Biyografya
Ahmet Haşim

Ahmet Haşim

Doğum
1887
Bağdat, Irak
Ölüm
4 Haziran 1933
İstanbul, Türkiye
Eğitim
Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi)
Diğer İsimler
Ahmed Haşim

Şair ve yazar (D. 1887, Bağdat - Ö. 4 Haziran 1933, İstanbul). Fizan mutasarrıflığı yapmış olan babası Arif Hikmet Bey, Bağdat’ın seçkin ailelerinden Alûsizâdelerdendir. Annesi ise, yine seçkin bir aile olan Kâhyazâdelerdendir. Haşim’in, çocukluğunu Bağdat’ta tam bir Arap muhiti içinde geçirdiğini, sonradan İstanbul’a babasıyla geldiği sıralarda, Türkçeyi hemen hemen hiç bilmediğini görüyoruz. Haşim, Arif Hikmet Bey’in biri kız, ikisi erkek üç çocuğundan en büyüğüdür. Şairin çocukluğunu hastalıklı bir anne ile, eşinin bu hastalığından daima acı duyan bir babanın hüzünlü şefkatleri arasında geçirdiği tahmin edilir. Ayrıca babasının memurlukla birçok yerde dolaşması yüzünden uzun müddet düzenli bir hayat yaşamadığı da söylenebilir. Sekiz yaşlarında iken annesini kaybetti. Bu ölüm, onun küçücük dünyasının en büyük olayı olmuş, onda derin ve silinmez izler bırakmıştır. Gerçekten de çok sonraları Ahmed Haşim, bu çocukluk hatıralarının hüzünlerini Şi’r-i Kamer’de dile getirecektir. Bu dizi şiirde görüleceği gibi; genç şairin kalbinde ümitsizlik, dehşet, korku, nefret gibi duygular bir çelişki kervanı haline dönüşecek ve onu sürekli etkileyecektir.

Haşim, babası tarafından 1895 tarihinde İstanbul’a getirildi ve ilk yılı Nümune-i Terakki okulunda geçirip, pek iyi bilmediği Türkçesini kuvvetlendirdikten sonra ertesi yıl Galatasaray Sultanisine kaydedildi. Öksüzlüğü, yaşının küçüklüğü ve yabancı bir çevre, onun üzerinde hep olumsuz ve ürkütücü etkiler bırakıyordu. Yaşı ve sınıfı ilerledikçe yavaş yavaş edebiyata heves etmeye başladı. Bunda edebiyat öğretmeni Ahmed Hikmet Müftüoğlu’nun etkisi olduğu kadar, bir arkadaşının ona verdiği Fransız Şiir Antoloji’nin de büyük payı vardır. Okulda tanıdığı edebiyat heveslisi arkadaşlarından biri de İzzet Melih’tir. Bu dostluk çemberine daha sonraları Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Emin Bülent (Serdaroğlu), Abdülhak Şinasi (Hisar) de katılacak, aralarında hararetli tartışmalar ve sohbetler olacaktır. Bu edebiyat heveslisi öğrenciler içerisinde, şiirleri edebi bir dergide ilk yayımlanan Ahmed Haşim oldu. Mecmua-i Edebiye adlı bu dergide Ömer Seyfettin’in de şiirleri çıkmaktadır. Haşim’in bu dönemde Tevfık Fikret’i, Cenap Şehabettin’i ve Abdülhak Şinasi’yi ve Muallim Naci’yi sürekli okuduğu anlaşılmaktadır.

1907’de Mekteb-i Sultani’den mezun olunca, o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun tütün inhisarını elinde bulunduran Reji İdaresine memur olarak girdi, bir yandan da Mekteb-i Hukuk’a devam ediyordu. Fakat bir müddet sonra İzmir Sultanisi Fransızca öğretmenliğine tayin edilince Hukuk öğreniminden vazgeçti. İki yıl sonra İstanbul’a tekrar dönüşü Maliye Nezareti tercümanlığına tayini nedeniyledir. Bu arada 1909’da başlayan Fecr-i Âti hareketine katıldı. Tanınmış dergilerde şiirleri yayımlandı. Bilhassa Göl Saatleri ve Şi’r-i Kamer isimli şiirleri büyük ilgi uyandırdı. Böylece günün sayılı şairleri arasına girmiş oldu. Haşim, her ne kadar Fecr-i Âti hareketi içinde görülse de bu gurubun toplantılarında hemen hemen hiç bulunmadı. Bir kez bulunduğunda da guruba yeni giren bir şairin nutkunu okudu, ama nutuk arkadaşları tarafından beğenilmeyince kızdı, bir daha da oraya ayak basmadı. Fecr-i Âti’nin dağılmasından (1913) sonra uzun bir sessizlik dönemi geçiren Haşim, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla dört yıl ihtiyat zabiti olarak Yakup Kadri Karaosmanoğlu’yla birlikte savaşa katıldı. Savaştan sonra Düyun-u Umumiye İdaresine ve bu kurumun dağılmasından sonra da Osmanlı Bankası’na girdi. Bu görevini ileriki yıllarda Sanayi-î Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi) estetik ve mitoloji öğretmenliği, Harp Akademisi ve Mülkiye Mektebi Fransızca öğretmenlikleri takip etti.

Memuriyet hayatına devam ederken İstanbul’da çıkan Akşam gazetesine fıkralar, tenkitler ve kronikler yazmaya başladı. Gazetede yazdığı bu yazıların bir kısmını daha sonra Gurâbahâne-i Laklakan adlı kitabında topladı. 1921’de Dergâh dergisinde yayımladığı şiirlerinin bir kısmını Göl Saatleri adıyla bastırdı. 1926’da da yine Resimli Kitap, Dergâh ve Yeni Mecmua’da vaktiyle yayımladığı şiirlerini bir araya getiren Piyale adlı kitabını yayımladı. Bu yıllarda İkdam gazetesinin fıkra yazarlığını da yaptı. Burada yazarken birçok düşman edinmiştir. İstihzayı aşan saldırgan bir üslûp kullanması, eleştirilerinde ölçü gözetmemesi yüzünden sert tepkilerle karşılaşmıştır. Bu bağlamda Peyami Safa’yla kalem kavgaları olmuştur. Hastalığının tedavisi için 1924 ve 1926’da iki kez Paris’e, 1932’de Frankfurt’a gitti, ancak iyileşemeden döndü. Günün meselelerine dair akıcı bir üslâpla yazdığı makalelerin bir kısmını, Paris gezi notlarını da ekleyerek, Bize Göre adlı bir kitapta topladı. Frankfurt Seyahatnamesi, tedavi için gittiği Frankfurt’taki günlerinin izlenimlerini içerir. Son yıllarını hastalıklarla geçiren Ahmed Haşim, bu yıllarda kıtalardan oluşan küçük şiirler yazıyordu. Hastalığı bir müddet sonra yeniden şiddetlendi ve vefat etti. Mezarı Eyüp’tedir.             

Ahmed Haşim’in manevî hayatı çetin bir kaderin erken başlayan belirtileri üzerine kurulmuştur. Ruhî dünyasının ve dolayısıyla şiirlerinin egemen havasına gereği gibi girebilmek ve nispeten aydınlık hükümlere varabilmek için onun hayatının ve kaderinin özelliklerine dikkatle eğilmek gerekir. Haşim’in hayatındaki en kalın çizgiyi, “içinde bulunduğu ortama uyamamak” oluşturdu. Bütün hareketlerine ve edebi faaliyetlerine şiddetle etki yapan; içinde korkunç, sürekli ve hazin bir huzursuzluk doğuran, onu çelişkiler ve aşırılıklar arasında kıvrandıran bu çapraşık düğümü, kaderinin yavaş yavaş nasıl hazırlandığını görebilmek için çocukluğunun ilk günlerine inmek gerekir.

Haşim, hayatının ilk döneminde zamanla duygusal bir faciaya dönen ve psikolojik gelişmesinde ilk ve önemli rolü oynayan olaylarla karşı karşıya kaldı. Zeki olduğu kadar duyarlıydı da. Günlük hayatının sıkıntı içinde geçmesinde hasta bir annenin ve sert mizaçlı bir babanın büyük rolü vardır. Aile hayatının huzursuzluğu, şairin ruhî ve bedenî gelişmesinde etkili oldu. Bünye zayıflığı ve ruhsal yapısı nedeniyle aradığı şefkati sadece anne kucağında ve bu varlığın kanatları altında bulmaktaydı. Her akşamüstü Bağdat’ın Dicle kıyılarında yaptıkları gezintiler, onları birbirlerine daha çok bağlayacaktır. Şi’r-i Kamer adlı şiir serisinde bu hüznünü şöyle dile getirir:      

 

Bir hasta kadın, Dicle’nin üstünde her akşam,

Bir hasta çocuk gezdirerek, çöllere gül-fam,

Sisler uzanırken, o senin doğmanı bekler.

 

Annesiyle birbirine çok bağlı ve çok yakın olmakla birlikte gelecekten hiç de ümitli değillerdir. Korku, endişe ve ümitsizlik peşlerini hiç bırakmaz:

 

Annemle karanlık geceler ba’zı çıkardık;

Boşlukta denizler gibi yokluk ve karanlık

Sessiz uzatır taa ebediyyetlere kollar...

Güya o zaman, bildiğimiz yerdeki yollar

Birden silinir, korkulu bir hisle adımlar,

Tenhâ gecenin vehm-i muhâlâtını dinler...

 

Sensiz adlı bu şiiri, yaşadığı duygu karmaşasının en belirgin örneklerindendir. Annesinin ölümü onun hiç unutmayacağı bir acı oldu. Okul yıllarında da sıkıntıları devam etti. Aile çevresindeki şefkat eksikliğinin yarattığı yabancılık ve yalnızlık duygusu gitgide derinleşti. Bunun sonucu olarak da kendi kabuğuna çekilme duygusu ağır bastı.

Ahmed Haşim‘de daha küçük yaşlardan itibaren başlayan ve birbirine eklenen olaylarla beslenen psikolojik çöküntü, çirkin bir milliyet yakıştırmasıyla da iyice alevlendi. Osmanlı İmparatorluğu’nun uzak bir köşesinde -bir Arap çevresinde- doğduğu için, okulda arkadaşları arasında şaka olarak takılan Arap Haşim“ lakabı, hayata atıldıktan sonra da devam etti, bu da şairi, şiddetle yabancılık, yalnızlık ve huzursuzluğa sürükledi. Haşim‘in milli duygularının temizliği konusunda herkes hemfikirdir. Fakat bunun kadar gerçek olan bir şey de bu çirkin lakap şakalarının, şuur altında yerleşip zamanla kökleşen komplekslere yol açtığıdır. Haşim çevresinde doyuramadığı ve duyamadığı ihtiyacı, zaman zaman çocukluk günlerine dönerek, iç aleminde, o hatıraları deşerek gidermeye çalıştı. Şi‘r-i Kamer serisi ile Hilâl-i Semen şiiri, ruhundaki bu boşluğu, nerelerden doldurmaya çalıştığını çok açık bir biçimde gösteren parçalardır. Şairin de, kendisine yakın durmayan insanlara karşı bencil ve haşin davranması kadar doğal bir şey olamazdı. Haşim, daima kendi kabuğunun içinden, etrafını çeviren her varlığa güvensiz ve ürkek gözlerle bakar. Bu ruh hali içinde gergin olan sinirleri, en ufak bir taarruza karşı büyük bir taşkınlıkla boşanır, kırar, devirir. Bu sürekli huzursuzluk içinde küçücük bir huzura erişebilmek maksadıyla, saldırma ihtimallerini azaltmaya, gururunu incitebilecek kişilerin, olayların ve çevrelerin uzağında kalmaya uğraşır. Dostlarını; çoğunlukla basit, kendisine hürmet eden, gösterişsiz insanlardan seçmesi, bundan olsa gerektir.

Ahmed Haşim‘in şiirleri, birbirinden farklı üç devrede incelenebilir: Birinci devre, şairin çeşitli etkiler altında kalarak yolunu bulmaya çalıştığı devredir. İkinci devrede asıl edebî kişiliği belirginleşti. Sembolist Fransız şairi Régnier‘nin şiir tarzı ve anlayışı onda kendisini gösterdi. Üçüncü devrede ise şair, bir nevi klasizme yöneldi. Ancak Ahmed Haşim’i genel çizgileriyle emprestyonist (izlenimci) bir şair olarak tanımlamak yerinde olur.

Ahmed Haşim, Mekteb-i Sultani‘de iken yazdığı ve Mecmua-i Edebiyye‘de yayımladığı şiirlerinde, o devrin bütün genç şairlerinde olduğu gibi Servet-i Fünun edebiyatının en önemli iki ismi olan Tevfik Fikret’in ve Cenap Şahabettin‘in etkisi görüldü. Bu devrede o, aşk peşinde koşan, fakat aşkla kucaklaşmak yerine onun hayaliyle avunmayı tercih eden birisidir. Onda aşk, hiçbir devrede gerçek kimliğiyle ortaya çıkmadı, sadece yıkıntıları, izleri ve ıstırabı kendisini gösterdi. Düşsel sevgililer için yazdığı aşk şiirlerinde, bu hayalin parçalanmasından duyduğu üzüntü, sevgilinin uzaklaşmasından ve kaçmasından duyduğu üzüntüden daha kuvvetlidir.

Dostlarının da anlattıklarına göre, Haşim, okul sıralarında iken, bazen İstanbul’un ıssız kenar mahallelerinde tek başına dolaşır, kafes arkalarında gizlenen gözler arar ve bu kafesler arkasında saklanan muhayyel sevgililere bakarmış. Bundan fevkalade bir haz duyduğunu da yakın arkadaşlarına söylermiş. Fakat kafes arkasındaki sevgililer karşısına çıkacak olsa, onlara ne elini ne de bakışlarını uzatabilirmiş. Hatta utancından onlardan kaçarmış bile. Sevgililerinden bu kadar ürken Haşim, onların hayali karşısında gayet cesurdur. Bazı şiirlerinde bu hayallere nasihatler verir, kendisine acımalarını söyler, rica eder. Hayal-i Aşkım‘da:

Kırdığın, sonra attığın ey mâh!

O, benim aşkımın hayalidir, âh...

 

der. Girye-i Niyaz‘da ise şöyle yakınır:

 

Seni mağrur eden bu hüsnü şebap,

Bir zaman sonra bad-ı meşip ile

Solacaktır; ve sen nedâmet ile

-arayıp umk-u tar-ı maziden-

Dökeceksin sirişk-i renc-i firak!..   

 

Bu ürkek, bu kendi içine kapanmış aşk hayatı yanında daha pek küçük yaşta bile Haşim’in ruhunu çelişkiler, devamlı bir karanlık ve devamlı bir keder sarmalamıştır. Onun “Sanat için sanat” ilkesine bağlanması ve sembolik şiire kayması, sosyal hayatının eksiklerinden ileri gelmiştir denebilir.

İkinci devrede şair, yavaş yavaş kendini bulmaktadır. “Melâli anlamayan nesle aşina değiliz.” derken, bir taraftan melâlin en iyi ifadesini bulmaya çalıştı, öte yandan da şiir havasını aramakla meşguldü. Annesinin ve Dicle’nin üzerinde bıraktığı etki, keder, hüzün, gam ve bütün düşsel alemini melâl rengine bürüyen hatıraları yanında, akşamın kızıl renklerini yakalamakta ya da bu renklerle duygularını işlemekte idi. Bu dönemde Haşim, Abdülhak Hamit’ten yavaş yavaş sıyrıldı, Cenap’ın mecaz ve istiarelerine hayran olmakla beraber, Şeyh Galip’in kırmızı, mercan, âteşin ve cihansûz renkleriyle kalemini donatmaya başladı. Hafif sönüklüğü, yarı aydınlığı, flu görüntüyü Régnier’nin, Verlaine’nin şiirlerinde aradı. Henüz Mallarmé’yi keşfetmemişti. Ruhunun çalkantılar ve çelişkiler içinde hiç de bunalmadığını, tersine bunlar arasından sanatçı yüzünün aydınlandığını görürüz.

Seyreyledim eşkâl-i hayatı  

Ben havz-ı hayalin sularında.

Bir aks-i mülevvendir onun çün

Arzın bana ahçar ü nebatı.

 

Bu devrede Ahmed Haşim, bir taraftan melâli, diğer taraftan hayatın akislerini ustaca kullanmaya başladı. Bu devrede dili, birinci devreye göre daha az pürüzlüdür.    

Üçüncü devre, Piyale devresidir. Haşim, bu devrede durgunlaşmış ve olgunlaşmıştı. Melâlini gizlemeye, hüzünlerini boğmaya çalışmış, bunlara canlı renkler ekleyerek tam bir plastik yansıtma dönemine girmişti. Dili daha sihirli ve yakıcı, görüşü daha keskindir. Ahmed Haşim, kelimelerini sanki iksir dolu eski bir şark, bir Divan edebiyatı Piyale’sine batırmış gibidir. Mercan dallara dizdiği kelimelerin ötüşleri daha canlıdır. Bunların tüyleri, yakıcılığı; biraz Şeyh Galip’in “afitâb-ı temmuz”undan, “şûle-i cihansûz”undan gelmektedir.        

Piyale devresinde Haşim üzerinde Yahya Kemal etkisi açıkça görülür. Gönlünün sevdiği, beğendiği renkleri dilediği yerlerden almakta cesurdur. Bir Japon şiirinin güzelliğine kapılır, bir Yunan mitolojisinin kapılarına dayanır. Yahya Kemal’de bir zamanlar görüp ürktüğü “hendesî zevk”i şiirine sokmakta tereddüt etmez. Hasılı onun Piyale’si, içinde her türlü yakıcı içkinin bulunduğu sihirli bir kadeh haline gelmiştir. Ahmed Haşim, bu devrede sanatının hakiki edasına kavuşmuştur. Onda yavaş yavaş tedailer zenginliğine dayanan bir klasizm hevesi göze çarpar. Uzun şiirlerden mümkün olduğu kadar uzaklaşıp, Hayyam’ın rubaileri gibi iksirini dört mısrada bütün keskinliğiyle verme gayreti içerisindedir. Süvari şiirinde:

 

Şu bakır zirvelerin ardından

Bir süvari geliyor kan rengi

 

mısralarıyla Japon şiirindeki haikulara yaklaşır. Yakaladığı, renklerini ve kontürünü çizdiği tablolar, “ân”ın füsununu ve “dem”in ruhunda kanattığı zengin hisleri birbirine kaynaştırarak, aynı zamanda bir nevi mücerret veya onun biraz manasını özelleştirdiği saf şiire kapı aralar.

Haşim’in şiir hakkındaki görüşleri, şiirin Mallarmé çizgisine ve saf şiir anlayışına uymaktadır. Konuyu, terennüm ve tahayyül için sadece bir vesile sayan; kelimelerin ses değerine, anlam değerinden daha çok önem veren, yani şiirin anlam değerini müzik değerine feda eden ve böylelikle açıklığı olağan, hatta gerekli gören; şiirin kaynağını idrak mıntıkaları haricinde, yani şuur altında bulan; şiirde geniş ve seyyal bir telkin kabiliyeti arayan bu anlayışın, sembolizmin şiir anlayışıyla yakınlıkları vardır. Ancak, Haşim’in şiirlerinde sembolist şiire uygun özellikler olarak sadece şiirdeki müzik anlayışını, müziğe verdiği büyük değeri ve onunla yaratabildiği kuvvetli telkin kabiliyetini kabul etmek gerekir. Bu benzerliklerin, onun şiirinde sembolizmin gerçek bir temsilcisi olarak görülmesine yetmeyeceği de aşikârdır. Haşim, sembolist bir şair değil, sembolizmin bazı özelliklerinden faydalanmış bir şairdir.

Haşim’in şiiri için en uygun sıfat empresyonizm, yani izlenimciliktir. Genellikle dış âleme ait olan gözlemlerinin iç alemde yarattıkları ruh halinin dalgalarına tabi olarak, bütün duygu ve tedailerini türlü nüanslarıyla ve muhayyilesinin çok zengin paleti ile süsleyerek bize anlatan Haşim, şiirimizin tanıdığı en büyük empresyonisttir. Bu bağlamda bir peyzajcı olarak fevkalade kuvvetlidir. Peyzajlarında genellikle hayale ve duyguya en uygun olan motifler göze çarpar: Akşam, gurup, şafak, gece, ay, yıldızlar, deniz, göl, kuşlar ve ormanlar... Bunlardan birini veya birkaçını bir arada işleyen türlü peyzajlarında, renklerin değil hatta tonların bile tekrarlanışına rastlamak çok güç bir şeydir. Haşim’in kelimeleri ve üslubu, genellikle muhtevaya uygun bir karakter taşır.

Şiirlerinde türlü nazım şekillerini deneyen şairin en çok beğendiği şekil, serbest müstezat denilen ve Servet-i Fünûn şiirinden gelmekle birlikte, aynı zamanda onu Fransız şiirindeki serbest nazım şekline çok yaklaştırdığı şekildir. Bununla birlikte dörtlükleri de hemen hemen aynı derecede beğendiği görülür. Haşim, vezin olarak daima aruz veznini kullanmıştır. Rağbet ettiği bir başka nazım türü de sonedir. Bunun dışında üçlü, beşli, altılı ölçüleri de denemiş aynı şiir içinde bunları karıştırarak kullandığı da olmuştur. Fakat eski bir hatırayı, uzun tasvirleri tecrübe ettiği zaman daima mesneviyi tercihte tereddüt etmemiştir.

Gazete ve dergilerde makaleler, fıkralar ve gezi notları halinde çıkan yazılarına 1926’dan sonra daha büyük bir zaman ayırmıştır. Bu yazılar, zaman zaman kabuğunun dışındaki aleme karışan şairin, orada olup bitenleri nasıl gördüğünü anlatması bakımından da dikkate değer. Bu geçici ve yüzeysel temaslar, elbette ki ona, realiteye layıkıyla nüfuz imkanını kazandıramamış ve onu fantezi ile karışık sübjektif görüşlerin kıskacından kurtaramamıştır. Ancak, olgun şahsiyeti, bazen ince nükteleri ve şaşırtıcı buluşlarıyla ve bazen de iğneleyici istihzası ile bütün parçaya hakim olan güzel zekası ve renkli üslubu, nesrine apayrı bir cazibe verebilmiştir.

“Biz ilk def’a olarak Ahmed Haşim ile Avrupalı manasında ve beşerî nisbette büyük şiiri tanıdık; şiirin arkasında bütün bir estetik ve nizâm aleminin mevcudiyetindeki zarureti öğrendik. Bu itibarla Dergâh Mecmuası’nda çıkan ‘Piyâle’ mukaddimesi hakiki bir dönüm yeridir. İki türlü şair vardır. Birisi umumun kabule mütemail olduğu mânada ilhamlı şairdir. Günlerin ve anların getirdiklerini kendisine has bir teknikle ören adam. İkinci kısım şairler ise, bunun tam zıttıdırlar. Eserlerinde tesadüfün hiç bir müdahalesini kabul etmezler, şiiri hariçten gelen bir itişin zarurî neticesi olarak değil, zekânın iradî bir gayreti olarak anlarlar. A. Haşim bu cinstendi. Kendi iradesi, kendi zihnî cehtiyle yapmış olduğu dünyayı kendi nizamıyla terennüm etti” (A. H. Tanpınar)

ESERLERİ:

ŞİİR: Göl Saatleri (1921), Piyale (1926), Ahmed Haşim Bütün Şiirleri (Zeynep Kerman ve İnci Enginün tar., 1987).

FIKRA:Gurabahane-i Laklakan (1928), Bize Göre (1928).

GEZİ: Frankfurt Seyahatnamesi (1933).

KAYNAKÇA: Abdülhak Şinasi Hisar / Ahmed Haşim’in Şiiri ve Hayatı (1963), Nazan Güntürkün / Ahmed Haşim’in Ruh Ülkesi (1965), Hikmet Dizdaroğlu / Ahmed Haşim’in Ruh Ülkesi (Varlık, 15 Aralık 1965), Asım Bezirci / Ahmed Haşim (1967), Mücellidoğlu Ali Çankaya / Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler (c. 2, 1968), Atilla Özkırımlı / Ahmed Haşim (1974), Memet Fuat / Ahmed Haşim (1977), İbnülemin Mahmud Kemal İnal / Son Asır Türk Şairleri (c. II, 2000), Mehmet Nuri Yardım / Edebiyatımızın Güleryüzü (2002), İbrahim Demirci / Kendini Ateş Sanan Kül: Ahmed Haşim (Kökler, sayı: 2, 2003), İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) - Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors (2005) - Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2006, gen. 2. bas. 2007) - Ünlü Edebiyatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 4, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Famous People (2013).