Rasim Özdenören

Deneme Yazarı, Öykü Yazarı, Yazar

Doğum
20 Mayıs, 1940
Eğitim
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Burç

Hikâye ve deneme yazarı. 20 Mayıs 1940, Kahramanmaraş doğumlu. Şair Alaeddin Özdenören’in ikiz kardeşidir. İlkokula Kahramanmaraş Sakarya İlkokulunda (1947) başladı. Üçüncü sınıfa geçtiğinde babasının tayini üzerine Malatya’ya göç ettiler. İnşaat mühendisi olan babası Bayındırlık İl Müdürlüklerinde fen memuru olarak çalıştı. Rasim Özdenören, babasını 25 Mayıs 1982’de, annesini 6 Şubat 2002’de kaybetti. İlkokul öğrenimini Malatya Cumhuriyet İlkokulunda (3. ve 4. sınıflar) ve Gazi İlkokulunda (5. sınıf) tamamladı. Ortaokula 1952’de aynı ilde başladı. Ortaokul üçüncü sınıfa geçtiği yıl, babası Tunceli’ye tayin edildi. Ortaokulu Tunceli’de bitirdi. Bir yıl sonra babası emekliye ayrıldı ve Kahramanmaraş’a döndüler. 1955’te başladığı Maraş Lisesinden 1958’de  mezun oldu. Aynı yıl üniversite öğrenimi için İstanbul’a gitti. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsünü (1964) ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini (1967) bitirdi. Avukatlık stajını Ankara Barosunda yaptı. 1967 yılında DPT’ye uzman yardımcısı olarak girdi. Bu görevini sürdürürken kalkınma ekonomisi konulu yüksek lisans programını tamamlamak için Amerika’ya gitti. 1970-71 yıllarında ABD’nin çeşitli eyaletlerinde ekonomik konularda araştırmalar yaptı. Eylül 1971’de yurda döndü. Haziran 1975’te Kültür Bakanlığına bakanlık müşaviri olarak atandı. Aynı bakanlıkta bir yıl da müfettiş olarak çalıştı (1977-78). 28 Eylül 1971’de Ayşe Çalkaya’yla Kahramanmaraş’ta evlendi. Bu evlilikten Ömer Umran (23 Şubat 1973) ve Merve (13 Haziran 1974) adlarında iki çocuğu oldu. Ekim 1972’de Bursa’da yedeksubay personel okulunda altı ay eğitim gördü. Eğitimini tamamladıktan sonra kışla görevi için Mart 1973’te Şırnak’a gitti. Askerliğini 1974 Şubat’ında tamamladı. Mayıs 1978’de, Kültür Bakanlığındaki görevinden ayrıldı. 1980 Mayıs’ında yeniden DPT’ye döndü ve bu tarihten sonra gazetedeki yazılarını oradan ayrıldığı 1983 yılı Mayıs’ına kadar A. Gaffar Taşkın imzasıyla sürdürdü. Devlet Planlama Teşkilatına bu ikinci girişinden sonra sırasıyla uzman (1980), Yayın ve Temsil Dairesi Başkanı (1981), Genel Sekreter Yardımcısı (1984-88), Genel Sekreter (1988) ve Müşavir (1990) olarak çalıştı. 20 Mayıs 2005’te DPT’den Genel Sekreter iken emekliye ayrıldı.

Rasim Özdenören, lise öğrenciliği sırasında edebiyatla yakından ilgili bir arkadaş grubunun içindeydi. Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Alaeddin Özdenören ve Mehmet Âkif İnan’dan oluşan bu grup bir yandan Türkiye’nin önde gelen edebiyat dergilerini izliyor, bir yandan da yerel gazetelerde sanat sayfaları düzenliyordu. Aynı çabalarının uzantısında, o dönemde yayınına ara verilen Maraş Lisesinin yayın organı Hamle dergisini tekrar çıkardılar (1958). Lisedeki grubun içinde hikâyeyle ilgilenen tek kişi Rasim Özdenören’di. O yıllarda yazdığı hikâyeleri Varlık, Seçilmiş Hikâyeler, Türk Sanatı, Dost dergilerine gönderdi. İlk hikâyesi “Akarsu”, Varlık (1 Ocak 1957) dergisinde çıktı. Bu hikâyeden sonra Varlık’ta iki hikâyesi daha çıktı: “Kasap” (1 Mart 1957), “Bayır Dereden Öyküler” (1 Haziran 1958). Aynı yıllarda Türk Sanatı (1957-58) ve Arayış (1958) dergilerinde de hikâyeleri yayımlandı. Soraki yıllarda Yeni Devir gazetesinde “Notlar” başlığı altında günlük yazılar yazdı (Nisan 1977-Mayıs 83).

Özdenören, 1962 yılında Sezai Karakoç’la tanıştı. Bu tanışma sanat hayatının ve düşünce dünyasının şekillenmesinde etkili oldu. 1962-65 yılları arasında yaklaşık üç yıl yazı yazmadı. Sezai Karakoç’un isteği üzerine tekrar hikâye yazmaya başladı. 1964-65 yıllarında haftalık Yeni İstiklâl gazetesinin sanat sayfasını yönetti. Bu sayfada 1950’li yıllarda yazdığı on hikâyesini yayımladı. Rasim Özdenören’in Yeni İstiklâl’de yayımlanan hikâyeleri şunlardır: “Eskiyen” (30 Eylül 1964), “Oda” (7 Ekim 1964), “Yolda” (17 Mart 1965, “Yol Ötesi” adıyla Mart 1958’de Türk Sanatı dergisinde de yayımlandı); “Kan Otları” (14 Nisan 1965), “Mani Olunmuş Adam” (26 Mayıs 1965), “Ricat” (7 Nisan 1965), “Çark” (24 Şubat 1965), “Sabah” (24 Şubat 1965), “Koridor” (21 Nisan 1965), “Düğüm” (4 Ağustos 1965, Mahmut Çukuroba adıyla). Yeni İstiklâl’in sanat sayfasında, başta Cahit Zarifoğlu olmak üzere, Alaeddin Özdenören, Erdem Bayazıt, Mehmet Âkif İnan gibi şairlerin eserlerini yayımladı. Özellikle Cahit Zarifoğlu, ilk kitabı İşaret Çocukları’nın on üç şiirini bu sayfada yayımladı.

Rasim Özdenören, 1967 yılında ilk kitabı Hastalar ve Işıklar’ı çıkardı. Daha ilk kitabıyla kendine ait bir hikâye dili kurmayı başardı. Bireyi merkeze alan bu hikâyelerinde toplumsal bağlarından kopartılmış insanın trajedisini anlattı. Kendine ve çevresine yabancılaşmış, hayatta karşılıksız kalmış kişilerin kendileriyle ve çevreleriyle yaşadıkları çatışma, hikâyelerinin değişmez konularından biri oldu. Hastalar ve Işıklar’da her şey bireyin etrafında döner. Yer yer düş ile gerçek birbirine karışır. Çevresince anlaşılamayan birey gittikçe hastalıklı bir duruma sürüklenir. Dramatik bir son neredeyse kaçınılmazlaşır.

İkinci kitabı Çözülme’de (1973), günümüz insanının içine düştüğü bunalımlar, öz değerlerinden çözülmeyle birlikte gelen sorunların aileye yansıması üzerinde durdu. Çözülme, edebiyat çevrelerinde, Türk edebiyatındaki en dikkate değer uzun hikâyeler arasında gösterildi. Ülkemizdeki sosyal değişimi aile üzerinden yansıtan bu hikâyelerde bireyin devindiği çevre, ilk kitaba nazaran oldukça genişlemiştir.

Üçüncü kitabı Çok Sesli Bir Ölüm (1974), bireyin bilinçaltına, ruhsal sorunlarına ilişkin açılımlarıyla dikkat çekti. Dış dünyayla uyuşamayan insanın trajedisini kültürel ve ekonomik temelleriyle birlikte verdi. Rasim Özdenören’in Çok Sesli Bir Ölüm (1984) ve Çözülme (1973) adlı hikâyeleri aynı adlarla TV filmi yapıldı. Çok Sesli Bir Ölüm, Prag’da yapılan Uluslararası TV Filmleri Yarışması’nda Jüri Özel Ödülü’nü kazandı (1978).

Dördüncü kitabı Çarpılmışlar (1977), her şeyden önce biçimsel özellikleriyle dikkat çekti. Kitapta baştan sona hiçbir hikâyede noktalama işaretine yer verilmedi. Böylelikle bilinç akışının, duygu ve düşüncelerin kesintisiz akışı amaçlandı. Kültür bağlarından koparılmış insanların yaşadıkları açmazlar bir sanatçı dikkatiyle gözler önüne serildi.

1979 yılında yayımlanan Gül Yetiştiren Adam romanında Türkiye’nin girdiği Batılılaşma sürecinden sonra ortaya çıkan yeni durum, meselenin yeni kuşaklara yansıması ele alındı. Tek parti döneminin bir Anadolu şehrinden görünüşü başarıyla anlatıldı. 1984 yılında yayımlanan Denize Açılan Kapı’da toplumsal dönüşümlerin, kültür krizlerinin, büyük şehrin içine sıkışıp kalmış insanların sükûnet arayışlarına yer verildi. Ağırlıklı olarak tasavvufun işlendiği kitap Özdenören hikâyesinin yeni bir yönelimi olarak algılandı. Bireyin içine düştüğü yabancılaşmanın, yakın çevre ve toplumla yaşanan uyuşmazlıkların çaresi olarak beliren sükûnet arayışı kitabın ana dinamiği oldu.

Rasim Özdenören, Denize Açılan Kapı’dan sonra uzun bir süre hikâye yayımlamadı. On beş yıl aradan sonra 1999’da Kuyu’yu çıkardı. Kuyu’nun ana ekseni yine tasavvuftu. Tek hikâyeden oluşan Kuyu’da çıkış noktası Hz. Yusuf kıssasıdır. Ansızın Yola Çıkmak’ta (2000) tasavvuf konusunu sürdüren Özdenören, bu kitabında acemi dervişlerin hikâyesini yazdı. Bireyin iç çatışması, kendisi ve çevresiyle hesaplaşmaları anlatıldı. Arayış ve kendini aşma çabalarıyla birlikte dünyaya direnme kitabın ana eksenini oluşturdu. Bu kitabın ardından gelen Hışırtı’da (2000) evlilik ve aşk konularına eğildi. 2002’de yayımladığı Toz’da bir kargaşa ortamına atılmış insanların açmazları anlatıldı.

Türk hikâyesine getirdiği yerlilik unsuruyla, sağlam kurguyla birlikte işlettiği son derece rafine diliyle Türk hikâyesinde ayrı bir önem kazanan Rasim Özdenören 1969’da Nuri Pakdil, Mehmet Âkif İnan, Erdem Bayazıt ve Alaeddin Özdenören’le birlikte Edebiyat dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Edebiyat dergisinden sonra Aralık 1976’da Cahit Zarifoğlu, Mehmet Âkif İnan, Erdem Bayazıt ve Alaeddin Özdenören’le birlikte Mavera dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Hikâye ve yazıları bugüne değin Varlık, Türk Sanatı, Arayış, Hamle, Dost, Soyut, Yeni İstiklâl, Diriliş, Edebiyat, Mavera, Yeni Devir, Yeni Zemin, Yedi İklim, Kaşgar, Hece, Zaman, Yeni Şafak, Yeni Dönem dergi ve gazetelerinde yayımladı.

Rasim Özdenören, hikâyesini, Cumhuriyetle başlayan köklü kültürel dönüşümlerin insanımızda açtığı yaralar üzerine kurdu. Modernizmin, büyük şehir olgusunun Türk insanının hayatına yerleşmesini dikkatle izledi. Yakın tarihimizde önemli bir yer tutan, köyden şehre göç olgusunun getirdiği sorunlarda bir yandan şehre tutunmaya çalışan insanların yaşadığı değerler çatışmasını izledi, bir yandan da bu sorunların arka plânındaki ekonomik sorunlara dikkat çekti. Bu çerçevede, içine düştüğü bunalımı aşamayan tedirgin ruhları anlattı. Köklü dönüşümlerin yaşandığı evrelerde sanatıyla tarihten süzülüp gelen değerlerimize sahip çıktı. Kendisini bu dönüşümlerin yol açtığı krizlerin içinde bulan insanımızın kendine ve çevreye yabancılaşması, Rasim Özdenören hikâyesinin vazgeçilmez konularından biri oldu. Silinen toplumsal hafızaya geri dönüş isteğinin ortaya çıkardığı açmazlar, Anadolu insanının yaşadığı geçim sıkıntısı, büyük şehrin dağdağasında kaybolan sıradan insanlar gerçeğe en yakın şekliyle hikâyelerinde yer aldı. Öz değerlerimize sahip çıkışıyla kendisine kadar gelen hikâyecilerden farklılaştı. Hikâyelerinde öz değerlerimizi savundu; fakat bunu yaparken hikâyesini ideolojik baskı altında tutmadı; yaşanan trajediyi didaktizme ve retoriğe düşmeden anlatmayı başardı. Hikâyelerindeki titiz dil işçiliğiyle dikkat çekti. Yer yer şiirsel bir eda takınan dili sadelikten ayrılmadı. Ayrıntılara verdiği önemle, bilinçaltının gelgitlerini metne yansıtmadaki başarısıyla ayrıca dikkat çekti. “Roman bir savaş alanıdır, oysa hikâye bir düellodur,” diyen Özdenören, bir kesitin sunumuna dikkat kesildiği hikâyelerinde kısa hikâyenin en başarılı örneklerini verdi.

Özellikle 1983’ten sonra düzyazıya yönelen Özdenören denemelerinde özgün tespitleri ve kendine özgü üslûbuyla haklı bir üne kavuştu. İki Dünya adlı deneme kitabıyla Türkiye Millî Kültür Vakfı Fikir Ödülünü (1978) aldı. Denize Açılan Kapı ile Türkiye Yazarlar Birliğinin hikâye (1984), Ruhun Malzemeleri ile de deneme (1986) ödüllerini kazandı.

Hastalar ve Işıklar, kendine gerçekçi adını veren, bol örnekli, çok propagandalı, röportaj benzeri bir öz taşıyan, san’at katına bir türlü varamamış hikâyecilik akımının, neorealist diyebileceğimiz İkinci Yeni hikâyeciliğinin ve bir türlü yerleşememiş, yabancılıktan kurtulamamış varoluşçu hikâyeciliğinin gelip de tıkandığı, söndüğü, son sınırlarına varıp ufukta netliklerini kaybettikleri bir dönemde yayımlanmış, çıkmış bulunuyor.” (Sezai Karakoç)

Rasim Özdenören hikâyesiyle bize Anadolu kasabasında yaşanılanzamanın trajik gerçeğini ve şiirini duyurmaya çalışır.” (Mehmet Kaplan)

Rasim Özdenören’in Türk hikâyeciliğine kazandırdığı en somut unsuryerlilikolayıdır. Özdenören buyerlilikyaklaşımıyla Türk hikâyeciliğine yepyeni bir hava, yepyeni bir soluk getirmiştir.” (Necip Tosun)

“Rasim Özdenören 1967’de yayımladığı Hastalar ve Işıklar’la, yani daha işin başında, bir hikâye dili koymuştur ortaya.” (Âlim Kahraman)

Rasim Özdenören, öykülerinde bizim insanımızı ve onun iç dünyasını dile getirmektedir. İki asırdır aslından uzaklaştırılan insanımızın, bunalmış, tedirgin ve kültürel erozyona uğratılmış insanımızın toplumsal değişme ve çözülmesini bunların sebep ve sonuçlarını ele almaktadır.

“Onun öykülerindeki bu çileli insanlar bütün olumsuzluklara rağmen, teveküllü kişilerdir.

“Yazarın eserlerine dil ve teknik bakımından zengin, akıcı ve canlı bir üslup hakimdir. Sezai Karakoç’un deyişiyle ‘Rasim Özdenören’in hikâyeleri toplumuzun derinliğindeki tarihî - metafizik acıyı yansıtan örneklerdir’.” (Remzi Matur)

ESERLERİ:

HİKÂYE: Hastalar ve Işıklar (1967), Çözülme (1973), Çok Sesli Bir Ölüm (1974), Çarpılmışlar (1977), Denize Açılan Kapı (1983), Kuyu (1999), Hışırtı (2000), Ansızın Yola Çıkmak (2000), Toz (2002).

ROMAN: Gül Yetiştiren Adam (1979).

DENEME: İki Dünya (1977), Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler (1985), Yaşadığımız Günler (1985), Ruhun Malzemeleri (1986), Yeniden İnanmak (1987), Kafa Karıştıran Kelimeler (1987), Çapraz İlişkiler (1987), Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı? (1987), Müslümanca Yaşamak (1988), Red Yazıları (1988), Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti (1996), Ben ve Hayat ve Ölüm (1997), İpin Ucu (1997), Acemi Yolcu (1997), Kent İlişkileri (1998), Yüzler (1999), Köpekçe Düşünceler (1999), Eşikte Duran İnsan (2000), Yazı İmge ve Gerçeklik (2002), Aşkın Diyalektiği (2003), Düşünsel Duruş (2005).

ÇEVİRİ: Hayvan Çiftliği (George Orwell’dan, 1964), İslâm’da Devlet Nizamı (Mevdudi’den, 1967), İslâm Devletinde Mali Yapı (Dr. S.A. Sıddıkî’den, 1972).

KAYNAKÇA: Muzaffer Uyguner / Hastalar ve Işıklar (Varlık, 15.10. 1968), Sezai Karakoç / Sütun-I (1969), İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) - Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors (2005) - Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2007, 2009) -  Ünlü Edebiyatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 4, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Fomous People (2013), Selim İleri / Modern Türk Edebiyatında 99 Hikâyeciden 99 Hikâye (1997), Mustafa Kutlu / Niçin Çarpılmışlar (Hisar, Mart 1978), TDE Ansiklopedisi (C. 7, 1990), Yedi İklim dergisi Rasim Özdenören Özel Sayısı (Şubat-Mart 1999), Ömer Lekesiz / Yeni Türk Edebiyatında Öykü IV (2001), Mehmet Kaplan / Hikâye Tahlilleri (10. bas. 2004), Ali Haydar Haksal / Rasim Özdenören: Ruh Denizinden Öyküler (2008), Rasim Özdenören Kitabı (2011), Bir Biyografi denemesi – Çok Sesli Bir Yazar Rasim Özdenören (K. Maraş Belediyesi, 2011).

 

KÖR BULUŞMA

Güneşin sıcak, parlak ışıkları kalabalığın üstüne sızıp kalmıştı. Büyümemiş, genç kestane ağacının gölgesi mermer gömüt taşlarının üstünde kıpırdamadan duruyordu. Güneş yakıcıydı. Her yerden gelmiş cenaze töreninin küçük kalabalığı iki musalla taşının bulunduğu caminin ön tarafındaki küçük bölmenin gölgesine toplanmış, sıkışmıştı.

Kan ter içinde gelmişti oraya. Uzak bir kentten.. Yetişeceğini biliyordu. Ve yetişmişti. Gözleri çabucak kalabalığı taradı. Çevresindeki birkaç kişinin arasında hemen ayrımsadı onu: ıslak, kızarmış gözleriyle ve isyan dolu bakışlarıyla oydu, oradaydı.. Oğulları da oradaydı. Oğulları! (Bir onlar anımsatıyor aradaki pürüzsüz, yılların doldurduğu boşluğu: kendinden olabilirdi bu oğullar, kendi dölünden gelebilirlerdi.) Gönül kırıklığı. Ne kadar zaman geçmişti aradan? Kaç yıl? Soluk bir pardesü vardı üstünde. Yoksa kendisine mi öyle gelmişti? Bir an.. bakışları karşılaştı. Cesaret edebilecek miydi ona yaklaşmaya? Kör bakışlarla baktılar birbirlerine. Kaç yıl geçmişti?

Bunu kim bilebilir? Yıllar önce bu tabloyu -işte tam bunu- kim bilir kaç kez yaşatmıştı düşüncelerinde, düşlerinde? Ölen onun kocasıydı. Kendisiyse eski sevgili.

Dağılıp toplanıyorlardı onun çevresinde. O, hâlâ uzağındaydı onun.

Gömüt taşlarının arasından bakımsız otlar fışkırıyordu.

Güneş olağanüstü parlak bir fanus gibi ışıklar ve ateş sa­çan gövdesiyle bir kubbenin tepesine asılıp kalmıştı.

Kalabalığın ortasında bir başına, kararsız, yapayalnız du­ruyor, isyan eden sesi bir tıslama hâlinde, göğün enginlikle­rine doğru kırık dökük dağılıyordu: yankısız, yansımasız, yanıtlamasız. “Öldüğüne yanmıyorum, nasıl acı çekti, nasıl hır­paladılar onu, bilemezsiniz.”

Mırıltıları doğaçlama bir ilâhi, sessiz bir şivan gibiydi.

İçinde bulundukları oda dünyanın öteki ucuna fırlatılmışçasına uzaktı, bir mutluluğun çığlığı uzayın izbe yerlerin­den ikisini de kuşatmıştı. Kıskançlık nedir bilmiyordu daha. Kıskançlığın, aşkın yemişi, aşkın doğal türevi olduğunu bil­miyordu. Aşk yalnızca özlemle karışık bir mutluluktu daha, sürekli özlemdi. Yoksul bir odanın kilimi üstünde ya da bir bahçenin çimenlerinde yan yana uzanmışlarken terli avuç içleriyle onun çıplak omuzlarını okşamak ve kelimesiz süren konuşmaları boyunca birlikte olmak, bir başına bu, bütün bir gençliği ömür boyu yaşamak kadar değerliydi. Ama çıkılan bir yolculukta sarp yollardan geçmek de vardı: bu da bir yaz­gı olarak kabul edilmeliydi. Ve gelip dayanılıyordu geçit ver­meyen boğazlara. Geriye dönmek yok. İleri geçmek yok. Ne olursa orada, o dorukta olacaktır. Kenetlenmiş ellerde artık birbirini tutacak güç kalmamıştır. İkisinden biri, kadın ya da erkek, uçurumdan sarkmaktadır, tutuşan elleri gitgide mecalsizleşmektedir, istenç boşunadır, eller birbirini bırakacak­tır. İçinde alev alev yanan kıskançlık tohumları gürleşirken, tutuşan eller birbirinden boşanacaktır. Kıskançlık, geçen za­man içinde ilkin acıya dönüşecek, sonra da küllenmiş bir hü­zün tortusu yüreğinin diplerine çöküp kalacaktır.

Ama daha bilmiyordu bunları, hiçbirini.

Günü geldiğinde bilmediği bir adam, bilmediği dilde bir haberi verdi ona. Bütün bu bilinmezliklerden çıkarılan açık bir anlam vardı, anlamıştı. Çimenlerde gezinmekten inciniyordu. Yalnızlıktan kahroluyordu. Kelimeler. Verilmiş söz­ler. Hepsi gerçekliğini yitirmişti. Bunlar sanki hayatında hiç olmamıştı. Bir tek şey kalmıştı geriye: acı.

Bir başınaydı orada, gömütlerin arasında. Kalabalık dağı­lıyordu. Güneş çarpması gibiydi, başı dönüyordu. Bir gömüt taşının üstüne çöktü, başını koluna yasladı, öylece kaldı. Ta­ze ölü biraz ötesindeydi, gömülmüştü. Taze toprak tümsek yıkılmış bir duvar gibi serilip kalmıştı öylece. Bir bir geçip gittiler önünden, yanlarından. Telâş bitmişti. Adımlarının se­si bu koca kentin beyaza kesmiş göğünün parlak, duru mavi­liklerinde eriyip gidiyordu, ölgün, baygın bir sessizlikle, yankısız çınlamalarla.

Az önce tırmandığı yokuşu inmeliydi. Gitmemişlerse eğer, onu, orada, cami kapısının önünde oğullarının arasında bulacaktı.

Yol boyunca dilenen çocuklar ve paçavralara sarılmış in­sanlar çevirdi önünü. Aşağılardan taş ve demir külçelerinin boğuk gürültüleri duyuluyordu. Durgun ayak sesleriyle bir yere doğru ilerliyormuş gibi değil de, ricat eden bir insanın taşıdığı umutsuzluk duygusuna kapılmış, yürüyorlardı. Alanda kimsecikler yoktu. Yıkılmış ve henüz yapılmamış ala­nın şantiye görüntüsünde, yoğun, bunaltıcı, sevimsiz ışık, in­sanları çekip gitmeye, ortalığı bomboş bırakmaya zorlamıştı. Garip, derin, başdöndürücü bir terkedilmişlik devrilip kal­mıştı ortalık yerde. Kestane ağacının oraya doğru yürüdü.

Oradaydı! Oydu! İçi titredi. Oğullarının arasında, bir başına, yıkık ve şaşkın, eşarbı başından savrulmuş duruyordu. Yıllardır kurduğu karşılaşma gerçekleşiyordu. Ama bekledi­ği bu görüntü olamazdı. Bu kadın o değildi, kendisi o adam (yoksa delikanlı mı demeli? Ama hani o istekler, pişmanlık­lar, geceler boyu ağlamalar -umarsızlıktan değil, hayır, do­lu dolu yaşamaktan- bin yılı bir âna sığdırabilen gizil, gi­zemli güç, iliklerinden fışkıran dirim, coşku selleri.. nerde? Bir kez daha ele geçiremeyeceği o kutsanmış gece nerde? Hani sevgilisiyle aynı yatağı paylaşıp da, tanrısal bağ olmadığı için ona el sürmediği, süremediği gece?) değildi. Kurguları, tasarıları uçup gitmişti, dağılıp gidiyordu. Ona diyecekti ki.. hayır hayır, ona hiçbir şey söyleyemezdi artık: o yaşananlar, o geçmişte duyulan özlemler başka bir dünyaya aitti ve o dünya artık yoktu, belki de hiç olmamıştı. Karşılaştıklarında, güya, seni seviyorum, diyecekti, ama artık bir yalandan baş­ka bir şey olmazdı bu. Öylece durup kalmışlardı. Geveleye­bildiği birkaç avuntu sözüne, kadın nice sonra, boğuk, tıka­nık, kurumuş bir sesle: “Nasıl eziyet çekti, ah, kimse bilemez, inlemeleri kulağımdan gitmiyor" diye cevap verdi. Bu sözler, bu yakınma, o kendisi olduğu için değildi, karşısında kim ol­sa ona söylenecekti. Dalgın bakışları birbirine takıldı. Son bir kez. Görmeden baktılar birbirlerinin gözlerine. Adam, men­diliyle alnının terini sildi, nice sonra garajlara doğru yürü­mekte olduğunu ayrımsadı, yerde ezilmiş bir çiçek sürünü­yordu, tozlu ayaklarla üstüne basılmış.

                                                                                      (Hışırtı, 2001)

HASTALAR VE IŞIKLAR

 

Rasim Özdenören’in yeni yayımlanan Hastalar ve Işıklar adlı hikâye kitabı için yazdığım uzun bir inceleme yazısının özetini burada sunuyorum.

Kitapta, hikâyecimizin daha önce dergilerde yayımlanmış on beş hikâyesi bir araya gelmiş bulunuyor.

Hastalar ve Işıklar, kendine gerçekçi adını veren, bol örnekli, çok propagandalı, röportaj benzeri bir öz taşıyan, san’at katına bir türlü varamamış hikâyecilik akımının, neorealist diyebileceğimiz İkinci Yeni hikâyeciliğinin ve bir türlü yerleşememiş, yabancılıktan kurtulamamış varoluşçu hikâyeciliğinin gelip de tıkandığı, söndüğü, son sınırlarına varıp ufukta netliklerini kaybettikleri bir dönemde yayımlanmış, çıkmış bulunuyor.

Hastalar ve Işıklar, bütün hikâyelerinde hep aynı insanın yaşama serüvenini anlatıyor. Kitap bir bütünlük gösteriyor bu bakımdan. Bu insan, güneş ışıklarını sırtında bir “kamçı” gibi duyan, ışıkların bile hırpaladığı, örselediği bir çocuktur başlangıçta. Sürekli olarak korkuyla çevrilidir. Eşyayla olan belli başlı ilgisi korkudur. Sürekli olarak bir yıkıntının tablosudur eşya. Bu eşyanın sembolü, “temelinden insafsız bir kazmayla sallanan”, “her yanından fare tıkırtılarına benzeyen çürüyüşün keskin uçları”, “çöküntünün çınlayan sesleri” duyulan “ev”dir. Anne ve baba, evin diyalektiğidir. Diyaloğun sert ucu, mahkûm eden ucu baba, koruyan yumuşak ucu anadır. Kahramanın ilk bakışta mahkûm eder göründüğü baba, aslında en karanlık ve bu bakımdan en şanssız adamıdır bu hayatın. O, hiçbir zaman içini açıklayamıyacaktır. Onu ancak bir doğum ansızın ışıtıyor. Bir de ölüm, halanın ölümü babanın bu sert kabuğunu kırıyor. Anne, hep evin içinde olduğundan, eve karşı bir nevi bağışıklık kazanmıştır. Fakat gerek baba, gerek dayı, yani evin erkekleri, evin sızıltısını ve içe işleyen çöküşünü, dış dünya idrakleriyle olan çatışmasından ötürü keskince duyarlar. Baba, en yalnız kişisidir kitabın. Dayıyla yeğen arasındaysa, bir nevi, aynı kaderi paylaşmaktan gelen bir arkadaşlık kurulmuştur. Dede, büyükanne, büyükhala katına çıkınca, onlar, ayrı bir dünyanın adamı gibidirler artık. Onların yalnız ölümü anlatılır. Ve burada, dar bir çerçeve içinde, tarih sızar hikâyelere. Dedenin ölümünün anlatıldığı “Pus” hikâyesinde, dede ölürken, kahramanımıza bir tabanca bırakmaktadır. Bu, “artık kullanılmayan, paslanmış, işe yaramaz bir tabanca”dır. Hayatın sembolü ve sırrı gibi bu armağanı bırakmıştır dede. Dede bir şeyler anlatmak istemiştir bununla. Fakat onun ülkesi bir sis, bir pus altında kaybolmaktadır. “Yankı” hikâyesinde anlatılan halanın ölümündeyse, ev halkı, bir tarihî şuuraltındaki folklor sızıntısıyla, dedenin ölümündeki tabancanın simetriği olan, yumuşak bir yankıyla yüz yüze geliyorlar.

Kitap ilerledikçe, ışıkların büsbütün kaybolduğu akşama ve geceye doğru hızla geçildiği görülür. “Sabah”la başlayan hikâyeler, bir gece kundağıyla son buluyor. Korkular vizyona ulaşıyor. Korkunun, yalnızlığın, içe kapanışın, evden kaçış ve dönüşlerin son ucuna vardığı “Kundak” hikâyesinde, bu vizyon, “şeytan görüntüsü”ne kavuşuyor.

Tek çare olarak sığınılan dost, İlyas da, o da kahraman gibi ruhça yaralı olduğundan, bir fayda sağlayamaz. Dost gerçeği ve korku vizyonu, sonunda bir sese dönüşür.

Bu hikâyeler, sanki bütünüyle bir paniğin romanıdır. Tarih mirasının çökerttiği bir evin, bir insanın kader trajedisidir. Bir ruh yaralanışının, tarihin karanlık baskısı altında, metafizik bir varoluş bunalımına çıkışının hikâyesi. Hastalar ve Işıklar, Türk hikâyeciliğinde, toplumumuzun derinliğindeki tarihî-metafizik acıyı yansıtan, yeni bir yön ve alan gösteren, önemli bir hamledir.

                                                                                                         (Sütun-I, 1969)

Yazar: SEZAİ KARAKOÇ

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör