Mustafa Kemal Atatürk

Mareşal, Cumhurbaşkanı, Asker, Devlet Adamı, Siyasetçi

Doğum
Ölüm
10 Kasım, 1938
Eğitim
İstanbul Harbiye Mektebi (Kara Harp Okulu)

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı (D.1881, Selanik / Osmanlı İmparatorluğu - Ö. 10 Kasım 1938, İstanbul). Babası, Selanik’te Gümrük Muhafaza Teşkilatı’nda memurluk yapmış olan Ali Rıza Efendi’dir. Annesi Zübeyde Hanım, Orta Anadolu (Karaman)’dan İzmir’e göç eden Yörüklerden, Sarıgöllü Sofuzade Sadullah (Feyzullah) Ağa’nın kızıdır. Dördü küçük yaşlarda ölen altı kardeşten biri olan Mustafa’nın, eğitim sisteminin karışık olduğu o dönemlerde, ne tür bir okula gönderileceği konusundaki tartışmalarda, dindar bir kişi olan Zübeyde Hanım, Mustafa’nın dini eğitim veren mahalle mektebine gitmesi konusunda ısrarcı olmuştu. Ancak kısa bir zaman sonra babası,  Mustafa’yı başka bir okula verdi. Babasını küçük yaşta yitiren Mustafa, ilkokulu Selanik’te Şemsi Efendi Mektebi’nde, ortaöğrenimini Selanik Askerî Rüştiyesi (Ortaokulu) ile Manastır Askeri İdadisi (Lisesi)’nde okudu. Ortaokulda, çok başarılı bulduğu için matematik öğretmeni ona, “olgun” ve “yetkin” anlamlarına gelen Kemal adını verdi. 1899 yılında girdiği İstanbul Harbiye Mektebi’ni 1902’de piyade teğmeni rütbesiyle, Harb Akademisi’ni de 1905 yılında kurmay yüzbaşı olarak bitirdi.

Mustafa Kemal; 1905 yılında Şam’daki 5. Ordu’da, 1907’de Makedonya’daki 3. Ordu’da görevlendirildi. 1907'de merkezi Manastır’da bulunan 3. Ordu Karargâhına atandı ve Selânik’e gitti. Bu sıralarda Rumeli’de büyük faaliyetler gösteren İttihad ve Terakki Cemiyeti, Sultan II. Abdülhamid'i, 1876 Anayasası’nı yeniden yürürlüğe koymaya ve kapatılan Meclis-i Mebusan’ı tekrar toplantıya çağırmaya zorlamaktaydı. İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin bu girişimleri adım adım II. Meşrutiyetin ilânına kadar uzandı. Mustafa Kemal, Manastır ve Selanik’te görevli iken 1909’da İstanbul’daki 31 Mart ayaklanmasını (31 Mart Olayı, 13 Nisan 1909) bastıran Hareket Ordusu’nda görev aldı, ayrıca Arnavutluk isyanını bastırma harekâtına katıldı. 1911’de İtalya’nın Trablusgarp’a asker çıkarması üzerine Tobruk’a gönderildi. Tobruk ve Derne’de Türk Kuvvetleri’ni başarı ile yönettikten sonra binbaşı rütbesiyle 1912-13 yıllarındaki Balkan Savaşı’na katılarak Edirne’yi Bulgaristan’dan geri alan kolorduda görevliydi.

1913-15 yıllarında Sofya’da Askeri Ataşe olarak görev yaptı. Birinci Dünya Savaşı (1914-18)’nda, 1915’te, 19. Tümen Komutanı olarak Çanakkale Savaşı’na katıldı. Çanakkale Savaşı’nın 9-10 Ağustos 1915 taarruzlarında bizzat ateş hattında bulunmuş, bu davranışı yanındaki subay ve erler için büyük bir cesaret kaynağı olmuştu. Conkbayırı’nda kalbini hedef alan bir kurşun, cebindeki saate çarpıp geri döndüğünden mutlak bir ölümden kurtuldu. Bu savaşlarda gösterdiği kahramanlık, azim ve yüksek komuta becerisi, kendisine memleket içinde ve dışında büyük bir ün sağladı. Gelibolu’da düşman saldırılarını başarı ile durdurarak “Anafartalar Kahramanı” olarak unvanını kazandı.

Mustafa Kemal, 1916’da Doğu Cephesi’ne Kolordu Komutanı olarak atandı ve generalliğe yükseltildi. Rus saldırılarını durdurarak, Bingöl ve Muş’u düşmandan geri aldı. 1917’de Filistin ve Suriye’deki 7. Ordu Komutanlığı’na atandı. Aynı yıl Veliaht Vahdeddin ile birlikte Almanya’ya gitti. Bu sırada Alman Genel Karargâhı ve Alman savaş cephelerinde incelemeler yaptı. 1918’de yeniden görevlendirildiği Suriye cephesinde 7. Ordu Komutanı iken; Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nı yenik bitirenler arasında Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalayınca İstanbul’a döndü.

Mustafa Kemal İstanbul’a geldikten sonra, ülkeyi düşman işgalinden kurtarmak amacını gizli tutarak, Ordu Müfettişliği görevi ile 19 Mayıs 1919’da arkadaşlarıyla Samsun’a çıktı. Ancak Samsun'da fazla kalmadan Anadolu’nun içlerine geçerek, 22 Haziran 1919’da Amasya Bildirisi’ni yayımladı.

Mustafa Kemal Amasya’dan ayrılıp Sivas üzerinden Erzurum’a geçerken de, Sivas’ta yapılacak Kongreyle ilgili olarak görevlilere gerekli direktifleri verdi. 23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi toplandı. Erzurum’a gelişinden beş gün sonra, 8-9 Temmuz 1919’da; “sine-i millette bir ferd-i mücahit olarak çalışmak üzere” çok sevdiği askerlik mesleğinden ve görevinden istifa etti. Artık toplumun bir bireyi olarak, milletten kuvvet, kudret ve ilham alarak tarihi görevini sürdürüyordu. Askerlikten istifasından sonra, Erzurumluların isteği üzerine, Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi’nin yönetim kurulu başkanlığına getirildi.

Arkasından Sivas’a geçen Mustafa Kemal, 4 Eylül 1919’da Sivas’ta toplanan kongrelerin başkanlığını yaptı. Bu kongrelerde, “Düşman işgaline karşı milletin vatanını savunacağı, bu amaçla geçici bir hükûmetin kurulacağı ve bir millî meclisin toplanacağı, manda ve himayenin kabul edilmeyeceği” kararları alındı.

27 Aralık 1919’da Ankara’ya ulaşan Mustafa Kemal; buradan valiliklere ve kolordu komutanlıklarına talimat vererek, Ankara’da toplanacak fevkalâde yetkilere sahip bir meclise temsilciler seçmelerini istedi. Seçimler hızla yapıldı ve 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) açıldı. Mustafa Kemal, millet iradesini ve egemenliğini temsil eden bu Meclise ve onun hükümetine de başkan seçildi. Başkanı olduğu TBMM, Osmanlı Hükümeti ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Sevr Antlaşması’nı kabul etmediğini dünyaya duyurdu.

İtilaf Devletleri’nin yardımıyla İzmir’i işgal eden Yunan Kuvvetleri’nin Anadolu içlerine doğru ilerlemesi 1921’de Birinci ve İkinci İnönü savaşlarıyla durduruldu. 23 Ağustos 1921’de yeniden saldıran Yunan Ordusu bozguna uğratılarak, Sakarya Meydan Savaşı kazanıldı. Yirmi iki gün geceli gündüzlü süren bu savaşta Yunan Ordusu ağır kayıplara uğratılmasıyla kazanılan bu zafer nedeniyle TBMM tarafından Mustafa Kemal’e ‘Mareşal’ rütbesi ve ‘Gazi’ unvanı verildi.

Mustafa Kemal Paşa’nın yönettiği Başkomutanlık Meydan Savaşı’nda (30 Ağustos 1922) Türk Ordusu Yunan Ordusu’nun büyük kısmını yok etti. 9 Eylül 1922’de İzmir’e girildi. 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanmasından sonra, İtilaf Devletleri Anadolu’dan ayrıldılar.

Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nın ardından, ülkeye demokrasi getirmek amacıyla, 9 Eylül 1923’te Halk Fırkası’nı (sonra CHF ve CHP adını aldı) kurdu.  TBMM tarafından 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyet ilan edilerek, Mustafa Kemal de Cumhurbaşkanı seçildi. Bu yıllarda, bin yıldan fazla bir zamandır kullanılan Arap alfabesi yürürlükten kaldırılarak, yerine 1927 yılında Latin alfabesi kabul edildi. 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’nın etkilerini en aza indirmek ve ülkenin kalkınmasını hızlandırmak amacı ile 1933’te Beş Yıllık Sanayi Planı’nı başlattı. Aynı dönemde dış politikada da önemli adımlar atıldı. Milletler Cemiyeti’ne girilmesi (1932), Balkan Antantı’nın imzalanması (1934), Montrö Boğazlar Sözleşmesi (1936) ve Sadabat Paktı (1937) gibi girişimler bu dönemdeki önemli gelişmeler arasında yer aldı.

Mustafa Kemal’e, 24.11.1934 günlü, 2587 sayılı yasayla TBMM tarafından Atatürk soyadı verildi ve bu soyadının başkaları tarafından kullanılması yasaklandı. 10 Kasım 1938 tarihinde ölünceye dek arka arkaya dört kez Cumhurbaşkanı seçilen Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu görevi en uzun süre yürüten cumhurbaşkanı oldu.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı dönemini birinci ağızdan aktardığı, Cumhuriyet tarihi açısından önemli bir belge olan “Nutuk”u, 15 - 20 Ekim 1927 tarihlerinde, CHP’nin genel kurulunda okudu. Nutuk, Atatürk’ün Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919’dan, Cumhuriyet sonrası 1927 dönemine kadarki zaman diliminde olan olayları anlatmaktadır. Son yıllarında, Hatay’ın anavatana katılması için yoğun bir diplomatik çaba sergileyen Atatürk’ün bu doğrultudaki amacı, ölümünden sonra (1939) gerçekleşti.

Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde yeni bir döneme başlayan Türkiye’de, bir taraftan çok partili demokrasiye hazırlık süreci devam ederken, önemli olaylar meydana geldi. İlk muhalefet partilerinin devamına, halktan büyük ilgi görmeleri nedeniyle izin verilmedi; Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1925) kapatıldı, Serbest Cumhuriyet Fırkası (1930) kendini feshetmek zorunda bırakıldı.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreseler, türbeler ve tekkelerin kapatılarak faaliyetlerinin yasaklanması (1924), Hilafetin kaldırılması (1924), Şapka Kanunu ile milletvekilleri ve devlet memurları başta olmak üzere tüm halka şapka giymenin mecbur edilmesi (1925), Arapça Ezan’ın yasaklanarak Türkçe okutulması (1932), Takrir-i Sükûn Kanunu (Suskunluk Yasası) ile basına etkin bir sansürün getirilmesi (1925), Harf  Devrimi ile Latin alfabesine geçiş (1928), Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesi (1935) halkın bazı kesimleri tarafından hemen benimsenmedi. Yapılan düzenlemelere muhalefet edenler ve Şeyh Said (1925), Ağrı (1926-1930), Dersim (1937) isyanları ile Menemen (1930) olaylarının failleri, kurulan İstiklal Mahkemelerinde yargılanarak, bir kısmı idam edilmek suretiyle, bir kısmı hapis ve sürgünlerle cezalandırıldı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak, 10 Kasım 1938’de İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda yaşama gözlerini yumdu. Cenazesi Ankara’ya getirilerek, on beş yıl geçici kabrinde saklandı. Ankara’nın Anıttepe semtinde kendisi için yapılan Anıtkabir bitince de, 10 Kasım 1953 tarihinde orada toprağa verildi.

“Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Atatürk’ün savaşımı dünyada pek çok mazlum ülkenin bağımsızlık eylemine örnek oldu. Hayatı bizde ve dünyada birçok edebi esere, araştırmaya, filme ve tiyatro eserine konu edilmiştir.

ESERLERİ:

TELİF: Nutuk (Aslı ve sadeleştirilmiş biçimi Nutuk ya da Söylev adlarıyla tek ya da birkaç cilt olarak, devlet ve özel yayınevlerince bircok kez basıldı. Ayrıca çeşitli dünya dillerine çevrildi), Atatürk’ün Özel Mektupları (Der: Sadi Borak, 1961), Cumali Ordugahı - Süvari Bölük Alay Liva Talim ve Manevraları (Selanik 1325 - 1909), Beşinci Kolordu Erkân-ı Harbiyesi (Selanik 1327-1911), Zabit ve Kumandan ile Hasbihal (1918), Yurttaşlık Bilgisi (Afet İnan’a notlar halinde yazdırmıstır), Atatürk Konuşuyor - Nutuk Öncesi (Der: Mahmut Soydan - Falih Rıfkı Atay), Atatürk’ün Söylev ve Nutukları (3 cilt, 1989), Geometri (1937).

ÇEVIRİ: Takımın Muharebe Talimi (General Litzmen’den, Selanik 1324-1908), Bölüğün Muharebe Talimi (General Litzmen’den, İstanbul 1328-1912).

KAYNAKÇA (Başlıcaları): Falih Rıfkı Atay / Çankaya (iki cilt 1961, tek cilt 1969) - Atatürk’ün Hatıraları:1914-1919 (1965), Hilmi Uran / Hatıralarım (1959), Şevket Süreyya Aydemir / Tek Adam (Atatürk’ün hayatı, 3 cilt, 1963-65), İsmet Kür / Anılarıyla Mustafa Kemal Atatürk (1965), İsmet Bozdağ / Atatürk’ün Sofrası (1974) - Atatürk’ün Anıları (1980), Abdurrahman Dilipak / Bir Başka Açıdan Kemalizm (1988), Turgut Özakman / Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Kronolojisi (1995), Sule Perinçek / Tüm Yapıtlarıyla Atatürk (Cumhuriyet Kitap, 9 Kasım 2000), Kemal Arıburnu / Atatürk’ten Anılar (2010).

ATATÜRK VE İNSANLIK

Atatürk düşüncesinin çeşitli yönleri vardır... Bu düşüncenin bugünkü dünyamızdaki bütün milletleri ilgilendiren duygu ve fikir değerleri üzerinde duracağım.
İlk önce size kısa bir metin, daha doğrusu birkaç cümle okuyayım:
“Milletleri, muahedelerden ziyade hisler bağlar.”
“Bugünkü dünya milletleri aşağı yukarı akraba olmuşlardır ve olmakla meşguldürler. Bu itibarla insan mensup olduğu milletin varlığını ve saadetini düşündüğü kadar bütün cihan milletlerinin huzur ve refahını düşünmeli ve kendi milletinin saadetine ne kadar kıymet veriyorsa bütün dünya milletlerinin saadetine hâdim olmağa elinden geldiği kadar çalışmalıdır...”
“Ben sevdiklerime şunu tavsiye ederim: Milletleri sevk ve idare eden adamlar, tabiî evvelâ ve evvelâ kendi milletinin mevcudiyet ve saadetinin âmili olmak isterler. Fakat aynı zamanda bütün milletler için aynı şeyi istemek lâzımdır.”
İnsanlığın iyilik ve saadeti, huzur ve refahı, insanlığın devamlı bir barış içinde yaşaması için bu kadar heyecan ve imanla dolu olan bu konuşma acaba kimin?
Tabiî anladınız. Bu sözler büyük Atatürk'ün sözleridir. Montrö'den biraz sonra, yani 1937 yılının 17 Martında Atatürk'ün bir konuşma esnasında söylediği bu sözler, o zamanki Avrupa ve dünya meselelerinin gitgide çapraşık bir hal alan manzarası ortasında bambaşka bir değer arz eder.
Bu sözler dünyaya ilân edildiği tarihte Birinci Dünya Harbinden epey uzaklaşılmış, İkinci Dünya Harbine doğru yaklaşılmaktadır. Gerçi yer yer bazı kanlı çatışmalar bir yana, görünürde dünyada barış vardır. Fakat birçok memleketlerde millî hodbinlikler o kadar sert, keskin hatlarla çizilmektedir ki insanlığın ilerisi hakkında ciddî bir murakabeye dalan ruhlar, yaklaşan bir facianın dehşetiyle irkilmekte idiler. Bu bakımdan bedbin olmak gayet tabiî idi. İşte tam böyle bir bedbinlik havasının teneffüs edildiği bir zamanda Atatürk'ün ümit, heyecan ve iman dolu sözleri işitiliyor.
Millî hodbinlikler... Evet, ferdî hodbinlikler gibi millî hodbinlikler de vardır ve fertler gibi milletler de birbirlerinin saadetini kendi saadetleri kadar düşünmekten kaçındıkça, milletler birbirlerini anlamamakta devam ettikçe, sevgi yerine nefret, yardım yerine kin duyguları hâkim oldukça dünyada devamlı bir barış ümidi de artık bir hayalden başka bir şey olamaz. Atatürk bunu şöyle izah ediyor:
“Bütün dünya hâdiseleri bize bunu açıktan açığa ispat eder: En uzakta zannettiğimiz bir hâdisenin bir gün bize temas etmiyeceğini bilmeyiz. Bunun için beşeriyetin hepsini bir vücut ve her milleti bu vücudun bir uzvu addetmek icabeder. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan diğer bütün âza müteessir olur.”
“Dünyanın falan yerinde bir rahatsızlık varsa ‘Bana ne?’ dememeliyiz. Böyle bir rahatsızlık varsa tıpkı kendi aramızda olmuş gibi onunla alâkadar olmalıyız. Hâdise ne kadar uzak olursa olsun, bu esastan şaşmamak lâzımdır. İşte bu düşünüş insanların, milletleri ve hükûmetleri hodbinlikten kurtarır... Hodbinlik şahsî olsun, millî olsun daima fena telâkki edilmelidir...”
Atatürk: “Dünyanın falan yerinde bir rahatsızlık varsa ‘Bana ne?’ dememeliyiz” diyor. Burada gayri ihtiyarî, Roosevelt'i hatırlamamak imkânsızdır. Atatürk'ten dört, beş sene sonra Roosevelt, Amerikan milletine şöyle diyordu: “Komşunuzda bir yangın çıkarsa onu söndürmek için bütün imkânlarınızla koşunuz. Yangının size kadar gelmesini beklemeyiniz” Bu söz, Birleşmiş Milletler Cephesinin kurulması için en büyük bir destek oldu.
Milletler arasında karşılıklı anlaşma, birbirini tanıma ve insanlığın saadeti için el ele vererek çalışma telkinini yapan Atatürk, düşünün, emsalsiz bir zaferin kahramanı, bir millete reva görülen türlü tazyiklere karşı bütün şiddetiyle karşı koyan, arkasında büyük bir millet duran ve başka türlü de konuşmaya hakkı olan bir insandır. Fakat fert ve millet meselelerini emsalsiz bir vuzuhla muhakeme eden, asrının derin temayüllerini ve bütün meselelerini yakından kavrayan bu insan, sözlerinde asla, günün tesirlerine maruz kaldığı için ona göre konuşan bir insan da değildir.
... Atatürk, insan ve fert meselelerinde millet ve millî hâkimiyet düsturunu her türlü düşünceye üstün tutan, fertlere ait bütün hürriyetlerin, ancak millî irade ve istiklâl mefhumu ile birlikte idrak edilebileceğini kabul eden bir insandır. İstiklâl Savaşı bu ana fikir üzerine kurulmuştur.
Böyle olduğu içindir ki Atatürk, kendi milletinin saadeti düşüncesi içinde cihandaki milletlerin saadeti fikrini de savunuyor. Bu insanî düşünüş çerçevesi içinde millî siyaseti bakınız nasıl tarif ediyor:
“Millî siyaset dediğim zaman kastettiğim mâna ve medlûl şudur: Hudud-u milliyemiz dâhilinde, her şeyden evvel kendi kuvvetimize müsteniden muhafaza-i mevcudiyet ederek millet ve memleketin hakikî saadet ve umranına çalışmak. Alelıtlak türlü emeller peşinde milleti işgal ve ızrar etmemek. Medenî cihandan, medenî ve insanî muameleye ve mütekabil dostluğa intizar etmektir.”
Bugün Birleşmiş Milletler Andlaşmasının I. maddesinin 2. fıkrası da hemen hemen aynı şeyleri ifade etmektedir:
“Birleşmiş Milletlerin amaçlarından biri de, eşit haklara ve milletlerin kendi mukadderatlarını kendilerinin tâyin hakkına dayanarak, milletler arasında dostça münasebetleri geliştirmek ve barışı kuvvetlendirmek için diğer elverişli tedbirleri almak.”
İkinci Dünya Harbi ile birlikte insanlığın ve medeniyetin maruz kaldığı büyük tehlikeyi gören ve bugün Birleşmiş Milletler topluluğunu meydana getiren memleketler bu teşkilâtı yaratmayı bir zaruret olarak kabul ettiler. Aralarında müşterek bir anlaşma zemini olmak üzere de yepyeni bir siyasî ve medenî çığır olan İnsan Hakları Sözleşmesi'ni meydana getirdiler.
Esasen pek yakın mazisi olan Birleşmiş Milletler'in kuruluşundaki gaye ve maksatları hepimiz biliyoruz. Bu teşekkülün anayasasında ve İnsan Hakları Sözleşmesi'nde tecelli eden ruh, Atatürk'ün siyasî hayatı boyunca telkin ettiği, savunduğu fikir ve ruhun tamamiyle aynıdır.

Yazar: AHMET KUTSİ TECER

BİR HALK ÖNDERİNİN PORTRESİ

 

Devrimci, Mustafa Kemal Atatürk'ün yaşantısını incelerken, onun portresine vuran halk ışığını gözden kaçırmamalıdır. Anca bu ışıklarladır ki onun yaşantı­sının, savaşlarının, devrimlerinin, ilkelerinin ve felse­fesinin köklerine ve anlamına varılabilir. Bu ışık için­de ona verilecek en güzel ve anlamlı ad halk önderi oluyor. Selanik'te ateşli ve devrimci bir kurmay, Ça­nakkale'de Anafartalar kahramanı bir komutan, bir asker ve birdenbire, Samsun'da ordu müfettişi iken, Anadolu yollarına düşünce ulusun bir bireyi, halktan biri oluyor. Erzurum Kongresi’nden sonra onu sıcak ve çekici halk giysileri içinde görüyoruz, generallik giysisini, bir halk savaşı içinde ve ardında bir başko­mutan olarak giyiyor. Bu giysi içinde bile halkça güç­lü olan bir yanı vardır, biçimci ve gelenekçi bir devle­tin başkomutanı değildir, halk içinden yaratılmış bir devletin başkomutanı değildir, halk içinden yaratılmış bir ulusal savaş ordusunun komutanıdır. Bir savaş ön­deri, bir savaş ustasıdır ve bu savaşın ülküsü halkı tam bir kurtuluşa, tam bir bağımsızlığa kavuşturmaktır. “Milli Mücadele”nin yıldızları ve defneleri parlayan mareşal yakasıyla o, Gazi Mustafa Kemal Paşa, bir kurtuluş savaşına atılmış Türk halkının önderi, alan sa­vaşlarının halk önderidir. Mustafa Kemal doğrudan doğruya halk kaynağından gelmektedir, ana ve baba­sı halktan insanlardır. Kaynağından başlayan bu halk çizgisi onu bütün yaşantısı boyunca izlemektedir. Bu çizgi onun yaşantısında, davranışlarında, devrimlerin­de ve ilkelerinde belirmektedir. Onu 1919 Haziranı'nda Amasya'da karşılayalım. Havza yollarından gelmektedir. Bir genel müfettiş midir? Düşüncelerini ve gücünü biçimci bir devletin otorite kaynaklarına da­yayan yüksek bir askeri memur mudur? Amasya'ya halktan bir adam gibi girer. Amasya 'ya kurtuluş ordu­sunun generali gibi girer. Osmanlı devletinin bütün geleneklerini bırakmıştır, halkın yanını seçmiştir.

Durmadan telgraflar, mektuplar yazıyor; bu telg­rafları ve mektupları inceleyelim, bu telgrafların, mek­tupların havasında bir üçüncü ordu müfettişinin eda­sı, kokusu yoktur, halka dayanmış bir insanın sesi, inancı, sertliği ve kesinliği vardır. Erzurum Kongre­si’nden sonra Üçüncü Ordu Müfettişi bile değildir, bir Osmanlı generali değildir, Anadolu halkının Mustafa Kemal Paşasıdır. Erzurum ile Sıvas arasındaki yolu otomobille geçerken, çoktan halkın içine girmiş, hal­kın önderi olmuştur. Sıvas Kongresi’nden sonra telgrafların, mektupların altında şu kısa, ama anlamlı im­za görünür: Hey'eti Temsiliye adına Mustafa Kemal. Hangi Hey'eti Temsiliye? Bir avuç ülkücünün kurdu­ğu kurtuluş cuntasının başındadır, ama o, bu kurulu, Sıvas Kongresi'nde halka dayamayı bilmiştir. Kendi kendisini seçmemiştir, kendisini seçmişlerdir. Hey'e­ti Temsiliye Başkanlığı'na Sıvas Kongresi'nce, yani Anadolu halkınca seçilmiştir. Gücü ve açıklığı bura­dadır. Halkın ortasında ve arasında açık ve aydınlık bir savaş vermektedir. Bü Hey'eti Temsiliye neyi temsil etmektedir? Bütün bir ulusu, kurtulmaya karar vermiş bir halkı. Kimi dolaklı avcı ceketli, kimi belden kemer­li paltosuyla o şimdi Ankara halkı arasında ulusal sa­vaşın önderidir, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Başkanı'dır. Ulusal savaş ordularının komutanlık kal­pağını, giysilerini ve çizmelerini Sakarya Savaşları’n­da giyer. Ulusal savaş resimlerinden en güzeli onu Sa­karya savaşlarının sonunda Duatepe'de gösterir. Bu bir bozkır sabahıdır. Toprak güz yağmurlarıyla ıslak ve hava serindir. 10-12 Eylül günlerinden biri. Torağın üzerine bir keçe sermişlerdir. Sırtında eski, kaba bir asker pelerini vardır. Halkın pelerini. Onu giymemiş, omuzlarına atmış. Bağdaş kurmuştur. Bacakları ve ayakları kutsal ana topraktadır. Başında Kuvayı Milliye kalpağı vardır. Dürbünü gözlerine tutmuştur. "Sa­karya melhamei kûbrası" dediği, Sakarya Savaşları’nın son anlarını izlemektedir. 13 Eylül'de Sakarya doğu­sunda düşman kalmayacak ve düşman çekilip kaçacak­tır.

Bu resimde, çok dikkatle gözlenince görülen kü­çük, çok küçük bir şey var: Mustafa Kemal'in görü­nen çizmesinin tabanında, burunda ufak bir delik var­dır. Halk o kadar verebilmiştir ve o, başkomutan o ka­darını giyebilmiştir. Biraz sonra, ana vatan toprağı üze­rinde doğrulacak ve çizmesinin altından vatan toprağının ıslak sıcaklığını duyacaktır, ürperecek ve titreyecektir. Toprağının ve halkın yoksulluğunu, bir zafer sabahında ta iliklerinde duymuştur. Bu duyguyu ilke­lerinde ve devrimlerinde işleyecektir. Hep halk önde­ri kalacaktır. O, odaların, sarayların, törenlerin başko­mutanı değildir, kutsal vatan toprağının, çıplak ve ger­çek toprağın askeridir, oradan zaferle birlikte gerçek kurtuluşun sesini de getirecektir. Savaşların üzerine bir uygarlık, bir devrim düzeni kurmasının anlamı bu­dur. Ayaklarından yüreğine değin ana toprağın ve hal­kın sızısını, acısını, çıplaklığını, yoksulluğunu duyuyor. Cumhurbaşkanı olarak görevi nedir? Havza'dan yola, halktan biri, Mustafa Kemal olarak çıkarken gö­revi ne idiyse odur. Erzurum ve Sıvas kongrelerinde halktan biri olarak içtiği gizli andı unutmamıştır: Kur­tuluşun, uyanışın önderi olacaktır. Halkın derin kaynaklarını sezecektir. Ve bu kaynaklardan devrimleri­nin ilkelerini örecektir. Yoksulluğa, geriliğe ve karan­lığa savaş. Törensel bir cumhurbaşkanı olmamıştır. Halk önderi bir Cumhurbaşkanıdır. Büyük ekonomik çelişmeler arasında ortaçağ düzeninden çıkış yolları aramaktadır, halkın kan ve emeğinden doğan devleti halka yöneltmektedir, bir devletçilik önderidir. Yeni­leşme yolunda ortaya halktan biri olarak çıkar, Kasta­monu'da hasır şapkası ile halkı selamlar. Ve Sıvas do­laylarında, karatahta başındadır. Uygarlık savaşının öğretmenidir. Bizler, devrimciler onun bu halkçı çiz­gilerini iyi izlemek zorundayız. Onun halk önderi portresi kurtuluş ve uyanış savaşımızı ışıklarla doldurmak­tadır. Halka ihanet etmemiş bir insandır o. Çıktığı kay­nağı yaşantısı ile izlemiş, halka dayanmış, halk için sa­vaşmış ve yeniden o kaynağa, bütün devrim güçlerini bağrında saklayan halka dönmüştür.

Bu yüzden, Mustafa Kemal Atatürk oradadır, hal­kın içindedir, halktan yana, halk için ve halk uğruna Türk ulusunun devrimci çabalarını yönetmekte, gene de, kuşakların halk önderi olarak kalmaktadır. Musta­fa Kemal Atatürk'ün portresi bu açıdan incelenince, halkın ışığı içinde o, her zaman ve her zaman Türki­ye sorunlarının çözümleyicisi olarak kalmaktadır. Ne­den ki, o halk olmanın, halka önder olmanın sorunla­rını çözmüştür.

 (Devrimcinin Takvimi, Ekim 1997)

Yazar: CEYHUN ATUF KANSU

İNGİLİZLER KAPATTI KEMAL PAŞA AÇTI

İNGİLİZLER KAPATTI KEMAL PAŞA AÇTI

 

TAHA AKYOL

 

PEŞ PEŞE gelen iki gün var ki, Osmanlı saltanatının sonunu ve bağımsız Türkiye'nin başlangıcını temsil eder: İlki 18 Mart 1920'dir, Osmanlı Mebusan Meclisi İngiliz işgali altında çalışamayacağı gerekçesiyle son oturumunu yaparak tatile girdi.

İkincisi 19 Mart 1920, Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Büyük Millet Meclisi’nin açılacağını bildiren ve bunun için seçimler yapılmasını isteyen genelgesini yayınladı.

 

 

 Mustafa Kemal Paşa ile telgrafla mülakat

-18 Ekim 1919 günlü Tasvir-i Efkâr gazetesinde Ankara’daki Mustafa Kemal’le yapılan mülakat fotoğraflı olarak yayımlandı.

 

Henüz hiçbir askeri zaferi bulunmayan Milli Kurtuluş Hareketi Sivas Kongresi ile öyle bir siyasi güç haline gelmişti ki, Damat Ferit 31 Eylül 1919’da istifa etmek zorunda kalmıştı... İzleyen olayların akışı şöyle.

 

KUVAYI MİLLİYE

 

- 2 Ekim 1919: Anadolu hareketi ile uzlaşmak gerektiğini gören Vahdettin, vatansever Ali Rıza Paşa’yı sadrazam atadı. Kabine’de Harbiye Nazırı Cemal Paşa, Bahriye Nazırı Salih Paşa gibi Kuvayı Milliye’li isimler vardır. Bu dönemde Kuvayı Milliye son derece güçlendi.

 

- 12 Ocak 1920: Vahdettin’in kapattığı Osmanlı Mebusan Meclisi, yeni seçimlerle açıldı. Seçimleri büyük çoğunlukla Müdafaayı Hukuk cemiyetlerinin adayları kazanmıştı. Osmanlı Meclisi’nde Mustafa Kemal’in en yakın arkadaşı Rauf Bey (Orbay) başkanlığında “Felah-ı Vatan Grubu” kurulmuştu. Artık Osmanlı Meclisi de Milli Mücadele yanlısıdır. İstanbul basınında sansür kalkmıştır, Mustafa Kemal Paşa ile mülakatlar yayınlanmaktadır.

 

- 14 Şubat 1920: Londra’da yapılan İtilaf Devletleri Konferansı’nda İngiltere Başkanı Llyod George Yunan işgali altındaki İzmir’in Yunanistan’a ilhak edilmesini, Yunan toprağı olmasını savundu, bu görüşü kabul gördü. İzleyen günlerde Venizelos, şu sözlerle İtilaf devletlerine teminat verdi: “Mustafa Kemal’in hareketi sırf bir blöftür... 15 gün içinde bir harekâtla mağlup edilir.”

 

 

MUSTAFA Kemal Paşa’nın TBMM’nin kurulacağına dair 19 Mart 1920 tarihli genelgesi.

 

MİSAK-I MİLLİ

 

- 17 Şubat 1920: 28 Ocak’ta kabul edilmiş olan Misak-ı Milli (Milli Yemin) basına, kamuoyuna, bütün dünyaya ilan edildi. Misak’ın taslağını Mustafa Kemal Ankara’dan göndermiş, Mebusan Meclisi’ndeki vatansever Felah-ı Vatan Grubu tarafından oybirliğiyle kabul edilmişti.

 

İSTANBUL’UN İŞGALİ

 

- 3 Mart 1920: Yunan ilerlemesini ve İtilaf devletlerinin baskısını protesto eden Ali Rıza Paşa istifa etti. Yerine kurulacak Salih Paşa hükümeti, Anadolu hareketine zaman kazandırmak için ancak 25 gün dayanabilecekti.

 

- 10 Mart 1920: Gelişen Kuvayı Milliye’den endişeye kapılan İtilaf devletleri, Londra’da “Türkiye’de azınlıklara kötü muamele yapılıyor” gerekçesiyle İstanbul’un işgaline karar verdi. Karar İstanbul’daki ‘Yüksek Komiserler’e bildirildi. İngiliz Tarihçi Arnold Toynbee 1926’da yayınladığı kitabında, bunun yalan olduğunu yazacaktır.

 

- 16 Mart 1920: İstanbul resmen işgal edildi, basına sansür getirildi, bütün devlet dairelerine el konuldu, vatanseverler tutuklanmaya başladı. Akşamüzeri Meclis’i basan İngiliz askerleri Rauf Bey, Kara Vasıf, Numan Usta ve Şeref Bey’i tutukladılar, tutuklamalar devam edecek, tutuklananlar Malta’ya sürülecektir.

 

Mustafa Kemal Paşa Ankara’da “İslam Âlemine Beyanname” yayınladı, işgalin bütün Müslümanların istiklaline tehdit olduğunu bildirdi.

 

- 18 Mart 1920: İngiliz işgalini protesto eden Mebusan Meclisi kendisini tatile soktu. Osmanlı Meclisi fiilen kapanmıştı. Artık İstanbul’da milli iradeyi temsil edecek bir organ yoktur. İngilizler Vahdettin’e 24 Mart’ta Damat Ferit’i tekrar sadrazam olarak tayin ettirecekler, fiilen kapattıkları Meclis’in resmi fesih işlemini de 11 Nisan’da Vahdettin’e yaptıracaklardır.!

 

 

Mustafa Kemal’in gazetesi

- MUSTAFA Kemal Paşa Ankara’ya geldiğinde yaptığı ilk işlerden biri ‘Hakimiyet-i Milliye’ adıyla bir gazete çıkarmak oldu. 10 Ekim 1919 tarihli ilk sayısı yanda görülüyor.

 

ANKARA’DA MİLLET’İN MECLİSİ

 

- 19 Mart 1920: Ankara’da Heyet-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal Paşa, bütün vilayetlere ve Müdafaayı Hukuk cemiyetlerine genelge yayınladı. Bu genelge sadece Milli Kurtuluş tarihimizin değil, anayasa ve demokrasi tarihimizin de en önemli belgelerinden biridir. Şöyle başlar:

 

Madde 1- Ankara’da olağanüstü yetkilere sahip bir Meclis, milletin işlerini yönetmek ve denetlemek üzere toplanacaktır. Yani ‘milleti yönetme’ yetkisi artık İstanbul’un değil, Ankara’nındır. Bu Meclis sadece ‘yasama’ yapmayacak, ‘yönetim’ ve ‘denetim’ de yapacaktır... Yani kuvvetler birliği. Ankara’da açılacak olan Büyük Millet Meclisi ‘millet’in bütün unsurlarını temsil edecektir, tam demokratik ve birleştiricidir. Genelgede bu madde şöyle:

 

Madde 6- Bu Meclis üyeliğine her fırka (parti), zümre ve cemiyet tarafından aday gösterilmesi caiz olduğu gibi, her ferdin de bu mukaddes mücahedeye fiilen katılmak için bağımsız adaylığını istediği mahalde ilana hakkı vardır.

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLET MECLİSİ

 

- 23 Nisan 1920: Meclis, Mustafa Kemal Paşa’nın tercihiyle cuma günü ve o zamana kadar Osmanlı meclislerinde görülmemiş bir İslami törenle açıldı. Hep birlikte Hacıbayram’da cuma namazı kılındı, tekbirlerle Meclis binasına kadar gelindi.

Tarık Zafer Tunaya’nın belirttiği gibi Meclis’te inkılapçılar, Osmanlı reformistleri, sarıklı hocalar, mahalli kıyafetleriyle (Kürt) Beyleri ve Bolşevizme sempati duyan solcular vardır.

 

Kapanan Osmanlı Mebusan Meclisi ile açılan Büyük Millet Meclisi arasında organik devamlılık vardır; Ankara’ya gelen Osmanlı Mebusları artık Büyük Millet Meclisi’nin üyeleridir. Osmanlı Meclisi’nin çıkardığı son kanun vakıflarla ilgilidir, sıradaki Ağnam (Hayvan) Vergisi Kanunu yasalaşmadan kalmıştı.

 

Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin çıkaracağı ilk kanun bu Ağnam Kanunu olacaktır.

 

Meclis’in açılışında ve 24 Nisan’da Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı uzun konuşmada ve izleyen dönemde saltanat ve hilafete sadakat vurgusu kuvvetlidir.

 

Fakat Mustafa Kemal Paşa’nın 24 Nisan konuşmasında şu iki cümle geleceğin işaretidir:

 

“Artık Yüce Meclisinizin üzerinde bir kuvvet mevcut yoktur... Hilafet ve saltanat Yüce Meclisinizin tanzim edeceği kanuni esaslar dairesinde muhterem ve kutlu yerini alacaktır.”

 

Milli Mücadele geliştikçe Cumhuriyet fikri güçlenecek ve Cumhuriyet’i bu Meclis kuracaktır.

 

23 Nisan hepimize kutlu olsun.

KAYNAK: İngilizler kapattı Kemal Paşa açtI (Milliyet, 23.04.2016).

http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/taha-akyol_329/ingilizler-kapatti-kemal-pasa-acti_40093256

Yazar: TAHA AKYOL

İŞTE SAVARONA’NIN BİLİNMEYEN HİKAYESİ

İŞTE SAVARONA’NIN BİLİNMEYEN HİKAYESİ

 

Soner YALÇIN

 

Savarona’nın hikayesi pek bilinmiyor: İlk sahibi “Okyanus Ötesi” Pennsylvania’dan! Savarona’nın ikinci sahibi Hitler miydi? Atatürk Savarona’yı niye çok istedi? Yatta kaç gün kalabildi? Savarona hangi krallara peşkeş çekildi? Gemiyi turizm amaçlı ilk kimler kiraladı? İran Kraliçesi Süreyya’nın Savarona’ya getirdiği son umudu Fatma Bacı kimdi? Trabzonlu Mehmet Şeber Savarona’ya niye talip oldu? Savarona’yı kimler yaktı; kimler antikalarını çaldı? İşte soruların yanıtları…

 

Sizi Önce New York’a Götüreyim…

 

Alman kökenli mühendis John A. Roebling tel kablonun mucidiydi. Bu nedenle göç ettiği Amerika’da dünyanın en büyük tel kablo üreticilerinden biri oldu. Telgraf telleri, elektrik telleri, köprü telleri, gemi ve asansör telleri üretip sattı.

Amerikalı zengin mühendisin bir hayali vardı; Brooklyn ile Manhattan’ı birbirine bağlayacak köprü yapmak.

1865’te kolları sıvadı; köprü projesini kendi çizdi. Gerekli girişimleri yapıp teklifini kabul ettirdi. Fakat talihsizlik; köprünün yerini tespit çalışmaları sırasında geçirdiği kaza sonucu 1869’da öldü.

Oğlu Washington Roebling, babasının hayalini hayata geçirmek için inşaatın başına geçti. Yine bir talihsizlik, köprü kulelerinin inşa edileceği su altı odalarında çalışırken vurgun yedi ve yatalak oldu. Ancak babasının hayalini gerçekleştirmek için inşaatı bırakmadı; eşi Emily Warren Roebling yardımıyla köprüyü 1883’te bitirdi.

Savarona’nın ilk sahibi Emily Margaret Roebling, işte Brooklyn Köprüsü’nü inşa eden bu çiftin kızıydı…

 

İlk Sahibi “Okyanusya Ötesi”

Pennsylvanıa’dan

 

Pennsylvanialı Richard McCall Cadwalader, Princeton Üniversitesi mezunu başarılı bir bankacıydı. Müziğe kabiliyetliydi ama onu asıl merakı denizcilikti.

Roebleingler’in kızı Emily Margaret ile evliydi.

Emily Margaret Cadwalader da kocası gibi denizi seviyordu. Yatlara düşkündüler. Yatlarıyla dünyanın birçok yerini gezdiler. O yıllar Amerikalı zenginler arasında dünyayı turist olarak gezmek modaydı.

Cadwalader çiftinin 1926’da yaptırdıkları yatlarının adı, Savarona’ydı.

Savarona; Hint Okyanusu’nda yaşayan bir Afrika kuğusunun adıydı.

Cadwalader çifti ikinci yatlarını 2 yıl sonra, 1928’de inşa ettirdi. İlginçtir, ona da Savarona adını verdiler.

Ve üç yıl sonra 1931’de yaptırdıkları, dünyanın en büyük özel yatına da Savarona adını koydular.

İşte bugün gündemimize -ne yazık ki fuhuş baskınıyla gelen- Savarona bu Savarona’ydı!

Almanya’nın ünlü Blohm und Voss tersanesinde inşa edilen ve Hamburg’ta denize indirilen Savarona, 124.3 metre gövde uzunluğuyla dünyanın en büyük yatıydı.

Savarona’nın denize indirilişi hayli görkemli oldu. Time, The New York Times, Chicago Tribune gibi dünya basını Savarona’ya çok ilgi gösterdi.

Ancak Savarona’nın ABD’ye girişi sorunlu oldu. Amerika yatın yapım gideri kadar gümrük ve kayıt parası istedi. Bu da yaklaşık 3 milyon dolar tutarındaydı.

Cadwalader çifti parayı ödemek istemedi. Savarona geldiği yolu izleyerek tekrar Hamburg’a döndü.

Savanora Almanya’ya dönmüştü ama kurtuluşu yoktu. Çünkü Amerikan vergi memurları Savarona’nın peşini bırakmadı. Cadwalader çiftini vergi kaçırmakla itham ettiler. İddiaya göre çift, daha az vergi vermek için Savarona’yı şirket malı gibi göstermişti.

Dava sürerken, yetmezmiş gibi Emily Margaret Cadwalader geminin çarkçı başına aşık oldu. Yatın en üst katındaki odasından, üç kat aşağıdaki çarkçı başının odasına giden özel bir merdiven yaptırdı. Gizlice buluşuyorlardı. Ve sanıyorlardı ki 80 küsur personelin bu aşktan haberleri yok. Olay, Richard McCall Cadwalader’ın kulağına gitti. Aile faciası son anda önlendi.

Savarona Cladwalader ailesine uğurlu gelmemişti. Şubat 1937’de gemiyi satılığa çıkardılar.

 

Atatürk Çok Kızdı

 

Tarih 4 Eylül 1936.

Yer İstanbul.

Atatürk’ün canı bir olaya çok sıkkındı.

O gün, İstanbul’a gelen İngiliz Kralı 8’inci Edward’ın şerefine Moda koyunda yelken yarışı düzenlendi.

Atatürk yarışı Kral Edward’la birlikte yaşlı Ertuğrul yatında izledi. Fakat Ertuğrul manevra yaptıkça etrafa yağlı kurum yağdırdı. Edward, beyaz elbisesine konan kurumu üfledikçe elbisesi daha da berbat oldu. Atatürk’ün canı sıkıldı; durumu kurtarmak için, “Majeste bu yat epey zamandır çalışmadığı için, kazanları ısınıncaya kadar bu kurumlar bizi rahatsız edecektir” dedi ve Kral’ın koluna girerek bitişikteki İngilizlerin görkemli kraliyet yatına geçtiler.

Atatürk akşam yemeğinde yanındakilere, “Efendim medeniyet iddiası lafla olmaz, Bu iddiaya girenlerin her malzemesi her hususta tamam olmalıdır. Yoksa insan işte böyle kepaze olur.”

Kuşkusuz…

Bir tek bu olay Savarona’nın alınma sebebi değildi.

Bir başka neden de Atatürk’ün sağlığıyla ilgiliydi. Atatürk’ün hastalığı ağırlaşıyordu. Doktorları, deniz havasının Atatürk’e iyi geleceğini söylüyorlardı.

Savarona bir umuttu; umudun adıydı.

Ama tek başına bu da Savarona’nın alınmasının nedeni değildi.

Gözden kaçan bir olgu var:

Atatürk hayatının son döneminde genç Türkiye Cumhuriyeti’nin deniz işleriyle çok alakalıydı. O dönemde neredeyse sadece Denizbank’ı kurdurmak, Türk deniz ticaret filosu oluşturmak, Deniz kuvvetlerini güçlendirmek gibi projeler üzerinde çalışıyordu. O yıllarda Almanya’ya Sus, Trak, Marakaz, Etrüsk gemilerinin sipariş edilmesinin sebebi de buydu.

Bunların tümü Savarona’nın alım nedeniydi.

 

Hitler, Savarona’yı Satın Aldı mı?

 

Atatürk Savarona’nın fotoğraflarını görünce çok beğendi. Berlin Büyükelçisi Haydar Apak Cadwalader ailesiyle temasa geçti. Ardından Cumhurbaşkanlığı özel kalem müdürü Hasan Rıza Soyak başkanlığında bir komisyon kuruldu. Heyet Almanya’ya gitti. Tercümanları ise Atatürk’ün manevi evladı Abdurrahim Tunçak idi.

Ayrıca incelemeler yapması için de Sakarya gemisi motor makinisti Adil Aşıroğlu görevlendirildi. Çünkü Savarona 5 yıldır Hamburg limanına demirliydi. Bazı tamiratların yapılması elzemdi.

Fakat Türk heyetini bekleyen bir sürpriz vardı.

Savarona’nın alımında karşılarına bir engel çıktı: Adolf Hitler!

Hitler, Savarona’yı Alman denizaltıları için ana gemi olarak kullanmak istiyordu. Kimi iddialara göre Savarona’yı satın almışlardı. Sadece devir işlemleri yapılmamıştı.

İşte tam bu sırada Türkiye teklifini vermişti. Yani araya giren Hitler değil, Türkiye idi.

Almanya ile Türkiye Savarona yüzünden karşı karşıya geldi. Atatürk geri adım atmaya yanaşmadı. Sonunda Hitler Savarona’dan vazgeçti. Niye?

Bir iddia; Hitler, Savarona’yı Atatürk’ün çok istediğini duyunca almaktan vazgeçti. Çünkü Atatürk’ün askerliğine hayrandı ve Atatürk’ün hastalığını biliyordu. Kim bilir belki de, Avrupa’yı işgale hazırlanırken Atatürk gibi bir askeri karşısına almak istemiyordu.

İkinci iddia ise, Cadwalader ailesi, Hitler’in Savarona’yı hangi amaçla istediğini anladılar ve kuşkusuz ABD’nin dayatmasıyla satmaktan vazgeçtiler.

Neyse, Türkiye sonunda Savarona’yı 23 Şubat 1938’de resmen aldı. Ödenen para 1 milyon 200 bin dolar idi.

Ve Savarona 1 Haziran 1938’de Dolmabahçe önüne demirledi. Atatürk çok heyecanlandı ve hemen Dolmabahçe’den Acar motoruyla yata gitti. Çok beğendi. Yata “Güneşdil” adının verilmesine karşı çıktı; Savarona adı güzeldi; “öyle kalsın” dedi.

Savarona’da ilk emrini Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’ya verdi; “Nuri oğlum, kitaplarımı getirdin mi? Hepsini kamarama muntazam koy, herhalde pek dışarı çıkmayacağım için bol bol okuma fırsatım olacak.”

Savarona’yı görünce sevinci ve heyecanını saklayamayan Atatürk, Savarona’da sadece 56 gün yaşadı. Evet, iki ay bile değil.

İlk günler rahatsızlığı hafifler gibi oldu. Fakat daha sonraki günler, -kendisine o kadar iyi bakmasına, perhizlerine harfiyen uymasına rağmen- iki kez kriz geçirdi.

Hastalığı artınca, 25 Temmuz gece yarısı saat 01.00’de Dolmabahçe’ye nakledildi. Bir daha Savarona’ya hiç gidemedi.

Ve ne yazık ki Savarona, Atatürk’e derman olmadı; uğurlu gelmedi.

 

Savarona Hep Gündemde Kaldı

 

Atatürk Savarona’da 56 gün kaldı.

Ama Savarona Atatürk’le özdeşleşti. Ata’nın emanetiydi.

Buna rağmen hep politik tartışmaların odağında oldu.

1946 seçimleriyle TBMM’ye Demokrat Parti’nin meclis oturumlarında en çok eleştirdikleri konuların başında, “Cumhurbaşkanlığı yatı” Savarona vardı.

Sadece Savarona değil Atatürk’ün “Beyaz Treni” de polemik konusuydu.

Savarona’nın masrafları CHP’ye yük olmuştu. Aslında DP’lilerin iddia ettikleri gibi “Milli Şef” İsmet İnönü yatı pek kullanmıyordu. Hatta Savarona’nın Deniz Kuvvetleri’nin hastanesi olmasını önermiş; ancak bu dönüşüm çok masraflı bulunduğu için vazgeçilmişti.

Keza İnönü, II. Dünya Savaşı’ndan sonra; 1948’de “bütçeye yararı olur” diye Savarona’nın satılmasını gündeme getirdi. Bu nedenle yurtdışındaki Türk büyükelçilerine haberler gönderildi.

Savaş sonrasının yoksulluğuna rağmen bir İngiliz firması Savarona’ya talip oldu. Satış gerçekleşmedi. Çünkü Türk basınında “Savarona bize Atatürk’ün emanetidir, satılamaz” yazıları çıktı. Bu işin öncüsü ise Ulus Gazetesi’nden Nurettin Artam’dı.

“Kamuoyu baskısı var, madem satamıyoruz, o halde turizm amaçlı kiraya verelim” fikri ortaya atıldı. Trabzonlu denizci Mehmet Şeber Savarona’yı kiralamak için Ulaştırma Bakanlığı’yla masaya oturdu. Anlaşma olmadı. Basın tepkiliydi.

Peki, ne yapılacaktı?

Diğer yanda Savarona masraflıydı; bu nedenle senelerdir İstanbul/Küçüksu sahilinde demirlemiş duruyordu.

 

Mısırlı Zenginlere Kiralandı

 

1950’de iktidar el değiştirdi.

DP iktidar olunca Savarona tartışması bitmedi.

Liberal piyasa ekonomisine inanan DP, Savarona’yı atıl durumdan kurtarmak için kolları sıvadı.

1951’de bir Mısır acentası aracılığıyla Savarona’yı bir aylığı 300 bin liradan Mısırlı zenginlere kiraya verdi. Mısırlı zenginlerin Akdeniz’deki maceralı gezileri Türk basınından tepki aldı.

Atatürk’ün emanetinde Mısırlıların oturmasına bazı çevreler sert tepki gösterdi.

DP bunun üzerine (ki Celal Bayar’ın bastırmasıyla) Savarona’yı öğrencilerin eğitiminde kullanılmak üzere Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na “okul gemisi” olarak verdi.

Geminin komutanlığına atanan Deniz Kurmay Albay Vedat Burak, gemi demirbaş sayımını inceden inceye yaparak, (ki şöminedeki yakılacak odunların bile) kaydını yaptı.

Bu kadar özenli olmasının nedeni; Cadwalader çifti antikaya çok meraklıydı ve Savarona’da çok değerli antikalar vardı. Örneğin yatın baş tarafındaki yemek salonu tamamen orijinal Fransız Kralı XV’inci Louis’e aitti.

 

Kral Faysal’ın Hizmetinde

 

1955’de Savarona konusu yine meclis gündemine geldi.

Bu kez konuyu meclise taşıyanlar CHP’lilerdi.

Savarona, askeri eğitim amacıyla Akdeniz’de sefere çıkmıştı. Fakat yatta sadece askeri öğrenciler yokmuş; Irak Kralı Faysal’ın ricası üzerine kendisi İtalya/ Capri’ye götürülmüştü!

CHP’liler kızgındı; Atatürk’ün emaneti Savarona ve askeri öğrenciler nasıl Kral’ın emrine, hizmetine verilirdi.

DP’lilerin yanıtı bir gerçeği ortaya çıkardı.

“Sizin döneminiz 1946’da Kral Faysal, İskenderun’dan alınıp Marsilya’ya yine Savarona’yla götürülmedi mi?” Götürülmüştü.

Kral Faysal, Savarona’yı çok seviyordu. Bazı gezilerinde Türk Hükümeti’nden rica ediyor, Savarona’yı kullanıyordu. Eh komşu hakkı bu olsa gerek!

Savarona herkesin gözdesiydi.

Başbakan Adnan Menderes de Savarona’yla mehtap gezisine çıkmaya bayılıyordu.

Ne garip değil mi; Savarona’yı çok seven Kral Faysal da, Başbakan Menderes de idam edildi.

Savarona onlara da uğurlu gelmemişti.

 

Fatma Bacı Savarona’ya Çağrıldı

 

Savarona, İran Kraliçesi Süreyya’ya da uğurlu gelmedi.

Bilirsiniz dünyalar güzeli Prenses Süreyya’nın çocuğu olmuyordu. Bu nedenle Şah Muhammed Rıza Pehlevi eşini boşadı.

Fakat boşanmadan kısa bir süre önce, 1956’da Şah ve Prenses İstanbul’a geldiler; Savarona’da kaldılar.

İkisi de Ata’nın emanetini çok beğendiler.

Bu arada kimin aklına geldiyse, Prenses Süreyya’ya, yaptığı koca karı ilaçlarıyla çocuğu olmayanların dertlerine derman olan 65 yaşındaki Fatma Bacı’dan bahsetti. Süreyya heyecanlandı; görüşmek istedi.

Bunun üzerine Fatma Bacı Yalova’dan bulunup Savarona’ya getirildi!

Fatma Bacı ile Prenses Süreyya uzun müddet kamarada kaldılar. Sonra Yalova kaplıcalarına gittiler.

Savarona’daki herkes artık emindi; Prenses Süreyya nur topu gibi oğlan doğuracaktı.

Olmadı; Fatma Bacı’nın ilaçları yeterli gelmemişti!

 

Özal Savarona’yı Jilet Yapacaktı

 

Savarona 40 yıl önce büyük bir tehlike atlattı.

3 Ekim 1979’da İstanbul Heybeliada yakınlarında demirliyken makine dairesinde çıkan yangınla büyük hasar gördü.

Kısa sürede onarıldı ve 24 Ağustos 1980’de tekrar okul gemisi olarak kullanılmaya başlandı.

Fakat…

Savarona, 27 Temmuz 1986’da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı envanterinden çıkarıldı. Savarona başıboş kaldı.

Bu arada Çankaya Köşkü’nde oturan “Büyük Atatürkçü” Kenan Evren Savarona’nın çürümesini seyrediyordu.

Ve en hazin olay 1989’da yaşandı.

ANAP Hükümeti Savarona’yı hurdaya çıkardı. Yani parçalanıp satılacaktı, jilet olacaktı.

Haberin basında çıkması üzerine devreye armatör Kahraman Sadıkoğlu girdi. Savarona’yı 49 yıllığına kiraladı.

Bu arada, yatı teslim aldığında gördü ki, Savarona kapı tokmaklarına kadar yağmalanmıştı. İşin acı yani, hırsızların Sadıkoğlu’na çaldıklarını satmalarıydı.

Sadıkoğlu Savarona’yı eski ihtişamlı haline dönüştürüp turizm amaçlı kullandı.

Ne kadar çabalasa da Sadıkoğlu bu kiralama işinden para kazanamadı; Savarona’nın giderleri çoktu.

Geçen hafta Savarona’da yapılan fuhuş operasyonu geminin bundan sonraki hayatını değiştirecek gibi görünüyor. Hükümet, Savarona’yı müze yapmayı düşünüyor.

Bakalım bundan sonra Savarona’nın seyri nasıl olacak.

 

KAYNAK: Soner Yalçın / İşte Savarona’nın Bilinmeyen Hikayesi (Odatv.com, 02.10.2010).

 


Yazar: Soner YALÇIN

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör