Recep Tayyip Erdoğan

Cumhurbaşkanı, Başbakan, Devlet Adamı, Siyasetçi

Doğum
26 Şubat, 1954
Eğitim
Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Burç

Siyaset ve devlet adamı, Türkiye’nin 12. ve günümüzdeki Cumhurbaşkanı. Ak Parti kurucusu ve Genel Başkanı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski Başkanlarından, eski Başbakanlardan.

26 Şubat 1954 tarihinde İstanbul / Kasımpaşa'da doğdu. Sahil Güvenlik Teşkilatında da görev yapmış Rizeli bir denizci babanın oğludur. Çocukluğunu Rize'de geçirdi. Ailesi ile birlikte on dört yaşında ailesi ile Rize'den İstanbul'a göç etti ve Piyale Paşa İlkokulu'nda okudu. Çocukluk döneminde ekstra harçlık için İstanbul bazı sokaklarında limonata ve simit sattı.  1965'te girdiği İmam Hatip Okulunu 1973’te bitirdi. Yüksek öğrenimini sonradan Marmara Üniversitesi'ne bağlanarak adı Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi olarak değiştirilen Aksaray İktisadi ve Ticari İlimler Yüksek Okulu'ndan ön lisans derecesiyle 1981 yılında mezun oldu. Camialtı, İETT ve Erokspor'da 16 yıl futbol oynadı ve 12 Eylül 1980 sonrasında futbolu bıraktı.

Recep Tayyip Erdoğan, 1980 yılında, çalışmakta olduğu İETT'den ayrılınca özel sektörde çalışmaya başladı. 1982 yılında askere gitti, askerden döndükten sonra yine aynı şirkette yaklaşık bir buçuk yıl çalıştı. Daha sonraki çalışma hayatına başka bir şirkette genel müdür olarak devam etti. Bu arada üniversite yıllarında Milli Türk Talebe Birliği'nin çalışmalarına katıldı. Politikaya ilgi duyarak, 1978 yılında Millî Selâmet Partisi (MSP) Beyoğlu Gençlik Kolu Başkanlığına ve aynı yıl MSP İstanbul İl Başkanlığına seçilerek fiilen politikaya girmiş oldu.

12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra 1983 yılında kurulan Re¬fah Partisi ile siyasi hayatına devam etti. 1984 yılında bu partinin Beyoğlu İlçe Başkanı, 1985 yılında da İl Başkanı ve MKYK üyesi oldu. 1986 ara seçimlerinde milletvekilliğine, ardından 1989 yılında da Beyoğlu ilçesinden belediye başkanlığına adaylığını koydu. 1989 seçimlerinden Refah Partisi ikinci parti olarak çıktı ve 1991 yılında tekrar milletvekili adayı oldu ve partisi barajı geçince milletvekili seçildi. Ancak “tercihli oy sistemi” nedeniyle Yüksek Seçim Kurulu milletvekilliğini iptal etti. Onun yerine o yıl Meclise Mustafa Baş girdi.

1994 yılına kadar İstanbul İl Başkanlığı görevini sürdüren Erdoğan, medya ve anket tahminlerini altüst ederek 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde % 25,19 oy alarak, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. Dünyanın en büyük metropollerinden biri olan ve Türkiye'nin sosyal ve ekonomik başkenti olan İstanbul’da yaptığı Belediye Başkanlığı döneminde kaçak yapılaşma ve o yıllarda şehri kasıp kavuran susuzluk sorunu ile mücadele etti ve mücadelelerinde önemli başarılara ulaştığı gözlendi. Bu yıllarda hakkında açılmış olan davalar, milletvekili olduğunda dokunulmazlığı nedeniyle düştü.

Recep Tayyip Erdoğan, 12 Aralık 1997 tarihinde davet üzerine gittiği Siirt’te, katıldığı mitingde yaptığı konuşma sırasında Milli Eğitim Bakanlığı'nın öğretmenlere tavsiye ettiği bir kitaptan, Ziya Gökalp'ın 1912 yılında Balkan Savaşı için yazdığı “Asker Duası” başlıklı şiirini okuduğu için, özellikle “Minareler süngü / Kubbeler miğfer / Camiler kışlamız / Müminler asker” dizeleri tartışma konusu yapılarak, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde yargılanmaya başlandı. Yargılama sonucu Türk Ceza Kanunu'na göre "Halkı din ve ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek" suçunu işlediği gerekçesiyle dört ay hapis cezasına çarptırıldı. Erdoğan, bu mahkeme kararıyla, 4.5 yıl sürdürdüğü İstanbul Belediye Başkanlığını bırakarak 26 Mart 1999 günü Kırklareli iline bağlı Pınarhisar Cezaevine girdi. 24 Temmuz 1999 günü tahliye oldu. Bu süreçte, onu seven ve destekleyen çevreler tarafından yeni bir parti kurması yolunda kendisine telkinlere açık oldu.

Fazilet Partisi'nin, Anayasa Mahkemesi tarafından temelli kapatılmasının ardından, bağımsız kalan milletvekilleri, yeni parti kurma çalışmalarını "Gelenekçiler" ve "Yenilikçiler" olarak adlandırılan iki kanattan sürdürdü. "Milli Görüşçü" olarak adlandırılan kanat Recai Kutan'ın genel başkanlığında 20 Temmuz 2001'de Saadet Partisi'ni (SP) kurarken, "Değişimci" kanat da Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde 14 Ağustos 2001'de, Adalet ve Kalkınma Partisi'ni (AK Parti) kurdu ve Erdoğan, parti genel başkanlığına seçildi. Partisi,  katıldığı genel seçim olan 3 Kasım 2002 seçimlerinde büyük bir başarı elde etti ve oy kullanan seçmenlerin % 34,29 oyunu alarak birinci parti oldu.

Lideri olduğu parti seçimi kazandı ama, Recep Tayyip Erdoğan seçim yasağı bulunduğu için Meclise giremedi. Arkadaşı ve partisinin lider kadrosundan Abdullah Gül bir süreliğine parti başkanlığını ve 58. hükümeti kurarak başbakanlığı yürüttü. Bu ara formülün ardından şu süreç yaşandı: Yapılan genel seçimlerde Siirt milletvekili seçilen Fadıl Akgündüz'ün milletvekilliğinin düşürülmesi ve aynı şehirde AK Parti’den ilk sırada milletvekili seçilmiş olan Mervan Gül'ün adaylıktan çekilmesi üzerinde Siirt’te ara seçim yapıldı. Erdoğan, yapılan bu ara seçime girerek milletvekili seçildi ve AK Parti hükümetini Abdullah Gül'den devralarak 2003 yılında ilk kez Başbakan oldu.

Başbakan Erdoğan, kurduğu hükümetler döneminde çok sayıda reformlar uyguladı. Türkiye 45 yıl sonra Avrupa Birliği ile bir Ortaklık Anlaşması imzaladı, Erdoğan'ın görev gelmesi ile Türkiye'nin AB'ye katılım müzakereleri başladı. Ülkede yapmış olduğu reformlar sonrası European Voice Organization tarafından "The European of the Year 2004" seçildi.

2007 genel seçimlerinde, Türkiye tarihinde 52 yıl sonra ilk kez iktidarda olan bir parti, ikinci döneminde oy oranını arttırdı ve Erdoğan’ın genel başkanı olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi bu seçimi  % 46.58 oy oranıyla kazandı.

Erdoğan, 2010 yılında kamuoyunun uzun yıllardır anayasa değişikliği taleplerini değerlendirerek, özellikle 12 Eylül darbesi döneminde yapılan anayasa yerine daha çağdaş ve demokratik bir anayasa özlemini karşılamak üzere kolları sıvadı. Yeni anayasanın tümüyle değiştirilmesi için, ön hazırlık olarak 12 Eylül 2010’da referanduma gitti. Hazırladığı paket, seçmeden destek gördü ve % 57.94 “Evet” oyuyla kabul edildi. Bu referandumdan sonra 2012 yılında yapılacak yeni anayasanın çalışmalarına başladı.

2011 yılında, Erdoğan liderliğindeki AK Parti, Türkiye siyasi hayatında başarısını sürdürerek, 12 Haziran 2011 genel seçimlerinde bu kez oylarını önceki seçime göre yeniden arttırdı ve  % 49,9 oyla seçimin galibi oldu ve Erdoğan, 61. TC hükümetini tek başına kurarak çalışmalarını sürdürdü.

Recep Tayip Erdoğan birçok ödül aldı. Bunlardan birkaçı şunlardır: 18 Nisan 2004 - "Dünyanın En Etkili 100 Kişisi"'nden biri (Time dergisi), 13 Haziran 2004 - "Altın Plaka" ödülü, Amerikan Başarı Akademisi Ödülü (İngilizce: Academy of Achievement), 8 Ağustos 2006 - "Karadeniz Ülkelerinde Yılın Reformcusu ödülü" (Hazar Enerji Entegrasyonu), 15 Ocak 2008 - "Köprüleri İnşa Etmek" ödülü (Müslüman Sosyal Bilimciler Derneği), 26 Ekim 2009 - Nişan-ı Pakistan (Pakistan), 12 Ocak 2010 - "İslam'a Hizmet Ödülü" Kral Faysal Fonu), 1 Mart 2010 - "Hariri Ödülü"                                          BM Habitat ve Refik Hariri Vakfı), 25 Kasım 2010 - "Yılın Lideri" (Arap Bankalar Birliği).

Recep Tayyip Erdoğan, 10 Ağustos 2014 Pazar günü halkın oyları ile 12. Cumhurbaşkanı seçildi. Türkiye'nin 12. ve günümüzdeki Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı öncesinde, 2003-2014 yılları arasında 11 yıl başbakanlık yaptı. 2007 anayasa değişikliği referandumu sonrasında anayasada yapılan değişiklikle birlikte 10 Ağustos 2014 tarihinde gerçekleştirilen seçimle doğrudan halkoyuyla seçilen ilk cumhurbaşkanı oldu. Bu seçimde Erdoğan, % 51.79 oranında oy aldı.

Kurucuları arasında yer aldığı Adalet ve Kalkınma Partisi'nin genel başkanlığı görevini 12 yıl boyunca sürdürürken; 2002, 2007, 2011 ve 2015 genel seçimlerinden en yüksek oyu alan parti olarak ayrılmıştır. Ak Parti, 2015 genel seçimlerinde de en yüksek oyu alan parti olmuştur.

Cumhurbaşkanlığı görevine 28 Ağustos 2014'te başlayan Erdoğan, 4 Temmuz 1978 günü verdiği bir konferansta tanıştığı 1955 doğumlu Emine Erdoğan (Gülbaran) ile evli; Ahmet Burak ve Necmettin Bilal adlarında iki oğul,  Esra ve Sümeyye adlarında iki kız babasıdır.

Recep Tayyip Erdoğan, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi üzerine, cep telefonu mesajı ve televizyon konuşmalarıyla vatandaşları meydanlara çıkarak darbecilere karşı durmalarını istedi. Bütün şehirlerde milyonlarca kişi meydanlarda toplanarak gece geç saatlere kadar ellerinde Türk bayraklarıyla demokrasi nöbetini günlerce devam ettirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, görevini sürdürürken AK Partinin hazırladığı anayasa teklifinin 16 Nisan 2017'da yapılan referandumda kabul edilmesiyle yetkilerini genişletti. Halkın yüzde 51.41'nin "Evet" oyu verdiği ve "Hayır" oylarının yüzde 48.59'da kaldığı bu referandumun ardından yeniden AK Parti üyesi oldu.

29 Mayıs 2017'de Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında toplanan Merkez Karar Yönetim Kurulu (MKYK) toplantısında Erdoğan yeniden AK Parti Genel Başkanı oldu.

KAYNAKÇA: Sadık Albayrak / MSP Davası ve 12 Eylül (1990), Süleyman Yeşilyurt / Türkiye’nin Başbakanları (2006), Sema Dülger / Dünden Bugüne Devletin Zirvesindekiler (2007), Türker Alkan / AKP Liderliği (Radikal, 9.5.2007), Fatih Bayhan / Recep Tayip Erdoğan’ın Liderlik Şifreleri (2007), Sefa Kaplan / Recep Tayip Erdoğan (2007), Ergün Poyraz / Takunyalı Führer (2010), Hüseyin Besli – Ömer Özbay / Bir Liderin Doğuşu (2010), İhsan Işık / Ünlü Devlet Adamları (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 1, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Fomous People (2013), Anayasa değişikliği referandumu: YSK kesin sonuçları açıkladı (bbc.com, 27 Nisan 2017), Son dakika... Erdoğan'ın A Takımı açıklandı. İşte yeni MYK (29.05.2017).

III. KÜLTÜR ŞURASI AÇILIŞ KONUŞMASI (03.03.2017).

III. KÜLTÜR ŞURASI AÇILIŞ KONUŞMASI (03.03.2017).

 

Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN'ın Açılış Konuşması

Değerli kültür ve sanat insanlarımız,

 

Kültür ve Turizm Bakanlığımızın kıymetli mensupları,

 

Değerli misafirler,

 

Sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum.

Kültür ve Turizm Bakanlığımız tarafından düzenlenen 3’üncü Milli Kültür Şurası’nın ülkemize, milletimize, kültür ve sanat dünyamıza hayırlı olmasını diliyorum.

Şura’ya, açılış oturumunda ve komisyon çalışmalarında görüşleriyle, teklifleriyle, tenkitleriyle, değerlendirmeleriyle katkı sağlayacak olan tüm kültür, sanat ve ilim insanlarımıza şükranlarımı sunuyorum.

Üç gün sürecek toplantılar sonunda yayımlanacak Şura Sonuç Raporunun, kültür ve sanat politikalarımızın geleceğine ışık tutmasını, yeni bir kültür hamlesine vesile olmasını temenni ediyorum.

Milli Kültür Şurasının 28 yıl sonra yeniden toplanmasını sağlayan Bakanımız Nabi Avcı Hocamızı ve ekibini tebrik ediyorum.

 

Değerli arkadaşlar…

Türkiye, farklı kültürlerle zenginleşerek gelişmiş, insanlık tarihine damga vurmuş bir medeniyetin mirasçısıdır.

Ecdadımız, mimariden musikiye, görsel sanatlardan edebiyata kadar kültürün her alanında çok önemli eserler ortaya koymuştur.

Bu büyük mirasa, hakkıyla sahip çıkabildiğimizi söyleyebilmemiz ise, maalesef çok zor.

 

Burada birkaç rakamı sizlerle paylaşmak istiyorum…

Ülkemizin 2015 yılında en çok ziyaret edilen müzeleri olan Ayasofya’ya 3,5 milyon, Topkapı Sarayına 3,2 milyon ve Mevlana Müzesine 2,3 milyon kişi geldi.

Buna karşılık sadece Paris’teki LUVR Müzesi aynı yıl 9 milyon kişi tarafından ziyaret edildi.

Aynı şekilde, “UNESCO’nun Yaratıcı Şehirler Ağı”nda 54 ülkeden 116 şehir bulunuyor.

Ülkemizden ise sadece, 2015 yılında Gaziantep, gastronomi alanında bu listeye girebildi.

Nitekim, ülkemizin kültür harcamalarına baktığımızda, 2014 yılındaki 33 milyar liralık meblağın yarısına yakınını, televizyon ve televizyon yayınları kategorisinin oluşturduğunu görüyoruz.

Kitap, gazete, dergi harcaması yüzde 13’le; sinema, tiyatro, konser harcaması da yüzde 5,7 ile kültür ekonomisinde yer alıyor.

Esasen, geçtiğimiz 14 yılda kültür alanında çok önemli işler de yapıldı.

Örneğin, doğrudan bakanlığa bağlı müze sayısı 93’ten 198’e, müze ve ören yeri ziyaretçi sayısı 7,4 milyondan 17,3 milyona çıktı.

Destek verilen özel tiyatro sayısı 59’dan 216’ya, sinemaya verilen destek miktarı da 6 milyon dolardan 176 milyon dolara yükseldi.

Ülkemizdeki sinema seyircisi sayısı 23,5 milyondan 58 milyonun üzerine çıkarken, özellikle yerli filmler 31 milyon seyirci ile tarihimizin en yüksek seyirci potansiyeline ulaştı.

Ülkemizde ISBN numarası verilen kitap sayısı 2002 yılında 16 bin civarındayken, geçen yıl bu rakam 54 binin üzerine çıktı.

2005 yılından bugüne Türk kültür, sanat ve edebiyat eserlerinin yabancı dillere çevrilmesi için 2 bin 312 esere 16 milyon liralık destek sağlandı.

Yunus Emre Kültür Merkezlerini, TİKA’nın kalkınma yardımlarında, Maarif Vakfımızın eğitimde yaptığı işi, kültürümüzün, dilimizin, sanatımızın dünyaya tanıtılması konusunda yapmak üzere kurduk.

İngiltere, Fransa ve Almanya başta olmak üzere, dünyada pek çok örneği bulunan bu merkezlerimizi, daha canlı, daha etkin hale getirmeliyiz.

Bunun için, Yunus Emre Enstitüsünü, bürokrasinin çarkları arasında ezilmesine yol açmayacak, tıpkı Maarif Vakfı gibi, özerk bir çerçeve içinde faaliyetlerini yürütecek yeni bir yapıya kavuşturmalıyız.

Diğer taraftan yurt dışındaki kültürel varlıklarımızın korunması hususunda da, geçtiğimiz 14 yılda önemli mesafeler kat ettik.

TİKA başta olmak üzere, Balkanlardan Orta Asya’ya, Kuzey Afrika’dan Kafkasya’ya kadar geniş bir alanda, ata yadigârı eserlere sahip çıktık, onardık, gerekiyorsa yeniden inşa ettik.

Ülkemiz içinde de Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan alanlarımızın sayısını 9’dan 16’ya çıkartırken, geçici listedeki alan sayısını da 69’a yükselttik.

 

Değerli arkadaşlar…

Bütün bunlar elbette çok önemli, çok kıymetli hizmetlerdir.

Fakat, önümüzde yapmamız gereken çok büyük ve hayati işler olduğunun da farkındayız.

Öncelikle, kültürel faaliyet adı altında niteliksiz, milli kültürümüze uymayan, kültür hayatımıza katkı sağlamayan etkinlikler konusunda dikkatli olmalıyız.

Kültürün her alanında birikimimize sahip çıkacak, değerlerimizi yaşatacak çalışmaları ön plana çıkarmalı ve desteklemeliyiz.

Televizyonun, internetin, özellikle de sosyal medyanın kültürümüzü adeta yiyip bitirmesine göz yumamayız.

Tam tersine bu imkânları kendi kültürümüzü yeni kuşaklara aktarma konusunda etkin bir şekilde kullanmanın yollarını aramalıyız.

Osmancık ve Küçük Ağa gibi, Osmanlı tarihini, Kurtuluş Savaşı yıllarımızı anlatan dizilerin, bir neslin üzerindeki etkilerini çok iyi hatırlıyoruz.

Şimdi de Diriliş Ertuğrul dizisi, benzer bir şekilde, ülkemizin içinde ve dışında, ilgiyle takip ediliyor.

Demek ki, uğraşınca, emek verince, kaynak ayırınca netice alınabiliyor.

Bu tür örnekleri çoğaltmalıyız.

 

Diğer hususlarla birlikte, medya alanındaki faaliyetlerimizin de ölçüsü, bilmekle anlamak arasındaki farkı ifade eden kültür ve irfan kavramları olmalıdır.

İrfandan yoksun bir kültür, açık konuşayım, hamallıktan başka bir şey değildir.

İstanbul’a Fatih’in gözüyle bakmazsanız, sadece taş ve beton yığınlarıyla denizin karışımından ibaret bir şehir görürsünüz.

Bursa’yı Orhan Gazi’nin gözüyle, Edirne’yi Sultan Murat’ın zaviyesinden temaşa etmezseniz, bu şehirlerin ve temsil ettikleri medeniyetin sırlarına vakıf olmazsınız.

Gönlerde dalgalanan bayrağımıza, şehitlerimizin nazarıyla bakmazsanız, o renk de, o ay da, o yıldız da size birer grafik unsuru olmanın ötesinde söz söyleyemez.

 

Halbuki ne diyor şair:

“EY MAVİ GÖKLERİN BEYAZ VE KIZIL SÜSÜ,

KIZ KARDEŞİMİN GELİNLİĞİ, ŞEHİDİMİN SON ÖRTÜSÜ,

IŞIK IŞIK, DALGA DALGA BAYRAĞIM!

SENİN DESTANINI OKUDUM, SENİN DESTANINI YAZACAĞIM.”

 

Evet, bayrağımızı işte bu şekilde görmek için, milli kültür şuuruna ihtiyacımız bulunuyor.

Unutmayınız, siyasi iktidar seçimle, oyla, sandıkla olunabilir; ama kültür iktidarı için çok daha farklı bir birikime, emeğe, çalışmaya, dirsek çürütmeye, alın teri dökmeye ihtiyaç vardır.

 Bugün ülkemizdeki manzaraya baktığımızda, milletimizin hâkim rengini oluşturan kesimlerin kültürel iktidardan epeyce uzakta olduğunu görüyoruz.

Bir avuç marjinalin, hatta terör örgütü yanlısı kesimlerin çok daha etkin olduğu bu alana, mutlaka asli sahibinin, yani milletimizin rengini vurmalıyız.

Hiçbir devlet, kendi imkânlarıyla, devlet ve millet düşmanlarını besleyemez.

Kamu kurumları başta olmak üzere, kültür etkinlikleri düzenleyen kuruluşların, bu tür devlet ve millet düşmanı kesimlere itibar etmemesi, destek vermemesi şarttır.

Bununla birlikte, kendi tarihimizden, kendi değerlerimizden beslenen kişi ve kuruluşların da, artık kaliteli, mahalli olandan doğup küresele doğru akan bir kültürel üretim yapmaları gerekiyor.

Türk kültürü, güzel olanı, iyi olanı, kıymetli olanı bünyesine katmakta sıkıntısı olmayan, bunları mevcutla birleştirip çok daha üst bir noktaya çıkmayı kazanç sayan bir anlayışa sahiptir.

Bizim kültürümüz, bırakınız gelişmeye mani olmayı, tam tersi gelişmeyi teşvik eder.

Bir dönem bilinçli bir şekilde yürütülen inancımıza ve kültürümüze yönelik aşağılama kampanyalarının amacı, işte bu değerli varlığımızı önce gözlerden uzaklaştırmak, sonra da tarihe gömmektir.

Halbuki, üzerine çamur sıçratıldı diye mücevherin değeri düşmez.

Türk kültürü de, maruz kaldığı tüm saldırılara ve tahribat çabalarına rağmen hala dünyanın en kadim, en derinlikli, en kıymetli kültürleri arasındaki yerini korumaktadır.

Bize düşen, günümüzün ihtiyaçlarıyla yeniden yorumlayarak kültürümüzü ihya etmek, ayağa kaldırmak, geleceğe taşımaktır.

Bunun için, teslimiyeti değil tahkimiyeti esas alan bu yaklaşımla, milli kültürümüzü yaşatma ve geliştirme yolunda üzerimize düşenleri hep birlikte yapmalıyız.

 

Değerli arkadaşlar…

Kültür, sadece kitap, sadece müzik, sadece mimari değildir.

Kültür, bütün bunları içine alan bir hayat biçimidir.

Selamlaşmamızdan başlayan, oturup-kalkışımıza, giydiğimize, yiyip-içtiğimize, evimizin düzenine kadar, kimliğimizin tüm unsurlarını, sahip olduğunuz kültür belirler.

Dünya, son birkaç asırdır kültürel bakımdan “tekdüzeleşme” yolunda hızla ilerliyor.

Bu durum, sadece Türk kültürü değil, diğer tüm kültürler bakımından da büyük bir tehdittir.

Bizim kuşağımız, deyimlerden kimi araç-gereçlere kadar, mahalli kültürümüzün zenginliklerinin önemli bir kısmının son şahitleri, son kullanıcılarıdır.

Yeni kuşakların önemli bir bölümü, maalesef bu zenginlikten mahrum kalmıştır, kalacaktır.

Eğer bugün İstanbul’un sokaklarında yürüyen bir kişinin, kıyafetinden, ayakkabısından, şapkasından, vücut çalımından hangi kültüre mensup olduğunu çıkartamıyorsak, kültürel kuraklığın pençesindeyiz demektir.

Bir sofranın başına geçtiğimizde örtüsünden tabaklarına, yemeklerinden sunumuna tüm unsurlarıyla hangi milletin ürünü olduğunu anlayamıyorsak, durum gerçekten vahimdir.

Elbette bu sıkıntıların bize, ülkemize, milletimize mahsus olmadığını biliyorum.

Dünyanın pek çok yerinde aynı tartışmalar yapılıyor, aynı sancılar çekiliyor.

Fakat bizim bir farkımız var

Biz, hem medeniyet birikimi, hem tarihi geçmişi, hem de devlet geleneği bakımından çok farklı bir milletiz.

Çağ kapatıp çağ açmış bir ecdadın torunları olarak, kendimize yeni ve büyük bir gelecek inşa etme gücüne, iradesine, imkanına sahibiz.

İşte bunun için BÜYÜK TÜRKİYE diyoruz.

İşte bunun için GÜÇLÜ TÜRKİYE diyoruz.

İşte bunun için 2023 hedeflerimize ulaşmak istiyoruz.

İşte bunun için gençlerimize 2053 ve 2071 vizyonlarını miras bırakıyoruz.

Ve işte bunun için Anayasa değişikliğiyle ülkemizi yeni bir yönetim sistemine kavuşturmanın mücadelesini veriyoruz.

Her konuda siyasetimizin, hareket noktamızın merkezine yerli ve milli olanı yerleştirmemizin sebebi de işte budur.

 

Değerli arkadaşlar…

Bugün burada Milli Kültür Şuramızı topluyor olmamız da aynı amaca yöneliktir.

Medeniyetimizden koparsak, her şeyimizi kaybederiz.

Kültürümüzü kaybedersek, yok oluruz.

Kimliğimizi, kişiliğimizi, özgünlüğümüzü terk edersek, yığınların içinde kaybolup gideriz.

Onun için her fırsatta TEK MİLLET, TEK BAYRAK, TEK VATAN, TEK DEVLET diyoruz.

Bu ilkeler, istiklalimizin ve istikbalimizin emniyet kilididir.

Geleceğimize güvenle bakabilmek için, BİR OLMAK, İRİ OLMAK, DİRİ OLMAK, KARDEŞ OLMAK, HEP BİRLİKTE TÜRKİYE OLMAK İÇİN, bizi bir arada tutan çimento olarak gördüğüm milli kültürümüze sahip çıkmalıyız.

Rahmetli Cemil Meriç’in deyimiyle, fırtınaya tutulduğumuzda sığınacağımız yegâne liman olan kitaplarımıza, kültürümüze, medeniyetimize sahip çıkmalıyız.

Kültürümüzden uzaklaştıkça kendimize yabancılaşacağımızı, kendimize yabancılaştıkça da güçlü olanların boyunduruğuna biraz daha gireceğimizi biliyoruz.

Ne diyor Akif:

”DOĞDUĞUMDAN BERİDİR, AŞIĞIM İSTİKLALE;

BANA HİÇ TASMALIK ETMİŞ DEĞİL ALTIN LALE!

YUMUŞAK BAŞLI İSEM, KİM DEDİ UYSAL KOYUNUM?

KESİLİR BELKİ, FAKAT ÇEKMEYE GELMEZ BOYUNUM!”

Yeni nesilleri işte bu şuurla yetiştirmek mecburiyetindeyiz.

Bu sebeple, sık sık eğitimdeki ve kültürdeki eksiklerimize dikkat çekiyor, yeni dönemde bu alanlara yoğunlaşmamız gerektiğini ifade ediyorum.

3’üncü Milli Kültür Şurası’nda tüm bu meselelerin enine boyuna tartışılacağına ve ortaya, geleceğimize ışık tutacak somut teklifler konacağına inanıyorum.

Bir kez daha Şura’nın düzenlenmesinde emeği geçenleri tebrik ediyorum.

Şura çalışmalarına katkı verecek kültür, sanat ve ilim insanlarımıza şimdiden şükranlarımı sunuyorum.

Sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Kalın sağlıcakla…

KAYNAK: Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN'ın Açılış Konuşması (kultursurasi.kulturturizm.gov.tr, erişim 27.04.2017).

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN, CUMHURBAŞKANLIĞI SOFRASI’NDA AKADEMİSYEN VE FİKİR İNSANLARINI AĞIRLADI

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN, CUMHURBAŞKANLIĞI SOFRASI’NDA AKADEMİSYEN VE FİKİR İNSANLARINI AĞIRLADI

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Sofrası’nda akademisyen ve fikir insanlarıyla buluştu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cumhuriyetin ilk yıllarında başlatılan ve pek çok kesimden ismin davet edildiği geleneği Cumhurbaşkanlığı Sofrası’nda sürdürüyor.

Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda gerçekleşen yemeğe, Prof. Dr. Hüseyin Hatemi (İstanbul Ticaret Üniversitesi), Prof. Dr. Osman Can (Marmara Üniversitesi), Prof. Dr. Atilla Yayla (İstanbul Ticaret Üniversitesi), Prof. Dr. Ahmet Çiğdem (Gazi Üniversitesi), Prof. Dr. Fuat Keyman (Sabancı Üniversitesi), Prof. Dr. Burhanettin Duran (İstanbul Şehir Üniversitesi/ SETA),  Prof. Dr. Gülnur Aybet (Bahçeşehir Üniversitesi), Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşin (Yeditepe Üniversitesi), Prof. Dr. Kemal Sayar (Psikolog/ Yazar), Prof. Dr. Erol Göka (Psikolog/ Yazar), Dr. İbrahim Dalmış (Pollmark Araştırma Şirketi), Doç. Dr. Fahrettin Altun (İstanbul Şehir Üniversitesi), Prof. Dr. Edibe Sözen (Gazikent Kalyoncu Üniversitesi), Prof. Dr. Ümit Meriç (Sosyolog-Yazar), Prof. Dr. Alev Erkilet (Sakarya Üniversitesi) ve Prof. Dr. Beril Dedeoğlu (Galatasaray Üniversitesi) katıldı.

Yemekte ayrıca, İzmir Milletvekili Binali Yıldırım, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Savaş Şafak Barkçin de yer aldı.

KAYNAK: Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Sofrası’nda Akademisyen ve Fikir İnsanlarını Ağırladı (tccb.gov.tr, 14.01.2015).

Yazar: tccb.gov.tr

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör