. Müsaadenizle soruyorum.

Deniliyor ki;  “Marksizm, İran devrimini kavramakta aciz kalıyor. Kapitalizm sürecini tamamlamadan devrim oluyor ve bu devrim sınıf devrimi değil. Üstelik otoritenin en güçlü, ekonominin en rahat zamanında. Devrim sınıf önderliğinde olmadığı gibi, bir parti veya herhangi bir örgüt de yok. Ve İran halkı devrime ekonomik talepler belirtmeden sarılıyor, Allah-u Ekber diyerek katılıyorlar."

Bu tespitlere bakılarak, İslâm topraklarında Marksizm’in işinin bit­tiği, sözü İslâm dirilişinin alacağı söylenebilir mi?

(Celim Meriç, bu konuları yukarda cevapladım dercesine susunca,  so­ruyu niçin gerekli gördüğümü anlatmaya çalıştım.)

İHSAN IŞIK- Özellikle şunun için soruyorum: Deniliyor ki, "Komünist partilerin ilk kurulduğu yerlerden birisi de İran'dır. Bütün çalışmaları­na rağmen. İran'da bir devrim oluyor fakat bu devrim Marksist bir devrim olmuyor, İslâm devrimi oluyor. "

CEMİL MERİÇ- Doğru. Bunların hepsi güzel, hepsi doğru. Yalnız tekrar ediyorum, mesele belli değil henüz. Yani bu başarılacak mı başarılamayacak mı? Böyle bir ümit belirmiştir. Çok güzel bir şey bu. Birçok peşin hükümler yıkılmıştır. Bu da çok güzel bir şey. Fakat bitmedi ki mesele.

MİSAFİR GENÇ- Şöyle bir şey sorabilir miyim? Arzu etmeyiz ama mu­vaffak olamadığı takdirde ne olabilir?

CEMİL MERİÇ- Evet,  tabii.

MİSAFİR GENÇ- Muvaffak oldu, tamam. Fakat diyelim ki olamadı, çe­şitli harici güçler İran'daki bu ümidi söndürdüler veyahut saptırdılar. O zaman ne olacak? Hiç de gayri mümkün değil, yani mümkün olabilir.

CEMİL MERİÇ- Tabii, olabilir. Solon'un meşhur hikâyesi. Fıkra ile ce­vap vereceğim. Solon'un meşhur cevabını vereceğim. Solon, Yunanistan'dan ayrılıp seyahate çıkar, dünyayı dolaşır. Bu dolaşmada dostlarının arzusu­nun tesiri vardır. Çıkar Yunanistan'dan, Firikya'ya gider. Orada hüküm­dar meşhur Karun'dur. Solon tanınmış bir adam, izzet ikram eder misafiri­ne Karun. Zengin adam biliyorsunuz; hazinelerini gezdirir, Solon'un göz­lerinin kamaşacağını zanneder. Gezdirme bitince sorar Solon'a: "Dünyanın en bahtiyar adamı kim?" diye. Karun, beklemektedir ki Solon "Sensin" desin. Solon, düşünür der ki, "Dünyanın en bahtiyar kadını Yunanlı bir kadındır. Çocukları muharebede öldüler. Kadın tek başına kalmış, fakat gayet bahtiyardır." "İkinci bahtiyar adam kimdir?" diye sorar Karun. Solon, ona da müteakip sorulara da benzer cevaplar verir. Karun şaşı­rır, "Ben böyle yaşarken nasıl olur?" der. Solon ona, "Sen yaşıyorsun, bitirmedin hayatını. Bütün bu ihtişamın,  bütün bu servetin yarın ne şekil alacağı belli değildir" cevabını verir. Bir insan hakkında hüküm vermek için hayatının tamamlanması lazım. Hikâyenin devamını biliyor­sunuz. Darius Frikya'yı istila eder. Karun'u yakalayıp asmaya götürür­ler. Darağacına gelince Karun, "Solon, Solon !" diye bağırır. Darius, "Deli mi bu adam, niçin bağırıyor?" diye sorar. Karun cevap verir. "Efendim” der, "Böyle bir hikâye oldu. Mağrurdum, son derece bahtiyar olduğumu zannediyordum. Dünyada benim hazinelerimden daha büyük hazine­ler yoktu. Fakat Solon, "Belli olmaz, ölünceye kadar hakkında hüküm vermek doğru değildir" demişti. Filhakika böyleymiş. Zatıâlinizin de böyle bir akıbete duçar olup olmayacağı belli değildir" der. Darius emir verir, Karun'u serbest bırakırlar,  Tarihte böyle garip hadiseler, çok güzel başlayan, çok kötü biten hadiseler vardır. İnşallah bu böyle değildir. Yani,  temennimiz, gönlümüz İran'la beraberdir. Fakat bir ilim adamı olarak vaktin erken olduğu kanaatindeyim, isterim iyi olması­nı ama konuşamam.

İHSAN IŞIK - İngiltere, Amerika ve birçok Batı ülkesinde İslam’ın bilgiden ziyade tarikatlar yoluyla müntesipler bulduğunu öğreniyoruz. Türkiye'de de bu temayül yenileniyor. Son yıllarda aralarında bir hayli yazar-çizer ve bürokrat olmak üzere tarikatlara ilgi gösterenler var. Bu temayülün âmilleri hakkında düşünceleriniz?

CEMİL MERİÇ - Batıda İslam’ın misyoneri yoktur. Tarikatlar bu vazi­feyi görüyorlar. Bir nevi misyoner vazifesi görüyorlar. İslamiyeti gö­türüyorlar. İnsanlar hakikati görsün, ne yolla görürse görsün, fena bir şey değil. Yalnız, Türkiye'de böyle bir şey olduğunu,  tarikatlara kucak açış hamlesi olduğunu zannetmiyorum. Çünkü tarikatlar, bir yerde ayırır insanları, birleştirmez. Ve Türkiye'de bilhassa böyle. Ben tarikatlardan yana değilim kişi olarak. Ama bunlar da İslamiyet’e faydalı oluyorsa fevkalâde güzel. Söylenecek bir şey yoktur. Tarikatlar dışın­daki insanlar eğer İslamiyet’in   yayılmasına hizmet etmiyorlarsa, bu kendi cehaletleri, kendi gafletleri, kendi hatalarıdır. Ediyorlarsa fevkalâde güzel.

İHSAN IŞIK - Şüphesiz öyle de, asıl öğrenmek istediğim şu: Acaba, niçin bunlar bilgi yoluyla değil de tarikat yoluyla, duygu yoluyla da­ha çok etkileniyorlar?

CEMİL MERİÇ - İnsanlar öyledir, işin içine çeşitli madrabazlıklar karışabilir, fakat karışmayabilir de. Bir tarikat kurucusu pekâlâ İslamiyeti yayabilir. Mesele yaptığı iştir. Ben Türkiye'de tarikatların lüzumuna kani değilim. Ama yabancı memlekete gidebilir, misyoner ola­rak. Eğer muvaffak oluyorsa, Avrupalıları İslam yapabiliyorsa alkışlamağa layıktır. Başka bir şey söylenemez ki.

İHSAN IŞIK - Ama mesela İngiltere'de Müslüman olan bazı aydınlar da var. Üniversitede görevli kişiler,  bilgiyle uğraşan insanlar. Fakat bunlar İslam’a bilgi yoluyla değil,  duygu yoluyla ulaşıyorlar?

CEMİL MERİÇ - İnsanların zaafı bu. "Bir örümcek götürür hakka beni" diyor şair. Olabilir. Gelsin de nasıl gelirse gelsin. Bugün gönül­le gelir yarın kafayla gelir.

İHSAN IŞIK - Fakat bunu ferdi planda mı düşünmek lazım?

CEMİL MERİÇ - Başka çare göremiyorum. Nasıl olabilir başka türlü? Şöyle diyelim: Maalesef Türkiye'de insanlar geniş ölçüde atalet için­dedir. Vazifelerini yapmadılar. Yapmamalarının birçok sebepleri de vardır. Tanzimat’tan beri İslam düşüncesi zeval halindedir. İnsanlar uyanmak için dürtülmeğe, kamçılanmağa muhtaçtırlar. Bu tarikatçı in­sanlar daha çok enerjik, daha çok konuşabiliyorlar. İnsanların zaafla­rından daha çok istifade edebiliyorlar. Ama bu salim bir yol mudur? Zannetmiyorum ama salim değildir diye ilk hamlede reddedemeyiz. Adam gelmiş İslam olmuş. Nasıl oluyorsa olsun. Evvela bir yola giriş bahis konusudur. Sonra düzelir. Başka çaresi yok. Ne yapsın adam? Bunları anlattım. 18., 19. asra kadar Kuran-ı Kerim tercümesi yok batı dille­rinde. Eee? Niye bu adamlar Müslüman olmuyor? Nereden olacaklar? Ne hadis var, ne Kuran-ı Kerim var. Tanımalarına imkân yok. Şimdi de bir takım misyoner rolünü oynuyor tarikatlar. Hatta sağlam ve dürüst tarikatlar bile. Mesela Celaleddin Rumi hazretleri. Evvela gönüller ge­lir, sonra derinlere inebilir insanlar. Yok,  başka bir şey olamaz ki. Öbür Müslümanlar duracak, seslerini çıkarmayacak, bu adamlar hareket edecek, gidecek, yorulacak, tehlikeleri göze alacak.

İHSAN IŞIK - Şüphesiz seveni de sevmeyeni de bulunan Muhammed Hamidullah'a atfedilen bir sözü hatırlatmak istiyorum. Hamidullah,  "Be­nim Fransızlara dönük şu kadar yayınım var. Fakat onlar kitaplardan çok dervişlerin sihirleriyle etkileniyorlar, hayret ediyorum" demiş.

CEMİL MERİÇ - Çok doğru. Avam böyledir. Halk böyledir. Bir yerde üniversite hocası da halktır. Hepimiz böyleyiz bir parça. Hazret-i Muhammed varken Celaleddin Rumi'ye gidiyorlar. Neden? Bu, zaafıdır in­sanların. Fakat onu anlamak kolay değil. Hamidullah bir zirvedir. Onu, söylediklerini,  söylediklerinin birçoğunu anlamak kolay değil. Fakat oraya gidip raks yapan insanları anlarlar. Kendileri o seviyededir. Bunu, gayet yerindedir diye söylemiyorum, maalesef böyle, realite bu. Başlangıçtan itibaren söylüyorum,  ben tarikatlara muhalifim. Hazret-i Muhammed zamanında tarikat mı vardı? Yoktu. Tarikat sonradan çıkmıştır İslam bir bütündür ve tarikatlara lüzum yoktur. Said-i Nursi hazretle­ri gayet güzel söyler. Belki eskiden lüzum vardı, çünkü insanlar bir­birleriyle temas halinde değildiler. Birçok şeyleri bilmiyorlardı. Binaen aleyh tarikatlar kuruldu. İnsanları terbiye mahiyetinde birer müesseseydi tarikatlar. Faydalı oldular. Birçok milletler tarikatlar sayesinde İslamiyet’e geldiler. Türkler de böyle. Tarikatların büyük faydası olmuş.

İHSAN IŞIK - Günümüz için şöyle diyor Said-i Nursi: "Şimdi tarikat zamanı değil, hakikat zamanıdır."

CEMİL MERİÇ - Tabii, ben de o fikirdeyim ama eğer tarikat müessir oluyorsa, eğer insanlar bundan hoşlanıyorlarsa, vaki olan her şeyi görmek lazım.

Neden istifade etmeyelim? Tarikatlar faydalıdır. Ben de tanıdım. Ne kadar insan geldi buraya, Fransız, İngiliz vesaire. Hepsi ta­rikat yoluyla İslamiyet’e gelmişler. Benim tanıdıklarımın çoğu tarikat­lar yoluyla gelmiştirler. Realite bu. Güzel bir şey tarikat. Bir yerde güzel bir şey, çünkü insanı yalnızlıktan kurtarıyor, bir zamanın içine atıyor. Yaşayan bir canlı oluyor. Yalnız ben, dediğiniz kadar geniş bir çevreye hitap edebileceğini sanmıyorum. Var, bazı istisnalar var, bunları biliyorum ama bu Türkiye ölçüsünde mühim bir şey değil. Yani, mesele "Bir örümcek götürür Hak'a beni"; gelsin, nasıl gelirse gelsin. Sonra düzelir.

İHSAN IŞIK - "Homo Ekonomikus'un kanlı fetihlerini gizlemeye yarayan bir şal" diyerek sömürgecilik yanına dokunduğunuz kültür. Birçok misaline rastlanan bir tuhaflığı sormak istiyorum bu defa. Hem batılı değerler ve zevkleri yerleştirmeye çalışıp, hem kültür sömürgeciliğine karşı çıkma bayrağını açanlar var. Ne diyorsunuz buna? Kültür sömürgeciliği derken asıl anlaşılması gereken nedir sizce?

CEMİL MERİÇ - Kültür sömürgeciliği doğrudan doğruya bütün değer hükümlerinden koparmak ve başka bir dünyaya, başka bir camiaya, başka bir medeniyete bağlamak. Kültür sömürgeciliği bu. Güzel bir şey değil tabii bu. Anlamadım dediğini?

İHSAN IŞIK - Birçokları var kültür emperyalizmine veryansın eden. Fakat tavsiye ettikleri yine batı kültürünün başka ürünleri.

CEMİL MERİÇ - Bunların hepsini "Mağaradakiler"de yazdım. Bu konuda söyleyeceklerimin hepsi orada söyledim. Kültür emperyalizmi saçma sapan bir şey. Kültür emperyalizmi olamaz. Bunları okuyun.

İHSAN IŞIK - Bir kitapta,  batı kültürünün üstünlüğü anlatılmaya çalışılırken, yazar, doğu kültürünün monolitik bir kültür olduğunu, dolayısıyla ondan artık bir şey beklenemeyeceğini söylüyor. Ne dersi­niz?

CEMİL MERİÇ - Hiç bir yaşayan kültür monolitik kültür değildir. Yaşayan her kültür çok cephelidir, dal budak salar ve söylenecek birçok sözü vardır. Doğu kültürü için monolitik sözü yanlıştır.

MİSAFİR GENÇ - O ne demek hocam?

CEMİL MERİÇ - Monolitik, tek yönlü, tek cepheli demek.

İHSAN IŞIK - Hocam, sorularım bitmedi. Vaktinizi çok aldım gerçi?

CEMİL MERİÇ - Devam edin evladım.

İHSAN IŞIK - Ali Şeriatî'den bahsederken andığınız isimler: Cevdet Paşa, Tunuslu Hayreddin, Mehmet Akif ve Necip Fazıl. Said Nursi ve Necip Fazıl'ı değerlendirirken daha çok celadet­leri ve aksiyonları üzerinde duruyorsunuz. Ya fikirleri?

CEMİL MERİÇ - Tabii onların üzerinde duruyorum. Ben Said-i Nursi hakkında fikirlerimi muhtelif yazılarımda anlattım.

İHSAN IŞIK - Daha çok celadetlerini takdir eden ifadeleriniz var orada...

CEMİL MERİÇ - Mühim olan celadettir. Celadet son derece mühim. Aydınların ne kadar tabansız olduğunu belirtirken söyledim. Necip Fa­zıl hakkında söylemiyorum bunu, Said-i Nursi hakkında söylüyorum. Said-i Nursi demek celadet demektir, şahsiyet demektir, kahramanlık demektir. Bir manayı tek başına bütün husumet dünyasına karşı müdafaa etmiş adamdır. Neden celadet demeyeyim? Müdafaa ettiği fikirleri za­ten Kuran-ı Kerim. Kuran'ın bir nevi sarihidir. Bir Müslüman müte­fekkirdir ve başlıca hususiyeti celadetidir. Belki onun gibi düşünen­ler çoktu Türkiye'de. Milyonlarca insan vardı. Fakat onların hepsi sindiler ve sustular. Said-i Nursi sinmedi ve susmadı. Bütün zorbalı­ğa rağmen iktidara karşı koydu. Bir davanın müdafaasını yüklendi üze­rine. Artık burada mühim olan celadettir. Çünkü ferdi iman, şahsi iman, susan iman, şerle mücadele etmeyen, kendi evinde oturan iman hürmete layık değildir. Ali Şeriati için gösterdiğim muhabbet de ondan. Bir fikir uğruna kafasını koydu adam. Said-i Nursi de koydu. Necip Fazıl için bir şey söyleyemem. Necip Fazıl hiç bir şeyini koymadı.

İHSAN IŞIK - Fikirleri üzerinde durmuyorsunuz. Bilmiyorum, erken mi buluyorsunuz?

CEMİL MERİÇ - Necip Fazıl'ın veya Said-i Nursi'nin fikirlerini şerh etmek değil, doğrudan doğruya Ali Şeriati'den bahsetmek söz konusu­dur orada. Orada bir mukaddime var. Mukaddimede kısa olarak yerlerini tespit ettim. Necip Fazıl bulanıktır zaman zaman. Said-i Nursi değildir. Bir celadet göstermiştir. Burada mukayese edilen adam şehittir. Buna mukabil karşısına çıkaracağımız adamlar, celadeti temsil eden adamlar olmalı. Mehmet Akif'in son derece pısırık olduğundan bahset­tim. Mehmet Akif'i sevmediğimden değil, fakat öyle olduğunu söyledim.

İHSAN IŞIK - Fakat ben sadece o yazıyı sormuyorum. Başka bir ya­zıda da fikirleri üzerinde durulmadı.

CEMİL MERİÇ - Bu yazı Said-i Nursi hakkında yazılmış değildir. Necip Fazıl hakkında da yazılmış değildir. Yalnız Türkiye'de İslam’ı temsil eden insanların nasıl pısırık olduklarını, medeni cesaret gös­teremediklerini anlatırken,  bunun istisnası var diyorum. Bilhassa Said-i Nursi diyorum. Necip de gençler arasında.

İHSAN IŞIK - Hocam, kitaplarınızda ele aldığınız birçok yazar var. Türkiye'den de başlı başına yazı konusu aldığınız birçokları var. Bunların fikirlerine, kitaplarına, yazılarına değiniyorsunuz. Ben bahsettiklerimin fikri cephelerini sormuştum ama bir de Sezai Karakoç'u sormak istiyorum. Sezai Karakoç'tan bahsetmediniz şimdiye kadar. Hak­kında konuşmayı "erken bulduğunuzdan mı?

CEMİL MERİÇ - Efendim, ben Sezai Karakoç'u bu çapta bir insan görmüyorum. Ne Said-i Nursi -hâşâ-, ne Necip Fazıl, genç bir adam. Genç bir kabiliyettir, genç bir arkadaştır, genç bir şairdir. Muhak­kak ki hürmete layık bir insandır. Fakat kendisiyle fazla tanışmam. Ama kanaatim şu merkezdedir ki,  bu isimler yanında zikredilemez. Sa­id-i Nursi'nin, Necip Fazıl'ın yanında Sezai Karakoç'tan bahsetmek yerinde olmaz.

İHSAN IŞIK - Yani,  Sezai Karakoç'u henüz eserleriyle birlikte ilgilenmeye değer görmüyorsunuz? Yani ilginizi çekmiyor?

CEMİL MERİÇ - Öyle demek de doğru değil. Mesela "Sütun"u okudum, çok zayıftı maalesef. Fakat bir takım şeyler yapmak istemedim. Ben kendi kendimizi yıkmak düşüncesi içinde değilim. Muhabbetle karşıla­dım. Çok tenkit ettiğim tarafları vardı, lüzum yok yani, bu kadar çok çatılacak insan varken. Birbirimizi incitmemeliyiz kanaatindeyim. Bu sırada kendi safımızda, bir polemik havası estirmek istemem. Dosttur, mademki İslam’ı müdafaa ediyor güzeldir, iyidir, alkışlanmağa layıktır. Ama benim adamım değil. Ben Sezai Karakoç'tan daha büyüğüm; yaş ola­rak, kültür olarak büyüğüm. Yani Sezai Karakoç benim için mühim bir adam değildir.

İHSAN IŞIK - Birçok kitabı var.

CEMİL MERİÇ - Okuduğum eserlerinde dikkate layık hiç bir şey bu­lamadım. Ama İslam’a hizmet ediyor, alkışlanmaya layıktır. Onu da ka­bul ediyorum. Binaenaleyh onu okuyanı kötülemek istemem. Benim için dosttur, mücadele edilecek bir insan değildir. Ama büyük bir insan da değildir...

İHSAN IŞIK - Demek İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürünü beğenmediniz?

CEMİL MERİÇ -  Onu hiç beğenmedim... (***)

İHSAN IŞIK - Kala kala bir buçuk sorum kaldı.

CEMİL MERİÇ - Buyurun.

(Konuşmanın sonuna yaklaşırken, bir kitapla ilgili özel bir soru sordum. Cevabının sonundaki eklerini aktarıyorum)

CEMİL MERİÇ - Evvela bu mefhum, nedir, İslamcı roman ne demek?

İHSAN IŞIK - İslami roman karşılığı kullanılıyor.

CEMİL MERİÇ - Nedir, İslami roman nedir? Romanın İslamisi Hristiyanisi olmaz. İslam yazmışsa İslamidir, bu kadar. Roman, İslamiyet’in müdafaa vasıtası değildir ki. Benim için bu mefhumlar son derece bu­lanık mefhumlardır.

İHSAN IŞIK - Son soruya geldik. 

CEMİL MERİÇ - İstediğin kadar sorabilirsin.

İHSAN IŞIK - O halde soruyorum. Eserlerinizde çok sayıda batılı, daha az sayıda doğulu kavram ve kişi resmigeçit halinde. Kritiklerle ele almanıza rağmen daha çok batıyla meşgulsünüz. Böyle olmasını hiç garipsediğiniz oldu mu?

CEMİL MERİÇ - Hayır, hiç garipsemedim. Niçin garipseyeyim? Ben Avrupa’ya karşı kendi ülkemin, kendi inançlarımın, kendi dinimin müdafaa­sını yapıyorum. Bu itibarla kendi ülkeme de Avrupa'nın gerçek çehresini göstermeye çalışıyorum. Göstermeye çalışırken, Avrupalıdan bahsediyo­rum. Sonra ben bunları bilirim daha çok. Ötekilerle yaşarım, ötekiler dosttur. Dostlarla benim işim yok ki?

İHSAN IŞIK - Yanlış anlamayınız, muhakkak ki bunlardan istifade ediyoruz.

CEMİL MERİÇ - Yani ben bunları iyi bilirim. Bunlar son derece yan­lış anlatılmıştır memleketimizde. Ben doğrusunu anlatmaya çalışıyorum. Ötekiler, isteyenler başkalarından bahsederler. Onları da hürmetle se­lamlarım, okurum. Ama benim yapmak istediğim bu. Ben iki kültürün mu­hasebesini yapmak istiyorum. Batı kültürünün nereleri kuvvetli, nerele­ri zayıf, onları tespit etmek istiyorum. Benim bildiğim bu. Ben Fran­sızca hocasıyım. Sosyoloji hocasıyım. Bir adam her şeyi yapamaz ki. Yıkılması gereken bir putu yıkıyorum. Avrupa’ya karşı yazmaya başladığım sırada memlekette Avrupa bu kadar biliniyor değildi. Avrupa bir put mahiyetindeydi herkeste. Ben bu putu yıktım. Ben bildiğim hakikatleri haykırdım. Bunları anlatırken kimseyi aldatmamaya, her şeyin doğrusunu göstermeye çalıştım. Ne yapabilirdim ki başka? Ben Tefsir kitabı, Ha­dis kitabı yazmıyorum ki? Benim yaptığım bu. Daha çok Avrupa edebiya­tını bilirim. Onu da yapacağız inşallah.

İHSAN IŞIK - Acaba düşündünüz mü, diğerlerine daha fazla vakit ayırabilseydim diye düşündünüz mü?

CEMİL MERİÇ - Ben Fransız Filolojisi'nden mezunum, Fransızca, Sosyoloji hocasıyım. Hayatım bunlarla geçti. Bunları öğrendim, bildim. Bu hususta hiç bir hatam yok. Başkalarının yaptıklarını da hürmetle alkışlarım. Tek insan, tek yazar değilim. Türkiye'de birçok insanlar yazıyorlar. Dikkat ederseniz bizim saftan hiç kimseye çatmamış, hiç kimseyi incitmemişimdir. Batıya karşı pek zalimim belki, kendimize karşı hiç de zalim değilim.

İHSAN IŞIK - Fakat bizdeki İslami tefekkürü yeterli görmüyorsunuz. Bu hususta…

CEMİL MERİÇ - Bu kadar yazar var birader, bu kadar İslam tefekkürüyle meşgul olan adam var. Benim meşgul olduğumla kimse meşgul olma­mış. Anlatabiliyor muyum; ben vaiz değilim, ben hoca değilim.

İHSAN IŞIK - Sormak istediğim şuydu: "Vak'a-yi Hayriyye"den beri bizde İslam tefekkürünün büyük isimleri çıkmamıştır diyorsunuz. Bunun…

CEMİL MERİÇ - Çıkmamıştır. Said-i Nursi var, hürmete layık başka adam tanımıyorum. Ben onu tanıdım. Ben Müslüman mütefekkir deyince celadetiyle, cihadetiyle onu tanıdım,  başka tanımadım. Hepsi pırt deyin­ce kaçan, firar eden insanlar. Mehmet Akif de dâhil. Bir tane başka örnek görmedim ki. Ama mazide var. Onları da yazdım. Cevdet Paşa var, Tunuslu Hayreddin var. Aşağı yukarı bunlar var, başkası yok yani. Ben Tanzimat'tan bu güne kadar gelen Türk edebiyatını, Türk düşüncesini ga­yet iyi bilirim. Bunların arasında iki tanesini çok seviyorum; Cevdet Paşa'yla, Tunuslu Hayreddin. Ötekiler karışık. Namık Kemal şairdir. Severim ama şair olarak severim. Aynı zamanda İslam’ı müdafaa eden bir şairdir, o tarafını da beğenirim. Fakat bu İslam’ı beğenen şair sarhoş­tur. Bir binlik şarap içer oturduğu zaman. Hayatı bu şekilde geçmiş, kırk sekiz yaşında ölmüştür. Hepsi de öyle; Hamit de öyle, Süleyman Nazif de öyle. Yani bunlar şairdirler, İslam tefekkürünün içine giremez­ler. Ama İslam’ın müdafiidirler zaman zaman, çok doğru. Saygı gösteri­rim, bahsederken hürmetle bahsederim. Ama bunlar mütefekkir değildirler, bunları ele alıp konuşamam. Bunlarda yok İslami tefekkür. Var, bazı mutasavvıflar var. Onlar muhterem zatlar, şüphem yok, fakat benim konum değil. Bir İbrahim Hakkı'dan bahsetmek benim konum değil. Bundan bahsedecek birçok insanlar var. İlahiyat Fakültesi'nde, Yüksek İslam Enstitüsü'nde hocalar var. Bunlar hürmete layık çok güzel şeyler. On­ları okur istifade ederim. Ama benim uğraşma saham değil bunlar. İnsan her şeyle uğraşamaz, her şeyi bilemez ki. Tanzimat’tan sonra büyük İs­lam mütefekkiri yok,  olsaydı zaten bu hale gelmezdik. Yani olsaydı bir mücadele olurdu. Hiç bir mücadele olmadı. Giyin dediklerini giydik, atın dediklerini attık. Dili de mahvettik. Bütün bu cinayetler olurken olurken herkes sustu. Tek sesini çıkaran Said-i Nursi oldu, o kadar.

İHSAN IŞIK - Bu yüzden celadetine daha fazla önem verdiniz.

CEMİL MERİÇ - Tabii. Son derece mühim. İslam celadet demektir, başka bir şey değil. Şahsiyet celadet demektir, kabadayılık demektir. Hiç bir tehlikeye girmeden hiç bir şey olmaz. Fakat o kısım ayrı mesele. İslam tefekkürü bakımından Said-i Nursi’nin değeri nedir? O ayrı bir tetkik mevzuudur. Bu davada, benim ele aldığım davada mühim olan in­sanların insan olması, şahsiyetli olması, kahraman olması, celadet, göstermesidir. Bunlar beşeri kıymetlerdir. İslam’ın bu beşeri kıymet­lere sahip olduğuna inanıyorum elbette. Zaten bu kıymetlere sahip olmasaydı, dünyayı istila edemezdi, muzafferiyetler de kazanamazdı. Ka­zandı ve bu celadeti kaybettiği gün sukut etti. Zürriyeti, erkekliği kalmadı. Her darbeye, her zıpçıktıya teslim olan bir hale geldi. Gü­nahlarımız büyüktür maalesef. Ve günahlarımızın başında celadet mah­rumiyeti gelir. Medeni cesaretten mahrumiyet yani.

İHSAN IŞIK - Çok vaktinizi aldım, çok teşekkür ederim.

CEMİL MERİÇ - Rica ederim, çok memnun oldum.

_______________

 

(*) İhsan Işık / Cemil Meriç'le Bir Konuşma (Yeni Devir, 9 Ocak 1981).

(**) Mustafa Armağan – Sezai Coşkun / Bulutları Delen Kartal -  Cemil Meriç İle Konuşmalar, 2004)

(***) Konuşmanın bu bölümünde, benim çok beğendiğim bu eser ve yazarı hakkında Cemil Meriç'in kullandığı aşırı derecede haksız bulduğum ifadelerini yazıya geçirmeyi doğru bulmadım (İ. Işık)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KÜLTÜR EMPERYALİZMİ NEYİN NESİ?

KÜLTÜR EMPERYALİZMİ NEYİN NESİ?

 

İHSAN IŞIK

 

Kiminin ‘hars’, kiminin ‘ekin’, kiminin ‘irfan’ dediği ‘kültür’, bazılarına göre ‘medeniyet’le aynı şeydir.

 “Bir toplumun benimsemiş olduğu maddi ve manevi değerlerin tümü”nün bilgi olarak ‘kültür’ü, deney ve yapı olarak ‘Medeniyet’i ifade ettiğini söyleyebiliriz. Deneyin bilgiye, bilginin sonra olguya dönüşmesi nedeniyle kültür ve medeniyet ilişkisini karşılıklı etkileşimler ilişkisi olarak da kabul edebiliriz.

Emperyalizm, bir yabancı gücün diğer bir güç aleyhine askeri, ekonomik, politik ve kültürel alanda güçlerini zorbalıkla yaymak ve kendi lehinde egemenlik kurmak istemesidir. Kültür Emperyalizmi ise, bir çok yabancı düşünüre aynı olguyu ifade etmiştir: Kültür zorbalığı, bir yabancı kültürün emperyalist amaçlarla zorla benimsetilmek istenmesi... Bu iki kelimenin sözlük anlamlarına takılıp üzerinde tereddüt geçirenler olmuşsa da, kavramın sosyolojik gerçekliğini inkar etmenin mümkün olmadığını belirtmişlerdir sonunda.

 ‘Medeniyet’in daha kapsamlı bir tanımla Allah-insan-doğa-toplum ilişkileri düzeni olduğu söylenebilir. Yeryüzündeki tüm medeniyetleri de, din medeniyetleri ve beşeri medeniyetler diye ayırt etmemiz  mümkündür. İslam medeniyeti, din medeniyetlerinin sonuncusu ve en olgunu olarak hayatımızdaki ilişkiler düzenini tek yaratıcı ve yönlendirici Allah’ın bildirdiği ilkelere göre düzenlemeyi öngörür. Bu medeniyet, dünya ve ahiret hayatını birlikte göz önünde tutup düzenleme dengesi ile, insanüstü tek otorite olarak yaratıcıyı kabul etme özgürlüğü gibi temel ayırt edici özellikleri içerir. Diğer medeniyetlerin içinde en yaygın ve etkini, yahudileşmiş Hristiyan kafasıyla teknoloji ve hedonizm (zevkçilik) tanrılarına köleliği öngören batı uygarlığıdır.

İşte, kültür emperyalizminin çağdaş kültür sorunlarının başında görmemizi gerektiren başlıca özelliği ve önemi, insanları şirk’e (teknoloji ve hedonizmin çağdaş ilahlarına kul olmaya) çağıran batı uygarlığını tek ve biricik evrensel uygarlık gösterip, bu görüşe dayalı olarak uluslar arası çapta kültür asimilasyonları ve alinasyonları örgüsü ile beraberinde siyasal ve ekonomik sömürü ve zorbalıkları sergilemesidir.

Batı uygarlığının maddi ve manevi tüm güç ve kozlarını egemenliklerinde tutan çağdaş dünyanın müstekbirleri, zorbaları olan süper devletler (çağdaş imparatorluklar), sömürüye ve zulme en geniş imkânları tanıyan bu medeniyetin tek evrensel uygarlık olarak benimsenip yaygınlaşmasına çalışmaktadır. Batı kültürünü batı emperyalizminin bir öncü gücü, çağdaş Truva atı olarak kullanıp tüm yeryüzünü diledikleri ölçüde zorbalık ve sömürü alanı haline getirmeyi ve böylece muhafaza etmeyi istemektedirler.

Kültür Emperyalizmi diye bir şey var mıdır?

Başka ulusların insanları bu soruya nasıl cevap verir pek bilemem. Ama dünyanın ortadoğusunda ve bu bölgenin Türkiye adlı devletinde yaşayan ve düşünce namusuna sahip olduğunu iddia eden herkes şunlara benzer sözleri söyleyebilir:

Kültür emperyalizmi mi? Oooo, onu çok iyi tanıyorum. Emin olmak için buyurun biraz konuşun benimle. Dilerseniz üstüme başıma dikkat edin önce. Gelin birlikte dolaşalım yaşadığım kenti. Memleketimin bir özeti olan kentimdeki kitapçılara, gazete-dergi bayilerinin sattıklarına bir göz atın. Sinema, tiyatro afişlerini görün. Orijinallerini okumamışsanız taklitlerini okuyun, seyredin. Mağaza vitrinlerine baka baka, isimlerini okuyarak bir okulumuza teşrif edin. İsterseniz bir Amerikan okuluna, dilerseniz İngiliz, Fransız, İtalyan, Avusturya okuluna da uğrayabilirsiniz. Yok eğer susamışsanız, buyurun “drink Coca Cola or Persi Cola... Akşama buyurun fakirhaneye, yerli yemeklerden atıştırırken Philips teypten, Grundig TV den yararlanabiliriz. Sakalınız uzamışsa biraz, buyurun Braun marka traş makinasını, eleğini her seferinde ithal yoluyla almak zorunda kalsak da...

  Kültür Değişmesi mi?

 

  Sakın bu, kültür emperyalizmi dediğimiz, gözümüzde boş yere öcüleştirdiğimiz bir şey, meselâ kültür değişmesi olgusundan ibaret olmasın?

  Olamaz, çünkü aralarında farklar vardır. Kültür emperyalizmi yoluyla beliren ‘değişme’ değil, ‘değiştirme’dir. Doğal kültür alış-verişi nedeniyle isteyerek benimsenenler ancak ‘değişmeyi’ ifade edebilir. Bir ulusun kültürünü, onun gerçek ihtiyaçları, yararları ve istekleri göz önüne alınmaksızın zorla değiştirmeye, onu kültüründen bütünüyle koparmaya (asimile) kültür değişmesi değil, bir başka tanımla ancak kültür zorbalığı denilebilir.

  Kültür değişmesi ise, doğanın ilahi kanunlarına, adım adım ilerilere, daha iyiye, daha güzele varmak için ihtiyacı olanı arayıp bulup seçip benimsemektir. Örneği Türkiye tarihinde de vardır:

  Türklerin, İslam kültürü çerçevesine girmeleri, zorlayıcı etkinlikler dolayısıyla değil, kültür değişmesi gereğinin doğal seyrinde duyulmasıyla, eski kültürlerini bilinçli biçimde terk etmeleriyle gerçekleşmiştir. Müslüman Arap orduları vasıtasıyla tanışılan İslamlık, değişimin doğal şartlarını tamamlama görevini yerine getirmiştir o kadar. Klan-aşiret özelliğinde göçebe uygarlığı yaşayan Türkler, değişik yerleşik uygarlıklarının etkilerine açık bulunuyorlardı. Bu uygarlıkları bütün aşiretler toplu halde benimseyemedikleri için parçalanıp bölünüyorlardı. Aynı soydan gelmeleri aralarında birlik kurmaya yetmiyordu. Tam tersine, soydaşlarıyla uzun ve kanlı savaşları sürdürerek güç kaybediyorlardı. Şehir uygarlığına mevcut kültürleriyle geçemedikleri için dilleri ve edebiyatları ilkel kalmış, gelişmemişti. 10. Yüzyıldan itibaren hızla İslamlığı kabul etmeleri ne bir işgal, ne bir baskı yüzündendir.

  Türkler İslam’da , aradıkları herşeyi, hayatın yüce amacını; birliğe, kardeşliğe, sevgiye götüren yolu buldular. yepyeni bilgilerle donandıran İslamlığı kabulle, ilkel klan gelenekleri dışında bir şey kaybetmediler; tarihe, onurla anılacakları geniş sayfalar açan uzun ömürlü devletler kurarak daha da güçlendiler, yüceldiler.

  Pekiyi, yine Türklerin batı kültürü ile ilişkileri aynı biçimde veya benzer şartlarda mı gözlemlenmiştir?

  Türkiye tarihinde batılılaşmanın istekle ve de ihtiyaçlar dolayısıyla doğal şartlarda başlayıp sürmediği açıktır. Türklerin batı kültürü etkinliğine zorlanması sırasında evrensel bir kültürü, üstün uygarlık değerleri vardır. Ülkenin ve halkın birliğini sağlayan bu kültür değerleridir. Ülkede batı kültürü, batılı akımlar ve batılı yaşayış tarzı etkisini gösterir göstermez, önceki örneğin tersine birlik bozulmuş, parçalanmalar ve bölünmeler bunalımlara ve çatışmalara varan ölçüde tehlikeli boyutlara ulaşmıştır. Halbuki Türkler, batı kültürüne ne mecbur kalmış, ne de hevesli olmuştur. Zorlamalar vardır batılılaşma boyunca. Pembe gözlüğünü çıkarabilenler, Türklerin batıya öykünmeden, kültürel sosyo-ekonomik sorunlarını çözümleyeceğini anlamış ve söylemiştir. Kültürü değiştirilmeye zorlanan Türkiye’nin bu süreçten ne kazandığı bellidir: Dünyanın en geri ülkeleri arasında sayılmak, sondan beşinci olmak...

  Türkiye’de gözlemlenen kültürel sorunların kaynağında kültür değiştirmeye zorlama vardır. Eğer olgu, kültür değişimi özelliğinde olsaydı, ihtiyaç ve istekler yerine getirilmiş, sorun çözümlenmiş bulunacaktı. Demek ki değil.

  Değil. Emperyalist ülkelerin zorbalık çağına çevirdikleri çağımızda, kültür değişmesinin doğal şartlarından gerçekleşen, kültür değişimi denilebilecek bir sosyolojik hadiseye tanık olmak zaten güçtür. Çağımızdaki kültür değişmeleri, yeni zorlama teknikleriyle, modernleşme biçiminde beliren kültür soyları oluşturmaktadır. Yeni geniş tüketim pazarları üreten kültür değişmeleri, kültür emperyalizminin yerleştiği toplumlarda batı teknolojisi ürünü tüketim maddelerine ihtiyaç zorlamaları peşinde, batılı yaşayış tarzını tarzını benimsetmeye uğraşmaktadır.

  Batıcı aydınlar buna, çağdaşlaşma, uygarlaşma, kültür değişmesi vs. diyebilir. Fakat bu olgu sadece kültür emperyalizmidir.

(Kültürümüzün Kimliği, 1982, 1983, 1990).

 

İHSAN IŞIK HAKKINDA ÇEŞİTLİ YAZARLARIN SÖZLERİ

EDEBÎ ANIT

 

Prof. Dr. Talât Sait HALMAN (Kültür Eski Bakanı):

 

“Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi gerçekten fevkalade bir eser.”

Her biyografik soruya bulursunuz burda yanıt

Ve her yanıta ilişkin bol bol açık seçik kanıt.

Bu, sırf yazarlar ansiklopedisi değil, bir edebî anıt.”

 

BÜYÜK EMEK

 

Prof. Dr. Mustafa İSEN (Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Kültür Bakanlığı E. Müsteşarı):

 

“Bizim toplumumuzun geçmişte son derece zengin bir biyografi birikimi olduğu biliniyor. Son yıllarda azalan ilginin yeniden ivme kazanması sevindirici. İhsan Işık’ın Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi bu anlamda önemli bir boşluğu dolduruyor. Büyük emek ürünü bu çalışmayı gerçekleştirdiği için yazarını kutluyorum.”

 

TİTİZ ÇALIŞMA

 

Prof. Dr. Necat BİRİNCİ (Kültür Bakanlığı E. Müsteşarı, Edebiyat Tarihçisi):

 

 “Her konudaki araştırıcıların ilk başvurduğu kaynaklar, biyografik eserlerdir. İyi hazırlanmış bu tür çalışmalar, araştırıcıları yönlendirme ve doğru bilgilere ulaşma bakımından önem taşırlar. Biyografik eser hazırlama çok çileli ve sabır isteyen bir iştir. Hele Türkiye gibi bu alanda geniş boşluklar bulunan bir ülkede bu zorluk daha da artar. İhsan Işık bu zorlukları sabırlı ve titiz bir çalışma ile aşmış, kültür ve sanat hayatımızın hemen hemen eksiksiz bir biyografik kaynağını ortaya koymayı başarmıştır.”

 

BU BİRİKİME SAHİP ÇIKMALI

 

 Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ (İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi):

 

Bir ülkenin yetiştirdiği yazarlar, o ülkenin kültürel zenginliğini üreten son derece önemli şahsiyetlerdir. Gelişmiş ülkelerin ulaştığı güç ve kudret, zenginlik ve refah seviyesinde büyük pay bu şahsiyetlere aittir. Bir başka deyişle, ülkeler ve milletler ne kadar çok gelişmiş beyine sahip olmuşsa o nisbette ilerlemiş; edebiyat, kültür ve bilim hayatının gelişmesine önem vermeyenler ise geri kalmışlığı, sömürülmeyi ve yoksulluğu peşinen kabul etmişlerdir.

Bu bakımdan, yazarlarımızın hayatları ve eserleri hakkındaki bilgilerin korunup gelecek nesillere ulaştırılması, kültürel mirasımızın korunması anlamında gelmektedir. Bu alanda 25 yıldır çalışan, şair ve araştırmacı yazar İhsan IŞIK, şimdi dev bir eser hazırlamıştır. 10.000 yazarımız hakkında geniş bilgiler verdiği 10 ciltlik büyük eseri “Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi”, yüzyıllarca istifade edilecek dev bir kültür hazinesi olmuştur. Bu birikime sahip çıkmak, hepimizin payına düşen vicdanî bir borç ve milli bir görevdir.

 

ANADOLU YAZARLARINI TANITAN ADAM

 

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN (Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi):

 

“Anadolu’nun her köşesinde yaşamını sürdüren binlerce yazar ve şairin varlığından Türk kamuoyunun habersiz olması son derece üzüntü verici bir durum. İhsan Işık, bu uzun soluklu çalışması ile işte bu çarpıklığa karşı çıkmakta ve Türk toplumunun yetiştirdiği binlerce yazar ve şairi Türk kamuoyu ile buluşturmaktadır.”

 

ALANINDA TEK

 

Tansu BELE (Cumhuriyet Gazetesi Yazarı):

 

İhsan Işık'ın elli üç yıllık yaşamının yirmi beşini vererek hazırladığı ve alanında "tek" olan yapıtının, Türk kültür yaşamı içinde birkaç ilki birden başararak nice yeni çalışmalara ışık tutacağına yürekten inanıyorum. Geçmişinden bugününe olağanüstü bir biyografi birikimi olan toplumumuzun kültürel zenginliğini dünya çapında gündeme getirmesi açısından ilgi çekecek bir çalışma olduğunu sanıyorum. Toplumsal yaşamımızın temeli olan kültürümüzün zenginliğini, çok boyutluluğu içinde gözler önüne serişiyle ve bir köşeye itilerek unutulmuş olan birikimlerini bilinmeye, görülmeye değer bularak günışığına çıkarmasıyla kültür dünyamıza bereket, verim ve devingenlik kazandıracağından kuşku duymuyorum.

 

ALİ EMİRİ'DEN SONRA İHSAN IŞIK!

 

Mevlüt MERGEN

 

Bu iki isim de bu şehrin bağrından kopmuş insanlardır. Meslekleri aynıdır denebilir. Ali Emiri, kitap toplayarak kütüphanesini kurmuş, İhsan Işık ise kitapları ve o kitapların yazarlarını dünya tanısın, bilsin diye bir de "ansiklopedi" hazırlamış. On binin üzerinde ismi bu ansiklopedide alfabetik bir şekilde fotoğraflarıyla ve eserlerinden örnekler vererek tanıtmış. Başarısının büyüklüğünü daha önce de söyledim sadece on birinci ciltte bine yakın kişi kaleme alarak belirtmiş bu başarılı çalışmayı... (Yeni Yurt, 23.06.2009)

 

O BİR SÖĞÜT GÖLGESİ

 

Ruhan MAVRUK (Şair ve eleştirmen)

 

O, ansiklopedileriyle hakkı yenmiş şairlerin yanık seslenişlerine söğüt gölgesi oldu. Ama şairliği diğer eserlerinin gölgesinde kaldı. Oysa, son şiir kitaplarından “Kuğulu Parktaki Kuşlardan Biri ”nde insanın içine işleyen, özenli bir dille yazılmış, ince duyarlılıklar taşıyan, zevkle okunan, en önemlisi yaşamı ciddiye alan bir şairle tanıştım ve yüreğim coşkuyla doldu.

  Ciltler dolusu ansiklopedi ve antolojilerinde sırtlanlardan kaçırıp yaşatmak için Gazalları, yabancılaşma, yok sayılma içindeki dünyamıza ışık oldu.

  Her seçim bir şeylerden vazgeçmektir, bir zaman dahi olsa. İhsan Işık, insanların emeğini sonsuzlaştırırken kendi şiirlerinin ömründen çaldı.

  Kuğulu Parktaki Kuşlardan Biri ve daha sonra yayımlanan şiir seçkisi elime geçtiğinde derin bir soluk aldım. “ Şiiri bir yürek gibi atıyor, ne güzel ” diye.

  Kavruk insanlara onca gölge sunarken zaman ayırabilmiş ellerinden çekiştirip “ ya biz, ya biz” diye bağıran imgelere, sağlam sözcüklerle örülmüş dizelere…

  Temelde halk şiirinden kök alan, serbest vezinle yazılmış yalın, lirik dizelerle etkileyici duyarlılıklar yaratan Işık, konu kısıtlamasına gitmeden bireyin iç dünyasına ayna tutan ezgili dizeleriyle ılık bir rüzgâr serinliği yaratmış...

 

 

 

 

 

Yazar: Birden Çok Kaynak

İHSAN IŞIK'A

 

Sayın İhsan Işık eyledim davet

Gelmek ister isen izin alda gel

Eğer bu teklife der isen evet

Beklet o izni güzün alda gel

 

Gel köyüme biraz efkarım dağıt

Gülüşlerim sanki söylüyor ağıt

Hayatım yazmaya bulunmaz kağıt

Şu koca dünyanın yüzün alda gel

 

Ben hikaye değil roman insanım

Yaz yağmuru değil boran insanım

Kafamı halk için yaran insanım

Dağları temizlet düzün alda gel

 

Gel de bir gün yaşa köylüye hayat

Suyu hergün akmaz ekmeği bayat

Köylü iş başında yirmidört saat

Devletten bir yardım sözün alda gel

 

Ben yunus misali nefes doluyum

Karacaoğlan soylu Veysel oğluyum

Muhammed ümmeti Allah kuluyum

İmam Hanifi’nin Haz’ın alda gel

 

Yörem iyi tanır DERTLİ KÂZIM’ı

Kimi çeker kimi çekmez nazımı

Gelin ki öğrenin benim mazimi

İster çiçek ister hüzün alda gel

 

 

Yazar: DERTLİ KÂZIM

BİYOGRAFİLER

BİYOGRAFİLER

 

MEHMET NURİ YARDIM

 

Biyografinin, bugünkü deyimle özgeçmişin eski karşılığı, tercüme-i hâl, çoğulu ise teracim-i ahvâl'dir, yani hâllerin (durumların) tercümeleri demektir. Biyografi, ünlü kişilerin hayatlarını anlatan yazı ve kitaplardır. Hayat hikâyesi karşılığında da kullanılır. Osmanlı Türkçesi terkibiyle Tarihçe-i hayat (hayatın tarihçesi) şeklinde ifade edenler de vardır. Biyografilerin ille de ünlü kişiler için yazılması gerekmiyor. Hayatında önemli işler yapmış, mühim görevlerde bulunmuş kişiler hakkında da değerli biyografi yazıları veya kitapları yazılabilir.

Biyografiler, bir makale sınırında tutulabileceği gibi bir kitap büyüklüğünde de olabilir. Bu biyografik eserlerde askerlik, sanat, bilim, politika, eğitim, sanayi gibi alanlarda toplumun sevgisini kazanacak başarılara ulaşmış kişilerin doğumlarından itibaren hayatları etraflıca anlatılır. Bu nitelikleriyle biyografiler, eğitici bir değer taşırlar. Genelde başarı hikâyeleridir. Genç kuşaklar bunları okuyarak hayatları için çeşitli dersler alır, yaşanmışlıklardan ibret kaparlar.

Biyografi, ünlü kişilerin kendileri tarafından yazılmışsa, “otobiyografi” adını alır. Biyografi açık, sade bir dille tarafsız bir görüşle yazılan kimsenin dönemini, çevresini inceden inceye araştırarak yazılırsa başarıya ulaşır, beklenen etkiyi meydana getirir. Biyografi kitabı, çok iyi bir hazırlık sürecinden sonra ortaya çıkarılmalıdır. Eski şairlerimizin hayatları hakkında bilgi veren şuara tezkireleri de aslında birer biyografi sayılır.

Bir kişinin hayatının bir başkası tarafından yazılması, ‘biyografya edebiyatı'nın temel özelliğidir. Antoloji ve ansiklopedi gibi eserlerde yer alan ve herhangi bir kişiyi tanıtmayı hedef alan bilgilerde doğum, ölüm yılları, öğrenim ve meslekî durum gibi kalıplaşmış bir yol takip edilir. Bir kimsenin şahsiyetini meydana getiren üstün niteliklerinin anlatıldığı biyografilere “portre” denilir. Ama artık edebiyatımızda portre ayrı bir tür olarak kabul edilmektedir. Bir kimseyi çevresi gördüğü işler, özel hayatı ve eserleriyle kendi çağı içinde ayrıntılı olarak ele alan biyografiler, anlatım biçimine göre monografi veya biyografik roman adını alırlar. Bir kişinin ölümünden hemen sonra hâtıralarını aktarmak maksadıyla yazılan eserler de biyografi türüne girer. Buna “nekroloji” denir.

İslâm dininin yayılması ile birlikte biyografi türü de çok gelişmiştir. Bilhassa peygamberler, İslâm âlimleri, mezhep imamları ve evliyaların hayatları yüzyıllar boyunca çok geniş biçimde kaleme alınmıştır. Dinî edebiyatımız içinde biyografik özellikler taşıyan yazı ve eserler çoktur. Aslında Siyer-i Nebi dediğimiz ve Peygamber Efendimizin hayatını anlatan eserler de bir bakıma biyografi türüne dahil edilebilir. Osmanlı'da biyografi 16. Ve17. yüzyıllarda gelişmiştir. Tezkire, menakıp, vefayat, devha, sefine, tuhfe, hadisa, fihrist, silsilename, şairname, gazavetname, sicil gibi başlıklarla kaleme alınan biyografiler, bir kişiyi veya birçok kişiyi anlatır.

Bursalı Mehmed Tahir, Behçet Necatigil, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Abdülhak Şinasi Hisar, Mehmet Fuat Köprülü, Mithat Cemal Kuntay, Sadettin Nüzhet Ergun, Tahir Alangu ve Şevket Süreyya Aydemir biyografik eserler kaleme alan yazarlar arasındadır. Bilhassa Mithat Cemal Kuntay'ın Mehmed Âkif isimli eserinin bu konuda örnek olarak okunması gerekiyor. İbnülemin Mahmud Kemal İnal'in eserleri ve İhsan Işık'ın kitapları ile ansiklopedileri de biyografi alanında son derece önem arzediyor.

Bugün de çok değerli biyografi kitapları yayımlanmaktadır. Meselâ Prof. Dr. Sefa Saygılı'nın Mazhar Osman, Ayhan Songar, Türk Kızılayı'nın Kurucusu Dr. Abdullah Bey ile Türk Kızılayı'nın Kurucularından Kırımlı Dr. Aziz Bey bilinmeyen bir çok bilgiyi okuyucuya aktaran son derece faydalı eserlerdir. Orhan Okay Hoca'nın Dergâh'tan çıkan Mehmed Âkif Kalalıklarda Bir Yalnız Adam, okunması gereken bir eser. Ahmet Özdemir Gültekin Samanoğlu'nu (Basın İlan Kurumu Kültür Yayınları) kaleme almıştı. Talat Ülker ise, şiirleri gönüllerde “Ölürüm Türkiye'm” şiiri dillerde olan merhum şairimiz Dilaver Cebeci'yi yazdı (Bilgeoğuz Yayınları). Zehra Aydüz'ün Adile Sultan isimli eseri de bu türde okunabilecek değerli bir başka kitap. Bu eser de Zafer Yayınları'ndan okuyuculara ulaştı.

Son yıllarda İslâm âlimleri, Türk sultanları, Osmanlı padişahları ve bilhassa Selahaddin-i Eyyübi, Fatih Sultan Mehmed, Abdülhamid Han, Bediüzzaman Said Nursi, Adnan Menderes, Turgut Özal, Mehmed Âkif, Necip Fazıl, Cemil Meriç, Tevfik İleri, Ziya Nur Aksun, Sezai Karakoç gibi değerler hakkında seçkin eserler yayımlandı. Biyografiler çok önemlidir. Bizde bu türe eskiden gereken değer verilmiyordu. Ama bugün hemen hemen bütün yayınevleri, talep üzerine biyografik kitaplar yayımlıyorlar. İyi de yapıyorlar. Bu neşriyat, kültür hayatımızın zenginleşmesine, bugünkü nesillerin geçmişin değerlerini daha iyi tanımalarına ve anlamalarına vesile oluyor. Örnek şahsiyetlerin destansı hayatı günümüze de ışık tutuyor. Kütüphanelerimizde her türden kitabı bulundurmalıyız ama biyografik eserleri de eksik etmemeliyiz.

KAYNAK: Biyografiler (milatgazetesi.com, 16.10.2016).

Yazar: MEHMET NURİ YARDIM

ÇAKMAK VE KÜL

ÇAKMAK VE KÜL

 

MUSTAFA GÖKÇEK

 

‘Kuğulu Park’taki Kuşlardan Biri’, düşündüklerini ve yaşadıklarını, yaşamın inişlerinde çıkışlarında koşturan ve onları dillendiren, birilerine anlatıp aktarmaya çalışan şair, ‘İhsan Işık’ın, yıllarca düşündürdükleriyle çoğalttığı şiirlerini bir araya getirdiği kitabının adı!

 

 “… İfritler arasında yangınlar ortasında bile / Cennetin ortası gözlerin nerde / Resminden utanan bir sıkılgan olmaktan / Kurtulabilseydi ah kanlı bıçaklı aşkım / Bağışında yalnız ölümüm varken / Diyorum ki yine de / Bir çakmağım olacak / Şanlı ateşler yakacaktım / Büyük aynalar kuracaktım her yere / Adını haykıran davullar çalacaktım / Zaten adınla başlayan bir cümlenin / Peşinde değil miyim başından beri / Yere düşen küllerdi gidişlerinse…” (sy.31)(*).

 

 “… Bir gün bırakıp gitsem seni / Gecenin en kuytu yerine / Görünmez olsa dünya / Ta uzaklara ta uzaklara // İnan bana sevgilim / Hangi günü yazsa da takvim / Oda aynı oda / Gece aynı gece / Hayalin camda / Sen benle // Bundan işte bundan / Seni bırakır mıyım / Gider miyim hiç / Olmadığın bir yeri / Bulamam ki ben…” (sy.25)(**).

 

Hayat denen sahnede, tensel/tinsel sağlığı, esenliği elinin tersiyle itmiş kentlinin, aldığı, alabileceği uyuşturuşlarla, zamanı uyutması şaşırtıcı bulunamaz. Bulunmamalı. Malum, duyu-düşün güzellikleri paylaşıldıkça çoğalır, direnç de… İçini kanatıp hayıflanmak neye yarar? Hiç. Üretip paylaşmanın erdemini anlatması beklenen çağdaş birey, feci bir göçüşün, çöküntünün içindeki karakter olarak kaosa ayak basarsa, sonuç bu olur: Umudu benimseyemez. Ne günlük hayatta ne günlük yarınlarda iyi ve güzelin gerçekleşebileceğine dair öngörü barınmaz aklında. Güveni yitirmiştir bir kez. Toplumun, bilinçli bireyler eliyle onarılabileceğine, yaşanır kılınabileceğine inancı kalmamıştır. Kent kâbus ortamını doğuran, dayatan ve tükettiren mahşerdir, konumuzun kahramanına göre…

Kuğulu Park’taki Kuşlardan Biri’, düşündüklerini ve yaşadıklarını, yaşamın inişlerinde çıkışlarında koşturan ve onları dillendiren, birilerine anlatıp aktarmaya çalışan şair, ‘İhsan Işık’ın, yıllarca düşündürdükleriyle çoğalttığı şiirlerini bir araya getirdiği kitabının adı! Aslında sevgili şairimizi salt, şair kişi olarak betimlemek sanırım biraz haksızlık olur! Çünkü yazdığı 20’den fazla eser ayrı bir külliyattır edebiyat dünyamızda. Ve birçok cilt olarak tekabül eden şair ve yazarları bir araya getirdiği ansiklopedileriyle, bizleri onara eden onursal bir kişiliktir ‘İhsan Işık’… Elbette ‘Işık’ hakkında birçok konuya vakıf bireyin düşüncelerinden ziyade, anlatımım hakkında belki sayfalar olur. Ancak elimde varsıllığını yüklediğim şiir kitabının alıntılarını okura aktarmaya çalışacağım:

“… Kurtulabilseydi ah kanlı bıçaklı aşkım / Bağışında yalnız ölümüm varken…” (*). İnsani duyarlık yerine, hayvani oburluk empoze edilen kentli, usunu devre dışı bırakmıştır, şairin saptamasına göre. Kendi oburluğunun kölesidir ki o durumda türdeşlerini veya doğayı görmesi, düşünmesi olanaksızdır. Hegemonya, yarattığı “gri” canavarı, yani ağırlaşan havanın ortasında yükselen, hâlâ yükselmekte olan binaları beslemektedir. Zira gökdelen ve gecekondu kuşatması, ruhları da kıstırmış, kendi radyasyon çöplüğünde yaşamı kavurmuş oluyor. “… Büyük aynalar kuracaktım her yere / Adını haykıran davullar çalacaktım…” (*) diyerek inisiyatifini ve orijinalitesini anlatmaya, aktarmaya çalışan şair! Zorba semirme sürecinde… Birey orada, sistemin ‘nazire’ yarışına kapılıp kara bahtını sineye çekmiştir gibi görünmektedir bir bakıma. Çünkü tıkılıp kaldığı yoksunluk durumu nedeniyle oradan oraya savrularak, aynı dar kafeste savunmaktadır kendini; “… Zaten adınla başlayan bir cümlenin / Peşinde değil miyim başından beri / Yere düşen küllerdi gidişlerinse…” (*). O nedenle kent bulmakta, yer bulmakta kararsızlığa yazgılıdır sanki… Doğaldır. ‘Kuğulu Park’taki Kuşlardan Biri’yle uğraşması veya düşününde savaşması kadar doğal!

“… Gecenin en kuytu yerine / Görünmez olsa dünya…”(**). Kentli birey diye tanımladığımız şiir kişisi entelektüel özgüvenini yeniden kazanabilecek midir peki? Politik bir varlık olgunluğuyla anlayışını donatabilecek mi? Tüm bu sorulara yanıt bulabilir okur, ‘İhsan Işık’ın şiirinde… Edinilen ilk izlenimin aksine, karamsarlığa, karmaşaya karşın direnişin kararlı sesi de belirgin dizelerde.  “… İnan bana sevgilim / Hangi günü yazsa da takvim / Oda aynı oda / Gece aynı gece // Gider miyim hiç / Olmadığın bir yeri / Bulamam ki ben…” (**) dediği “okuntu” şiirine, savunulan tepkiye küçük bir örnek diye bakılabilir. Bağımlılığı yenilmişliği silip atmıştır defterinden. Bilinçle, bireysel yeteneğinin gücüyle, zamana zafer damgasını vurup esenliğe adım atacak, tüm başa gelenleri silecektir. Hem hayatı, acı serüveni, hem de şiiri, salt ‘musibet’ kapsamında görmeyip yaşanan olarak benimseyecektir.

 

İhsan Işık’, söyleminde çile çeken, göçle gelen kentlinin, hayatla ve hüzünle kurduğu bağı, şiire aksetmiş biçimiyle paylaşıyor. Yaşanmışlığı kanıtlayan insan halleri değil sadece, şiirde derinliğini bulan söz…

 

Meraklısına; İhsan Işık’, 1952 Diyarbakır (Merkez) doğumlu. Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Birçok dergi ve yayınlarda makaleleri, şiirleri yayımlanan şair, ‘şiir, deneme, inceleme, araştırma ve biyografi’ alanlarında eserler vermiştir…

www.haberhurriyeti.com / MUSTAFA GÖKÇEK, 26.11.2016

 

Yazar: MUSTAFA GÖKÇEK

“NE YAZIK Kİ BİZ EL CEZERİ’Yİ BATILILARDAN ÖĞRENDİK”

“NE YAZIK Kİ BİZ EL CEZERİ’Yİ  BATILILARDAN ÖĞRENDİK”

Diyarbakır Dicle Üniversitesinde 53. Kütüphane Haftası münasebetiyle 'Üçüncü Mekân Kütüphaneler' temasıyla program düzenlendi. Programda İslam toplumlarındaki kitap bilincinin önemine ve kitapların medeniyetlerin inşasında önemli bir yere sahip olduğuna dikkat çekildi.

Programda konuşan Prof. Dr. İhsan Işık ise “Diyarbakır Anadolu’nun ilk üniversitelerinin açıldığı büyük bilim adamlarının yetiştiği bir dünya kentidir. Ünü tüm dünyayı aşan bir şehrimizde aynı zamanda sanat eserlerimizin ve bestecilerimizin çalışmalarının da yarınlara ulaşması açısında bu kitaplığı yarınlara ulaşması önemlidir.  Bu kitaplık Diyarbakırlı olan ve olmayan insanların faydalanabileceği bir fonksiyona sahip olmalıdır.  Ne yazık ki bizden önce Batılılar tarafından çalışmalar yapılmış.  Ne yazık ki, biz El Cezeri’yi  batılılardan öğrendik. Diyarbakır’ın köy ve ilçelerinde yaşayan Diyarbakırlı şair ve bestecilerin de yazılı ve basma eserleri var, bunların da kazanılması önemlidir.” şeklinde konuştu.

Kütüphaneden en çok yararlanan kullanıcılara ödülleri verilirken, kompozisyon alanında dereceye giren öğrencilere de ödüller verildi. Birçok resmin de sergilendiği kütüphane, rektör ve öğretim görevlilerinin katılımıyla gerçekleşti. (M. Sıddık Bilge/M. Hüseyin Temel – İLKHA)

KAYNAK: “Ne yazık ki biz El Cezeri’yi  Batılılardan öğrendik” (dogruhaber.com, 27.03.2017)

Yazar: KAYNAK: “Ne yazık ki biz El Cezeri’yi Batılılardan öğrendik” (dogruhaber.com, 27.03.2017)

ÜNLÜLER ANSİKLOPEDİSİ

ÜNLÜLER ANSİKLOPEDİSİ

 

MUSTAFA MİYASOĞLU

 

İhsan Işık dostumuzun 1990 yılından beri hazırladığı ünlü şair ve yazarlar sözlüğü, zamanla o kadar genişledi ki, 2006-2009 yılları arasında 11 bin kişiyi tanıtan 11 ciltlik bir ansiklopediye dönüştü. Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi adıyla yayınlanan bu kitap, önce 10 ciltti, üç yıl sonra bir cilt daha ilave edilerek bu zaman içinde tanınan veya hayatında büyük değişiklikler olan yazarlara ait yeni bilgiler eklendi. Kendi alanında telif bir ansiklopedi olarak en geniş alakayı gören bir çalışma oldu.

Bundan üç ciltlik bir seçme yapılarak İngilizceye çevrilen ve Encyclopedia of Turkish Authors adıyla yayınlanıp Kültür Bakanlığı’nın yurtdışında da tanıtım alakasını kazanan bu ansiklopedi çalışmasının devamı olarak, İhsan Işık’ın yeni bir çalışmaya başladığını duymuştuk. Bu yılın ilk günlerinde Türkiye Ünlüler Ansiklopedisi adıyla yayınlanan bu çalışmanın altı ciltten ibaret olmadığını, bundan da seçmelerin üç cilt halinde Encyclopedia of Turkey’s Famous People adıyla İngilizceye çevrilip bu yıl içinde önümüze geleceğini de öğrendik.

Bütün bunlar için gönül dolusu tebrik edeceğimiz İhsan Işık’ın Ünlüler Ansiklopedisi adlı altı ciltlik çalışmasının sayfaları arasında iki gündür dolaşıp duruyorum. Geçen hafta üzerinde durduğum, büyüklerimizi bize özgü bir üslupla ve ölçülü biçimde anma çabalarımıza kaynaklık edecek bu ansiklopedinin ele alıp tanıttığı insanlarla ilgili kısa, ama objektif değerlendirmelerin önemini belirtmek istiyorum. Altı konuda hazırlanan altı ciltlik bu ansiklopedinin hepsi için geçerli olan tanıtım yazısından bazı paragrafları sizinle paylaşmak isterim:

“Ülkemizin geleceği açısından en büyük öneme sahip olan gençlerimiz, hayata hazırlanırken aile, çevre, eğitim sistemi ve medya yoluyla kendilerine örnek gösterilen insanlardan büyük çapta etkilenmekte, onlara benzemeye çalışarak başarılı olacaklarını düşünmektedirler. Bu bakımdan, toplumda başarılı ve saygın bireyler olabilmeleri için gençlerimize ülke ve dünya çapında başarılara imza etmiş ünlü şahsiyetlerimizi tanıtmak, gençlerimiz ve ülkemiz için yapılabilecek en iyi işlerden biridir.”

Bu gerçekler dikkate alınarak hazırlanan Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi’nin altı cildinde, çeşitli alanlarda eser veren ve başarılarıyla tanınan devlet, bilim, fikir ve kültür, edebiyat ve sanat adamları ile ünlü kadınlarımız tanıtılmaya çalışılıyor. Burada seçimi etkileyen en önemli husus, başarıda Türkiye siyaseti, bilim, sanat, kültür ve edebiyatı çevresi esas alınışı…

Ayrıca, bu çalışmalarda bizim için en çok önemsenen hususun şu olduğunu belirtelim:

“Ülkemizin de içinde yer aldığı kültürel coğrafyada Batı sömürgeciliğinin yaydığı en büyük yalan, dünya tarihi boyunca tüm bilimlerde, kültür ve sanat dallarında öncülerin hep Batıdan çıktığı, Doğuda yaşayanların ancak Batıyı taklit etmek zorunda olduğu, bunun bizim alın yazımız olduğu yalanıdır. Bu çok önemli yalanla hem bizi aşağılık duygusuna iterek daha çok sömürmek, hem de bizden aldıkları ve hatta çaldıklarını gizlemek, sömürüleri için gerekli gördükleri psikolojik propagandayı gerçekleştirmek istemişlerdir.”

İhsan Işık bu çalışmaya başladığı günlerde bizimle birlikte pek çok dost ve arkadaşla, hatta bazı alanlarda uzman olarak bilinen şahsiyetlerle istişareler yaparak isimler belirlemiştir.  Bu isimleri altı cildin önsözünde bir vefa örneği olarak sıralayan dostumu kutluyorum. O, ülke ve dünya çapındaki ünlülerimizi belirlemek gibi büyük bir sorumluluğu başkalarıyla da paylaşmıştır. Çünkü böyle büyük bir değerlendirmenin hatadan uzak olması mümkün değildir, ama ne kadar geniş bir toplulukla istişare edilirse o kadar az hata yapılabilir. Elbette böyle bir çalışmanın listesinin oluşumuna katkıda bulunmak için zaman ayıranları da kutlamak gerekir.

Şimdilik 11 ciltlik ansiklopedi olan büyük çalışmanın ihtiva ettiği 11 bin kişiden, Ünlü Kadınlar adlı altıncı ciltteki mükerrerler de dahil 2016 kişinin seçilmesi ve örneklerden arındırılarak objektif ve güvenilir değerlendirmelerin özlü biyografi içine alınması gerçekten zordur. Bu tür çalışmaların gerektirdiği titizliği ve ansiklopedi dilinin istediği objektifliği sağlamak her zaman kolay değildir. İyi bir şair ve usta bir denemeci olan İhsan Işık, zoru başarıyor.

Bu arada memleketi olan Diyarbakır için de bir ansiklopedi hazırlayan dostumun bu ülke kültürüne yaptığı katkının çok önemli olduğuna inanır ve kutlarım.

KAYNAK: Mustafa Miyasoğlu / Ünlüler Ansiklopedisi (Yeni Akit, 11 Şubat 2013).

Yazar: MUSTAFA MİYASOĞLU

DİYARBAKIR

DİYARBAKIR

 

MEHMET NURİ YARDIM

 

Çocukluğumda âşık olduğum nazlı bir şehirdi Diyarbakır. Bu âşinalık devam edip geliyor. 1965 yılı olmalıydı. Rahmetli büyük yengemi gelin olarak almak üzere yola çıkmıştık ailece. O taş ve esrarengiz evlerde gece uyurken akrep korkusu yaşamıştık. Buna rağmen kısa misafirliğimizde bile biz çocuklar, târifsiz heyecanlar duymuştuk. O rüyalara karılmış çocukluk hülyalarını, çocuk romanım Yıldızlarla Uyumak’ta anlattım. Gönlümde taht kuran illerden biri oldu Diyar-ı Bekir. Onu hiçbir vakit unutmadım. Ulu, Nebi, Hüsrevpaşa, Ali Paşa, Behram Paşa, Melek Ahmet Paşa, Nasuh Paşa, Hazret-i Ömer ve Fatih Paşa (Kurşunlu) camileriyle, sahabe türbeleriyle bu heybetli ve haşmetli şehir, zarif bir il olarak gözümde ve gönlümde serpildi, büyüdü. Bir büyülenme miydi yoksa benimkisi bilemiyorum, zira şimdi de her gidişimde çok garip bir hayal dünyası içine girer, bu ziyaretlerden destansı bir tat alırım.

Bu hislerle hatırladığım Güneydoğu’nun incisi Diyarbakır bugünlerde yürekleri paralayan acı haberlerle gündemde. Yine de bir başka şekilde anmak istiyorum bu güzel şehrimizi. İhsan Işık’ın beş ciltlik Diyarbakır Ansiklopedisi ile. Ömrünü kıymetli araştırmalara, ansiklopedik eserlere hasretmiş bir ulu yüreğin sahibidir İhsan Işık. Bilgi, resim, gravür ve fotoğraf hazinesi bu üstün esere de çok emek vermiş. Mesudiye Medresesi, Sarı Saltık Türbesi, Özdemiroğlu Osman Paşa Türbesi, Hasan Paşa Hanı…. Bitmiyor ki! Devam ediyoruz: Artukoğulları Sarayı, Dicle Köprüsü, Eğil Kalesi, Osmaniye Kalesi… Şehrin meşhur surları, Urfa Kapı, Mardin Kapı. Ve adına türküler yakılan ilçeler, kasabalar, köyler. Çerşik, Cüngüş, Ergani, Hazro, Lice.

Diyarbakır’da manevî iklim hâkimdir. Sur’da teröristlerin saldırılarından kaçıp başka şehre göç eden yaşlı vatandaşımızın göğsünde, kesesiyle Kur’an-ı Kerim duruyordu. İlçeler de tarihî zenginliklerle dolu. Silvan Selahaddin Camii, Silvan Kalesi önemlidir. Adına türküler yakılan Malabadi Köprüsü’nün, Silvan Köşkleri ve Konakları ile Mira Mezarlığı görülmelidir. Sahabe Sultan Sa’saa Türbesi, Taceddin Mescidi, Hasan Paşa Hanı, Sultan Şücaeddin Türbesi, Allame Subh-i-î Amîdî. Kafkas Kartalı Şeyh Şamil’in adının bir mahalleye verilmesi ne kadar güzel. Dilan Sinemaları’nda bugüne kadar kim bilir kaç yüz bin seyirci, o karanlık, izbe, loş salonlarda hayal dünyalarında dolaştı?

Bediüzzaman’ın yakın talebesi Mehmet Kayalar, çocukluk yıllarımın efsane kahramanıydı; Diyarbakır’ın fikir ve iman kalesi, yılmayan Serdengeçti’siydi. Sezai Karakoç “Hâtıralar”ında Diyarbakır’dan uzun uzadıya bahseder. Kudsi Erguner’den, Celâl Güzelses’e, Hâmid Aytaç’tan Süleyman Nazif’e, Ali Emirî Efendi’den Cahit Sıtkı Tarancı’ya, Ziya Gökalp’tan Nejat Diyarbekirli’ye pek çok sanatkâr, aydın, edib ve ilim adamı bu şehrin semasındaki bazı yıldızlardır. Meselâ o muhteşem “Bir bahar akşamı rastladım size / Sevinçli bir telâş içindeydiniz / Derinden bankıca gözlerinize/ Neden başınızı öne eğdiniz?” naif şarkısının güftekârı Fuad Edip Baksı da Diyarbakır’lıdır. Değerli edebiyat hocaları Kemal Eraslan ve Şakir Diclehan da. Ansiklopedide yüzlerce isim, eser var. Şairler, yazarlar, ressamlar, hattatlar, devlet adamları, bestekârlar. Yüksek bir medeniyetin, kuşatıcı bir kültürün merkezidir Diyarbakır. Cemal Yeşil “Diyarbekir” dörtlüğünde hasretini hissettiği şehri, şöyle dillendirir: “Bir şey… Ne o cami, ne bu sur çemberidir, / Görsem, dediğim şey ne de bayram yeridir. / Bir şey, babamın çocukluğundan kalma, / Bak, dense yeter, onun ayak izleridir.” Sezai Karkoç ise “Alın Yazısı Saati”nde bizi efsunlu bir şehrin mahalle aralarında ve ara sokaklarında dolaştırır: “Bize mahsus görüntüler Diyarbekir / Ulu Cami Peygamber Camii, Süleyman Camii / İçkale Aslanlı Çeşme / Dar sokaklar kapı içinde kapı uygarlık bu / Kendi uygarlığımız / Yenilememiz gereken / Ve diriltmemiz” Hisar şairi Munis Faik Ozansoy ise, Kaybolan Dünya’da şehre sevdasını şu mısralarla ortaya koyar: “Ey ozanlar yetiştiren belde / Seni yıllarca görmeden sevdim /  Toprağın var bütün vücudumda / Sende yatmakta en uzak ceddim / Doğunun tacı ey güzel yurdum / Yaşadım bir ömür hayalinde / Seni düşlerde seyredip durdum / Kehkeşanlarla süslenen Dicle.”

Daha önce de yazdım. Keşke Milli Eğitim Bakanlığı her ilimizde “Şehir Dersi” okutsa. Meselâ Diyarbakır’dan başlansa ve Diyarbakır Ansiklopedisi, bu güzel şehrimizin bütün okullarında ders kitabı olarak okutulsa. O zaman belki de bu kadar acı yaşamayacaktık. Zira şehrini seven insanını sever. Bölgesine bağlı olan ülkesine de muhabbet hisleri besler. Diyarbakır’ın hüzünlü evladı Cahit Sıtkı, “Memleket İsterim” diyor. Katılıyoruz: “Memleket isterim / Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun; / Kuşların çiçeklerin diyarı olsun / Memleket isterim / Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun; / Kardeş kavgasına bir nihayet olsun. / Memleket isterim / Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun; Kış günü herkesin evi barkı olsun. / Memleket isterim/Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun” 

31.01.2016 

Milat

Yazar: MEHMET NURİ YARDIM

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör