Döndü Açıkgöz

Şair ve Yazar

Doğum
01 Haziran, 1959
Burç

Şair ve yazar. 1 Haziran 1959, Ulus / Bartın doğumlu. İlköğreniminden sonra moda üzerine eğitim almaya başladı. 1981'den itibaren iki ayrı firmada belirli aralıklarla uzman olarak çalıştı. 2007 yılına kadar 1989 yılında kendine ait Şiir Moda Evi’ni açtı ve 2007 yılına kadar sürdürdü. Halen Safranbaolu'da yaşıyor.

1980’li yıllardan bu güne değin şiirleri, deneme-anı tarzındaki yazıları; Dilizi, Gerçek Sanat, Ekin, Yücel, Kıyı, Karşı Edebiyat, Aykırısanat, Klas, Tay, İmece, Trabzon, Broy, Anadolu Sanat, Yeni Çağrı, Damlalar, Çağdaş Türk Dili, Yazıt, Akatalpa, Şehir, Çağdaş Yaşam, Beşparmak, Aydili, Berfin Bahar, Zonkişot gibi sanat dergilerinde ve yerel gazetelerde yer aldı. Ankara Radyosu’nun şiir programında, “Eylülde Gel” şarkısının usta yorumcusu, ses sanatçısı Alpay tarafından şiirleri okundu.

1990’li yıllarda mektup tarzında şiirsel yazılar yazmaya başladı. Bu ürünleri Karabük'te çıkan Bölgenin Sesi gazetesi sanat sayfasında; ilerleyen yıllarda diğer şiir ve yazıları Dilizi, Gerçek Sanat, Ekin, Yücel, Kıyı, Karşı Edebiyat, Aykırısanat, Klas, Tay, İmece, Trabzon, Broy, Anadolu Sanat, Damlalar, Çağdaş Türk Dili, Yazıt dergi ve gazetelerinde yayımlandı.

Anadolu’da çıkan sanat dergilerinin birer okul neferi olduğu görüşünde. Kültürün bütününe olmasa da gereksinim duyulana yetmeye çalışan, göğüsleyen yazın emekçilerinin metaforu olarak görüyor. “şiir sanat dalları arasında işlenmesi gereken en zor işçilik, özel bir cevher ve şiir; başlı başına bir “depremdir” görüşünde.

2012’de Şair Ümit Yaşar Işıkhan ile birlikte “78 Kuşağı Edebiyat Platformu” başlıklı ortak bir proje çalışması başlattı. 1980 yılında Yapılan Askeri Darbe’de mağdur olan sanatçıları, yazarları kapsayan proje yerel ve ulusal basında yer almasına karşın, sponsor bulunamadığından sonuçlanamadı.

Çağın en büyük sorunu haline gelen, Kadın Sorunları ve Çocuk İstismarı üzerine yazılar yazdı, “aramızda kalsın” anlayışını yıkabilmek için çeşitli illerde, ilçelerde Konferans verdi.

Döndü Açıkgöz, şiir anlayışını “Duygularımızı şekillendiren en güzel araç dil olunca; yüreklere köprü kurmak hiç de zor olmuyor. Şiire anlam yükleyen, renklendiren düş farklılığı; şairin kendi gerçeğinden bir kapı kilidi gibidir.” diye açıklıyor.

 

ESERLERİ:

 

Söylediğin Türkülere Ne Oldu  (Şiir, Deneme, 2009), Haziran Büyüsü (Şiir, 2014), Kadın Yüzleri (Deneme-Anı 2014), Susmanın İki Yakası (Şiir,  2015), Hoşçakal Annemin Cenneti (Deneme, 2019).

 

KAYNAK: İhsan Işık / Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2006, 2007), Döndü Açıkgöz (Bilgi teyidi, 06.02.2019).

 

 

Vurulsan Duyacağım

Yine kasvetli bir hava sardı şehrin ışıklarını. Soğuk ve kirli demeden geçtiğimiz sokak araları, her şeyi unutmuş, yazılmamış yaşamları seyrediyor penceresinden. Yüksek binaların bacasından çıkan dumanlar gökyüzünün derin boşluğunda unutuyor küllerini. Yalnızlığın kimsesiz gözleri dolaşıyor çatılarda. Islanan ağaçların yere düşen yaprak­larında, unutulmuş kentlerin kızaran yüzünde kalıyorum. Durup dururken kesilen sesler, konuşan özgürlüğümse kayıp. Alışık olmadığım bir mahpus odası kim bilir nerde?

Hep böyle sessizliğe takılıp bunaldığım günler sonra­sında akıyorsun içime. Gelip bir alevin üzerinde tutuyorsun ellerimi, nedenleri olmadan bükülen gülüşlere karışıyoruz. Parmaklarımın arasından giden yirmi beş yaşım.

Daha gün başlamadan yürüdüğümüz kaldırımlar bomboş uyanıyor geceden. Birden başlayan yağmurla ıslanan umutlar ve kim bilir hangi sığınakta beni çağıran geçmiş? Senin yerine geçen acı az ötemde, nerde ikindi sonraları inen serinlik? Ve sahil boyu yanımızdan geçen martılarla yarışan bakışımız. Sevişmelerimiz birden.

O sahil kasabasının kırlarında yakaladığımız sevgi suskun, beni hiç terk etmeyen yolculukların peşindeyim şimdi. Sarıldığım kederleri boğuyor kuşlarım. Yok olup giden anıların darağaçlarını bozuyorum senin için. Yerden kalkmayan gözlerini, hüzünlerini saklıyorum, bütün şehir ayaklanıyor, bir adam çözüyor zincirlerini. Hep aynı beyaz elbisen mi üzerindeki? Vurulsan duyacağım.

Yorgun gecelerini bölen sızı almış yüzünün aydınlığını. Uzandığın yalnızlığında dinleniyor mu başın? Yoksa bu sararmıştık tümden yayılır. Sabah ezanları mı getiren seni yüreğimdeki ölümlere?

Kaçarak yaşadığın zaman artık sorguda değil  Bir gelincik tarlası kadar kırmızı yaralarımız, kapkara ufuklar ve o günden sonra edindik buharsız kışları. Sen kışlarımın zemheri ayazı gibi dondurdun beni. Acelemiz öfkedendi. Gerdeğe girmedi haziran gelini, gül kokulu sandıklara döşenmiş çeyizler açılmadı. Zindanlardı sonu. Yüzümüzün karanlığına açan çiçekleri anımsamıyorduk bile. Dilek tutuyorduk kayan yıldızlarda, gördüğümüz her çocuğa koşuyorduk.

Çıkmaz bir sokağın sonunda bulurdum birbirini tüketen yaşamları. Yan yana dizilen eski evlerin kaderiydi unutulmuşluk. Yastığımın altında sakladığım yüzük ve sokağın başından inerken çaldığın flütün sesinde, öylece dalardım sana. Mutluluk alışırdı bana. Sesin akardı at arabalarının arkasından. Zor gelirdi vurulmuşluk. Dut ağaçlarının dalı­na kurduğumuz salıncaklarda o serseri çığlığımız sallanır hâlâ. Güneşe resimler çizerdik. Gencecik yaşımızı siper ederdik kavgalara ve ateş bulutlarına gömülüp dökülürdük türkülere.

Kimseye görünmeden bahçelerden çekilen güne taşıyorduk geceyi. Kollarımızda gerinip dururdu mutsuzlu­ğumuz. Dışarıdaki ayaza benzerdik. Biz yeniden yakmıştık yangınları, yeniden sevdalıydık ölüme. Kalan sesimizi tutuyorduk ağladığımız sularda.

Ağlama; bu yağmuru kesilmiş gökler senden önce de vardı. Senden önce de acırdı benim gözlerim. Acırdı baktığı her çocukta. Sevgisiz günlerden geçiyoruz, buz renginde başımdan kalkmayan duman. Senin türkülerinle uyanıyo­rum şafak sökmeden, uzun köprülerde ayaklarım. Unut­tuğum her Öpüşte anladığımı anlasan.

Böğürtlen kokulu tepeleri aşarak iniyorduk günün sonunda eve. Ocaktaki alevlere dalıp gittiğimizde, bir uğultu alırdı sokağın başını. Bir serçe irkilirdi boş kuyunun çıkrığında dönen sesle. Fener ışıkları geçerdi uzaklardan, sen başka yöne eserdin, rüzgârın olurdum. Sürüklenirdik saçlarındaki zamanda, gün açmayan gelincikler üzerine serilirdik. Firari sayılırdık bütün kentlerden. Gecenin serinliği beklerdi bizi. Ve çoktandır duymadığım ıslığın saçlarımda.

Bulanık nehirler aktı yüreğindeki denize. Sen bulutların büyüyen oyunlarını seviyordun. Aynı pencerenin ışıklarına benziyordun gittikçe. Ayaklarının sonunda yüzüne çarpan kayalar buluyordun ve buruksu yalnız uykular. Kırdığımız masaların üzerine çivilenen bir adımız yoktu. Konuğu idik bütün sokakların. Sokakların bittiği yerde tükeniyorduk.

Seni; o yolun sonunda bekleyen anıların kırık kapısında çökmüş bulacağım. Penceresinde kuruyan nergislere, odalarındaki eylül gülüşüme dokunacaksın. Sana aldığım çakmakla sigaranı yakıp, her biri görülmüş mektupları okuyacaksın. O eskimeye yüz tutan evlerin camlarında ara­yacaksın kendini, İkimiz de yeniktik. Sevginin hangi elinden tutacaksın? Ellerimiz var mıydı? Sen yüzümdeki yalancı cennetsin.

Düşlerimizin yemyeşil yamaçlarında çalıyor davullar. Rengârenk olacağım bugün, sana söz. Efeler diz kırıp zeybek oynarken bayrak tutan elini buluyorum. Artık ölemem. Sen bu meydanlarda en çok beklediğim türküsün. Yüreğim dayanır mı soluğun bitse? Kollarında taşıdığın kuşlar ne kadar sessiz. Gittiğin kentlerde vurulan umutları emziriyor kadınlar. Umutları olmuş muydu? Sen koydun adımı çığlıkların ortasına. Gözlerinde kurşuna diz beni.

Senin şehrinden bulup getirdiler bu ölüm korkularını. Taş duvarların üzerine dikilip, isimsiz sevdaları yazdılar. Yeminleri bozdular anlamadan. Biz o gün ordaydık. Hüzün bıraktık, acımızı giydik kimse görmeden, dağıldıkça sevgiden. Ve sen yoksun, hiç olmadık. Ben hiçbir yerde değilim. Hangi gökten toplanmışsa buz çiçekleri. Töre diye bildiğimiz o kara yazgının türküsünden geçtik. Sıradan bir ayrılığı ezber yaptık kendimize. Böyle çıkıyoruz her görüş günü, biriktirdiğimiz günleri kurtarıyoruz içerden. Yanımız­da boy atan çiçekleri asarak yüreğimize.

 

(Söylediğin Türkülere Ne Oldu, 2009)

PENCERESİZ EVLER

PENCERESİZ EVLER 

 

Döndü AÇIKGÖZ

 

Ne vakit yolum küçük kasabalara düşse; dar sokakların iki tarafında pencere ve kapıları birbirine bakan tek katlı, yıkılmaya yüz tutmuş eski evler hep dikkatimi çekmiştir. Adeta, içkonuşmanın dışa vuruşunu andıran bu barınaklarda neler yaşandı kim bilir? diye düşünürüm. Kiminin penceresinde yaşlı bir teyze oturmuş dantel örüyordur, kiminin perdeleri kapatılıp kapısına kilit vurulmuş, kimsenin uğramadığı bir tenhalığı yaşayıp durmaktadır!.. Günümüz modern evlerin rahatlığı, konforu insan düzenini ötelemekte, korunamayan kimi eski evler zaman içinde yok olup gitmektedir. Büyük şehirlerin gökdelen gibi yükselen evleri başımızı döndürürken, kasabalarda yaşayanların tükenen ekonomik kaynaklar yüzünden geleneksel hale gelmiş zorunlu göçleri yüreklerinde birer onur kırıntısıdır. Oysa ki; komşuluğun en samimi, candan yaşandığı dönemlerine tanıktır eski evler… Çat kapı girilen o günlerin, ne yazık ki bugün birey ve toplum olarak çok uzağındayız. Uygarlaşma yönünde ne denli ilerlemişsek, komşuluk ilişkilerinde de o denli yabancılaşıyoruz. Bu yabancılaşma, salt toplum olarak değil, eş, dost akraba ilişkilerinde de hissedilmektedir.

Bir çok siyasi ve asimilasyon politikaları yüzünden isimleri değişen şehirler, ilçeler bir kültür soykırımıdır. Sunî gündem oluşturmaktan öte gitmeyen bu toprak kimliği, ülkemiz ve insanlık adına bir kayıptır. Kızılderili reisi Seattle, “İnsanlar denizin dalgaları gibi gelir giderler” diyor. Kasabaların değişmeyen kaderidir bu; şartlı tahliyeye benzer yılların düzdüğü sınırları bir pencereden akıtması.

Gelişen çağla birlikte yaşam şeklimiz de değişime uğramakta. Aile bağlarımız, sorumluluk duygumuz yok olup gitmekte. Aynı evi paylaşıp ancak yemek saatlerinde bir araya gelen aileler sessizliğin fısıltılarını oluşturuyor. İşten dönen eşini, ya da okuldan gelen çocuğunu pencerede bekleyen bir kadına pek sık rastlamıyoruz artık. Zira bilgisayarlarımız, akıllı telefonlarımız; en yakın komşularımız olup çıktı!.. Ayrı odalarda gülüp, ayrı odalarda dertleşiyor, hatta bilgisayarda kavga ediyoruz.  Pencere kenarında oturup gelenin yolu beklenmiyor. Diziler, yarışmalar hak getire!.. Bahçedeki, çevremizdeki ağaçların adını, çiçeklerin rengini unutur olduk.

Elbette uygar bir toplum olmak, modern çağın getirdiği yeniliklerden faydalanmak gerek. Gerilemiş bir toplum soyluluğunu yitirir. Coğrafyasını, aydınlığını, genç kuşağın yükselişini daraltır… İnsanoğlunun acıdığı yarayı söke söke kanatması, geçirdiği evrelerin tekrar tekrar denenmesindendir. Yoksa küçük kasabalardaki eski evlerin modern şehirleşmeye karşın, bir ayıba dönüşmesi kaçınılmaz bir sondur.

Göçlerin, yaşam koşullarının zorlaşan konduluğu mu demeliyiz buna? Ayak uyduramadığımız yenilikler ağır tekerlekler gibi çeker bizi. O hengame arasında gönül muhabbetleri de unutulur gider. Dönemin ortak özelliğidir ilişkilerde ki olgunluk. Tarihe katkıda bulunmak isterken batıda itibar gören kültürümüz, halkın bütünlüğünü ne denli korumuştur? Birçok sanatçının, şairin doğup büyüdüğü  kasabalar yaşamda önemli bir yer tutar. Örneğin Rüştü Onur; eşi Mediha’ya yazdığı bir mektupta, “Karabük’e gelmekliğime hiç imkân yok Mediha. Çünkü burada doğdum, büyüdüm, buranın havasına suyuna alıştım. Her şey kadar bu fabrikalar şehrinin de ben de hakkı var. Burada herkesten uzak yaşayacağız. Anamdan, babalarımızdan, akrabalarımızdan bile.” diyecek kadar yaşadığı yere vefa borcu olduğunu düşünmesi ne denli övünç vericidir. Fakat bazen gitmek kaçınılmazdır!.. İstemeye istemeye de olsa. Terk ediyoruz yaşadığımız mekanları, kasabaları. O yüzden evlerimiz bir hüzne alışmış… O yüzden penceresiz!..

Çocukluğumda oturduğumuz mahallede komşumuz olan bir Aliye teyze vardı. Her gün pencere önündeki sedire oturup tepsiye boşalttığı pirinçlerin taşını ayıklar, gelip geçen komşu kadınlarla sohbet ederdi. Oğlu Osman ağabey akşamları iş dönüşü sokağın başına gelince, cebinden flütünü çıkarıp üfleyerek girerdi eve. Bense hayranlıkla onu izlerdim… Bugün geçtiğim kasabalarda terk edilen evleri gördükçe, insan olarak ne çok şey kaybettiğimizi düşünür oldum. Tütmeyen bacalar göğe doğru uzayıp gitmede. Ara sıra önünden geçen insanların merak ve sorgulayan bakışlarına çarpan evler kim bilir hangi anının peşindedir? Bayramlarda, düğünlerde kimleri ağırlamış, kaç geline yuva olmuştur. Hep bir odadan bir odaya taşınan yaşanmış anılar. Daha önce kapılar kaç kez hızla açılmış, kaç kez bir çocuk koşarak arkadaşları ile oyun oynamaya çıkmıştır sokağa.

İnsan çok zaman sonra; yaşı ilerledikçe farkına varıyor terk edilen evlerin köhne yalnızlığını? Zira yaşlılık da; bir yerde yalnızlık demektir. Çocukluğumuzdan gençliğimize denk, belki yaşlandığımız yıllara kadar geceden gündüze devrilen zaman. Sevdiklerimizle barındığımız evlerin odalardan kaybolan seslerini hatmediyor kimimiz. Kah ağlayıp, kah gülen yüzleri,  “annemdi, babamdı” diyoruz. Duvarda asılı duran paltolar, kapının önünde büyük küçük ayakkabıların kalabalığı… Nereye kaybolmuştur acaba? Ocak başlarında, sobalarda yanan ateş evin en sıcak köşesiydi. Yaşam şeklimiz, dostlarımız da yer değişti. Sanallaşıyoruz!..

Evlerin perdeleri kapanmaya başlayınca, sesimiz de bir yerde kırılmaya başlar. Sıcaklığını yitiren evlerin ruhları da kaybolur gider… Çünkü her köşesine yerleşen sırlar; sahipleri gidince üstü açık kalır. Kapıda bir gölge, pencerede gökyüzünü göremeyen, alışık olunmayan zamanlar birikir... Nitekim; bir süre sonra insanlar da başka zamanları kurtuluş gibi görür... Çağın getirdiği yenilikler; toplumun yaşam şekli derken çıraklıktan ustalığa yükselen yoksunluğumuz artar… Gökdelenler inşa edip anısı olmayan evler dikiliyor bugün. “Anısı olmayan” diyorum; çünkü maneviyatımız çalınıyor. Çoğumuzun mutluluk diye benimsediği hafife alınmış uzaklık, aynı evin içinde gittikçe yabancılaşan bireylerin yükümlü kıldığı mecburiyet bir anlamda sevgisizliğin sefaletidir!.. Rüştü Onur, “Bir karım bir de çocuğum olsa/ Ve birde başımı sokacak/  Minnacık evim.” der. Gencecik yaşında ev sahibi olabilmenin düşünü, yine sevdiği kadınla bütünlemiş. Anılarıyla yaşlanan, boyası dökülmüş evlerin gecikmiş yağmurlarına duran, hep biri gelecek umuduyla bekleşen yaşlılarımız!.. Anlarız ki; sandıklara kilitlenen,  ömür kadar kısa kalan; gerideki gençliktir.

Her sokağın, her mahallenin ayrı bir görünüşü vardır ya; evlerin de kendine has özel bir kokusu vardır. İçinde yaşayan insanlardan aldığı kokudur bu. Yine Rüştü Onur, “Kenar Dilberi” adlı hikâyesinde,  “Garip bir mahalledir bu. Ne evleri bu fabrikalar şehrinin için arı kovanı gibi tıklım tıklım dolu olan evlerine benzer. Ne bahçeleri bahçelerine. Bu evler tek katlı ve toprak sıvalıdır. Tahta kafesli ve ancak bir insan sığabilecek pencerelerinden güneşin kırılarak girdiği odalarda bütün gün toprak kokar. Ve bilmem kaç aylık çocuk anasının suya gittiği bir saatte bu odalarda duvardan kopardığı toprak kırıntılarını yer.” demesinde yalın bir ifade ve gerçeklik vardır. Barındığımız sığınak kovmaz bizi. Zihnimizin, beden sağlığımızın dinlendiği tek yer!..

Kentleri, şehirleri, köyleri güzelleştiren bu mekânların zaman içerisinde insan ömrü gibi eski bir örtüye sarınmasına “devrilen saray” da denebilir!.. Oturulan odalardan, yemek yenen köşelerden kesilen ayak sesleri; kapının mühürlenmesi, artık bir mevsimin daha bittiğini söyler bize. Oysa içinde yaşarken o hiç önemsemediğimiz eşyalar, hastalandığımızda, ağlayıp güldüğümüzde duvarlara sessizce yerleşen anılar. Çoğumuzun fısıldamaya korktuğu günahlar!.. Ne kadar biçimlendirebiliriz masumiyetimizi?

O evler ki soğuk yorgun günlerin, gecelerin ölü evleri… Bir yanda büyüleyici, şaşalı bir düzenin ihtiraslı, hırslı ev sahipleri, bir yanda kapının çalınmasını bekleyen ıslığından başka sesi olmayan evler… Fukara tezgâhlarının önünden geçen kostümlü provalı hayatlar: Uygar bir toplum olmaya çabalarken, emeği çalan bir devrimden söz edilir. İşte ihtiyacımız olan cesaret bir evin kapısına kadar. Dünyaya, yaşadığı topluma anlam veren de insandır.  Neden “penceresiz  evler “ diye düşünecek olursak, insanın yolculuğu kendi içine, kendi evinden başlar. Düzeni, güveni esasen düşünce gücünden alır. Hiçbir eve gömemezsiniz özgürlüğünü!.. Evleri şiirle giydiren; biçim ve temalarla işleyen yine insandır. Tutabildiğimiz, sanatın içinde kurduğumuz bağlar misafirdir bize!.. Kayda geçmeyen vaat edemediğimiz sarılma isteği özümüz değil de nedir?  Şu bir gerçek ki sanatı omuzlayan yürekli insanların ayak sesindedir şiir… Ayaklarımızın olduğunu belki bir şiir öğretir bize.

Evimizin kapısını çaldığımızda ilk gözümüze değen yine annemizin o gülen yüzüdür. Babadan çok soluğunu yanaklarımızda hissettiğimiz, herkesten çok bize fetihler hazırlayan onurlu kadın… Bahçe kapısından tutun da bütün odaların, eşyaların ve perdelerin üzerine serilen onun sesidir. Ya çocuklar? Tek yüzlü evlerin azınlık şiiridir onlar… Şefkatin sarmaladığı kendi rolünü seyircisiz sahneleyen, elindeki tek silahı büyümek olan geleceğin gladyatörleri. Kovalamayı başlatan küçük düşlerin kıvrak çığlıkları caddeye, mahalleye taştığında kimi evlerin merdivenlerinde mutsuzluk, huzursuzluk uykusundan uyanır!..

Güneşin uğradığı balkonlar gölgenin kendini oradan oraya atmasını seyrededursun, yüzü olmayanlarımız galip gelmiş bir dövüşçü gibi günü temize çekmeye çalışır. Tanışık zafer hikâyeleriyle avunur. O nedenle sandığa kaldırılır evlerin kat kat giyinmiş acıları. Odaların, eşyaların, günah ya da sevapların suç ortağı gözler!..  Anlatabilir miyiz içimizi kurutanı? Ölüm denen yabancıyı? Kapı tokmaklarına uzanan eller kapı ardındaki sese toplanır. Kaç vakitsizlikten büyür pişmanlık? Misafir gibi ağırlanır başköşede. Geleneklerimizin unutulduğu, artık ağaçlarla konuştuğumuz ve hatta konuşmak için ağaç bile bulamadığımız zamanların ressamıyız... Ormanı bırakıp giden suçlu ise, yaprağı dalına kim yasaklar? Ölünce uzlaşamayız.

Nedense evlerin içinden çok dış görüntüsü belli eder kimliğimizi. Yaşamın kırık merdivenlerini onarmak hiç de kolay değildir. Kapının önünde kalınca anlarız bir sesin varlığını. Yakınlarımız terk edince nasıl yalnızlaşırsak; evler de içinde yaşayanlar tarafından terk edilince ıssızlaşır. Küstüm çiçekleri yetişir bahçelerde. Yatak açılmayan odalar karanlığa bürünür. Her ev kendi kaderini yaşar.

 

 

MAHALLE GÜVERCİNİ VURULUNCA

MAHALLE GÜVERCİNİ VURULUNCA

 

Döndü AÇIKGÖZ

 

 

Yıllar sonra çocukluğumun geçtiği mahallede buldum kendimi. Oturduğumuz evin dar, çıkmaz sokağına girince, elinde flütü ile çocukluğumun o unutulmaz kahramanı Osman ağabeyi anımsadım. Annesini, kardeşlerini, babasını, ev sahibimiz Şaban amca, eşi Fatma anayı, yan komşumuz Vasfiye teyze, göçmen Macir ailesini ve ayakkabıcı Şaban amcayı. Zaman kendini mi cezalandırmıştı, yoksa elimizde yanan bir mumla mı dolaşıyorduk biz? Kendimi bu denli uzak bulmamıştım çocukluğuma…

Yaşadıkları evlerin kapısında, penceresinde onlardan bir ses alamasam da, o eski samimi komşuluk ilişkilerini, mahalle çocuklarının güven içinde oynayışını özleyerek aradım etrafta ki her köşede. Restore edilip, birer konağa dönüşen, bugünün modern hayatına uyarlanan bu evlere yabancıydım adeta. Yenilikler hayatımızda yer aldıkça eskinin değerini unutacağımız gerçeği tokat gibi vurdu yüzüme. Kapı tokmaklarına yığılmış binlerce elin gözleri sanki bana bakıyordu!.. Zaman; çok hızlı geçmişti bu çıkmaz sokaktan.

Bir kez daha anladım ki yıllar akıp gitmiş. Güz bahçemi çapalarken buldum kendimi. Büyümüşüm; hem de istemediğim kadar. Ayrıca dokunuyormuş büyümek insana, bunu da öğrendim. Bir şey daha öğrendim ki; ömrümüzden çalıyoruz farkında olmadan. Açık bulduğum her kapıda kendini prangasından kurtaran seslerin şahlanan sevinçlerini kim görebilir? Can veren bir yürekte kalabilseydim keşke. Neyin içinden geçsem kovuyor mutluluk!.. Bir esir gibi özgürlüğü bekliyor dünya. Kimin yüreğine evimi kursam, deprem oluyor birden…

Beklemekle neleri kaçırdığımı susmak kimi gerçeği iteliyor. Annemden biliyorum hastalıklı bir yaşamın yıkılmaz duvarlarını. Ben yine de sürekli duvarları yumruklardım. Kaybolup giden kuş sürülerini fark etmiyor kimse. Havaya çizilen vaatler düşüyor suyun üstüne. Kime ayna tutsam sertleşiyor yüzü. Kaça satar, kaça alınır o işkencecinin baltası?

Herkes kendine göre adalet arıyor. Sürekli birbirinin cebini karıştırıyor üst kattakiler!.. Minderini beğenmeyen sandalyesini değiştiriyor. Bir çiçeğe konan arının iğnesinde bitiyor kimi hayatlar. Ah! Benim ateşli sevdalarım. Hiç kimse babam kadar masal anlatmadı bana…

Mahalleye ilk yerleştiğimiz gün gökyüzünde bir yıldızım olmuştu. Fırıncının, bakkalın önünden geçsem sonraki sokağı unuturdum. Kalple göz arasında bir savaş başlamış, güvercinler en çok o yıl vurulmuştu!.. Bir ağıtı sonuna kadar dinleyemedim. Hiç aklımda tutamadım büyük dağların adını.

Mahzun ve incelikliydi annem, kendi dünyasına dair bildiği bir masalı yoktu. Sadece susarak konuşurdu gebe kaldığı çocukları. Yüzünü yorgana gömerdi herkes burnunu cama dayarken. Sıcacıktı benimle konuştuğu geceler. Babamın cenneti derdi eve.

Ah anne! Neden bahçede kalbi durmuş bir çiçek? Neden çekildi ayak sesleri merdivenlerden, neden duvarlara yazıyor gözyaşını bir çocuk? Ne yapsam bir silah gölgesi, bulanık bakışlar. Neden her baba bir ev arıyor kendine?

Her yere acelesi vardı insanların. Korkarım anılar, burada koşup, oynayan çocukların yarım kalan gölgesiydi artık!.. İnsan; aşklarını, kavgalarını en çok hangi şehirde yaşamışsa çığlığını orada arar.

Bugünkü gündü annem gitti. Sessizce geldiği gibi gitti bu kırılgan dünyadan bir ikindi sonrası. Eksiklerimi öğrendim ardından. Belki biraz daha büyüdüm. Yonttum biraz daha boşluğu. Karayı da, beyazı da koydum kenara. Oysa hiç aklıma gelmezdi terlediği geceleri arayacağım...

Kimi çocuk annesiz kaldığında susar. Benim susmam tavana baktığımda kalkıp giderdi. Hep ıslaktı kirpiklerim. Birden kendi ellerimi sevmeyi bırakıp sokağa koşardım. Tüm anneler öpsün isterdim beni!.. Bunca yılın yorgunluğunu tamamen tahribat saymalı. Cemreler ziyan oldu, vurdum duymaz bahar yel estirip, gün eskitir.

İnsanın sesi en çok nerede çatallaşır, nereye sığar yıllar? Bir zeytin ağacının gölgesinde kendimize neyi tembihleriz? Her rüzgâr estiğinde yön değiştirenler, fırtına çıktığında kendini kökleri güçlü bir ağaç zanneder. Bilmez mi ki bir başkasına sunulan ağu kendi yapraklarındaki zehirden yapılmıştır!..

Erkek ve kadın birbirine esen rüzgâr gibidir. Toplumun ilişkileri gittikçe sertleştirdiğinin farkında olduğu halde, kimi katillerini sevmeye devam eder. Kimine ise aptallıktır hayatla savaşmak. Hiçbir şey dikkatini çekmez hayalperest olduğu sürece. Mesafeler delilik kadar eğlencelidir. O günaydınlar, merhabalar kesilir: Kapıları örtünce kimsesizliği ile oyalanır herkes, kendi yalnızlığına kalır, daha kimsesiz, biraz daha hasta!.. Kuruyan nehirlerini dolduruyor insanlar toprakla. Şizofrenli ilişkiler avutuyor belki!.. Birbirine çarpan duygular kompleksli olsa da yakınlaşıyor.

Zamanın içine çekilen onca yaradan beslendi nefret!.. Çığlık; bütün sağırlara hayal kurduruyor. Geri dönen hiçbir şey yok, her umut buharlaşıyor. İşte o gün aşk yaktı gözlerimi. Bir yalan yetti!.. Ve ben o yalanı beklerken acıdım yıllarca. Kimse anlamaz kız çocuklarının infilak eden duygularını; kaç ağaç dalına yaprak oldu, kaç mevsimlik çiçek!..

O gün bu gündür saklarım kendime aldığım ilk yeşil eldiveni. En sevdiğim turuncu ayakkabıyı ayrılan yol izlerini taşıyor diye bir köşeye attım. Aile bağlarını koparıp, aile olmanın özlemini türbelerden dileyen insanlar vahim bir travma yaşıyor. Uykunun en tatlı yerinde birle iki toplanıp en lüks eşyalar, evler alınırken, kocaman ağızlı bir canavara dönüştü para. Bütün savaşlar onun için!..

Ne vakit sussam, bir yalan karşıma dikilir!.. Hayat bildiğimiz yerde; kendini cezalandırıyor kelebekler.

An gelir, insan yenilgilerinden düştüğü yeri göremez. Nereye koyacağını bilemez kendini. Yeni bir kimliği olsun ister aşkta, markada, kavgada. Fazıl Hüsnü Dağlarca ise; “Üfleme bana anneciğim korkuyorum/ Dua edip edip, geceleri/ Hastayım ama ne kadar güzel/ Gidiyor yüzer gibi, vücudumun bir yeri.” derken, Puşkin’de,  “Her şey sendedir, sende, en büyük mahkeme sensin” der. İsteyen iyileşir bir külün kokusuyla, isteyen bir gülle yanar. Ben sustum yine bir acıya; aldım içeri. Karanlıktan korkmayan gemicilere gök ve denizim. Hazırım çıkacak fırtınaya!..

Fazla, ya da eksik, bir bıçağa batıyor tenim. Bin çığlıkla giden 2016’yı düşünüyorum. Küçük bedenlerin kaybolan hayatlarını. Gençlerin bitmeyen savaşlar yüzünden bir boşlukla çarpışıp yeni ölümlere hazırlanmasını, ağlayan anaları, babaları, masumların kendilerine ait olmayan kaderlerini!.. İnsanların neden birbirine pencerelerini kapatıp bir araya gelmediklerini… Bir araya gelseler de neden konuşmadıklarını. Birbirine sarılmaktan korkmalarını!

Kim unutabilir sözlü ve fiziksel şiddetten, cinayetlerden kendini koruyamayan; korunamayıp ölüp giden kadınları. Kibiri, nefreti. Birileri boynunda davulla dolaşırken, bitmeyen iş kazaları. Göçüklerde yitirilen canları. Kazandıklarımı, kaybettiklerimi. “Kendinin kıymetini bil” diyen güzel dosta içimden bir kez daha teşekkür edip, yüreğin kalabalık olma sevincini bildiğim gibi.

Düşüneceğim; zenginlerin, büyük güçlerin çıkardığı savaşları kimin kazanacağını. Yoksulu. Ve 2017’de geçip giderken, ben hep düşüneceğim. Merhameti. Umudu. Sevgiyi!

Ağulu bir göze nasıl ateş açabilir iyilik? Tanımadığımız bir korkunun yankısı birbirine karışınca anlayabilir miyiz dehşeti?  Hoşnutluk ne denli iyi ise, kilitli dolaplar büyük bir ıstırap, pişmanlıktır çoğu kez. Açtım ne kadar pencere varsa. Oturdum bir bahçe seyrettim. Yeşili, pembesi, kırmızısı, mor menekşeler içinde günün aydınlığı ile ısınmalıyım. Kışa hazırlanan gözlerin sandalyesi kadar yalnız geride kalan sokaklar.

 

Karşı camda yabancı bir kadın!.. Uçta; çok uzakta bir şey var biliyorum… Ortadan ikiye bölündü zaman. Arka bahçeden yükselen dumanlar zakkum çiçeklerini nasıl da büyütmüş. Her yerde yalnızlaşıp; bağıran bir kalabalık. Bir adam dizlerini dövüyor. Bir başka kadın yeni başlangıçlara koşuyor. Bu uçurumlar arasında, ceplerinden bilye dökülen çocuklar nereye gider?

Ben kendime gitmişim bunca yıldır. Kendimi kandırmışım!.. Bir yalanı yüklenmişim heybeme bu mahalleden giderken. Ve hiçbir çocuk kalmamış, bir ıslık yok; zaman çelme takılmayacak kadar hızlı.

En ağır taşlar oynadı yerinden. Gözlerine kocaman çukur açıldı bebeklerin. Seviştiğini hatırladı kadın bir katilin elleriyle!.. Merdiven altlarına bıraktı geçmişini. Orman yolunu tren istasyonlarına çevirdi. Kapının kilidini söktü öfkeyle. Nisan; diyordu masadaki çilek reçeline uzanırken… Neden birileri kötü oynuyordu satranç oyunlarını? Kime karşı bu yaylım ateşi? Seni şımartan bir gün “Şah” der!..

 

(Hoşçakal Annemin Cenneti’nden)

 

 

 

 

 

 

 

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör