
Süleyman Nazif
Şair ve yazar, devlet adamı (D. 29 Ocak 1870, Diyarbakır - Ö. 4 Ocak 1927, İstanbul). Tarihçi, mutasarrıf ve divan tarzında şiirleri ve Mîzânü’l-Edeb adlı bir de retorik kitabı bulunan Mehmed Said Paşa’nın oğlu. Ailesiyle birlikte, dört yaşında iken Harput’a, iki yıl sonra Maraş’a gitti. Maraş’ta ilköğrenimine başladı. Bir yıl sonra Diyarbakır’a döndüler. Bir süre burada rüşdiyeye devam etti. Sonra Mardin’e taşındılar. Orada özel öğrenim görerek yetişti; Arapça, Farsça ve Fransızca öğrendi. Ayrıca edebiyat, sarf ve nahiv, tarih, mantık dersleri de aldı.
Evlerindeki ilmî ve edebî toplantılar, düzenli öğrenim görmeyen Süleyman Nazif’in yetişmesine olumlu bir etkide bulundu. Babasının ölümünden sonra Muş Reji Müdürlüğünde, Mardin’de ve Diyarbakır’da il meclisinde kâtip olarak çalıştı. Vilayet matbaası müdürlüğü ve vilayet gazetesi başyazarlığı görevlerinde bulundu.
Bu arada kısa süren bir evlilik yaptı. 1895’te Diyarbakır’da ortaya çıkan Ermeni meselesi üzerine oluşturulan bir heyete katıldı. Olayları incelemek için Diyarbakır’a gelen Abdullah Paşa, rapor hazırlarken Süleyman Nazif’in edebî kabiliyetini keşfetti ve onu beraberinde kâtip olarak Musul’a götürdü. Nazif, kısa bir süre sonra Diyarbakır’a döndü, buradaki vazifesinden istifa ederek 1896 tarihinde İstanbul’a geldi.
Döneminde yaşayan birçok aydın gibi Paris’e gitti (1897). Paris’te Ahmet Rıza’nın Meşveret gazetesinde yönetime karşı yazılar yazdı. Orada, Catulle Mendes ve Hanri Barbus’la tanıştı. Aynı yıl içinde İstanbul’a döndüğünde vilayet mektupçusu görevi verilerek Bursa’da zorunlu oturmaya tabi tutuldu (1897-08). Bu yıllarda Servet-i Fünûn dergisine dedesinin adı olan İbrahim Cehdî imzasıyla yazılar gönderdi. Meşrutiyet’in ilanı üzerine İstanbul’a gelerek Ebüzziya Tevfik ile Tasvir-i Efkâr gazetesini çıkardı (1908), gazetede hükümeti şiddetle eleştiren yazılarından dolayı İstanbul’dan uzaklaştırılmak amacıyla Basra (1909), Kastamonu (1910), Trabzon (1911), Musul (1913) ve Bağdat (1914) valiliklerine atandı. 1915 yılında devlet memurluğundan ayrılarak tüm zamanını yazarlığa ayırdı.
1912’de Trabzon valiliğinden azledildiği sırada İstanbul’da Hak gazetesinde yazıları yayımlandı. Mütareke döneminde İstanbul’da 1918’de Hâdisât gazetesini çıkarmaya başladı. Bu gazetenin ömrü de Nazif’in yazıları nedeniyle uzun sürmedi. İstanbul’un İtilaf devletlerince işgalinin (23 Kasım 1918) ertesi günü Hadisat gazetesinde yayımladığı Kara Bir Gün adlı yazısıyla işgali korkusuzca protesto eden ilk aydınımız oldu. Süleyman Nazif’in “Kara Bir Gün” yazısıyla gelişen olaylar ve dönemi atmosferi, 1987’de“Kara Bir Gün” adlı TV filmine konu olmuştur.
Sansür dairesindeki Yüzbaşı Aziz Hüdâî Bey tarafından sansürden kaçırılarak yayımlanan bu yazı çok ilgi gördü, iki saatte gazetenin tamamı satıldı. İki ay sonra (23 Ocak 1919) üniversite konferans salonunda düzenlenen Pierre Loti’yi anma toplantısında yaptığı konuşmada işgal kuvvetlerine karşı sert bir dil kullanmaktan çekinmedi. İşgal yıllarında Ermeni meselesiyle ilgili makaleler de yazdı. Bütün bu yazılarında işgal kuvvetlerine sert bir dille çattı, Avrupalıların Haçlı zihniyetinde olan tutumlarını eleştirdi. Bu yazıları ve konuşmayı hazmedemeyen İngiliz işgal kuvvetleri komutanlarınca Malta adasına sürülerek orada yirmi ay kaldı. Dönüşünde Peyâm-ı Sabah, Son Telgraf, Yeni Ses gazeteleri, Resimli Gazete, Yarın, Mahfil, Asri Türkiye, Servet-i Fünûn dergilerinde bir süre daha yazarlığını sürdürdü. Zatürreeden öldüğünde yeleğinin cebinde üç nikel kuruşu vardı, cenazesi Türk Tayyare Cemiyeti tarafından kaldırıldı. Edirnekapı Mezarlığına gömülüdür.
Servet-i Fünûn’da İbrahim Cehdi takma adı ile yayımladığı ilk şiirlerinde Namık Kemal’in etkisinde görülen Süleyman Nazif, yazılarında Arapça ve Farsça kelimelere biraz fazla yer vermiş olmasına rağmen döneminin birçok edebiyatçısı tarafından (Ahmed Haşim, Mehmet Akif vd.) nesirde büyük bir üslupçu kabul edildi, hatta düzyazıları şiirlerinden üstün tutuldu. Nazif, Ziya Gökâlp’in Türkçülük anlayışını eleştirdi. Uzun boylu, geniş omuzlu, esmer ve yağız çehreli, siyah sakallı, vakarlı ve heybetli bir insan olan Nazif vatanperver ve korkusuz bir şahsiyet idi. Halit Fahri Ozansoy, onun 1925’teki Şapka Kanunu’ndan sonra “yıldırımlı ve şimşekli fikirlerle dolu başının üstüne inadına dar gelen” siyah bir melon şapka oturttuğunu yazar.
Şiirleri üç dönemde incelenebilir: 1892-97 arası olan Servet-i Fünûn öncesi ilk döneminde Namık Kemal etkisinin yoğun hissedildiği vatan temasını işleyen hürriyetçi şiirler yazdı. Bunları Gizli Figanlar’da topladı. 1898-08 yılları arası, Servet-i Fünûn topluluğuna girdikten sonraki dönemde Servet-i Fünûn’un estetik ölçülerini benimsedi, konuları bireyselleşti. Fakat gene de Türk toplumunun aksayan taraflarına kayıtsız kalamadı. 1908’den sonraki döneminde, bireysel acıları işlemekle birlikte millî duyguya daha fazla yer verdi. Onun şiirlerinde vatan, her şeyden önce bir coğrafî değer taşıdı, vatan bir mekândır. Ondaki bu mekân duygusu, toprağı yakından tanımasından ileri gelir. Az da olsa tabiat ve aşk şiirleri de kaleme aldı. Şiirde aruz veznini kullandı. Hece vezniyle Cenk Türküsü adlı bir şiir yazdı.
Düzyazısında “hadîd ve şedîd bir mizaca sahip”tir. Hitabet, mektup, inceleme, konferans ve makale türü yazılarının konuları sanat ve edebiyatla; dil hakkında; Osmanlıcılık ve Türkçülükle ilgili olanlar ve Avrupa ile ilgili yazılar olmak üzere tasnif edilebilir. Üslûp sahibi olan Nazif, son devir Osmanlıcasının en mükemmel ve ahenkli örneklerini verdi. Dile hâkimdir. Cümleleri ve kompozisyonu sağlamdır. Heceyi beğenmedi ve sonuna kadar sadeleşme hareketine muhalif kaldı. Türkçülerle şiddetli polemiklere girdi.
Süleyman Nazif İçin Ne Dediler?
“Üslubunun tetkikinden anlıyoruz ki, Süleyman Nazif bir şarklı zihniyetiyle ‘belagat’ kaidelerine büyük bir iman ile inanan son büyük edibimizdir. Söz’ün kudretini, kelimelerin âhenginden, nidaların azametinden ve tezatların şimşeklerinden beklerdi. Fakat muhayyirul ukul bir hayat menbaı olan bu adam, ateşten parmaklariyle kelimelere dokununca onları garip bir seyyale ile canlandırmasını bilirdi. Cansız kamus onun elinde bir meşale gibi yanardı (...) Onu okuyan adam, bağıran bir adamı dinliyorum zannederdi ve önünde matbaa harfleriyle basılmış bir sayfanın bulunduğunu unuturdu. “ (Ahmet Haşim)
***
“Eğer Türk şair ve nâsirleri arasındaki ruhî karabete göre zürriyet grupları ayırmak caizse, rahmetli Süleyman Nazif’i, hayranı olduğu ve hakkında bir de monografi yazdığı Fuzulî’nin değil, Nef’î’nin manevî şeceresine kaydetmek doğru olur. “Batarya ile Ateş” muharriri, Fuzulî’nin aşkından ziyade Nef’î’nin kinine vâristir. Bu miras, onun çatılmış süngüleri andıran dik ve kalın kaşlarının altındaki tehlikeli bölgede nöbet bekleyen simsiyah gözlerinin yırtıcı bakışlarında, gülüşlerinin arkasına saklı öfkeyi, tabiatın diliyle ifşa eden sivri uzun dişlerinde, sözünün ve yazısının kezzap gibi keskin üslûbunda müşterek bir ifade haline gelmişti. Bu kaş, bu göz, bu diş, bu ses, bu söz ve bu yazı, uzviyetle ruh arasındaki farkları” unutturacak kadar birbirine karışır ve yakışırdı. (…)
“Süleyman Nazif’in istihzası, gülen bir öfkeydi. Onun iki dudağını açıp da üst ve alt dişlerini birbirine bastırarak içerlek ve ıslıklı bir gülüşü vardı ki, hicvinin hedefini ısırmaya hazırlandığı intibaını vermeye kâfiydi. Bunun için Türk nazmında Nef’î’den ve Türk |nesrinde Nazif’ten şiddetçe üstün bir heccava tesadüf edilemez.” (Peyami Safa)
***
“Süleyman Nazif’in gözlerimin önünde son kalan hayali, başındaki siyah bir melon şapka ile görünüşüdür. Toparlak siyah sakalı, hattâ ağzının ortasında öne doğru fırlıyarak sanki bir hücum işareti veren iki dişi bile bu portreyi sonradan tamamlar. Fakat birden gözlerini hatırlarım. Ateş gibi parlıyan bu gözler, Nazif konuşmağa başlayınca, artık bu heybetli ve biraz da dehşet verici çehreye keskin bir zekânın ışığını öylesine salar ki o andan sonra Nazif için çirkin adam diyemezsiniz. Bir misal de vereyim: Kadıköyü’nde, tanınmış bir felsefe profesöründen ayrılmış olan çok zarif ve çok güzel bir hanım, bir gün bana, Süleyman Nazif için: ‘Harikulâde çekici adam! Benimle evlenmek istese derhal evet derim’ demişti. Ben, sadece ‘Sizden çok yaşlı’ diyebildim ve hanım eli ile derhal itiraz işareti yaparak: ‘Fakat o gözlerdeki ateşli zekâ... Bunu ne ile değiştirebilirsiniz?’ diye ağzımı kapamıştı. Kadınları, Stendhal ve Paul Bourget gibi büyük kadın psikologları 300 sayfalık kitapları ile ne kadar anlatabildiler ki ben anlayıp da anlatabileyim? Bir labirentin içinde bocalamaktan hiç hoşlanmam. Hanım haksız da değildi. Süleyman Nazif bakışlarındaki kudret, zekâsının hiciv kıvılcımları ile birleşince söz silâhlarının en amansızı olurdu.” (Halit Fahri Ozansoy)
***
“Süleyman Nazif, çok zeki, sosyal, dışa dönük ve millî hisleri kuvvetli bir şahsiyettir. Servetifünûncularla ve Türkçülerle bağdaşamayan bağımsız bir karakteri vardır. O, bir gurup adamı, bir ekol adamı değildir. Kuvvetli şahsiyeti, enerjisi ve mizacındaki hırçınlık yüzünden bir yere bağlanamamıştır. Ondaki hürriyetçi tavır, bu kabına sığmaz mizacından kaynaklanmaktadır. Onun bağımsız karakteri Türkçülere de cephe almasına sebep olmuş, o hayatı boyunca tek başına kalmış, fikirlerini ve inançlarını tek başına savunmuştur. Bir bakıma onun kudreti ve tesiri de buradan gelir. Tek başına, gür sesiyle başta Avrupalı devletler olmak üzere herkese ve her şeye meydan okumuştur. Onun yalnızlığına da sebep olan bu bağımsızlığı, mizacından ve karakterinden olduğu kadar yetişme tarzından da gelmektedir. O, çocukluğunda birbirinden farklı ve payitahttan uzak şehirlerde yaşamış, bir aile içinde de olsa yabancı bir çevrede olmanın ruhuna verdiği yalnızlık ve yabancılık duygularını tatmıştır.
“Büyük bir derinlik taşımayan fikirleri, küçük ferdî duygulanmaları anlatan orta seviyede, fakat bazıları lirik şiirleri, çoğunlukla etrafındakileri kızdıran buluşları ve esprileri ile Süleyman Nazif, edebiyatımızın orijinal ve renkli şahsiyetlerinden biridir.” (Bilge Ercilasun)
***
“Memleket en korkunç, en felâketli zamanlarını yaşarken, hodbin ve lakayt şairlerimiz daldıkları gaflet uykusundan uyanmak istemediler ve vatanlarının matemine üç, dört damla gözyaşı dökmekten bile çekindiler. Kalemlerini şahsî hırslarına bir mecra şekline sokan bazı bedbahtlar da, yeryüzünde görülmemiş bir gaflet eseri olarak, yabancı dâvaların müdafaasına ve kendi milletleri aleyhinde vesikalar ibrazına çalıştılar. Her türlü pisliklerle dolu bu çirkin kara sahnede alnının akıyla yükselen, Türk’ün masum ve lekesiz simasını ilâhî bir ışıkla aydınlatarak cihana temiz ve nuranî gösteren pek mahdut adamlarımızdan biri de âteşin, samimî vatanperver Süleyman Nazif Beydir. İleride bu kara-günlerin meş’um hatırası tarihe karıştığı zaman, memleket, elbet bu mukaddes hizmeti unutamayacak!” (Prof. Mehmet Fuat Köprülü)
ESERLERİ:
Şiir:Gizli Figanlar (1906), Firak-ı Irak (Irak’tan ayrılış, şiir ve düzyazı, 1918), Malta Geceleri (şiir-nesir, 1924).
Deneme-Makale: Bahriyelilere Mektup (1897), Namık Kemal (1897), El-Cezire Mektupları (beş mektup, 1897), Mâlumu İlâm (1897; 2. bas. Abdulahrar Tahir adıyla 1908), Boş Herif (Şerif Paşa hakkında, imzasız 1910), Süleyman Paşa (1910), İki İttifakın Tarihçesi (1912), Batarya ile Ateş (makale-mektup, 1916), Âsitân-ı Tarihte (1919), Hitabe (Pierre Loti’yi anma günündeki konuşması, 1920), Namık Kemal (konferansı metni, 1922), Tarihin Yılan Hikâyesi (makaleleri, Padişah Vahdettin hakkında, 1922), Lütfü Fikri Bey’e Cevap (1922), Çal Çoban Çal (makaleler, 1923), Hazreti İsa’ya Açık Mektup (1924), Çalınmış Ülke (padişahlar hakkında, 1924), Âbide-i Şühedâ (1925), İmana Tasallut - Şapka Meselesi (İskilipli Atıf Efendiye cevap, 1925), Kâfir Hakikat (Rif mücahidi Abdülkerim hakkında, 1926), Yıkılan Müessese (Osmanlının son dönemi hakkında, 1927).
Biyografi-İnceleme:Mehmet Akif (1919), Nasırüddin Şah ve Babiler (1923), Külliyat-ı Ziya Paşa (1925), İki Dost (Ziya Paşa ve Namık Kemal, 1925), Fuzuli (Abdulhak Hamid’in önsözü ile, 1926).
Çeviri: Viktor Hugo’nun Bir Mektubu (1908), Lübnan Kasrının Sahibesi (Pierre Benoşt’den, 1926).
SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA: Kemal Reşid / Abdülhak Hamid - Süleyman Nazif (1917), Ruşen Eşref Ünaydın / Diyorlar ki (1918), Köprülüzade Mehmet Fuad / Firak-ı Irak (Bugünkü Edebiyat, 1924), Süleyman Nazif’in Ufulü (Servet-i Fünûn, c. 61, sayı: 1587, 1927), Cenab Şahabeddin / Nazif’in Aheng-i Nesri (Güneş, sayı: 3, 1927), İbrahim Alaeddin / Süleyman Nazif (1933), Şükrü Kurgan / Süleyman Nazif (1955), Hilmi Yücebaş / Süleyman Nazif’ten Hatıralar (1957), Halit Fahri Ozansoy / Edebiyatçılar Geçiyor (1967), Şevket Beysanoğlu / Doğumunun 100. Yılında Süleyman Nazif (1970), Hisar (sayı: 80, Ağustos 1970), Şevket Beysanoğlu / Diyarbakırlı Fikir ve Sanat Adamları (c. 2, s. 189-227), Yurt Ansiklopedisi (c. 4, Anadolu Yayıncılık,1982), İbnülemin Mahmud Kemal İnal / Son Asır Türk Şairleri (c. III, 2000), İhsan Işık / Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2007) – Ünlü Edebiyatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 4, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Fomous People (2013) - Diyarbakır Ansiklopedisi (2013) – Geçmişten Günümüze Diyarbakırlı İlim Adamları Yazarlar ve Sanatçılar (2014).
Fotoğraflar
Hakkında Yazılanlar
Şair ve yazar, devlet adamı (D. 29 Ocak 1870, Diyarbakır - Ö. 4 Ocak 1927, İstanbul). Tarihçi, mutasarrıf ve divan tarzında şiirleri ve Mîzânü’l-Edeb adlı bir de retorik kitabı bulunan Mehmed Said Paşa’nın oğlu. Ailesiyle birlikte, dört yaşında iken Harput’a, iki yıl sonra Maraş’a gitti. Maraş’ta ilköğrenimine başladı. Bir yıl sonra Diyarbakır’a döndüler. Bir süre burada rüşdiyeye devam etti. Sonra Mardin’e taşındılar. Orada özel öğrenim görerek yetişti; Arapça, Farsça ve Fransızca öğrendi. Ayrıca edebiyat, sarf ve nahiv, tarih, mantık dersleri de aldı.
Evlerindeki ilmî ve edebî toplantılar, düzenli öğrenim görmeyen Süleyman Nazif’in yetişmesine olumlu bir etkide bulundu. Babasının ölümünden sonra Muş Reji Müdürlüğünde, Mardin’de ve Diyarbakır’da il meclisinde kâtip olarak çalıştı. Vilayet matbaası müdürlüğü ve vilayet gazetesi başyazarlığı görevlerinde bulundu.
Bu arada kısa süren bir evlilik yaptı. 1895’te Diyarbakır’da ortaya çıkan Ermeni meselesi üzerine oluşturulan bir heyete katıldı. Olayları incelemek için Diyarbakır’a gelen Abdullah Paşa, rapor hazırlarken Süleyman Nazif’in edebî kabiliyetini keşfetti ve onu beraberinde kâtip olarak Musul’a götürdü. Nazif, kısa bir süre sonra Diyarbakır’a döndü, buradaki vazifesinden istifa ederek 1896 tarihinde İstanbul’a geldi.
Döneminde yaşayan birçok aydın gibi Paris’e gitti (1897). Paris’te Ahmet Rıza’nın Meşveret gazetesinde yönetime karşı yazılar yazdı. Orada, Catulle Mendes ve Hanri Barbus’la tanıştı. Aynı yıl içinde İstanbul’a döndüğünde vilayet mektupçusu görevi verilerek Bursa’da zorunlu oturmaya tabi tutuldu (1897-08). Bu yıllarda Servet-i Fünûn dergisine dedesinin adı olan İbrahim Cehdî imzasıyla yazılar gönderdi. Meşrutiyet’in ilanı üzerine İstanbul’a gelerek Ebüzziya Tevfik ile Tasvir-i Efkâr gazetesini çıkardı (1908), gazetede hükümeti şiddetle eleştiren yazılarından dolayı İstanbul’dan uzaklaştırılmak amacıyla Basra (1909), Kastamonu (1910), Trabzon (1911), Musul (1913) ve Bağdat (1914) valiliklerine atandı. 1915 yılında devlet memurluğundan ayrılarak tüm zamanını yazarlığa ayırdı.
1912’de Trabzon valiliğinden azledildiği sırada İstanbul’da Hak gazetesinde yazıları yayımlandı. Mütareke döneminde İstanbul’da 1918’de Hâdisât gazetesini çıkarmaya başladı. Bu gazetenin ömrü de Nazif’in yazıları nedeniyle uzun sürmedi. İstanbul’un İtilaf devletlerince işgalinin (23 Kasım 1918) ertesi günü Hadisat gazetesinde yayımladığı Kara Bir Gün adlı yazısıyla işgali korkusuzca protesto eden ilk aydınımız oldu. Süleyman Nazif’in “Kara Bir Gün” yazısıyla gelişen olaylar ve dönemi atmosferi, 1987’de“Kara Bir Gün” adlı TV filmine konu olmuştur.
Sansür dairesindeki Yüzbaşı Aziz Hüdâî Bey tarafından sansürden kaçırılarak yayımlanan bu yazı çok ilgi gördü, iki saatte gazetenin tamamı satıldı. İki ay sonra (23 Ocak 1919) üniversite konferans salonunda düzenlenen Pierre Loti’yi anma toplantısında yaptığı konuşmada işgal kuvvetlerine karşı sert bir dil kullanmaktan çekinmedi. İşgal yıllarında Ermeni meselesiyle ilgili makaleler de yazdı. Bütün bu yazılarında işgal kuvvetlerine sert bir dille çattı, Avrupalıların Haçlı zihniyetinde olan tutumlarını eleştirdi. Bu yazıları ve konuşmayı hazmedemeyen İngiliz işgal kuvvetleri komutanlarınca Malta adasına sürülerek orada yirmi ay kaldı. Dönüşünde Peyâm-ı Sabah, Son Telgraf, Yeni Ses gazeteleri, Resimli Gazete, Yarın, Mahfil, Asri Türkiye, Servet-i Fünûn dergilerinde bir süre daha yazarlığını sürdürdü. Zatürreeden öldüğünde yeleğinin cebinde üç nikel kuruşu vardı, cenazesi Türk Tayyare Cemiyeti tarafından kaldırıldı. Edirnekapı Mezarlığına gömülüdür.
Servet-i Fünûn’da İbrahim Cehdi takma adı ile yayımladığı ilk şiirlerinde Namık Kemal’in etkisinde görülen Süleyman Nazif, yazılarında Arapça ve Farsça kelimelere biraz fazla yer vermiş olmasına rağmen döneminin birçok edebiyatçısı tarafından (Ahmed Haşim, Mehmet Akif vd.) nesirde büyük bir üslupçu kabul edildi, hatta düzyazıları şiirlerinden üstün tutuldu. Nazif, Ziya Gökâlp’in Türkçülük anlayışını eleştirdi. Uzun boylu, geniş omuzlu, esmer ve yağız çehreli, siyah sakallı, vakarlı ve heybetli bir insan olan Nazif vatanperver ve korkusuz bir şahsiyet idi. Halit Fahri Ozansoy, onun 1925’teki Şapka Kanunu’ndan sonra “yıldırımlı ve şimşekli fikirlerle dolu başının üstüne inadına dar gelen” siyah bir melon şapka oturttuğunu yazar.
Şiirleri üç dönemde incelenebilir: 1892-97 arası olan Servet-i Fünûn öncesi ilk döneminde Namık Kemal etkisinin yoğun hissedildiği vatan temasını işleyen hürriyetçi şiirler yazdı. Bunları Gizli Figanlar’da topladı. 1898-08 yılları arası, Servet-i Fünûn topluluğuna girdikten sonraki dönemde Servet-i Fünûn’un estetik ölçülerini benimsedi, konuları bireyselleşti. Fakat gene de Türk toplumunun aksayan taraflarına kayıtsız kalamadı. 1908’den sonraki döneminde, bireysel acıları işlemekle birlikte millî duyguya daha fazla yer verdi. Onun şiirlerinde vatan, her şeyden önce bir coğrafî değer taşıdı, vatan bir mekândır. Ondaki bu mekân duygusu, toprağı yakından tanımasından ileri gelir. Az da olsa tabiat ve aşk şiirleri de kaleme aldı. Şiirde aruz veznini kullandı. Hece vezniyle Cenk Türküsü adlı bir şiir yazdı.
Düzyazısında “hadîd ve şedîd bir mizaca sahip”tir. Hitabet, mektup, inceleme, konferans ve makale türü yazılarının konuları sanat ve edebiyatla; dil hakkında; Osmanlıcılık ve Türkçülükle ilgili olanlar ve Avrupa ile ilgili yazılar olmak üzere tasnif edilebilir. Üslûp sahibi olan Nazif, son devir Osmanlıcasının en mükemmel ve ahenkli örneklerini verdi. Dile hâkimdir. Cümleleri ve kompozisyonu sağlamdır. Heceyi beğenmedi ve sonuna kadar sadeleşme hareketine muhalif kaldı. Türkçülerle şiddetli polemiklere girdi.
Süleyman Nazif İçin Ne Dediler?
“Üslubunun tetkikinden anlıyoruz ki, Süleyman Nazif bir şarklı zihniyetiyle ‘belagat’ kaidelerine büyük bir iman ile inanan son büyük edibimizdir. Söz’ün kudretini, kelimelerin âhenginden, nidaların azametinden ve tezatların şimşeklerinden beklerdi. Fakat muhayyirul ukul bir hayat menbaı olan bu adam, ateşten parmaklariyle kelimelere dokununca onları garip bir seyyale ile canlandırmasını bilirdi. Cansız kamus onun elinde bir meşale gibi yanardı (...) Onu okuyan adam, bağıran bir adamı dinliyorum zannederdi ve önünde matbaa harfleriyle basılmış bir sayfanın bulunduğunu unuturdu. “ (Ahmet Haşim)
***
“Eğer Türk şair ve nâsirleri arasındaki ruhî karabete göre zürriyet grupları ayırmak caizse, rahmetli Süleyman Nazif’i, hayranı olduğu ve hakkında bir de monografi yazdığı Fuzulî’nin değil, Nef’î’nin manevî şeceresine kaydetmek doğru olur. “Batarya ile Ateş” muharriri, Fuzulî’nin aşkından ziyade Nef’î’nin kinine vâristir. Bu miras, onun çatılmış süngüleri andıran dik ve kalın kaşlarının altındaki tehlikeli bölgede nöbet bekleyen simsiyah gözlerinin yırtıcı bakışlarında, gülüşlerinin arkasına saklı öfkeyi, tabiatın diliyle ifşa eden sivri uzun dişlerinde, sözünün ve yazısının kezzap gibi keskin üslûbunda müşterek bir ifade haline gelmişti. Bu kaş, bu göz, bu diş, bu ses, bu söz ve bu yazı, uzviyetle ruh arasındaki farkları” unutturacak kadar birbirine karışır ve yakışırdı. (…)
“Süleyman Nazif’in istihzası, gülen bir öfkeydi. Onun iki dudağını açıp da üst ve alt dişlerini birbirine bastırarak içerlek ve ıslıklı bir gülüşü vardı ki, hicvinin hedefini ısırmaya hazırlandığı intibaını vermeye kâfiydi. Bunun için Türk nazmında Nef’î’den ve Türk |nesrinde Nazif’ten şiddetçe üstün bir heccava tesadüf edilemez.” (Peyami Safa)
***
“Süleyman Nazif’in gözlerimin önünde son kalan hayali, başındaki siyah bir melon şapka ile görünüşüdür. Toparlak siyah sakalı, hattâ ağzının ortasında öne doğru fırlıyarak sanki bir hücum işareti veren iki dişi bile bu portreyi sonradan tamamlar. Fakat birden gözlerini hatırlarım. Ateş gibi parlıyan bu gözler, Nazif konuşmağa başlayınca, artık bu heybetli ve biraz da dehşet verici çehreye keskin bir zekânın ışığını öylesine salar ki o andan sonra Nazif için çirkin adam diyemezsiniz. Bir misal de vereyim: Kadıköyü’nde, tanınmış bir felsefe profesöründen ayrılmış olan çok zarif ve çok güzel bir hanım, bir gün bana, Süleyman Nazif için: ‘Harikulâde çekici adam! Benimle evlenmek istese derhal evet derim’ demişti. Ben, sadece ‘Sizden çok yaşlı’ diyebildim ve hanım eli ile derhal itiraz işareti yaparak: ‘Fakat o gözlerdeki ateşli zekâ... Bunu ne ile değiştirebilirsiniz?’ diye ağzımı kapamıştı. Kadınları, Stendhal ve Paul Bourget gibi büyük kadın psikologları 300 sayfalık kitapları ile ne kadar anlatabildiler ki ben anlayıp da anlatabileyim? Bir labirentin içinde bocalamaktan hiç hoşlanmam. Hanım haksız da değildi. Süleyman Nazif bakışlarındaki kudret, zekâsının hiciv kıvılcımları ile birleşince söz silâhlarının en amansızı olurdu.” (Halit Fahri Ozansoy)
***
“Süleyman Nazif, çok zeki, sosyal, dışa dönük ve millî hisleri kuvvetli bir şahsiyettir. Servetifünûncularla ve Türkçülerle bağdaşamayan bağımsız bir karakteri vardır. O, bir gurup adamı, bir ekol adamı değildir. Kuvvetli şahsiyeti, enerjisi ve mizacındaki hırçınlık yüzünden bir yere bağlanamamıştır. Ondaki hürriyetçi tavır, bu kabına sığmaz mizacından kaynaklanmaktadır. Onun bağımsız karakteri Türkçülere de cephe almasına sebep olmuş, o hayatı boyunca tek başına kalmış, fikirlerini ve inançlarını tek başına savunmuştur. Bir bakıma onun kudreti ve tesiri de buradan gelir. Tek başına, gür sesiyle başta Avrupalı devletler olmak üzere herkese ve her şeye meydan okumuştur. Onun yalnızlığına da sebep olan bu bağımsızlığı, mizacından ve karakterinden olduğu kadar yetişme tarzından da gelmektedir. O, çocukluğunda birbirinden farklı ve payitahttan uzak şehirlerde yaşamış, bir aile içinde de olsa yabancı bir çevrede olmanın ruhuna verdiği yalnızlık ve yabancılık duygularını tatmıştır.
“Büyük bir derinlik taşımayan fikirleri, küçük ferdî duygulanmaları anlatan orta seviyede, fakat bazıları lirik şiirleri, çoğunlukla etrafındakileri kızdıran buluşları ve esprileri ile Süleyman Nazif, edebiyatımızın orijinal ve renkli şahsiyetlerinden biridir.” (Bilge Ercilasun)
***
“Memleket en korkunç, en felâketli zamanlarını yaşarken, hodbin ve lakayt şairlerimiz daldıkları gaflet uykusundan uyanmak istemediler ve vatanlarının matemine üç, dört damla gözyaşı dökmekten bile çekindiler. Kalemlerini şahsî hırslarına bir mecra şekline sokan bazı bedbahtlar da, yeryüzünde görülmemiş bir gaflet eseri olarak, yabancı dâvaların müdafaasına ve kendi milletleri aleyhinde vesikalar ibrazına çalıştılar. Her türlü pisliklerle dolu bu çirkin kara sahnede alnının akıyla yükselen, Türk’ün masum ve lekesiz simasını ilâhî bir ışıkla aydınlatarak cihana temiz ve nuranî gösteren pek mahdut adamlarımızdan biri de âteşin, samimî vatanperver Süleyman Nazif Beydir. İleride bu kara-günlerin meş’um hatırası tarihe karıştığı zaman, memleket, elbet bu mukaddes hizmeti unutamayacak!” (Prof. Mehmet Fuat Köprülü)
ESERLERİ:
Şiir:Gizli Figanlar (1906), Firak-ı Irak (Irak’tan ayrılış, şiir ve düzyazı, 1918), Malta Geceleri (şiir-nesir, 1924).
Deneme-Makale: Bahriyelilere Mektup (1897), Namık Kemal (1897), El-Cezire Mektupları (beş mektup, 1897), Mâlumu İlâm (1897; 2. bas. Abdulahrar Tahir adıyla 1908), Boş Herif (Şerif Paşa hakkında, imzasız 1910), Süleyman Paşa (1910), İki İttifakın Tarihçesi (1912), Batarya ile Ateş (makale-mektup, 1916), Âsitân-ı Tarihte (1919), Hitabe (Pierre Loti’yi anma günündeki konuşması, 1920), Namık Kemal (konferansı metni, 1922), Tarihin Yılan Hikâyesi (makaleleri, Padişah Vahdettin hakkında, 1922), Lütfü Fikri Bey’e Cevap (1922), Çal Çoban Çal (makaleler, 1923), Hazreti İsa’ya Açık Mektup (1924), Çalınmış Ülke (padişahlar hakkında, 1924), Âbide-i Şühedâ (1925), İmana Tasallut - Şapka Meselesi (İskilipli Atıf Efendiye cevap, 1925), Kâfir Hakikat (Rif mücahidi Abdülkerim hakkında, 1926), Yıkılan Müessese (Osmanlının son dönemi hakkında, 1927).
Biyografi-İnceleme:Mehmet Akif (1919), Nasırüddin Şah ve Babiler (1923), Külliyat-ı Ziya Paşa (1925), İki Dost (Ziya Paşa ve Namık Kemal, 1925), Fuzuli (Abdulhak Hamid’in önsözü ile, 1926).
Çeviri: Viktor Hugo’nun Bir Mektubu (1908), Lübnan Kasrının Sahibesi (Pierre Benoşt’den, 1926).
SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA: Kemal Reşid / Abdülhak Hamid - Süleyman Nazif (1917), Ruşen Eşref Ünaydın / Diyorlar ki (1918), Köprülüzade Mehmet Fuad / Firak-ı Irak (Bugünkü Edebiyat, 1924), Süleyman Nazif’in Ufulü (Servet-i Fünûn, c. 61, sayı: 1587, 1927), Cenab Şahabeddin / Nazif’in Aheng-i Nesri (Güneş, sayı: 3, 1927), İbrahim Alaeddin / Süleyman Nazif (1933), Şükrü Kurgan / Süleyman Nazif (1955), Hilmi Yücebaş / Süleyman Nazif’ten Hatıralar (1957), Halit Fahri Ozansoy / Edebiyatçılar Geçiyor (1967), Şevket Beysanoğlu / Doğumunun 100. Yılında Süleyman Nazif (1970), Hisar (sayı: 80, Ağustos 1970), Şevket Beysanoğlu / Diyarbakırlı Fikir ve Sanat Adamları (c. 2, s. 189-227), Yurt Ansiklopedisi (c. 4, Anadolu Yayıncılık,1982), İbnülemin Mahmud Kemal İnal / Son Asır Türk Şairleri (c. III, 2000), İhsan Işık / Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2007) – Ünlü Edebiyatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 4, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Fomous People (2013) - Diyarbakır Ansiklopedisi (2013) – Geçmişten Günümüze Diyarbakırlı İlim Adamları Yazarlar ve Sanatçılar (2014).








