Tevfik Fikret

Şair

Doğum
24 Aralık, 1867
Ölüm
19 Ağustos, 1915
-
Eğitim
Galatasaray Lisesi
Burç

Şair (D. 24 Aralık 1867, İstanbul - Ö. 19 Ağustos 1915). Aksaray Valide Rüştiyesi (ortaokul)’nde başladığı öğrenimini Galatasaray Lisesinde tamamladı (1888). Hariciye İstişare Kalemine memur olarak girdi. Buradan ve Sadaret Mektubi Kalemi memurluğundan sıkılarak ayrıldı (1889). Geçim sıkıntısı nedeniyle, son görev yerindeki memurluğuna bir yıl sonra yeniden başlamak zorunda kaldı. Ek iş olarak da Gedikpaşa Ticaret Mektebinde yazı ve Fransızca dersleri verdi. Sınavla Galatasaray Lisesinin ilk bölümüne Türkçe öğretmeni olarak atandıysa da (1892) hükümetin bütçe açığını kapamak için memur aylıklarında kesinti yapması üzerine görevinden de ayrıldı (1895). Ertesi yıl Ahmet İhsan’ın sahibi olduğu Servet-i Fünûn dergisini yönetmeye başladı (7 Şubat 1896). Aynı yıl Robert Kolejinde Türkçe öğretmeni oldu. Sahibi ile çatışarak Servet-i Fünûn dergisini bıraktı ve “Âşiyan” (yuva, kuş yuvası) adını verdiği Rumelihisarı’ndaki evine çekildi (1901). Abdülhamid yönetimini eleştiren şiirlerini bu döneminde yazdı.

Meşrutiyet ilan edilince (1908) Hüseyin Cahit ve Hüseyin Kâzım ile birlikte Tanîn gazetesini çıkarmaya başladı. Ancak yazı ve haberlerde İttihad ve Terakki desteklenince kısa bir süre sonra gazeteden ayrıldı. Bu sırada Galatasaray Lisesi müdürlüğüne (1909) getirildi. Dönemin eğitim bakanı Hayrullah Efendi’yle anlaşamayınca müdürlükten istifa etti (1910). Robert Kolejindeki öğretmenliğini ölümüne kadar sürdü. Önce Eyüp Mezarlığına gömülmüştü, sonra Âşiyan’a nakledildi (1961). Evi (Âşiyan) 1945’te müze haline getirildi.

Şiir yazmaya Galatasaray Lisesinde öğrenci olduğu yıllarda başlayan Tevfik Fikret, önceleri Muallim Naci etkisinde Divan geleneğine bağlı şiirler verdi. Ancak “Servet-i Fünûn hareketinin öncüsü olduğu gibi, Batılılaşmayı savunan bir düşünce savaşçısı olarak da, biçim ve özde Türk şiirine getirdiği yeniliklerle döneminin en büyük şairlerinden sayıldı. (Atilla Özkırımlı).

Şiirlerini yayımladığı dergilere göre şiir dönemleri şu şekilde değerlendirmek mümkündür: 1- 1891-92’de Mirsad dergisinde aşk, dinî duyguları işler. 2- 1894-95’te Malumat dergisinde ise güzel sanatla şiiri yakınlaştırır. Fransız şiiri etkileri başlar. 3- 1895-96 yıllarında Mekteb dergisinde şiirini dil ve anlatım yönünden geliştirdiğini görürüz. Sanata yönelme sürer. 4- 1896-1901 yılları arasında yöneticiliğini, yazı işleri müdürlüğünü yaptığı Servet-i Fünun dergisinin görünümü bir sanat eseri gibidir. Harfleri, başlıkları, sayfa düzeni, resimleri Fikret tarafından seçilir, denetlenir. Dergide soneler, terzarimalar, triyoleler yayımlanır. Resimaltı şiire örnekler verilir. Tevfik Fikret şiir, edebi sohbet, makale türlerindeki eserlerini her sayıda yayımlar. Kötümserlik, güzel sanatlar, düş-gerçek çatışması, doğa, aile, merhamet, vatan temli şiirleri öne çıkar. Sonnet (sone) şiir tarzının Türk edebiyatındaki ilk örneklerini Tevfik Fikret verir. 5- 1908-15 yılları arasında Tanin gazetesinde yayımladığı hürriyetçi şiirleriyle etkili oldu. Haluk’u ülkeyi kalkındıracak gençlerin temsilcisi olarak görüyordu. Eğitim ve vatanseverlik de en çok vurguladığı kavramlardır.

Mehmet Akif’le birlikte, döneminde aruzu ustalıkla kullanan iki büyük şairden biri olan Tevfik Fikret, Türk şiirine nazmı nesre yaklaştırarak daha doğal bir eda kazandırma yolunu açtı. Konu olarak, vatan, millet, insan sevgisi ile siyasî gelişmeler karşısında duyduğu tepkileri işledi. Dilinin ağırlığı, şiirlerinin orijinal haliyle günümüzde anlaşılarak okunmasını engelledi. Şiirlerini bazı şairler (A. Kadir, Ahmet Muhip Dıranas, Ceyhun Atuf Kansu) günümüz Türkçesine uyarlama çalışması yaptılar. Tüm şiirlerini aruz ölçüsüyle yazmış olan Tevfik Fikret, son yıllarında çocuklar için otuz kadar şiiri hece ile yazarak Şermin adlı kitabında topladı.

Fikret, tam manasıyla inkılapçı, cezri bir küçük burjuva münevveridir… Büyük ve ana hattında, iyi manada insaniyetçi şair Tevfitk Fikret’in faaliyet gösterdiği devirde, içinde bulunduğu muhitte başka türlü de olması mümkün değildir. Fikret yaşadığı devirde, bulunduğu muhitte en iyi ve en ileri ne olmak mümkünse onu olmuştur.” (Nâzım Hikmet).

“Fikret’i sadece fikir bakımından değerlendirmek yanlış bir görüştür. O, ne bir sosyolog, ne de bir filozoftur. Fikret’in sesini bugüne kadar getiren ve yarına götürecek olan, büyük ifade kabiliyetine sahip bir şair olmasıdır. Sanatta mühim olan, malzeme değil, malzemeyi kullanış tarzıdır. Meseleye bu zaviyeden bakılırsa, Fikret’in bizde şimdiye kadar gelmiş geçmiş şairlerin en ustalarından biri olduğu görülür. Dile yeni şekil verme bakımından, onunla kıyaslanabilecek başka Türk şairleri olarak, ancak Mehmet Akif, Yahya Kemal, Nazım Hikmet ve Behçet Necatigil’i sayabilirim. Bunlar, Türkçeyi hamur gibi yoğurmuşlardır ve ustaları Fikret’tir. Fikret’ten sonra, birçok Türk şairi ‘şiir ile hitabet’i birbirine karıştırmanın kurbanı olmuşlardır. Bence Nâzım Hikmet de bunlardan biridir.” (Mehmet Kaplan)

“Fikret’in üslûbu, şahsiyetinin geçirdiği türlü gelişme safhalarında ayrı ayrı karakterler gösterir. Tahkiye ve tasvire şiirlerinde fazla yer ayıran şairin üslubu, 1900 yılına kadar süren dönemdi deskriptif (tasvirimsi) ve bilhassa naratif (hikâyemsi) bir yapı gösterdiği halde, bu tarihten sonraki dönemde daha çok bir hitabet karakteri taşır… Batılılaşma hareketinin en hararetli temsilcisi ve müdafii olan Fikret’in daha zamanından başlayarak, cemiyet üzerinde müspet ve yaygın tesirleri olmuştur. O da, Namık Kemal gibi, edebi değil, aynı zamanda sosyal cephesi olan bir şahsiyet bulunduğu için, tesirlerini bu iki cepheden incelemek daha doğru olur. Edebi şahsiyeti ile Fikret, zamanındaki tesirlerinden başka, Mehmet Akif, Yahya Kemal ve Ahmed Haşim’den başlayarak, Türk nazmının genel yürüyüşü ve gelişmesi üzerinde tesirli olduğu gibi; sosyal şahsiyetiyle de, genç nesillere, telkin ettiği birçok manevi değerler bakımından kuvvetle tesir etmiştir.” (Kenan Akyüz)

 “Meşrutiyetin ilanından sonra herkes ne yapacağını şaşırıp nereye, neye yöneleceğini düşünürken Fikret; bu yurdu nasıl yükseltmek, gençliği uyuşukluk, karanlık, acz ve cehaletten nasıl kurtarmak gerektiğini düşünüyor, çareler arıyordu. Ona göre tek bir çare vardı: Milletin kültür seviyesini yükselt­mek, aydın, yapıcı ve beceri sahibi gençler yetiş­tirmek. O, okullarımızda o zamana kadar yürütül­mekte olan öğretim ve eğitim usullerinden bambaşka, yepyeni esaslara dayanan bir okul kurmak istiyordu.” (Cahit Kavcar)

 “Fikret’in şairliği hayâl şairliğinden ziyade hayat şairliğiydi. Onun şairane hissi, hayâlden ziyade haki­kât karşısında galeyana gelirdi. İlhamlarını bile hayat­tan alan Fikret, terbiyenin de asıl hayattan geleceğini bilir ve telkinle terbiye hususunda şâyân-ı hayret bir nüfuz ve muvaffakiyet gösterirdi. Fikret, bizim için, yalnız öğretmenliği ve müdürlü­ğü ile değil, şairliğiyle de bir eğitici, hem de müstesna bir eğitimci oldu. Hiçbir şâirimiz çocuklarla gençleri Fikret kadar düşünmedi, hiçbir şâirimiz gençlerle ço­cukların ruhlarına hitap etmenin yollarını Fikret ka­dar arayıp bulmadı, hiçbir şâirimiz ahlâk ve terbiye endişesiyle, telkin ve tehzip maksadıyla Fikret kadar şiir yazmadı.” (Satı Bey)

 “Ona göre eğitimin amacı çocuğun kafasını bilgiyle doldurmak değil, onu hayata hazırlamak, yaşadığı dünyaya yöneltmektir. Eğitimin yöntemini de bu amaç belirler. Bilgi ezber yoluyla değil, oyun aracılığıyla, üs­telik uygulama yoluyla verilmelidir. El işler, iş ürer çünkü.

“Şermin’deki bütün şiirlere egemen olan öz budur temelde. Fikret o güne kadar yazdıklarını bir yana bı­rakmış, işe elifbadan başlamıştır sanki. Gençlerden sonra çocuklara yönelmiş, ağacı yaşken eğmeye giriş­miştir. Onları korkutmak için uydurulmuş olağanüstü varlıkların gerçekte olmadığını söyler. Ama yalnız ço­cuklar değildir seslendiği. Anaları, babaları, öğrencileri de almıştır karşısına. Öğretme ve öğrenme işinde de­neyin, sevmenin önemini vurgular. Bilginin somutlaş­ması gerekir çünkü. İnsan ve ana sevgisi temleri de iş­lenir bu şiirlerde. Böylece Fikret insancıl, hayata bağlı dünya görüşünü aşılamak ister çocuklara.” (Atilla Özkırımlı)

 “Fikret’in Ezan şiirinde, ezanın ne olduğunu bil­meyen, hele camide uyumaya kalkan çocuğunu tokat­layan baba tipi de, evvelki gibi yine cemiyetimizde ör­nekleri bulunan babalardandır. Mehmet Kaplan, bu hikâyenin, dayak atarak öğretme yerine sevdirerek öğ­retmeyi telkin maksadıyla yazıldığını söyler. Acaba, ço­cuk eğitiminde, menfî örneği vererek telkin mi daha kolaydır, yoksa müspet olanı göstermek mi? Çünkü Şermin eğitimciler için değil, nihayet küçük çocuklar için yazılmış bir kitaptır.” (Prof. Orhan Okay)

ESERLERİ:

ŞİİR: Rübab-ı Şikeste (1900, Ahmet Muhip Dıranas tar., Tevfik Fikret / Kırık Saz adıyla, 1975; Asım Bezirci tar. sadeleştirilerek orijinal adıyla, 1984), Haluk’un Defteri (1911), Rübabın Cevabı (1912), Şermin (1914), Tarih-i Kadim - Doksan Beşe Doğru (1928, A. Kadir’in sadeleştirmesiyle ve Eski Çağlar Tarihi adıyla, 1967), Son Şiirler (haz. Cevdet Kudret, 1952), Tevfik Fikret ve Kitaplarında Çıkmayan Şiirleri (der. Murat Uraz, 1959), Tevfik Fikret Malumat’ta (Malumat dergisinde çıkan şiir ve yazıları, der. İ. Hikmet Ertaylan, 1965), Tevfik Fikret Mirsad’da (Mirsad dergisinde çıkan şiir ve yazıları, der. İ. Hikmet Ertaylan, 1965), Bütün Şiirleri (Asım Bezirci’nin sadeleştirdiği şiirleri; I : Geçmişten Gelen; II: Rübâb-ı Şikeste, III: Hâlûk’un Defteri, Şermin, Son Şiirler, 1984).

DÜZYAZI: Tevfik Fikret Dil ve Edebiyat Yazıları (Haz. İsmail Parlatır, 1993).

HAKKINDA: Ahmet Hamdi Tanpınar / Tevfik Fikret (1944), Rıza Tevfik / Tevfik Fikret Hayatı, Sanatı, Şahsiyeti (1945), Mehmet Kaplan / Tevfik Fikret ve Şiiri (1946, Tevfik Fikret adıyla, 1971), Hasan Ali Yücel / Edebiyat Tarihimizden (1957), Hilmi Yücebaş / Bütün Cepheleriyle Tevfik Fikret (1959), Şemseddin Kutlu / Haluk’un Defterinden, Mr. Haluk’a (Yıllarboyu Tarih, Ağustos 1978), Memet Fuat / Tevfik Fikret (1979), Hikmet Altınkaynak / Dünyayı Paylaşan Yazarlar (2001),), Orhan Karaveli / Tevfik Fikret ve Haluk Gerçeği (2005).

 

BALIKÇILAR

- Bugün açız yine evlâtlarım, diyordu peder.

Bugün açız yine; lâkin yarın, ümîd ederim,

Sular biraz daha sâkinleşir... Ne çâre, kader!

 

-Hayır sular »e kadar coşkun olsa ben giderim,

Diyordu oğlu, yarın sen biraz ninemle otur;

Zavallıcık yine kaç gündür işte hasta...

— Olur;

Biraz da sen çalış oğlum, biraz da sen çabala;

Ninen, baban, iki miskin, biz artık ölmeliyiz...

Çocuk düşündü şikâyetti bir nazarla: — Ya biz

Ya ben nasıl yaşarım siz ölürseniz?

Hâlâ

Dışarda gürliyerek kükremiş bir ordu gibi

Döğerdi sâhili binlerce dalgalar, asabî

 

-Yarın sen ağlan gün doğmadan hazırlarsın;

Sakın yedek biraz ip, mantar almadan gitme.

Açınca yelkeni, hiç bakma, oynasın varsın;

Kayık çocuk gibidir: Oynuyor mu kaydetme,

Dokunma keyfine; yalnız tetik bulun, zîrâ

 

Deniz kadın gibidir: Hiç inanmak olmaz ha!

 

Deniz dışarda uzun sayhalarla bir hırçın

Kadın gürültüsü neşreyliyordu ortalığa.

 

-Yarın küçük gidecek yalnız, öyle mi balığa?

-O gitmek istedi, «Sen evde kal!» diyor...

- Ya sakın

O gelmeden ben ölürsem?.

Kadın bu son sözle

Düşündü kaldı; balıkçıyle oğlu yan gözle

Soluk dudaklarının ihtizâz-ı hâsirine

Bakıp sükût ediyorlardı; başlarında uçan

Kazayı anlatıyorlardı böyle birbirine.

Dışarda fırtına gittikçe pür-gazab, cûşân

Bîr ihtilâç ile etrafa ra'şeler vererek ...

                                                                             Yarın yavrucak nasıl gidecek?..

 

Şafak sökerken o yalnız, bir eski tekneciğin

Düğümlü, ekli, çürük ipleriyle uğraşarak

İlerliyordu; deniz aynı şiddetiyle   şırak

Şırak döğüp eziyor köhne teknenin şişkin

Siyah kaburgasını... Âh açlık, âh ümîd!

 

Kenarda bir faşın üstünde bir hayâl-i sefid

Eliyle engini güyâ işâret eyliyerek

Diyordu: «Haydi, nasîbin o dalgalarda, yürü!»

Yürür zavallı kırık teknecik, yürür; «Yürümek.

Nasibin işte bu!.. Hâlâ gözün kenarda... Yürü!»

Yürür, fakat suların böyle kahr-ı hiddetine

Nasıl tahammül eder eski, hasta bir tekne?..

 

Deniz ufukta, kadın evde muhtazır... Ölüyor;

Kenarda üç gecelik bâr-ı intîzâriyle,

Bütün felâketinin darbe-i hasâriyle,

Tehî, kazâ-zede bir tekne karşısında peder

Uzakta bir yeri yumrukla gösterip gülüyor;

Yüzünde giryeli, muzlim, boğuk şikâyetler...

KITA

Kimseden ümmid-i feyz etmem, dilenmem perr ü bâl;

Kendi cevvim, kendi eflâkimde kendim tâirim.

İnhina tavk-ı esaretten girandır boynuma,

Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim.

 

(Rubab-ı Şikeste)

SABAH OLURSA...

Bu memlekette de bir gün sabah olursa,

Halûk Eğer bu memleketin sislenen şu nasiye-i

Mukadderatı kavi bir elin kavi, muhyî

Bir ihtizaz-ı temasıyle silkinip şu donuk,

Şu paslı çehre-i millet biraz gülerse... — o gün

Ben ölmemiş bile olsam, hayata pek ölgün

Bir irtibatım olur şüphesiz; — o gün benden

Ümidi kes, beni kötrüm ve boş muhitimde

Meraretimle unut; çünkü leng ü pejmürde

Nazarlarım seni maziye çekmek ister; sen

Bütün hüvviyet ü uzviyyetinle âtisin:

Terennüm eyliyor el'an kulaklarımda sesin!

 

Evet, sabah olacaktır, sabah olur, geceler

Tulû'-ı haşre kadar sürmez; âkıbet bu sema,

Bu mai gök size bir gün acır; melül olma.

Hayata neş'e güneştir, melal içinde beşer

Çürür bizim gibi... siz, ey feza-yı ferdanın

Küçük güneşleri, artık birer birer uyanın!

Ufukların edebi iştiyakı var nura.

Tenevvür... asrımızın işte ruh-i âmâli;

Silin bulutları, silkin zılal-i ahvali,

Ziya içinde koşun bir halas-ı meşkûra.

Ümidimiz bu: ölürsek de biz, yaşar mutlak

Vatan sizinle şu zindan karanlığından uzak!

 

SİS

Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı muannid,

Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid,

 

Tazyîknın altında silinmiş gibi eşbâh;

Bir tozlu kesafetten ibaret bütün elvâh;

 

Bir tozlu ve heybetli kesafet ki nazarlar

Dikkatle nüfuz eyleyemez gavrine, korkar.

 

Lâkin sana lâyık bu derin sütre-i muzlim,

Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim;

 

Ey sahn-ı mezâlim... Evet, ey sahn-ı garrâ,

Ey sahne-i zî-şa'şaa-i hâile-pîrâ!

 

Ey şâ'şaanın, kevkebenin mehdi, mezarı;

Şarkın ezelî hâkime-i câzibedârı;

 

Ey kanlı muhabbetleri bî-lerziş-i nefret

Perverde eden sîne-i meshûf-ı sefâhet;

 

Ey Marmara'nın mâi der-âgûşu içinde

Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde;

 

Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir

Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bakir;

 

Hüsnünde henüz tazeliğin sihri hüveydâ;

Hâlâ titrer üstüne enzâr-ı temaşa.

 

Hâricden, uzakdan açılan gözlere süzgün

Çeşmân-ı kebûdunla ne mûnis görünürsün.

 

Mûnis, fakat en kirli kadınlar gibi mûnîs;

Üstünde coşan giryelerin hepsine bî-his.

 

Te'sis olunurken daha, bir dest-i hıyânet

Bünyânına katmış gibi zehr-âbe-i lanet.

 

Hep levs-i riya dalgalanır zerrelerinde,

Bir zerre-i safvet bulamazsın içlerinde.

 

Hep levs-i riya, levs-i hased, levs-i teneffü’

Yalnız bu... ve yalnız bunun ümmîd-i tereffü’

 

Milyonla barındırdığın ecsâd arasından,

Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk ü dırahşan;

 

Örtün, evet, ey hâile.. örtün evet ey şehr;

Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..

 

Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;

Katil kuleler, kal'alı zindanlı saraylar;

 

Ey dahme-i mersûs-i havâtır, ulu mâbed;

Ey gırra sütunlar ki birer dîv-i mukayyed.

 

Mazileri âtilere nakl etmeğe me'mur,

Ey dişleri düşmüş, sırıtan kafile-i sûr;

 

Ey kubbeler, ey şanlı mebânî-i münâcât;

Ey doğruluğun mahmîl-i ezkârı minârât;

 

Ey sakfı çökük medreseler, mahkemecikler;

Ey servilerin zıll-ı siyâhında birer yer

 

Te'min edebilmiş nice bin sâil-i sâbir,

"Geçmişlere rahmet" diyen elvâh-ı makabir;

 

Ey türbeler, ey her biri pür-velvele bir yâd

İkaz ederek sâmit ü sâkin yatan ecdâd;

 

Ey mâ'reke-i tıyn u gubâr eski sokaklar,

Ey her açılan rahnesi bir vak'a sayıklar.

 

Virâneler, ey mekmen-i pür hâb-ı eşirrâ,

Ey kapkara damlarla birer mâtem-i ber-pâ

 

Temsîl eden âsûde ve fersûde mesâkin,

Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa mavtın

 

Gam-dîde ocaklar ki merâretle somurtmuş,

Yıllarca zamandan beri tütmek ne... unutmuş,

 

Ey mîdelerin zehr-i takazâsı önünde

Her zilleti bel'eyleyen efvâh-ı kadîde,

 

Ey fazl-ı tabiatle en âmâde ve mün'im

Bir fıtrata makrûn iken aç, âtıl u âkım,

 

Her nîmeti, her fazlı, her esbâb-ı rehâyı

Gökten dilenen züll-i tevekkül ki... mürâyi!

 

Ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtaz

İnsanda şu nankörlüğü tel'în eden âvâz,

 

Ey girye-i bî-fâide, ey hande-i zehrîn,

Ey nâtıka-i acz ü elem; nazra-i nefrîn:

 

Ey cevf-i esâtîre düşen hâtıra; namus,

Ey kıble-i ikbâle çıkan yol: reh-i pâbûs,

 

Ey havf-ı müsellâh, ki hasârâtına râci'

Öksüz, dul ağızlardaki her şekve-i tâli;

 

Ey şahsa —masûniyet ü hürriyete makrun—

Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kanun,

 

Ey vâ'd-ı muhâl, ey ebedî kizb-i muhakkak,

Ey mahkemelerden mütemâdi sürülen hak;

 

Ey savlet-i evham ile bîtâb-i tahassüs

Vicdanlara temdîd edilen gûş-ı tecessüs,

 

Ey bîm-i tecessüsle kilitlenmiş ağızlar,

Ey şöhret-i milliye ki, mebguz u muhakkar;

 

Ey seyf ü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî,

Ey behre-i fazl u edeb, ey çehre-i mensî;

 

Ey bâr-ı hazerle iki kat gezmeğe me'lûf;

Eşrâf u tevâbî' koca bir unsur-ı mâ'rûf;

 

Ey re's-i fürûbürde ki ak pak, fakat iğrenç;

Ey tâze kadın, ey onu tâkîbe koşan genç;

 

Ey mâder-i hicrân-zede, ey hem-ser-i muğber,

Ey kimsesiz, âvâre çocuklar... hele sizler!..

Hele sizler!

 

Örtün, evet ey hâile... örtün, evet ey şehr

Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..

YİYİN EFENDİLER YİYİN

YİYİN EFENDİLER YİYİN

 

TEVFİK FİKRET

 

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını

Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini

Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.

Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!

Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!

Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,

Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

ZULMÜN TOPU VARSA

ZULMÜN TOPU VARSA

 

TEVFİK FİKRET

 

Zulmün topu var, güllesi var, kal'ası varsa,

Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.

Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,

Sönmez ebedi, her gecenin gündüzü vardır.

Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol;

Ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa... var ol!

 

Vaktiyle baban kimseye minnet mi ederdi?

Yok, kalmadı haşa sana zillet pederinden.

Dünyada şereftir yaşatan milleti, ferdi;

Silkin, şu mezellet tozu uçsun üzerinden.

İnsanlığı pamal eden alçaklığı yık, ez;

Billah yaşamak yerde sürüklenmeğe değmez.

 

Haksızlığın envamı gördük... bu mu kanun?

En gamlı sefaletlere düştük... bu mu devlet?

Devletse de, kanunsa da, artık yeter olsun;

Artık yeter olsun bu deni zulm ü cehalet...

Millet yoludur hak yoludur tuttuğumuz yol;

Ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa... var ol!

DOĞUMUNUN 100. YILDÖNÜMÜNDE FİKRET

Tevfik Fikret, II. Meşrutiyet'den sonra ele aldığı fikirler dolayısıyla, öteden beri, bazı aydınlar tarafından yerilen, bazıları tarafından göklere çıkarılan bir şâirdir. Henüz kültür ve medeniyet mes'elelerini hâlledememiş bir memleket için bunu tabiî karşılamak lâzımdır. Kendisine zıt bir kutup teşkil eden Mehmed Akif gibi Fikret de, bin yıllık eski medeniyet nizamı alt üst olan Türkiye'nin içine düştüğü kültür buhranını derinden yaşamış ve kuvvetle ifâde etmiş bir şâir olarak belli bir davranış ve zihniyetin sembolü olma hüviyetini daha uzun yıllar muhafaza edecektir. Hiç ilgisi olmamakla beraber, bugün onu komünistler bir bayrak gibi kullanıyorlar. Türkiye'de komünizmin kendisi de aynı kültür ve medeniyet krizinin bir tezahürü ve neticesi olduğuna göre, bunu da yadırgamamak icâb eder. Fikret'le Nâzım Hikmet arasında ilim ve tekniğe adetâ dinî bir değer verme bakımından bir bağlantı kurmak mümkündür. Fakat, Mehmed Akif gibi dindar, Gökalp gibi milliyetçi şâir ve mütefekkirler de çağdaş ilim ve tekniğin lüzumuna kani değil midirler? Tanzimat'ın başından, hattâ daha öncesinden beri ilim ve fenne gönül vermemiş bir Türk aydını tanımıyorum. Bu şahsiyetler arasındaki fark, hepsinin birleştikleri bu noktadan ziyade, diğer sosyal ve beşerî kıymetlere verdikleri ehemmiyettedir. Akif din+ilim, Gökalp millî kültür-filim terkibine inanmışlardır. Fikret, din ve millî kültürün yerine, bir hayli mübhem insâniyetçilik fikrini koymak istemiştir.

Fakat bence, Fikret'i sadece fikir bakımından değerlendirmek yanlış bir görüştür. O, ne bir sosyolog, ne de bir filozoftur. Onun müdafaa ettiği düşünceleri, daha önce, geniş bir şekilde ve yıllarca bir dâva hâline getiren İçtihad Dergisi sahibi bir Abdullah Cevdet vardır ki, şiir de yazmakla beraber, san'at kaabiliyeti olmadığı için, bugün adını hemen hemen anan yoktur. Fikret'in sesini bugüne kadar getiren ve yarına götürecek olan, büyük ifâde kaabiliyetine sahib bir şâir olmasıdır. Bundan dolayı, onu bir şâir olarak ele almak, hakikate daha uygun olur.

Bir şâir olarak Fikret'in değeri nedir? Türk şiirine yeni olarak ne getirmiştir? Bugün için bu şiirin bir değeri var mıdır? Bence sorulacak sorular bunlardır.

Bir şâir, herşeyden evvel kullandığı dile yeni bir şekil veren insandır. Bunu, malzemeden başka değeri olmayan lügat ile karıştırmamak lâzımdır. Bazılarının yaptıkları gibi Fikret'i kullandığı lügate göre kıymetlendirmemiz gerekirse, Rübâb-ı Şikeste şâirine “ilerici” diyemeyiz. Zira o, devrinde sade Türkçe yazan şâirlerin aksine, Divan şâirlerininkinden daha koyu bir Osmanlıcaya gitmiştir. Fikret'in “mütenahnih, atehlika” nevinden kelimelerle şiir yazdığı bir sırada Mehmed Emin köylü dilini kullanıyordu. Fakat biraz şiirden anlayan bir kimse, bundan dolayı Mehmed Emin'e Fikret'den daha üstün bir şâir vasfını veremez. Fikret, o korkunç Osmanlıcası ile Mehmed Emin'den çok daha güzel şiirler yazmıştır. Hiçbir san'at eseri, kullanılan malzeme ile değerlendirilemez. Fikret'den sonra Yahya Kemal, Divân şâirlerinin lügati ile şaheserler vücuda getirmiştir. San'-atta mühim olan, malzeme değil, malzemeyi kullanış tarzıdır.

Mes'eleye bu zaviyeden bakılırsa, Fikretin bizde şimdiye kadar gelmiş geçmiş şâirlerin en ustalarından biri olduğu görülür. Dile yeni şekil verme bakımından, onunla kıyaslanabilecek başka Türk şâirleri olarak, ancak Mehmed Akif, Yahya Kemal, Nazım Hikmet ve Behçet Necatigil'i sayabilirim. Bunlar, türkçeyi hamur gibi yoğurmuşlardır; ve ustaları Fikret'tir.

Fikret, Türk şiirinde ilk defa kelimelerin mânâlarını, hattâ onlardan önce, seslerin var olduğunu bir teknisyen dikkati ile gören ve bu imkândan azamî faydalanan bir şâirdir. Nef'i şiirinde, Nef'i ile ses yarışma çıkar. Yalnız bu şiirinde değil, Fikret'in bütün şiirlerinde, ses mânâya refakat eder, onu destekleyen ve kuvvetlendiren bir vasıtadır.

Fikret, Türk şiirine ses ile beraber, kendinden önce pek az ehemmiyet verilen yeni mısra yapıları, sentaks da getirmiştir. Onun her şiiri, bir ses ve cümle örgüsüdür. Mânânın altında., onu dalgaların bir kayığı taşıması gibi bu iki yapı unsuru vardır.

Fikret, duyu organları çalışan bir şâirdir; onun şiirlerinde göz, kulak ve şâir ihsas uzuvlarına hitab eden unsurlar, geniş bir yer tutar. O, şiirinde bunları, çok iyi hesâb edilmiş bir terkib içinde kullanır. Fikret, duyan bir insan olduğu kadar ressamdır da. Şiirlerinde duygular ve düşünceler birer tablo haline gelirler. Büyük şâirlerin hepsinde bu terkibi bulursunuz. Onun şiirini fikir bakımından değerlendirenler, hâlis san'atla ilgili bu temel unsurları ihmâl ediyorlar. Bence, Fikret'i Fikret yapan bunlardır.

Bir çokları Fikret'i geleceğin şâiri diye yüceltirler. Ben, onu “Zaman” bakımından fakir ve tek taraflı bulurum. Fikret, maziyi inkâr etmiştir. Mazi, gerek fert, gerek millet, gerek insaniyet için, tabiat kadar reel, inkârı kabil olmayan bir gerçektir. Gelecek, insan hayatını şekillendiren «zaman»m sadece bir buutludur. Fikret'in tarihe bakış tarzı hem millî, hem insanî bakımdan yanlıştır. Tarihe bakış tarzının sakatlığı Fikret'i, mensub olduğu cemiyetten ayırmıştır. Fert ve millet, hattâ insanlık «tarihsin içinde yaşarlar. O, mücerred fikirlere göre, yeni bir tarih yaratılabileceği vehmine kapılmıştır. Marks'ı yanlış okuyan komünistlerin hatası da buradadır. Marks, doktirinine boşuna “tarihî materyalizm” dememiştir. Hegel’inki gibi, Marks' ın görüşünde de tarih mühim bir yer tutar. Cemiyetleri tarihsiz tasavvur etmek imkânsızdır.

Fikret'den sonra Ziya Gökalp, Yahya Kemal, Tanpınar, haklı olarak tarihe değer vermişlerdir. Herşey bize tarihten gelir. Mazisiz gibi görünen matematik, fizik, kimya bile.

Kendisini on dokuzuncu yüzyılın sığ pozitivizmine kaptıran Fikret, Din'in derin, beşerî, sembolik ve mistik mânâsını da anlamamıştır. Yirminci asrın ilmî araştırmaları Mit ile beraber Din'in de anlamım yeniden keşfetmiştir. Bugünkü anlayışımıza göre, Fikret'in şiirleri bu bakım: dan çok sığdır. Yirminci yüzyıl edebiyatı, tekrar mitik kaynaklara dönmüştür. Mücerret fikirleri, imaj yaratmasını bilen Fikret'in muhayyilesini doldurmuştur. Ali Cânib, Haluk'un Defteri'ndeki o çocukça nasihatleri, Nâbi'nin mısralarına benzeten rek alay eder.

Fikret'in bugün tenkid edilebilecek başka bir tarafı, dünyasının çok dar olmasıdır. Bu sosyal ihtilâller şâirinin kâinatı, içine kapandığı Âşiyan'ın penceresinden görebildiklerinden ibarettir; onu da derin bir bedbinliğin sis'i arkasından seyreder. Onda ne Mehmed Emin'in yeni bir âlem gibi keşfettiği Anadolu'yu, ne Ziya Gökalp'in Turan'ını, ne Yahya Kemal'in şiirlerini kaplayan İmparatorluk Coğrafyasını, ne de Akif'in sokak sokak dolaştığı İstanbul, İslâm âlemi, Asya ve Avrupa'yı bulursunuz. Muhayyel bir âlemi de olmasa Fikret'in şiiri inşam boğar. O, içe dönük mizacı dolayısıyla, kendini dar bir mekâna hapsetmiş insandır. İnsaflı olmak için, şunu da ilâve edelim ki, şiirlerindeki duygu kesafeti ve trajik hava, büyük nisbette bu darlıktan gelir.

                                      (Hisar, Ocak 1968)

Yazar: MEHMET KAPLAN

FİKRET-AKİF İKİLİĞİ

Geçen ay yayınlanan yazımda “Çok merak ediyorum, doğumunun yüzüncü yıldönümü, Tevfik Fikret'i objektif ölçülerle değerlendirecek araştırma ve inceleme eserlerini bize kazandıracak mıdır? Yoksa, bu vesile ile de onu François Coppee'ye benzetmek veya karşısına Mehmet Akif'i çıkarmak gibi sığ tenkitleri ve kolay yargıları tekrarlamakla mı yetineceğiz” demiştim.

Üzülerek söyleyeyim ki, bu endişemin yersiz olmadığını o günden beri ün­lü imzalar altında çıkan birçok yazılar göstermiştir. Parnasse topluluğu içinde hayli tanınmış ve bugün o nisbette unutulmuş olan bir Fransız şairi ile Tevfik Fikret benzerliğini şimdilik bir tarafa bırakıyorum. Bu yargı, onu tekrarlayanların Tevfik Fikret'in eseri üzerindeki tetkikleri kadar o Fransız şairinin sanatı hakkındaki bilgilerinin de bir noktada durmuş olduğunu açığa vurmaktan başka bir değer taşımaz.                                                                                                              

Fikret - Akif karşılaştırılmasına gelince, yarım yüzyılı aşkın bir zaman içinde tekrarlana tekrarlana yıpranan bu sakat ve olumsuz düşünce üzerinde durmayı ikisine de pek büyük bir saygı ve hayranlık beslediğim o büyük şairlerin hatıra­sına karşı, bir borç bilirim.

Şiiri seven ve Türk milletinin sanat ve yaratma gücünün büyüklüğüne say­gılı olan her aydının, en küçük bir tereddüt gölgesine yer vermeden kabul etme­si gereken bir gerçek varsa, o da, bu iki muhterem şahsiyetin Türk şiir ve düşün­ce tarihinde ayrı ve aynı ölçüde büyük yerleri ve değerleri olduğudur. Kafala­rımızı kendi şahsî ve dar görüşlerimizin esaretinden ve kıyaslama illetinden kur­tararak düşünebilsek, birbiriyle karşılaştırmadan ikisinin de müstesna değe­rini ve Türk şiirine getirdikleri, birbirini tamamlayıcı yenilikleri, gerçek boyutlarıyla ortaya koymamız pek kolay olur.

Şairlerin ayni şekilde düşünmelerini istemek, hele onlarda mutlaka kendi inançlarımızın yankısını görmeyi beklemek, şiirin ve sanatın zenginliğini yapan çeşitlilikten Türk edebiyatını yoksun bırakacak yersiz ve sakat bir saplantıdır. Her şair ve yazar kendi mizacına, içinde yetiştiği aile ve okul çevresinin şahsi­yetini besleyen etkilerine göre duygularını ve düşüncelerini dile getirir. Bu iki güçlü şair de aynı şeyi büyük bir samimiyet ve cesaretle yapmışlardır. Çağdaş­ları arasında onlara seçkin bir yer kazandıran da bu vasıfları değil midir?

Fikret - Akif anlaşmazlığı “Tarih-i Kadim”in yazılmasıyla başlar. Başka memleketlerde de her zaman rastlanabilen bir edebî tartışma, iki şairin etrafında gruplaşan tahrikçi zümrelerin gayretleriyle, tatsız bir ça­tışma haline getirilmiş ve ölümlerinden sonra da devam ettirilmiştir. Halbuki Tevfik Fikret “Tarih-i Kadime Zeyl” inde düşüncesini açıkladıktan ve Akif, kendisinden beklenen asil bir hareketle “Sa­fahat” in ikinci baskısında Fikret'i telmih eden sa­tırları kopararak attıktan sonra bu tartışma güzel bir şekilde kapanmış olmak lâzım gelirdi. Onu Tevkif Fikret'in doğumunun yüzüncü yıldönümün­de tekrar ateşlemek ve körükleyerek alevlendir­mek, öyle sanıyorum ki, en ziyade o aziz şairle­rin ruhlarını incitmiş olacaktır.

Tevfik Fikret'in Tanrı'dan çok Tanrılaşan in­sanların baskısına karşı bir isyanı dile getiren “Tarih-i Kadim” indeki bazı mısraları onun dinsiz­liğine atfetmek isteyenler olmuş ve bu düşünce Mehmet Akif'in kaleminde hayli sert ve kırıcı mısralarla ifadesini bulmuştu.

Şunu söyleyeyim ki Tevfik Fikret dinsiz, ya­hut daha doğru deyimi ile imansız değildi. Yalnız Fikret'in iman telâkkisiyle Akif'in imanı arasında, ona ulaşma usulleri bakımından fark vardır. Akif imanını soyundan tevarüs etmiş ve onu olduğu gibi devam ettirmek istemiştir.

Fikret şüpheci idi; her düşüncesine olduğu gibi imanına da şüphe yoluyla ulaşmıştır. Unutmamak lâzımdır ki :

 

Şüphe bir nura doğru koşmaktır,

Hakkı tenvir ukul için hakdır.

 

Diyen şairi şüpheci araştırmaları bir boşluğa, in­kâra değil; bir nura, imana götürmüştür. Abdülhak Hâmit de :

 

Mevlâyı ne yolda etsem inkâr,

İkrar çıkar netice-i kâr.

 

Dememiş mi idi?

“Amentü” sünde :

 

Bir Kudret'i külliye var ulvî ve münezzeh,

Kutsi ve muallâ buna vicdanla inandım.

 

Diyen Tevfik Fikret’e dinsiz demek, imanı, kalıp­laşmış kuralların esaretine mahkûm etmek de­mektir.

Mehmet Akif'e cevap olan “Tarihî Kadime Zeyl”inde de açıkça :

 

Müminim, varlığa imanım var.

 

Demiyor mu?

 

“Tarihî Kadim” deki :

 

Göçüyorsun da arş-ü ferşinde,

Yok tabiatta bir inilti bile.

 

Beyti Allah'ı inkâr veya küçültme değil, olsa olsa onu unutanlar karşısında bir isyan, Allah'a bir sı­ğınma manasını taşır.

Büyük iman şairimiz Mehmet Akif'in de, va­tanının tehlikeye düştüğü karanlık günlerde Al­lah'a karşı böyle haykırış ve yalvarışları yok mu­dur? Onun :

Ağzım kurusun, yok musun ey adli ilâhi.

Mısraını da, Allah'a isyan, ilâhi adaleti inkâr mı sayacağız?

Tevfik Fikret'in imansız ve aşırı maddeci ol­duğunu iddia etmek ne kadar yersizse, Mehmet Akif'in gerici, ilim ve fenne yabancı, medeniyete karşı olduğunu sanmak da o kadar yanlıştır. Böy­le bir tutum, o büyük şairin en geniş imanla bağ­lı bulunduğu İslâm dininin gerçek anlamına da ay­kırı düşerdi. İman, ilme mani değil, aksine, ona yardımcı bir kuvvettir. Mehmet Akif, İslâm dini­nin yüksek felsefesi kadar, çağdaş ilmin ilerle­melerine de en geniş manasıyla vakıftı; insanın yaratıcı gücüne ve ilmin insanlığı parlak gelecek­lere ulaştıracak kudretine inanıyordu. Bu bakım­dan da Tevfik Fikret'le aralarında ayrılık değil, ya­kınlık vardır.

Tevfik Fikret “Halûk'un Amentü”sünde :

 

Dünya dönecek cennete insanla, inandım.

 

Ve :

 

Birgün yapacak fen şu siyah toprağı altın,

Herşey olacak kudret-i irfanla, inandım.

 

Demişti.

 

Mehmet Akif de”Asım” ın sonunda bizdeki ilme karşı ilgisizlikten yakınarak :

 

Yarının ilmi nedir,halbuki? Gayet müthiş:

Maddenin kudret-i zerriyesi, uğraştığı iş.

O yaman kudrete hakim olabilsem diyerek

Sarfedüp durmada birçok kafa binlerce emek.

Onu bir buldu mu, artık bu zemin: başka zemin.

Çünki bir damla kömürden edecekler temin

Öyle milyonla değil, namütenahi kudret...

 

Demiyor muydu?

Bugün dünya düşünce ve tekniğine yeni ufuk­lar açan atom kudreti üzerindeki çalışmaları da­ha o zaman alkışlayan bu mısralar, müsbet ilim­lere yabancı değil, hattâ onları yakından izleme­miş bir kafanın ilham mahsulleri olamazdı.

Tevfik Fikret, oğlu Halûk'u İskoçya'ya uğur­larken ona şu öğütte bulunmuştu :

 

Bize bol bol ziya kucakla getir;

Düşmek etrafı görmemektendir.

Topla fırlat, ne varsa, taş, iğne

Bu muhitin ser-i rehavetine,

O biraz belki canlanır ve senin

Himmetin, gayretin ve fazlın için

Koyar elbet vatan, şu hasta nine,

Bir sıcak buse terli nâsiyene!

 

Mehmet Akif de, Asım ve arkadaşlarını şu di­leklerle Berlin'e gitmeğe zorlamamış mıdır?

 

Fen diyarında sızan namütenahi pınarı,

Hem için, hem getirin yurda o nâfi suları,

Birgün evvel gidiniz, bir saat evvel dönünüz.

Şarkın âgûşu açıktır o zaman işte size;

O zaman varmanın imkânı olur gayenize.

 

Medeniyete, ilme, ışığa susamış o iki aydın kafa arasında şu gelişi güzel aktardığım mısraların açıkladığı yakınlık nerede; bizim eksik bilgi­miz ve karanlık düşüncemizle icat edip ortaya koymak istediğimiz çelişme nerede?...

Bu karşılaştırmayı daha başka konularda da devam ettirmek mümkündür. Şimdilik bu kadarı ile yetiniyorum.

Sözün kısası: Tevfik Fikret de, Mehmet Akif de büyük şairdirler. İkisi de bu memleketi ve bu milleti sevmiş, kendi inandıkları yoldan Türk yur­dunu ve insanını maddî ve manevî ilerlemeye, ışı­ğa götürmeye inançlarının bütün gücü ve sanat­larının bütün belagatıyla çalışmışlardır.

Ben ve Hisar Dergisi, doğumunun yüzüncü yıldönümünde Tevfik Fikret'e karşı gösterdiğimiz saygıyı Mehmet Akif'in yüzüncü yıldönümünü kutlayacağımız zaman “Safahat” şairi karşısında da ayniyle göstermeğe hazırız.

Bugün bulundukları manevî âlemde ruhlarının birleştiğine inandığım iki büyük şairin hatırası önünde, Türk şiirinin kalemlerine borçlu bulundu­ğu minnetin bütün ağırlığıyla eğilir, susarım...

 

 

(Hisar, c. 8, sayı: 50, Şubat 1968)

Yazar: MUNİS FAİK OZANSOY

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör

SPONSORLU İÇERİKLER