Mehmet Erdoğan (Rizeli)

Şair ve Yazar, Edebiyatçı

Doğum
19 Şubat, 1961
Eğitim
Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi
Burç

Şair ve yazar. 19 Şubat 1961’de Ortaköy-Güneysu-Rize’de doğdu. Ortaköy İlkokulundan (1973), Güneysu Ortaokulundan (1976) ve Rize İmam-Hatip Lisesinden (1980) mezun oldu. Bir süre Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde okudu (1982-1984). Yüksek tahsilini Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde tamamladı (1984-1992).

Meslek hayatına Rize Müftülüğünde imam-hatip olarak başladı (1982-1983). Yüksek tahsili sırasında Dergâh Yayınlarının Ankara bürosunda çalıştı (1990-1992). Ardından “musahhih” olarak Türkiye Diyanet Vakfına girdi (1993). Türkiye Diyanet Vakfında Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü (2012) ve müşavirlik (2015) görevlerine getirildi. Bir taraftan da Diyanet İşleri Başkanlığında Başkan Danışmanı olarak özel kalem hizmetlerinde görevlendirildi (2003-2017). 2018 yılında ise emekliye ayrıldı.

İlk yazısı “Güncem”, 18 Temmuz 1981 tarihli Yeni Devir gazetesinin sanat-edebiyat sayfasında ve ilk şiiri “Serüven”, Ayane dergisinde (S. 1, Ocak 1988) çıktı. Sonraki ürünleri başta Ayane, Dergâh, Atlılar, Kökler ve Fayrap olmak üzere Mavera, Aylık Dergi, Yönelişler, Yedi İklim, Kayıtlar, Edebiyat Ortamı, Hece, Türk Edebiyatı, İkindiyazıları, Kültür Edebiyat, İpek Dili, Kırkikindi, Yalnız Ardıç, Hakses, Girişim, Kitap Dergisi, Kitle, İktibas, Ülke, Tezkire, Kılavuz, Yörünge, TDV Haber Bülteni ve Diyanet dergileri ile Yeni Devir, Millî Gazete ve Yeni Şafak’ın yanı sıra Yeni Doğu, Gündüz ve Sağduyu gazetelerinde yayımlandı. Daha sonra www.yorungedergi.comda yazılar yazdı.

Yeni Doğu gazetesinde (Samsun) gençlik-edebiyat sayfası hazırladı (Ekim 1983-Nisan 1984; 8 sayı). Ayane dergisini çıkardı ve yayın yönetmenliğini yürüttü (Ocak 1988-Aralık 1990; 36 sayı). Mehmet N. Seymen müstear adıyla İktibas dergisinin kültür-sanat sayfasını yönetti (Mart 1990-Ocak 1991; 11 sayı). Atlılar dergisinin kurucuları arasında yer aldı ve yayın danışmanlığını üstlendi (Aralık 1999-Ağustos 2001; 9 sayı). Kökler dergisini yayın hayatına kazandırdı (Nisan 2003-Haziran 2006; 12 sayı). Televizyon programlarında danışman oldu (Ariflerin Dilinden, TRT 1, 2 Şubat-7 Eylül 2007; 32 program). Çalıştığı kurumun yayın kurullarında görev aldı, bazı yayınevleri ile sosyal/kültürel araştırma projelerinde editörlük ve danışmanlık yaptı.

Mehmet Erdoğan, şiirlerini Örtüye Bürünen Sözler, İkindi Vezninde Gelişler ve Aşk Diye Diye / Toplu Şiirler; edebiyata dair yazdığı deneme-eleştiri türündeki yazılarını Sübjektif Yazılar, Şiirin Eşiğinde, Eleştiri Denemeleri ve Edebiyat ve Eleştiri Yazıları / Toplu Yazılar; düşünce yazılarını da Kendine Yolculuk / Gençlerle Söyleşi adlı kitaplarında topladı. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eleştirisini incelediği çalışması Bir Eleştirmen Olarak Ahmet Hamdi Tanpınar adıyla yayımlandı ve Türkiye Yazarlar Birliği 2009 Yılı Edebî Tenkit Ödülüne lâyık görüldü. Türkiye’nin yakın döneminde meydana gelen önemli siyasî/tarihî olaylar ve gelişmeler hakkında 1996’da tutmaya başladığı notların birinci cildi ise Siyasî Hafıza / Eski Türkiye’den Yeni Türkiye’ye (1996-2016) adıyla kitaplaştırıldı. Bu arada Sabahattin Ali’nin bütün eserlerini (11 kitap) yayına hazırladı (2019).

Yazar, modern Türk şiirinin birikimlerini değerlendiren eleştiri yazılarıyla yazarlığını sürdürmektedir. Ayrıca kültür hayatı ve dinî düşünce konularında makaleler yazmaya ve “siyasî hafıza” notlarını tutmaya devam etmektedir.

 

ESERLERİ:

 

Şiir: Örtüye Bürünen Sözler (1993), İkindi Vezninde Gelişler (1999), Aşk Diye Diye / Toplu Şiirler (2014)

 

Deneme-Eleştiri: Sübjektif Yazılar (1997), Şiirin Eşiğinde (2004), Eleştiri Denemeleri (2014), Edebiyat ve Eleştiri Yazıları / Toplu Yazılar (2020)

 

İnceleme: Bir Eleştirmen Olarak Ahmet Hamdi Tanpınar (2009)

 

Düşünce: Kendine Yolculuk / Gençlerle Söyleşi (2003; Kırgızca baskı 2007, Kazakça baskı 2009, Bulgarca baskı 2010, Türkmence baskı 2010)

 

Tarih: Siyasî Hafıza / Eski Türkiye’den Yeni Türkiye’ye (1996-2016) (2017)

 

ALDIĞI ÖDÜLLER:

 

Türkiye Yazarlar Birliği 2009 Yılı Edebî Tenkit Ödülü (Bir Eleştirmen Olarak Ahmet Hamdi Tanpınar)

 

KAYNAKÇA: İhsan Işık / Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2007, 2009), Mehmet Aycı / Konuşması, Bir Ortamda Bulunması Takvimli (dunyabizim.com, 16 Şubat 2013), Ali K. Metin / Mehmet Erdoğan’ın Şiiri (Mehmet Erdoğan / Aşk Diye Diye - Toplu Şiirler, 2014, Ekler Bölümü), Yusuf Turan Günaydın / Mütevazı Ayane Mektebi (Mehmet Erdoğan / Aşk Diye Diye - Toplu Şiirler, 2014, Ekler Bölümü), Turan Karataş / Eleştiriyi Denemek (Star Kitap, 15.01.2015), Ömer Yalçınova / Mehmet Erdoğan Şiirine Dair Birkaç Not (İtibar, S. 52, Ocak 2016), Edebiyat ve Eleştiri Yazıları’nın Serüveni - Yörünge Haber  (yorunge.com, 20 Mart 2020), Bilgi Teyidi (20 Mart 2020).

DENİZ DOLU BAKRAÇ

Bakışların karşısında mendilini çıkarmış

terini siler güneş. Bir adam çıkagelir

avucunda kuyruğu bağlanmış bir at

şaha kalkıyor. Melon şapkası altında şah

sarıya yaslanmış kırmızı kırmızı düşünür

Kara cuma kara tarihin çeşmelerini açmış

kenti sele vermek ister. Bir baba

ödünç aldığı öğütler paketleyip sunar oğluna

Güneş bakışların karşısında feleğini şaşırır

 

Neden hep aynı yalan tekrarlanır durur

Bir zorunluluk mu tarihsel olması

 

Ey ofset baskılı aldanışlar kulesi

ve ey eylül yaklaşınca küllenen güncel

sayfalarda ayakları kokan putlar

Bir elma atın bu kente görün oyununuzu

Ne yusuf oturmuş savunmasını yazar

ne newton uykusundan uyanır

Sütten yeni kesilmiş bir çocuk deniz

dolu bir bakraç sarkıtır aldanışlar kulesinden

Bilir saçlarını taraması gerekmez

kız kulesi karşısında. Akdeniz ezgileriyle

donatılmış kıblesiz dünyası

Son kuşatma falan yok. Nasılsa hafta sonu

mesaiye de kalmayacak

 

Ve hiçbir yalan yeni değildir

ambalaj değiştirmekle bakışların karşısında

Bir çocuk elinde bakraç

sarkıtır durur kuyuya

 

Aşk Diye Diye / Toplu Şiirler (2014)

 

MIZIKA

Güneşe serilen pembenin notaları dile gelir

yalvaç çoban eldivenli girer çocuğun uykusuna

kitap açar yontulmuş kalem

yaşanmış yapraklara dalıp çıkar sonra

kuş tüyünden yastıkların iğneli fıçı çizmeleri

mumyalanmış sözcüklerin cesaretiyle oyalanmaz

işaret parmağı yerinden fırlayan bir adamın

selâm durur on ikiyi gösteren bakışları

çark eder viyana’dan virane ülkesine

 

Artık mavi bile kurtaramaz bu takımı

millî forması hangi barajın taşkınlığını önleyebilir

köylüler kazmanın ağzına ayak bastırılan köylüler

öfkenin nasırlı elleri pazartesi

gider sendikadan kaydını sildirir çarıklarını giyer

efendi olmaya hazırlanır bir ıslık sesiyle

çınarların ruhu hesap sorar parklardan

yeni bir sayfa açar göklere çekilen tanrılar

biraz su vermek yeter tel örgülü şarkılara

beklenen gelişi buydu tuzlanıp gömülen sonbaharın

işte bütün mesele inanılmaz düş görmek

hiçbir boğa çiçek aşısıyla dört mevsim yaşayamaz

başlasın oyun başlasın nasılsa

bir oyun yeri değil mi bizim için dünya

anne doğurun ey anneler çorak ülkenin anneleri

 

O zaman mızıkamı alıp çıkacağım ortaya

göreceksiniz hangi telden çalıp oynayacağım

bir mektup yazacağım sahici bir mektup

kendim götürüp mezar taşıma asacağım

yıllardır içime çektiğim ey koca deniz

gömüleceğim sana al yut beni vur karşı kıyılarına

 

Aşk Diye Diye / Toplu Şiirler (2014)

 

 

SEVDALI ÇOCUKLAR

Biz ürkek bir aşkın üvey çocuklarıyız

Yalnızlığımız çınar olur kendi gövdemizde

Hasret ne yana dönsek damlar gözlerimizden

Yabanıl gülüşler umut verir bize

Vitrinlere bakar saçlarımızı düzeltir

El pençe divan dururuz anıların önünde

Şarkılar anlatamaz meramımızı artık

Gece bir kasvettir çöker ruhumuza

 

Biz sorulara terk edilmiş bedbin çocuklarız

Kara kara düşünür korkular arşınlarız

Yenik düşer gövdemiz sıradan aşklara

Bulanık suda balık avlarız

Sabır nedir bilmeyiz köprülerden geçeriz

Yalnızlığımız çınar olur kendi gövdemizde

 

Aşk Diye Diye / Toplu Şiirler (2014)

TARİHİN HÜKMÜ

Rindane bir bakışla kendini bulur sükût

Meczubiyet içre dizilir tespihe

Yanıp sönen elvan-ı cazibe

Yelken açar vuslaî aşka doğru

Karanlık ve baş döndürücü cevval kelimeler

Bir han duvarına yaslanır dervişane

Duruşu bin yıllık çınar

Gölgesi arz-ı mevut

Çorak toprağı yalayan dişi rüya

Damağında mecazî tadı büyük günahın

Meçhul bir mezarın başında korkuyla titrer

 

Heyhat nasıl da diz çökmekteyiz önünde

Kuşatmaları yararak kuşatıldığımız dünyanın

Mahrumiyet içinde verdiğimiz kavgalar

Göğsümüze saplanan bir hançer şimdi

Yenile yenile yazdığımız tarihin hükmü

Böler bir ömrü en bölünmez yerinden

Hiçbir hayat uğrunda ölmeye değmez

Yaşamaya değer belki aşkların

Uğrunda ölmek

 

Aşk Diye Diye / Toplu Şiirler (2014)

 

YAĞMUR SONRASI DÜNYA

Hiçbir soruyu derinlemesine yaşamadığım doğrudur

Hiçbir gülü dalında koklamadığım da

Bakımlı ellerle boğuşur taze toprak kokulu bedenim

Korkak ve bencil çizgilerim siyah beyaz bir cesaret

Örtük aşklar taşra gönülleri ipe serer

Gelip geçti diyeceğim her şey iz bırakmasa

Hatıra fotoğrafları eğersiz görüntüler

Çocuğun civciv öpücüğü asılı kalır duvarda

 

Bilmem ki hâlâ saklı mıdır adım iki kez

Yavrusu ölmüş bir annenin kurumuş dudaklarında

Dövüşsem çocukluk arkadaşlarımla korur mu beni

Zamanın ayak izleri hiç eskimiyor ki kapımdan

Nasıl girebilirim artık sancaklı esmer kızın rüyasına

Henüz uykusunda tedbirsiz elleriyle oynuyor gülümseyerek

Dokunsam belki de kokacak örtecek yüzünü

Nasıl anlatsam bilmiyorum yürek çekimi boz bulanık

 

Klâsik şarkılara dönüyorum elimde tozlu bir kitap

Titriyorum önünden geçerken göğsü daralmış bir kadının

Ey örtüye bürünen kalk ve göster kendini korkma

Adının kaybolduğu dudaklarda nasılsa mahrem tat kalmamış

Günah çıkarmak boşuna savaş artığı sığınaklarda

Durulacak ufuk dolu gözlerin yağmur sonrası dünya

 

Aşk Diye Diye / Toplu Şiirler (2014)

 

MONNA ROSA: BİR EFSANE ŞİİR

Sezai Karakoç, modern Türk şiir piramidinin zirvelerinden biri, belki de birincisidir. Sadece şiiriyle değil, fikir adamı cephesiyle de bu böyledir.

Sezai Karakoç, modern şiirimizde birçok yönüyle bir ilktir. Şiirinin geleneğe bağlanan damarı, süreklilik ve içerik plânında Yahya Kemal ve Necip Fazıl’dan daha derindir. Çünkü şiirimizin evrimi, ilk defa onunla ciddî bir metafizik açılım kazanır ve Şeyh Galip’e bağlanma imkânı bulur. Böylece modern şiirimiz, bir ölçüde geçmişiyle arasındaki mesafeyi, fetreti kapamış olur.

Karakoç, şiiri yaşanmış olandan (insanlık tecrübesi) ve kendi hayatından (şahsî tecrübe) süzer. Popülizme ve ideolojik olana kapalı durur. Şiirle kavga vermez, ama şiiri kavgasını yüklenir. Sonuçta insanlığın ortak tecrübesine bağlanabilecek bir şiir ortaya koyar.

Şiirimizin baştan beri temel meselelerinden biri olan insan meselesi, onun şiirinde yaşayan, tarihi olan, inançlı, ilkeli, idealist, misyon sahibi vb. nitelikli bir insan şeklinde açılım gösterir. Bu yönüyle günümüz şiirinin önünde durur. Bununla birlikte sadece kendinden sonrakileri değil, kendinden önceki ve kendi kulvarının dışındaki şairleri de etkileyebilen nadir sanatçılarımızdan biridir. Modern edebiyatımızda Karakoç boyutunda başka bir şair hemen hemen yok gibidir.

Modern şiirimizin en büyük atılımı kabul edilen İkinci Yeninin belirleyici ve öncü şairlerinden biri Karakoç’tur. Ece Ayhan’a göre Turgut Uyar’la Edip Cansever ara kuşaktandır ve her ikisinin de bir yarıları bir bakıma hep Garipte kalmıştır. Sezai Karakoç’la Cemal Süreya ise İkinci Yeninin merkezindedir. (1) Aslında İkinci Yeni için bir merkez aranacaksa bu tek başına Karakoç olmalıdır. Çünkü Cemal Süreya’nın da ilk çıkışında, özellikle ironik söylem ve dili kullanma yönünden Gariple gizli bir akrabalığı vardır.

Bütün bunlar Sezai Karakoç’un şiirini okuma denemelerinde önümüze çıkacak ana duraklardan birkaçıdır. Şimdi ilk şiirlerine, Monna Rosa’ya dönebiliriz.

Monna Rosa, Diriliş Yayınlarının 52. kitabı olarak Ağustos 1998’de yayımlandı. 9 şiirden oluşan bir ilk şiirler toplamı ve Karakoç’un kitap olarak yayımlanan 9. şiir kitabı. Şiirlerden 7’si Hisar ve Mülkiye dergilerinde yayımlanmış (1951-1954). 2’si yazıldıkları tarihte yarım kalmış ve tamamlanarak ilk defa bu kitapta gün ışığına çıkıyor. Böylece Monna Rosa, bir efsane şiir olarak yaklaşık yarım asırdır koruduğu gizlilik sırrını bozuyor ve okuyucuyla buluşuyor.

Yıllar önceydi; Monna Rosa’nın elden ele dolaşan bir nüshasıyla karşılaşmıştım. Zaman içinde başka nüshalarla da karşılaştığım oldu, ama hiçbiri diğerini tutmuyordu. Ankara’da fakülteye başladığım yıllardı. Kütüphanelerden Hisar ve Mülkiye dergilerini buldum ve kendime ‘sahih’ bir nüsha edindim. Mutluydum ve isteyen arkadaşlarıma bu nüshanın fotokopisini veriyordum. Şimdi Monna Rosa’yı, hâlâ elimde mevcut olan bu nüshayla karşılaştırarak yeniden okumaya çalışıyorum.

Cemal Süreya, Edip Cansever’in “Nerde Antigone” adlı şiirini, ilk yayımlandığından otuz yıl sonra bütün şiirlerine alırken yapmış olduğu ekleme ve çıkarmaları onaylamayıp, bir şairin kendi şiiri üzerindeki “tasarruf” hakkının sınırlarına değinir. “Dize atmaya, belki evet; ama çok yerde ana gövdeye dizeler eklemeye kesinlikle hayır! Hele şiirin üzerinden yıllar geçmişse, şiir kitaplaşmışsa ve üst üste baskılar yapmışsa... Dahası o şiir bir kuşağın, bir akımın duyarlığını, belli bir tarih noktasındaki dil, düşünce, özlem, imge, vb. konumunu gösteriyorsa...” (2) Bu sebeple bir şairin, yayımlanmış şiirine sonradan yapabileceği herhangi bir değişiklik, belki sırf şairini ilgilendireceği, kuşağının dil ve şiir özelliklerini yansıtmayacağı durumlarda mümkün olabilir. Yayımlanan bir şiir, başarısı ve zaaflarıyla ait olduğu dil ve kültüre mal olmuş demektir. Ancak “çok özel” durumlarda belki kısmî bir müdahale söz konusu olabilir. Gelgelelim edebiyatımızda bu soruna takılmayan kaç şairimiz vardır?

Sezai Karakoç, yaklaşık yarım asır sonra ilk şiirlerini kitaplaştırırken onlar üzerinde bu anlamda ana gövdeyi sarsabilecek çok büyük değişiklikler yapmaz. Yaptığı sadece bazı dizeleri yeniden düzenlemek veya bir kelime eklemek ve bir ek çıkarmaktan ibaret bir değişikliktir. Bunun da şiire yeni bir ses rahatlığı getirdiği söylenebilir. Meselâ “Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa.” dizesi, “Bakar ürkek ürkek tavşanlar dağa.” ve “Kalbimi bin parçaya böldü bir divane sır,” dizesi ise “Bin parçaya böldü beni bir divane sır,” şeklinde düzenlenmiş. “Rüyasında örümcek başlarsa ağlamağa,” dizesine “bir” kelimesi eklenmiş; “Rüyasında bir örümcek başlarsa ağlamağa,” olmuş. “Pişmanlık ve Çileler”de 6 defa geçen “Annesi” kelimesinin eki düşmüş, “Anne” diye genellenmiş. Yine aynı şiirden “Bir güneş toprağı yarıp çıkacak.” dizesiyle başlayan bölümün önünden “Sineklerin kanadını ısıtan” dizesi atılmış. “Yağmur Duası”ndan da bir dize değişikliğe uğramış; “Bir kadın gömleği giydirmiş bana.”, bu dize “Afsunlu bir gömlek giydirmiş bana.” olmuş. Bunları, şiirlerin yayımlanmış ilk biçimlerini doğru varsayarak tespit ediyoruz. Yoksa bunlar, yayımlanmış bir metnin tashihi olarak da düşünülebilir.

Monna Rosa’da 6 defa geçen “Geyve” yer isminin “Gülce” olarak değiştirilmesi, Monna Rosa’nın okunuş şekliyle (Mona Roza) yazılışından vazgeçilmesi, ayrıca “Aşk ve Çileler”deki bölümlerin yerlerinin değiştirilmesi suretiyle akrostişin bozulması şiirin yapısını etkilemez. Kaldı ki gerçek okuyucu, işin magazin tarafıyla ilgilenmez ve sanatçının mahremiyet anlayışına saygı duyar.

Karakoç Monna Rosa’da dikkate değer üç değişiklik yapar. “Aşk ve Çileler” ile “Pişmanlık ve Çileler”deki birer bölümü yeniden yazar.

 

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi

Bende çıkar güneş aydınlığına,

Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi

Seni hatırlatır her zaman bana.

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi...

 

Bu bölüm yeniden şu şekilde yazılır:

 

Zeytin ağacının karanlığıdır

Elindeki elma ile başlayan...

Bir yakut yüzükte aydınlanan sır,

Sıcak ve minnacık yüzündeki kan,

Zeytin ağacının karanlığıdır.

 

Yine “Pişmanlık ve Çileler”deki;

 

Benim de boyum ufak, onun da ufaktı.

Kıvırcık saçlarından öpemediğim için onu,

Onun bu ocakta yanan toprağı

Her gece rüyamda avuçlarımı yaktı;

Benim de boyum ufak, onun da ufaktı.

 

bölümü, şu şekilde yeniden yazılır:

 

Gönüller yanarak kavuşacaktı;

Yüzdeki ıstırap, çile ocağı,

Onun bu ocakta yanan toprağı,

Bir gece rüyamda avuçlarımı yaktı,

Gönüller yanarak kavuşacaktı,

 

Bir de “Aşk ve Çileler”deki bir kelime, “deli” kelimesi önemli bir değişime uğrar: “Anla Monna Rosa, ben öteliyim...”; “ben bir deliyim” idi. Evet, “deli” ile “öteli” kelimelerinin ses ve şiirdeki biçimiyle anlam yakınlığı olsa da Cemal Süreya’nın işaret etmiş olduğu “şiirin belli bir tarih noktasındaki imge konumu”na denk düştüğü söylenemez. Deli ve meczup kelimelerinin öte olanla, metafizikle elbette bir yakınlığı vardır. Ne var ki Monna Rosa’nın bütününe hâkim olan beşerî aşk duygusudur. Burada “öte” imgesi bize “ilâhî” aşkı çağrıştırıyor. “Elma” imgesi için de aynı şey söylenebilir. Monna Rosa tipi, söylencelerde adı Züleyha ya da Zeliha olarak geçen Yusuf Peygamber kıssasındaki kadınla zaman zaman benzeşiyor. Tabi böyle bir çağrışım şiirin atmosferini ilk şeklinden uzaklaştırıyor ve başka atmosferlere doğru açıyor. Belki bunları gerçek bir “müdahale” sayabiliriz.

Sezai Karakoç şiire nasıl başlamış ve şiirinin kaynakları nelerdir? Bu soruların cevabı büyük ölçüde Monna Rosa’da gizlidir.

Karakoç, şiire Garipten, Hisarcılardan, hatta hececilerden bir iz taşımadan girer. Onun şiire girişi, doğrudan doğruya herhangi bir etkiye bağlanamaz. Daha ilk şiirlerinde; “Rüzgâr” ve “Yağmur Duası”nda (1951) yakalamış olduğu duyarlık ve sembolik ifade gücüyle kuşağının yazdığı şiirin önüne geçer. Belki Türk ve batı şiirinin ustalarını iyice özümseyerek şiire girmiştir, denilebilir. Bu da onun şiire sağlam bir yerden başladığını gösterir.

Bu çerçevede Monna Rosa’da Charles Baudelaire (1821-1867)’in; özellikle “Balkon” şiirinin havası estiği, bu iki şiirin ses ve yapı yönünden benzerlikler çağrıştırdığı söylenebilir. Cahit Sıtkı Tarancı’nın çevirisiyle “Balkon”dan bir bölüm:

 

Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece.

Seçerdim o karanlıkta gözbebeklerini

Mest olur, mahvolurdum nefesini içtikçe

Bulmuştu ayakların ellerimde yerini.

Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece.

 

Bu da Monna Rosa’dan bir bölüm:

 

Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna;

Saat on ikidir, söndü lâmbalar.

Uyu da turnalar gelsin rüyana,

Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar;

Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna.

 

Elbette Karakoç ile Baudelaire arasında önemli bir izlek farkı vardır. Baudelaire’in şiirindeki melânkoli, bireysel tecrübeden beslenir ve bireysel kalır. Karakoç ise duygularını belli bir kültür dünyasının atmosferine bağlı kalarak dile getirir. Anadolu’nun yüzlerce yıllık aşk geleneğini içselleştirmeye çalışarak yeni imkânlar arar. Yani yerinin ve duruşunun bilincindedir.

Monna Rosa’da yoğun bir semboller dünyası vardır. Bunlardan “gemi” sembolü, sanki Yahya Kemal’le aynı denizlere yelken açar gibidir. Ölüme adım adım yaklaşıldığı bir bölümde, şairle sevgili arasındaki o trajik diyalog, Yahya Kemal’in “Sessiz Gemi”deki betimlemelerini yakından dolaşır:

 

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

 

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

 

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

 

Bîçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!

Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!

 

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;

Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

 

Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,

Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.

(Sessiz Gemi)

 

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;

İnce yelkenleri alıyor yeller.

Titretir kalpleri ve bayrakları

Gemiden toprağa uzanan eller.

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı,

Bir yosun köküne hasret kalacak

Gizli hazineler, su yılanları...

İnce yelkenleri alıyor yeller;

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı.

Beyaz pelerinli hür tayfaları

Kendine bağlıyor siyah kediler;

Titriyor gönüller ve kara bayrak,

Bir yosun köküne hasret kalacak

Gemiden toprağa uzanan eller.

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı.

(Ölüm ve Çerçeveler)

 

Ebubekir Eroğlu, “Duyarlık, Sezai Karakoç şiirinin her zaman önemli eksenlerinden biri olmuştur.” der ve bunu, onun ilk şiirlerine, Monna Rosa’ya bağlar. “Monna Rosa ilk gençlik tutkuları ile örülü bir aşk şiiridir. Ama tek bir olgunun yüceltilmesi değildir. Duyarlık ve coşku birbirine eklenerek ve düşsel unsurlarla da beslenerek şiiri oluşturur.” (3)

Sezai Karakoç, Monna Rosa’da rahat bir söyleyiş ve güçlü bir semboller ağıyla unutulmaz tablolar çizer:

 

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;

Bakıyor ateşe, küle böcekler.

Köpekler parçalıyor kanaryaları,

Mektupları bir boz ağaç kurdu yer.

Baykuşlar ötüyor harabelerde;

Yanıyor lâmbalar, hafif ve sarı.

Bir kaza kurşunu bulur her yerde

Süvarisiz şaha kalkan atları...

Bir ruhun ışığı vardır göklerde,

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;

Ötüyor baykuşlar harabelerde.

 

Bunun yanında;

 

Benim gözlerim yeşildir, onun gözleri kara;

Ben günah kadar beyazım, o tövbe kadar kara.

 

dizelerindeki anlam kırılmaları ile

 

Kediler halıları parçalıyor,

Kırmızı bir ışık düşüyor yere.

(...)

Rüyasında bir örümcek başlarsa ağlamağa,

İçine gül koyduğum tüfek ölmeğe başlar.

(...)

Bu erkekler kokuyu kediler gibi alır

Ve kediler her gece sürünür yastıklara.

(...)

Bir geyiğin gözleri düşer eriyen kara

(...)

Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi.

 

dizelerindeki imgelem, güçlü bir İkinci Yeni şiirinin habercisidir.

 

Artık ben gideceğim, ata eğer vuruyorlar.

Hatıralarımı birer birer yakacağım.

Entarimi parça parça edip

Zehirli kirpilere bırakacağım.

Beyaz bir kayanın üstüne çıkıp

Göğsüme siyah bir gül takacağım.

Batan güne doğru kurşunlar sıkıp

Kendimi boşluğa bırakacağım.

 

Bu bölümdeki ‘intihar’ izleği finale doğru bir çeşit aşkın intiharına dönüşür ki, bu da trajik bir sır olarak şiirin bütününe siner. Aşk+Ölüm=Yaşamak:

 

Ve sonra bir köşede öldürmek ölmeyeni

Ve son vermek bitmeyen, bu bitmeyen şarkıya,

Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni.

 

Sezai Karakoç’un şiir serüveninin Leylâ ile Mecnun’a açılımı buradan başlar. Onun şiirlerindeki vect hâli ve metafizik olana bağlanma bizzat yaşanılarak ulaşılan bir olgudur. O, hayatını şiire koymakla bize bahşedilen bir hayatın şiirini yazar!

Monna Rosa çağdaş bir aşk manifestosudur. Sırrını şairinin masalından alan bir efsane şiir! Ece Ayhan, bir yazısında kendine özgü o “sıkı” üslûbuyla bu sırrı ifşa eder: “Sezai Karakoç sürmeli gözleriyle bir başına ve yalınayak yürümeyi seçti kızgın çöllerde, pingponglu bir aşk kırgınlığı onu Mecnun kıldı. (‘Mona Roza’; bu şiiri hemen hemen bütün Boğaziçi Üniversitesindekiler çok severler.) Kafasındaki kıza ihanet etmemek, derviş olmak için hiç evlenmedi.” (4)

Evet, Monna Rosa, modern Türk şiirinin en uzun soluklu aşk şiirlerinden biridir. Bir ilk şiir olarak Sezai Karakoç şiirinin sonuncu kitabı; onunla başlayıp tekrar ona dönen bir süreç! Uzun bir yarım yüzyıl! Sonuç: “Bitmeyen bir şarkı”!

 

1. Ece Ayhan, Şiirin Bir Altın Çağı, Yapı Kredi Yayınları, 1993.

2. Cemal Süreya, “992. Gün”, Gösteri, S. 102, Mayıs 1989.

3. Ebubekir Eroğlu, Sezai Karakoç’un Şiiri, Bürde Yayınları, 1981.

4. Ece Ayhan, “Sıkı Şairlerden Turgut Uyar ya da Sivil Şiir”, Ludingirra, S. 3, Güz 1997. Nitekim “Aşk ve Çileler”deki akrostişte şifrelenen Muazzez Giray (Akkaya), yıllar sonra ortaya çıkar ve kendisiyle yapılan bir söyleşide, Sezai Karakoç’un öğrencilik döneminde kendisine duyduğu ilgiyi hissettirdiğini, ama kendisinin ondan elektrik alamadığını söyler. “Çok şiirler verdi, ne bileyim yazılar verdi, kitaplar verdi, ama yakınlık duyamadım.” diyerek şöyle bir açıklama yapar: “Çok fazla üzerime düştü. Bilmiyorum, biraz tutku hâlini aldı. Onun da bu şeye saplanmamasını arzu ederdim. Saplantı hâline gelmemesini isterdim. Kendisi bir hayat kursaydı daha mutlu, huzurlu olurdum.”

Eğer Muazzez Giray gerçeği saptırmıyor ve doğru söylüyorsa Sezai Karakoç karşılıksız bir sevgi/aşk yaşamış demektir. Söyleşinin bütününden onun, Sezai Karakoç’tan çok farklı bir dünyanın insanı olduğu; duygusal ve entelektüel hiçbir yönünün bulunmadığı; para pul, makam mevki hesabıyla bir evlilik gerçekleştirdiği ve düz/tipik bir devlet memuru olarak sıradan bir hayat yaşadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda Sezai Karakoç’un ilgisinin karşılıksız kalması gayet doğaldır. Artık Sezai Karakoç için olay, geçmişte kalmış bir parantezden ibarettir. Onun yolu ve dünyası başka ve büyük bir mecrada seyretmektedir.

Bizim için ise esas olan şiirdir. Bu bağlamda karşılıksız bir aşkın ürünü olan Monna Rosa, bir efsane şiir olarak Türk edebiyatındaki seçkin yerini korumaya devam etmektedir. Esasında Muazzez Giray’ın (Akkaya) 60 yıl sonra kendini ifşa etmesinin Sezai Karakoç’a, şiire ve aşka saygısızlıktan başka bir anlamı yoktur. İçerik olarak bu söyleşi, Sezai Karakoç’un büyüklüğünü ve Muazzez Giray’ın (Akkaya) sıradanlığını gösterir. Yani o, duruşuyla ve ilgisizliğiyle böyle bir şiirin muhatabı olmayı hak etmemektedir. (“Adına Şiirler Yazılan Geyveli: Muazzez Akkaya”, söy. Fahri Ersavaş-Şeref Elma, www.geyve.com, 6 Aralık 2011)

 

Eleştiri Denemeleri (2014)

CAHİT ZARİFOĞLU’NUN ŞİİRE DAİR DÜŞÜNCELERİ

Cahit Zarifoğlu’nun şiire dair düşünceleri derli toplu değildir. Günlükleri, gazete ve dergi yazıları ile Mavera dergisinde yayımlanan “Okuyucularla” bölümündeki değerlendirme notları arasında dağınık vaziyettedir. Dağınıklık onda hem biçim hem de içerikle ilgilidir. Onun yazıları ve şiirini bir kalıba sokmak mümkün değildir. Geldiği gibi yazar ve savruk görünür. İlginçtir, bütün bunlar onun düşünce ve şiirinde müspet bir durumdur. Ondaki görünür dağınıklık, derindeki değişmez ve sabit temel kaygıya durup durup kement atmaya benzer. Farklı zamanlarda ve çeşitli açılardan ele alınan ve anlatılmak istenen konu hep aynıdır: İnsanın derin yalnızlığı!

Cahit Zarifoğlu’nun günlüklerinden oluşan Yaşamak adlı kitabı en az şiirleri kadar önemlidir. Bu kitapla sadece günlük türüne çarpıcı yenilikler getirmekle kalmaz, nesirle şiir arası inşa ettiği kendine özgü dille yeni bir anlatı türünün temellerini atar. Yaşamak, somutla soyutun, enfüsî ile afakînin birbiriyle kaynaştığı geleneksel irfan ve hikmet dilinin çağdaş bir versiyonudur. Cahit Zarifoğlu’nun dili, postmodern akımların denemeye çalıştığı, ancak geleneğe ve hayata uzak düşen dil gibi değil, tamamen içeriden ve yerlidir. O, dil tutumunda geleneğe ve hayata karşı ne eklektik ne de yabancıdır. İslâm tasavvufunun özlü ve hikmetli söyleyişinden beslenerek kendine zengin çağrışımlı bir dil havzası oluşturmayı başarmıştır. Bu yüzden Yaşamak, onun şiiri için âdeta bir arka bahçe hükmündedir ve Yaşamak’taki üslûbu ile şiiri arasında çok özel bir yakınlık vardır.

Cahit Zarifoğlu müthiş bir gözlemcidir ve gözlemlerini büyük bir ustalıkla aktarır. Nesneleri, mekânları, olayları, ilişkileri hiçbir incelik ve ayrıntıyı atlamadan ve yeni anlamlar yükleyerek anlatır. Anlattığı kelebek, bildiğimiz kelebekten çok başkadır. Bir ardıcı, yöresinin tarihine ve kültürüne tanıklık eden büyük bir kahraman olarak destanlaştırır. Açlık duygusunu Knut Hamsun dâhil, ondan daha etkili hiç kimse anlatmamıştır sanırım. (1) Yere düşen bir çocuğa annesinin müdahalesi, onun anlatımıyla muhayyilemizde ölümsüz bir tabloya dönüşür. Sonra askerlik anıları, Avrupa seyahatleri, babasından aldığı mektuplar, teyzesinde gördüğü öte dünya inancı, Fethi Gemuhluoğlu ve Necip Fazıl’la ilgili hatıralar, İsmet Özel’le ilginç bir şekilde tanışması... Daha birçok konu Yaşamak’ta ele alınır.

Cahit Zarifoğlu, Yaşamak’ta yer alan bir günlüğünde “Varlığımın derinliklerinde taşıdığım ‘olmak’ hevesimi düşünüp korkuyorum.” der. Bu, yaratılışın sırrını anlamaya çalışmaktır ve şiire buradan başlar. Şiiri bazen inancının, dünya görüşünün terazisine koyar ve bununla bir çeşit öz eleştiri havasına girer. Ancak bu konuda düşünceden daha çok duyguyla hareket eder: “Şeriata uygun sanat ve şeriata uygun eleştiridir asıl olan. Henüz hiçbir detayı üzerinde bilinçle durmadığım fevkalâde güzel ve güven dolu bir yargı bu.” O, inanca bir güvenlik alanı olarak bakar ve varlığın anlamını burada arar. İnanç değerlerine içtenlikle bağlıdır. Yaşantısıyla bu değerler arasında zaman zaman çelişkiler olmuş olabilir, fakat inancıyla düşüncesi arasına hiçbir şeyi sokmaz. Düşünce dünyasında kuşağının yaşadığı aşağılık kompleksine kapılmaz.

“Çoğu kez şiirin şairden bağımsız olduğunu düşündüm. Bu nedenle olacak şairliğime hiç sahip çıktığım olmadı. (...) Şiir kendisi var. Bir rastlantıyla değil, tersine bir özel iradeyle çıkıyor yeryüzüne. (...) Kendi şiirlerimi bir okuyucu gibi okurum. Özellikle yayımlandıktan sonra. Başka şairlerin getirdikleri şiirleri okuduğum gibi. Ben de şiirimin bir okuyucusuyum. Tabiî öteki okuyucularla önemli bir farkım vardır: Onlar okuduklarıyla vehmederler. Şiirden aldıkları, büyüttükleri kendi içlerindeki bir kabiliyettir. Gördükleri eğitimle ve meslekleriyle de ilgili olarak çoğalmış veya eksilmiş hatta bitmiş bir kabiliyet. (...) Bense anahtarı yalnız bende bulunan bir odaya girer gibi okurum kendi şiirimi. Onun hatıraları bendedir.”

Buradaki “özel irade” kavramı, Cahit Zarifoğlu’nun şiir görüşünün temelini oluşturur. Ona göre şiir, ilhamla irade arasında, ilhamdan çok iradeye yakın bir kaynaktan doğar. Rastlantısal değil, bilinçli bir eylemdir. İlhamı önemser, ama oturup onu beklemez. Âdeta çağırır onu. Bundan dolayı şiir, bir yönüyle şaire bağlı, bir yönüyle de ondan bağımsızdır. Yine burada şiir karşısında okurun konumunu pasif gören bir yaklaşım dikkati çekmektedir. Ancak böyle bir karşılaştırma, şiir-şair ilişkisinin şiir-okur ilişkisinden daha güçlü olduğunu göstermek için yapılmıştır. Şairin şiirini kendinden bağımsız görmesi ise şiirin oluşum sürecinden ziyade zahirî yapısıyla ilgili bir durumdur. Zira sanatçı eserine karşı ne kadar bağımsız olursa olsun eseri, bir yönüyle içinde devam etmektedir. Şaire göre bunun adı “var olmak hevesi”dir. “Yazdığım bütün şiirleri benden çıkmışlar gibi özlüyorum. Onların sahibi olmadığımın bundan daha inandırıcı delili olabilir mi? Hiç olmazsa yalnız bana ait bir tek şiirim bulunsaydı. Var olmak hevesim işte böyle başkaldırıyor.” (2)

Şiiri “özel irade” kavramıyla açıklayan Cahit Zarifoğlu, onu aynı zamanda bir gönül işi olarak görür: “Sanırım şiirin evi kalptir ve kalple yazılmalıdır. Zekânın rolünü inkâr ediyor değilim. Bilâkis mutlaka gereğine inanıyorum.” (3) Neticede onun şiir görüşünün özü şudur: Şiir özel iradeyle, bilinçle ve kalple yazılmalıdır.

Cahit Zarifoğlu, şiiri hayatın içinden süzer ve kurgulanmış bir şiiri onaylamaz: “Şiirin, en zorlama imajlarının bile hayatta karşılığı olmalıdır ya da bizde karşılığı varmış duygusunu uyandırmalıdır. Aslında bu ikincisi bile şuurumuzla ve bütün duygusal uzanabilmelerimizle erişemediğimiz ve fakat var olan ve hayatımız olan o gizlilerle ilgilidir. Hayat pazarımızda bir maldır. Bu çizgilerin dışına çıkınca bir şiir, bir mısra, çok basit de olsa onu duyamayız.” (4) Bu sebeple “Bir insan şair olmadığı hâlde nasıl şiirler yazıyor, bunu bir türlü anlamıyorum.” diyerek şiirin sadece biçimden ibaret olmadığını, biçim başarısının onu kurtarmaya yetmediğini; şiirde kelimelerin ve biçimin ötesinde bir sıcaklık, bir ruh aradığını her fırsatta dile getirir. (5)

Bir Değirmendir Bu Dünya’da daha çok güncel konulara ilişkin gazete/dergi yazıları yer alır. Bu yazılarda Müslümanların ve İslâm dünyasının içinde bulunduğu temel sorunlara değinir. Ayrıca kitabın bir bölümü şiire/edebiyata dair yazılara ayrılır. Cahit Zarifoğlu’nun bu bölümde toplanan yazıları, onun şiirle ilgili düşünceleri açısından bir manifesto niteliğindedir.

 “Uyan Şairim Uyan” başlıklı yazısıyla şiire yeni anlam alanları açan Cahit Zarifoğlu, şaire büyük bir misyon yükler. Ona göre şair; uyarıcı, uyandırıcı ve hatırlatıcı kimliğiyle hem sosyal hem de ilâhî bir rolü üstlenmelidir. Böylece şiire bireysel veya dar çevre etkinliği olarak bakmadığını göstermiş olur:

“Bak bahar geldi. Tabiat doğudan batıya doğru uyanıp diriliyor. Sen de ey şair, uykudan uyan ve şimşek gibi çakan şiirlerinle bütün uyuyanları kaldır. Ölen duyguları canlandır, unutulan görevleri hatırlat. Dikkatle bak, bir tomurcuk daha açtı, ağaçların içinde öz su boruları genişledi, balıklar suları neşelendirdi, gök gürlemeleri duyuluyor ve kış uykusuna yatan yaratıklar bile güneşli kayaların üzerine birikiyor. Haydi ey şair, sen de uyan ve şimşek gibi çakan şiirlerinle insanları uyandır, ölen duyguları canlandır, unutulan görevleri hatırlat. Bununla da kalma, uyuşup kaldığın izbeden ayrıl, insanların arasına karış ve onların öbek öbek toplandıkları ağaç diplerini, tarlaları, çölleri, yemek meclislerini, sohbet halkalarını şereflendir; insan zihinlerinden, kalplerinin sokaklarından, bazen bir atlı, bazen hülyalı bir âşık, bazen bir meczup, bazen bir dert kirpisi, bazen bir düş, bazen bir vaha, bazen bir yıldırım, bazen bir yumruk... gibi geç. Fakat hepsinde bir uyarıcı ol. Attığını muhakkak vur. Dalga dalga aslan yelesi gibi saçlarınla, çakmak çakmak bakışlarınla, sesinin gür tonuyla, bir ana gibi yumuşak yalvarışlarınla ve küçücük sevgi dolu yalanlarla, sözü bir sakız gibi çiğnemeden, doğruyu ikiye bölmeden, namertliğin ve riyanın arkasından seyirtip yere sererek, şereflileri tutup kollarından kaldırarak, şiir tomarları elinde olarak geç en iri kayaların zirvesine, hayran ve bekleyen gözlere, sözlerin en kalbe işleyenini duyurmak için açılmış kulaklara, ister fısıldayarak, ister kulak zarlarını patlatan gürlemelerle, ister müzikli şiirlerin lirik gür pınarlarını akıtarak, şöyle ya da böyle, uyandırarak, sadece uyandırarak, ölen duyguları canlandırarak, unutulan görevleri hatırlatarak, sen de doğudan batıya, uyanan tabiatla, açan çiçeklerle, eteklerin uçuşarak es. Rüzgârın eğsin dalları, şerre uzanan el donakalsın, harama uzanan baş şaşalasın; ekmek, boğaz, istekler, hevesler rafa kalksın, gözler seni izlesin, yollar sana çevrilsin, ilgiler gelişini kutlasın.

Onlara ilk hamlede, bildikleri kelimeleri, şimdiye kadar aşinası olmadıkları şekilde kullanmayı öğret.

Sen aşk deyince, bilsinler ki artık o, şimdiye kadar bildikleri değildir.

Sen görev deyince, ellerindeki görev demetleri buruşsun. Başlarının üzerinde ilâhî nazarın bir tek an bile eksik olmadığını yaşamaya başlayarak, gerçek bir sorumlulukla belleri ikiye katlansın. İçlerinde nedametin güçlü alevi yanmaya başlasın. Ve tövbe sancakları açılsın.” (6)

1970’li yılların ikinci yarısı ve 1980’li yılların başı gençlik için tehlikelerle dolu bir dönemdir. Bu yıllarda okullar ve sokaklar teröre teslim olmuş, insan hayatı değersizleşmiş, toplumun huzur ve güveni kalmamış, siyaset iflâs etmiştir. Dolayısıyla Türkiye, içeride huzurunu ve dışarıda itibarını kaybederek tam anlamıyla köşeye sıkıştırılmış vaziyettedir. Ardından gelen 12 Eylül 1980 askerî darbe yönetimi ise başka bir terör estirmiş, inanç ve düşünce özgürlüğünü yasaklamış ve Türkiye’yi dünyaya kapamıştır.

İşte Cahit Zarifoğlu tam bu dönemde geliştirdiği özel ilişki yöntemleriyle gençliğe yol göstermiş ve yeni bir umudun tohumlarını yeşertmiştir. Mavera’ya bir mektep hüviyeti kazandırarak genç yazar adaylarıyla yakından ilgilenmiş, bu amaçla binlerce mektup yazmıştır. Böylece düşünce ve edebiyatın kaybolan saygınlığını artırmaya çalışmıştır. Bir ağabey-öğretmen olarak o, tek başına bir mektep ve tek başına bir eylem adamıdır. Bu bağlamda Mavera dergisine ve Yeni Devir gazetesine kattığı ruh bunun açık bir göstergesidir. (7)

Nisan 1978-Kasım 1981 arasında yaklaşık dört yıl süren Mavera’nın “Okuyucularla” bölümündeki değerlendirme notları, hem o dönem gençliğinin bir sosyolojik fotoğrafı, hem de Cahit Zarifoğlu’nun şiire dair düşüncelerinin bir pratiğidir. Ağabey-öğretmen kimliğiyle muhatabına hemen her konuda yardımcı olmaya çalışan Cahit Zarifoğlu, hikâyeci ve şair birçok genç yeteneğin edebiyat alanında kendisine bir yer bulmasında öncü rol üstlenmiştir. “Şiir öğrenilmez, böyle düşünürüm. Ama şiirin araçları öğrenilebilir. Bu dildir ya da şiir zevkidir. Bunlar eğitimle olabilir.” der ve bu yolda elinden geleni yapar. “Okuyucu başarılmış bir mısranın yorumunu istemez. Okuyucu şairin hatırı için değil, kendi hatırı için (neredeyse) okur. Yani şiire okuyucu payı bırakmalısınız.” diyerek, genç şair adaylarına saf şiirin ne olduğunu gösterir. Gençliğe bir taraftan da gönül eğitimi vermeye çalışır. “Mutlak güzelliğe az meyleden gönlünüzü kınarken, sakın gizli bir gururun eline düşmüş olmayın.” sözüyle gençliği gizli tehlikelere karşı uyarır ve onların ruhsal gelişimine katkı sağlar. (8)

“Okuyucularla” bölümü, aynı zamanda onun hayatına dair bilinmezlere de ışık tutar. Meselâ Eskişehir’den yazan bir okuyucunun mektubunu cevaplandırırken kendine dair şu ilginç anekdotu anlatır: “Şiiriniz, bana bir zamanlar Eskişehir yakınlarında İnönü kasabasında planör kampına katılışımı, oraya katılmak için evden kaçışımı, oradaki uçuşlarımı, kamp hayatımızı, sonra Türkkuşunda öğretmen pilot olmak için aldığım teklifi jet pilotu olacağım diye reddedişimi ve sonra Eskişehir Hava Hastanesindeki muayenelerde kulaktan kaybedince doktor Albay İzzet’in karşısında 18 yaşın gayreti ile hüngür hüngür ağlayışımı, Maraş’a batık bir gemi gibi dönüşümü ve o yıllarda yazdığım bütün hikâyelerde hep Sema (!) adlı bir kızla bir jet pilotunun aşkını anlatışımı hatırlattı.” (9)

Mavera, Cahit Zarifoğlu Ankara’dan ayrılıp İstanbul’a yerleştikten sonra (1983) hem mektep hüviyetini hem de iddiasını kaybetmiştir. Demek ki Mavera, tek başına Cahit Zarifoğlu demekti! Onun aradan çekilmesiyle dergi yöneticisiz kalmış ve belli bir süre yayın hayatına devam ettiyse de işlevini tamamlayıp kapanmıştır. Cahit Zarifoğlu’nun öncülüğündeki Mavera, toparlayıcı ve birleştirici bir dergiydi. O, dergiye ayrı bir ruh ve heyecan katıyordu. Eylem adamı kimliğiyle dergiyi omuzlamış ve ona bir misyon yüklemişti: “Etrafa gülücükler dağıtarak akan, kenarında papatyalar açan o sevimli derecik olmak değil işimiz. Bazıları bir kaynaktır, biz akış olmak istiyoruz. İştiraklerle, kabararak, akarak, dekorları yıkarak.” (10)

Cahit Zarifoğlu, edebiyatımızda ağabey-öğretmen kimliğinin son temsilcisidir. Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil gibi gençliğe ağabey-üstatlık yapanlar bile onun kadar doğrudan veya tam bir ağabey-öğretmen olamamıştır. Cahit Zarifoğlu, gençliği kendi eserini icra sürecinde eğitmeyi denemiştir. Böylece gençliğe, önce kendine güven duygusunu kazandırmıştır. Ağabey-üstatlar gibi gençliğe kitle muamelesi yapmamış, onlarla bire bir ilgilenmeye çalışmıştır. Bu yüzdendir ki Cahit Zarifoğlu ile temasa geçen her genç kısa zamanda kimlik ve kişilik sahibi olmayı başarmıştır. Evet bu mektep, ağabey-üstat mektebinden sayıca daha çok ve daha kaliteli insan yetiştirmiştir. Ne yazık ki ondan sonra ağabey-öğretmen kimliği hem ehil bir temsilci bulamamış, hem de sosyal şartların değişmesiyle büyük ölçüde işlevini yitirmiştir.

 

1. Knut Hamsun, Açlık, çev. Behçet Necatigil, Varlık Yayınları, 1976.

2. Cahit Zarifoğlu, Yaşamak, Akabe Yayınları, 1980.

3. Cahit Zarifoğlu, “Okuyucularla”, Mavera, S. 17, Nisan 1978.

4. Cahit Zarifoğlu, “Okuyucularla”, Mavera, S. 34, Eylül 1979.

5. Cahit Zarifoğlu, “Okuyucularla”, Mavera, S. 42, Mayıs 1980.

6. Cahit Zarifoğlu, Bir Değirmendir Bu Dünya, Nehir Yayınları, 1986.

7. 3 Ekim 1981’de, daha önce defalarca mektuplaştığım Cahit ağabeyle tanışmak üzere yanımda babam olduğu hâlde Mavera’nın Selânik Cad. 52/27 Kızılay-Ankara adresindeki yönetim yerine gittik. Burada Mavera’nın önde gelen yazarlarının çoğuyla tanışma fırsatı buldum. Birkaç saat hemen her konuda sohbet ettik. En çok Cahit ağabey ve ben konuştuk. Ancak onun Cahit Zarifoğlu olduğunu kalkarken anladım. Çünkü o, hep böyle yaparmış!

8. Cahit Zarifoğlu, “Okuyucularla”, Mavera, S. 18, Mayıs 1978.

9. Cahit Zarifoğlu, “Okuyucularla”, Mavera, S. 41, Nisan 1980.

10. Cahit Zarifoğlu, “Okuyucularla”, Mavera, S. 49, Aralık 1980.

 

Eleştiri Denemeleri (2014)

İSMET ÖZEL’İN ŞİİRİNİN KÖKLERİ ÜZERİNE

Çocukluk ve öğrencilik yıllarının izleri

İsmet Özel’in şiirinin köklerini bireysel, toplumsal ve entelektüel açılardan ele alabiliriz. Her bir açı sonuçta aynı kapıya çıkar. Ancak birlikte ele alınmaları daha doğrudur. Birinde muğlâk olan bir husus diğerlerinin yardımıyla vuzuha kavuşturulabilir. Böylece bütün konulara değinilmiş olur.

İsmet Özel’in şiirinin köklerine dair bilgileri, şiirinden iz sürerek önce hayatının çocukluk, gençlik ve olgunluk evrelerindeki aile, okul, çevre, çalışma hayatı ile yazarlık faaliyetleri dolayısıyla göründüğü, katıldığı ve bir şekilde ilişki kurduğu ortamları anlayıp değerlendirerek yazı, söyleşi ve konuşmalarında bulabiliriz. Bu, onun hayatını ve düşünce dünyasını dıştan içe doğru okumaya; merkezinde şairin kendisinin yer aldığı bir şiiri yansımalarından kavramaya çalışmak anlamına gelmektedir. Kısacası İsmet Özel’in şiirinin köklerini onun yaşantısında bulabiliriz. Böyle bir yol, edebiyatımızda (belki dünya edebiyatlarında) her şair ve yazar için geçerli olmayabilir. Bazı şairlerin şiirinin köklerini inanç ve ideallerinde (Mehmet Âkif gibi), bazılarının geçmiş ve aidiyet tasavvurlarında (Yahya Kemal gibi), bazılarının rüya ve hayallerinde (Ahmet Haşim gibi), bazılarının mücadele ve kavgalarında (Necip Fazıl ve Nâzım Hikmet gibi), bazılarının da adanmışlık ve misyonlarında (Sezai Karakoç gibi) bulurken, İsmet Özel’in şiirinin köklerini büyük ölçüde yaşadıklarında bulabiliriz. Yani bir anlamda onun şiiri önce kendi gerçekliğini içerip yansıtmaktadır ve İsmet Özel, gerçekliğiyle zamanının aynası bir şairdir. Edebiyatımızda yaşadığı zamanla, buna bağlı olarak mekân ve ortamla kayıtlı en etkili ve özgün şiirlerden biri onun şiiridir. Bu yönüyle modern ve işlevseldir. Şiir, çağdaş okuru yaşadıklarından, tanıklıklarından, yani bizzat kendi dünyasından yakalar. Tabiî zamanın, insanın ve hayatın değişmesi şiirle doğrudan kurulan ünsiyetleri azaltır ve giderek koparır. Bu da böyle şiirlerin kaçınılmaz kaderidir.

Waldo Sen Neden Burada Değilsin? ve Henry Sen Neden Buradasın? 1, 2 adlı otobiyografik kitaplarında anlattığı kendisi, yazarın entelektüel bir kurgusu olarak derinleştirilmiş bir şahsiyettir. Yani anlattıklarında İsmet Özel’in hayatını/hayatından bir kesiti değil, bir hayat tasavvuru üzerinden onun düşünce dünyasının bir cephesini buluruz. Ayrıca anlattıkları, düşünüş biçimine dair ilginç/fantastik ögeler içerir. Bu ögeler ise onun şiirini ve düşünce dünyasını değerlendirmek isteyen yorumcuların işini kolaylaştırabilecek özelliktedir. Bu bağlamda hatıralarını anlatırken kullandığı “zihnindeki resmin gerçeğinden daha parlak olması” anlamına gelen ifadeleri, âdeta onun hayatı, şiiri ve düşünce dünyasının şifresi hükmündedir. Gerçekliğin sınırlarını zorlayan bu olgu, onu hem dikkate değer hem de erişilmez kılmaktadır.

İsmet Özel’in şiirinin kendine has özelliklerini, ilkin şiirlerindeki çocuk imgesinin çağrıştırdıklarında görürüz. Bu çağrışım ve yansımalar şaire götürür bizi. Şairimiz, sosyal statüsü ve gelir düzeyi yönünden orta tabakanın altında bir aileye mensuptur. Anlattığına göre babası, ailesini zor geçindiren bir polis memuru, fakat ahlâk sahibi ve ilkeli bir kişidir. Mekteb-i Rüşdiye mezunu olmasına rağmen polis memuru olmakla yetinmiş, zamanın şartlarını zorlayarak fırsatçılık yapmamıştır. Şair, bu anlamda babasının kaderini tevarüs etmiş gibidir. Ne var ki aralarında önemli bir fark vardır. Baba, ahlâkî davranır ve kaderine razı olur. Oğul da ahlâkî davranır, ancak durumuna hemen razı olmaz; hayatı ve yaşadıklarını sorgular ve tepki gösterir. Şairin babasıyla arasındaki uyuşmazlık ve iletişimsizlik buradan başlar. Yani aile ortamı karakterini çoğu zaman paralel yönde etkilemez. Mahrumiyet hissi benliğinde doyumsuz tatmin boşlukları açar. Bu durum, zamanla kolay tatmin olmayan, kendinden başka herkesi/her şeyi eleştiren bir hâletiruhiyeye sabitlenir. Zira eleştirel duygu ve düşünce dönüştürücü özellikten yoksun olduğu zaman daraltıcı ve yok edici olur. Giderek kişinin kendisini hedef alır ya da hedefe koyar. Böylece insan, kendi elleriyle etrafındaki çemberi daraltmış olur.

Yine İsmet Özel, öğrenciliğinin itaatsizliklerle dolu olduğunu ve öğretmenlerini sevmediğini söyler. Yazdığı ilk şiirlerden biri, daha ilkokuldayken bir okul gazetesinde yayımlanır. Bunu gören ve kendisine alayımsı/küçümseyici bir tavırla yaklaşan öğretmenine karşı hissettiği duyguları ve takındığı tavrı “kadirşinas itaatsizliğinin” başlangıcı sayar. Yıllar sonra, yani usta şair olduktan sonra ilkokul çağlarındaki bu şiirini toplu şiirlerinin yer aldığı kitabının (Erbain) önüne koyarak tekrar yayımlar. Bunlar manidar detaylardır. Bu yüzden yayımlanmış bu ilk şiirine hatıra değerinin ötesinde bir değer atfetmesini şiiriyle değil de şairlik tasavvuruyla açıklamak yanlış olmasa gerek. Böyle yapmakla belki Necip Fazıl gibi doğuştan bir şair olduğunu okuyucusuna göstermek istemiş olabilir. Neticede şiirinin köklerini kavramada çocukluk dönemi temel bilgiler verir bize: Evde babasıyla iletişim kuramayan, okulda öğretmenlerini sevmeyen itaatsiz bir çocuk. Ve şiir, bu çocuğun kendini gösterebileceği farklı (ileride yegâne) bir alan...

Çocukluk ve gençlik yıllarına dair anlattıkları arasında en dikkat çekici olan hususlardan biri de yoksulluğuna yaklaşımıdır: “Hiç kimseye, kendime bile itiraf edemediğim (edersem utancımdan öleceğimi sandığım), hiç kimseden, kendimden bile saklayamadığım (saklasam kolaylıkla delireceğimi bildiğim) lânet olası yoksulluk!” (Waldo Sen Neden Burada Değilsin?) Utandıran ve delirten yoksulluk, ailesinden sonra karşısına çıkan ve aşılması gereken en büyük duvardır. Bu duyguyu yoğun bir şekilde yaşayan bir çocuğun/gencin çevrenin de etkisiyle yönelebileceği, hatta sığınabileceği en anlamlı alan o günün şartlarında sosyalizmdir. Çevresini kuşatan duvarları aşmaya çalışırken yeni bir duvarın eşiğine geldiğinin elbette farkında değildir. Ancak arayışlarını körükleyen itaatsiz ve muhalif tavrı bir bilince dönüşmüştür. Artık bundan böyle kendini bir şair ve sosyalist olarak görecek ve davranışları bu minval üzere olacaktır.

İsmet Özel, ileriki yıllarda öğrenci arkadaşları arasında zekâsı ve şiir kabiliyetiyle fark edilmeyecek birisi değildir. Modern Fransız şairlerini Fransızca aslından okur. Seçtiği, okuduğu ve ilgisini çeken şiirler, âdeta gelecekteki kendi şiirinin habercisi gibidir. Arayışı, fark edilmek isteyişinde saklıdır onun. Sorduğu büyük sorularda, topluma tuttuğu aynada önce kendisi vardır. Dünya görüşünün şekillenmeye başladığı öğrencilik yıllarında arkadaşları arasında parlak zekâsıyla yetenekli bir şair olarak tanınır. Gelgelelim en somut eylemi, gençlik bildirileri yazmak ve toplantılarda devrimci şiirler okumaktan ibarettir. Bu dönemde sahaya ve sokağa dair hatıralarıyla bilinmez.

Ataol Behramoğlu ile karşılıklı yazdıkları “Yıkılma Sakın” başlıklı şiirler, dönemin devrimci gençleri arasında birer marş gibi okunur. İşte bu şiirlerden bir bölüm:

 

Köpüren, köpürtücü bir hayatın nadasıdır kardeşim

bütün devrimcilerin çektikleri

biliriz dünyadaki yorgunluk habire mızraklanır

dağlarda gürbüz bir ölümdür bizim arkadaşlarınki

pusmuş bir şahanız şimdilik, ne kadar şahan olsak

ama budandıkça fışkıran da bizleriz

ölüyoruz, demek ki yaşanılacak.

(İsmet Özel)

 

Kötü şey uzakta olmak

Dostlarından, sevdiğin kadından

Yasaklanmak bütün yaşantılara

Seni tamamlayan, arındıran

Ama bir devrimciyi haklı kılan

Biraz da acılardır unutma

(Ataol Behramoğlu)

 

İsmet Özel’in 1963-1971 yılları arasında bir sosyalist genç olarak Mehmet Ali Aybar ve Türkiye İşçi Partisine (TİP) ilgisi teorik çerçevedeki duruşunu fazla zorlamaz. Mehmet Ali Aybar’ın yerli sosyalizm anlayışı, o dönemde etkileyici ve genç zekâları tatmin edici niteliktedir. İsmet Özel de sosyalizmin askerî darbelerle değil, halkın isteğiyle gelmesi gerektiğine inanır. Ne var ki 1968’de SSCB’nin Çekoslovakya’yı işgali, Aybar’ın buna tepkisi, ardından partiden tasfiyesi; yerini bulamayan, kendini yeterince gösteremeyen İsmet Özel gibi gençleri yeni bir arayışa sürükler.

 

İhtida etmiş yeni bir İslâmcı düşünür

İsmet Özel, böyle bir süreçte Müslüman dünya görüşüyle tanışır. Artık İslâm’ı keşfetmiş ve yeni bir çevre oluşturmaya başlamıştır. Şiirleri, bir içe kapanma döneminin ardından Sezai Karakoç’un çıkardığı Diriliş dergisinde yayımlanır ve entelektüel İslâmcıların gazetesi Yeni Devir’de günlük yazılar yazmaya başlar. Kitapları da İslâmcı yayınevlerinde basılır.

“Kanla Kirlenmiş Evrak” başlıklı şiirinde yaşadığı yeni arayışın ve Kur’an’la yeniden tanışmanın duygusal izleri ve sosyal gerekçeleri görülür:

 

Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında.

Aşklarım, inançlarım işgal altındadır

tabutumun üstünde zar atıyorlar

cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır

toprağa sokulduğum zaman çapa vuran adamlar

denize yaklaşınca kumlar ve çakıl taşları

geçmiş günlerimi aşağılamaktadır.

 

Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında.

Ve rüzgâr buruşturuyor polis raporlarını

kadınlar fazlasıyla günaha giriyorlar

bazı solgun gömleklerin çözük düğmelerinden

çelik tırpan gibi silkiniyor çocuklar

denizin satırları arasında.

Gece arsızca kükrüyor paslı beyninde şehrin

küfre yaklaştıkça inancım artıyor.

 

Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında

öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan

saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda

acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman

acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim.

Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın

başından başlayabilirim.

 

1977-2003 yılları arasında genç bir Müslüman aydın, yeni bir İslâmcı düşünür olarak Müslümanlar arasında başköşede kendine bir yer bulur. Bu arada dinî cemaat, grup ve oluşumlara mesafeli durur, hatta onlara üstten bir bakışı vardır. Daha sonraki bazı söyleşilerinde Millî Gazete’de para için yazdığını söyler. Bunu anlamak zordur; ya paraya ihtiyacı vardır (ki doğrudur) ya da Millî Gazete’de yazmayı öteki çevrelere böyle izah edebileceğini düşünmektedir. Açıkçası burada bir manipülasyonla karşı karşıyayız ve anlaşılan o ki şair bunu bilinçle yapmaktadır. Oysa sosyalistken edinemediği öncü aydın rolünü Müslüman camia arasında fazlasıyla elde eder. Yine de eski/sol çevrelerle olan ilişkisini belli ölçüde koruyup gözetmeyi sürdürür. Meselâ Murat Belge ile dostluğu devam eder, Memet Fuat’ın yönettiği Adam Yayıncılıktan şiir kitabı çıkar.

İsmet Özel’i en iyi çözen söyleşilerden birini Nuriye Akman yapar (Zaman gazetesi, 14-17 Eylül 2003). Bu söyleşide yıllarca yazdığı ve ekmeğini yediği İslâmcı gazete ve dergilere bakışı onun karakter zaaflarını yansıtan bir belge hükmündedir: “Ben yıllarca onlara ‘İsmet Özel bizim gazetemizde yazıyor.’ deme imtiyazını bağışladım.” Hem o gazete ve dergilerde sırf para için yazdığını söyleyeceksin hem bunu bir “imtiyaz bağışlama” olarak sunacaksın, sonra da bu kesimden anlayış bekleyeceksin. Böyle bir şeyi Müslüman camiadan başka kime yapabilir? Bizce Yeni Devir gazetesinden sonra yazdığı bütün gazete ve dergilerde biraz da kendisine yardım olsun diye yazdırılmıştır. Müslüman camia, İslâm’a hizmet ediyor, maddî sıkıntı çekmesin diye ona yardım etmek istemiştir. Bu bir çeşit “Ensar” psikolojisidir. İslâm’la müşerref olan bir kardeşine nasıl yaklaşılması gerekiyorsa öyle yaklaşmıştır ona. Yardım etmiş, baş tacı etmiştir. Onu memnun etmek için başka ne yapabilirdi ki? Gelgelelim onun İslâmcı medyada “tenezzülen” yazdığını söylemesi, mümkündür ki eski/sol çevrelere karşı bir çeşit ezikliğini tatmin arzusundan başka bir şey değildir.

Evet, bir taraftan yazılarından aldığı paraya ihtiyacı olduğunu, bunun için yazdığını söylüyor, bir taraftan da yazdığı yerlere hakaret ederek yoksulluk kompleksini manipüle ediyor. Aslında Müslümanca ve insanca olmayan bu ve benzeri tavırların arkasındaki hâletiruhiyenin derin izleri çocukluğunda mevcuttur. “Çocuklarımın başkalarının çocukları yanında daha az imkânlar içinde büyümelerine sebep olacak bir aralıkta yaşadım hayatımı. Çocuklarımın hakkını yedim bir bakıma.” diyor. Babasına karşı hissettiklerini, bu defa kendisi çocuklarına yaşatıyor hissine kapılıyor. Gözü başkalarında ve yüksekte olduğu için her iki hâlde de sorun kendisindedir. Hayatta bedel ödemeden neye sahip olunur? İsmet Özel’in şöhreti karın doyurmuyor. Oysa o, karın doyuran bir şöhrete sahip olmak istiyor.

Aynı söyleşide “Benim sosyal bir çevrem hiç olmadı.” diyor. Neden? Buna dair söyleyecekleri var mı? Bu bağlamda şu sözlerine dikkat edilmeli: “Yazı dünyasında iyi ki hiç kimseye destek olmamışım. Çünkü olduğum takdirde, sahte birtakım insanları hak etmedikleri avantaja kavuşturacaktım.” (İstisna olsa da Süleyman Çobanoğlu’nun şiiri üzerine yazdı.) Bu nasıl bir duygudur? Burada ister istemez insanın aklına, Ayşe Şasa ile kurduğu ve geliştirdiği ilişkide tarafların kendini karşısındakinde görmesi olayı geliyor. Kim kime ayna oluyor? Neticede İsmet Özel, bu sözleriyle âdeta kendi gerçekliğini gizliyor ya da ele veriyor.

 

Yeni bir evre: Türklük düşüncesi

Dünya görüşü değişen ve sosyalistken Müslüman olan İsmet Özel, sıkı bir öz eleştiriyle geçmişini sorgulamaz veya bunu yazı ve söyleşilerinde yeterince göremeyiz. Arayışlarının kendisini İslâm’la buluşturduğunu söyler. Bu durum kopma, ayrılma şeklinde değil de devam eden bir süreç olarak tezahür eder. Nitekim bunu kendisiyle yapılan bir söyleşide şöyle ifade eder: “Beni sosyalist olmaya iten etkenler Müslüman olmaya da itti. Ben aynı yol üstünde yürüyüp Müslüman oldum. Daha sarih bir güvenlik noktasıdır benim Müslüman olmam. Belki hayatımdaki bütün değişiklikleri bir ‘sécurité ontologique’ arayışı olarak tanımlamak mümkündür.” (Söyleşi: Murat Belge, Hürriyet Gösteri, S. 24, Kasım 1982) Yani onu önce sosyalist, sonra Müslüman olmaya iten etkenler temelde aynıdır ve bunlar, entelektüel ve varoluşsal arayışlardır. Bazı ilişki biçimleri, alışkanlıklar, düşünce tarzı (diyalektik düşünce) süreklilik arz eder. Dolayısıyla eski çevresi şiirini izlemeye devam ederken yeni çevresi onda mahalleye/cemaate karışmayan bir tavır sezer. Kendisi de bu durumu korumayı, daha doğrusu bir biçimde yönetmeyi sürdürür. Meselâ daha Üç Mesele’nin Düşünce Yayınlarından çıkan birinci baskısına 8 Şubat 1978’de yazdığı ön sözün ilk cümleleri bu anlamda ilginçtir: “Bu kitap, belli bir mücadelenin yolu üzerinde bulunan bazı sorunları açıklığa kavuşturmaya katkıda bulunmak niyetiyle düzenlendi. Bu yüzden de genel okuyucuya seslenmeyi değil, o mücadeleyi yürütmekle kendini görevli sayanlara –deyim yerinde olursa öncülere– seslenmeyi amaçlıyor.” Tabiî bu öncülerin Nurettin Topçu’yu okumadıkları, hatta Necmettin Erbakan’ın konferanslarını dinlemedikleri düşünülüyor olmalıdır! Bu yüzden Müslüman camiaya bu üstten bakışı, eski çevresiyle nazik ilişkileri onun temel açmazlarından biri olarak karşımıza çıkar. Oysa bir şair ve aydın olarak herkesle aynı mesafede olabilir, saygınlığını koruyabilirdi.

1990’lı yılların ikinci yarısında İslâmcılar iktidara yürürken beklentileri anlaşılmayan bir Millî Gazete yazarıdır o. Beklentilerini izhar edemez. Siyaset ve devlet katından ciddî bir teklifle karşılaşmaz. Kurulan bir iki köprü de onu tatmin edici nitelikte değildir. Zaman değişir, şartlar değişir, nesiller değişir, ancak İsmet Özel bu dönemde hayatının sıçramasını yapamaz. Kaderin ve kendisinin etrafında ördüğü ağ giderek boğucu olmaya başlar. İşte tam böyle bir zamanda şaşırtan bir çıkış yapar ve düşünce dünyasında tam olmasa da yeni bir evreye kapı aralar. Türklük düşüncesi ve söylemine dayalı ve bir tür “İslâmî Türk milliyetçiliği” denilebilecek olan bu çıkışı, milliyetçilik içerdiği için sosyalist olduğu dönemle ve Osmanlı örneklemlerine yaslandığı için de entelektüel İslâmcı dönemiyle çelişir. Dolayısıyla “aynı yol üstünde yürüyüp” böyle bir düşünce ve söyleme nasıl ulaştığı yeterince anlaşılamaz. Anlaşılamaması ve belki böyle daha dikkat çekici olabilir saikıyla bazı televizyon programlarına çıkar. Bu vesileyle Anadolu’da konferanslar dizisine başlar. Sezai Karakoç’un Yüce Diriliş Partisi tarzı ve misyonunda İstiklâl Marşı Derneğini kurar. Yeni nesiller, özellikle üniversite gençliği İsmet Özel’i seyreder ve dinler. Bütün bunlar, devam eden şiir çabasına da yansır ve “Türk milletinin şiire nazar atfedecek tıynetine ne oldu? / Türkiye’nin bugün geldiği değil, getirildiği noktada şiirlerimi okuyabilecek narodnik kalmadı. / Uğraşımın neticesine bigâne kalmağı öğrendim. / Bu sayfada gördüğünüz son şiirimdir.” deyip “Sesli Gemi” başlıklı şiirini yayımlar. (15 Temmuz 2013, www.istiklalmarsidernegi.org.tr/) Halkın dostu olma iddiasıyla başlayan düşünsel ve sanatsal bir serüvenin milletten umudunu kesme aşamasına kadar gelmesi, üzerinde kafa yorulması gereken bir husustur.

Esasında İsmet Özel ne olduysa ya da olmadıysa bu tamamen kendi istek ve iradesinin bir sonucudur. Hazıra konmadığı ve kimseden yardım almadığı doğrudur. Dolayısıyla kimseye de minnet etmesi gerekmez. Her zaman kendine güvendiği ve bulunduğu yerin önemini herkesten çok kavradığı malûmdur. Lâkin hayatın akışı içinde değişen ve gelişen olaylar karşısında bulunduğunuz yer bütün zamanlar boyunca önemini korumayabilir. Gün gelir yeni arayışlara, sıçrayışlara ihtiyaç duyarsınız. İşte İsmet Özel burada zorlandı. Zira kendi çabalarıyla elde ettiği ve önemini herkesten çok kavradığı bu yerde direnmekle kendini sınırladı. Yeni ilişkilere, yeni imkânlara açılmayı denemedi. Neticede başlangıca, yani ilk yalnızlığına dönmüş oldu.

İsmet Özel’in bazı dönemlerde veda yazıları vardır, bunlarda bir daha gazete ve dergilerde yazmayacağını söyler. Bir süre sonra durum değişir. Fakat sözünü ettiğimiz şiire veda yazısı farklıdır. Kadrini ve haddini bilen bir şair ve yazarın trajik yalnızlığının ifadesidir bu. Edebiyat tarihimizde bunun örnekleri mevcuttur. Meselâ Mehmet Âkif, hayatının Mısır döneminde yeterince hatırlanmaz ve bugünkü ilgiyi görmez. Vefatından yarım asır sonra yeniden keşfedilir ve bayraklaştırılır. Ahmet Hamdi Tanpınar, ömrü boyunca ne aradığı yeri ne aradığı ilgiyi ne de hayatını rahatlatacak parayı bulabilir. Para için umulmadık işlere koyulur ve umulmadık kapılar çalar. Herkes Yahya Kemal ve Necip Fazıl olamaz elbette, çünkü onların tuzu kurudur! İsmet Özel de bu anlamda bir değer olarak hak ettiği karşılığı bulmuş değildir. Zamanında ona yaklaşmaya çalışanların bugün geldiği yere ve elde ettiklerine bakınca ne olursa olsun İsmet Özel’in bir haksızlığa maruz kaldığı söylenebilir. Bunu önce devletin bir sorunu olarak düşünüyorum. Mızrak çuvala sığmıyor denilebilir, ama mızrak denilen zaten böyle bir şey değil midir? Ne olursa olsun Attilâ İlhan’a ömrünün sonuna kadar açılan kapılar ve sunulan imkânların İsmet Özel’den esirgenmesini bir haksızlık olarak telâkki ediyorum. Zira İsmet Özel, bu millete, bu kültüre aldığından fazlasını vermiş bir insandır.

 

Savrulmalar ve sabiteler

İsmet Özel velut bir yazardır. Şiir, deneme, eleştiri, fıkra, otobiyografi ve çeviri türlerinde çok sayıda eser vermiştir. Söyleşi ve sohbetleri de kitaplaşan yazarın hacimli bir külliyatı vardır. Eserlerine şiirlerinden başlayarak birer cümleyle değinelim. Bizce İsmet Özel’in şiirlerini üç evrede ele almak mümkündür: Başlangıçtan “Amentü”ye kadar olanlar birinci evre, “Amentü”den Bir Yusuf Masalı’na kadar olanlar ikinci evre ve Bir Yusuf Masalı ile başlayıp özellikle Of Not Being A Jew ile devam eden sonrakiler üçüncü evre. Birinci evrede İkinci Yeninin imkânları ile toplumcu şiir duyarlığını harmanlar ve kendine özgü bir imge ve ses yapısı oluşturur. İkinci evrede kendi şahsında Türkiye’nin yakın dönem sosyal değişme ve çatışmalarını, modern hayat ve çıkmazlarını, çağdaş bireyin ontolojik arayışlarını işler. Güçlü, etkileyici ve iz bırakan bir söylemle dönemine ayna tutar. Üçüncü evrede kültürel unsurlara yaslanan, yer yer daha sert, ideolojik, deneysel denilen ve şekilci unsurlar içeren bir şiir yazar. Bilgi ve tecrübeye yaslanan bu evrede şiirini giderek yayar, yoğunluğu ve etkisi düşük bir söyleme yaslanır.

Şiir Okuma Kılavuzu başta olmak üzere poetik yazıları, şiir ve edebiyat üzerine yazdığı yazılar çok önemlidir. Bu yazılarında hem teorisyen hem de iyi bir tahlilcidir. Önemli bir hacme ulaşan siyasî yazıları nitelikli eleştirel metinlerdir. Bunlarda Türkiye’nin yakın dönem siyasî olaylarını ciddî analizlere tâbi tutar. Düşünce yazılarında dil ve mantık yeteneği güçlüdür. Kelime ve kavrama yüklenir, aforizmalar üretir, felsefî çıkarımlar yapar, neticede başka bir açıdan bakan ve imgesel değeri yüksek metinler ortaya koyar. Polemik yazılarında mütekebbir ve saldırgandır. (Meselâ Binnaz Toprak’ın kendisiyle ilgili yazısına cevabı bunlardan biridir.) Veda yazıları karakterinin tipik özelliklerini yansıtır.

Bizce İsmet Özel’den yarınlara kalacak olan birinci ve ikinci evre şiirleri ile poetik yazıları (Şiir Okuma Kılavuzu), ilk dönem denemeleri (Üç Mesele, Zor Zamanda Konuşmak) ve çağına ışık tutan otobiyografik kitaplarıdır. Söyleşilerinden anlaşıldığı kadarıyla kendisi de yarınlara kalmaktan ziyade yaşadığı zamanı önemseyen biridir.

İsmet Özel’in, sıra dışı ve bazı kişiler üzerine yazdığı az sayıda ilginç yazısı vardır. Meselâ ölüm yıl dönümünde Cahit Zarifoğlu üzerine yazdığı yazı bunlardan biridir ve çok önemlidir. (Yeni Şafak gazetesi, 7 Haziran 1995) Bu yazısında Cahit Zarifoğlu’nun bütün özelliklerine değinir ve onu önemsediğini belirtir. Onunla kendisi arasındaki ortak yön ve benzerlikleri ima eder. Yazısını “Onu gülerken de, ağlarken de gördüm. Ne çok şair, ne çok insandı!” diyerek zihinlere ve gönüllere kazınan bir ifadeyle bitirir. İsmet Özel, hiç kimseyi böyle doğrudan, samimî ve eleştirmeden yazmamıştır. Cahit Zarifoğlu’nun sağlığında böyle bir yazı yazar mıydı? Bilinen İsmet Özel herhâlde böyle bir şey yapmaz, yani buna önce egosu müsaade etmezdi. Doğrudan, samimî ve eleştirel bakıştan uzak bir şey söylemek nedense ağır gelir ona. Kendisi her şeyi ve herkesi eleştirebilir, lâkin kimse onu eleştiremez. Eleştiriye hiçbir şekilde tahammülü yoktur. Ne olursa olsun önemli ve örnek bir yazıdır bu.

İsmet Özel, okuduğu kaynakları yazılarında göstermeyen, etkilendiği yazarları söylemeyen, dinî okumaları yüzeysel, ama dil ve mantık yeteneği çok güçlü bir yazar ve entelektüeldir. Malûm olduğu üzere batı düşüncesi ve edebiyatına dair okumaları sağlamdır. İyi derecede Fransızca, İngilizce ve Almanca bilir. Türk düşüncesi ve edebiyatına dair okumalarında seçmecidir ve okuduğu yazarlara bütünüyle hâkimdir. Dinî bilgi kaynaklarına gelince bunlar, Arapça olmayan ikinci ve üçüncü el kitaplardır. Dinî konuları ele alırken kullandığı kelime ve kavramlar, onun bütün konuya hâkim olduğu izlenimini verir. Ancak erbabı bilir ki işin gerçeği böyle değildir.

Müslüman entelektüelin genellikle kadın konusunda bir kompleksi vardır. İsmet Özel’in kadın konusuna yaklaşımı ise onlara benzemez, ama sağlıklı değildir. Sevdiği kızla evlenememiş diye bütün kadınlara hınçla yaklaşan, onları köle gibi gören bir anlayışa sahiptir. İşleri yolunda gittiğinde sağlıklı düşünen, bozulduğunda veya ters gittiğinde sadist ve mazoşist duygulara kapılan bir insan görüntüsü verir. Bunun şiirindeki karşılığını “Esenlik Bildirisi”nden bir bölümde bütün açıklığıyla görebiliriz:

 

Vandal yürek! Görün ki alkışlanasın

ez bütün çiçekleri kendine canavar dedir

haksızlık et, haksız olduğun anlaşılsın

yaşamak bir sanrı değilse öcalınmak gerektir.

 

Moda ve temelsiz söylemlerden uzak olsa da Alevîlik hakkında söylemeye çalıştığı şeyler gereksiz yorumlardır. Nitekim kısa zamanda çark etmiş, bu konuda bir daha konuşmamıştır. Niyazi Berkes’in Türkiye’de Çağdaşlaşma adlı kitabında batılı yazarlardan naklettiği ve tartıştığı tezleri kendine mesnet kabul ederek Alevîlikle ilgili yorum yapmayı denemiş ve doğal olarak tepki görmüştür.

İsmet Özel’e dair üzerinde durulması gereken en önemli hususlardan biri de devlet anlayışıdır. Bu konuda ne düşündüğünü açıkça beyan etmez. Ancak siyasî yazılarının satır aralarında bunları görmek mümkündür. Demokrasi ve lâiklik konularında eleştireldir ve düşünceleri bellidir (İrtica Elden Gidiyor), fakat devlet konusunda böyle değildir. Meselâ uzun yıllar yurt dışına çıkmak için pasaport alamayan İsmet Özel, yabancıların yardımıyla pasaport almayı da reddeder. Bunu vatana ihanet olarak görür. Askerliğini 24 ay ve er olarak yapar. Üniversiteyi ise askerden sonra bitirir. Bunlar onun hayatını etkileyen önemli olaylardır. Lâkin bütün bu zorlu süreçlerden geçerken devlet anlayışı değişmez. Devletle barışık, hükûmetlerle kavgalı bir yazardır o. Sosyalist, İslâmcı ve Türklük söylemi dönemlerinde devlet anlayışının değişmeyen birtakım özellikleri vardır. Bu bağlamda Türklük söyleminin derinlerinde sosyalist düşüncedeki devlet anlayışıyla örtüşen bir yaklaşım söz konusudur. Onda her zaman yerlilik ve millîlik tezlerinin bir karşılığı vardır. Yerli bir sosyalizmi savunur ve İslâmcılığı millîdir. İslâmcı döneminde ümmetçi görüşleri savunmamıştır. Türklük söylemi ise yerli bir sentezdir. Antikapitalizm ve anti Amerikancılığı değişmez yegâne özelliğidir. Siyonizme karşı Necmettin Erbakan’la paralel görüştedir. Tıpkı şiiri gibi devlet anlayışı da saygın, otoriter ve şiddet özelliklidir. Şüphesiz bunda yetiştiği aile ortamının, sosyalizm ve Türklük düşüncelerinin, müzmin antikapitalizm ve anti Amerikancılığının küçümsenemeyecek bir rolü vardır. İslâmcılığı ise devlet anlayışını değiştirmemiş ve sadece ona manevî bir boyut katmıştır.

 

Üstatların yolunda

İsmet Özel, yanına kimseyi yaklaştırmaz. Ya da etrafında görülenlerden onu anlaması beklenmez. Kendi ifadelerinden de anlaşıldığı gibi öğretici değildir, kimseyi yetiştirmez. Herkese bir mesafesi vardır. Herkes ona uzaktan bakar. Bu yönleriyle eski/sol çevresine değil, daha çok İslâmcı üstatlara benzer.

Bu durumu neyle açıklamak gerekir? Nedir bu? Şişkin bir ego mu? Üstat olma hâli mi? Bilgiyi veya itibarı başkalarından kıskanmak mı? XX. yüzyılda İslâmcı aydın ve sanatçının gerçekliği mi? Belki hepsi, belki hiçbiri, ama bizce “gelişmekte olan” nitelemesini hak eden bir durumdur. Büyük Doğu Yayınları sadece Necip Fazıl’ın kitaplarını, Diriliş Yayınları sadece Sezai Karakoç’un kitaplarını ve Edebiyat Dergisi Yayınları (ilk yıllardaki başarısız birlikteliklerin ardından) sadece Nuri Pakdil’in kitaplarını basar. İsmet Özel de dönüp dolaşıp aynı çizgiye gelir (Çıdam Yayınları, şimdi Tiyo Yayıncılık). Bu hâlin tek istisna deneyimi Mavera dergisi çevresi ve Akabe Yayınlarıdır. Merhum Cahit Zarifoğlu’nun öncülük ettiği bu girişim de onun genç yaşta vefatıyla akamete uğrar ve grubun diğer mensupları tarafından sürdürülemez. Dolayısıyla İslâmcı aydın ve sanatçıların birlikte iş yapma kabiliyetleri ve süreklilik fikri daha ortaya çıkmadan yok olur gider.

Müslüman camiada aydın ve sanatçıların gerçekleştiremediği birlikte iş yapma becerisini dinî grup ve oluşumlar dener, bunlarda da aynı tavır söz konusudur. Dinî grup ve oluşumlar, toplumun bütününü kucaklayamaz; ya belli bir süre sonra dağılır, meşruiyetini kaybeder ya da ticarî, siyasî ve uluslararası bir bloka dönüşür. Böylece siyaset, bütün alanları uhdesinde toplar, ama onların içini boşaltarak, onları işlevsizleştirerek ve kurutarak bunu yapar. Artık Müslüman camia için âdeta tek kutsal alan siyaset olur. Düşüncede, sanatta, bilimde, eğitim ve kültürde yegâne belirleyici olan siyasettir. Para kazanmanın, makam ve mevki sahibi olmanın, şan ve şöhrete ulaşmanın yolu siyasetten geçmektedir. Siyasetle güçlenen Türkiye, bu defa siyasetle başka bir yozlaşmayı yaşamaktadır. Bilgi, sanat, ahlâk, din, kültür ve meslek alanlarının ürettiği değerler toplumun damarlarından çekilmekte, insanlar; bencil, salt kendi çıkarını düşünen, merhamet duygusunu yitirmiş sürüler hâline gelmektedir. Türkiye, böyle yaparak geleceğini heba ediyor. Acilen bu darboğazdan çıkması lâzım. Bilime, sanata, eğitime ve kültüre çok ciddî kafa yorulması ve bu alanlarda uzun vadeli ve kalıcı yatırımlar yapılması hayatî önem arz ediyor.

Kültürel yozlaşmaya karşı muhafazakâr ve İslâmcı çevrelerin yeterince bilgili, duyarlı ve ilkeli olduğu söylenemez. Kültürel etkinlik adı altında yapılan işlerin büyük bir kısmı kültürel yozlaşmanın devamını sağlıyor. Emek mahsulü, estetik değeri ve düşünce arka plânı olan işler yerine günü kurtaran, yüzeysel, göstermelik ve para kazandıran işler tercih ediliyor. Siyasetten beslenen ve aslında siyaseti de kirleten bu anlayış terk edilmedikçe muhafazakâr ve İslâmcı çevrelerin kültürel yozlaşmaya karşı yapacağı bir şey yoktur.

 

Hâsılıkelâm ya da hatime

İsmet Özel: İmkânları sınırlı otoriter bir ailede meraklı ve zeki bir çocuk... Vasat bir öğrencilik... Şartları elverişli bir şairlik ve sosyalistlik... Sonradan Müslüman... Mahalle değiştiren, ama sınıfı değişmeyen bir aydın... Bize benzemeyen bizden biri... Madden ve manen sürekli sıçrama arayışı... Şiirden başka sermayesi olmayan bir narodnik... Peşini bırakmayan tevarüs edilmiş bir kader... Ve sonuç: İflâh olmaz muhalif bir karakter, tatmin olmayan bir hâletiruhiye, pes etmeyen bir zekâ ve ne yazık ki zamana karşı yalpalayan ve savrulan bir irade...

Haşiye: Büyük şair ve mütefekkir. Yazdıkları her zaman takip edildi. Genç şairleri etkiledi. Herkes onu, o ise sadece kendini sevdi.

İşte İsmet Özel ve işte Türk aydınının yüzyıllık serencamı...

Aklımızın erdiğince bizim İsmet Özel’den anladığımız budur.

 

Eleştiri Denemeleri (2014)

BİR YAZAR OLARAK NURİ PAKDİL

Nuri Pakdil, ‘denemek’ten ‘deneme’yi bulan bir yazardır! Bütün yazdıkları denemenin sınırları içinde kalır. Denemeciliğinin, biri düşünce ağırlıklı ve eleştirel nitelikli yazılara, diğeri de aforizmalardan oluşan metinlere dayanan iki boyutu vardır.

Nuri Pakdil, Biat adıyla üç ciltte toplanan yazılarında, ustası Nurullah Ataç’ın öznel/izlenimci yolunu sürdürerek eleştirel nitelikli denemeler yazar. Ataç, öznel bir düşünce ve beğeniden yana tavır koyarak yola çıkar ve herhangi bir konuya veya esere buradan bakar. Zamanla düşünce ve beğenisi değişirse ölçütleri de değişir. Pakdil’in ise bu anlamda belli bir ölçütü yoktur. Ataç’ın yolunu daraltarak izler. Bu yüzden çelişkisiz görünür. Yaptığı iş, genellikle bir düşünceye veya yanlış anlaşılan bir kavrama açıklık getirmektir. Ceyhun Atuf, Melih Cevdet, Behçet Necatigil, Cemal Süreya gibi şairlerin edebiyatla ilgili görüşlerini tartışır ve eleştirir. Edebiyat dergisine yönelik her eleştiriye özenle cevap verir. Önemli bir yanı, çevresinde bulunduğu veya kendi çevresinde yer alan yazarlar hakkında yazmış olmasıdır. Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Âkif İnan, Rasim Özdenören ve Alâeddin Özdenören üzerine yazar ve bu yazdıkları, kısmen metin tahlili niteliğinde yazılardır.

Bir Yazarın Notları gibi çoğunluğu teşkil eden ikinci tür denemelerinde, bir düşünceyi veya konuyu çerçeveleyip anlatmaya çalışmaz, uç noktalara göndermelerde bulunmakla yetinir. Konuyu gerer; gerilmiş kısmın en ucuna değinir ve geçer. Gereksiz gerilimler içindedir. Açık seçik bir anlatımı olmasına rağmen dili âdeta boşlukta yüzer. Bağlantısız geçişler yapar. Bazen bir kelimenin sesine bazen bir tek harfine basar; buradan aforizmalar çıkararak kendince zihinsel sıçramalarda bulunur. Bu tür denemelerinde ‘kelime’ye aşırı derecede yüklendiğinden, cümlesini kuramamış bir kelime yazarı gibi kalır! Bu yüzden yazdıkları çoğu defa okuyucuda nesnel bir karşılık bulmaz.

Nuri Pakdil’de anlamın belki a’sından söz edilebilir! Gerisi aysberg gibi suyun altındadır. Okur onda, herhangi bir tedai kaygısı taşımadan sadece cümlenin gidişini izler. Denemelerinin temel tezi bilinç uyandırmaya dayanır. Bu bilinç kendini yaralı ve parçalanmış hissetmez, ama alıngan ve bulanıktır. Haklı değil, sanki haksızlığa uğramıştır. Peki, hak nedir; sadece bir sanı mı? Sanılarla örülü bir zihin, herhangi bir düşünceyi veya konuyu kuşatmak yerine onun üstüne abanır. Hangi ucundan tutarsa orayla boğuşur. Okur, bu boğuşmayı sadece izler. Soru sormaz ve hiçbir sorusuna da karşılık beklemez. Kendini primitif bir dansa kaptırır gider! Çünkü sanı ve tedailer bir disipline bağlanmak istemez. Bunların metne dönüşürken aldığı görece bütünlüklü şekil, kelimelerin birbiriyle yüzeysel ilintisinden ibarettir. Bu sebeple ondaki bütünlük yapay ve görecedir.

Nuri Pakdil ve ardılları, İslâm inancına bağlı olmakla birlikte, din hakkındaki bilgileri cami cemaatinin seviyesinden öteye geçmez. Kimya-yı Saadet ve Mektubat-ı Rabbanî gibi kötü tercüme edilmiş avamî kitapların dışında, belki bir de Millî Eğitim Bakanlığının “Şark Klâsikleri” dizisini okumuşlardır. İslâm’ı ideolojik bir doktrin gibi algılamalarının ardında eksik bilgi edinmelerinin payı olduğu kadar, resmî ideolojiye karşı gelişen dinî muhalefete yakınlık duymalarının payı da söz konusudur.

Cumhuriyet hükûmetlerinin dine karşı politikaları, Anadolu halkı ve taşra kökenli aydınlar üzerinde her zaman olumsuz etki yaratmıştır. 1950’li yıllardan sonra hızla artan büyük şehirlere göç olgusu, taşra kökenli insanları yerli kimlik arayışına sürüklemiştir. Büyük şehirde yabancılaşma veya kendini ifade edememe duygusu, yerli kimliğin en dinamik ve kaynaştırıcı unsuru olan dine, bu defa sığınma psikolojisiyle yönelimi artırmıştır. Yerli kimlikte din dili, dayanışma ve bir yere tutunabilme arzusunun en güvenilir araçlarından biridir. Çünkü gelenekselleşmiş din dilinde, her zaman dost ve düşmanlar veya biz ve onlar vardır. İnsan kendini, böyle bir grup içinde daha güvende hissetmektedir.

Pakdil ve kuşağı yazarlar, taşra-şehir ikilemi içinde yerlilikle çağdaşlığı birbirine karşıt iki olgu olarak görmelerine rağmen, yine de ikisinden birini hiçbir zaman açıkça tercih edemezler. Onlara göre şehir, yaşama biçimi ve yapısal özellikleriyle yabancılaşma ve köksüzlüğü; taşra ise ezilmişliği ve sömürüyü anıştırır. Din, folklorik bir değer hâline getirilmemeli ve hele hele hiçbir şekilde köylüleştirilmemelidir. Çünkü İslâm şehirli bir dindir! Böyle düşüncelere sahip olsalar da yine şehrin imkânları içinde en iyi şekilde yaşamaya çalışmışlar, ama hep taşralı gibi duyup hissetmişlerdir. İşte onlarda din, bu hissedişin ortak dil zeminini oluşturan bir olgudur. Meselâ böyle bir ikilem Necip Fazıl’da görülmez. Çünkü Necip Fazıl’ın kimlik arayışı sosyal bir sebebe değil, felsefî bir temele dayanır.

Nuri Pakdil’in düşünce aforizmaları, batılılaşma ve resmî ideoloji olmak üzere iki konuda yoğunluk kazanır ve bunları da birbiriyle bağlantılı görür. Bütün yazılarında bu iki konu etrafında yoğunlaşır. Hatta Edebiyat dergisini, “Ülkü olarak batıcılığı seçmediğimizi, yalnızca yerli düşünceye ve bunun tüm değer yargılarına bağlı olduğumuzu söylemek.” (Biat, 1973) için çıkardık, derler. Bu sebeple Edebiyat’ta, edebiyat çoğu defa arka plânda kalır.

Pakdil’in batı medeniyetine karşıtlığı salt bir tepkidir. Batının dayandığı dinî, tarihî ve felsefî temellere ilişkin derinlemesine bir bilgiye sahip değildir. Onun gözünde batı demek, emperyalizm ve sömürü demektir. Batı medeniyetinin bir ürünü olan teknoloji ve mülkiyet birer sömürü aracıdır. Ne var ki batının emperyalist yüzünü sosyalist aydın ve yazarlardan öğrenir. Farklı gerekçelerle de olsa zaman zaman onlarla aynı dili kullanır. İslâm coğrafyasına ilgisi ise batı karşıtlığından gelir. Yoksa İslâm ülkelerinin tarihî, sosyal ve kültürel yapıları hakkında herhangi bir bilgi donanımına sahip değildir. Tıpkı taşra-şehir ikileminde olduğu gibi bir doğu-batı ikilemi yaşar. Doğu-batı karşıtlığı tezi medeniyet, tarih ve din farklılığı vurgulanarak ifade edilmiş olsa da sonuçta, bir bilgi ve düşünce sistemi tecrübesinden geçmediğinden duygu düzeyinde kalır. Çünkü o, düşünce ve eylemde diyalektikten yoksun salt bir tepki adamıdır.

Nuri Pakdil gençlik yıllarında, sonradan karşısında yer aldığı resmî ideolojinin saflarında genç bir devrimciydi. Hamle dergisinde (S. 10, 19 Mayıs 1954) yayımlanan “Kurtuluş Destanı” isimli şiiri, o yıllardaki duygu ve düşünce dünyasının izlerini açıkça belli eder.

 

“Bir ses

Hepimize tercüman olur gibi

Yükseliyordu alabildiğine Samsun’dan”

 

“Neydi o günler Mavi Gözlü Paşa

Doğrusu güldürdün yüzümüzü

Gözümüze dizimize durur inkâr edersek

Sana borçluyuz bu günümüzü”

 

Mustafa Kemal için yazılan benzeri nitelikteki şiirlere kalite yönünden açık fark atan bu şiir, elbette Ataç’ın dikkatinden kaçmayacaktır. Nitekim Ataç, dergilerde Pakdil’i ve dergisini öven, ama bununla birlikte yönlendirmeye çalışan değiniler yazar. Pakdil için bunlar, bir meşruiyet ve kendini ispat beratı olur. Sonradan Orhan Veli ve Ataç’ı, Cumhuriyet edebiyatının en iyi iki temsilcisi; değişimin ve bozulmanın şiir ve yazıdaki iki prototipi olarak görüp eleştirse de Ataç’ın etkisini her zaman üzerinde taşır.

Pakdil, gençlik yıllarının ardından kendi dünya görüşünü oluşturur ve bundan sonra resmî ideolojiye karşı sert bir muhalefet tavrı içine girer. Yazılarında, Cumhuriyetin dünya görüşü ve devrimlerinden “1923 devrimi” şeklinde imalı söz eder ve hemen her fırsatta bunları eleştirir. Ona göre Cumhuriyet devrimleriyle uygarlığımıza yabancılaştık ve aynı uygarlık çemberindeki uluslardan koparıldık. Çünkü bu devrimler ile Anadolu insanının değer yargıları, inançları, tarihsel dayanakları çelişmektedir. Halkçılık iddia edilmiş, ama sürekli olarak kent soylu sınıfı büyütülmüş; bununla birlikte yoksulluk ve yoksul sınıf da artmıştır.

Yine ona göre bağımsızlık kavramı soyut bir kavram olarak algılanmamalıdır. “Bağımsızlık, önce bir ulusun kendi uygarlık değerlerini yitirmemesiyle, kendi uygarlık değerleri birikimiyle davranışlarda bulunmasıyla belirebilen bir olgudur. Bir ulus, kendi uygarlık değerlerinden kopuk bir düzeyde bulunuyorsa, o ulus için ne ekonomik, ne de siyasal bir bağımsızlık söz konusu olabilir.” (Biat II, 1977)

“Türk ulusu yalnızca dinini, yurdunu, özgürlüğünü, namusunu savunmak için, bunlara yönelik ‘tehlike’yi ortadan kaldırmak için girmiştir savaşa bugüne değin.” Cumhuriyet devrimleriyle “Ulusumuz, İslâm öğretisinden kaynaklanan devletini savunmak için girdiği savaştan sonra bu ereğine ters düşen bir sonuçla karşılaşmadı mı?”, diye sorar. (Biat III, 1981)

Pakdil, yönetim şekli olarak Cumhuriyeti doğrudan hedef almaz. Daha çok Cumhuriyeti kuran kadroları eleştirir. Ne var ki bu kadroların Osmanlının okullarından yetiştiğini, Cumhuriyet devrimlerinin tarihsel bir sürecin ürünü olduğunu görmez. Bu yüzden eleştirileri tarihsel dayanaktan yoksun ve yüzeysel kalır.

Nuri Pakdil’in adı etrafında oluşturulan efsane bir düşünce ve eylem bilincine değil, daha çok bir tavır ve ilişki biçimine dayanır. Efsane kahramanının marazî tavırları, karşısındakini aşağılama ve horlama şeklinde tezahür etse bile, bunların bir mesaj içerdiği düşünülür ve tatmin yoluna gidilir! Böylece doğrudan yansıtılamayan tepkiler, bu tür tavırlara sığınarak kendini ifade etmiş olur. İlginçtir; Nuri Pakdil’in çevresinden uzaklaşan herkes bu durumdan şikâyet eder, ama bir zaman sonra kendisi benzeri tavırlar içine girer. Edebiyat dergisi ve ondan kopan dergiler ile kendini bu ortama bağlı sayan bütün çevrelerde bu marazî tavır ve ilişkilerin izleri görülür.

 

Eleştiri Denemeleri (2014)

AYANE DERGİSİNİN MİSYONU

Ayane, Ocak 1988-Aralık 1990 tarihleri arasında yayımlanmış aylık bir kültür-edebiyat dergisidir. Dört sayfa, birinci hamur kâğıda, yarım gazete sayfası boyunda basılır ve düzenli bir şekilde 36 sayı çıkar. Derginin kurucuları Mehmet Erdoğan, İsmail Hocaoğlu, Ömer Erdoğan ve Ali Mahmudoğlu adlı Rizeli dört arkadaştır. Dergi, Mehmet Erdoğan ve İsmail Hocaoğlu’nun Ankara’da üniversite öğrencisi olması dolayısıyla bu şehirde çıkar. Resmiyette ise idare yeri Rize-Güneysu’da metruk bir adrestir! Derginin künyesinde sahibi ve yazı işleri müdürü olarak Ömer Erdoğan, yayın yönetmeni olarak Mehmet Erdoğan yazar. İsmail Hocaoğlu ve Ali Mahmudoğlu da bütün imkânlarıyla dergiyi destekler ve çıkmasını sağlar. Ayane’de bunların dışında İbrahim Eryiğit, Arif Dülger, Hicabi Kırlangıç, Recep Seyhan, Kâmil Yeşil, İsmail Kasap, Ali İhsan Kolcu, Mahmut Kaplan, Alâattin Karaca, Nazir Akalın, Nazlı Nihal Özer, Mehmet Önal, Ömer Ceylân, Süleyman Çelik, Mehmet Ay ve Muhammet Sait (Mehmet Sait Reçber) öne çıkan isimlerdir. Arif Ay’ın dergiye maddî ve manevî çok büyük katkısı olur.

Derginin 1. sayısında (Ocak 1988) “Çıkarken” başlıklı yazıda, “Ayane” adının ne anlama geldiği ve dergiye niçin bu adın verildiği Mehmet Erdoğan tarafından şöyle açıklanır:

“‘Ayane’, bölgemizde bir dağın ismidir. Arapça ‘ayan’ sözcüğünden dilimize geçmiş; belli, açık yer anlamlarında bir isimdir. Jeolojik olarak Ayane Dağı; etrafındaki dağlardan bağımsız, yüksek bir dağ konumundadır. Bölgemizde Ayane’den yüksek dağlar olmasına karşın sıradağlar içinde değil de bağımsız bir konuma sahip olması, ona bir belirginlik katmaktadır. Sözcük anlamına uygun olarak açık seçik görülebilen bir dağdır. Ayrıca doruğuna çıkıldığında, başka dağların ardını da görmek mümkündür.

Ayane’nin doruğunda bir cami vardır. Şu andaki cami, altmışlı yıllarda, daha önce tarihi bilinmeyen ahşap bir caminin yerine inşa edilmiştir. İbadete, inzivaya uygun bir yer olması bakımından mitolojik bir değeri de vardır.

Yükseliyorsunuz, en yükseğe çıkıyorsunuz: Doğayı bütün canlılığıyla gözleyebilirsiniz. Tanrı dostlarının uğrak yerinde metafiziksel bir hava sarıveriyor sizi. İnsana mistik bir duygu kazandırıyor bu. Dağ, halkın dilinde birtakım efsanelerle dolaşıyor, ister istemez büyüleniyorsunuz. Açık bir havada Karadeniz’i seyredebiliyor, enginlere doğru sonsuzluk duygusuyla uçabiliyorsunuz. Doğayı içinize çekerek yeşile doyuyor, Tanrı’yı ve insanı düşünebiliyorsunuz.

Gerek geleneksel edebiyatımızda gerekse modern edebiyatımızda dağ, zengin bir motif olarak vardır. Sonsuz anlamlar çağrıştıran bir imge olarak şiirimize girmiştir. Dilimiz, dağlarla ilgili zengin özdeyişlerle doludur. Âşıkların, hakkını arayanların, zorbalara başkaldıranların sığınağıdır dağlar. Dağlar üzerine birçok türküler söylenmiştir. Acının, ayrılığın, coşkunun, kahramanlığın, ululuğun simgesidir dağlar. ‘Emanet’ dağlara yüklendi de dağlar yükü kaldıramadı. Ama insan, dağların kaldıramadığı bu yüke talip oldu. İnsanın varoluşsal misyonu ve gizemi bu espridedir!

Dergimiz ismini bir dağdan aldı. Dağların bizde oluşturduğu nesnel karşılıktan doğdu. Ülkemizin zengin coğrafya ve kültürünün göz ardı edilemezliğine bir imlemedir bu. Dağ bilinciyle yüklüyüz. Başı dumanlı dağlar, geçit vermeyen dağlar diyoruz. Ama gerekirse çıkıp dağlara yaslanmasını da biliriz!”

Ayane, yayın hayatı boyunca bu özelliklere sahip çıkan bir dergi olmaya çaba göstermiştir.

Mehmet Erdoğan, Arif Ay ile Dosyalar kitabı üzerine bir söyleşi yapar. Bilindiği gibi Arif Ay’ın Dosyalar’ında “Rize” adlı bir şiir vardır ve bu şiirde Güneysu’dan, Kıbledağı’ndan söz edilmektedir. Ayane Dağı’nın halk arasında yaygın adı da Kıbledağı’dır:

 

“ay sarı, sanki mısır ekmeği

akşamları kıbledağından

şavkı soframıza vuran” (Arif Ay)

 

Bu sebeple 1. sayıya böyle bir söyleşiyle başlanır. Söyleşiyi, Mehmet Erdoğan’ın “Dağların Dili” başlıklı Arif Ay’ın Dosyalar kitabı üzerine yazılmış bir yazısı ile Ali Mahmudoğlu’nun “Türk Şiirinde Dağ” başlıklı bir yazısı tamamlar. Yine 1. sayıda İbrahim Eryiğit ve Mehmet Erdoğan’ın şiirleri ile İsmail Hocaoğlu’nun bir hikâyesi yer alır.

Derginin 1. sayısı, Nuri Pakdil’in çıkardığı Edebiyat’ın basıldığı Afşaroğlu Matbaasında basılır. O günün şartlarında Afşaroğlu Matbaasının baskı kalitesi gerçekten yüksektir, ama Afşaroğlu Matbaası, Ayane için pahalı bir yerdir. Bundan dolayı dergi, 2. sayısından itibaren kapanana kadar çok ekonomik bir fiyatla Elif Matbaacılıkta basılır.

Ayane, reklâm almadan ve sadece satışla yayın hayatını sürdürmüş bir dergidir. Bazen taşradan paraların gelmesi geciktiği zaman burslarımızı derginin bütçesine katar ya da Ömer Erdoğan ve Ali Mahmudoğlu’ndan takviye alırdık. Fakat genellikle Ayane, kendi geliriyle ayakta duran bir dergi olmuştur. Derginin baskı miktarı ise sayısına göre 500-1000 arası değişmektedir.

Derginin dağıtımı elden yapılır. Ankara ve İstanbul’da belli başlı birkaç kitabevine bırakılan dergi, daha çok abone usulüyle okuyucuya ulaştırılır. Bunun için postanede saatlerce pul yapıştırmanız ve pullar mühürlendikten sonra poşetlerin ağzını bantla kapatmanız gerekmektedir. Ayrıca her sayıdan ücretsiz gönderilen 15-20 kadar protokol abonesi vardır. Bunlar ünlü şair, hikâyeci, gazeteci ve bazı sanat-edebiyat dergilerinin yayın yönetmenidir.

İsmail Kasap ve Mahmut Kaplan, şiirleriyle 2. sayıda (Şubat 1988) Ayane’ye katılır. Bu sayıda, Mehmet Erdoğan’ın “Ataol Behramoğlu’nun Şiir Dünyası” başlıklı bir yazısı ve Ebubekir Eroğlu ile şiir üzerine yaptığı bir söyleşi yer alır. 3. sayıda (Mart 1988) Arif Dülger ve Alâaddin Soykan şiirleriyle katılır dergiye. Mehmet Erdoğan, “Ahmet Kutsi Tecer’in Şiiri”ni yazar. Süleyman Bayraktar, Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın hikâyecisi seçilen A. Haydar Haksal’la hikâyeciliği üzerine bir söyleşi yapar.

4. sayının (Nisan 1988) en önemli şairi Arif Ay’dır. İbrahim Eryiğit ve Mehmet Erdoğan’ın Ahmet Telli ile şiir üzerine yaptığı söyleşi edebiyat çevrelerinin dikkatini çeker. Çeşitli gazete ve dergiler Ayane’den söz etmeye başlar. Artık edebî görüşlerimiz ve tutumumuz izlenmekte ve eleştirilmektedir. Bu sayının dikkatten kaçan, ama bizce çok önemli olan yazısını Süleyman Bayraktar kaleme alır: “Hareket Dergisi / Nurettin Topçu”. Ayane’nin sayfaları arasında duygu, düşünce ve inanç dünyamızın şekillenmesinde âdeta birer işaret fişeği niteliğinde olan yazılar vardır. Bunları, ancak bugün geriye dönüp baktığımızda anlayabiliyoruz. Zamanında ilginç birer tesadüf idiler. İşte Süleyman Bayraktar’ın yazısı da bunlardan biridir. Nurettin Topçu’yu, Ezel Erverdi’yi ve Dergâh Yayınlarını tanımada ilk işareti bu yazıdan aldığımı söyleyebilirim.

Cemal Süreya Ayane’yi izlerdi. Günlüklerinin birinde, Ahmet Telli ile yaptığımız söyleşide geçen Ahmet Muhip Dıranas’ta Baudelaire etkisi üzerine düşüncelerini yazdı. Ahmet Telli, “Dıranas baştan başa bir Baudelaire’dir.” diyordu. Cemal Süreya ise bu görüşe katılmıyordu ve “Baudelaire yok Dıranas’ta.” düşüncesindeydi. Biz, bu tartışmadan çok onun Ayane hakkındaki düşünceleriyle ilgiliydik. Cemal Süreya, sözü edilen günlüğünde Ayane için şunları yazmıştı: “Ayane dergisinin 4. sayısı geldi. Yönetim yeri Rize’de, yazışma adresi Ankara’da olan bu küçük yayın organını seviyorum. Özellikle şiirde savsız bir kıpırtı içinde. Yazılmakta olan şiiri temel almıyor, ondan kaçmıyor da. Nuri Pakdil’in Edebiyat’ını anımsatıyor biraz. Taşra dergisi değil, ama yerel yetenekleri değerlendirmeye çalışıyor. Bu tür küçük dergilerin çoğalması edebiyatımızın altından nicedir kaymakta olan altyapıyı yerine getirir umudundayım.” (Cemal Süreya, “899. Gün”, Gösteri, S. 90, Mayıs 1988) Günlüğünün sonunda Mülkiyeliler Birliğinde bir söyleşi yapmak üzere “Ayın 20’sinde Ankara’da olmam gerek.” notunun bir tanışma daveti olduğunu maalesef geç anladık. Üstadın ölümünde en çok bu tanışma fırsatını kaçırdığımıza üzülmüştük.

5. sayıda (Mayıs 1988) Kemal Sayar’dan bir hikâye ve Gökhan Özcan’dan bir deneme yayımlanır. Ömer Ceylân ve Hayrettin Orhanoğlu şiirleriyle katılır dergiye. Arif Ay’ın Eyüp Önder müstearıyla bir hikâyesine yer verilir. Yusuf Öz, İranlı hikâyeci Sadık Hidayet’ten Ayane için bir hikâye çevirir. 6. sayıda (Haziran 1988) Ömer Erdoğan, Taner Özlem imzasıyla “Ziya Osman Saba’nın Şiiri”ni değerlendirir. Mehmet Önal ve Hayrettin Orhanoğlu, şiirleriyle ölüm yıl dönümünde Cahit Zarifoğlu’nu anar. Recep Seyhan 7. sayıda (Temmuz 1988) bir hikâyeyle Ayane’ye katılır. Bu sayıda Ali Mahmudoğlu, “Ahmet Haşim’in Şiirinde Zaman”ı yazar. Rahmi Kaya’dan bir şiir yayımlanır. Osman Selvi, Yahya Tezel’le kültür üzerine bir söyleşi yapar. 8. sayıda (Ağustos 1988) Kemal Sayar’ın çağdaş Arap-Filistin edebiyatının önde gelen hikâyecilerinden Gassan Kenefanî’den çevirdiği bir hikâye yayımlanır. Recep Karip ve Nazir Akalın şiirleriyle katılır dergiye. Ali Mahmudoğlu, “Cahit Sıtkı Tarancı ve Ölüm Temi”ni yazar.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, il ve ilçe halk kütüphaneleri için Ayane’ye 100 dergilik abone olur. Bu sayıyla gerçekleşen abonelik işlemleri 1. sayıdan itibaren başlatılır ve dergi kapanana kadar da devam eder. Bu 100 dergilik abonelik Ayane’nin kâğıt sorununu tamamen çözer. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğünün Ayane’ye aboneliği Ömer Erdoğan’ın çabasıyla ve dönemin Rize Valisinin şiirsever eşinin himmetiyle olmuştur.

9. sayıda (Eylül 1988) Kemal Sayar ve Hicabi Kırlangıç şiirleriyle, Kâmil Yeşil hikâyesiyle katılır dergiye. Mehmet Erdoğan, “Faruk Nafiz Çamlıbel ve Hece Şiiri”ni yazar. 10. sayıda (Ekim 1988) yayımlanan iki önemli yazı derginin değişik çevrelerden olumlu tepki almasını sağlar. Bunlardan biri Mehmet Erdoğan’ın Turgut Uyar’ın şiirini incelediği yazısı, diğeri Muhammet Sait’in “Sartre, Varoluş ve İnsan / Eleştirel Bir Yaklaşım” başlıklı denemesidir. Değişik gazete ve dergilerde bu iki yazıdan olumlu bir şekilde söz edilir. 11. sayıda (Kasım 1988), Recep Seyhan’ın “Sessiz Kağnılar” adlı derginin 4/3’ünü kaplayan bir hikâyesi yayımlanır. Senaryo hikâyesi olarak kaleme alınmış olan “Sessiz Kağnılar”, yazarın en özgün çalışmalarından biridir. 12. sayıyla (Aralık 1988) bir yılını dolduran dergiye Nazlı Nihal Özer bir şiiriyle katılır. Ahmet Demirhan, Konstantinos Kavafis’ten bir şiir ve Muhammet Sait, Malezyalı hikâyeci Zaid Ahmed’den bir hikâye çevirir. Yine Muhammet Sait’in “Yaşam ve Sorumluluk” başlıklı önemli bir denemesi yer alır.

13. sayının (Ocak 1989) en etkili yazısını Muhammet Sait kaleme alır: “Modern Bilim ve İnsan”. Mehmet Erdoğan, “Namık Kemal ve Tanzimat Edebiyatı”nı yazar ve İbrahim Eryiğit, Cemal Süreya’nın yeni çıkan Sıcak Nal ve Güz Bitiği kitaplarını tanıtır. Mehmet Âkif Kireççi bir şiirle katılır dergiye. Şamil Öcal, İranlı yazar Ali Deştî’den bir hikâye çevirir. Ali İhsan Kolcu, Ayane’ye 14. sayıda (Şubat 1989) bir şiirle katılır. Yusuf Öz, İranlı hikâyeci Cafer Müderris Sadıkî’den bir hikâye çevirir. Mehmet Erdoğan, Ferit Edgü ile Yeni Düşün dergisinde (S. 59, Şubat 1989) yapılmış bir söyleşi üzerine düşüncelerini yazar. Ferit Edgü’yü insanımıza ve kültürel değerlerimize karşı yabancılaşmakla eleştirir.

15. sayıda (Mart 1989) Rahmi Er’in Gassan Kenefanî’den çevirdiği uzun bir hikâye yer alır ve derginin neredeyse 4/3’ünü kaplar. O yılların en önemli gündem maddesi üniversitelerde başörtüsü sorunudur. Başörtülü öğrenciler üniversitelerde derslere alınmamaktadır. Bunun üzerine çeşitli üniversitelerde, bu arada bizim fakültede de (Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi) öğrenciler dersleri boykot etmektedir. Ayane, bu sorunu demokrasi bağlamında tartışarak okuyucularıyla paylaşmak ister. Derginin mutfağındaki arkadaşlar buna pek sıcak bakmaz. Fakat Mehmet Erdoğan, Muhammet Sait’ten de yardım alarak “Demokrasiyi Yaşarken” başlıklı bir yazı kaleme alır ve birinci sayfaya koyar. Böylece dergi, sosyal meselelere karşı duyarlı olduğunu gösterir. Yine bu sayıda İbrahim Eryiğit, Nilgün Marmara’nın Daktiloya Çekilmiş Şiirler kitabını tanıtan bir yazı yazar. 16. sayıda (Nisan 1989) M. Sait Çekmegil’in bir şiiri girer dergiye. M. Sait Çekmegil’le Elif Matbaacılıkta karşılaşırız. Eşini kaybetmiş, oldukça üzgündür. Ayane’yi görür ve beğenir. Eşinin ölümü üzerine yazdığı bir şiiri bize uzatır ve yayımlamamızı ister. Ayane’nin şiir çizgisine uygun olmasa da insanî bir durumla karşı karşıya olduğumuz için bu şiiri yayımlarız. Yine bu sayıda Mehmet Erdoğan, İlhan Berk’i eleştiren bir yazı kaleme alır.

Mehmet Ay, Ayane’ye 17. sayıda (Mayıs 1989) bir hikâyeyle katılır. Bu sayının asıl yazısı “Yitik Şairler”dir. Uzunca bir yazı olan “Yitik Şairler”, derginin edebî tutumunda da önemli bir role sahiptir. Derginin daha yakından izlenmesini sağlar. Aynı zamanda bazı çevrelerin dergiye ve şahsımıza karşı sessiz boykotuna da sebep olur. Yazı, çeşitli gazete ve dergilerde geniş yankı uyandırır. Belleklerde kalır ve uzun yıllar etkisini sürdürür.

Ayane’yi düzenli izleyen ve tanıtan gazeteci-yazarlardan biri de Fehmi Koru’dur. Zaman gazetesinde Taha Kıvanç müstearıyla yazdığı “Kulis” köşesinde Ayane’den söz eden pek çok yazısı vardır. Bunlardan biri de “Yitik Şairler” üzerine yazdığı yazıdır:

“‘Yitik Şairler’, bir yazı için iddialı bir başlık. Ancak edebiyat dünyamızın nabzının attığı, dikkatli çabaların ürünü bir aylık dergide bu başlıkla yayımlanan yazıyı görünce dikkatle okumadan ve değerlendirmeleri üzerinde düşünmeden edemedim.

Yazı, aylık sanat-edebiyat dergisi Ayane’nin Mayıs sayısında yayımlandı. Ayane, iki yıldır çıkan, elimizdekiyle 17. sayısına ulaşmış bir dergi. Dört sayfalık, birinci hamur kâğıda, yarım gazete sayfası boyunda basılıyor. Mehmet Erdoğan yönetiyor. (Yazışma Adresi: P. K.: 1074 Ulus-Ankara)

‘Yitik Şairler’ değerlendirmesinin yazarı dergi yönetmeni Mehmet Erdoğan. Sayın Erdoğan’ın, bu yazıyı yazmadan önce çok düşündüğü yazısının üslûbundan anlaşılıyor. Yittiklerini söylediği şairleri gücendirmemek, onları iştahlandırıp belki yeniden şiire döndürmek için özel bir çaba harcadığı belli oluyor. Yaptığı iş hiç de kolay değil.

Kolay olmayan Âkif İnan, Erdem Bayazıt, Alâeddin Özdenören, Osman Sarı, Turan Koç, Osman Konuk gibi şairlerin yitip kaybolduklarını ilân etmek... Hiç kolay değil.

Erdoğan, ele aldığı şairlerin hiçbirine adaletsizlik etmemek için özel bir çaba sarf ediyor. Onların kitap olarak veya dergilerde yayımlanmış bütün şiirlerini elinin altında bulundurarak, gerektiğinde her birinden alıntılar yaparak aslında bu insanların çoğunun iyi şair olduğunu belirtmeye çalışıyor. Bayazıt’ı, Özdenören’i, Sarı’yı, Koç’u, Konuk’u bayağı iyi şair olarak görüyor. Âkif İnan konusunda biraz aykırı düşünüyor; onun ‘iyi şair’ olmak bir tarafa şair olduğundan bile kuşku duyuyor. Bir de Erdem Bayazıt’ın ‘kara siyasaya bulaştıktan sonra şiire, şiirde bağlı olduğu devrimci duyarlığa, seslendiği kitleye sırtını dönmesini’ affetmediği anlaşılıyor.

Uzun yazıda, her bir şair ele alınırken hep aynı iç çekiş tekrarlanmakta: ‘Belleklerde iz bırakan, coşku ve dinamizm dolu şiirler yazan Osman Sarı neden bunca yıldır şiire uzak duruyor?’ diye soruyor.

‘İşte Turan Koç, Edebiyat’ın (Nuri Pakdil’in çıkardığı dergi) bu kompleks döneminde yetişen bir şairdir. Edebiyat’ın yetiştirdiği ve Edebiyat’la birlikte kaybolan şair. Oysa o, şiirde ulaşmış olduğu özgün sesi geliştirebilirdi. Edebiyat’la birlikte batması gerekmezdi.’ diye hayıflanıyor.

‘Osman Konuk’un şiirlerini şiirseverler kolay kolay unutamayacaklardır. Çünkü 80’li yıllarda şiirde iz bırakan bir kuşağın şairlerindendir o. Bu mükemmel duyarlığın şairi şiiri sürdürmeli.’ hükmünü veriyor.

Yazıda ‘Ve Diğerleri’ başlığı altında toptan değerlendirilen birkaç şair daha var: Mustafa Miyasoğlu, M. Atillâ Maraş, Metin Önal Mengüşoğlu, Cumali Ünaldı Hasannebioğlu... Yazar, bu isimleri de ‘şiire yenik düşüp yitenler’ sınıfına sokuyor.

Ayane’nin yaptığı çok radikal bir çıkış. Ancak şiirseven bir kalbin hassasiyetiyle yazıldığı için bence değerli. Hükümleri tartışmalı. Çünkü bazen aceleyle yanlış hükümler verilmesi de mümkün. Aynı yazıda, ‘Ancak Müslümanlardan ve sosyalistlerden şair çıkar’ anlamı taşıyan ve siyaset dışı şiiri dışlayan bazı tespitler de var ki bence yanlış. O bakımdan yazarın tek tek şairlerle ilgili görüşleri de hatalı olabilir. Ama mutlaka tartışılmalı.

Zaman’ın Kültür Servisindeki arkadaşlar, yazıda adı geçen şairlere ve şiirden anlayanlara Ayane’deki görüşlere katılıp katılmadıklarını sorsalar güzel, yararlı bir tartışmaya katkıda bulunmuş olurlar.” (Taha Kıvanç, “Şairlerimizi Yitirdik mi?”, Zaman, 7 Haziran 1989)

Fehmi Koru’nun bu önerisi gerçekleşmedi. Bilmiyorum ya Zaman gazetesindekiler ilgilenmedi ya da söz konusu şairler ve şiirden anlayanlar buna yanaşmadı. Ancak bu yazı yüzünden çok tepki aldığımı biliyorum.

18. sayıda (Haziran 1989) Osman Selvi, ölümünün altıncı yılı dolayısıyla İlhami Çiçek’in şiirini değerlendiren “Tarihsel Kıyımın Trajik Bir Tanığı: İlhami Çiçek” başlıklı bir makale yazar. Dergide, İlhami Çiçek’in kitabında yer almayan ilk şiirlerinden biri de yayımlanır. İbrahim Eryiğit de ölümünün ikinci yılı dolayısıyla Cahit Zarifoğlu’nun İşaret Çocukları üzerine yazar. Muhsin Macit, Ayane’ye 19. sayıda (Temmuz 1989) Sezai Karakoç’un Ateş Dansı’nda yer alan “İstanbul’un Hazan Gazeli” adlı şiirinden hareketle Sezai Karakoç’un şiiri üzerine yazdığı bir denemeyle ve Mustafa Muharrem de bir şiiriyle katılır. Ali İhsan Kolcu’nun “Millî Romantik Duyuş Tarzı ve Cengiz Aytmatov’da Milliyet Unsurları” adlı incelemesinin birinci bölümü de bu sayıda yayımlanır. 20. sayıya (Ağustos 1989) Kâmil Yeşil’in “Bu Böyledir ve Mustafa Kutlu’nun Hikâyesi Üzerine” yazısıyla giriş yapılır. İbrahim Eryiğit, Hüsrev Hatemi’nin Grili Çocuk kitabını tanıtır. Mehmet Erdoğan, 21. sayıda (Eylül 1989) dergiler üzerinden edebiyat ve değişim konusunda bir makale ile Mehmet Ocaktan’ın Kırık Bir Rüya Denizi adlı şiir kitabını değerlendiren bir yazı yazar. Ayane, bu sayıyla “Sanatçılarımızla Konuşmalar” başlığı altında derginin yazarlarını ve onların edebiyat görüşlerini tanıtmayı amaçlayan bir söyleşi dizisi başlatır. 12 sayı süren (21-32) bu dizide sırasıyla Arif Dülger, Hicabi Kırlangıç, Mehmet Erdoğan, İbrahim Eryiğit, İsmail Hocaoğlu, Recep Seyhan, Kâmil Yeşil, Ali İhsan Kolcu, Nazlı Nihal Özer, Süleyman Çelik, Mehmet Ay ve Ömer Erdoğan’la birer söyleşi yapılır.

22. sayıda (Ekim 1989), İsmail Hocaoğlu’nun çevirisini yaptığı çağdaş Arap hikâyecilerinden Lübnan doğumlu Mihail Nuaymah’tan bir hikâye yer alır. Ali İhsan Kolcu’nun “Millî Romantik Duyuş Tarzı ve Cengiz Aytmatov’da Milliyet Unsurları” adlı incelemesinin ikinci ve son bölümü de bu sayıda yayımlanır. 23. sayıda (Kasım 1989) Şaban Abak bir şiirle ve Alâattin Karaca, Sezai Karakoç’un hikâyelerini inceleyen bir makaleyle Ayane’ye katılır. Mehmet Erdoğan, edebiyatımızda Atatürk şiirlerini değerlendiren bir eleştiri kaleme alır. 24. sayıda (Aralık 1989), Lübnan asıllı ABD vatandaşı şair ve yazar Halil Cibran’dan Mesut Yazıcı’nın çevirdiği ve derginin yarısını kaplayan bir hikâye yayımlanır.

25. sayı (Ocak 1990) matbaadayken Cemal Süreya’nın ölüm haberi gelir (9 Ocak 1990). Bunun üzerine Mehmet Erdoğan küçük bir anma denemesi yazar ve dergiye koyar. Süleyman Çelik bir şiirle Ayane’ye katılır. Ali İhsan Kolcu, “Ateş Dansı ve Endülüs’te Raks’a Dair” yazısında Yahya Kemal’in şiiri ile Sezai Karakoç’un şiirini karşılaştırır. 26. sayıda (Şubat 1990) İlhami Atmaca’nın bir şiiri yayımlanır. Mehmet Erdoğan, Sezai Karakoç’un şiirini inceleyen bir makale kaleme alır. Ömer Erdoğan da Adnan Özer’in bir şiirinden hareketle “Şehrin Yorgun Şairi / ‘Şairin Emekleri’” başlıklı bir deneme yazar. 27. sayıda (Mart 1990), Mehmet Âkif Kireççi’nin çağdaş Arap hikâyecilerinden Mısırlı Mahmut Teymur’dan çevirdiği bir hikâye yer alır. Mehmet Erdoğan, ressam İlhami Atalay ve sanat anlayışını tanıtan bir yazı yazar. 28. sayıda (Nisan 1990), sorularını Mehmet Erdoğan’ın hazırladığı ve Arif Dülger’in gerçekleştirdiği “İsmet Özel’le Dünden Bugüne Şiirimiz Üzerine Bir Konuşma” yayımlanır. Hicabi Kırlangıç, çağdaş İran şairlerinden Nima Yuşic’den bir şiir çevirir. 29. sayıda (Mayıs 1990) Yusuf Turan Günaydın, “Yunus Emre İlahilerinde Aşk Temi”ni yazar. 30. sayıda (Haziran 1990) Mehmet Erdoğan, Ümit Meriç Yazan’la ölümünün üçüncü yılı dolayısıyla Cemil Meriç üzerine bir söyleşi gerçekleştirir. Osman Özbahçe bir şiirle katılır dergiye. 31. sayıda (Temmuz 1990), Ömer Çaha’nın “Ayna Önünde Kaybolan” başlıklı bir denemesi ile Ali İhsan Kolcu’nun “Eski Şiirin Kâinatı ve Bremen Mızıkacıları” başlıklı makalesi yayımlanır. Yine Ali İhsan Kolcu, 32. sayıda (Ağustos 1990) Tuğrul Tanyol’un Ağustos Dehlizleri üzerine yazar. Nurullah Çetin, “Roman Çözümlemesi Üzerine” başlıklı bir makale kaleme alır. Mustafa Aydoğan’dan bir şiir yer alır dergide. 33. sayıda (Eylül 1990) İsmail Hocaoğlu, çağdaş Arap edebiyatının önde gelen yazarlarından Tevfik el-Hâkim’den derginin 4/3’ünü kaplayan bir oyun çevirir. Nurullah Çetin, “Romanın İçerik Ögelerinden Olay ve Konu”yu yazar. Gıyasettin Aytaç’ın makalesinin başlığı “Varka ve Gülşah Mesnevisi Hakkında Bazı Tespitler”dir. Alâattin Karaca, 34. sayıda (Ekim 1990) kadının kimlik arayışı bağlamında Halime Toros’un hikâye kitabı Tanımsız’ı inceler. Muhsin Macit, “Tasavvuf ve Ebubekir Eroğlu’nun Şiiri”ni yazar. Ali İhsan Kolcu, İbrahim Eryiğit’in Kayıtsız Sevdalar’ını tanıtır. 35. sayıda (Kasım 1990), sorularını Mehmet Erdoğan’ın hazırladığı ve Rıdvan Canım’ın gerçekleştirdiği “M. Orhan Okay ile Orhan Veli ve Garip Şiiri Üzerine” bir söyleşi yer alır. Söyleşiye, Orhan Veli’nin şiiriyle ilgili Cemal Süreya’dan bir yorum aktararak başlanır, ancak hocanın Cemal Süreya’yı okumadığı görülür. Bu sayıda Alâattin Karaca, Cemal Şakar’ın Gidenler Gidenler adlı hikâye kitabını; İbrahim Eryiğit, Şaban Abak’ın Bağdat’tan Dönen Şiirler adlı şiir kitabını; Osman Özbahçe, Nurettin Durman’ın Şehrin Üzerindeki Bulutlar adlı şiir kitabını; Mehmet Erdoğan, Arif Dülger’in Şiir Nöbetleri adlı şiir kitabını ve Muhsin Macit, Nurullah Genç’in Nuyageva adlı şiir kitabını tanıtan birer değini yazar. Ayane’nin son sayısında (S. 36, Aralık 1990) Ömer Erdoğan, Orhan Veli’nin “Anlatamıyorum” adlı şiirinden hareketle bir deneme kaleme alır. Nurullah Çetin, “Roman Çözümlemesinde Figüratif Kadro” konusunda yazar. Derginin sonuna da 36 sayıyı kapsayan üç sayfalık bir dizin eklenir.

Ayane’de değerlendirilen yazı ve ürünler elbette bunlardan ibaret değildir. Sinema yazıları, çeşitli kültürel konularda denemeler, söyleşiler, teşvik amacıyla yayımlanan şiir ve hikâyeler, kitap ve dergi tanıtım yazıları vs. Ayane’nin sayfaları arasında kendine yer bulur.

Son sayıda, “Kapanırken” başlıklı yazıda derginin üç yıllık serüveni şöyle değerlendirilir:

Ayane’nin yayını elinizdeki sayıyla son buluyor. Bütün olumsuz koşullara rağmen tam üç yıl Ocak 1988-Aralık 1990; 36 sayı sizlerle birlikte olduk. Bizden ilgilerini esirgemeyen vefakâr okuyucularımıza, dostlarımıza çok teşekkür ediyoruz.

Ayane, aslında yayınına devam edebilirdi. Bugün bulunmuş olduğumuz aşama, maddî ve manevî olarak başladığımız yerin çok çok ilerisindedir. Görünürde yayınımıza son vermemize neden olacak hiçbir somut olay yoktur. Aksine sürdürmemizi sağlayacak pek çok olanak vardır; ekonomik açıdan, içerik ve okuyucu açısından... Ama programımız, hedefimiz üç yıl olduğu için dergiyi kapatıyoruz. Bir şeye başlamasını bilen, nerede durulması gerektiğini de bilmeli. Biz, Ayane’yi hedefine ulaştırdığımız kanısındayız. İşi sulandırmadan, tam tadında bırakmak istiyoruz.

Burada, bu üç yılın değerlendirmesini yapabilecek durumda olmadığımızı belirtmek isteriz. Böyle bir değerlendirmeyi okuyucularımız, eleştirmenler yahut edebiyat tarihçileri yapmalılar ki objektif bir değerlendirme olsun.

Biz, gönül rahatlığıyla şunların altını çizebiliriz: Başta belirlemiş olduğumuz ilkelere sonuna kadar bağlı kaldık. Hiçbir grup anlayışının temsilcisi olmadık. Kimsenin devamı olmadık. Her türlü işbirlikçi tavrın karşısında yer aldık. Sanatın doğasındaki özgürlüğe ters bir davranışımızın olmadığı düşüncesindeyiz. Ürüne önem verdik; pratiği olmayan teorilere prim vermedik. Yayımladığımız çalışmalarda düşünsel ve ideolojik herhangi bir ayrım gözetmedik. Eğer bir misyon üstlenebildikse bu, kararlılığımız ve sanata olan bağlılığımız sayesinde gerçekleşti. Sınırları aşan bir başarı gösteremediysek bu da gücümüz ve olanaklarımızın oldukça sınırlı oluşundan kaynaklandı. Ayane’yle nerede olduğumuzu, ancak neleri yapabileceğimizi açıkça gördük. Bütün çabalarımız kendimizi yetiştirmeye ve geliştirmeye dönük oldu. Ayane’li yılların deneyimlerinin, bundan sonraki sanat yaşamımıza şimdiden hesaplanamaz zenginlikler katacağı kanısındayız. Ayane’yle bir sınav verdik. Görüp yaşadıklarımızı unutmamız olanaksız. Bunun bilincindeyiz.

Ayane’ye geceli gündüzlü üç yılımızı verdik. Gönlümüz rahattır. Türkiye’de her şeye rağmen ısrarla sürdürülebilecek çalışmaların, sonunda mutlaka hedefe ulaşacağı inancındayız. Elbette her şeyin bir bedeli olacaktır. Sorumluluk üstlenmeden talip olmaya kalkmak haksızlıktır. Hak ise ancak haklılık sınırları içinde aranabilir.

Burada son olarak bizi anlayan, duygularımızı paylaşan, teşvik eden; çeşitli gazete, dergi ve sohbet meclislerinde Ayane’den söz eden; Cemal Süreya, Hüsrev Hatemi, Fehmi Koru, Ümit Meriç Yazan, Arif Ay, Ahmet Telli, Ezel Erverdi, M. Orhan Okay, Mustafa Kutlu, Ebubekir Eroğlu, Metin Celâl, Adnan Özer, Hasan Bülent Kahraman... başta olmak üzere adını sayamadığımız sanatçı, yazar ve bu yolun emektar insanlarına gösterdikleri açık ilgilerinden ötürü minnettarız. Kendilerine en içten duygularımızla teşekkür ediyoruz.

Bir de Ayane’nin matbaa emekçilerini unutmamız olanaksız. Elif Matbaacılık ve çalışanları olmasaydı yayınımızı düzenli olarak kolay kolay sürdüremezdik.

Evet, Ayane’nin yayınına son veriyoruz. Eğer Türk edebiyatına bir nebzecik de olsa katkımız olduysa bunun başarısı ve mutluluğu emekçisiyle, yazarıyla, okuyucusuyla hepimizindir.

Ayane kapanıyor. ‘Tarifsiz kederler’ içindeyiz! Belki bir daha Ayane olmayacak. Ama nasıl bir çalışma olursa olsun, eğer tekrar bir şeyler yapmaya soyunursak bu, Ayane’den izler taşıyacak.

Yarın sabah güneş Ayane’siz doğacak! Buna inanmak istemiyoruz.

Şimdilik aynı isim altında kitap yayımlamayı sürdürmeye devam edeceğiz. Başka bir çalışmada buluşmak umuduyla... Saygılarımızla. Ayane ailesi adına Mehmet Erdoğan”

Dergiden sonra kitap yayımlamayı plânlıyorduk, ancak bunda başarılı olamadık. Çünkü o yıllarda Körfez Savaşının etkisiyle Türk ekonomisi kötü günler yaşıyordu. Dergi yayımlanırken üç kitap çıkarabildik: İbrahim Eryiğit, Kayıtsız Sevdalar (1989); Arif Dülger, Şiir Nöbetleri (1990) ve Recep Seyhan, Çiçekler Kesmişti Selâmı (1991). Recep Seyhan’ın kitabından Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğüne il ve ilçe halk kütüphaneleri için bir miktar satmayı başardık. Ancak aldığımız parayla yeni bir yayın çıkaramadık.

Bu arada Ömer Erdoğan’ın dergi kapandıktan yıllar sonra birikmiş prim borcu olarak Bağ-Kur’a ödediği yüklü parayı bir anekdot olarak kaydetmek gerekir. Ömer Erdoğan derginin “sahibi”dir, ama Bağ-Kur’a kayıtlı olmanın ne demek olduğunu ancak dergi kapandıktan yıllar sonra, yani bu parayı ödeyince anlamış olur!

Son olarak Kültür Edebiyat dergisinden söz etmek istiyorum. Kültür Edebiyat, Yeni Taşova gazetesinin aylık sanat eki olarak Yusuf Turan Günaydın’ın yönetiminde Amasya-Taşova’da çıkar. 1. sayısı Şubat 1989 ve son sayısı 21-22. sayı Ekim-Kasım 1990 tarihini taşır. 1-12. sayıları 2 sayfa, 13-16. sayıları 4 sayfa, 17-18. sayısı 8 sayfa, 19-20 ve 21-22. sayıları da 4 sayfa olan Kültür Edebiyat, üçüncü hamur kâğıda, yarım gazete sayfası boyunda basılır. 600 civarında basılan dergi parayla satılmaz; okuyucusunu kendi belirler ve ona ücretsiz ulaştırılır.

Kültür Edebiyat, Ayane’nin küçük kardeşi sayılır! Dergiyi, Amasyalı iki arkadaş Yusuf Turan Günaydın ve Osman Selvi çıkarır. Yayımlanacak ürün ve yazılara ise Mehmet Erdoğan ve Yusuf Turan Günaydın birlikte karar verir. (Bu üç arkadaş o yıllarda aynı fakültede öğrencidir.) Kültür Edebiyat’ın asıl amacı taşradaki genç yetenekleri yazmaya teşvik etmek, yönlendirmek ve onlara, çalışmalarını yayımlayabilecekleri özgür bir ortam sağlamaktır. Ayane’ye göre yeni imzalara karşı daha toleranslı olan dergiye, Ayane’den Mehmet Erdoğan, İbrahim Eryiğit, Ali İhsan Kolcu, Nazir Akalın ve Ömer Ceylân da şiir ve yazılarıyla destek verir. Böylece Kültür Edebiyat, taşra dergiciliğinin en özgün örneklerinden biri olarak yayın ve edebiyat tarihindeki yerini alır.

Ayane (ve küçük kardeşi Kültür Edebiyat) dergisinde yayımlanan ürün ve çalışmaların edebiyat tarihçisi ve eleştirmenler tarafından başta edebî değeri olmak üzere basın tarihi, edebiyat sosyolojisi; edebiyat ve değişim, edebiyat ve iletişim, edebiyat ve sosyal gruplaşma, edebiyatta altyapı sorunları ve Anadolu’daki genç yeteneklerin ortaya çıkarılması, edebiyatta merkez-taşra ilişkisi gibi açılardan ciddî bir değerlendirmeye tâbi tutulmayı hak edecek derecede önemli olduğunu ve ilgililerini beklediğini belirterek yazımıza son verelim.

 

Rize Defteri, S. 2, Kasım 2013

EDEBİYAT VE ELEŞTİRİ YAZILARI’NIN SERÜVENİ

Kopernik Kitap’tan Mart 2020’de çıkan ve 1983’ten 2019’a 36 yıl boyunca deneme-eleştiri türünde kaleme aldığım yazıları içeren Edebiyat ve Eleştiri Yazıları / Toplu Yazılar adlı kitabımın varoluş serüveniyle ilgili duygu ve düşüncelerimi kısaca okuyucuyla paylaşmak istiyorum. Amacım içerik değerlendirmesi yapmak değil (kuşkusuz bunu okuyucu ve eleştirmenler yapacak), kendi hikâyemle kitabın hikâyesi arasında bir çeşit köprü kurmaya çalışmaktır. Yapacağım şey, biraz hatıra, biraz iç muhasebe, biraz arka plân tahlili, biraz da geleceğe dair tasarıların karışımı bir şey olacak.

Önce şunu söylemek istiyorum: Edebiyatı, onunla ilgilenmeye başladığım lise yıllarından itibaren çok ciddîye aldım. Merak ettiğim konularla ilgili etraflı ve dikkatli bir okuyucu olmaya gayret ettim. Sorularım cevap bulana kadar konunun peşini bırakmadım. Yazarken de sadece bütün dikkatimi konu üzerinde topladım. Nasıl anlaşılır, ne derler, başım belâya girer mi gibi hiçbir kaygım olmadı. İnandığımı özgürce yazmanın keyfini yaşadım. Yayımlatmadan önce de mutlaka bir iki dostuma/arkadaşıma yazılarımı okuttum, varsa gerekli düzeltmeleri yaptıktan sonra dergi veya gazetelere gönderdim.

Yazılarımı kitaba girene kadar birkaç kez elden geçirdim. Onları her okuduğumda mutlaka tashih edecek bir şey buldum. Cümlelere dokundum; çok az da olsa aslını bozmamak kaydıyla ilâve ve çıkarmalar yaptım ya da dipnotlar ekledim. Yazılarım güzel olsun, muhkem olsun istedim. Bir yazının hazırlık safhası benim için en zor olanıdır. Günlerce, haftalarca, bazen aylarca hatta yıllarca kafamda taşıdığım, yoğurduğum konular olmuştur. Bunun tersi de olmuştur tabiî. Fakat bir konuyu yazarken hızlı yazarım; başlarım ve araya hiçbir şey sokmadan bitiririm. Sonra metnin üzerinde yoğunlaşır ve çalışırım; zamanla onu olgunlaştırır ve elimden geldiğince güzelleştiririm.

Kütüphanem; ansiklopedi, kitap, dergi, gazete ekleri ve özel arşivim her zaman düzenli olmuştur. İlgilendiğim konulara dair dosyalarım veya zarflarım vardır. Önemsediğim yazarların bütün eserlerini satın alırım. Okurken de peş peşe bütün eserlerini okurum. Yüksek tahsilimi İlâhiyat Fakültesinde yapmış olmama rağmen kütüphanemde dinî içerikli kitaplar çok azdır. Hele temel kaynak sayılabilecek hiçbir kitabım yoktur. Bence tefsir, hadis, fıkıh ve İslâm tarihi alanında cilt cilt kitaplarla kütüphane doldurmak manasızdır. Zaten bu tür eserler baştan sona okunmaz. Herhangi bir konuyla ilgili bu tür eserlere bakma ihtiyacı duyarsam kütüphanelere gitmeyi tercih ederim. Bu alanlarla ilgili benim kütüphanemde olanlar ya ilmî araştırma veya özgün fikrî kitaplardır. Kütüphanemde daha çok edebiyat, tarih, felsefe, sosyoloji ve hatırat türünde seçme kitaplar ile küçük çaplı birkaç dergi koleksiyonu vardır. Hayatımda edebiyat her zaman öncelikli ve ağırlıklı bir yere sahiptir. Edebiyattan sonra en çok siyasî tarih ve düşünceyle ilgilendim. Siyasete ilgim ise edebî düşünüşle ilgilidir. Bu bağlamda baştan beri din, siyaset ve edebiyatı birbiriyle yakın ilişkili alanlar olarak gördüm. Eleştirel/diyalektik düşüncem buralardan besledi. İlâhiyat tahsili yapmam edebiyata olan ilgimi zenginleştirip derinleştirdi.

Dünya görüşümün şekillenmesinde kurmaya çalıştığım din-siyaset-şiir ilişkisinin önemli bir rolü vardır. Daha Yeni Devir gazetesinde 18 Temmuz 1981-20 Eylül 1984 tarihleri arasında yayımlanan edebiyatla ilgili ilk yazılarımda bile “siyasal bilinci” önemseyen bir tavrım vardı. Tabiî bunu İmam-Hatip Lisesindeki öğretmenlerime (merhum Mehmet Akkaya, Mehmet Besim Özsüer, Fahri Şirin, Mithat Yaylı, Fikri Günay, Ali Türkmen vb.) borçlu olduğumu söylemeliyim. İdealist ve fedakâr bu güzel insanları her zaman minnetle ve şükranla yâd ediyorum. Ardından Samsun’da çıkan Yeni Doğu gazetesinde Ekim 1983-Nisan 1984 tarihleri arasında hazırladığım gençlik-edebiyat sayfalarında edebiyat, düşünce ve siyaset iç içeydi. Ayane dönemine gelince dünya görüşüm büyük ölçüde şekillenmişti. Artık din, siyaset ve edebiyat ilişkisine daha derin anlamlar yüklüyor, bir davanın mensubu ve taraftarı olarak yazıp çiziyordum. O yıllarda Ayane’deki bir söyleşide dile getirdiğim düşüncelere bugüne kadar bağlı kaldığım için şükrediyorum: “Şair, kendini ve çağını yakalayabilen insandır. Benim için bu, din-siyaset-şiir üçlüsüyle mümkündür. Yaşama bilincini ve duyarlığını ancak böyle kuşanabiliyorum. Bu üçlüyü hiçbir zaman birbirinden bağımsız düşünmedim. Varoluşumu ve yaşamı ancak böyle kavrayabildim çünkü. Tabiî dini ‘din’, siyaseti ‘siyaset’ ve şiiri de ‘şiir’ bilmek koşuluyla. Bence bu, insanı ‘insan’ bilmek demektir.” (Ayane, S. 23, Kasım 1989) Dinin gösterdiği istikamet, siyasetin sağladığı şuur ve edebiyatın/sanatın kazandırdığı duyarlık kendimi, dünyayı ve hayatı tanımama kapı açtı.

Düşünce ve tavır olarak Yeni Devir gazetesi, Mavera dergisi ve Dergâh Yayınları çevresine yakın oldum. Diriliş ve Edebiyat dergilerini uzaktan takip ettim. Hiçbir grup, oluşum, çevre ya da anlayışın gözü kapalı mensubu olmadım ama yakın olduğum çevrelere karşı da her zaman samimî davrandım. Ayane ile kendi arkadaş çevremizi oluşturmaya çalışırken Dergâh, Atlılar ve Kökler’de içeriden biri olarak yazdım. Bugünden geriye dönüp baktığımda kendimi “bağımsız”, “arada kalmış” veya “bireysel” olarak görüyorum.

Eleştiri, ta ilk yazılarımdan itibaren temel eğilimim olmuştur. 1981’de Rize’de daha 20 yaşında tıfıl bir gençken Yeni Devir’de yayımlanan ilk yazım edebiyatla ilgili bir denemeydi. O yıllarda Yeni Devir’de yazan İsmet Özel’e mektup yazarak onu eleştirmiştim. O da köşesinde “Bir Molla Kasım’a Cevap” başlığıyla eleştirilerimi cevaplamış ve beni eleştirmişti. Yine Yeni Devir’de Attilâ İlhan’ı gençlik heyecanıyla ve büyük bir cesaretle eleştirirken son derece haklıydım. İlk dinî düşünce yazılarım da eleştireldi. Müslümanların samimiyetini sorguluyor ve yetersizliklerini eleştiriyordum. Sonra Ayane’yi çıkarırken eleştiriye ağırlık vermek istiyorduk. Çünkü edebî tavrımızı ortaya koymada eleştiri çok önemliydi. Bu yüzden Ayane’deki eleştiri yazılarım ses getirdi. Meselâ “Yitik Şairler” bunlardan biriydi. Turgut Uyar ve Sezai Karakoç üzerine yazdığım yazılar iyi bir okumaya dayanıyordu. Şiir ve eleştirilerimizle Cemal Süreya’nın dikkatini çekmiştik. Sonraki yıllarda eleştiri, temel uğraş alanım oldu. Yazı ve şiirlerim ekseriyetle Ayane, Dergâh, Ülke, Hece, Atlılar, Kökler ve Fayrap ile Yeni Devir ve Yeni Şafak’ta yayımlandı. Kitaplarım ise Dergâh Yayınlarından çıktı. Bu arada “Üzüm Yemek ya da Bağcıyı Dövmek” başlıklı yazımın Hece’de, “Hüseyin Cöntürk’ün Divan Şiiri Üstüne Denemeler’i” başlıklı yazımın Fayrap’ta, “İsmet Özel ve Martın Buber” ile “Türk Hikâye ve Romanının Namusu Bir Yazar: Sabahattin Ali” ve “Eleştiride Üslûp Meselesi ve Bir Üslûp Üstadı Olarak Abdülhak Şinasi Hisar” başlıklı yazılarımın Dergâh’ta yayımlanmadığını, “Bir Yazar Olarak Nuri Pakdil” başlıklı yazımın ise Dünya Bizim Kültür Portalinde yayımlandıktan bir gün sonra yayından kaldırıldığını üzülerek söylemeliyim.

Bugün 40 yıldır yazı yazdığım camiada yazılarımı yayımlayacak bir mevkute bulamamam çok hazin ve manidardır. (Bu yazıyı bile kimse yayımlamak istemedi.) Kimsenin en küçük bir eleştiriye tahammülü yok. Bu, eskiden de böyleydi. Fakat günümüzdeki eleştiriye tahammülsüzlük başka bir şey; insanlar, gerçek yüzlerinin ve gizli niyetlerinin açığa çıkacağı korkusuyla paniğe kapılıyorlar. İnançlar ve idealler hikâye, asıl dert vaziyeti korumak. Yazık! Yaşarsak göreceğiz; bu trajik hâlin bedelini çok ağır ödeyeceğiz, bugünleri çok arayacağız ve çok keşke diyeceğiz!

Evet, 36 yılın birikimi olan Edebiyat ve Eleştiri Yazıları / Toplu Yazılar’a böyle bir sürecin sonunda gelindi. Kitabın Birinci Bölümü şiir üzerine yazılmış kuramsal nitelikli yazılardan oluşuyor. Ancak yazıların hareket noktası yine eleştiridir. Ya bir kitap tanıtılıyor ya bir konu tartışılıyor ya da bir tavır eleştiriliyor. Bu bölümde Ali Göçer, Ali Günvar ve “Hayranlık Zaafı” başlıklı yazıda isim vermeden Hakan Arslanbenzer (ki kendisi bunu yayımlanmadan önce okumuştu) eleştirilmiştir.

Kitabın gövdesini oluşturan İkinci Bölümde şairler, Üçüncü Bölümde hikâye ve hikâyeciler ve Dördüncü Bölümde eleştiri ve eleştirmenler üzerine yazdığım yazılar yer almaktadır. Ana hatlarıyla modern Türk şiir tarihi ve edebî akımları/anlayışları ile büyük şairlerimizden Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl üzerine yazdığım yazılar da iyi bir okumaya dayanıyordu. Bu vesileyle Beşir Ayvazoğlu’nu sıkı bir şekilde eleştirdim. Hece şairlerinden Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Muhip Dıranas, Ziya Osman Saba ve Cahit Sıtkı Tarancı’yı ciddî bir okumaya tâbi tutarak yazdım. Atatürk şiiri yazanlar ile Fazıl Hüsnü Dağlarca, İlhan Berk, Cahit Külebi ve Ataol Behramoğlu’nu değerlendirip eleştirdim. Orhan Veli ve Garip şiiri ile Attilâ İlhan’ın şiir anlayışı üzerine yazdıklarımın iddialı olduğunu düşünüyorum. Turgut Uyar üzerine derli toplu bir yazı yazdım. Sezai Karakoç’un şiirini ve Monna Rosa’sını; Cahit Zarifoğlu’nun şiirini ve şiire dair düşüncelerini özenle ve emek vererek yazdım. Zarifoğlu’nu yazarken Ramazan Kaplan’ı eleştirdim. İsmet Özel’in şiirinin köklerini ve Özel-Martın Buber ilişkisini yazdığım yazılar çok geniş çevrelerin ilgisine mazhar olmasına rağmen hiç kimsenin bunlar hakkında olumlu-olumsuz ne düşündüğünü açıkça ortaya koymaması ya da koyamaması tarafımızdan bir kenara not olarak kaydedilmiştir. (Bu konuda ileride yazmayı düşünüyorum.) Edebiyat çevrelerinin edebî tutum ve insan ilişkilerine dair bazı yazılarımdaki gözlem ve tespitlerin edebiyat sosyolojisi açısından değerlendirilmesi gereken veriler olduğunu düşünüyorum.

Hikâye üzerine yazarken Rasim Özdenören ve Mustafa Kutlu’yu karşılaştırarak değerlendirdim. Özdenören’i ve Özdenören yorumu sebebiyle Necip Tosun’u eleştirdim. Sabahattin Ali’nin bütün eserlerini Kopernik Kitap için yayına hazırlarken yeniden okudum ve farklı bir bakış açısıyla yorumlayıp yazdım. Recep Seyhan’ın hikâyeleri ile romanını uzun soluklu bir yazıyla inceledim. Bu yazının sonunda Necip Tosun ve Alâattin Karaca’yı edebî tutumları dolayısıyla eleştirdim. “Bir Öykü Kitabı: Kamçı” başlıklı deneme ise ilk eleştiri yazım sayılır ve 1983’te Yeni Devir gazetesinde yayımlanmıştır. Taşra imkân ve şartlarında 22 yaşında yazılmış bir ilk yazı olmasına rağmen eleştiriye olan ilgi ve istidadımı göstermesi bakımından oldukça ilginçtir.

Eleştiri ve eleştirmenler üzerine yazarken uzun bir yazıyla modern eleştiri yöntemlerini ele alıp edebiyatımızda eleştiri ve şiir eleştirisinin tarihsel seyrini yazdım. Eleştirmenler olarak Hüseyin Cöntürk, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Abdülhak Şinasi Hisar hakkında emek mahsulü ciddî ve iddialı yazılar yazdım. Cöntürk’ün divan edebiyatı kitabını ilk ve en oylumlu bir şekilde ben eleştirdim. Divan edebiyatı üzerinden ekmek yiyen akademik camianın bu kitaba ve edebiyat çevrelerinin bu yazıma ilgisiz kalması son derece düşündürücüdür. Tanpınar’ın eleştirmenliğini inceledim ve bağımsız bir kitap olarak yazdım (Bir Eleştirmen Olarak Ahmet Hamdi Tanpınar, 2009). M. Orhan Okay’ın Tanpınar monografisini eleştirel bir okumayla değerlendirdim. Hisar’ı yazarken eserlerini derleyip yayına hazırlayan Necmettin Turinay’ı özensizliği dolaysıyla eleştirdim. Nuri Pakdil’i ilk defa adam gibi ben yazdım ve eleştirdim. Yazdıklarını değerlendirdim, bilinmeyen/gizlenen yönlerini kaynaklarıyla ortaya koydum. Adı etrafında oluşan efsaneyi sorguladım. Tıpkı İsmet Özel hakkındaki yazılarım gibi bu da derin bir sessizlikle karşılandı.

Beşinci Bölümde muhtelif yazarlar ve konular üzerine kaleme aldığım yazıları bir araya topladım. Bazı kitapları değerlendirerek tanıttım. Düşünce hayatımızdaki ağırlığı dolayısıyla Niyazi Berkes, İdris Küçükömer ve Aliya İzzetbegoviç’i yazdım. İdris Küçükömer’i yazarken Nuray Mert’in ona yaklaşım mantığını eleştirdim. Edebî tutumları dolayısıyla Ferit Edgü, Hilmi Yavuz ve Yücel Kayıran eleştirdiğim yazarlardan bazılarıdır. Bu bölümde edebiyat ve hayat ilişkisi üzerine yazdığım bir dizi denemeye yer verdim. Edebiyat penceresinden hayat ve hayatın gerçeklerini yorumlayan duygusal yazılardır bunlar.

Son bölümde de söyleşileri bir araya getirdim. Tarih sırasına göre bakarsak ilk iki söyleşi şiir ve şiir tutumumla ilgilidir. Sonraki iki söyleşi eleştiri ve Tanpınar merkezlidir. Son iki söyleşide ise yazar kimliğim ve dergiciliğim üzerine durulmuştur. Şiir, eleştiri ve dergicilik; heyecan, fikir ve eylem!… İlginç bir çıkarsama oldu. Hayat ve edebiyat ilişkisini üzerine inşa ettiğim kavramlardır bunlar. Yazarlık hayatım boyunca benimle yapılmış söyleşiler aşağı yukarı buradakilerden ibarettir. Söyleşi vermeyi, konferans ve programlara katılmayı, gazete ve televizyonlarda boy göstermeyi, imza günü düzenlemeyi sevmem. Herhangi bir sosyal medya hesabım da yoktur ve hiç kimseyi de buralardan takip etmem. SMS ayarları kapalı olduğundan telefonuma kısa mesaj gelmez ve ben de kısa mesaj göndermem. (Eskiden mektup yazar ve mektup alırdım.) Bana sözü olanlar selâm verip sesimi duymalı, birine bir şey söyleyeceksem onunla konuşmalı veya görüşmeliyim. Tarihe karışsa da böyle bir ilişki biçimini sürdürmekte kararlıyım. Bir de haber salmak veya haber göndermek yöntemini korumaya, fırsat buldukça işletmeye çalışıyorum. Yadırgansa da tekeffülü icbar ettiği için önemsiyorum bunu. Kendimi bildim bileli kitap ve dergiler dışında bir dünyam olmamıştır. Kendi küçük dünyamda mutluyum yani…

Sohbetlerimizle birbirimizi beslediğimiz küçük bir dost/arkadaş çevrem vardır, onlardan da söz etmeliyim. Onlar benim hayatımın kahramanlarıdır. Onlarla zaman zaman buluşur; dinî, siyasî ve edebî konularda son derece samimî, seviyeli ve hararetli bir şekilde tartışırız, beyin fırtınası yaparız. Gündemdeki konuları değerlendirir ve geleceğe dair tahminlerde bulunuruz. Birbirimizin düşüncelerini eleştirirken de gayet rahatız çünkü birbirimizi yanlış anlamaktan korkmayız; birbirimize nazımız geçer. Stratejik yazılarımın ilk okuyucuları bu arkadaşlarımdır. Onların eleştiri, uyarı, katkı, düşünce ve yönlendirmelerini her zaman dikkate almışımdır.

Neticede “Yitik Şairler”, Nuri Pakdil ve İsmet Özel üzerine yazdıklarım eleştiri yazılarıma bütünsel bakışı gölgelese de Hüseyin Cöntürk, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Abdülhak Şinasi Hisar hakkında yazdıklarımın uzun yıllar önemini koruyacağı kanaatindeyim. Eleştiriye bakışım ve edebî tutumum, samimiyetim, açık sözlülüğüm ve yazarken verdiğim emek beni tanıyanların malûmudur. Bunun bir bedeli/mükâfatı olacaktır elbette. Ne olursa olsun yazı bittikten sonra yaşadığım iç huzuru ve öz güveni hiçbir şeye değişmem. Benim için en büyük mükâfat budur. Zira bana göre eleştiri, sorumluluk şuuruyla kaleme alınan ve sorumluluk duygusu uyandırmayı amaçlayan bir yazı türüdür. İnsanın görevini yapmış olmasından daha güzel ne olabilir ki…

Bundan sonra Sezai Karakoç’un hatıraları ve siyasî düşünceleri; İsmet Özel’in Necmettin Erbakan, Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan eleştirisi; Rasim Özdenören’in ANAP, RP ve AK Parti bağlamında siyasî yazıları ve ilişkileri; 1980 sonrası edebiyat, siyaset ve çıkar ilişkileri; üstatlar ve fikirlerinin iflâsı, edebiyatta ahlâk ve şahsiyet sorunu, öz güven sorunu ve eleştiri korkusu, dergi ve yayınevi çevrelerinin fikir ve edebiyat hayatına kattıkları ve götürdükleri, edebiyat mahfilleri ve ahbap çavuş ilişkisi, yazar-yayınevi ilişkileri, edebiyat ödülleri, gazete yazarlığı ve edebiyat, akademi ve edebiyat, sosyal medya ve edebiyat, popüler yazarlar ve edebiyat tüccarları ile FETÖ’den beslenen yazarlar ve yayınevleri gibi edebiyat tarihi ve sosyolojisinin incelemesi gereken mayınlı konular üzerine yaşadıklarımı ve gördüklerimi, bildiklerimi ve duyduklarımı, duygularımı ve düşüncelerimi yazmak isterim, belki yazarım da. Birilerinin bu adımı atması ve yolu açması gerekiyor çünkü. Kim bilir belki tarih bu görevi bize verir!…

Bir de 15 sene görevlendirmeyle Diyanet İşleri Başkanlığında Başkan Danışmanı olarak özel kalem hizmetlerinde çalıştım (2003-2017). Tayyar Altıkulaç ve sonrası bütün başkanlara dair yaşadıklarımı ve gördüklerimi, bildiklerimi ve duyduklarımı, duygularımı ve düşüncelerimi de yazmam gerekir. Özellikle son çalıştığım başkanla ilgili yazacaklarımın ezber bozacak nitelikte olduğunu düşünüyorum. Aklıselimle hareket etmek için hissiyatımın biraz daha durulmasını bekliyorum. Diyanetle ilgili tecrübe ve hatıralarımı yazarken İsmail Kara’nın da bütün kitaplarını eleştirel bir gözle değerlendirmek istiyorum. Zira din-diyanet-devlet-siyaset ilişkileri ve tarikat/cemaat konularında İsmail Kara’nın hüküm cümleleri ve bunların yaslandığı gerekçeler ilginç bir şekilde hedef büyüten veya küçülten bir özelliğe sahiptir. Kimsenin yazmadığı veya az yazdığı konularda yazmanın avantajını kullanarak “derin siyaset” yapıyor! İma ederek konuşuyor, bu yolla bir tavır ortaya koymaya ve bir algı oluşturmaya ya da bazı algı odaklarına destek olmaya çalışıyor. Oysa düşünce ve tavrını açıkça ortaya koyabilirdi. Tabiî bu bir karakter ve cesaret işidir. Suyu bulandırarak iş yapmak daha risksiz görünüyor! Bu sebeple İsmail Kara’nın da eleştirel bir bakışla yazılması gerekiyor.

KAYNAK: Edebiyat ve Eleştiri Yazıları’nın Serüveni - Yörünge Haber  (yorunge.com, 20 Mart 2020).

 

ELEŞTİRİDE ÜSLÛP MESELESİ VE BİR ÜSLÛP ÜSTADI OLARAK ABDÜLHAK ŞİNASİ HİSAR

Giriş

 

Edebî eleştiride, eleştirmenin bir fikir ve yöntem sahibi olması kadar bir üslûp sahibi olması da önemli esaslardan biridir. Edebî bir anlayışa ve yönteme sahip olmadan edebî bir metnin/eserin gerçek değerini ortaya çıkarmak nasıl mümkün değilse, aynı şekilde edebî bir üslûba sahip olmadan da herhangi bir metne/esere dair elde edilen düşünce ve kanaatleri sağlıklı bir biçimde ortaya koymak mümkün değildir. Demek ki edebî eleştirinin fikir ve yöntem gibi temel unsurlarından biri de üslûptur. Eleştiride üslûp, belli bir yöntemle elde edilen düşünce ve kanaatlerin eserin özüne en uygun biçimde ortaya konulma çabasıdır. Kusurlu veya çarpık bir üslûpla doğru ve anlaşılabilir hükümler ortaya koymak zordur. Böyle bir üslûpla belki polemik yapılabilir, polemik ise eleştirinin gizli düşmanıdır. Polemiğe kapı açan bir eleştiriyle sağlıklı değerlendirmelere ulaşmak imkânsızdır. Çünkü polemik, eleştiriyi kemiren ve içten içe çürüten bir virüstür! Elbette polemik de doğru alanda kullanıldığında işe yarayabilir ama eleştiri alanında zararlı ve gerçeği gölgeleyen bir husustur.

Türk edebiyatında modern anlamda eleştirinin kendisini göstermeye başladığı Tanzimat ve Meşrutiyet Dönemlerinde eleştiri adına en önemli sorun, kuşkusuz yazarların edebî bir anlayışa, ardından da edebî bir yönteme sahip olmayışlarıdır. Namık Kemal ve Beşir Fuad’ı kısmen istisna kabul ederek söylersek; başlangıçta genellikle iyi-kötü, güzel-çirkin ve faydalı-zararlı gibi değer yargıları çerçevesinde öznel değerlendirmelerle eleştiri yapılıyordu. Edebî bir kritere ve yönteme sahip olmayan yazarlar elbette çelişkili değerlendirmeler yapmaktan kurtulamıyordu. Bu da eleştirinin ciddîye alınmasını, dolayısıyla edebî bir tür olarak ortaya çıkmasını engelliyordu. Ne zaman ki Ahmet Haşim ve Yahya Kemal edebiyat sahnesinde ağırlığını hissettirmeye başladı, işte o zaman estetik meselesi önem kazandı. Edebî bir eserin dili, muhtevası ve biçiminin nasıl olması gerektiğine dair yapılan tartışmalar edebî görüşlerin şekillenmesine, kuram ve yöntemlerin oluşmasına yol açtı. Ayrıca Millî Mücadele yıllarının ardından Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in fikirleri ve yazdıkları, taraftarı ve muhalifiyle bir edebiyat atmosferinin oluşmasını sağladı. Bu atmosferin en önemli verimi dergiler ve sohbet meclisleriydi. Böylece eleştiri ve eleştirel düşünce kendine bir zemin buldu. Ne var ki sacayağı tamamlayacak olan üslûbun önemi henüz tam olarak fark edilmemişti. Bu sebeple modern edebiyatımızda ilk edebî tartışmalar ve poetik metinler çoğu zaman polemikle ve hakaretamiz ifadelerle malûldür. Üslûbun önemi fark edildiğinde ise eleştiri edebî bir tür olarak edebiyatta yerini yavaş yavaş almaya başlar. Bunu fark eden ve Türk edebiyatında eleştiriye üslûp kazandırmaya çalışan ilk yazarlardan biri Abdülhak Şinasi Hisar’dır (14 Mart 1887-3 Mayıs 1963).

Abdülhak Şinasi Hisar’ın eleştirmenliği ve üslûp hassasiyetini edebî bir tür adına şuurdan ziyade kendi edebî tarzına ve zevkine uygunlukla açıklamak gerekir. Onun edebiyat yazıları, anlama ve anladığını ifade etme gayretinden doğan bir hayat tarzının ürünüdür. Yazılarında doğru anladığını doğru ve güzel ifade edebilme çabasına girer. Bu sebeple düşüncelerini ifade biçimine büyük bir özen gösterir. Üslûp hassasiyeti de buradan kaynaklanır. Yoksa edebiyat yazılarını bir eleştiri anlayışı ve yöntemiyle kaleme almaz. Eleştiriye giderek/yazarak ulaşır. Abdülhak Şinasi Hisar’ın yazarlığı aslında diğer türler için de böyle ve biraz rastlantısaldır. Romanlarını, döneminin roman anlayışıyla veya herhangi bir roman tarzının ilke ve kalıplarını dikkate alarak yazmaz. O, kendini; yaşadığı ve aradığı dünyayı/geçmişi yazmaya çalışarak korkularının etrafına edebî bir güvenlik halkası oluşturmak ister. Yazıyla yalnızlığını gidermeye/aşmaya çalışır. Bu düşünceler şiir denemeleri için de geçerlidir. Onun için duygularını ifade eden güzel bir mısra ister kendi kaleminden çıksın isterse herhangi bir zaman diliminde yaşamış bir şaire ait olsun fark etmez. Hazırladığı şiir seçkisini (Aşk İmiş Her Ne Var Âlemde) böyle değerlendirmek mümkündür. Zira şiir denemeleri ile seçkisine dâhil ettiği mısra ve beyitler onun duyarlığını bire bir yansıtmaktadır.

Ne adına olursa olsun Abdülhak Şinasi Hisar’ın eleştiri yazıları ve bu yazılarının üslûbu modern edebiyatımızda eleştirinin ciddîye alınmaya başladığının ve bir seviye tutturma gayreti içinde olduğunun ilk işaretleri olarak değerlendirilmeyi hak edecek nitelik ve niceliktedir.

 

Hakkında Yazılmış İki Kitap

Abdülhak Şinasi Hisar hakkında yazılmış önemli kitaplardan biri Sermet Sami Uysal’ın Abdülhak Şinasi Hisar adlı eseridir. Yazar, kitabında konumuz bağlamında önce Abdülhak Şinasi Hisar’ın üslûp titizliğini tespit eder: “Çalışırken çok titizdir... O uzun, dolgun ve olgun cümlelerinin zaman zaman kendisi de sihrine kapılırsa da sık sık, yazdığı birkaç satır üzerinde günlerce düşündüğü olur... Bu üslûp titizliği ona, Fransız ve Lâtin sanatçılarının en güzel fakat en çileli armağanıdır.”

Yine Sermet Sami Uysal, Mustafa Şekip Tunç’un Abdülhak Şinasi Hisar’ı “İlk zamanlar şiirin çilesi ile haşrolduktan sonra tenkide geçen ve buradaki temiz ve güzel örnekleriyle temayüz eden bu şahsiyet...” şeklinde nitelediğini nakleder.

Bu arada Sermet Sami Uysal’dan onun, “Hiç namaz kılmadım ve camiye de gitmedim. Yazık ki ben mutekit değilim. Namaz ile öteki dünya dedikleri yere gidileceğini ummuyorum. Fakat bu mâni değildir ki hemen bütün insanlar gibi ben de her gün ve her gece Allah’tan niyaz, rica ve duadan geri kalayım...” dediğini öğreniriz. Ayrıca hayatıyla ilgili çok ilginç bir detay ya da itirafı; “Hayatta bir evlenme hatasını yapmadım. Ara sıra ya evlenseydim de iki çocuğum olsaydı; oğlum komünist, kızım aktris olsaydı hâlim nice olurdu, diye düşünürüm de şimdiki hâlime şükrederim.” dediğini paylaşır. Benzer şekilde bir itiraf da Boğaziçi Mehtaplarında yer alır: “Tehlikeli bir hürriyet içinde ailemin bana yalnız din için bir hürmet telkin etmek istediğini görür fakat dine de inanamazdım.”

Abdülhak Şinasi Hisar, anne tarafından dedesinin Rumelihisarı’ndaki yalısında dünyaya gelir. Anne ve baba tarafı köklü bir soydandır. Ataları arasında paşalar, beyler, servet sahibi ve kalem erbabı kişiler vardır. Zamanına göre varlıklı, kültürlü ve seçkin bir muhitte doğar; aşçılar, hizmetçiler ve mürebbiyelerle büyür; özel hocalardan Fransızca ve Türkçe dersleri alır, Tanzimat ve Meşrutiyet Dönemlerinin Batı kültürüyle yetişir.

Cumhuriyet döneminde sanat ve fikir çevrelerinin merkezî yerlerinde bulunur ancak yeni anlayış ve hayat tarzından uzak durur; geçmiş günlerin ve güzelliklerin hayaliyle yaşamaya devam eder. Bir çeşit mazi cennetindedir! Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’le mazi üzerinden dosttur. Değişen İstanbul’da eskiye ait izlerin peşinde ve özlemi içindedir. 1922’de doğup büyüdüğü yalıları yanar, bu yangında kitapları ve eşyaları kül olur. Eserlerinde bu küllerin arasındaki eski dünyayı, çocukluğunun dünyasını hayatının sonuna kadar hisseder, yaşar ve dile getirir. Kalıcı olana inanmaz; gelip geçenin bıraktığı tatla ve hayal âleminde yaşamayı tercih eder. Dili ve üslûbu özenlidir. Kelimeleri sanki bir mimar gibi, bir kuyumcu ustası gibi ele alır ve bir musiki ahengiyle cümledeki yerlerine yerleştirir. Çok zengin tasvirleri vardır ve sıfatları bolca kullanır. Yazılarında duyguyu ve güzelliği yaşar ve yaşatmaya çalışır. “Fânilerin Hüznü” başlıklı yazısı hayat felsefesinin özetidir. Ruhun ebedîliğine ve öbür dünyaya inanmayan, bu yüzden her geçen günle insan ömründen bir şeyin eksildiğine, koptuğuna üzülen bir hayat felsefesine sahiptir.

Sermet Sami Uysal, Adile Ayda’nın Abdülhak Şinasi Hisar ile ilgili “Abdülhak Şinasi Hisar’ın sanatındaki en kıymetli hususiyet şüphe yok ki Şarkla Garbın ahenkli bir terkibini bize sunmaktaki muvaffakiyettir. Abdülhak Şinasi, gerek ruh ve mana gerek şekil ve usul bakımından aynı zamanda hem Şarklı hem Garplıdır.” dediğini aktarır.

Sermet Sami Uysal’a göre Fransız romancı Marcel Proust’un sanat anlayışından etkilendiği yine Fransız yazar ve siyaset adamı Maurice Barrès’in siyasî/milliyetçi fikirlerinden beslendiği daha sağlığında yazılıp söylenmiştir. Gerçekten o, birçok yönüyle; hayatı, hayata bakışı, edebî tarzı ve nihayet eseriyle Marcel Proust’a benzer.

Bütün bunlar bizim, Abdülhak Şinasi Hisar’ın kişiliği ve yazı hayatı hakkında sağlıklı ve sağlam kanaatlere ulaşmamıza yardımcı olur. Onun hayata bakışı, inanç ve düşünceleri, kişiliği, yetişme tarzı ve çevresiyle ilgili birinci elden bilgiler ediniriz. Yalnızlığı ve geçmişe özlem hassasiyeti onun için bir yönüyle bir çıkmaz, bir saplantı hatta bir hastalık hâlini alırken diğer yönüyle de yazarlığını besleyen, onu hayata bağlayan ve üslûp sahibi kılan bir husustur. Geliştirdiği estetik dil ve üslûpla kendine bir hayat alanı oluşturur. Bir şeyi güzelce ifade etme, geçmişe olan özlemini dindirir ve onun haz dünyasının devam etmesini sağlar. Söze ve onun ifade güzelliğine sığınan, buradan seçkin bir hayat tarzı edinen yazar, yazıyla fildişi kulesinin duvarlarını örer ve kimsenin içeri girmesine müsaade etmez! Varlığı yoklukta arar ve yokluğa teslim olur ancak buradan dinî, mistik ve felsefî bir düşünce elde edemez; toplumdan ve çevresinden uzak, katı bir bireysellik yaşar. Elbette bizi ilgilendiren inanç ve düşünceleri değil, bir şeyi ifade etme kabiliyeti ve ifade biçiminin (üslûp) özellikleridir.

Abdülhak Şinasi Hisar hakkında yazılmış önemli kitaplardan bir diğeri yine Abdülhak Şinasi Hisar adlı Necmettin Turinay’a ait bir doktora çalışmasıdır (ki tez danışmanı Prof. Dr. M. Orhan Okay’dır) ve o da bu çalışmasında onun bir “üslûpçu” olduğunu tespit eder ve ayrıca Dergâh, İleri ve Yarın mecmualarında neşredilen “tenkitlerinde mevzu ettiği eserden ziyade bunlar vesilesiyle geliştirdiği ve merkezden bir hayli uzaklaşan mülâhazaları”nın dikkat çekici olduğunu söyler. Bu da onun eseri bir mesele üzerine ele aldığına delâlet eder. Bir meseleden yola çıkarak eserle ilgili değerlendirmelerde bulunması, aslında eseri derinlemesine kavramış olmasını gerektirir. İkinci yazma evresinde (1928-1930’dan sonra) önce Türk Yurdu ve Milliyet, ardından Varlık, Ulus, Muhit ve Ağaç’ta, sonra da tekrar Türk Yurdu ve Yeni İstanbul’da yazdığını belirtir.

Necmettin Turinay, çalışmasında biraz abartılı bir biçimde “Abdülhak Şinasi Hisar’ın nazarında Cumhuriyet Türkiye’sindeki değişmelerin tasviple karşılanmadığını” ifade eder. “Aldığı kültür, edindiği telâkkiler ve hayat tarzıyla yeni Türkiye’deki yapı değişikliklerini tasviple karşılaması zaten beklenemezdi. Gerçekten yazılarının kronolojisi gözden geçirildiğinde Mustafa Kemal hakkında menfi değilse bile müspet bir kanaat izharından özellikle kaçındığı görülür.” der. Bundan da onun yeniye ve yeniliğe karşı teslimiyetçi değil, sorgulayıcı/eleştirel bir kişiliğe sahip olduğunu anlarız. Gelgelelim o, sadece Cumhuriyetten sonraki dönemin yeni hayat tarzı ve anlayışlarına değil, Meşrutiyet Döneminin yeni hayat tarzı ve anlayışlarına da tepkiyle yaklaşmıştır. Zira onu asıl rahatsız eden yenilik adına geçmişin küçümsenmesi ya da inkârıdır. Bunun dönemlerle ve dönemlerin siyasî aktörleriyle doğrudan bir ilişkisi yoktur.

Abdülhak Şinasi Hisar’ın eleştiri vasıflı yazılarının dışında roman, hatıra ve fıkralarında hatta şiir denemelerinde bile açıktan veya alttan alta bir eleştirel duyarlık, yaklaşım ve üslûp görülür. Eserleri bu bakış açısıyla incelendiğinde ne söyleyeceğine verdiği önem kadar, nasıl söylemesi gerektiğine de özen gösterdiği açıkça kendini belli eder. Üslûp hassasiyeti, düşüncesini şekillendirir; inceltir ve zarif bir hâle getirir. Ona göre eserin ruhu üslûbudur. Onda klişe ifadeler bulunmaz. Yalın bir hükmü, karmaşık bir meseleyi veya zor bir konuyu kendine özgü üslûbuyla işler; bir hissiyata, bir fikir zenginliğine dönüştürür. Kırmaz ve dökmez; dokunur ve kendi etki alanına çeker.

Neticede bilgisi, hayata bakışı, meseleleri kavrayış derinliği, üslûp hassasiyeti, yüksek edebî zevki ve bir bütün olarak kişiliği eleştiri kabiliyetinin gelişmesini sağlar. Yazılarından başlayarak (ki bunları da Necmettin Turinay derlemiştir) eserlerindeki eleştiriye ve eleştirel üslûba dair örnekleri inceleyelim.

[Yeri gelmişken Abdülhak Şinasi Hisar’ın eserlerini derleyip yayına hazırlayan ve her birine ayrı ayrı ön söz yazan Necmettin Turinay’ın, bu işi yaparken gerekli titizliği göstermediğini söylememiz gerekiyor. Dönemi; dönemin roman, hikâye ve şiirini anlamaktan son derece uzak; konuyla doğrudan ilgisi olmayan, birbirinden kopuk, savruk ve tekrara boğulan bu uzun ön sözler, derleme süreciyle ilgili bilgilerin dışında önüne konulduğu kitaba dair hiçbir fikir vermiyor. Anlaşılan Necmettin Turinay, doktoradan sonra konuyla hiç ilgilenmemiş. Faydasız, sıkıcı ve en önemlisi “üslûp hassasiyeti” bakımından Abdülhak Şinasi Hisar’ın kitaplarının önüne yakışmayan bu metinlerin yeni baskılarda çıkarılmasını öneriyoruz. Varsa derlemeyle ilgili okuyucunun bilmesi gereken bilgiler, bunlar yayıncının notu olarak kitabın künyesinde verilebilir. Ayrıca derleyenin hayat hikâyesinin yazarın hayat hikâyesinin yanında kitabın başına konulmasını yadırgadığımızı ve bunun da yazara bir saygısızlık olduğunu belirtmeliyiz. Kitapların kapağına ve künyesine bakılırsa anlaşılan yayınevi editörünün kafası da onların türü konusunda oldukça karışık! Bir de kitaplar baştan sona iyice tashih edilmeli; inanılmaz yazım hataları var, bu asla kabul edilemez. Öte yandan korkarız ki derleme işi de bu özensiz ön sözler gibidir. Bu sebeple edebiyat araştırmacılarının Abdülhak Şinasi Hisar’ın sağlığında kitaplaşmamış yazılarını yeniden derlemesinde fayda mülâhaza ediyoruz.]

 

Makaleleri

Abdülhak Şinasi Hisar, Kitaplar ve Muharrirler adı altında bir araya getirilen makalelerinin birinci cildinde (Mütareke Dönemi Edebiyatı) yer alan yazılarında okuduğu/tanıttığı kitapları bir eleştirmen tavrı ve dikkatiyle ele alır. Konuyu, kurguyu, ifade ve imlâ yanlışlarını, bunların doğrusu ve olması gerekeni yapıcı bir üslûpla dile getirir. Âdeta konuyu tasarlayarak yeniden yazar ve mevcudu bununla karşılaştırır. Böylece yazara/okuyucuya bir çeşit yol göstermiş olur.

Diğer taraftan bu yazılarında eleştirmen kimliğini münevver ve mütefekkir tarafıyla mezceder. Önce ilgi alanına giren nitelikli kitabı seçer. Öyle gelişigüzel ve önüne çıkan her kitapla ilgilenmez. Ele alacağı kitabın konusu ve yazarı ona göre önemli olmalıdır. Kendi sözünü onun üzerinden söylemeye değmelidir. Yani ele aldığı kitabı ve yazarı kendi sözünü daha güçlü ve etkili söyleyebilmek için bir aracı, bir zemin ve bir fırsat olarak görür. Başta kitabın işlediği konuya dair kendi düşüncelerini serdeder, ardından kitabı ve yazarı tanıtır, iktibaslar yapar, eksikliklerini görür, önemine vurgu yapar, varsa benzeri kitaplarla kıyaslar, okuyucuya mesaj verir ve yazarı teşvik eder. Bütün bunları yaparken kitaba ve konuya genellikle müspet cepheden yaklaşır. Satır aralarında okuma metodu ve üslûbuna dair ilginç ve önemli ipuçları verir. Meselâ “Zaten her eser daha canlı bir eserin müsveddesi değil midir? Her eser, müstakbel bir eserin istihzarî notları mahiyetinde değil midir?” Bu sorularla yazarı daha iyiye doğru teşvik ederken yönelttiği eleştirilere karşı soğukkanlı olmasını sağlar, bir anlamda devamlılık ve mükemmellik fikrinin sonsuzluğunu göstermiş olur.

Tevfik Fikret üzerine yazdığı yazılarda şiiri ve şairi ruh dünyasına girerek yakalamaya çalışır. Etkilerini, lehinde ve aleyhinde yazılanları değerlendirir; şiirinin yerini ve ağırlığını ortaya koyar. Şairin hayallerinden ve hayal kırıklıklarından bahseder. Sonunda edebî anlamda asıl rolünü tespit eder:

“Fikret, Garbın irfanından edebileceği istifadeyi ederek kendi kıblesinin yerini yavaş yavaş bulduran bir hamle, bir ilham ile Rübâb-ı Şîkeste’sine yeni bir tel ilâve etti. Ve küçük, ahenktar rübab üstünde lâ-dinî bir insaniyet, beşerî bir fazilet ve mesut bir medeniyet mefkûrelerinin dolgun mefhumunu, hüsn ü füsununu, aşk ve alâkasını teganni ve lisanımıza bu kelimelerin, bu fikirlerin güzelliklerini nefhetti. Fikret’in rübabında yeni bir meftuniyet ve incizap hislerini teganni ettiği bu tel, sonraki eserlerinde bütün rübâb-ı şiirini kaplamış, gitgide yegâne çaldığı tel olmuştu. Bu itibarla da lisanımızda yeni bir merhaledir.”

Başka bir yazısında “Eski şiiri, yaptığı hamle ile yıkan ise Tevfik Fikret olmuştur. O, edebiyatımızda bir merhale, onun mısraı, şiir telâkkimizde bir dönüm noktasıdır. Bu şair, rebabını öyle bir tarzda çalmıştır ki kendisinden sonra gelen hemen her şairin sazı bir Fikret perdesiyle duyulur olmuştu.” der. (“Rübâb-ı Şîkeste’deki Gizli Manalar”, Kitaplar ve Muharrirler III)

Bu yorumlarda Tevfik Fikret hakkında söylenebilecek her şey mevcuttur. İçeriden ve kuşatan bir bakış açısı, incelmiş bir zevk, incitmeyen nazik bir üslûp ve sağlam bir hüküm. İşte Abdülhak Şinasi Hisar’ın eleştirmen karakterinin belirgin özellikleri bunlardır.

Kitaplar ve Muharrirler’in birinci cildinde yer alan bir yazısında çok sevdiği ve beğendiği Yahya Kemal’i vezin ve kafiye uğruna yaptığı zorlamalardan dolayı şiirinden örnekler vererek eleştirir ve bozuk ifadelerini düzeltmeye çalışır. Bunu o dönemde ondan başka kolay kolay kimse yapamaz.

Ahmet Haşim’in Göl Saatleri üzerine yazdığı bir yazısının satır aralarında ise eleştiri anlayışının ipuçlarını bulmak mümkündür: “Bir sanatın harimine girmek için onun ruhunu bilmek veya sezebilmek lâzımdır. Sanat bir haremdir. Selâmlıktaki ağaları, efendileri savdığımız zamanlar, geceler içerisine yine mutaassıp bir kalp ile avdet ettiğimiz bir harem!...”

Pierre Loti üzerine yazarken kullandığı şu cümlenin edebî ve estetik gücü insanı âdeta büyüler: “Ve şafak sökünce yukarı taraftaki caminin minaresinden üstlerine ezan sesleri dökülüyor!...” Pierre Loti için kullandığı “ahenkli ve ipek gibi bir üslûp” tabiri de en çok kendisine yakışır. Yani el elin aynasıdır, atasözü tecelli eder ve kendisi nasılsa sevdiklerini öyle görür.

Abdülhak Şinasi Hisar, eleştirinin öneminin farkındadır. Ancak eleştiriye dair eskilerin tabiriyle efradını cami, ağyarını mâni bir anlayışı yoktur. Bunu Kitaplar ve Muharrirler’in birinci cildindeki “Edebiyatta Tenkit” başlıklı yazısında açıkça görmek mümkündür. Eleştiriye genellikle “hoşuma gidiyor”, “bana hoş gelmiyor” ve biraz da “fayda” anlayışıyla yaklaşır. Gelgelelim derli toplu bir eleştiri görüşü olmasa da incelmiş bir fikir ve zevk sahibi olduğu için ele aldığı eseri veya yazarı büyük bir hassasiyetle değerlendirir. Görülmesi gerekeni büyük ölçüde görür, onu naif bir şekilde ifade etmeye çalışır ve sözünü de esirgemez. Ustalığı ifade etme tarzı ve üslûbundadır; eleştirmen kimliği buradan neşet eder. Eseri, geleneğiyle veya çağındaki benzerleriyle karşılaştırır. Yazarın yerini ve ağırlığını ortaya koyar. Düşünce ve kanaatlerini sert yargı cümleleriyle değil, ihtimalleri de içeren kuşatıcı ve yumuşak ifadelerle dile getirmeye çalışır. Bu sebeple hoşa giden veya gitmeyen ya da faydalı bulduğu şeyler, eleştirel bir süzgece tâbi tutulduğundan şahsî yorumdan fazla bir kıymeti harbiyeye sahiptir. Bu yönüne de en çok üslûp dehasıyla kaleme aldığı metinlerinde rastlarız.

Abdülhak Şinasi Hisar’ın asıl eleştiri yazıları, Kitaplar ve Muharrirler adı altında bir araya getirilen makalelerinin ikinci cildinde (Edebiyat Üzerine Makaleler (1928-1936)) yer alır. Bu yazılar, öncesi ve sonrasıyla birlikte ele alındığında onların eleştiri bağlamında merkezî bir role sahip olduğu görülecektir. Öncesindeki eleştirel izler bu dönemde belirginleşmiş, sonrasında ise daha uzun soluklu metinlere dönüşmüştür.

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatının temellerinin atılmaya çalışıldığı 1930’lu yıllarda yazılarında eleştirel izler taşıyan Suut Kemal Yetkin, Nurullah Ataç ve Peyami Safa gibi yazarların önünde eleştiri adına yazılarıyla örnek alınabilecek yegâne isim Abdülhak Şinasi Hisar’dır. Farklı görüşlerin ürünü olan Dergâh ve Varlık mecmualarını aynı hassasiyet ve gayretle sahiplenmesi dikkat çekicidir. Edebiyatı siyasallaştırmadan onu bir kültür hâdisesi, bir eğitim aracı ve hayat tarzı olarak algılayan yaklaşımı sebebiyle değişik çevrelerin ilgisine mazhar olmuştur. Bu yüzden onun eleştiride üslûbu yeni, deneme ve roman tarzında girişimi kendine özgü ve yenidir.

Abdülhak Şinasi Hisar, eleştiriye dair benimsediği usul ve esasları çoğu zaman yazdığı metinlerin satır aralarında tahlil ve yorumlarını tekit babından dile getirir. Meselâ Yakup Kadri’nin Hüküm Gecesi romanı üzerine yazdığı bir yazısında, “Tenkidin vazifesi, kendi nokta-i nazarına sadık kalmakla beraber muharririnkini anlamaya çalışmak olmalıdır.” cümlesine rastlarız. Burada çok önemli ve temel bir ilkeye işaret eder ve buna yazarak ulaşır. Yani yöntem ve tarzını kendi pratiğinde keşfeder ve gösterir. Kendi bakış açısına bağlı kalarak yazarın bakış açısını anlamaya çalışan bir eleştiri anlayışı çok ileri ve değerli bir anlayıştır. Gelgelelim edebiyatımızın eleştiri tecrübesi uygulamada bu anlayıştan uzak gelişmiştir. Eleştiriyi doğrudan konu edindiği üç beş makalesinde ise eleştirinin usul ve esaslarına değil, daha çok ne olduğuna, ne işe yaradığına veya tarihçesi tarzında konulara değinir. Şüphesiz eleştirinin ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini gayet iyi biliyordu. Bu sebeple açıkça bizde eleştiri ve eleştirmen yoktur diyordu. Kendisini ise bu işe tam olarak vermemişti. Kitaplar ve yazarlar üzerine yazdığı yazılar, değini ve tanıtımın çok ötesinde gerçekten eleştiriye örnek olabilecek metinlerdi. Ne var ki bunlar süreklilik arz etmeyen dağınık yazılar olduğundan eleştiri de bunların arasında dağınık hâldeydi.

Öte yandan yazılarında üslûp hassasiyeti gözettiği, aradığı bir husustur. Üslûbu bir zevk meselesi olarak değerlendirir. Bu durum, döneminin sanat anlayışında Ahmet Haşim ve Yahya Kemal gibi bir grubun belli başlı hassasiyetidir. Bunun karşısında olanlar ise mana ve mesajı öne çıkarmaya çalışırlar. Bu bağlamda Yakup Kadri’nin Hüküm Gecesi’ni bir de üslûp ve dil açısından ele alır. Yazarın dilindeki ahenk ve ritmi önemser, dil yanlışlarını görmezden gelir. Bunları örnekleriyle anlatır. Ancak Arapça, Farsça ve Fransızca kelime ve deyimler kullanmasını sıkı bir şekilde eleştirir. Demek ki Abdülhak Şinasi Hisar’ın dil ve üslûp şuuru, yazılarında bu konuya gösterdiği hassasiyet döneminin diğer yazarlarının çok ilerisindedir. Bu da bizim onun yazar/edebiyatçı kimliğini ciddîye almamızı zorunlu kılmaktadır.

Çağında edebiyat ve fikir çevrelerinde tartışılan konulara getirdiği bakış açısı ve yorum son derece güçlüdür. Hamdullah Suphi üzerine yazdığı bir yazı bunun en güzel örneğini teşkil eder. Bu yazıda klâsik ve romantiğin ne demek olduğunu, ikisi arasında birbirine geçişleri ve bu konudaki yanlış anlayışları tartışır. Ruşen Eşref’in bir kitabı üzerine yazdığı birkaç yazıdan birinde ise çağının getirdikleri ve götürdüklerine, insanoğlunun bitmeyen arayışının derinliğine, fâni olanla ebedî olana, yalnızlık ve hüzne, ölüme ve hayatın manasına dair kuşatıcı bir üslûpla anlattıkları ve sonra bunları şiirin, edebiyatın anlam ve misyonuna bağlamaya çalışması; sözü, herkesin söylediğinden farklı ve etkili söyleme kabiliyeti eleştirisindeki üslûp gücünü göstermesi bakımından çok güzel bir örnektir.

Burada Abdülhak Şinasi Hisar’ın eleştiride üslûbunun besleyen ve doyuran tarafının kendinden sonra takip edilmesinin önünü bir biçimde kestiğini de söylemek gerekiyor. (Belki Asaf Hâlet Çelebi’nin yazıları onun devamı sayılabilir.) Çünkü okuyucuyu kendi yorumuna esir eden ve açık kapı bırakmayan böyle bir üslûbu senteze sokabilecek karşı bir üslûp bulmak çok güçtür. Bu sebeple onun üslûbuyla diyalektik zemin oluşturmak neredeyse imkânsız gibidir. Siz ancak başka bir şeyi güzel ifade edebilirsiniz, onunla aynı konuda benzer üslûbu yakalayıp tartışmanız, dolayısıyla üçüncü bir yoruma kapı aralamanız biraz beyhudedir. Zaten onun yazıları tartışılmamış; beğenilmiş ya da görmezden gelinmiştir.

Batı klâsiklerinin tercümesi meselesi üzerine yazdığı iki makale, tercümenin usul ve yöntemine dair çok kıymetli yazılardır. Bilgi, hassasiyet, bakış açısı ve üslûp bu makalelerde birbirini tamamlar. Düşüncelerini bir iddia olarak anlatmaz, onları hissettirerek benimsetir.

Kendisine “Arap” denilmesinden çok rahatsız olan aziz dostu Ahmet Haşim’in bu tepkisini, “Ahmet Haşim’e ‘Arap’ demek, onu bütün varlığını temin eden bir âlemden ayırarak bir hiçe döneceği bir âleme atmak, fâni ömründe değil, ömrünün tesellisi olan atisinde, bu atide yaşatacak olduğuna inandığı eserinde öldürmek istemekti.” şeklinde açıklayan Abdülhak Şinasi Hisar, onun için “Ahmet Haşim hiçbir zaman Bağdat’a dönmek ve doğduğu bu yerlerdeki hatıralarına kavuşmak ihtiyacını duymadı. Hatta oradan kendisine küçük bir irat getiren yerlerini satıp, orasıyla rabıtasını büsbütün kesmeyi bile tercih etmişti. Babası Türk hükûmetinin memuru ve kendisi Türk harsının mükemmel bir mahsulüdür. Irken bilmesem de milliyet itibarıyla o kadar mükemmel Türk’tü ki Türklüğün en ince hislerinden birkaçının ifadesi onun eserindedir.” değerlendirmesini yaptı. Bu değerlendirmedeki bakış açısı, hassasiyet ve üslûbu, milliyetçiliğin/ırkçılığın zirve yaptığı bir dönemde kuşağı içinde ancak onun gibi olgun ve erdem sahibi biri ortaya koyabilirdi. Esası kaçırmayan, sorunu gören ve onu sağduyuyla yorumlayabilen bir kalem erbabıydı. Esasa dair söylediği şeyler ise eleştirinin görmesi ve ortaya çıkarması gereken şeylerdi. Yazarın eserini/işini ciddîye alması meselesi ve ona yüklediği anlam... Yine yazarın, eserini yazdığı dilin inceliklerine ve o dili besleyen kültüre hâkimiyeti meselesi... Ahmet Haşim’e işte buradan bir mana atfeder. Abdülhak Şinasi Hisar, bir yazar olarak ele aldığı bütün kitapları mutlaka bu yönlerden değerlendirmeye çalışmıştır. Bu da tam bir eleştirmen tavrıdır.

Süleyman Nazif üzerine yazdığı ve onun hayatının son yıllarında eski bir gazeteci olarak matbuat âlemiyle kuramadığı münasebet, bundan kaynaklanan yalnızlık ve trajedisine dair makalesi (“Gazetelerde Süleyman Nazif”); anlayan, tartışan ve hisseden üslûbuyla oldukça etkileyicidir. Süleyman Nazif üzerinden toplumun değişen ve kaybolan değer yargılarını, nesiller arası uçurumları ve bunların meydana getirdiği trajik hâlleri ustalıkla anlatır.

Pariste kaldığı yıllarda öznel/izlenimci eleştirinin öncülerinden Anatole France ile tanıştığı bilinen Abdülhak Şinasi Hisarın, olgusal eleştirinin öncülerinden Sainte-Beuve ve Hippolyte Taine’den, onların eleştiride yazarın hayatını esas alan yönteminden de haberdar olduğu anlaşılıyor. Paul Bourgetye Dair Hatıralar yazısında onun kitaplarından söz ederken, adını zikrettiği iki kitabının bizde hâlâ numunesini görememiş olduğumuz vicdanlı ve canlı tenkit numunelerini ihtiva ettiğini söylüyor. Sainte-Beuve ve Hippolyte Taineden sonra Paul Bourgetnin edebî tenkide getirdiği zenginlikten bahsediyor ve eleştiri yönteminden ötürü Paul Bourgetye yöneltilen eleştirilerin onun fikirlerinde büyük değişikliğe yol açtığını, bu bağlamda “tenkidin münhasıran teknik olmasını istediğini hatırlatıyor. Abdülhak Şinasi Hisar, Paul Bourgetnin fikirlerinden ve yazarlık prensiplerinden belli ölçüde etkilense de onun eserlerini eleştirmekten geri durmuyor ve “Paul Bourgetnin şiirsiz, halâvetsiz, ziyasız, helecansız bir üslûbu, bir nesri vardır ki onu en büyük Fransız şairleri olan büyük Fransız naşirleri yanında saymamıza mâni oluyor. Bourgetnin hiçbir cümlesi gülmüyor, inlemiyor, haykırmıyor, ağlamıyor, vecde düşmüyor, raks etmiyordu. Hiçbir cümlesi bize derin bir musiki duyurmuyordu. Bu, onun cümlelerini sevmemize ve bir tanesini olsun hatırlamamıza mâni oluyor. / Edebiyat, bilhassa bir üslûp işi, bir üslûp meselesidir.” diyor. Böylece kendi eleştiri anlayışını ve bunda üslûbun rolünü ortaya koymuş olur. Ayrıca onun, burada olduğu gibi yazılarında sık sık kullandığı “canlı tenkit” tabiri son derece dikkat çekici ve önemlidir. Bunu eleştirinin misyonu ve üslûbu bağlamında ele aldığımızda nasıl bir eleştiri sorusuna tam bir cevap vermiş oluruz.

Abdülhak Şinasi Hisar, bu kitaptaki makalelerinden de anlaşılacağı gibi üzerinde yoğunlaşarak en çok Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Namık Kemal, Tevfik Fikret, Abdülhak Hamit, Pierre Loti ve Victor Hugo hakkında yazı yazar. Eleştiride ustalığını da en çok bu yazılarında gösterir.

Abdülhak Şinasi Hisar’ın, Kitaplar ve Muharrirler adı altında bir araya getirilen makalelerinin üçüncü cildinde (Romana Dair Bazı Hakikatler (1943-1963)) romana dair yazdığı yazılar ve söyleşileri yer alır. Roman anlayışı, devrindeki roman tartışmaları üzerine düşünce ve değerlendirmeleri bu kitaptaki yazıların eksenini oluşturur. Teori ağırlıklı bu yazılarda onun romana vukufiyeti, Batı romanına ve Türk edebiyatında roman tecrübesine dair sağlam bilgisi açıkça kendini belli eder. Hem roman teorisi hem de romanları orijinaldir ve o, yaptığı işi çok iyi bilen birisidir.

Abdülhak Şinasi Hisar’ın romanı, başta Ahmet Hamdi Tanpınar olmak üzere dönemin bütün edebiyatçılarını âdeta sarsar. Hiç kimse onun romanıyla ilgili içeriden ve derinlemesine yorum yapamaz. Türünden, denemelerinden, üslûbundan, hatıralarından vs. söz ederler sadece. Oysa Abdülhak Şinasi Hisar, romana dair serdettiği düşüncelerinden anlaşılacağı gibi yeni bir tarzın çıkışını yapmaya çalışmaktadır. Bunu yüksek edebî zevkine bağlasa da aslında varoluşla ilgili bir çıkıştır bu. Varoluşunu kendi yaşamışlığında ve zamanında arayan, çocukluğu varoluşun saf hâli gören bir çıkış... Yazarak var olma ve yazarak gerçeği, varoluşu yakalama gayreti... Yöntemi ise tecrübî ve ben merkezlidir. Doğrudan anlatmayı tercih eder ve dolaylı anlatıma itibar etmez. Bu yüzden edebiyatımızda romanının, o güne kadarki romanlar arasında bir benzeri yoktur. Belki kendisinin de önemsediği Aşk-ı Memnu (Halit Ziya Uşaklıgil), onun romanı için bir arka plân oluşturabilir. Fakat o, asıl Fransız romancı Marcel Proust’un sanat anlayışından etkilenir ve ondan aldığı ilhamla kendi görüşünü şekillendirir. Rüzgârından bir şekilde etkilenen Refik Halit Karay, Peyami Safa ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın denediği roman tarzı ise yine onun yükselttiği çıtanın altındadır. Dolayısıyla edebiyatımızda Abdülhak Şinasi Hisar’ın romanı; kurgusu, anlatımı ve üslûbuyla postmodern romana kadar etkisiz ve takipsiz kalır.

“Romancının Şahısları I ve II” ile “Romana Dair Bazı Hakikatler I ve II” yazıları, roman görüşünü yansıtması bakımından önemlidir. Ona göre roman, her şeyden önce bir sanat ve edebiyat eseridir. Sanat da “sanatkârların eserlerini yaratmak için duydukları fıtrî bir ihtiyacın mahsulüdür.” Bu yüzden “Hakikî romancı, romanını kendi kendinin bile idare edemediği, içinden gelen kuvvetlere uyarak yazmaya mahkûm olduğunu duyar ve böyle yazar.” Elbette “Her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi her romancının da bir roman yazışı vardır.” Ayrıca bir sanat eseri için “zaman” ve “üslûp” kavramları birinci derecede önemlidir. Sanatta zaman, “ebediyete kavuşmak isteyen ve cidden biraz karışan bir zamandır.” Üslûp ise “hariçten takılan bir süs değil, süsler değil, vücudun kendi güzelliğidir.”

“Romancı, sanatın kutsî vasıtasıyla âdeta kendi kendine söylenir gibi kırk yıllık dostu telâkki ettiği okuyucusuna hitap etmeye başlayınca dünyayı ve hayatı, olduklarını bildiği gibi tarif ve tasvir etmek ihtiyacını duyar. Eseri âdeta hakikati bulup ele geçirmek vazifesiyle yazdığı bir rapor gibidir. Esasında samimî, beşerî bir hakikat araştırması olan sanat, gördüklerini söyleye söyleye büyüdüğünü, duyduklarını anlata anlata derinleştiğini anlar. Ve bunun için de bildiklerinden ve düşündüklerinden kolay kolay çok şey saklayamaz ve kendine uzak diyarlardan gelen fuzulî tenkitlerin yabancılığını duyarak kolay kolay onlara kulak asamaz!” (“Romancının Şahısları II”) Öyleyse “Bir hakikati söyleyebilmek, onu ele geçirmek demektir.”

Romanı ise ana hatlarıyla ikiye ayırır. Birinci grup romanı macera, cinaî, vaka, tesadüf ve tefrika romanı olarak adlandırırken ikinci grup romana fikir, inkişaf ve tahlil romanı der. Üslûp meselesini ikinci grup roman bağlamında değerlendirir. Birinci grupta bir üslûp meselesi olmadığı kanaatindedir. “Üslûp, adî bir süs merakı değil, fikirlerle sözün, duygu ile ifadenin aralarındaki mahrem münasebetlerin uygunluğudur ve bütün edebiyatın vasıtası lisan olduğuna göre dilin doğruluğu, güzelliği, topluluğu ve ahengi demektir.”

İşte Abdülhak Şinasi Hisar’ın roman görüşünün özeti budur. Kendinden önceki yazarlar ve çağdaşlarının hiçbiri romana bu zaviyeden bakamaz. Onlar, romanın gayesini dışında/tesirinde ararken o, romanın kendi iç dinamiklerinde yani onu meydana getiren ve sanat eseri yapan unsurlarda arar. Böylece sanat, sanatkârın eserini meydana getirmek için duyduğu fıtrî ihtiyacı karşılamış olur.

Abdülhak Şinasi Hisar’ın bu kitaptaki yazıları da son derece güçlü ve estetik bir üslûpla kaleme alınmıştır.

 

Biyografileri

Abdülhak Şinasi Hisar, hatıralara dayanan biyografik eserlerinden İstanbul ve Pierre Loti’de Fransız deniz subayı, seyyah ve romancı Pierre Loti’nin Osmanlı ve İslâm kültürüne hayranlığı, İstanbul sevgisi, İstanbul’a dair hatıraları ve bıraktığı etki ile kara günlerimizde dostluğunu anlatır.

Asıl adı Louis Marie Julien Viaud olan Pierre Loti (1850-1923), bir subay ve ataşe olarak birçok kez Selânik ve İstanbul’a gelmiş, bu gelişlerinde uzun süre İstanbul’da yaşamış, Osmanlı hayat tarzı ve İstanbul’dan büyülenmişçesine etkilenmiş, Anadolu’nun işgali sırasında Avrupa’ya karşı Türkiye’yi savunmuş, Türkiye’yi ikinci vatanı olarak görmüş Türk dostu bir yazardır. Romanlarında aşk, yalnızlık ve ölüm temalarını, görevi dolayısıyla gezip gördüğü çok sayıdaki Asya ve Afrika ülkelerinden edindiği bilgi ve tecrübelerin ışığında izlenimci bir anlayışla ele alır. Gezip gördüğü ülkelerden en çok Türkiye’yi ve şehirlerden en çok İstanbul’u sever. İlk romanı Aziyade (1879), Selânik’te tanıyıp âşık olduğu Hatice adlı Çerkez güzeli bir cariyenin hikâyesidir ve olay İstanbul’da geçer.

Pierre Loti Türkiye’yi sevdiği kadar Türkler de onu sever ve sahiplenir. Ancak dönemin bazı aydın ve yazarları onun hakkında olumlu düşüncelere sahip değildir. Abdülhak Şinasi Hisar ise onu gerçek bir Türk dostu kabul ettiği için sever ve eleştirenlere karşı savunur.

Abdülhak Şinasi Hisar, Pierre Loti’nin, Avrupa devletleri tarafından İtalya’nın Eylül 1911’de Trablusgarp’ı istilâsıyla başlayıp Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı, Çanakkale Savaşı, Anadolu’nun işgali, Sevr Antlaşması ve derken Millî Mücadele yıllarıyla son haddine ulaşan vatanımızı parçalama plânlarının yürürlüğe konulduğu o zor zamanlarda inkâr edilmek istenen haklarımızı nasıl müdafaa ettiğini, bu esnada hangi zorluklar ve tehditlerle karşılaştığını, bunları hangi düşünceyle yaptığını eserlerini bir bir zikrederek anlatırken, bütün bu olaylar karşısında Türk aydın ve yazarlarının içinde bulunduğu trajik hâli şu hazin cümlelerle ifade eder:

“Düşünüyorum ki Edebiyat-ı Cedide zamanlarımızda üstat addettiğimiz muharrirlerden hiçbirinin eseri nihayet bir yabancının bu kitapları kadar sırf millî bakımdan bu kemiyet ve keyfiyette, bu kıratta, onunkilerle boy ölçüşecek bir eser teşkil etmiyor. Milliyetimiz ve memleketimizin hukuku, kendi müdafaamız ve kültürümüzün mahiyeti bakımından bu nispette bu kadar kıymetli eserlerimiz mevcut muydu? Denilebilir ki bunların hepsi birden daha hiçbir muharririmize nasip olmuş değildir. Loti’nin ruhunun bir kısmı açıktan açığa bir Şarklı olduğu görülüyor. Eserlerinin bir kısmıyla, âdeta kendisinin ikinci bir vatanını teşkil eden Türkiye’ye ait eserleriyle Şarklı ve hatta kısmen Müslüman ruhuyla bu ikinci vatanını söylemiş, yazmış ve duyurmuş oluyor.”

Abdülhak Şinasi Hisar’ın, Pierre Loti’ye başta Türk dostu olduğu için derin bir sevgi ve saygı beslediği açıktır. Nasıl beslemesin ki? Kendimizi anlatacak ve haklarımızı savunacak kimsenin olmadığı zamanlarda bu işi Pierre Loti yükleniyor. Abdülhak Şinasi Hisar, olaya önce buradan bakıyor. Sonra da hatıralarına değer veren bir yazar olduğu için onu önemsiyor, üslûbunu ve tarzını kendine yakın buluyor. Elbette onun, Pierre Loti’ye karşı nesnel olması ve ona eleştirel yaklaşması beklenmemelidir. Buna rağmen o, yazılarında onun bazı bilgi yanlışlarını düzeltmekten geri kalmamıştır. Fakat Pierre Loti’ye, mutaassıp addedilen ve bu yüzden Türk inkılâbına uymayan fikirlerinden dolayı tepki gösterilmesini; bazı yazarların, onun geçmiş zamanlardaki hayatımızı sevmekle bizimle eğlendiğini sanmalarını; yine bazı yazarların, halkın Pierre Loti’yi sevmesini bir “hastalık” olarak görmesini ve bizim için yaptıklarına ve hatırasına karşı vefasızlığı anlamsız bulur ve buna üzülür.

Hatıralara dayanan biyografik eserlerinden Yahya Kemal’e Veda’da şairin Paris’te geçen gençlik zamanlarını, Türk Ocağı’ndaki yerini, şiir ve tarih görüşünü, şiir ve nesirlerini değerlendirir. Uzun ve muhkem cümleleri, güçlü ifade ve üslûbu sayesinde sayfalarla anlatılabilecek konuları özlü ve etkileyici bir şekilde bir iki paragrafta özetler. Meselâ Yahya Kemal’in durduğu yeri bir paragrafta anlatırken, “Yahya Kemal tam da budur.” dedirtir:

“Yahya Kemal, bizim neslimizin her genci gibi muasır Fransız şiirini bir öncü olarak okuyordu. Ancak Fransız şiirinde bir manzume, bir kıta, bir beyit yahut bir mısraın cazibesine kapıldığı zaman, kendi içindeki o hiç göz yummayan sabit bakışlı sanatkâr hiç şüphesiz bu şivenin, bu nüktenin Türkçede nasıl eda edilebileceğini düşünüyordu. Ve Yahya Kemal’in muasırları olan gençlerden belki ayrıldığı ve onlara muhakkak üstün kaldığı esaslı nokta bu idi. Denilebilir ki Yahya Kemal, İstanbul’a döndükten sonra bizim millî havamız içinde Avrupa’yı bir an unutmamış olduğu gibi Paris’te bu dokuz senelik ihtiraslı hayatı içinde de Türkiye’yi, Türkçeyi ve Türklüğü bir an unutmuş değildir. İşte bunun için bize hem en millî hem en Avrupakârî şiirleri o vermiştir.”

Yahya Kemal’i yazarken edebiyatımızda eleştirmenin yokluğunu hisseder: “Edebiyatımızın büyük bir noksanı nesillerden beridir büyük bir edebiyat münekkidimizin yetişmemiş olmasıdır.” der. Hemen hemen aynı yıllarda aynı düşünceyi benzer ifadelerle Ahmet Hamdi Tanpınar da dile getirir. Bu iki yazar, yokluğunu hissettikleri şeyi kendileri yapmaya çalışır. Edebiyatımızda edebî tür olarak eleştiri böyle gelişir.

Abdülhak Şinasi Hisar’ın eleştiriye örnek teşkil eden en özgün ve önemli eseri Ahmet Haşim: Şiiri ve Hayatı adlı eseridir. Eleştiri tarzını ve üslûbunu en doğal hâliyle bu eseri yansıtır. Burada önce yazarın eserinin doğru anlaşılması için önem arz eden hayatından kesitleri kendi hatıralarıyla mezcederek bir kişilik tahlili yapar. Sonra eseriyle hayatı arasındaki ince ve mahrem ilişkiyi keşfeder ve onu misalleriyle gösterir. Ardından eserin dilini ve temasını zamanın geçerli ve moda olan dili ve fikirleriyle karşılaştırır. Hükmünü ve tercihini yazardan yana ortaya koyarken eleştiri kabiliyetini ve üslûp hünerini sergiler. Böylece okuyucu, konu edilen/değerlendirilen yazarı ve eserini hissederek, yaşayarak ve biraz da benimseyerek okur. Neticede maksat hâsıl olur; edebî zevkle yazılan kitap edebî zevkle okunur.

Geçmiş zamanların Bağdat’ı, Dicle Nehri kıyılarında geçen çocukluk yılları, akşam ve gecenin sessizliğinde bülbül sesleri, gökyüzünde ve nehrin sularında parıldayan ay, hayalinde çocukluk hatıraları ve annesi, derin ve iz bırakan hislerle geçmiş zaman hülyaları; şarap misali yıllandıkça kıymeti artan, uzaklaştıkça yakın hissedilen, şiirleştikçe ete kemiğe bürünen duygular ve duygulanmalar... İşte Abdülhak Şinasi Hisar’ın gözüyle Ahmet Haşim’in “Şi’r-i Kamer”i; bir şiirin ve bir şairin hikâyesi; bizim hikâyemiz...

Ahmet Haşim, bir gün Galatasaray Mektebindeyken edebiyat hocası Ahmet Hikmet’in (Müftüoğlu) şiire ilişkin “Bir şiir yazılmak için bir fikir düşünülüp mantıkî bir kanaat ifade edilirse bu yazı bir şiir olmazdı. Şiir ancak kullanılan güzel kelimelerin yardımıyla ve ahenkli kafiyelerin sayesinde tatlılaşarak mantığın haricinde bir eda ile hakikî bir şiir olabilirdi.” tarzında bir düşüncesinden son derece etkilenir. Şiir görüşünün ve tutumunun temelini bu düşünce oluşturur. “Şiirde Mana” başlığıyla önce Dergâh’ta neşrettiği (Numara: 8, 5 Ağustos 1337/1921) ve daha sonra küçük değişikliklerle şiir kitabı Piyale’nin (1926) önüne koyduğu “Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar” başlıklı manifesto gibi makalesindeki görüşlerinin ilham kaynağı burasıdır.

Yahya Kemal gibi Ahmet Haşim’i de şiirlerinden örnekler vererek eleştirmekten geri durmaz. Ahmet Haşim’in ise bu eleştirilere hak verdiğini söyler.

 

“Dalların zirvesindeyiz ancak,

Yarı yoldan ziyade yerden uzak,

Yarı yoldan ziyade maha yakın.

 

(Zaten sanıyorum ki bu şiir daha iyi duyulmak için:

 

Yarı yoldan ziyade maha yakın

Yarı yoldan ziyade yerden uzak!

 

tarzında olmalı idi.)”

Aynı şekilde:

“‘Bir taraf bahçe, bir tarafta dere’ mısraının aslı, belki ‘Bir taraf bahçe, bir taraf da dere’ olmalıydı.”

Ahmet Haşim’in nesri için düşüncesi şudur:

“Ahmet Haşim’in ince, zarif, nükteli, sanatlı, işlenmiş, kadife gibi yumuşak ve açılmış çiçekler gibi olgun nesrini medih için ne söylense belki az gelir. Ekseriyetle pek zeki ve bazen de için için müstehzi olan bu nesir, hakikaten ne güzeldir!”

Ahmet Haşim, devrinin ünlü zevatı gibi ülkesini terk edip yurt dışına gitmez. Diğer taraftan sözde milliyetçi ve vatansever değildir; “1914’te askere alınıyor, ihtiyat zabiti oluyor ve Çanakkale Muharebesine iştirak ediyor.”

Kitapta Ahmet Haşim’in hayatından kesitler anlattığı bölümlerde onun yaşadığı zorlukları ve şikâyetlerini aktarırken şöyle bir paragraf oldukça dikkat çekicidir:

“Esasen Ahmet Haşim’in gizli gururu, başkalarının kendisine acımalarına hiçbir zaman razı olmazdı. Bunun için bütün bu hisler kendisine pratik bir yardım yapılmasından ziyade hüzünlü bir düşünüş şeklinde tecelli ediyordu. Bunun için gizlice beklediği şey, belki de kendisinin şiir payesinin daha ziyade takdir olunması ve daha iyi anlaşılmış bulunması idi. Haşim, bilhassa şiirlerinin güzel mısralarının anlaşılmazlıkları karşısında isyan ediyordu.”

Burada şairin karakterini esastan ve ustaca tahlil eder. Yine şu paragrafta onun bir başka yönünü özünden yakalayıp aktarır:

“Ahmet Haşim’in öyle bir kafası vardı ki kendisine yapılmış bir iyiliği hazmedemez, zihninde büyütür, bunu yapmış olan adamın bundan birtakım ahkâm çıkaracağına hükmeder, kendi üzerinde bir velâyet hakkı duyacağını farz eder ve zihni böylece yavaş yavaş o adamın aleyhine harekete gelerek ve işleyerek eğer ona karşı istiklâlini ispat etmezse bir nevi himayenin hacaleti altında kalacağını sanır, nihayet günün birinde artık duramaz, yapılacak en müstacel iş olmak üzere gider, bu kendisine iyiliği dokunmuş olan adama çatardı. Ahmet Haşim hayatında böylece kendisine bir yardım etmek fırsatını bulmuş olan bütün insanlara, bu iyiliklerinin hatırası kendisinde daha silinmeden evvel hücum etmek mecburiyetini duymuş ve hücum etmiştir.”

Ahmet Haşim’in hastalığı ve son günlerini anlatırken ölüm gerçeğine farklı bir ayna tutar:

“Mektep arkadaşlığı, fikir ve his yakınlığı, insanlar arasında bir nevi akrabalık tesis ediyor. İnsan tanıdıklarını değil, yalnız yabancıların ölümünü işitse, ölümü belki bir türlü tahayyül edip anlayamayacaktı. Çünkü tabiat, ölümü sanki bize göstermiyor, saklıyor gibidir. Onu ancak yakınımızdan, kendi neslimizden, kendi muhitimizden, hulâsa içimizden birini sarmaya başladığı vakit, ancak o zaman anlıyoruz ve görüyoruz ki her giden hayat, karışmış olduğu bütün hayatlardan birer parçasını da beraber sürükleyip götürüyor.”

Ahmet Haşim’den “Melâli anlamayan nesle aşina değiliz.” ve “Bize bir zevk-i tahattur kaldı / Bu sönen, gölgelenen dünyada!” gibi unutulmaz mısralar naklederken aslında onunla olan ruh akrabalığını anlatmış olur.

Dikkat çeken başka bir husus da Abdülhak Şinasi Hisar’ın Ahmet Haşim: Şiiri ve Hayatı adlı eserinde Yahya Kemal’in ve Yahya Kemal’e Veda adlı eserinde Ahmet Haşim’in olmamasıdır. Oysa bu iki şair ve onların şiiri döneminde birlikte ve kıyaslanarak okunur ve değerlendirilirdi. Onun böyle bir hassasiyete sahip olması, birbirini kıskanan ve birbiriyle geçinemeyen iki şairin ikisinden de vazgeçmemesi ve ikisini hem ayrı hem de birlikte çok sevmesindendi. Yani birini diğerine feda etmeden anlatmaya çalışmıştır.

Konumuz bağlamında son olarak şunu da söylemek gerekir: Yahya Kemal’in şiirde Ahmet Haşim’den üstte olduğu fikri nasıl ezbere dayalı bir yanılsamaysa yine onun nesirde çağının öncüsü olduğu fikri de aynen öyle ezbere dayalı bir yanılsamadır. Modern Türk şiirinin XX. yüzyıldaki gerçek öncüsü önce Ahmet Haşim ve ardından onu takip etmeye çalışan Yahya Kemal’dir. Bunu, her iki şairi karşılaştırarak okuyanlar rahatlıkla görecektir. Modern Türk nesrinin XX. yüzyıldaki ilk öncüleri ise Abdülhak Şinasi Hisar ve Ahmet Haşim’dir. Yahya Kemal’in nesri Abdülhak Şinasi Hisar’ın nesrinin yanında kuru bir tekrar ve yer yer bir klişeden ibarettir. Nesirde Abdülhak Şinasi Hisar’ı asıl Ahmet Haşim’le kıyaslamak gerekir. O zaman Ahmet Haşim’de fikir ve ruhun, Abdülhak Şinasi Hisar’da ruh ve üslûbun öne çıktığı görülecektir. Bu da biri diğerini tamamlayan, biri diğerinden rol çalmayan bir husustur. Şiirde ve nesirde Yahya Kemal ezberi, onun aristokratlığından kaynaklanmaktadır. Yani eserine verilen değer ve gösterilen ilgi daha çok şahsıyla alâkalıdır.

Geçmiş Zaman Edipleri, Abdülhak Şinasi Hisar’ın yakından tanıdığı bazı yazarlar hakkında hatıralarından hareketle kaleme aldığı deneme, hatıra ve portre türü yazılarından oluşmaktadır. Bu kitapta toplanan yazılarında anlattığı kişilerin hayatlarını ve psikolojik hâllerini trajik ve etkileyici bir üslûpla hikâye eder. Hatıralarını yâd ederken onların hayatlarından ve eserlerinden geriye kalanlara bakar ve acı gerçeği usulünce dile getirir. Bu metinlerde eleştirel değil, betimleyici bir üslûp ağırlık kazanır.

Geçmiş Zaman Edipleri’nde çok ilginç yazılar vardır. Meselâ “Halit Raşit” bunlardan biridir. Abdülhak Şinasi Hisar, bir gün Paris’teyken tanıdığı Halit Raşit adlı biraz şair ve sosyalist bir Türk gencinin Rus sevgilisiyle/metresiyle birlikte yaşadığı fakir talebe odasına gider. Orada gördüğü ve sonradan 1917 Ekim Devriminin önderi olan SSCB’nin kurucusu Vladimir İlyiç Lenin’le karşılaşmasını anlatır. Anlaşılan sürgündeki Rus muhalifler, Halit Raşit’in odasında toplanmışlardır.

“Esvapları siyah ve yüzleri sarı birçok genç sakallı Ruslar, burada matemli edalarla oturmuşlar, belki başlıca gıdalarını teşkil eden çay içiyorlardı. Biraz konuştuk. Bu hava benim ruhumu sıkıyordu. İhtimal ki bu fakir, sarı ve siyah odanın loşluğunda, mahrumiyetten kısılmış ve bitkin bir sesle konuşan ve birbirine benzeyen (zira bir hayat ve mukadderatın adamları hep birbirini andırırlar) ve âdeta birer tarik-i dünyaya dönmüş olarak çay içenlerden biri, sonraları bir kısım beşeriyetin talihini ve bir kısım dünyanın yüzünü değiştirecek olan insanlardan biri idi: Lenin!... Ve belki böylece ben, haberim olmadan o gün kendisiyle bir müddet beraber bulunmuşumdur. Zira Lenin’in, o senelerde Paris’te gayet mütevazı bir hayat geçirdiğini ve Closerie des Lilas kahvesine bir iki kere bu çiftle birlikte gitmiş olduğunu sonradan işittim. Belki bu tarih, daha sonraki bir zamana tesadüf eder. Fakat böyle olmasa da şimdi milyonlarca zihni dolduran bu isim, vakitsizken yani daha hiçbir mana ifade etmediği zamanlar kulaklara değse de hafızaya bir şey söylemediği için hatırda kalamazdı.”

Müthiş bir tasvir ve anlatım; sözünü ettiği kişiyi hem görüyor hem görmezden geliyor, hem gücünü ve büyüklüğünü takdir ediyor hem geçmişini ve zayıflığını gösteriyor. Neticede hayata, hayatın garip cilvelerine ve mukadderata teslim oluyor, hatıralarını anlatarak/yazarak o günleri tekrar tekrar yaşıyor ve yaşadıklarını bize de hissettiriyor.

Geçmiş Zaman Edipleri’nde insan ve aile ilişkileri, söylentiler, malûmat, çevre, durumlar, karakter tahlilleri, hatıralar ve yazarlık hikâyeleri büyük bir itinayla, geçmiş zaman diliyle ve bir üstat üslûbuyla anlatılır. Geniş açılı eleştirel bir ruh fotoğrafı çekilir. Bu fotoğraf içinde isteyen herkes kendine bir yer bulabilir.

Genç kuşaktan çok sevdiği ve kendi tarzına yakın bulduğu/gördüğü Ziya Osman Saba’nın ölümü üzerine yazdığı yazının son paragrafı, şairin ve eserinin veciz bir tahlilidir. Anlatımıyla şairi hissettiren ve eserinin hükmünü ortaya koyan bir değerlendirme örneğidir:

“Ziya Osman Saba, yavaş yavaş, zaman ile tesis etmiş bulunduğu ve muhit ve iklim içinde samimî sanatının hudutlarını taşmayarak, şiirleriyle hep ruhunun duygularını yazmak, hep çocukluk hislerini duyurmak, hep bir aile evinin hatıralarını söylemiş ve hep ölüleri yâd etmiş oluyor. Bazen de Tanrı’sına, manevî duygularını aşan hitaplara eriyor. Hep aynı gündelik kelimelerin yardımıyla, hiç adileştirmediği diliyle şiirlerinde ne kahramanlık menkıbeleri söylenilmekte ne de aşk ilâhesinin çektirdiği buhranların uzun ilâhileri duyulmaktadır. Kendisi o kadar mazbut ve mütevazı görünür ki ömrünün sıyanet melekleri olan samimiyet ve ciddiyet sayesinde şiirin duymadığı ve ruhunun inanmadığı mübalâğalara hiçbir zaman sapmamıştır.”

 

Deneme, Roman ve Diğer Eserleri

Abdülhak Şinasi Hisar’ın üslûpçuluğu, hiç şüphe yok ki Boğaziçi Mehtapları, Boğaziçi Yalıları ve Geçmiş Zaman Köşkleri adlı deneme kitaplarıyla zirve yapar. Şiirsel anlatımın hâkim olduğu bu kitaplardaki yazılarında mekân ve eşyalar ile insan ve varlıkları geçmiş zaman üzerinden anlatırken gerçekle hayalin, madde ile aşkın olanın iç içe girdiği bir hayat tasavvur eder. Bu tasavvur, nostaljiden çok bir tekliftir. Gündelik olanı yeterli görmeyen, asalet ve sürekliliği arayan ve tercih eden bir teklif. Bu yazılarında ahenk ve güzelliğin hâkim olduğu bir anlatımı vardır. Üslûpçuluğu esas olarak kendini bunlarda gösterir. Bu tür yazılarını yaşayarak ve hissederek okursunuz. Anlatımında hatırladıklarıyla hayal ettikleri birbirini tamamlar. Bazen geçmişte olanı görmek istediği gibi, bazen de hayalî olanı yaşanmış gibi anlatır. Böylece zaman kavramını geçmiş zaman üzerinden sürekli hâle getirir:

“Zaman dediğimiz ve kendine mahsus bir cismi olmayan o evveli ve ucu bulunmaz mesafe içinde bütün günlerimizin bir dünü ve sonuncusundan maadasının da bir yarını vardır. Fakat zaman dünü bugünden, bugünü yarından ayıramaz. Çünkü o hep devam eden bir şeydir. Geçen ancak biziz ve her şeydir. Zaman birdir ve ebediyettir. Biz yaşadığımız zamanı ancak kendimize göre mazi, hâl ve ati diye üç kısma ayırıyoruz. Fakat zamanın böyle bölünmesi keyfîdir. Zamanı maziden ayıran hiçbir fasıla yoktur. Mademki geçen bir zaman yoktur; her ‘zaman’ bir mazi olmuştur ve yine maziye dönecektir. Mademki her hâl ve her istikbal de atide bir mazi olacaktır. Mademki her neslin de bir mazisi vardır. Fakat bu, bir ve aynı değildir. Zaman içinde mazi diye muayyen bir devre verilecek bir isim, bir zaman parçası yoktur. Evvelki gün geçmiş neslin ati dediğine biz bugün mazi diyoruz. O neslin mazisi, hâli ve atisi bizim için hep birden mazi olmuştur. Kendi içimizde hâlâ yaşadığını duyduğumuz bir zaman parçası da bizim için hâlâ yaşadığımız bir hâl demektir.” (Boğaziçi Mehtapları)

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “mazi seyahatnamesi” dediği, kendisinin de eserleri arasında en çok beğendiği ve âdeta “mısra-ı berceste”si kabul ettiği Boğaziçi Mehtapları’nda çocukluğunun Boğaziçi’ndeki mehtap sefalarını ve buradaki musiki fasıllarını bütün ayrıntılarıyla tasvir ederek anlatır. Kitabın son bölümü olan “Hatırlayış”taki zaman tasavvuru ve bu tasavvurun içinden hatıralara bakışı gerçekten çok özeldir. Bu bölümdeki yazılarında kendince bir zaman ve hayat felsefesi vardır. Zaman içinde hatıraya dönüşmüş hayatların ebedîliği ve mazi cenneti...

“Hemen hiç kimse zamanın kendine mahsus çerçevesi içinde kalmaya razı olmaz. Hâl içinde yaşayanların bir kısmı istikbale vurgun, bir kısmı da maziye âşıktır. Gençlerin çoğu tahayyül ettikleri bir atide ve yaşlıların çoğu daha emin olarak hatırladıkları bir geçmişte yaşarlar. En güzel zamanımız ya hayalimizde atiyi kurduğumuz ya hafızamızda maziye konduğumuz zamandır. Hemen herkes, uzun müddet umduğuna göre geleceğini sandığı bir zamanı kolladıktan sonra yavaş yavaş kendi gençliğinde geçmiş olan zamanları aramağa koyulur.”

Elbette geçmiş zamanın geri gelmeyeceğinin farkındadır. Ancak bu geçmişin inkârı anlamına gelmemelidir. Zira geçmişin inkârı başka ve çok tehlikeli bir durumdur. Bu sebeple geçmişe yüklediği anlama bir de buradan bakmak gerekir:

“Geçmiş bir zamanı diriltmek, kendi gençlik çağımızı tekrar etmek gibi tamamen imkânsızdır. Fakat insanın da, milletin de sağlam temelleri bu tekrar dirilmesine imkân olmayan geçmiş zamanlarıdır. Milliyetçilik muarızları en evvel millî maziyi unutturmak isterler. Bir millete yapılabilecek sinsi ve en şeytanî hücum onun vicdanından mazisini almak, hafızasında mazisini yok etmektir. Bundan mahrum edilen bir millet en emin kuvvetini kaybetmiş olur. Bize saldıran düşman daima topraklarımıza ve ölülerimize hücum eder. Zira biz, o topraklarla o ölülerin mahsulleri ve devamlarıyız.”

Boğaziçi Yalıları’nda Boğaziçi’ndeki yalıları çocukluk hatıralarının ışığında ele alır ve onları dolduran eşya ve insanları anlatır. Geçmiş Zaman Köşkleri’nde İstanbul’un eski köşklerindeki insanları, hayatları ve güzellikleri anlatarak kaybolmuş çocukluk günlerini yâd eder. İnsanlar, mekânlar, tabiat, eşyalar, hayatlar, ilişkiler, değerler, incelikler ve zevklerin birbiriyle uyumunu zengin anlatım ve üslûbuyla ebedîleştirirken bir “Boğaziçi Medeniyeti” anlayışı tasavvur eder. Maddî, manevî ve kültürel unsurlarıyla, incelik ve güzellikleriyle uyum içinde birlikte yaşama zevk ve kültürü demek olan bu medeniyet anlayışı, aynı zamanda Batıyı taklit eden yeni hayat tarzına ve telâkkilerine alttan alta ince bir eleştiridir.

Abdülhak Şinasi Hisar’ın romanları da deneme, hikâye ve roman karışımı kendine özgü özellikleri olan anlatılardır. O güne kadar alışılmış roman tekniklerinin dışında yeni ve orijinal bir teknik kullandığı romanlarında, erken dönem postmodern romanın izleri görülür. Fahim Bey ve Biz, 1942’de CHP Hikâye ve Roman Mükâfatında üçüncülük kazanır. Bu romanında Fahim Beyin şahsında hayatı boyunca başta kendinden olmak üzere insanlardan ve hayatın gerçeklerinden kaçan, daha çok hayal âleminde yaşayan bir insanın hayatı çevresindekilerle birlikte hikâye edilir. Çamlıca’daki Eniştemiz’de bazen akıllı geçinen birçok insandan daha akıllı, bazen de dengesiz bir tip olan “deli enişte” üzerinden çocukluk hatıralarındaki toplum hayatını ele alır. Ali Nizamî Beyin Alafrangalığı ve Şeyhliği’nde aileden kalan mirası alafrangalık yolunda zevk ve sefa içinde tüketen, sonra da Çamlıca’da harap bir evde açtığı tekkede fakir bir Bektaşî şeyhi rolü yaparken çıldırarak ölen Ali Nizamî Beyin iki dünyaya (alafranga-alaturka) ait çelişkili hayatını konu edinir.

Abdülhak Şinasi Hisar’ın roman üçlemesinde (triloji) geçmiş zaman kipiyle anlatmaya çalıştığı kendinden, insanlardan ve hayatın gerçeklerinden kaçan ve hayal âleminde yaşayan insan tipi, güzellikleriyle eski toplum hayatı ve eski ile yeni hayat tarzının çelişki ve çıkmazları; esasında yeni insan tipi, yeni toplum anlayışı ve yeni hayat tarzına karşı içinde sakladığı eleştirel tavrıdır. Tabiî bunu kendi üslûbuyla ve dolaylı olarak yapar. Biz, onun romanlarından Batıyı taklit eden yeni hayat tarzından hazzetmediğini, ona karşı köklü eleştirilerinin olduğunu anlarız.

Yazarlığı; makale, biyografi, deneme ve romanlarının dışındaki diğer eserlerinde de aynı minval üzere devam eder. Aşk İmiş Her Ne Var Âlemde, “yalnız aşka ve onun akrabası hislere dair” aruz vezniyle yazılmış çeşitli şairlerin mısra ve beyitlerden oluşan bir güldestedir. Onun ince zevkini yansıtan bu seçki, aynı zamanda yeni şiire karşı bir tavır, dolaylı bir eleştiri sayılabilir. Çünkü her tercih bir tavırdır.

Geçmiş Zaman Fıkraları da XIX. yüzyılda yaşamış ve tarihe mal olmuş bazı şahsiyetlere ait hatıra, fıkra ve anekdotlardan oluşan bir güldestedir. İçerdiği konular ve taşıdığı ortak özellikler, seçkinin büyük bir dikkatle derlendiğini göstermektedir. Güldüren, düşündüren, eleştiren, yol gösteren, en önemlisi de insana ve topluma çok yönlü ayna tutan bu hikâyecikler, yazarın bir çeşit dolaylı eleştiri araçları gibidir. Yani bu eseri, onun mizahî üslûbundaki eleştiri damarını yansıtmaktadır. Yazar, sanki söylemek istediği bazı şeyleri bunlar vasıtasıyla söylemeye çalışmaktadır.

Türk Müzeciliği adıyla derlenen yazıları ise Abdülhak Şinasi Hisar’ın pek bilinmeyen bir yönünü ortaya koyar. Kültür varlıklarının korunup yaşatılması, yeni nesillerin geçmişle sağlam ve sağlıklı bağlar kurmasında bunların rolü, bu konuda kurumsallaşmanın önemi; müze kültürü, müzelerimiz ve zamanındaki müze projelerinin hayata geçirilmesi için duyduğu heyecan onun ne büyük bir millî kültür davası sahibi olduğunu gösterir. Bu defa geçmişte değil, gelecekte yaşamaktadır. Konumuz açısından bu yazılarındaki yapıcı rolü ve kuşatıcı üslûbu dikkat çekicidir.

 

Sonuç

Türk edebiyatında modern anlamda eleştirinin öncülerinden biri Abdülhak Şinasi Hisar’dır. O, kitaplar ve yazarlar üzerine yazdığı makaleleri, hatıralara dayanan biyografik eserleri, deneme ve hatta romanlarıyla eleştiride üslûbun önemini hissettiren ilk yazarlardan biridir. Abdülhak Şinasi Hisar’ın eleştiriye kazandırdığı üslûp hassasiyeti, bunun yanında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ona kattığı fikrî derinlik ve nihayet Hüseyin Cöntürk’ün getirdiği yöntem ciddiyeti sağlıklı bir eleştiri için birbirini tamamlayan üç temel unsurdur. Günümüzde edebiyatın bu üç temel unsuru birleştiren güçlü eleştirmenlere ihtiyacı vardır. Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Hüseyin Cöntürk’ün eleştiri adına ortaya koyduğu birikim ve tecrübe, günümüz eleştirmenlerine yol göstermeye devam etmektedir.

Son olarak bir hususa daha dikkat çekmek gerekiyor: Modern Türk edebiyatında eleştirinin kurucusu bu üç şahsiyetin; Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Hüseyin Cöntürk’ün birbirine benzeyen şaşırtıcı ve ilginç bir kader çizgisi vardır: (1) Her üçü de bekârdır. Bir evlilik hayatları olmamıştır. Bir yuva kuramamışlar, çoluk çocuk sahibi olamamışlardır. (2) Her üçü de dine ve dinî hayata karşı oldukça mesafelidir. Herhangi bir dinî inançlarının olup olmadığı meçhuldür. Bu konuda hayatlarının sonuna doğru büründükleri yalnızlık kaynaklı ve ölüm korkusunun sebep olduğu öte dünyanın varlığına inanır gibi görünen ve kısmen dinî sayılabilecek tavırları yanıltıcı olmamalıdır. Bunlar, yolun sonunu iyice hisseden ama bir adım atma cesareti de olmayan insanların çelişkili, ikircikli ve çaresiz hâlleridir. (3) Her üçü de öncü nitelikte bir iş yapmış olmalarına rağmen yapılan işi omuzlamada öncü olmayı başaramamış ve bir hareket oluşturamamışlardır. Anlaşılmaz bir cesaretsizlikleri, anlamsız bir ürkeklikleri ve tarifsiz bir yalnızlıkları vardır. Bu yüzden her üçünün yaptıklarının önemi yaşarken pek anlaşılmamış, ölümlerinden sonra ise âdeta yeniden keşfedilmişlerdir. Sanki eleştirimiz de böyle bir kaderi tevarüs etmiş gibidir! Filizlenmeye başladığı tarihten günümüze dek bir buçuk asra yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen yetkin ve cesur bir temsilci bulamamış, güçlü ve etkin bir hareket oluşturamamıştır. Kim bilir belki de bunun doğum sancısını çekmektedir.

 

KAYNAKÇA

Sermet Sami Uysal, Abdülhak Şinasi Hisar, Sermet Matbaası, 1961.

Necmettin Turinay, Abdülhak Şinasi Hisar, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1993.

Abdülhak Şinasi Hisar, Kitaplar ve Muharrirler I / Mütareke Dönemi Edebiyatı, Yapı Kredi Yayınları, 2008; Kitaplar ve Muharrirler II / Edebiyat Üzerine Makaleler (1928-1936), Yapı Kredi Yayınları, 2009; Kitaplar ve Muharrirler III / Romana Dair Bazı Hakikatler (1943-1963), Yapı Kredi Yayınları, 2009; İstanbul ve Pierre Loti, Yapı Kredi Yayınları, 2005; Yahya Kemal’e Veda, Yapı Kredi Yayınları, 2006; Ahmet Haşim: Şiiri ve Hayatı, Yapı Kredi Yayınları, 2006; Geçmiş Zaman Edipleri, Yapı Kredi Yayınları, 2013; Boğaziçi Mehtapları, Sebil Yayınevi, 1995; Boğaziçi Yalıları, Yapı Kredi Yayınları, 2006; Geçmiş Zaman Köşkleri, Yapı Kredi Yayınları, 2006; Fahim Bey ve Biz, Varlık Yayınları, 1966; Çamlıca’daki Eniştemiz, Yapı Kredi Yayınları, 2005; Ali Nizamî Beyin Alafrangalığı ve Şeyhliği, Yapı Kredi Yayınları, 2005; Aşk İmiş Her Ne Var Âlemde, Yapı Kredi Yayınları, 2006; Geçmiş Zaman Fıkraları, Yapı Kredi Yayınları, 2006; Türk Müzeciliği, Yapı Kredi Yayınları, 2010.

 

Edebiyat ve Eleştiri Yazıları / Toplu Yazılar (2020)

TÜRK HİKÂYE VE ROMANININ NAMUSU BİR YAZAR: SABAHATTİN ALİ

Hayatı ve Ölümü

 

Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907’de Yunanistan’ın Trakya kesiminde eski bir Osmanlı şehri olan Gümülcine sancağına bağlı Eğridere kazasında doğdu. Baba tarafından ailesi aslen Trabzon Ofludur. Piyade yüzbaşısı olan babasının görevi ve kendi işi dolayısıyla hayatı Ege ve Orta Anadolu’nun çeşitli şehir ve kasabaları ile İstanbul ve Ankara’da geçti. Askerî okula gitmek istiyordu fakat o yıl askerî okullar öğrenci almadığı için Balıkesir Dârülmuallimînine girdi ama okulunu İstanbul’da tamamlayabildi. Millî Eğitim Bakanlığının imtihanını kazanarak Almanya’ya gitti ancak öğrenimini bitiremeden yurda döndü. Çeşitli okullarda Almanca öğretmenliği yaptı. Atatürk’ü hicvettiği gerekçesiyle ve diğer bazı yazılarından dolayı hüküm giyip ceza evine girdi. Almanya’dayken Batı edebiyatının bazı önemli yazarlarını okuma imkânı buldu. Nâzım Hikmet’le tanıştı. Gazeteciliğe başladı, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la birlikte siyasî mizah gazetesi çıkardı. Bir ara Millî Eğitim Bakanlığında memurluk ve Musiki Muallim Mektebinde Türkçe öğretmenliği yaptı. Almancadan çevirileri bulunan Sabahattin Ali, siyasî yazıları sebebiyle sürekli kovuşturmaya uğradı. Sırça Köşk adlı kitabı, Tek Parti Döneminde Bakanlar Kurulu Kararıyla toplatıldı. Kısa bir süre de olsa kamyon satın alarak nakliyeciliğe başladı. 2 Nisan 1948’de Kırklareli’nde Bulgaristan sınırından yurt dışına çıkmak isterken kendisine kılavuzluk eden kimse tarafından veya yakalandıktan sonra karakoldaki işkence esnasında öldürüldü ve ölümü hâlâ faili meçhul bir cinayet olarak aydınlatılmayı beklemektedir.

 

Şiirleri

Sabahattin Ali, her şeyden önce bir hikâye yazarıdır. Şiir, oyun, masal ve roman denemeleri bu gerçeği değiştirmez. Esasında hikâye dışındaki türler, bir çeşit onun hikâyeyi arama çabası sayılır.

Sabahattin Ali, edebiyata şiirle giriş yapar. İlk önce şiir kitabı yayımlanır. Şiiri, biçim, üslûp ve mısra tekniğine bakıldığında çağında yazılan şiirin etrafında dolandığı ama hiçbir anlayışta karar kılamadığını gösterir. Şiirleri, halk şiirinin ses ve söyleyiş özelliklerinden, divan şiirinin bazı biçimsel tecrübelerinden, hece şiirinin yeni arayışlarından, Nâzım Hikmet tarzı serbest şiirin mısra tekniklerinden; fabldan, lirikten ve epikten çok hızlı ama kararsız, istikrarsız ve yüzeysel izler taşır. Bütün bunlar onun bir arayış içinde olduğunu, hikâye yazmaya başladığında ise aradığının hikâye olduğunu ortaya koyar. O, her şeyden önce sözü olan ve anlatmak isteyen bir yazardır. Ona göre buna en uygun tür de kuşkusuz hikâyedir.

Şiirleri arasında bestelenmiş ve unutulmaz olanları vardır. İsyankâr ve gür sesli bir şairdir o. Bir ayağı halk şiirinde, bir ayağı Nâzım Hikmet ile Ahmed Arif arasında bir yerdedir. Ne var ki şiiri kısa solukludur. Çünkü anlatıma daha yatkın olan dili, şiiri sürdürmeye elverişli değildir.

 

Göklerde kartal gibiydim,

Kanatlarımdan vuruldum;

Mor çiçekli dal gibiydim,

Bahar vaktinde kırıldım.

 

Yâr olmadı bana devir,

Her günüm bir başka zehir;

Hapishanelerde demir

Parmaklıklara sarıldım.

 

Coşkundum pınarlar gibi,

Sarhoştum rüzgârlar gibi;

İhtiyar çınarlar gibi

Bir gün içinde devrildim.

 

Ekmeğim bahtımdan katı,

Bahtım düşmanımdan kötü;

Böyle kepaze hayatı

Sürüklemekten yoruldum.

 

Kimseye soramadığım,

Doyunca saramadığım,

Görmesem duramadığım

Nazlı yârimden ayrıldım.

(Hapishane Şarkısı I)

 

Sabahattin Ali’nin şiirleri bütün eserleri içinde elbette anlamlı ve değerlidir. Çünkü bir hikâye yazarı olarak başarısının izleri şiirinde görülür. Şiirleri; yazarlık hayatında bir ilk durak, bir arka bahçe hükmündedir. Dolayısıyla şiirini, hikâyesini besleyen bir damar olarak değerlendirmek gerekir. Hikâyelerindeki derin ve etkili anlatım, büyük ölçüde şiir tecrübesinden kaynaklanır. Şiiri edebî bir tür olarak sürdürmese de o, hikâyelerinde bir duyarlık olarak varlığını alttan alta her zaman hissettirir. Neticede bu duyarlık, hikâyelerinin anlatımını zenginleştirir ve edebî tadını artırır.

 

Hikâyeleri

Sabahattin Ali, toplumcu gerçekçi yeni Anadoluculuk anlayışının hikâyede ilk örneklerini veren bir yazardır. Giderek köy edebiyatına ve ardından toplumcu gerçekçi sosyalist edebiyata evrilen bu anlayış, Sabahattin Ali’nin örnekliğini kolay kolay eskitemez. O, halk duyarlığını, toplumun ihmal edilen veya görmezden gelinen kesimlerini geleneksel halk edebiyatından yararlanarak onların diliyle anlatır. Salt ideolojik kaygıyla hareket etmez. Toplumcu gerçekçi sosyalist edebiyat, Sabahattin Ali’yi izleyerek yola çıkar ancak ideolojik kaygıyı gözettiğinden halk duyarlığından uzaklaşarak militan/ideolojik duyarlığa teslim olur. Bu defa halk edebiyatı yerine dünya sosyalist edebiyatının örneklerinden yararlanarak daha “yabancı” bir dil oluşturur. Bu da ayrı bir şey olur ve Sabahattin Ali; önemini, örnekliğini ve yeni nesillerin ilgisini çekmeyi sürdürür.

Sabahattin Ali, hikâyelerinde yoksul, kimsesiz, gariban, hasta, suçlu, mahkûm vb. küçük insanların yani toplumun “öteki” ve çevrede kalan insanlarının hayatlarını anlatır. Hayata, hayatın gerçeklerine onların gözünden bakmaya çalışır. Olayların geçtiği yeri; köy, kasaba veya Anadolu’nun bir şehri, mekânı, eşya ve nesneleri olanca yalınlığıyla tasvir eder. Bu konuda bir ayrıntı ustası olduğunu peşinen söylemek gerekir. İyi ve sağlam bir gözlemcidir. Kendi yaşayıp gördüklerini anlattıklarına aktardığı da kesindir. Ceza evinde yatmayan bir kimse, mahkûmları onun gibi anlatamaz. Dili sadedir; hiçbir fikrin ön kabulleriyle hareket etmez. Anlattığı olayları zamanın ve kahramanlarının doğal diliyle anlatır. Esasında o, anlattıklarıyla çağının sosyal hayatına tam bir ayna tutmuş olur. İnsanların ruh dünyasını; acımasızlık ve merhametini, hayalleri ve korkularını, yalnızlık ve çaresizliğini en ince ayrıntısına kadar dile getirir. Böylece onun gerçekçiliği eleştirel bir duyarlık oluşturur. Bundan devlet, yöneticiler, aydınlar, toplumun burjuva kesimleri, ağalar vs. nasibini alır. Onun sosyal gerçekçiliği, çektiği insan ve toplum fotoğrafı kurulu düzene ve statükoya karşı derin bir tepkidir. Neticede değişimi, anlattıklarıyla kamçılayan bir yazardır o.

Sabahattin Ali’nin hikâyeleri ilginç ve tahmin edilemez bir sonla biter. Hikâyelerinin finaliyle okuyucuyu şaşırtır. Bu şekilde okuyucunun konuyu kendine göre sürdürmesini veya yeni bir kurgu üretmesini ve içinde bir fikrin uyanmasını amaçlar gibidir. Bu yönüyle de çağının hikâyecilerinden ayrılır. Hikâyelerinin mutlu veya mutsuz sonu yoktur. Hayatın içinden bir kesit sunar, ayna tuttuğu açı kapandığı yerde hikâye biter; böyle yapmakla yeni bir açıya, yeni bir devama kapı aralamış ve imkân sağlamış olur. Okuyucuyu bir noktaya odaklar; okuyucu, hikâye bitip hedeften ayrılınca ya başka bir açı ya da daha geniş bir açıya ihtiyaç hisseder. Böylece yazar okuyucusuna hayatın yalın ve soğuk/acımasız gerçeklerinden büyük ve bütün bir bakışı önermiş olur: Gerçekleri gör ve bakış açını büyüt, hayata duyarsız kalma!

Sabahattin Ali’nin hikâyeciliğine yöneltilebilecek en önemli ve temel eleştiri onun toplumun belli kesimlerini, çevrede kalan küçük parçasını veya sadece ana bünyenin dışındaki unsurlarını görmesi; fotoğrafın büyük kısmını; muhafazakâr, geleneklerine bağlı ve dindar kesimlerini es geçmesidir. Esasında bu, Cumhuriyet ideolojisinin köy ideali olan bir çeşit memleketçiliktir. Memleketçilik; Anadolu’yu görmek, gerçekliğini kavrayıp yansıtmak ve köylerden başlatılacak bir kalkınma hamlesini bütün yurda yaymaktır. Yeni kurulan devleti ve onun devrimlerini halka benimsetmek, lâik bir hayat tarzını egemen kılmaktır. Hâlbuki ana bünyeye mercek tutmuş olsaydı çok daha farklı, toplumun değişim ve dönüşümüne katkı sağlayan ve sosyolojik değeri daha işlevsel ürünler ortaya koymuş olurdu. Meselâ Anadolu insanına en azından Refik Halit Karay’ın baktığı yerden bakabilmeli ve bakış açısını daha geniş tutabilmeliydi. Elbette ele aldığı kitle ve kesimler de toplumun bir parçasıdır ve ana bünyeyle ortak özelliklere sahiptir ama yine de bütünün ağırlıklı kesimleri değildir. Yeri gelmişken söyleyelim: Sabahattin Ali sonrası Türk hikâyesi, toplumun ihmal edilmiş bu büyük kesimlerini Mustafa Kutlu ile görmeye başlamıştır. Bu bağlamda Mustafa Kutlu hikâyesinin Sabahattin Ali hikâyesiyle yakın bir akrabalığı olduğunu ve onun bıraktığı boşluğu doldurmaya çalıştığını söyleyebiliriz.

Sabahattin Ali’nin kitaplarında yer almayan ve sandığında bulunup sonradan yayımlanan, kendi el yazısıyla yazılmış ve 17 Haziran 1931 tarihini taşıyan “Bir Hakikatin Hikâyesi” adlı hikâyesi ile Konya’da çıkan Yeni Anadolu gazetesinde “Bir Kadın Dalaveresi” adıyla yayımlanan (8 Mayıs-21 Haziran 1932) ve Kağnı’da “Bir Skandal” adıyla yer alan hikâyesi, aynı konunun hemen hemen benzer bir olayla iki farklı anlatımıdır. Bu benzerlik bize onun beğenmediği bir hikâyeyi, konuyu heba etmeden yeniden yazdığını ancak hikâye ve romanlarına bir bütün olarak bakıldığında kelime hazinesinin sınırı, betimleme üslûbunun tekdüzeliği ve kurgu mantığının statikliği yirmi yıllık yazarlık hayatında kendini fazla yenileyemediğini, bir anlamda çoğalttığını ama sağlam yerden başladığı ve sağlam yere bastığı için bunların bir kusur olarak görülmediğini gösteriyor.

Bu arada hikâye ve romanlarındaki ufak tefek kelime ve ifade kusurlarını, kurgu zaaflarını da görmezden gelebiliriz. Meselâ Ses’te yer alan “Köpek” gibi zayıf kurgulu hikâyelerinde bile anlatım sıcaklığı sarar bizi. Kurgunun zayıflığına bakmayız; anlattığı hikâye alıp götürmüştür bizi. Hatta hikâye bittikten sonra biz konuyu sürdürmeye devam ederiz. Anlatımın havasından çıktığımızda ise bir şuur uyanışı yaşarız. İşte Sabahattin Ali’nin sanatı budur; estetik, duygusal ve düşünsel olanın harmanlanarak bilince dönüşmesi. Hiçbir unsuru diğerine feda etmez; her birini yerine ve ağırlığına göre ustaca kullanır.

Yine kitaplarında yer almayan ve sandığında bulunup sonradan yayımlanan, kendi el yazısıyla yazılmış “Çakıcı’nın İlk Kurşunu” adlı hikâyesinde Sultan II. Abdülhamid’e yönelik tarihsel gerçeklikten uzak haksız eleştiriler, biraz da dönemin resmî anlayışını yansıtmaktadır. Ayrımcılık içeren ve ideolojik bir kurgu ve söylemle yazılan bu hikâyeye kitaplarında yer vermemesi ise ilginç ve düşündürücüdür.

Öte yandan Sabahattin Ali, hikâye ve kitaplarına isim koymada başarılı bir yazar değildir. Kitaplarının isimlerini genellikle onların konu ve kahramanlarından seçer. Ancak bunlar, çoğu zaman anlattığı konuyu tam olarak yansıtmaz. Çarpıcı ve kuşatıcı olmayan, çağrışımsız, ilgisiz, gelişigüzel ve bazen tek kelimelik bu isimler, hikâye okunduktan sonra anlamsız hâle gelir. Bazen hikâye ismi olarak öne çıkardığı kahraman da başkahraman değildir. Dolayısıyla hikâye ve kitaplarına isim vermede özensiz bir yazardır.

Sabahattin Ali’nin hikâye kitapları içinde yer alan dört masalı vardır. İlginç birer denemedir bunlar. Yazar, geleneksel masal formunu sadeleştirerek toplumcu gerçekçi sanat anlayışına uygun çağdaş masallar yazar. Sosyal tema ve sorunları masal formu içinde hikâye üslûbuyla anlatır. Masallarının sayısının az olması ya da hikâyelerinin arasında kaynaması sebebiyle yeterince fark edilmemiş olabilirler. Oysa Sabahattin Ali’nin bu az sayıdaki masalları, modern Türk masalına öncülük edebilecek niteliklere sahiptir.

 

Romanları

Sabahattin Ali’nin romanları uzun birer hikâye gibidir. Hikâyeleri ile romanlarında aynı kurgu, aynı anlatım ve aynı üslûp egemendir. Aralarındaki fark; birinin kısa, diğerinin daha uzun ve detaylı oluşudur. Olayların geçtiği yerler, kahraman tipleri, yazarın bunlara yaklaşımı, doğrudan veya dolaylı içerdiği mesajlar hep aynıdır. Romanlarında anlattığı küçük insanların küçük ama gerçekçi dünyaları, hayal ve umutları, tutkuları, aşkları, yalnızlıkları, çaresizlikleri, kendine özgü gururları, karşılaştığı zorluklar, yaşadığı çelişkiler, uğradığı haksızlıklar ve bunlara tepkileri vs. onun anlatımıyla bir toplum fotoğrafına dönüşür. Tabiî bu fotoğraf, olumsuzlukları gösteren gerçekçi bir fotoğraftır.

Sabahattin Ali’nin toplumcu gerçekçiliği eleştirel bakışla nesnelleşir. Anlatırken sözünü esirgemez, taşı gediğine koyar ve kurulu düzeni açık açık eleştirir. Dolayısıyla bu yönü, yönetici kesimlerin pek hoşuna gitmez. Tek Parti Dönemi Türkiye’sini eleştiriye tâbi tuttuğu için dönemin sol iktidarları tarafından pek sevilmez. Hatta acımasız bir şekilde öldürülmesi, ölümünün aylar sonra basına yansıması ve hâlâ faili meçhul bir cinayet olarak kalması sıradan bir olay değildir. Bunu yıllar sonra neşredilen bazı hatıra kitaplarındaki çelişkili ifadelerden anlayabiliyoruz. Kuşkusuz Sabahattin Ali’nin katilleri Tek Parti Döneminin yöneticileri ve suç ortakları da gerçeği yıllarca ısrarla/inatla gizleyen bu yönetimin yandaşı yazar ve gazeteciler ile onun yakın arkadaşlarıdır. Sol çevreler, Sabahattin Ali konusunda anlaşılmaz bir şekilde ikiyüzlüdür. Hem mirasından sonuna kadar istifade etmeye ve onu sömürmeye çalışmışlar hem de ölüm sebebinin araştırılmasını hiçbir zaman kendilerine dert edinmemişlerdir. Öldürülmesi olayının o günkü gazetelere yansıma biçimleri ve arkadaş çevresinin yıllar sonra yayımlanan hatıralarındaki çelişkili anlatımları bu çevrelerin basitliğini göstermektedir. Evet, Sabahattin Ali’nin öldürülmesi olayında gerçek suçlular, katillerden ziyade zamanında bildiğini söylemeyenler ve sonraki yıllarda bilmiyormuş gibi davrananlardır. Bu hâdise sol çevreler için bir namus belgesi olarak tarihe geçmiştir.

Asım Bezirci, Fethi Naci, Berna Moran ve Ahmet Oktay gibi sol/sosyalist yazarlar, Sabahattin Ali’yi hikâye ve romanlarında “sınıf sorunu”na değinmediği gerekçesiyle eleştirir. Bu, onların kendi ideolojik şablonlarını Sabahattin Ali’ye giydirme isteğinden/çabasından başka bir şey değildir. Bu yazarlar, asıl görülmesi gerekeni yani onun Tek Parti Dönemi iktidarlarına yönelttiği eleştirileri, bunun onun hayatına maliyetini görmezler. Bizce asıl görülmesi gereken Sabahattin Ali’nin samimiyeti, cesareti ve bağımsız yazar kimliğidir. Kaldı ki “sınıf sorunu” denilen olgu, Batı toplumlarındaki gibi Türk toplumunun sosyal gerçekliğine bire bir uymaz. Batı toplumlarının sosyal gerçeklerini bizim toplumumuzda varmış gibi görmek ya da olmayan bir şeyi uydurmaya ve onun üzerinden konuşmaya çalışmak Türk aydın ve yazarının yüz yüz elli yıllık müzmin hastalığıdır. Sabahattin Ali, hikâye ve romanlarında toplumun belli kesimlerinin fotoğrafını oldukça gerçekçi bir şekilde çekmeyi başardığından eskimeyen ve hâlâ zevkle okunan bir yazar olma özelliğine sahiptir.

Sabahattin Ali, hikâye ve romanlarında sıradan veya bilinen aşk hikâyeleri üzerinden toplum kesimlerinin yaşantısını, hayata ve olaylara bakışını yalın bir üslûpla anlatırken edebî anlayış olarak toplumcu gerçekçi edebiyatın temellerini atar. Yapmak istediği şeyin farkındadır. Toplumcu gerçekçiliği ideolojiden çok bir hayat tarzı olarak benimser. Yazdıklarının gelecek kuşaklar tarafından ilgiyle ve sevilerek okunması, her kesimden insana bir şekilde dokunması da hayatın gerçeklerine karşı samimî olmasındandır. Gerçeklerin acımasızlığı, korkutuculuğu ve soğukluğu yıldırmaz onu. Onları olanca yalınlığıyla anlatır. Böylece okuyucuya, eserle hayatı karşılaştırma ve yeniden yorumlama yani bir çeşit diyalektik imkânı sunar. Onun başarısı ya da günahı (!) işte budur.

Bir de Kuyucaklı Yusuf’un Yusuf ve Muazzez’i, İçimiz­deki Şeytan’ın Ömer ve Macide’si ile Kürk Mantolu Madonna’nın Raif ve Maria Puder’i ve bunların birbiriyle ilişkileri, arayış/kaçış metaforu üzerinden okunduğunda bu kahramanlarla yazar arasında karakter yönünden ilginç paralellikler dikkat çekecektir: Sarsılan umutlar, meçhule savrulan duygular, giderek yalnızlaşma ve belki en önemlisi öz güven sarsılması... Ardından yeni bir arayış veya kaçışın eksik ve yarım bıraktığı hayatlar... Yazar, öne çıkardığı her kahramanda sanki biraz kendini anlatmış. Sanatçı böyle bir şey işte; eserini kendi küllerinden meydana getirir!

 

Oyunları

“Esirler” adlı oyununda fantastik bir kurguyla eski Türk-Çin çatışması ve Çin sarayından adam kaçırmak isteyen ve imparatorun kızına âşık olan bir Türk’ün kahramanlık hikâyesini anlatır. Tam bir Turancı kurgudur bu. Ancak kahramanlık, aşk ve ölüm, böyle fantastik bir kurguda ilginç bir gerçeklik kazanır. Hikâye ve romanlarındaki toplumcu gerçekçi kimliği bu defa kurguda değil, konuda kendini gösterir. Ne var ki o, bir yazar olarak bu tarzı sürdürmez. Bir deneme olarak kalır bu; elbette ilginç bir denemedir.

Bu bağlamda “Kağnı” hikâyesine yazdığı opera denemesi de ilginçtir. Evet, bunlar birer denemedir ve Sabahattin Ali için esas olan hikâyedir.

 

Gazete ve Dergi Yazıları

Sabahattin Ali’nin gazete ve dergi yazıları; şiir, hikâye ve romanlarının alt yapısı hükmündedir. Memleket meselelerine dair düşünce, eleştiri ve önerilerini içeren bu yazılar, üslûbu itibarıyla zamanına göre sert yazılar olarak değerlendirilebilir. Olaya bir de yazarın sanatçı olarak kişiliği açısından bakmak gerekir. O, açık sözlü olan ve doğru bildiğini eğip bükmeden olduğu gibi söyleyebilen zamanının en cesur ve namuslu aydınlarından biridir. Nakliyecilik yapar ama namerde boyun eğmez! Cesareti hayatına mal olsa da bundan vazgeçebilecek bir karakterde değildir. Mücadeleci ruhu bir taraftan bu yazılarına yansırken diğer taraftan da doğal olarak sanatçı duyarlığını beslemiştir.

Sabahattin Ali’nin gazete ve dergi yazıları çoğunlukla edebî, siyasî ve siyasî mizah türünde yazılardır. Bunlar arasından öne çıkanları ise siyasî olanlardır. Siyasî yazıları, hikâye ve romanlarına yöneltilen eleştirilerin kaynağını da oluşturmaktadır. Zamanında eseri, siyasî düşünceleri sebebiyle hem sağ hem de sol çevreler tarafından ağır ve hak etmediği eleştirilere tâbi tutulmuştur. Ne var ki aradan geçen zaman onu haklı çıkarmış ve muhaliflerini tarihe gömmüştür.

Siyasî yazılarında temel memleket meselelerini ele almış, Türkiye’nin Batıyla olan edilgen ilişki biçimini ve hükûmetlerin halka yönelik politikalarını açıkça eleştirmiştir. İnönü dönemi ve hükûmetlerini “halk düşmanı” olarak nitelemiş ve “faşist”likle suçlamıştır. Elbette bu yazılar zülfüyâre dokunacaktı. Nitekim öyle oldu ve kısa zaman içinde Sabahattin Ali’nin kalemi kırıldı.

Türk sosyalist hareketinin önde gelen liderlerinden Mehmet Ali Aybar’ın İzmir’de çıkardığı dört sayfadan oluşan haftalık Zincirli Hürriyet gazetesinde yayımlanan ve 5 Şubat 1948 tarihini taşıyan “Asıl Büyük Tehlike Bugünkü Ehliyetsiz İktidarın Devamıdır” başlıklı son yazısı ile ölüm tarihi olan 2 Nisan 1948 arasındaki yakınlık, Sabahattin Ali hakkında verilmiş olan hükmün hemen uygulamaya geçtiğini gösteriyor. Hükmün gerekçesine dair ipuçlarını, aslında dönemin hükûmetini herkesin anlayacağı açıklıkta ve oldukça sert bir üslûpla eleştiren bu yazıda bulmak mümkündür.

Sabahattin Ali’nin gazete ve dergilerde yayımlanan az sayıdaki edebî yazılarına gelince bunlar, ciddî eleştirel özelliklere sahip metinlerdir. Meselâ Knut Hamsun, William Shakespeare ve Oscar Wilde ile tiyatro ve tercüme meselesi hakkındaki yazıları gerçek birer eleştiridir ve zamanındaki eleştiri denemelerinin çok çok ilerisindedir. Ele aldığı yazar, eser veya konuya bütünsel bir bakış açısıyla yaklaşır; onları benzerleriyle kıyaslar ve temel özelliklerini ortaya çıkarmaya çalışır. Bize göre Sabahattin Ali, eleştiriye yönelmiş olsaydı özgün ürünler ortaya koyabilecek güçteydi.

 

Modern Türk Hikâyesindeki Yeri

Sabahattin Ali, eserlerinde Anadolu’nun köy, kasaba ve küçük şehir hayatından aldığı acıklı/trajik konuları zengin çevre ve tabiat tasvirleriyle birlikte gerçekçi bir yöntemle işler. Romantik özellikleri ağır basan bir yazar olarak gerçeği dinamik yanıyla ele alır. Ayrıca yaşayıp gördüklerini, aile çevresini, kendi çelişki ve çaresizliklerini de yazdıklarına aksettirir. Çelişkiler ve karşıtlıklar üzerinden toplumsal düzeni, özellikle Tek Parti Dönemi yöneticilerini ciddî biçimde eleştirir. Kuşağını ve kendinden sonraki kuşakları etkiler. Modern Türk hikâyesine yeni bir kapı açar. Takipçileri ve taklitçileri onu aşamaz. Yazarlığını samimiyeti, cesareti ve yaşadıklarıyla taçlandırır. Meselesi ve mücadelesi olan bir yazardır o. Bu yüzden toplumun bütün kesimleri tarafından her zaman sevilerek okunur.

Sabahattin Ali, haksızlıklar, adaletsizlikler ve yanlışlıklar karşısında yüksek sesle konuşan bir yazardır. Sözünü esirgemez, eğip bükmez; açık ve dobra dobra konuşur. Bu sebeple sıkça başı belâya girer. Yargılanır, mahkûm olur ama yine de sözünü esirgemez. Özgürlüğün bedelini hayatıyla öder.

Sabahattin Ali, gerçekliği trajik olan üzerinden göstermeye çalışır. Bu yolla hesap sorma ve hesaplaşma bilinci uyandırır. Sorumluluklarımızı hatırlatır. Hakikatin nasıl olsa bir gün galip geleceğini ortaya koymaya çalışır. Hikâye ve romanlarının kahramanları bizden biridir, yabancılamayız onları. Toplum olarak bütün gelgitlerimizi temsil ederler. Bizden farklı olan tarafları kendi karakterleridir. Buna da saygı gösteririz.

Hikâye ve romanlarında yer yer kendi hayatından, yaşadıklarından ya da etrafındaki gerçek kişilerden izler görülür. Zaman zaman bazı bildik isimleri (meselâ Peyami Safa ve Hüseyin Nihal Atsız) ve onların düşüncelerini, hayata bakışlarını, sanat anlayışı ve eserlerini hatta karakterlerini eleştirdiği olur. Bu yönüyle de eleştirilmiştir. Ancak bu özelliğine sosyal gerçekliği yansıtma kaygısı olarak bakmak gerekir. O, yaşadığı ve tanığı olduğu hayatın gerçeklerini doğrudan anlatmayı bir yazar tavrı olarak benimsemiştir. Elbette hayata dair bütün düşünce ve eleştirilerini, yaşayıp gördüklerini bir şekilde eserine de yansıtacaktır.

Bir de yazarın “tesadüf”e ve tesadüflere yaptığı vurgu ve yüklediği felsefî ve derin anlam ile “tabiat”a yüklediği misyona takılmamak gerekir. Çünkü Türkiye’de 1930-1940’lı yılların aydın ve yazarları, sosyalizmi ve Sov­yet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni (SSCB) bir umut kapısı olarak görmekte belli ölçüde haklıydılar. Yaşadıkları çağın dayatmalarına itirazları vardı. Kurulu düzeni, statükoyu ancak böyle sarsabileceklerini/değiştirebileceklerini düşünüyorlardı. Dinî duyguları son derece zayıf hatta yok gibiydi. Çünkü dini, bir çeşit halkı uyutma aracı olarak görüyorlardı. Bu sebeple onları, yaşadıkları zamanın imkân ve şartlarından bağımsız, bugünün imkân ve tecrübeleriyle değerlendirmek haksızlık olur.

Aynı şekilde “Bir küfür yolla Allah’a...” (Hapishane Şarkısı V) dizesi de abartılmamalıdır. Yalın anlamıyla maksadını aşan bu ifade, şiir söylemiyle çaresizlikten kaynaklanan bir isyandır. Umudunu zorla korumaya çalışan bir kimsenin çaresizlik içinde kıvranırken yaşadığı duygu patlaması serseri kurşun gibi kontrolsüz olur ve bazen kutsalları da hedef alabilir. Yine “Korkutmaz beni ölüm, / Bir şeytan kadar hürüm. / Süremez bende hüküm / Ne Allah ne de Nahit...” (Bütün İnsanlara) dörtlüğündeki söyleyiş, sürekli arayış psikolojisinin doğurduğu tatminsizlik, kararsızlık ve gayesizlik hâlinin bir çeşit isyana dönüşmesinden başka bir şey değildir. Kaldı ki böylesi bir üslûba geleneksel Alevî-Bektaşî edebiyatında da sıkça rastlarız.

Öte yandan Nâzım Hikmet’in dinî temalı şiirleri gibi Sabahattin Ali’nin de dinî temalı ilginç şiirleri vardır. Abdülkadir Geylânî’ye ithaf ettiği “Nefes” adlı şiiri ile gazel biçiminde yazdığı “Mey” adlı şiiri böyle bir şiirdir. Tek Parti Dönemi hükûmetlerinin baskıcı yönü Nâzım Hikmet ve Sabahattin Ali gibi özgürlükçü şair ve yazarların nefes almasına fırsat vermemiş, onlara soluğu dışarıda almaktan başka çare bırakmamıştır. Bu yüzden Tek Parti Dönemi hükûmetlerine gösterdikleri tepki giderek onları yabancı düşünce ve ideolojilerin kucağına itmiştir. Nâzım Hikmet ve Sabahattin Ali’nin de böyle tepkilere kurban gittiğini, iç dünyalarındaki dinî duyguyu her şeye rağmen koruduklarını, Nâzım Hikmet’le ilgili son dönem hatıralarda bunun açıkça belli olduğunu ama Sabahattin Ali’nin ise buna fırsatı olmadığını, her ikisinin de özünde ve temelde dine ilgisiz olmadıklarını düşünüyoruz. Meselâ Aziz Nesin gibi dinle ilişiğini kesmemişlerdir.

Unutulmamalıdır ki bir yazar için esas olan inançları değil, eseri ve mücadelesidir. İnançları kendisini bağlar, bizi ilgilendiren eseri ve mücadelesidir. Elbette bir yazarı inanç ve düşüncelerinden tamamen soyutlayamayız, inanç ve düşünceler eserin damarlarında dolaşan kandır ancak biz, bir eserdeki inanç, felsefe, bilgi, düşünce, tarihsellik ve yerelliği paranteze alarak okuruz. Bir eserin bizi ilgilendiren tarafı içerdiği düşünce ve bilgi kırıntıları değil; üslûbu, kurgusu, anlatımı ve ortaya koyduğu atmosferdir. Yazarın da mücadelesine bakar, samimiyetini anlamaya çalışırız. Çünkü okuyucuya göre yazarın hayatı da eserine dâhildir.

Sabahattin Ali, sosyalizmi bir dünya görüşü olarak benimsese de gerçekte o, bir hümanisttir. Hümanizmin değerler dünyasına bağlı bir düşünce ve hayat tarzı vardır. Bu bağlamda İçimizdeki Şeytan’da yer alan bir diyalog cümlesi onun hayat felsefeni tam anlamıyla yansıtır: “Hayata, realiteye, menfaatlerine döndüğün zaman içinde ne şeytan kalacak, ne peygamber... Vücudunun ve ruhunun ne kadar basit bir makine olduğunu öğren, istediklerini tayin et ve bunlara doğru azimle ilerlemeye başla... Göreceksin!”

Sabahattin Ali, içindeki coşkunluğu dindirememiş, dizginleyememiş bir insandır. Arayış-kaçış ikileminde derin gelgitler yaşar. Bu anlamda yaptıklarıyla yapmak istedikleri zaman zaman birbiriyle çelişir. Çoğu zaman çevresiyle de barışık değildir. Çünkü çevresindeki birçok insan gibi ince hesaplar yapmaz. Herkesin yanlışını her yerde söyler ve eleştirir. Bu tavrının başına açtığı işleri önemsemez. Tıkandığı yerde ise isyan eder. Bu yüzden duygu ve düşüncelerini, hayatını yönetmede başarısız olur. Sanatçı kişiliğinin onu savurduğu yerde tutunmaya, soluklanmaya çalışır. Bu da hayatını kurtarmaya yetmez. Hayatına kastedenler eserleri karşısında çaresiz kalır. O ise eserleriyle aramızda yaşamaya devam etmektedir.

Sabahattin Ali, Türk hikâye ve romanının namusudur...

 

Edebiyat ve Eleştiri Yazıları / Toplu Yazılar (2020)

KURULUŞUNUN 96. YILINDA DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI

Diyanet İşleri Başkanlığı 3 Mart 1924’te kurulmuştur. Cumhuriyet Türkiye’sinin bu temel kurumunun kuruluşunun üzerinden tam 96 yıl geçti; 100. yıla yaklaşılıyor. Bugün geldiğimiz bu süreçte Diyanet İşleri Başkanlığını yeniden masaya yatırmak, konuşup tartışmak gerekiyor. Özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra Türkiye’de değişen yönetim zihniyeti, devlet kurumları ve uluslararası ilişkiler dikkate alındığında bu kaçınılmazdır. Kurumun geçmişi ve misyonu, yeni dönemde değişimin yansımaları ve gelecek vizyonu bakımından Diyanet İşleri Başkanlığının ciddî bir eleştiriye/değerlendirmeye tâbi tutulması elzemdir. Biz bu yazıda kısaca Diyanetin geçmişine ve geçmişteki misyonuna değinmekle yetineceğiz. Bugüne yönelik düşünce ve değerlendirmelerimizi zaman içinde bu perspektifle yapmaya çalışacağız.

Türkiye’de modernleşmenin tarihsel mutfağı, XIX. yüzyılın ikinci yarısı ile XX. yüzyılın ilk çeyreğinde şekillenir. Üç çeyrek yüzyıllık bu dönem, Türk tarihi ve modernleşmesi açısından bir milât kabul edilir. Tarihçilerin ifadesiyle XIX. yüzyıl, Osmanlı Devletinin en uzun yüzyılıdır! Bir taraftan yıkılışa karşı direniş, diğer taraftan da yeni arayış ideolojilerinin neşvünema bulduğu bu dönemde; bilim, düşünce, sanat, eğitim, hukuk, bürokrasi, uluslararası ilişkiler, askerlik, sağlık, ulaşım, haberleşme, şehirleşme vs. bütün alanlarda yeniden yapılanma hareketlerinin ciddî temelleri atılır. Bu dönemin bilim adamı, aydın ve bürokrat olan öncüleri, sadece kendi zamanlarının iyi birer temsilcisi olmakla kalmaz, geçmişi ve kendi çağlarını geleceğe taşıyan birer köprü görevi de görür. Cumhuriyet, bu dönemin birikimlerinin yeni bir forma dönüştürülmesidir. Bu çetin dönüşümün gerçekleştirildiği XX. yüzyılın ilk çeyreği ise geçen yüzyılın en uzun dönemi sayılmalıdır.

Günümüz meseleleri karşısında doğru bir istikamet sahibi olmak ve yeni atılım girişimlerini sağlam temellere oturtabilmek için modernleşme mutfağının şekillendiği bu üç çeyrek yüzyılı; bu dönemin arayış, refleks ve birikimlerini doğru okumak lâzım. Aslında bu dönem, sadece Türk tarihi açısından değil, dünya tarihi açısından da bir milât kabul edilmelidir. Çünkü bugünkü modern dünyanın temelleri, üç aşağı beş yukarı aynı dönemde atılır.

Burada iki tarihî hususa daha işaret etmek gerekir. Bunlardan biri, Diyanet İşleri Başkanlığının, Şeyhülislâmlığın misyonunu tahsis edilmiş bir alanda, din işleri alanında sürdürmek üzere kurulmasıdır. Diyanet, teşkilât olarak Cumhuriyetin yeni bir kurumu olmasına rağmen tarihsel yönden Şeyhülislâmlığın devamı sayılır. Bilindiği gibi Osmanlı Devletinde, başında şeyhülislâmın bulunduğu meşihat makamı, din işleriyle birlikte kendisine bağlı ve ilmiye teşkilâtı tarafından yürütülen yargı ve eğitim görevlerini de deruhte ediyordu. Bugünkü anlamıyla Vakıflar Genel Müdürlüğü, Adalet Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı ve Yükseköğretim Kurulunun (YÖK) görev ve hizmetleri, başında şeyhülislâmın bulunduğu meşihat makamı tarafından yürütülmekteydi.

Tanzimatla başlayan ve Cumhuriyetle son bulan bu misyonun yaşadığı daralma, kırılma ve dönüşüm evreleri, Türkiye’de modernleşmenin oluşum, eğilim ve yapılanma biçiminin tanınması açısından son derece önemli bir süreçtir. Bu sürecin etki alanı ve yankıları günümüzde de kendini belli ölçüde hissettirmektedir. Öyleyse Şeyhülislâmlıktan Diyanete geçiş sürecini, bu süreçte birbiriyle çatışan paradigmaları kendi bağlamlarında çok iyi değerlendirmek icap eder.

İkincisi, Cumhuriyetin pozitivist kimliğinin, dönemin aydınları tarafından ideolojik bir proje olarak tasarlanmış olmasıdır. Kurumsal anlamda ise Cumhuriyet modernleşmesinin diyanet, adalet ve eğitim olmak üzere üç temel ayağı vardır. Bunlar, Şer’iyye ve Evkaf ve Erkân-ı Harbiyye-i Umumiyye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanun, Türk Kanun-ı Medenîsi ve Tevhid-i Tedrisat Kanunuyla tarih sahnesine çıkar ve kurumsallaşır. Dikkat edilirse bu üç alan, Osmanlı Devletinde meşihat makamına bağlı alanlardır. Buradan hareketle Türk modernleşmesini dinî anlayışların ve geleneksel kurumların bir dönüşümü olarak görmek de mümkündür. Böylece Cumhuriyet modernleşmesi, bir Batılılaşma projesi olmaktan çok Tanzimat ve Meşrutiyet süreçlerinden geçen ve kendi içinde yenilenen bir hareket olarak gün ışığına çıkar. Demek ki Türkiye’de modernleşme denilen hâdise; tarihsel kökeni yerli olan, dış dünyadan etkilenen ama kendi içinde evrilen ve temel özelliklerini günün ihtiyaç ve şartlarına göre şekillendiren sosyal bir harekettir. Esasında din ve diyanet, Türkiye’de modernleşme ve Cumhuriyetin kendini inşa ettiği ana zemindir. Tarihsel süreç, ön yargılardan uzak ve doğru okunursa bunu görmek mümkündür.

Bu bağlamda Diyanet İşleri Başkanlığının kuruluşuyla ilgili 3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı kanunun 1. maddesi oldukça ilginçtir. Bu kanun, hem tarihsel irtibat hem de modernleşme hamlesi açısından birçok detayın şifresini içermektedir.

 

Bunlardan birinci şifre, “muamelât-ı nassa dair olan ahkâmın teşri ve infazı”nın TBMM ve onun kabul ettiği hükûmete ait olmasıdır. Kanun koyma yetkisi meclise, dolayısıyla seçilmişlere verilmektedir; yürütme ve sorumluluk ise meclisin oluşturduğu hükûmete aittir. Esasında demokrasinin temelini burada aramak lâzım.

 

İkinci şifre, eğer din, sosyal hayatın vazgeçilmez bir unsuru ise din işlerinin yürütülmesi kurumsal bir hüviyete kavuşturulmalıdır. Burada Şeyhülislâmlıkla tarihsel bir irtibat söz konusudur.

 

Üçüncü şifre, bu kurumsal hüviyetin iki temel niteliği vardır: İslâm dininin “itikadat ve ibadata dair bütün ahkâm ve mesalihinin tedviri” yani “yürütme” ve “müessesat-ı diniyyenin idaresi” yani “yönetme”. Lâikliğin temeli de buradan başlatılabilir.

 

Ayrıca 22 Haziran 1965 tarih ve 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunun 1. maddesi bu nitelikleri yeniden düzenler: “İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek.” Buradaki yeni şifre kavram “aydınlatma”dır.

 

1982 Anayasasının 136. maddesi ise Diyanete hem tarihsel hem de yeni bir misyon yükler. Buna göre “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” Burada da “dayanışma” ve “bütünleşme” kavramları birer yeni şifre olarak ortaya çıkar.

 

Böylece kanunların Diyaneti, hem tarihsel kökenine bağlı kalarak hem de lâiklik ve demokrasiyi kendine katarak dinle ilgili işleri yürüten, ibadet yerlerini yöneten, toplumu aydınlatan, dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinen bir kurumdur.

 

Bu genel nitelikler bağlamında Diyanet İşleri Başkanlığının kurumsal tarihi incelendiğinde dört ana dönem öne çıkar: 1924-1965 yılları arası birinci dönem, 1965-1982 yılları arası ikinci dönem, 1982-2010 yılları arası üçüncü dönem ve 2010’dan sonrası dördüncü dönem. Dördüncü ve son dönem, 1 Temmuz 2010 tarih ve 6002 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunda köklü değişikliklerin yapıldığı tarihten başlar. Birinci dönem inşa, ikinci dönem kurumsal kimliğin oluşumu ve üçüncü dönem toplumsal meşruiyet dönemidir. Dördüncü dönemin hizmet dönemi olması beklenirdi. Diyanet İşleri Başkanlarından Ahmet Hamdi Akseki’nin birinci dönemi, Tayyar Altıkulaç’ın ikinci dönemi ve Mehmet Nuri Yılmaz’ın da üçüncü dönemi temsil ettiğini söyleyebiliriz. Dördüncü dönem henüz gerçek temsilcisini bulmuş sayılmaz. Bu arada birinci dönemin süresi, ikinci ve üçüncü dönemin toplamına yakındır. Nitelikler sıralamasına göre birinci dönem yürütme ve yönetmeye, ikinci dönem aydınlatmaya, üçüncü dönem ise dayanışma ve bütünleşmeye tekabül eder. Tarihsel perspektiften bakılırsa niteliklerin işlerliği kendi dönemiyle paralellik göstermez. Birinci dönemde aydınlatma öne çıkar, ikinci dönemde yürütme ve yönetme ağırlık kazanır, üçüncü dönemde ise bazı istisnaî girişimlerin dışında hiçbir nitelik birinci derecede temsil edilemez.

 

Diğer taraftan üçüncü dönem, din-devlet-siyaset ilişkilerinin düzeyli/düzeysiz sıkça tartışıldığı bir zaman dilimine denk düşer. Bu tartışmalardan her üç olgu da derin yaralar alır. Oysa bu olguların kendi aralarında doğal bir ilişkiler zemini bulunmaktadır. Diyanetle ilgili kanunlarda bu durumu açıkça görmek mümkündür. Kanunlarda sınırlar ve ilişkiler biçimi, tarihsel tecrübelerin bir yansıması olarak yer alır. Sorunlar biraz da kanunların sağladığı imkânların yeterince kullanılamamasından kaynaklanır. Eğer Diyanet, sözü edilen birinci tarihsel döneminde ortaya koymuş olduğu aydınlatma görevini üçüncü döneminde yeterince yerine getirebilmiş olsaydı, din eksenli birçok tartışma gündemi boş yere meşgul etmeyebilirdi.

 

Diyanette yeni bir dönem, niteliklerle tarihsel dönemlerin kesiştiği ve Türkiye’de modernleşmenin kendini inşa ettiği ana zemine yani dinin sosyal niteliğine, seçime bağlı iradeye, kurumsal hüviyete ve bu hüviyetin yürütme, yönetme, aydınlatma, dayanışma ve bütünleşme niteliklerine dönmekle, buradan geniş soluklu bir bireşime dayalı yeni bir açılım sağlamakla başlayacaktır. Yeni dönem, geçmiş üç dönemin anayasal metinlerinin verdiği görevleri ve ihsas ettiği nitelikleri yeniden tanımlama ve bunların birleştirilmesi dönemi olacaktır. (Gelgelelim 2010 sonrası döneme zaman, kaynaklar/imkânlar ve talepler/beklentiler israf edilerek girilmiştir. Bunda FETÖ’nün rolünü göz ardı etmemek gerekir. Eğer Cumhuriyetin 100. yılına doğru Diyanet İşleri Başkanlığı konuşulacaksa bu, FETÖ’den ve 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden bağımsız olamaz. Eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in ikinci beş yıllık dönemini tamamlamadan emekliye ayrılma süreci öncesi ve sonrasıyla konuşulmadan Diyanet gerçeği anlaşılamaz!)

 

Bu bağlamda yürütme ve yönetme nitelikleri, modern dünyadaki gelişmeler dikkate alındığında daha özerk bir hâle getirilmelidir. Çünkü modern yönetim bilimi özerklik anlayışı üzerine inşa edilmiştir. Özerk olmayan yönetimler, modern toplumların ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalmaktadır. Ayrıca modern yönetim, hiyerarşi yerine içe dönük ahlâkî boyutu öncelemeli ve insanı merkeze koymalıdır. Bilimden sanata, iktisattan siyasete hemen her alanda insanın merkeze konulduğu bir dünyada, onu geri plâna iten anlayışların başarılı olma şansı çok zordur.

 

Aydınlatma niteliğine gelince, sadece bilgi vermek ve bu amaçla yayın yapmak toplumları aydınlatmak için yeterli değildir. Doğru bilgi üretmenin yanında, bu bilginin sunumunun da yeni bir biçime kavuşturulması icap eder. Bir toplumu din konusunda yeterince aydınlatabilmek için başta onun durumunu, gidişini, eğilimlerini, dolayısıyla sosyal psikolojisini iyi bilmek lâzımdır. Sonra yapılacak aydınlatmayı bu çerçeveye uyarlamanın yöntemi belirlenmelidir. Aydınlatma faaliyetlerinin toplumda nesnel bir karşılık bulabilmesi, yapılacak sunumun öz ve biçim yönünden toplumun ilgi ve beklentilerini karşılayabilecek ve ona yeni ufuklar sunabilecek bir özelliğe sahip olmasına bağlıdır.

 

Dayanışma ve bütünleşme nitelikleri ise bir toprağı vatan kılan bütün değerlerle birlikte ele alınmalıdır. Parçalanmış veya bütün içinde birbiriyle ilişkisi zayıflamış değerlerle toplumsal dönüşüm sağlanamaz. Değerler manzumesi içinde toplumsal hayatın vazgeçilmez temel harcı din ve dinî değerler olduğuna göre, toplum hayatında dinin rolünü daha işlevsel hâle getirmek gerekir. Çünkü toplumsal dayanışma ve bütünleşme din üzerinden slogan üretmekle sağlanamaz. Bunun için herkesin şikâyet ettiği yabancılaşma ve kültürel değerlerle çatışma olgusu dikkate alınarak, ülkemizde topluma ve toplumun değerlerine yaklaşım biçimlerinin yeniden gözden geçirilmesi, bu çerçevede din anlayışlarının sağlıklı bir zemine oturtulması aydından bilim adamına, bürokrattan iş adamına herkesin görevi olmalıdır. Kendi değerlerini harcayan değil, yeniden üreten bir toplum hâline gelebilmemiz için buna acilen ihtiyaç vardır.

 

İşte bugün Diyanet, bütün nitelikleri birleştirmeyi ve kendi önünü açarak toplumsal gelişmeye katkı sağlamayı ana hedefi kabul etmelidir. Böyle bir açılım sosyal, kültürel ve tarihsel açıdan kaçınılmazdır. Türkiye kendi içinde, bölgesinde, Avrupa Birliği ve modern dünyayla ilişkilerinde kendini yenileme eğilimine girmiş bir ülkedir. Elbette din ve diyanet alanının bundan uzak kalması düşünülemez. Diğer taraftan geride kalan yılların muhasebesini yapmak, din alanıyla ilgili gerek akademik gerek kültürel gerekse de yönetsel faaliyette bulunan herkesin görevidir.

 

Son olarak yeni dönemde Diyanet, din hizmeti adı altında yapılanan ve toplumun maneviyatını kirleten her türlü tarikat, cemaat, grup, oluşum ve örgütlere karşı önce bağımsızlığını, sonra da ağırlığını ortaya koymalıdır. Bunu yapamadığı sürece tarihsel ve toplumsal misyonunu icra edemeyecektir.

 

Tarih kendi mecrasında akmaya devam ediyor. İlerleyişe ayak uyduran veya uyduramayanlar, dün olduğu gibi bugün de olacaktır. Önemli olan tarihin akışına ayak uydurmak değil, ona katkıda bulunmak ve onu hızlandırmaktır.

 

KAYNAK: Mehmet Erdoğan / Kuruluşunun 96. Yılında Diyanet İşleri Başkanlığı (yorungedergi.com, 28 Mart 2020).

ATATÜRK’Ü DOĞRU ANLAMAK SORUNU ÜZERİNE

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk elbette eleştirilmez değildir. Ancak onu eleştirirken samimî, insaflı ve gerçekçi olmak gerekir. Türkiye’nin kuruluşunun 100. yılı olan 2023’e yaklaşırken hâlâ Atatürk üzerinde soğukkanlılıkla yazılıp çizilememesi ciddî bir sorun olarak karşımızda duruyor.

Türkiye’nin her alanda normalleşmesi için bu sorunun da çözülmesi lâzım. Bizce bu sorunun çözülmesi önce taraflara bir bütün olarak yaklaşılmasına, sonra tarafların ileri sürdüğü tezlerin soğukkanlılıkla ve açık yüreklilikle tartışılıp değerlendirilmesine bağlıdır. Tıpkı Ermeni meselesinin çözümü için devletin önerdiği ortak tarih komisyonu gibi zamanlı zamansız gündeme getirilen ve kafa karışıklığına sebep olan bu sorunun çözümü için de bir komisyon kurulmasını öneriyoruz.

1915-1917 yıllarında Osmanlı Devletinin topraklarında herkes gibi Ermenilerin de yaşadığı olayların sonradan siyasî bir sorun olarak ısıtıp ısıtılıp dünyanın gündeminde tutulmasına karşı Türkiye’nin, içinde Türk, Ermeni ve uluslararası tarihçilerin yer alacağı bir ortak tarih komisyonu kurulması çağrısı gibi bu sorunun çözümü için de bütün tarafların temsil edileceği akademisyen, araştırmacı ve yazarlardan oluşacak bir komisyon kurulmasını öneriyoruz. Elbette Türkiye’yi rahatlatacak böyle bir komisyonun bağımsız ve rahat çalışabilmesi için önce yasal desteğin sağlanması zorunludur. Şüphesiz bu komisyon ortaya tek görüş koymayacak. Zaten sosyal olaylar tek görüş ve perspektifle yorumlanamaz. Görüş farklılıklarının bir zenginlik olabilmesi için yaklaşım yönteminin ve temel bakış açısının temelde aynı olması gerekir. Komisyon, bilinmeyenlerin aydınlatılmasına ve tarihin doğru anlaşılmasına yardımcı olacak yöntemi ve bakış açısını ortaya koyacak. Böylece gerilim, çatışma ve konu üzerinden kutuplaşma ortamı dağılacak ve toplumda özgür düşüncenin önü açılarak Atatürk, sevabıyla günahıyla, doğrusuyla yanlışıyla ve başarısıyla başarısızlığıyla bir “tabu” ve “günah keçisi” olmaktan çıkacak ve tarihteki “gerçek” yerini alacaktır. Bu, hem Atatürk’e hem ülkemize ve hem de kendimize karşı tarihî bir görevimizdir. Bizce bu bağlamda aşağıdaki konular ele alınıp tartışılmalıdır:

 

Malûm olduğu üzere Atatürk eleştirisi / karalaması İslâmcı kesimin uzun yıllar yegâne sermayesi olmuştur. Atatürk konusunda bu kesim, yeri geldiğinde sol-sosyalist çevreleri referans göstermekten geri durmamıştır. Bunlar arasında öne çıkan isimler olarak Sait Okur (Said Nursî), Necip Fazıl Kısakürek, Kadir Mısıroğlu, Mehmet Şevket Eygi, Nuri Pakdil, Sadık Albayrak, Abdurrahman Dilipak, Mehmet Doğan, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylân ve Mustafa Armağan gibi isimleri saymak mümkündür. Düşük profil isimleri saymaya gerek yoktur. Bunlar ve benzerleri, ana hatlarıyla Atatürk’ün Osmanlıya ihanet ettiğini, hilâfeti kaldırarak Türkiye’nin İslâm dünyasıyla bağını kestiğini, Lozan Sulh Muahedenamesinin bir ihanet olduğunu, inkılâplarla ülkeyi ve milleti geçmişinden kopardığını; din eğitimini yasaklayarak, ezanı ve salâyı Türkçe okutarak ve Kur’an-ı Kerim’in Arap harfleriyle yazılmasına engel olarak dinsizliğin önünü açtığını vb. ileri sürüp Atatürk’ü eleştirip durmuştur. Bu alanda koca bir külliyat / literatür oluşmuştur. Müslüman gençlik; İmam-Hatipliler, Yüksek İslâmlılar, İlâhiyatlılar ve Diyanet camiası bunlardan etkilenmiş / beslenmiştir. Darbe dönemlerinde darbeciler Atatürkçülük yaparken İslâmcı kesim de doğal bir tepki olarak bu zeminde anti-Atatürkçülük yapmıştır.

Sonra İslâmcı kesim daha da ileri giderek Atatürk eleştirisini biçimsel olarak da sürdürmüştür. Zorunlu olarak Atatürk’ten söz edilmesi gerekiyorsa Gazi Mustafa Kemal denmiş, Atatürk denilmemiştir. Kurumlarda fotoğrafını kullanmak gerekiyorsa kalpaklı olanı tercih edilmiş yani Osmanlı köklerine vurgu yapılmaya çalışılmıştır. İstiklâl Marşı’na, Türk Bayrağına uzun zaman mesafeli durulmuş ve Türk kelimesi kullanılmaktan imtina edilmiştir. Hatta lâik ve Atatürkçü kesimin cenaze namazını kılmamaya çaba gösterilmiştir.

Esasında Atatürk, bizzat kendi döneminde eleştirilmiştir: Ali Şükrü Beyin, Hüseyin Avni Ulaş’ın yani Birinci Meclisteki İkinci Grup mebuslarının eleştirisi, Mehmet Âkif ve Hasan Basri Çantay gibi âlim / aydın zevatın sessiz eleştirileri, Rıza Nur’un belden aşağıya vuran eleştirileri, Kâzım Karabekir, Fevzi Çakmak, Ali Fuat Cebesoy ve Ali İhsan Sabis Paşalar gibi askerî erkânın eleştirisi… Bunlar, daha anlaşılabilir türden eleştiriler gibi geliyor bize. Gerekçeleri daha makul sanki. İsmet İnönü’nün Atatürk eleştirisini ise yeterince bilmiyoruz / bilemiyoruz. Ancak aralarında bir şeyler olduğu kesindir. Zira İnönü, Atatürk’ün sağlığında Başbakanlıktan azledilmiş, yerine Celâl Bayar Başbakan olmuştu. Atatürk’ün son döneminde Başbakan Celâl Bayar’dı. İnönü döneminde Atatürk’ün resminin paradan kaldırıldığını biliyoruz. Bunlar sıradan şeyler olmasa gerektir.

Marksist-sosyalist kesimin Atatürk eleştirisi ise tamamen ideolojiktir. Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Sadun Aren, A. Nihat Sargın, Mihri Belli ve Sencer Divitçioğlu; yaşayanlardan Mete Tunçay, Korkut Boratav ve Murat Belge gibi isimleri sayabiliriz. Bu kesim, sistemli, bilinçli ve bilimsel tarzda Atatürk eleştirisi yapmaya çalışmıştır. Çünkü Atatürk’ü sosyalizmin önünde büyük bir engel görmüşlerdir. 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra bu kesimin alt kuşakları olan bir grup akademisyen ve gazeteci, Ermeni ve Kürt meselesi üzerinden Atatürk, devlet ve ordu eleştirilerini yoğunlaştırarak sürdürmüştür. Eleştirileri Batıda karşılık bulan ve Batı medyası tarafından desteklenen tuzu kuru bu çevre, Türk siyasî hayatına her zaman külfet olmuştur. Müslüman camia da önüne arkasına bakmaksızın, doğrusunu yanlışını tartmaksızın bu kesim ve çevrenin eleştirilerinden sonuna kadar beslenmiş ve faydalanmıştır.

Bir de ideolojik Atatürkçüler vardır. Sırtını devlete, askere, sermayeye ve medyaya dayayan ve oradan Atatürkçülük yapanlar, lâikliği amansızca savunanlar. Atatürk’ü putlaştıranlar. Atatürk üzerinden siyaset yapanlar ve rant devşirenler! İlginçtir İslâmcı kesimle bu kesim yıllarca birbirini besleyip durmuştur.

Arada kalan ve Atatürk gerçeğini gören; yanlışını yanlış, doğrusunu doğru kabul edip devlet-millet-vatan için gerçek önemini kavrayan bir avuç aydın, az sayıda bürokrat ve asker, sağduyulu geniş halk kitlesi maalesef sesini duyuramamıştır. Cılız bir ses olarak arada kalmışlar, anlaşılmamışlar yahut da diğerlerince hafife alınmışlardır.

Tarihsel seyre genel olarak bakıldığında Türkiye’de Atatürk eleştirisi / karalamasının arkasında bir “İngiliz parmağı” olduğu görülmektedir. Bizce Atatürk muhaliflerinin İngiliz / ABD dostu olması tesadüf değildir. Sonra İngiltere merkezli belge servisleri… Atatürk’ü eleştirirken esasında altı oyulmak istenen Türk devletidir. Orta Doğu’yu karıştıran, ABD’yi ve İsrail’i yöneten ama kendini göstermeyen o meşhur “İngiliz parmağı”! Geniş cepheli bir Atatürk düşmanlığı, kesinlikle İngiliz siyasetinin bir ürünü olsa gerektir. Bu arada Norveç’te Kasım 2017’de düzenlenen NATO tatbikatında karşıt kuvvet ülke liderlerinin fotoğrafları arasına Atatürk’ün ve karşıt kuvvet liderlerini destekleyenler arasına Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yer alması bir tesadüf eseri olamaz.

15 Temmuz 2016’da meydana gelen darbe girişiminin devlet-millet dayanışmasıyla etkisiz hâle getirilmesi, Türkiye üzerinde kurgulanan birçok oyunun bozulmasına yol açmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, darbe girişiminden sonraki hemen her konuşmasında “rabia” vurgusunu (tek millet, tek bayrak, tek vatan ve tek devlet) tekrarlamıştır. Ardından Cumhuriyetin kurucu değerlerini öne çıkarmıştır. Son olarak da 2017 yılındaki 10 Kasım konuşmasında “Atatürk’ü sadece anmakla kalmamalı, anlamaya da çalışmalıyız.” demiştir. Bu da bize yeni bir Atatürk algısıyla karşı karşıya olduğumuzu ya da ilk defa Atatürk konusunda toplum olarak bir normalleşme süreci yaşamaya başladığımızı göstermektedir. Müslüman camiayı uyandıran, ideolojik Atatürkçüleri boşa çıkaran ve Marksist-sosyalist kesimi deşifre eden bir çıkıştır bu. Bu yaklaşımın sulandırılmadan sürdürülmesi gerekir. Çünkü bu yaklaşımı sulandıranlar asla masum olamaz. Türkiye’de ilk defa devlet-millet bütünleşmesi bu denli derinden gerçekleşmektedir. Zira Türkiye’nin bugünkü şartlarda böyle bir bütünleşmeye her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır.

Malûm olduğu üzere Türkiye, Fırat Kalkanı Harekâtı (2016), Zeytin Dalı Harekâtı (2018), Pençe Harekâtı (2019), Barış Pınarı Harekâtı (2019) ve Bahar Kalkanı Harekâtıyla (2020) sınırlarının ötesinde, Suriye ve Irak topraklarında kendine yönelik tehditlere askerî gücüyle güçlü ve sonuç alıcı bir müdahalede bulunmuş ve bu mücadele hâlen bütün cephelerde devam etmektedir. 2019’da Libya ile imzaladığı mutabakat muhtıralarla Akdeniz’de oynanmak istenen oyunları bozmuş ve Doğu Akdeniz’de Türk arama ve sondaj gemilerinin güvenliğini garanti altına almıştır. ABD ve İsrail’in nihaî anlamda Türkiye’yi hedef alan Orta Doğu’daki yeni parçalama ve paylaşım politikalarına karşı oyunları bozan güçlü bir direnç göstermiştir.

PKK / KCK / PYD-YPG, FETÖ / PDY ve DAİŞ ile DHKP-C gibi terör örgütlerine yönelik içeride ve dışarıda etkin bir mücadele ortaya koymuştur. Bütün bunları yaparken müttefiki saydığı / bildiği ülkeler âdeta olayı dışarıdan seyretmiş; kimse Türkiye’nin yanında yer almamış, üstelik terörle mücadelesini insan hakları üzerinden insafsızca eleştirmiş, teröristleri korumuş ve kollamış; onlara lojistik ve siyasî destek sağlamıştır. Böylece Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve haklı mücadelesinde zaafa uğratmak istemişlerdir. Hatta Türkiye, Yunanistan gibi eski tehdit cephelerinin tahrikleriyle yeniden karşılaşmaya başlamıştır. Millî Mücadeleden bu yana hiç olmadığı kadar bir güvenlik ve beka sorunuyla karşı karşıya gelmiştir. Bu bağlamda Türkiye, Atatürk’ün formüle ettiği “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini âdeta yeniden keşfetmiş ve uygulamaya koymuştur.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Atatürk’ü hedef gösterip onun üzerinden Türk Silâhlı Kuvvetlerini yıpratmak ve bu yolla Türkiye’yi zayıflatmak isteyen cepheye karşı ortaya koymuş olduğu yeni Atatürk algısıyla oyunları bozan bir yaklaşım sergilemiş ve Türkiye’nin ciddî bir güvenlik ve beka sorunuyla karşı karşıya olduğunu, bunun için millet olarak birlik ve beraberliğin önemini kavrayıp devlete sahip çıkmak gerektiğini geniş toplum kitlelerine anlatmaya başlamıştır. Artık millet, terör örgütleriyle mücadelenin bir savunma hattı olduğunu, ülkenin etnik gerçekliğini, milletin dinî duygu ve kültürel farklılıklarını yani millî ve manevî değerlerini istismar ederek ülkesini zayıflatmak ve sonunda yıkmak isteyen cepheye karşı topyekûn bir uyanış yaşamaya başlamıştır. Bütün toplumda millet ve devlet varlıklarımıza karşı yeni ve güçlü bir hassasiyet gelişmiştir. Bu anlayışla Anayasa değişikliği yapılmış, hükûmet sistemi değiştirilmiş ve seçimler gerçekleştirilmiştir. Türkiye, vesayet girdabından kurtularak anlayışını ve kadrolarını yenileme yoluna girmiştir. Ekonomisini, ticaretini, kalkınmasını ve savunma sanayiini elden geçirmeye çalışmaktadır. Eğitim ve kültür alanlarındaki eksik ve ihmallerini görmüştür. Büyük tarih sahibi büyük bir millet ve büyük bir devlet olduğuna inanmış ve bunu dünyaya göstermiştir. Mazlum milletlerin umudu olmayı bir kez daha hak etmiştir.

Türkiye’nin yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgınına karşı içte ve dışta gösterdiği büyük başarıyla siyasette ve uluslararası ilişkilerde yaşadığı tıkanıklıkları aşmada yakaladığı tarihî bir fırsatın eşiğindeyken bu konular üzerinde soğukkanlılıkla ve açık yüreklilikle konuşmaya değmez mi? Zira insanlık, yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgınından sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı; bütün dengeler, sınırlar ve düzenlerin değişeceği, her şeyin yeniden kurulup şekilleneceği bir dünyaya adım atmak üzeredir. Bundan böyle dünyada bir taraftan dijitalleşme hızlanırken bir taraftan da toprağa, aileye ve dine bağlı bir hayat önemini artıracak; beslenme, barınma, iletişim, eğitim, savunma ve şehirleşme düzeni yeniden şekillenecektir. Zevkler, alışkanlıklar, değerler, anlayışlar ve hedefler değişecek; bilim ve teknoloji, ekonomi ve ticaret, savaşlar ve çatışmalar artık başka şekillerde icra edilecektir. Eski dünyada giderek yalnızlaşan insan, belki yeniden kendini keşfetme imkânına kavuşacaktır. Kendisiyle, çevresiyle, varlıkla, tabiatla ve yaratıcıyla barışacak, gerçek şahsiyet sahibi olacaktır. Bu umudun önünü tıkayan bütün safraların artık kesinlikle atılması gerekmektedir.

Bu sebeple 2023’e yaklaşırken Atatürk’ü kısır tartışmaların konusu olmaktan çıkarmalı ve kutuplaşmaya teşne çevrelere malzeme etmemeliyiz. Onu doğru anlamaya, istismar etmemeye, verdiği mücadeleyi kavramaya, tasavvur ettiği hedefleri daha ileriye götürmeye, büyük düşünmeye ve gerçekçi olmaya çalışmalıyız. Önümüze gelen tarihî fırsatları bu defa da gölgemizle savaşarak kaçırmamalıyız. Bu hataya geçen yüzyılda birkaç kez düştük, artık bu yüzyılda tekrar düşmemeliyiz.

KAYNAK:  Mehmet Erdoğan / Atatürk’ü Doğru Anlamak Sorunu Üzerine (yorungedergi.com, 7 Haziran 2020).

MEHMET ERDOĞAN’IN ŞİİRİ

1980’li yıllar Türk şiiri açısından “içe dönüş” diye tanımlayabileceğimiz bir sürece sahne olmuştur. Sloganik şiirlerin bir anlamda varlık sebebi ortadan kalkmış, buna karşılık direnişçi, memleketçi, sosyal duyarlıkların buharlaşma emareleriyle koşut şekilde gelişen bireyselleşme temayülü döneme bütün hatlarıyla mührünü vurmuştur. İstisnaî unsurlar elbette vardır, ama bunlar dönemin genel atmosferine etki edecek dinamikten yoksundur. Bireysellik o yılların poetik ruhu içinde âdeta bir vecibe gibi görülmüştür. Siyasî ve sosyal yönsemeler, ancak bireyselliğin parantezine alınmak suretiyle, o da denebilir ki oldukça utangaç ve dolaylı bir dille şiire girebilmektedir.

Mehmet Erdoğan’ın Aşk Diye Diye adıyla bir araya getirdiği toplu şiirlerinde, dönemin poetik emarelerini yer yer görebilmek mümkün. Bunu olumlu veya olumsuz bir yargı anlamında değil, ama bir tespit olarak ifade etmek gerekiyor. Kitaptaki şiirlerin bu tespit ışığında daha vazıh ve doğru şekilde değerlendirilebileceği kanaatindeyim. Yayım tarihleri itibarıyla 1984’ten 1999 yılına kadarki bir sürecin verimleri olan bu şiirleri sadece 1980’lerin poetik ruhuyla açıklamak elbette çok isabetli olmaz. Belli ustalardan kişisel etkilenmelerle birlikte 1970’lerden tevarüs edilmiş bir şiir görgüsünün şairin kişiliğinde, söyleyiş ve söylem tarzında belirleyici yerinin olduğu söylenebilir. Bu çerçevede Mehmet Erdoğan’ın şiirini, 1970’lerden 1980’lere doğru sarkan poetik, dahası estetik evrilmenin bir tezahürü olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Toplu şiirler kronolojik yöntemle okunduğunda sanıyorum bu çıkarsamamız daha iyi anlaşılacaktır. 1980’lerin poetik/estetik temayülleri onda bilhassa bu yılların sonuna doğru tebarüz etmeye başlamış, 1993’te yayımlanan Örtüye Bürünen Sözler kitabı için yapılan seçmelerle de dönemiyle olan ünsiyetini vurgulayıcı bir yapıya/bütünlüğe sahip kılınmıştır. Bu kitabıyla toplu şiirlerdeki diğer şiir mevcudu arasında beliren karakteristik farkları dikkate aldığımızda ise Örtüye Bürünen Sözler’in belirleyici düzeye gelmediği, dolayısıyla altını çizdiğimiz ünsiyetin arızî bir nitelik taşıdığı fark edilir. Şairin, Örtüye Bürünen Sözler’den sonraki şiir sürecinde başlardaki ses ve söyleyiş tarzını büyük ölçüde devam ettirdiği görülür. Örtüye Bürünen Sözler’deki gerek mensur şiir tekniğinden gerekse ağdalı imgecilikten uzaklaşarak hece şiiri başta olmak üzere daha geleneksel şiir formlarından beslenilmeye başlanmıştır. Bunun beslenmeden öteye bir yatkınlık olduğu, şairin fıtratından, başka bir ifadeyle dili tasarruf edişle ilgili baskın özelliklerinden kaynaklandığı da ayrıca ileri sürülebilir. Sözel ifadeyi öne çıkaran, mısracı söyleyişin ağır bastığı, ritimden çok sese dayalı anlatım yapısı bu süreçte şiir dilini şekillendiren ayırt edici niteliği olarak ortaya çıkar. Ancak onda imgeden yalıtılmış bir şiir dilinden handiyse hiçbir şekilde söz edemeyiz. Seyreltilmiş şekilde bile olsa imgeden yararlanma eğilimi her zaman yürürlüktedir. Bu, aynı zamanda modern şiirin imgeyle irtibatı konusundaki bir aşinalığın işaretidir. Öte taraftan imgeye yönelik nispî düzeydeki ilginin zaman zaman gerçeğe olan ilgiyi aşındırarak şiirini zora soktuğu da görülebilmektedir. Modern ve geleneksel unsurları bir araya getirme çabasında imge, şiir dilinin modernle bağını kuracak en önemli araç olarak rol oynar. Örtüye Bürünen Sözler haricinde imge-yoğun bir dille yazmaz, ama imgeyi geleneksel şiirle arasında bir farklılaşmayı temin etmek üzere sürekli elinin altında tutar. İmgeye olan belirli mesafesine rağmen imgeyi dışlamayarak bir bakıma modern şiire aidiyetini pekiştirmek yahut ihsas etmek ister.

Tema ve izlekler açısından bakıldığında ise Aşk Diye Diye’deki şiirlerin modern ve geleneksel yönsemelerden mürekkep bir yapısının olduğunu görürüz. Aşk, ayrılık acısı, sevgilinin özlemle yâd edilmesi, çocukluk anıları ve nostaljisi, coğrafî ve sosyal içerikli yerel motiflerin öznenin kimliğine içselleştirilmesi (yerel duyarlıkların ibrazı) gibi büyük ölçüde geleneksel şiir dünyasına ait muhteva unsurları kitaba hâkim olan genel hâletiruhiyeyi oluşturur. Aşk temi, o da daha çok çocukluk aşkı etrafında dönen acılı ve özlemli tonlamalarla şairin bütün şiir yolculuğu boyunca başat niteliğini korur. Denebilir ki şair, her safhada aşkı tekellüm ederek şiirinin âdeta değişmez nirengisi hâline getirmiştir.

Öbür taraftan bireyin kimlik ve varoluş problemleri etrafında gelişen içsel çatışmalar, hayatı sorgulama çabası, kaygılı ve uyumsuz öznellik biçimleriyle modern şiirin ayırt edici yönsemelerini Aşk Diye Diye’de müşahede etmek mümkündür. Şehre uyum sağlayamamaktan ileri gelen mutsuzluk ve yabancılaşma duygusu, aşkı varoluş sorunlarıyla tekemmül ettirme cehdi, gerek aşkın dünyasıyla gerekse manevî değerlerle somut/gerçek hayat arasında var olan yabancılık (iletişimsizlik) algısı; yalnızlık, çaresizlik, ölüm izlekleriyle cisimleşen modern motifler, öznenin duyuş ve tasavvur dünyasını tanımlayıcı belirlenimler olarak karşımıza çıkar.

Bu çerçevede Aşk Diye Diye’deki şiir mevcudu, geleneksel form ve temlerin modern duyarlık ve yönsemelerle iç içe geçtiği bir teşekkülün verimleri olarak kabul edilebilir. Yer yer modern bir form ve anlatıma doğru kaydığında bile geleneksel unsurlar onda genel itibarıyla merkezî bir konuma, bir belirleyiciliğe sahiptir. Geleneksel derken, burada modern öncesi bir yapıyı kastetmediğimizi, hece şiiri temelli olmak üzere modernleşme sürecinde ortaya çıkan belirli dönemsel oluşumları işaret ettiğimizi belirtelim.

Buna göre Mehmet Erdoğan’ın toplu şiirleri, şiirimizdeki modernleşme tecrübesinin anlam ve tezahürlerine odaklanmış okumalarla gerçek anlamda müstefit olabileceğimizi düşündüğüm bir birikimi önümüze koymaktadır. Önemli olan ise görülmesi gereken yeri görmek, doğru okumalarla doğru sonuçlara varmaktır.

 

Aşk Diye Diye / Toplu Şiirler (2014) Ekler bölümünden

Yazar: ALİ K. METİN

MEHMET ERDOĞAN ŞİİRİNE DAİR BİRKAÇ NOT

1. Ali K. Metin, Mehmet Erdoğan şiirinde “dönemin poetik emarelerini yer yer görebilmek mümkün” der. Mehmet Erdoğan 80 kuşağı içinde değerlendirilir. Ali K. Metin’in dönemden kastı da 80 kuşağının şiirlerini yazdığı zaman aralığıdır. Ali K. Metin’in “yer yer” diye belirtmesine dikkat etmek lâzım, çünkü Mehmet Erdoğan şiiri bütünüyle 80 kuşağından sayılamaz. Hatta 80 kuşağına karşı bir tutum bile görülebilir onun şiirinde. 80 kuşağı şairlerinin çoğalttıkları imgesel söyleyişi, soyutluğu, hayattan kopuşu, aidiyetsizliği reddetmek, ondan çıkmak, yeni bir söyleyiş yakalamak gerektiğini duyuran, hissettiren bir şiirdir Mehmet Erdoğan’ın şiiri.

Dönemiyle “yer yer” ortak yönleri mutlaka olacaktır. Malûm, şiir her edebî eser gibi yazıldığı dönemi yansıtır, ona dair özellikleri geleceğe taşır. Bunu bazen dönemini sahiplenerek, bazen de eleştirerek yapar. Her ikisini yapmasa da dönemin rengi, kokusu, tınısı ona yansır. Çünkü sonuçta şiir, insan merkezlidir. Bunu hayat merkezlidir şeklinde de anlayabiliriz. Konu edinilen mekân kadar şairin o şiiri nerede yazdığı bile önemlidir. Zamanla mekân şiirde bütünleşir. Bunun aksi bir durumla karşılaştığımızda onu yadırgamalıyız. Mehmet Erdoğan’ın şiiri, sorgulayıcı bir şekilde döneminden özellikler taşır. Tabiî Ali K. Metin’in dönemle ilgili söylediği “içe dönüş” ve “bireysellik” de yabana atılmayacak şekilde Mehmet Erdoğan şiirinde görülür.

Ali K. Metin’in “bireysellik” ve “içe dönüş” diye anlattığı şeyi, “kendine dönüp bakmak” şeklinde yorumlamak istiyorum. Hiç olmazsa Mehmet Erdoğan şiiri için böyle. Çünkü onda sık sık kendine dönüp bakışın, bir sahicilik arayışı olduğunu söyleyebiliriz. Ali K. Metin öyle kastetmemiş olsa bile “içe dönüş”te bir kaçış temi, iması her zaman bulunabilir çünkü.

Rahat bir söyleyişi vardır Mehmet Erdoğan’ın, ilk şiirinden son şiirine kadar. Sembolle, imgeyle kasmaz şiirini, dozunda kullanır. Durumla düşünce atbaşı gider. Yer yer durum tespiti yapar, sonra da bunun üzerine düşünür. Tasvir, anlatım, olay pek görülmez. Bu yönleriyle de aslında 80 kuşağı şiirine benzer şiiri. Fakat kendini bırakma, şairi başka bir dünyadan gelmiş gibi algılama, insanlara büyük, derinlikli, herkesin anlayamayacağı haberler verme havasında değildir. Mehmet Erdoğan’ın şiirinde konuşan özne, gidip tokalaşabileceğimiz, oturup çay içebileceğimiz, tabureye oturup sohbet eden, yoldan geçerken görebileceğimiz biridir. Bu yönleriyle 80 kuşağı şiirlerinden farklılaşmıştır Mehmet Erdoğan şiiri. Aslında 90 kuşağı şiirine doğru bir yönelme, yön gösterme de vardır bu rahatlıkta, kendini bırakmayışta.

2. Mehmet Erdoğan şiirinde “aşk”, “yalnızlık” ve “el” belirleyici konumda durur. “Yalnızlık” bir durum tespitidir. Aşk Diye Diye’nin (Ülke Yayınları, 2014) üçüncü bölümünü oluşturan şiirlerde yavaş yavaş silinir yalnızlık, belirleyici olmaktan çıkar. “Aşk” gerekliliktir, bir şeyler yapma gerekliliği, yapmak için itici güç ve kaynaktır ayrıca. “Elleri yok sözlerimin”. “El” ise alettir, yapacak olan yani. Burada şairin “el”den söz etmesiyle yalnızlığı eş değerdedir aslında. Kendisi yapacaktır ne yapacaksa, kendi ellerine güvenmelidir güvenecek bir dayanak arıyorsa. “Aşk” bitmez. “Yalnızlık” sanki üstesinden gelinmeye çalışılan şeydir. “El”le yapılacak şeyler, yalnızlığın üstesinden gelinmesini sağlar. Fakat asıl olan, her defasında, ilk şiirden son şiire kadar “aşk”tır. “Aşk”, çoğu zaman inanca dönüşür, bazen iman olur, bazen sevda ve bazen de düşünce. Mehmet Erdoğan toplumsal meselelerden söz ederken bile aşkla konuşur. Onun şiirinde “aşksız” hiçbir şey olmaz.

3. “Örtüye bürünen sözler”, Mehmet Erdoğan şiirini özetleyen bir isimdir. Onun ilk kitabının adı Örtüye Bürünen Sözler’dir (Dergâh Yayınları, 1993). “Örtüye bürünen”le, bilindiği üzere Peygamber Efendimiz kastedilir Kur’an-ı Kerim’de. Mehmet Erdoğan’ın kastı da budur. Ama ismin asıl yönü, bence Mehmet Erdoğan şiirinde konuşan öznenin temel özelliğidir. Bu temel özellik de “utangaçlık”tır. Erdoğan her sözünü, altta, hazırda utangaçlık eşliğinde söyler. Bu yüzden sözleri tamamen açık değildir. Görüntü fludur ya da şöyle söyleyelim; haritanın tamamı gösterilmez, daha çok kapalı göndermeler kullanılır. Okuyucunun hayal dünyasına, anlayışına bırakılmıştır birçok mısra, tasvir veya durum. Bunun tek sebebi “çekingen söyleyiş”tir. Bu yüzden denilebilir ki Mehmet Erdoğan, şiirinin büyük bölümünü kendine saklamıştır, yazmamıştır. Çok şiir kalmıştır Mehmet Erdoğan’da diyebiliriz.

Mehmet Erdoğan’ın güçlü bir sesi yoktur. Güçlü sesin peşinde olmuştur, hiç olmazsa ilk iki şiir kitabıyla. Fakat onun kendine özel, farklı bir sesi vardır. Aslında 80 kuşağı içinde güçlü sese sahip hiçbir şair yoktur. Güçlü sesten, örneğin İsmet Özel, Sezai Karakoç veya Mehmet Âkif şiirindeki sesi, yani gürlüğü kastediyoruz. Nevi şahsına münhasır şairlerdir 80 kuşağı şairleri. Türk şiirinde Mehmet Erdoğan gibi “utangaçlık”la, bir yandan gösterip diğer yandan saklayan, göstermekle göstermemek, söylemekle söylememek arasında kalan, çekingen, hayâ eden, gördüğünü, duyduğunu, hissettiğini, bildiğini olduğu gibi, bütün çıplaklığıyla değil kısmen sesle, kısmen parçalı görüntülerle sunan bir şair de sanırım yoktur.

 

Şiirler yazıyorum çocukluğuma

utanmanın her rengine banmış yüzüme

(Utanmak, s. 87)

 

4. Aşk Diye Diye / Toplu Şiirler 123 sayfa. Mehmet Erdoğan’ın bütün şiirlerini kapsıyor. İnce olduğuna bakmayın, doyurucu bir şiir Mehmet Erdoğan şiiri. Yukarıda sözünü ettiğimiz özellikleri dolayısıyla Mehmet Erdoğan’ın çok şiir yazmasını bekleyemezdik zaten. Yazsaydı belki bu özelliklerinden değil, başka özelliklerinden söz edecektik. “Çekingen söyleyiş” zaten her şeyi okuyucunun önüne koymaya müsaade etmez. Mehmet Erdoğan bu yönünü, diğer ifadeyle dolaylı söyleyişini çokça İslâm tarihinden, az da olsa dünya tarihinden ve çeşitli kitaplardan istifade ederek renklendirir, somutlaştırır. Okuyucunun bu yönlerle yetinmesi, Mehmet Erdoğan şiirine yaklaşmaya çalışması, diğer kapalı alanları da edinmesine, anlamasına yetecektir.

 

İtibar, S. 52, Ocak 2016

Yazar: ÖMER YALÇINOVA

ELEŞTİRİYİ DENEMEK

Yıllardır ülkemizde, Türkçemizde, daha özelde edebiyatımızda hatırı sayılır bir eleştiri geleneği olmadığına yazıklanıp duruyoruz. İyi de, kaçımız eleştiriye tahammül edebiliyoruz? “Eleştiri kültürü” dediğimiz o erdemli davranış biçimi, aydınca bir tutum olarak eylemlerimize, yaşayışımıza dâhil edilebildi mi? Hemen hiç kimse, eksikliğinin söylenmesine katlanamadığı için, “gözünün üstünde kaşın var” derken bile ikircikleniyoruz. Biri kalkıp “Hayır kardeşim, ben kaşlarımı aldırdım. O gördüğün kaş değil, tümüyle rastıktır” diyebiliyor. Beri yanda, eleştiri yazmak için kaleme sarılanların da ölçüye, tartıya riayet etmesi gerekiyor elbette. İlk ve olmazsa olmaz ilke bu. Bilgi, sezgi, emek, sabır, vicdan, yücegönüllülük gibi az ve zor sahip olunabilir marifet ve hasletler bir arada bulunmalı ki böyle netameli bir uğraşa cesaret edilebilsin. Vasat ne olursa olsun, bu yolda ortaya konan ürünler, hakikatle, kıymetle, insafla mütenasip olmalı; ölçüyle, güzel ifadeyle yazılmalı. Yıllardır gözlemlediğim, çok zaman kolay yargıların havada uçuştuğu, ideolojik körlüklerle/ zorluklarla kuşatılmış, dost ahbap hatırına iş kotarılan, sevilmeyenlere çelme takılan, övgü ve yerginin ortasını bulamadığımız karmaşık bir ortamın ve uğraş alanının içindeyiz.

Böyle olduğu için mi acep eleştiri yazılarına burun kıvırıyoruz? Bu türden yazıların toplandığı kitapların okur nezdinde, ‘piyasa’da bir kıymeti var mı? Kendi kitaplarımdan biliyorum, yok. Rejim için bir “özgörev”i olmasa(ydı) Nurullah Ataç’ın yazıları yeniden yeniden kitaplaşır mıydı? Bakın, değeri şöyle ya da böyle, bu çerçevedeki birçok yazıyı, kitabı unuttuk. Örnekse, Necmettin Türinay’ın daha otuz yıl önce basılan kitabını hatırlayan var mı? Halit Ziya’nın, içinde eleştiri yazıları da bulunan o kıymetdar kitabı (Sanata Dair), bir yayınevi kadirbilirlik gösterdi de, 75 yıl sonra yeniden basılabildi. Bu bağlamda örnekler saymakla bitmez.

 

Cümlenin Haysiyetini Bilen Eleştirmen

Elimde, Mehmet Erdoğan’ın eleştiri yazılarının, eleştiriye yakın duran denemelerinin toplandığı kitabı var. Büyük bir yayınevinin, adlandırma doğruysa ‘a serisi’nden değil de, altsınıf bir yayınından çıkmış. Eninde sonunda ticarî bir müessese olan yayınevinin ‘piyasa’ refleksi deyip geçebilirsiniz. Hayır, salt öyle değil. Bana sorarsanız, edebî tenkide verdiğimiz değer, gösterdiğimiz itibar, şu kitabın basılış ‘macerası’na bakılarak bile anlaşılabilir. Böyle alt bir kategoriye dâhil edilmesi, eserin değersizliğinden değil. Okuyun göreceksiniz, Mehmet Erdoğan, cümlenin haysiyetini bilen, yazdıklarını okutan, şiire vukufu olan biridir.

Alçakgönüllüce kitabına Eleştiri Denemeleri adını vermiş yazar. Bu bağdaştırmayla iki anlama birden işaret edilmiş oluyor: 1. tenkidi tecrübe eden yazılar, 2. eleştiri ve deneme türündeki yazılar. Kitapta, Erdoğan’ın daha önce çıkan iki kitabındaki (Sübjektif Yazılar, Şiirin Eşiğinde) yazılarının hemen çoğu ile 2004’ten sonra yayımlanan ürünleri bir araya getirilmiş. Yazılar bu yeni toplama alınırken gözden geçirilmiş, başlıkların bir kısmında küçük değişiklikler yapılmış. Dört bölümde kümelenmiş elli altı yazı. Eserin ana gövdesini “şiir hakkında”ki birinci bölüm (on dört yazı) ile “şairler hakkında”ki ikinci bölüm (otuz dört yazı) oluşturuyor. Üçüncü bölümdeki iki yazı hikâye ve hikâyeciler, son bölümdeki altı yazı da eleştiri ve eleştirmenler çevresinde.

 

İNDİRGEMECİ BAKIŞI DA OLMASA…

Mehmet Erdoğan şiir bahsinde, şairler çevresinde epeyce konuyu tartışıyor. Birçok şaire değer biçiyor, konum belirliyor. Çok yerinde tespitleri olmakla birlikte, okuru şaşırtan hatta yanılgıya düşürebilecek hükümleri de az değil. Söz gelimi, bir edebiyat tarihi yazsam, Erdoğan’ın şu tespitini tereddütsüz alıntılarım: “Cumhuriyetin gözü kapalı nesilleri şiir adına manzume yazar. Yeni devletin bütün imkânlarından yararlanır ve oturduğu yerden memleket edebiyatı, Anadoluculuk yapar.” (s. 20) Şöyle bir yargıyı da azıcık tashih ederek alırım: “Hilmi Yavuz’da sadece ‘kelime’ vardır. Hilmi Yavuz edebiyat üzerine düşünen bir aydın olarak önemli olabilir, ancak ‘Hilmi Yavuz’un şiiri’ denildiğinde olumlu bir şey hissetmek pek mümkün değildir.” (s. 18) Şuna ise dönüp bakmam: “Milletvekili seçilerek siyasete atılan Erdem Bayazıt, iddiasız ve silik bir portredir. Siyasal hayatında bağlı bulunduğu dünya görüşünü yeterince temsil edemez ve kendisine umut bağlayan çevreleri hayal kırıklığına uğratır. Bir anlamda şiirindeki devrimci duyarlığa ve seslendiği kitleye sırtını dönmüş olur. Böylece siyaset, şiirinin üzerine bir kara leke gibi düşer.” (s. 252)

Erdoğan’ın indirgemeci bakışı, yer yer acıtıcı üslubu olmasa, yazdıklarının değeri bir kat daha artacak. Söz gelimi şöyle bir yargı yaralayıcıdır: “Nuri Pakdil ve ardılları, İslâm inancına bağlı olmakla birlikte, din hakkındaki bilgileri cami cemaatinin seviyesinden öteye geçmez. Kimya-yı Saadet ve Mektubat-ı Rabbanî gibi kötü tercüme edilmiş avamî kitapların dışında, belki bir de Millî Eğitim Bakanlığının ‘Şark Klâsikleri’ dizisini okumuşlardır.” (s. 344) Doğrusu, böyle bir tespit, yazının diğer kısımlarına dercedilmiş çok değerli görüşlere, düşüncelere, savlara da halel getirebilir.

Benzerlerinde var olan inişler çıkışlar, eksiklikler fazlalıklar Mehmet Erdoğan’ın yazılarında da görülüyor. Öznellik ve zaman zaman öfkeli, hadi acımasız diyelim, bir dil dikkatten kaçmıyor. Düşüncelerine yer yer katılmasam da, kimi tespitlerini keskin hatta yersiz bulsam da, Erdoğan’ın eleştiri denemelerini, bilhassa şiir bahsinde yol yordam arayanlar için önemli buluyorum. Birçok yazının üzerinden çeyrek asır geçmiş olmasına rağmen, Eleştiri Denemeleri’nde hâle uygun değerli tespitler, yararlanacağımız düşünceler var.

 

Star KİTAP  15.01.2015

Yazar: TURAN KARATAŞ

MÜTEVAZI AYANE MEKTEBİ

Üniversite öğrencisiydik, bir ‘mekteb’e mensuptuk, öğreniyorduk durmadan. Ama eksik bir şeyler vardı. Bu eksiklik aynı fakülte içinde şiir ortak paydasında birleşebilecek bir potansiyelin varlığını keşfetmemizle birlikte ortadan kalktı: Ayane’yle; Mehmet Erdoğan’la tanışmıştık. Mektebin içinde her şeyini kendimizin belirlediği bir mektebimiz daha olmuştu.

Ocak 1988-Aralık 1990 tarihleri arasında yayımlanan Ayane’nin ilk sayısını sınıf arkadaşım Osman Selvi’nin elinde görmüştüm. Ve bu dergi ‘piyasa’ dergilerine hiç de benzemiyordu. Belki biraz soğuk bir görünüşü, müthiş bir disiplin içinde pırıldayan bir mizanpajı vardı. Ve ben modern Türk şiirine çok uzaktım. Ayane’nin beni (ve bir kısım arkadaşlarımı) eğiten bir mektep olabileceğini ilk anda tahmin edemedim elbette.

Aynı çatı altında aslında farklı dünyaların adamlarıydık belki, ama şiir ve edebiyat, insanları aynı şemsiye altında toplamayı başarabiliyordu o günlerde. Ayane de bizi önce Mehmet Erdoğan’a götürdü. Sonra Süleyman Borlak, sonra Ömer Ceylân... Biraz daha sonra Osman Özbahçe... ‘Dışarıdan’ İbrahim Eryiğit, Arif Dülger, İsmail Hocaoğlu, İsmail Kasap, Recep Seyhan, Kâmil Yeşil... Uzaklardan M. Ali Garip, Nazir Akalın ve Ömer Erdoğan...

Halka gittikçe genişledi. Mehmet Erdoğan’la şiir üzerine sohbetlerimiz, öğrenci evlerimize taşındı; bir şiir öğretmenimiz vardı artık. Bu dergi etrafında ben ve arkadaşlarım tıfl-ı ebcedhan gibiydik. Aslında bizler ürünlerini bir edebiyat dergisine göndermekten çekinebilecek kadar mahcup gençlerdik. Ayane’den sonra bu mahcubiyetimiz törpülendi elbette. Bu dergiyle tanış olmamızın peşinden gelişen süreçte yazdıklarımızı hemen yayımlamıyor, toplandığımızda üzerinde konuşuyorduk. Bazen metinleri Mehmet Erdoğan’a veriyor ve onun törensi bir edayla bu küçük metinler üzerine ciddiyetle eğilişini, itinayla düzeltişini, yol gösterişini, tecrübelerini aktarışını izliyorduk. Şiirlerimiz elden geçiyor ve yayımlanabileceği üzerinde birleşebilirsek, sanki hemen o an mevcut Türk şiir/edebiyat birikimine eklenmiş oluyorduk (bize öyle geliyordu). Bazen şiir meseleleri ve şairler üzerine düşünmek ve yazmak gerekiyordu, ama öncesinde o konuyla ilgili ‘efradını câmi ağyarını mâni’ bir ders-sohbetten sonra işe koyuluyorduk. Mehmet ağabey, yazdıklarımızı ciddiyetle değerlendirmekle yetinmiyor, yazma konuları da veriyordu bize. Bu konular bizi bazen eğilimlerimizi besleyecek bir çabaya sevk ediyor, bazen de tamamen yabancısı olduğumuz, ama şiirle, edebiyatla meşgul olacak herkes gibi bizim de araştırmamız, yüz yüze gelmemiz gereken alanlarda oluyordu. Sadece konu değil, kaynaklar; okumamız gereken deneme, inceleme, eleştiri kitapları ve makalelerden de söz etmeliyim...

İşte mektebimizi oluşturmuştuk.

Şimdi geriye dönüp baktığımda şöyle düşünüyorum: Bizden önce Sırât-ı Müstakîm, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera, Aylık Dergi, Yönelişler çevresinde neler olduysa o zaman da benzer şeyler olmuştu galiba. Mehmet Erdoğan aslında bir birikimi tevarüs etmişti, biz de o vasıtayla daha önceki birikimi tevarüs ediyorduk sanırım. Adını andığım öncü dergiler etrafında birbiriyle etkileşim içinde, bugün her biri bir mektep sayılan oluşumlardan ve isimlerden kesin hatlarıyla söz edilebiliyor. Ayane’ye bu açıdan baktığımızda söz konusu mektepleşmeyi aynı güç ve oranda göremiyoruz elbette. Fakat dönemin sosyolojik şartları, artık adı geçen dergiler etrafında oluşan türden mekteplere müsaade edemezdi. 12 Eylül 1980 askerî darbe sonrasıydı ve Turgut Özal iktidarının alışılması kolay olmayan rüzgârı esiyordu. Bu rüzgârda oluşan ortamın büyük edebî oluşumlara müsaade etmeyen, mevcut ‘isimleri’ (şair ve yazarları) selefleri kadar sivriltmeyecek bir özellik taşıdığı söylenebilir diye düşünüyorum.

Daha önceki dönemlere göre bambaşka bir sosyolojik ortamda şiirle, edebiyatla meşgul olmak biraz da akacağınız mecrayı bizzat oluşturmanızı gerektiriyordu. Bu her zaman böyleydi belki, ama kanaatimce bu durum 1980’lerden sonra çok daha fazla söz konusudur.

Ayane böyle bir ortamda çıkışını da kapanışını da plânlayarak yayımlanmış bir dergiydi. Düzenli olarak her ay çıktı ve toplam 36 sayı yayımlandı. Bu derginin etrafında aynı çevreden bir grup arkadaşla kotardığımız ve taşrada bir ilçede (Taşova-Amasya) bastırdığımız Kültür Edebiyat da Ayane’den büyük oranda izler taşımıştır hep. Bu bakımdan Ayane’nin çıkışını tetikleyen sebeplere benzer sebeplerle çıkan Kültür Edebiyat’ın son sayısına yazdığımız “Sonuç Yazısı”ndan alıntılar yapmaktan çekinmeyeceğim:

“Büyük şehir dergiciliğinin tutuculuğundan, sermayeci bir anlayışla yürütülüyor oluşundan söz edebiliriz. Bizse özgür ortamlarda gelişeceğine inandığımız sanatta kıdemden önce özgünlüğün sağlanmasını önemsedik hep. / Biz edebiyatta gücümüze göre iki şeyin altını ısrarla çizdik, bunda da bir parça başarılı olduğumuzu söyleyebiliriz. Başkasına yamanmamak (işbirlikçilikten kaçınmak) ve genç yetenekleri emektar ustalar barajını delerek öne çıkarmak. Bu, enformasyonun gelişmesiyle ve tahsil düzeyinin artmasıyla Anadolu’nun her köşesinde bulunabilecek aydın kişiliklerin sesini duyurabilme çabasıydı.”

Biz, bugün Ayane’yi Mehmet Erdoğan’la özdeş kabul edebiliriz. Fakat bizim için bir mektep işlevi gören Ayane’nin bir koleksiyonunu eline alacak araştırmacılar ne düşünürler bilemem. Sanırım sayfaları arasında, öne çıkmak istemeyen, soft-eğitici bir ‘ruh’un varlığını her zaman sezeceklerdir. Bu dergi etrafında oluşan mütevazı, ama dikkate değer birikimin taşrada edebiyat/edebiyat sosyolojisi, gençlerin kendilerine edebî bir alan açma ve mevcut kotaları aşabilme, sonrasında ise ‘edebiyat sevâd-ı azamı’na katılma çabası açılarından ele alınması, değerlendirilmesi gerekiyor.

 

Aşk Diye Diye / Toplu Şiirler (2014) Ekler bölümünden

Yazar: YUSUF TURAN GÜNAYDIN

SÖYLEŞİLER 1

HERKES GİBİ BEN DE KUŞAĞIMIN ŞİİRİNİ YAZDIM

 

– Sayın Mehmet Erdoğan, yaşamınızı ve şiir serüveninizi kısaca anlatır mısınız?

– 7 çocuklu bir ailenin ilk çocuğuyum. Babam din görevlisi, hafız. İmam-Hatip Okulunun lise kısmında okudum. Sonra İlâhiyat Fakültesini bitirdim. Ailemizde dedemin önemli bir ağırlığı vardı. Dindar, güvenilir ve saygın bir kişiydi. Bir barış ve suhulet adamıydı. Halk bilgesi diyebileceğimiz bir kişiliğe sahipti. Okumaya teşvik ederdi. Ekonomik olarak çevremize göre durumumuz ortanın üstündeydi. Kendi yağıyla kavrulan, namerde muhtaç olmayan, eşine dostuna yardım edebilen bir durumdaydık. Çocukluğumda yoksulluk olgusunu hissetmedim; herkesin yoktu, bizim de yoktu! Tutumlu, hesaplı; yazdan kışı, kıştan yazı hesap eden bir aile düzenimiz vardı. Eski, yamalı elbiselerimiz olurdu, ama tertemizlerdi. Temizlik ve düzen fikrinin hâkim olduğu bir ailede büyüdüm.

Dedem, Osmanlı Türkçesiyle yazılmış dinî halk kitaplarını okurdu, bize anlatırdı. Muhammediyye, muhtasar Kısas-ı Enbiya ve Delâilü’l-Hayrat gibi. Bir konuyu, bir kıssayı belki yüzlerce defa anlatırdı; aynı heyecanla, aynı üslûpla, son yıllarında aynı kelimelerle. Ben kendimi bildim bileli her sabah, ezanla namaz arasında mutlaka Kur’an-ı Kerim’den bir cüz okurdu. Hafız değildi, ama hafızları dinlerdi, çünkü çok iyi Kur’an-ı Kerim okurdu. Sonra takvim yaprağı gün boyu cebinde gezerdi. O günün konusunu takvim yaprağı belirlerdi. Günlük olayları ve konuları mutlaka takvim yaprağındaki konulara; ayet, hadis ve vecizelere bağlardı. Büyük bir ustalıkla siyasî tartışmalardan uzak dururdu. Tefrikadan korkardı. Zaman zaman Atatürk ve İnönü dönemlerini sorardım; yaşadıklarını, bildiklerini anlatmasını isterdim. Kişilere ve olaylara hep olumlu cephesinden bakardı. Yanlış uygulamalara işaret ederdim; ısrarla eleştiriden kaçınırdı, tevekkül ehliydi, umutluydu, Allah’a güveni tamdı. Biz görevimizi yapalım, gerisi Allah’ın işi derdi. Bizi aşırılıklardan koruyan bir tavrı vardı.

Bu arada babamın vaaz ve hutbe hazırlarken genelde üç kaynağa müracaat ettiğini, bunların Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm (Hasan Basri Çantay), Riyâzü’s-Sâlihîn (Muhiddin Nevevî) ve Safahat (Mehmet Âkif Ersoy) olduğunu belirtmeliyim. Notlarını ve hutbesini yazmayı tamamlayınca yazdıklarını bir kez sesli okumak âdetiydi. Safahat’tan aldığı parçaya sıra gelince coşkulanır ve sesini yükseltirdi. Bu yüzden Safahat’a çok erken yaşlardan beri kulağımız aşinaydı.

1960’lı yıllardan 1970’li yıllara doğru böyle bir atmosferde geçti çocukluğum. Hayat hocam olarak başta hep dedemi gördüm. İşin ilginç yanı, elli yaş sonrasında yine başa dönüyorum, çocukluğuma dönüyorum, günlük olayları yer yer o günkü saf bakış açısıyla yorumlamaya çalışıyorum. Dedemin kulağımda kalan kelimelerine büyük anlamlar yüklüyorum. Yalan, hile, hırsızlık, riya, gösteriş, israf, hak-adalet, dürüstlük, çalışmak, sabır, tevekkül ve şükür gibi kelimeleri havi bir hayat tarzı vardı. Her şeyi bu ve benzeri birkaç kelimeyle açıklardı. Başım ağrıyor ya da karnım aç dediğinizde bu kelimelerle konuşur; karnınız doyar, şifa bulurdunuz. Arkadaşınızı şikâyet edersiniz, Kıbrıs’ta savaş çıktı, askerler darbe yaptı dersiniz yine aynı kelimeler. Dinlersiniz, soru sorma ihtiyacı hissetmezsiniz. Aradan bunca yıl geçti dedemin kelimelerine bir kelime ilâve edemedim. Onun baktığı yerden bakmaya çalışıyorum. Tabiî saflığımı kaybetmiş olarak! Meselâ para kazanarak artmaz, harcarken artar, derdi. Tam bir Müslümanca hayat felsefesi. Dedemden öğrendiklerimle sürdürüyorum hayatımı, mutluyum...

Daha ilkokuldayken kütüphanem vardı. O günkü şartlarda amcamın gurbetten getirdiği tahta bir bavulda onlarca kitabı saklardım. Kuşağım içinde, çevremdeki arkadaşlarım arasında ilk kütüphane sahibi olan benim. Ortaokulda Peyami Safa, Orhan Kemal ve Yaşar Kemal’den romanlar okudum. Çokça popüler tarihî romanlar, aşk romanları okudum. Çizgi roman hiç okumadım. Yine kuşağım ve arkadaşlarım arasında ilk düzenli gazete ve dergi okuyan, onları saklayan, arşivleyen benim. Yeni Devir gazetesi, Mavera dergisi. Satır satır okumak, okuduğunu arkadaşlarınla paylaşmak, tartışmak. Beğendiklerini kesip saklamak. MTTB’de konferans vermek, topluluğa hitap etmek. Grup toplantıları düzenlemek, ortak kitap okumak. Bir fikrin, bir davanın taraftarı olmak. Sabaha kadar sohbet etmek. 1970’li yıllardan 1980’li yıllara doğru böyle bir atmosferde şekillendi ilk gençliğim.

Rize İmam-Hatip Lisesine gitmeye başladığım ilk yıllarda Mustafa Yazgan’ın çıkardığı Tomurcuk (Ahlâkî Çocuk Gazetesi, tabloid ebat) adlı çocuk-gençlik dergisini düzenli okuduğumu (1977-1978), dergiden ve okuldaki meslek dersleri öğretmenlerimden (merhum Mehmet Akkaya, Mehmet Besim Özsüer, Fahri Şirin, Mithat Yaylı, Fikri Günay vb.) etkilendiğimi, bu etkiyle yazmaya başladığımı, ilk yazımı Tomurcuk dergisine gönderdiğimi hatırlıyorum. Bir keresinde roman dediğim bir uzun hikâye yazmış; dergiye, Mustafa Yazgan’a göndermiştim. Aylar sonra gelen ve Tomurcuk antetli kâğıda yazılmış cevabı hiç unutamam: Yazmaya ve okumaya devam et, yaşına göre çok başarılısın, kitabının basılması senin için erken olur, ileride daha güzellerini yazabilecek kabiliyettesin mealinde sözler. İnanılmaz derecede mutlu oldum ve kendime güvenim arttı. Derginin zaten kitap yayını yokmuş.

Romanımı orta boy çizgili bir deftere tek nüsha yazmıştım. Yayın işlerinin nasıl yürüdüğünü, fotokopinin ne olduğunu henüz bilmiyordum. Bugün bu romanımın elimde olmasını, o günkü duygularımı yazdıklarımdan görmeyi çok isterdim. Hatırladığım kadarıyla romanın kahramanı olan bir genç, denizin kenarındaki kayalıkların üzerine çıkarak oturur, bir taraftan ufuklara ve denize düşünceli düşünceli bakarken elindeki taşları belli aralıklarla birer birer denize atar, diğer taraftan da denize karşı yaşadıklarını anlatmaya başlar, elindeki son taşı denize atarken anlatım biter ve ayağa kalkıp gider. İlginç bir kurgu!

Hayallerim ve aşklarım nelerdi, dünyaya ve olaylara nasıl bakıyordum; kimlerden ve hangi olaylardan etkilenmiştim, gerçekten merak ediyorum. Bugün, şiirimdeki deniz ve taş imgelerinin buralardan kaldığını düşünüyorum.

 

– Yaşamınızda şiirin yeri nedir?

– Şiir, hep derinlerde ve mahrem olarak var oldu hayatımda. Kendini şair olarak gören tavrı (çömezden üstada kadar) her zaman soğuk ve itici buldum. Edebiyat akademisinden de hazzetmedim. Bana göre şiir davası, hak edilmiş ve mücadelesi olan bir dava olmalı. Üstatlarda bunu gördüm. Şiir ve edebiyat, her şeyden önce eleştirel bir duyarlık ve bilinç kazandırdı bana. Günlük hayattan düşünce ve inanç hayatına kadar hemen her alanda eleştirel bir süzgecim var. Sormadan, soruşturmadan çok az güvenir ve teslim olurum. Önce teslim olmuşsam bile bir zaman sonra geriye döner ve sorup soruştururum. Eleştirellik, benim için bir hakikat, bir öz arayışıdır. Bu yüzden bende, şiirsellik ve eleştirellik birbirine bağlıdır.

Hayat, şiirin durduğu yerden sorulan sorulara cevap bulma mücadelesidir. Yolun ilâhî kapıya çıkarsa hayatın anlam kazanır, soruların cevap bulur. Yolun ilâhî kapıya çıkmazsa soruların beynini kemirir, gönlünü karartır ve sonunda hayatın zehir olur. Yaşamanın tadı denilen şeyi “şükür hâli” olarak anlıyorum. Mutmain hâl, bundan sonrasıdır.

Şiir, kayıp giden bir şey değil; bir eleştirel duyarlık, bir arayış kavgasıdır. Hayat biter, ama kavga bitmez!

 

– Sizce içinde yaşadığımız toplum şiirli bir toplum mudur?

– İçinde yaşadığımız toplum genleri itibarıyla şiirsel bir toplumdur. Bu yüzden modern hayatın sunduklarını çabuk eskiten bir özelliğe sahiptir. Milletimiz, ABD ve Rusya ile her zaman ve her şartta savaşır. Dinine, namusuna, vatanına, kendine, ailesine lâf söyletmez. Bakmayın öyle bugünkü sünepe hâline. Yeri geldiği zaman her ferdi bir Recep Tayyip Erdoğan kesilir! Zaten şiir dediğin bu değil mi? Avustralya ve Yeni Zelanda’dan neden şair çıkmaz? Çünkü tarihleri kendi topraklarında değil, başka bir ülkenin tarihi içindedir. Türkiye öyle mi? Her karışı üzerinde yaşayanlar için vatandır. Vatan sahibi olan her millet, aslında şair bir millettir. Ataletimiz, aymazlığımız, gevşekliğimiz, zayıflığımız arızîdir. Bam telimize dokunulsun, bak nasıl ses veririz. Bizden bir şey olmaz, battık/batıyoruz edebiyatını bir tuzak olarak görüyorum. Türk milleti iki sıfatı her zaman saygın görmüştür; biri şair, diğeri hacı. Efendim, maya ve toprak sağlam. E, ne ekersen onu biçersin!

 

– Kendinizi Türk şiir geleneğinde nereye bağlıyorsunuz?

– Hece sesi, imgelem ve anlatıma dayalı bir şiir yazdığımı düşünüyorum. Tabiî bu, saf hece, saf imgelem ve salt anlatım değildir. Onların tortularından bende kalanla yazılmış bir şiirdir benimki. Daha doğrusu herkes gibi ben de kuşağımın şiirini yazdım. Bir ara kuşak; biraz ondan, biraz bundan. Benim kişisel olarak katabildiğim duyarlık ve bilinç oldu.

Hece şiirinin üç büyük şairi Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı ve Ziya Osman Saba’nın sesi bana hep dokundu. Çok insanî ve çok saf buldum onların sesini. Meselâ bu anlamda Necip Fazıl bana pek dokunmaz. Onu başka bir yerde çok önemserim; kavgasında, mücadelesinde. Sezai Karakoç, her zaman başımın üstünde bir üstattır. Geniş kanatlı bir bilgedir o. Kanatları altında herkese bir yer vardır. İsmet Özel’in etrafında çok dolaştım. Şiirde ve düşüncede kuşağımın yegâne otoritesiydi o. Ne var ki şiiri ve düşüncesi bir “mektep” olamadı. İsmet Özel, kendini hep dışta ve üstte gördü. Kendine çıkan bütün yollara hendekler kazdı. Sanki kendisine yaklaşılırsa kutsal ateşi çalınırmış izlenimi verdi. Cahit Zarifoğlu’nun artist ve mümin hâli ise açıkçası tarzım değildi. O, uçlarda dolaşan bir üstattı. Bende ise denge hâli her zaman ağır bastı.

 

– Günümüzde yazılan şiiri biçim/biçem/izlek açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Günümüzün şiiri 1980’li yılların, hatta 1990’lı yılların şiirinin çok uzağında seyrediyor. İnsan değişti, toplum değişti, hayat ve hayata bakış değişti. Elbette şiir de değişecek. Soru ya da sorun, değişimin yönünün nereye doğru olduğudur, yani günümüz şiirinin yaşadığı değişim sağlıklı mıdır? Bu sorunun cevabı genel olarak evettir.

Meseleye şöyle bakıyorum: Günümüz şiiri topluma ve insanımıza yönelttiğimiz eleştirileri, dünyada ve coğrafyamızda yaşanan haksızlıkları, zulümleri görüyor ve tepki veriyor mu? İnsanımızın değerler dünyasının farkında mı? Türk şiir geleneğiyle bağı var mı? Gençlikte bir ses ve bir algı oluşturabiliyor mu? Bu soruların cevabı evetse mesele yoktur. Okuyucu kitlesinin azlığı veya çokluğu mesele değildir. Bu başka bir sorun, edebiyat dışı bir sorundur.

Diğer taraftan her kuşak, kendinden bir önceki kuşağı haklı-haksız eleştirir, sonra durulur. Sonra da eskir ve yeni bir kuşak gelir. Bu, hep böyledir. Şiir, ayakta kalan ve devam edenler üzerinden ilerler. Bu devam edenler birbirine eklendiğinde bir dilin ve milletin edebiyatı meydana gelir. Bu yüzden günümüz şiirinin bir ara kuşak şiiri değil, bir ana kuşak şiiri olduğunu düşünüyorum. Eksiği, kuşağının içinden eleştirmeninin azlığıdır. Eksiği, kahramanlarının yeterince mücadeleci bir kimliğe sahip olmamasıdır.

Son olarak günümüzde yazılan şiir için Fayrap dergisi ve çevresini önemsiyor, burada sağlıklı bir damar olduğunu düşünüyorum.

 

Dünü ve Bugünüyle Ayane Söyleşileri / Türk Edebiyatına Çeyrek Yüzyıllık Bir Bakış, hzl. Ömer Erdoğan, Cümle Yayınları, 2016

Yazar: ÖMER ERDOĞAN

SÖYLEŞİLER 2

AYANE, MESLEK VE SANAT HAYATIMIN İLK REFERANSIDIR

 

Söyleşi: Selçuk Küpçük

 

– Ocak 1988 tarihli ilk sayıda derginizin ismini, memleketinizde bir dağdan aldığını belirtip bu dağa mitolojik, metafizik bir anlam yüklendiğini söylüyorsunuz. Hem derginizin çıkış öyküsünden hem de bu isim meselesinden bahsederek söyleşimize başlayalım isterseniz.

– “Ayane” adının ne anlama geldiğini ve dergiye niçin bu adı verdiğimizi dergimizin ilk sayısında şöyle açıklamıştım: “‘Ayane’, bölgemizde bir dağın ismidir. Arapça ‘ayan’ sözcüğünden dilimize geçmiş; belli, açık yer anlamlarında bir isimdir. Jeolojik olarak Ayane Dağı; etrafındaki dağlardan bağımsız, yüksek bir dağ konumundadır. Bölgemizde Ayane’den yüksek dağlar olmasına karşın sıradağlar içinde değil de bağımsız bir konuma sahip olması, ona bir belirginlik katmaktadır. Sözcük anlamına uygun olarak açık seçik görülebilen bir dağdır. Ayrıca doruğuna çıkıldığında, başka dağların ardını da görmek mümkündür.”

Bugün “Ayane” sözcüğünün tam bu anlama gelmediği, bizim onu bir çeşit kavramsallaştırdığımız söylenebilir. Ancak bizim için önemli olan ondan ne anladığımız ve ona ne anlam yüklediğimizdir.

Olayın öyküsü ise şöyledir: Komşu köyümüzden Yusuf Yılmaz adlı bir köy hocası vardı. Yusuf Hoca, hiç evlenmemiş, iyi bir hafız, derviş ve yöre halkı üzerinde ciddî etkisi olan bir kişiydi. Onun yaşayan efsanesi çocukluğumuzda büyülemişti bizi. 1950-1960’lı yıllar, hoca hafızlarını alır Ayane Dağı’na çıkar; kendisi hem ormanda çalışır hem de talebelerinin ezberlerini dinlerdi. (Talebelerinden biri de babamdı.) Dağda, ormanda, Allah’ın kelâmını ezberlemek / ezberletmek nasıl bir duygu, hep merak etmişimdir. Dağ, orman, ağaç ve çiçek kokuları, kuş sesleri, Kur’an sesi, güneşin doğuşu ve batışı... Etkilenmemek mümkün değil.

“Çıkarken” yazısında söz etmiştim: “Ayane’nin doruğunda bir cami vardır. Şu andaki cami, altmışlı yıllarda, daha önce tarihi bilinmeyen ahşap bir caminin yerine inşa edilmiştir.” Bu caminin yapımına işte bu Yusuf Hoca öncülük eder. Caminin inşasında çalışan ustalardan biri de merhum dedemdi. Caminin taşı, kumu ve çimentosu katırlarla taşınmıştı. İnanılır gibi değil, son derece dik, dar bir patika yol, mesafe oldukça uzun. Bu insanlar, hangi aşkla bu işi başarmışlardı? Dedeme sormuştum. Aldığım cevabı, o yıllarda çocukluk aklımla kavrayabilecek durumda değildim. Dedem, hocanın ‘kerametinden’ söz etmişti. İnşaat malzemesini sırtında nasıl taşıdığını, insanları nasıl coşturduğunu, onunla çalışanların neden yorgunluk hissetmediğini gözleri parlayarak anlatmıştı. Hoca bazen geceleri dağda, caminin inşaatında kalırmış. Köylüler, dağdan gece zikir sesleri, sabah erken Kur’an sesleri duyarmış. Dağda içecek su vardı, ama ne yerdi bu insanlar? Cevabı çok ilginç; köyün kadınları birbirlerinden habersiz ve gönüllü olarak yemekler hazırlar, sepetlerle işçilerin geçeceği yola koyar ve onlar yenilirdi. Hafızlara da köylüler böyle yemek taşırdı. Gök sofrası gibi bir şey bu! Merhume ninem anlatmıştı; akşam boşalan sepetler gidip alındığında sepetlerin hiçbir zaman boş olmadığı görülürdü. Hoca, sepetlere dağ meyveleri koyar, bir sepetten artan yemek olursa onu diğerlerine paylaşırdı. Yani ikrama ikramla karşılık verilirdi.

Bu yüzden Ayane Dağı, bizden önceki ve bizim kuşağımız için çok anlamlıydı: “Yükseliyorsunuz, en yükseğe çıkıyorsunuz: Doğayı bütün canlılığıyla gözleyebilirsiniz. Tanrı dostlarının uğrak yerinde metafiziksel bir hava sarıveriyor sizi. İnsana mistik bir duygu kazandırıyor bu. Dağ, halkın dilinde birtakım efsanelerle dolaşıyor, ister istemez büyüleniyorsunuz. Açık bir havada Karadeniz’i seyredebiliyor, enginlere doğru sonsuzluk duygusuyla uçabiliyorsunuz. Doğayı içinize çekerek yeşile doyuyor, Tanrı’yı ve insanı düşünebiliyorsunuz.” Yusuf Hoca, maddî ve manevî boyutuyla varlığın özünü yakalamış büyük bir şahsiyet olarak hayatımızda yer etmişti. Edebiyatın da böyle bir özle iç içe olması gerektiğine inanıyorduk.

Ayrıca çocukluğumuzda okuduğumuz efe romanlarının, muhayyilemizde oluşan dağ kültünü etkilediğini düşünüyorum. Bizim için kahramanlık hikâyelerinin yaşandığı bir mekândı dağlar. Biliyorduk ki “Gerek geleneksel edebiyatımızda gerekse modern edebiyatımızda dağ, zengin bir motif olarak vardır. Sonsuz anlamlar çağrıştıran bir imge olarak şiirimize girmiştir. Dilimiz, dağlarla ilgili zengin özdeyişlerle doludur. Âşıkların, hakkını arayanların, zorbalara başkaldıranların sığınağıdır dağlar. Dağlar üzerine türküler söylenmiştir. Acının, ayrılığın, coşkunun, kahramanlığın, ululuğun simgesidir dağlar. ‘Emanet’ dağlara yüklendi de dağlar yükü kaldıramadı. Ama insan, dağların kaldıramadığı bu yüke talip oldu. İnsanın varoluşsal misyonu ve gizemi bu espridedir!” (bk. “Dağların Dili” başlıklı yazımız.)

Bilindiği gibi Arif Ay’ın Dosyalar’ında “Rize” adlı bir şiir vardır ve bu şiirde Güneysu’dan, Kıbledağı’ndan söz edilmektedir; “ay sarı, sanki mısır ekmeği / akşamları kıbledağından / şavkı soframıza vuran”. Kıbledağı, Ayane Dağı’nın halk arasındaki yaygın adıdır.

Arkadaşlarla 1987 yılında yaz tatilinin kısa gecelerindeki uzun sohbetlerimizde dergiyi çıkarmaya karar verirken adını bu duygu ve düşüncelerle Ayane koyduk.

 

– Dergiyi kimlerle çıkardınız?

Ayane’yi Rizeli dört arkadaş; İsmail Hocaoğlu, Ömer Erdoğan, Ali Mahmudoğlu ve ben çıkardık. İsmail Hocaoğlu ve ben, Ankara’da üniversite öğrencisi olduğumuzdan dergi burada çıktı. Resmiyette ise idare yeri Rize-Güneysu’da metruk bir dükkândır. (Ömer Erdoğan, vergi levhasını dergi çıktığı üç yıl boyunca çantasında taşıdı.) Derginin künyesinde sahibi ve yazı işleri müdürü olarak Ömer Erdoğan, yayın yönetmeni olarak da benim adım yazar. İsmail Hocaoğlu ve Ali Mahmudoğlu ise bütün imkânlarıyla dergiyi destekler ve çıkmasını sağlarlar.

 

– Anladığım kadarıyla bu isimler o yıllarda öğrenci. Öğrenci imkânlarıyla nasıl dergi çıkardınız?

– İsmail Hocaoğlu ve ben öğrenciydik. Ömer Erdoğan okumuyor, Rize’de bir sendikanın şubesinde çalışıyordu. Ali Mahmudoğlu ise okulu yeni bitirmiş, babasının işinde çalışıyor, yani ticaretle iştigal ediyordu. Yazarlarımız arasında öğretmenler vardı. Onlar, derginin satışına yardımcı oluyordu. Arif Ay’ın da dergiye maddî ve manevî çok büyük katkısı olmuştu.

Ayane, reklâm almadan ve sadece satışla yayın hayatını sürdürdü. Derginin dağıtımı elden yapıldı. Ankara ve İstanbul’da belli başlı birkaç kitabevine bırakılan dergi, daha çok abone usulüyle okuyucuya ulaştırıldı. Bazen taşradan paraların gelmesi geciktiği zaman burslarımızı derginin bütçesine katar ya da Ömer Erdoğan ve Ali Mahmudoğlu’ndan takviye alırdık. Fakat genellikle Ayane, kendi geliriyle ayakta duran bir dergi oldu. Ayrıca Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, il ve ilçe halk kütüphaneleri için Ayane’ye 100 dergilik abone oldu. İlk sayıyla gerçekleşen abonelik dergi kapanana kadar da devam etti. Bu 100 dergilik abonelik, Ayane’nin kâğıt sorununu tamamen çözdü. Bu abonelik, Ömer Erdoğan’ın çabasıyla ve dönemin Rize Valisinin şiirsever eşinin himmetiyle gerçekleşti. Derginin baskı miktarı ise sayısına göre 500-1000 arası değişti.

Tarihe not düşülmesi gereken olaylardan biri de şudur: Ayane’nin bir cezaevi okuyucusu vardı. Diyarbakır Kapalı Cezaevinde yatan hemşerimiz bir mahkûm, gazete tanıtımlarından dergiyi görür ve posta yoluyla ister. Göndeririz. Derginin her sayısı bir ay boyunca cezaevinde elden ele okunur. Sorular sorulur, mektuplar yazılır. İnanılmaz bir şey; şimdi o günleri büyük bir gururla anıyorum. O zaman inanç vardı, aşk vardı, ayrıca gençlik vardı. Dönemin havası, şartları çok elverişliydi. O dönemde dergiler hem mektep hem de bir iletişim aracıydı.

Bir de ilginç ve ibretlik bir olayı nakledeyim: Ömer Erdoğan, derginin sahibi olarak işveren sıfatıyla Bağ-Kur’a bağlıdır ve prim ödemesi gerekir. Ancak Ömer Erdoğan bunu bilmez, dergi kapandıktan yıllar sonra yolu başka bir olay üzerine Bağ-Kur’a düştüğünde birikmiş prim borcuyla karşılaşır ve o zamanın parasıyla yüklü miktar bir parayı ödemek zorunda kalır. İşte Ayane böyle çıkar.

 

– 1980’lerin sonunda çıkıp 1990’ların hemen başında kapanmış bir dergi olarak aslında Türkiye’nin geçirdiği önemli değişim noktalarından birinde yayımladınız Ayane’yi. Siz, Ayane’nin çıktığı dönem itibarıyla Türkiye’nin şiir, edebiyat ve bununla bağlantılı biçimde siyasal, sosyolojik ortamını nasıl değerlendiriyordunuz? Bunu özellikle derginizin Mart 1989/15. sayısında ilk sayfadan yayımladığınız “Demokrasiyi Yaşarken” yazınızdan hareketle soruyorum.

– Merhum Turgut Özal’ın, Türk Ceza Kanununun 141, 142 ve 163. maddelerini kaldırmaya çalıştığı yıllardı. Bürokrasi ve statükocular, siyasî iktidarın özgürlükler alanını genişletmesine karşı direniyordu. O yılların en önemli gündem maddelerinden biri de üniversitelerde başörtüsü sorunuydu. Başörtülü öğrenciler üniversitelerde derslere alınmıyordu. Bunun üzerine çeşitli üniversitelerde, bu arada bizim fakültede de (Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi) öğrenciler dersleri boykot etti. Boykot bir aydan fazla sürdü. Dergi olarak bu olaya duyarsız kalamazdık. Ancak o yıllardaki edebiyat anlayışı, sosyal olayları teğet geçiyordu. Arkadaşlarla aramızda küçük bir tartışma yaşandı. Ama sonunda sınıf arkadaşım ve dergimizin yazarlarından Mehmet Sait Reçber’den (Muhammet Sait) yardım alarak “Demokrasiyi Yaşarken” başlıklı bir yazı yazdım ve dergiye koydum. Soruna demokrasi açısından bakan bir yazıydı bu. Boykota katılanlar bu sayıya büyük ilgi gösterdi. Böylece derginin adını edebiyat dışı bir düzlemde de duyurmuş olduk.

1980’li yıllar, özellikle bizim dergiyi çıkardığımız ikinci yarısı itibarıyla bizim gibi amatör ruhla çıkarılan dergiler için bereketli yıllardı. Bugünlerle hiçbir şekilde kıyaslanamaz. Yoksulluk ve yoksunluklar içinde müthiş bir enerji, müthiş bir aşk vardı. Bir şairin, bir yazarın konferansını dinlemek için saatlerce şehirler arası yolculuk yapardık. Fikir ve sanat mukaddesti, namustu. O yılların öncesi ve sonrası gibi ideolojik kamplaşmalar yoktu. Herkes karşısındakini büyük bir saygıyla okur ve dinlerdi. Meselâ Cemal Süreya ve Ahmet Telli, ideolojik olarak bize uzaktı, ama Ayane’yi çevresine tavsiye eder ve okunmasına katkıda bulunurdu.

Türkiye 1980’lerden 1990’lara doğru kabuğunu kırmaya yönelik bir atılım içindeydi. Merhum Turgut Özal’ın erken ölümü, Süleyman Demirel’in hainlikleri, faili meçhul cinayetler Türkiye’yi tekrar vesayet rejiminin darboğazına soktu. İnançlar, idealler çürüdü; tepkiler, kumpaslar çoğaldı. Lâiklik ve Kürt sorununun temeli devlet eliyle atıldı. Yaşanan gerilim atmosferi edebiyatın soluğunu kesti. Posası çıkmış ideolojiler tekrar pazara sürüldü. Böylece edebiyat giderek atmosferini ve altyapısını kaybetmeye başladı.

 

– Kapanış yazınızda “Hiçbir grup anlayışının temsilcisi olmadık. Kimsenin devamı olmadık. Her türlü işbirlikçi tavrın karşısında yer aldık.” demiştiniz. Kimi zaman dergiler bir şekilde kendilerini daha evvel yayımlanmış olan bazı dergicilik gelenekleriyle poetik ya da ideolojik anlamda ilişkilendirir. Bu meseleye yaklaşımınızı biraz açar ve Ayane’nin bu anlamda yerini tarihe not düşebilir miyiz?

Ayane’nin çıktığı yıllarda amatör, ama çok nitelikli edebiyat dergileri vardı; Yönelişler, İkindiyazıları, Poetika, Üç Çiçek, Şiir Atı, Fanatik, Sombahar, Düşler, Bürde gibi. Bir de sermaye ve kurum dergileri vardı; Hürriyet Gösteri, Milliyet Sanat, Adam Sanat, Varlık, Türk Edebiyatı gibi. Sermaye ve kurum dergilerine karşı bir tavrımız vardı. Onları resmî edebiyatın kulvarları olarak görüyorduk. Oysa amatör dergiler bağımsızdı. Yoksa kendi dünya görüşümüzün geçmişteki dergilerine karşı bir tavır içinde olmak, bir çeşit onlara başkaldırarak kendimizi ispat etme gayretinde değildik. Elbette dergicilikte kendimizi ilişkilendirdiğimiz bir geçmişimiz vardı. Kendimizi Diriliş, Edebiyat ve Mavera çizgisinin amatör bir uzantısı sayıyorduk. Genel bir çizgi içinde olsa da mektep olmuş her derginin kendine ait bir özelliği vardı. Bu anlamda Diriliş’in ruhu, Edebiyat’ın dil titizliği ve Mavera’nın yazar ve içerik çeşitliliği önemsediğimiz özelliklerdi. Edebî tavırda ise 80 kuşağının etkisi altındaydık. Her arkadaşımızın kendine özgü bireysel bir havası vardı, ancak ortalama 80 kuşağının izlerini taşıyorduk. Meselâ şiirde imgeyi ve biçimi abartmayan, toplumsal alanı görmeye çalışan, lirik damarı olan bir şiir yazıyorduk.

 

– Bir yazınızda Ayane’nin Cemal Süreya’dan, Ahmet Telli’den, Hasan Bülent Kahraman’a, Ebubekir Eroğlu’ndan Mustafa Kutlu’ya kadar şiir, edebiyat dünyamızın pek çok önemli ismi tarafından takip edildiğinden bahsetmiştiniz. Sizce derginizin böyle geniş bir çevrede takip ediliyor oluşunun sebepleri nelerdi?

– Biz ağabeyleri olan, ağabeylerini seven bir nesiliz. Yazıp çizdiklerimizi yüzümüz kızararak ağabeylerimize gösteririz. Onları severiz ve okuruz, ama yeri geldiğinde eleştiririz de. Ağabeylerimiz bizden, biz ağabeylerimizden güç alırız. Yani buna, bir tür usta-çırak ilişkisi, geleneksel eğitim ve terbiye metodu diyebiliriz. Ayrım yapmaz bütün üstatlarla diyalog kurardık. Ortak tema edebiyat, düşünce ve memleket meseleleri olurdu. Üstatlar bir konuda gençler ne düşünüyor ve ne yapıyor diye merak ederdi. Gençler de mutlaka üstatlara kulak kesilirdi. Edebiyatın ve düşüncenin bütün araçları ve unsurları doğaldı, günümüzdeki gibi piç edilmemişti. Dergiler satın alınır, okunur ve saklanırdı. Ben gazetelerin kültür-sanat sayfalarını kesip saklardım. Konferanslar, tartışma programları düzenlenir, bütün kesimlerce izlenirdi. Dolayısıyla edebiyatın kendi doğası içinde doğal bir dolaşım ve etkileşim vardı. Bugün geniş çevre olarak görülen şey o gün doğal bir bütündü. Genel olarak taraftarlık yoktu, edebiyat vardı. Herkes herkesi okurdu. Kuşkusuz herkesin bir edebî üslûbu ve tavrı vardı, ama bu, bütünün bir parçasıydı. Ben edebiyatın bugün için de seçkin bir okuyucusu olduğuna inanıyorum. Seçkin okuyucu, nitelikli eserler okur ve her çevreden saygın yazarları takip eder.

 

– Derginin 17. sayısında (Mayıs 1989) o dönem çok dikkat çeken “Yitik Şairler” başlıklı bir yazınız yayımlandı. Neden bu yazı yazılmıştı ve o günkü edebiyat çevrelerinde oluşturduğu etkilerinden bahsedebilir misiniz?

– Evet, “Yitik Şairler”e çok çeşitli çevreler kulak kesildi ve yazı, gazete ve dergilerde geniş yankı uyandırdı, Ayane’nin daha yakından izlenmesini sağladı. Derginin edebî tutumunda da önemli bir rolü oldu. Aynı zamanda bazı çevrelerin dergiye ve şahsımıza karşı sessiz boykotuna da sebep oldu. Ayane denilince akla “Yitik Şairler” geldi. Bu uzun yıllar böyle devam etti.

Fehmi Koru, Zaman gazetesinde Taha Kıvanç müstearıyla yazdığı “Kulis” köşesinde “Yitik Şairler” üzerine bir yazı yazdı ve ondan iyi bir özet yaptı. Ayrıca gazetesinin kültür servisine bir çağrıda bulundu; bu serviste çalışanlar, yazıda adı geçen şairlere ve şiirden anlayanlara Ayane’deki görüşlere katılıp katılmadıklarını sorsalar güzel, yararlı bir tartışmaya katkıda bulunmuş olurlar, dedi. Fehmi Koru’nun bu önerisi gerçekleşmedi. Bilmiyorum ya Zaman gazetesindekiler ilgilenmedi ya da söz konusu şairler ve şiirden anlayanlar buna yanaşmadı. Belki ikinci durum, yani kimse bize açıkça sataşmak istemiyordu. Çünkü kılıcımız kesiyordu. Ne var ki bu yazı yüzünden çok tepki aldığımı biliyorum.

Neden böyle bir yazı? Biz ağabeyleri olan, ağabeylerini seven bir nesiliz, dedim. Yazıya konu olan bazı ağabeylerimiz bizi hayal kırıklığına uğratmıştı. Siyasete atılmışlar, bürokraside yükselmişler ve edebiyatı boşlamışlardı. Bu boşlama biraz küçümseme tavrı içeriyordu. Yani edebiyatı bir basamak olarak kullanmışlardı. Biz, 29 Kasım 1987 Milletvekili Genel Seçiminde ANAP’tan Kahramanmaraş Milletvekili seçilerek siyasete atılan Erdem Bayazıt ağabeyimizden siyasette aktif bir rol üstlenmesini istiyorduk. Meselâ Kültür Bakanı olmasını beklerken başörtüsü sorununda sessiz kaldığını gördük. Oysa Afgan-Rus savaşının en yoğun yaşandığı günlerde mücahit kamplarına kadar giden ilk Türk gazeteci oydu. Türk basınında, Afgan mücahitleriyle ilgili ilk sağlıklı bilgiler onun yazdıklarından okunmuştu. Ne var ki siyasal hayatında bağlı bulunduğu dünya görüşünü yeterince temsil edemedi ve kendisine umut bağlayan çevreleri hayal kırıklığına uğrattı. Bize göre şiirindeki devrimci duyarlığa ve seslendiği kitleye sırtını dönmüştü. Bir şair ağabeyimiz bir spor kulübünde yönetici olmuştu. Bunlara tepki gösterdik. Şiirin, sanatın namusunu savunduk. Yazıya konu edilen bazı şairler de (Turan Koç ve Osman Konuk) şiire ara vermişlerdi. Bana göre bu yazıyla onları da olumlu yönde tahrik etmiş olduk. Neticede “Yitik Şairler”, hayalleri yara almış idealist ve edebiyatsever bir neslin tepkisine tercüman olmuştu.

 

Ayane daha evvel hiçbir dergide rastlamadığımız şekilde plânlı olarak yayınını sonlandırdı. Üç yıl öngörülen yayın periyodu, Aralık 1990 tarihinde doldu ve bu bir kapanış yazısıyla okuyucuya duyuruldu. Neden böyle bir plânlama yapılmıştı ve kapanması, gerek dergi çevresinde ve gerekse derginin okuyucularında daha sonra ne tür izler bıraktı?

Ayane’yi çıkarırken üç yılı hedef almıştık. Dergiyi her ay düzenli bir şekilde çıkarmayı başardık. Hedefi tutturduğumuzu düşündük ve dergiyi en iyi zamanında kapattık. Para sorunumuz yoktu, satışlarımız çarkı döndürüyordu. Okuyucu ilgisi iyiydi. Yazar kadromuz oturmuştu. Ancak amatör işler ruh ve misyon işidir. Kemale erince bırakılmalıdır. Yoksa tekrara düşer, zayıflar ve kaybolursunuz. Biz Ayane’den sonra yayıncılık yapmayı hayal ettik. Önce birinci Körfez krizi ekonomik şartları zorlaştırdı, ardından özel hayatlarımızı düzene koyma zamanı gelip geçmeye başladı. Ekmek derdi bazı işleri ertelememizi gerektirdi. Bir işi ertelemek, onu yapmamak demektir. Nitekim öyle oldu ve bir daha ipin iki ucunu bir araya getiremedik. Her birimiz farklı mecralara sürüklendi. Ben yayın dünyasının içinde kaldım. Çalıştığım kurumun yayın birimlerinde görev aldım. Ayane, meslek ve sanat hayatımın ilk referansı oldu. Benim için bir mektepti. Bu yüzden dergicilik içimde bir ukdedir; bir gün sürpriz yapabilirim!

 

– Siz daha sonra dergicilikle irtibatınızı kesmeyerek Atlılar ve Kökler gibi dergilerin çıkış sürecinde de yer aldınız. Buradan hareketle Türkiye’de günümüz dergicilik -ve buna dâhil olarak şiir, edebiyat- ortamına ilişkin düşünceleriniz nelerdir?

Ayane’den sonra dergicilik virüsü hep baki kaldı! Dergâh Yayınlarının Ankara bürosunda çalıştım ve Dergâh’ta yazmaya devam ettim. 1990’lı yılların sonunda Hakan Arslanbenzer Ankara’ya geldi ve Atlılar için herkesi topladı, toparladı. Biz de işin içinde olduk. Atlılar’ın her sayısı bizim için yeni bir heyecandı. Bence Atlılar’ın ilk sayıları, 1990’lı yıllarda şekillenmeye başlayan edebî atılımın zirvesiydi. Kökler ise Atlılar’ın bu döneminden sonra yayın hayatına başladı. Üç arkadaş; Ali K. Metin, Osman Özbahçe ve ben, birlikte yola çıktık. Aramızda bir anlaşmazlık oldu, ben birinci sayıdan sonra işin mutfağından ayrıldım, ama bunu dışarıya yansıtmadık. Dergide yazdım, bazı sayıları birlikte plânladık; ancak sona doğru irtibatlar iyice zayıfladı.

Bu anlattıklarım 10-15 sene öncesine ait olaylardır. Şimdi internet gerçeğiyle karşı karşıyayız. İnternet, sadece edebiyatı, dergiciliği tehdit etmiyor; kitap, gazete ve yayınevleri de tehdit altındadır. Sinema, tiyatro, konser tehdit altındadır. Her şeye rağmen kültürün ana damarının, (Cemil Meriç’in ifadesiyle) gerçek taşıyıcısının kitap olduğuna inanıyorum. İnternet bazı alanları dönüştürüyor, piç ediyor, ancak o alanlarda tutunamıyor. Gün gelir bütün modalar çöpe atılır, ama kitap baki kalır. Ben kitabın ve derginin kalıcı olduğuna, nitelikli her işin var olacağına ve toplumda karşılık bulacağına inananlardanım. Tabiî bu gerçeği görmeye engel değil, internet gerçeğini kabullenmeliyiz.

Günümüz şiirinin yaşadığı değişimi de görmek gerekiyor. Her değişimin olumsuz yönleri olsa da neticede bir atılımdır bu. Atılım ruhunu önemsiyorum. Günümüz şiirinin geçmiş tarzda bir karşılığı olmasa bile kendine özgü güçlü bir karşılığı var ve bu inkâr edilemez. Günümüzde eksik olan şey, öze ilişkin çabaların zayıflığı veya azlığıdır. Bundan şiir de nasibini alıyor. Dünya yanıyor, İslâm âlemi Moğol bozgunundan sonra bu denli birbirini katletmedi. Düşmanla savaştı, gereksiz savaşlar yaşandı, fetret zamanları oldu, ama Müslüman Müslümanı bugünkü gibi boğazlamadı. Bunun yanlışlığını haykırmalıyız. Siyaset haykırıyor, sokaktaki insan görüyor, edebiyat da görmeli. Günümüz edebiyatı eğlencelik olmaktan çıkıp misyon üstlenmeli; insanı, hayatı ve toplumu damarlarından kavramalı ve tahrik etmelidir. Söylemek istediğim, söyleyebileceğim budur.

 

Selçuk Küpçük, Türkiye Edebiyat Dergileri Atlası, Cümle Yayınları, 2015

Yazar: SELÇUK KÜPÇÜK

SÖYLEŞİLER 3

İYİ ELEŞTİRİ ŞAİRLERİN KALEMİNDEN ÇIKIYOR

 

Söyleşi: Ali Görkem Userin

 

– Türk edebiyatında edebî bir tür olarak eleştirinin öne çıkmasında Tanpınar’ın katkısının boyutları ve niteliği hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz? Tanpınar sizce öznel ve nesnel eleştirinin neresinde duruyor?

– Edebiyatımızda eleştirinin batı tesirinde ve kendi içinde gelişen iki ayrı süreci olmuştur. Batı tesirinde gelişen süreçte taklit dönemi ve taklitçilerin piyasa değeri, kendi içinde gelişen süreci belli bir süre gölgelemiştir. Bu bağlamda Tanpınar, gölgede kalanlardandır. Gerçek değeri ise zamanla ortaya çıkar. 19’uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, edebiyatımızda çıtayı yükselten bir çalışma olmuştur. Mehmet Kaplan hacimce onun bilmem kaç katı eser yazmış, fakat yazdıkları damıtılsa 19’uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nin kaç sayfasına tekabül eder?

Tanpınar, yöntem olarak öznel ve nesnel ayrımının farkında olmadan öznelliği nesnellik içinde değerlendiren ilk çıkışları, ilk örnekleri ortaya koyan yazarlardan biridir. Onu, eleştirinin kurumsallaşmasında göremeyiz belki. Ancak eleştiri örnekliği ilklerdendir. Nurullah Ataç ve Suut Kemal Yetkin işin siyasetini yaparken o, eser vermeye çalışıyordu.

Ben, Tanpınar çalışmamla eleştiri tarihinin peşinde olmadım. Eleştiriye örnek aradım ve Tanpınar’ı iyi bir örnek olarak görüp değerlendirmeye çalıştım. Onu eleştiride Hüseyin Cöntürk’le yöntem, Abdülhak Şinasi Hisar’la üslûp açısından kıyaslamak mümkündür. Cöntürk ve Hisar da Tanpınar’la fikir bakımından karşılaştırılabilir. Her birinin kendine göre üstün tarafları söz konusudur. Ancak Tanpınar, diğerlerinin özelliklerini de kısmen taşıyarak kendi özelliğinde bir zirvedir, diğerleri ise kendi özelliğinde dahi zaman zaman onun seviyesinde değildir. Kısacası edebiyatımız Tanpınar’ı kolay kolay eskitemeyecektir.

 

– Tanpınar’ın, dönemindeki ve öncesindeki batı sanatını, edebiyatını (özellikle şiir ve resim) yakından takip ettiğini biliyoruz. Peki, batıda gelişen eleştiri akımları ve yönelimleri açısından etkilendiği akım ya da isimlerden söz edebilir miyiz? Bir de onun eleştiri tarz ve yöntemleri itibarıyla döneminin edebiyat ortamı ve eleştirmenleri içinde durduğu yeri, özellikle de Nurullah Ataç ve Suut Kemal Yetkin karşısındaki konumunu açabilir misiniz biraz?

– Tanpınar’ın Edebiyat Üzerine Makaleler’de “Tenkit İhtiyacı” ve “Bizde Tenkit” başlıklı iki makalesi vardır. Biri 1941’de, diğeri 1943’te yayımlanmıştır. Eleştiriye dair temel görüş ve ilkeleri özetle bu iki makalede yer alır: (1) Yazar, her şeyden önce kendini bir eleştirmen olarak görmeli, sonra bir eleştiri anlayışı ve yöntemine bağlı olmalıdır. (2) Esere karşı objektif olmalı, salt duygularıyla hareket etmemelidir. (3) Eleştirmen, inceleyeceği eseri kendi geleneğiyle ilişkisi yönünden değerlendirip irtibat ve kopuklukları tespit etmeli, sonra da onu geleneğine bağlamanın yollarını araştırmalıdır. (4) Eleştiri, hayatla edebiyatı birbirinden ayırmamalıdır. (5) Eleştiri, okuyucunun ilgisini çekmeli ve ona faydalı olmalıdır. (6) Eleştirmen, sezgileri kuvvetli ve felsefî yaratılışa sahip bir kişi olmalıdır.

Tanpınar, şiiri hariç (ki ilk şiiri 1921’de yayımlanmıştır) 30 küsur yıllık yazarlık hayatı boyunca (ölümü 1962), mektupları ve günlükleri de dâhil olmak üzere bu çerçevenin dışına çıkmamış, buradaki ilkelerle ciddî çelişkiye düşmemiştir. Tanpınar okumalarımda bunu anlamaya çalıştım. İki yıl boyunca iş gereği okumalarım dışında sadece Tanpınar okudum. Onun imzasını taşıyan her şeyi okudum. Hakkında yazılanların yüzde yetmişini, eski olanların ise tamamını okuduğumu sanıyorum. Vardığım netice şu: Sanatçı kişiliğe sahip olması, edebiyatı bir hayat tarzı olarak benimsemesi ve mesele sahibi olması onu kendi içinde tutarlı kılıyor. Onun eksiği dava adamı yönüdür, bu yüzden kavgası yoktur.

Tanpınar, eleştiriye edebî bir tür olarak emek vermez, yani onda eleştiri tabiî bir özelliktir. Yazılarını edebî tür anlamında eleştiri olsun diye yazmaz; onları biz bugün eleştiri olarak değerlendiriyoruz. Bu sebeple eleştiride bilinçli bir yöntemi olmaz tabiî. Yazarlık ilkeleri bir çeşit eleştiri bilinci oluşturur onda. Çalışmamda da belirttim; eleştiride belli bir yöntem ve tekniği izlememekle birlikte genel olarak psikolojik ve tarihsel yöntemleri kullanır. Bu anlamda eleştiride örnek aldığı batılı bir üstadı yoktur. Şiirde vardır; Yahya Kemal ve üstatları (Valéry, Baudelaire ve felsefede Bergson vs.) şiirde onun üstadıdır, bence romanda da üstadı yoktur Tanpınar’ın. Ataç ya da Suut Kemal’le kıyaslanamaz. Onların yazdıklarına en fazla deneme denilebilir; aslında Ataç’ınki deneme bile sayılmaz, tamamen değinidir. Öznel olmaları, yani nesnel olamamaları mesele değildir. Onları doğrudan edebiyatın içinde görmek yanlıştır. Bu anlamda Tanpınar’ı belki Sabahattin Eyuboğlu ile kıyaslamak mümkündür. Çünkü Eyuboğlu da onun gibi yazılarıyla bir dünya kurmaya çalışıyordu, bence onun Garip şiirinin doğuşunda tesiri büyüktür. Öte yandan Tanpınar’ın tarihçiliği edebiyat tarihçileriyle kıyaslanırsa kıyaslanılanlara yazık olmuş olur, eleştiride ise çağdaşı yoktur.

Tanpınar’ı eleştiride Cemal Süreya, Sezai Karakoç ve Turgut Uyar gibi şair ve yazarlarla kıyaslamak isterim. Sözünü ettiğim iki makalesindeki çerçeveyi kendinden sonraki nesilden bunlar doldurur ve aşar. Meselâ bu dört yazarın birbirinden farklı ilginç bir Yahya Kemal yorumu vardır. Tanpınar, bütün hayranlığına ve üstat bilmişliğine rağmen Yahya Kemal’i onlardan daha doğrudan yakalar (bu anlaşılabilir bir husustur) ve eksiklerini daha içeriden ve gelecek zamandan gören bir bakış açısı sergiler. Bu önemli ve ciddî bir fark değil midir? Bence Tanpınar büyük bir muhakemedir. Şiirden günlüklerine, edebiyat tarihinden hikâyesine tam bir muhakeme adamıdır. Hamaseti olmayan ya da az olan, coşkuyu derinlerde bulan; dilinin imkânlarını sonuna kadar kullanabilen, büyük düşünen, ne yazık ki küçük yaşayan, kendi yaşantısında boğulan büyük ve ilginç bir yazardır. Tanpınar’ın sermayesi üstat bildiklerinden ve kuşağındakilerden daha büyüktür; ne var ki o, bunu yeterince kullanamamıştır. Bu yüzden kendine ve zamanına yaramadığı söylenebilir, ama kendinden sonrakileri beslediği ve bizi beslemeye devam ettiği göz ardı edilemez.

 

– Tanpınar’ın eleştirmenliği bağlamında sık sık andığınız bir kavram müspet ve yapıcı eleştiri. Günümüz edebiyat ortamına baktığımızda müspet eleştirinin yerini ve durumunu nasıl buluyorsunuz?

– Cemal Süreya, Sezai Karakoç ve Turgut Uyar’ın edebiyat yazıları müspet eleştirinin en güzel örneklerindendir. Cemal Süreya’nın “Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Şiirinde İki Dönem” ve “Oktay Rifat’ın Şiir Çizelgesi” yazıları, Sezai Karakoç’un “Necip Fazıl’ın Şiiri I, II, III” yazıları ile Turgut Uyar’ın “Faruk Nafiz Çamlıbel / Han Duvarları” yazısı örnek olarak gösterilebilir. Bu yazılar, şiire içeriden yaklaşarak bir meseleyi ortaya koyar. Şairin ve şiirin eksik ya da aksayan yönlerini olayları şahsîleştirmeden irdeler, eleştirir, düşünce ve tavır geliştirir. Günümüzün temel sorunu “şahsîleştirme”dir. Mahalle kavgası gibi bir şeydir bu. Müspet eleştiri, mahalle kavgasını aşan eleştiridir. Yazarın, yazıya konu olanın ve okuyanın yararlanabileceği bir eleştiridir.

 

– Son kitaba gelmeden, Mehmet Erdoğan’ın kendi eleştiri yaklaşımını belirlerken de Tanpınar’dan etkilendiğini söyleyebiliriz. Bu bağlamda bir eleştirmen olarak Mehmet Erdoğan neler aldı Tanpınar’dan ve başka kimlerden beslendi? Cöntürk, Eliot...

– Türk edebiyatında eleştiri adına herkesi okudum. Batı edebiyatından yapılan çevirilerden mümkün ölçüde yararlanmaya çalıştım. Bunlardan İkinci Yeni şairlerinin edebiyat yazılarını, Hüseyin Cöntürk’ü, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, Abdülhak Şinasi Hisar’ı ve T. S. Eliot’u kendi adıma öğretici buldum.

Diğer taraftan eleştirinin fikir, yöntem ve üslûp cephesini bunlardan hiçbirinde tam anlamıyla kemale ulaşmamış gördüm. Acaba bu özellikler birleştirilebilir mi, arayışında oldum. T. S. Eliot, diğerlerine göre daha muhkem geldi bana. Diğerlerinin de başarılı yönleri üzerinden gidilirse ortaya herkesi kuşatan büyük bir şemsiye açılabilir mi, diye düşündüm? Yahut eleştiri, böyle büyük bir şemsiye olmalı mı? Kuşkusuz her zaman değil. Bilirsiniz, satrançta bazen son hamleyi bir “piyon” taşı yapar; “şah”ı mat eder. Benim sözünü etmeye çalıştığım ise bir geleneğin oluşması meselesidir. Yapboz olmasın, taş taş üstüne koyalım! Tanpınar, böyle bir gelenekte önemli bir merhaledir. Köprü olabilir bir niteliğe sahiptir. Meselâ Nurullah Ataç’ın bugüne dair bir rolü yoktur, yani eleştiri değnekçilik olmamalıdır!

 

– Tanpınar’dan uzaklaşmak pahasına başka bir konuya geçmek istiyorum; dergicilik serüveninize. Ayane, Atlılar ve Kökler’in kuruluş ve yayın süreçlerinde bizzat işin içinde ve faaldiniz. Bugünden baktığınızda özellikle Atlılar ve Kökler tecrübelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca birkaç yıldır dergilere dışarıdan yazıyorsunuz. Peki, mevcut edebiyat ortamındaki dergilerin durumunu nasıl buluyorsunuz?

– Her şey Mavera dergisini okumakla başladı. İsmet Özel’in “Şiir Okuma Kılavuzu” yazıları önce parça parça orada yayımlanıyordu. Cahit Zarifoğlu, genç yazarların sorularını ve yeteneklerini “Okuyucularla” bölümünde orada değerlendiriyordu. Şiire, edebiyata dair ilk sorularım ve ilk cevaplarım Mavera ile şekillenmeye başladı. Mavera, ilk beş yılında Cahit Zarifoğlu’nun sayesinde sıkı bir mektepti. Günlük gazete olarak da Yeni Devir vardı. Dünya görüşümüz onunla şekilleniyordu. İlk ürünlerimiz 1981’de Yeni Devir’in sanat-edebiyat sayfalarında yayımlanmaya başladı. Biz taşrada (Rize) 12 Eylül 1980 askerî darbesini bu iki mevkuteyle karşıladık, yani 12 Eylül rejiminin üzerimizde doğrudan bir tahribatı olmadı. Belki yaşımız da tam uygun değildi. Büyük şehre gelince kuşatıldığımızı, parçalandığımızı, dağıtıldığımızı ve yem hâline getirildiğimizi anladık! Israrla İsmet Özel ve Yeni Devir okumaya devam ettik. 1988’de Ayane’yi çıkarmaya başlayınca değil elimizi, gövdemizi taşın altına koymuş olduk.

Ayane’den sonra dergicilik virüsü hep baki kaldı! Dergâh Yayınlarının Ankara bürosunda çalıştım ve Dergâh’ta yazmaya devam ettim. Hakan’la (Arslanbenzer) gıyaben Dergâh Yayınları bünyesinde çıkan Ülke dergisi vesilesiyle tanıştık. O İstanbul’dan, ben Ankara’dan Ülke’nin kültür sayfalarını kotarıyorduk. Bana gıcık olmasına sebep olan yazımı yayımlanmadan önce okumuştu: “Hayranlık Zaafı”; Sübjektif Yazılar’da vardır. O yazı, İsmet Özel hayranlığına bir eleştiridir. Sonra Hakan Ankara’ya geldi. Vicahen tanıştık, arkadaş olduk, birlikte olduk. Hakan bir proje adamıdır. Çantasında her zaman birkaç proje vardır. Atlılar için herkesi topladı, toparladı. Biz de işin içinde olduk. Atlılar’ın her sayısı bizim için yeni bir heyecandı. Bence Atlılar’ın ilk sayıları, 1990’lı yıllarda şekillenmeye başlayan edebî atılımın zirvesiydi. Hakan için de, o kuşak için de bu böyledir. Ondan sonraki bütün güzel işler, bir yönüyle ondan geri ve hep eksik kalmıştır.

Kökler ise Atlılar’ın bu döneminden sonra yayın hayatına başladı. Üç arkadaş; Ali K. Metin, Osman Özbahçe ve ben, birlikte yola çıktık. Aramızda bir anlaşmazlık oldu, ben birinci sayıdan sonra işin mutfağından ayrıldım, ama bunu dışarıya yansıtmadık. Dergide yazdım, bazı sayıları birlikte plânladık; ancak sona doğru irtibatlar iyice zayıfladı. Kökler’de edebiyatımızın verimlerini köklü okumalara tâbi tuttuk. Kökler Osman’ı yetiştirdi; çünkü dergiye en çok o emek verdi; ama Osman orada kaldı. Kökler’den toparlayan bir atılım doğmadı, çünkü vizyon o kadardı.

Edebiyatta bugün için Fayrap ve Karagöz var. Mektep hüviyetini taşımaya bunlar aday, fakat biri Anadolu Lisesi, diğeri Anadolu’da bir düz lise! Dergâh’ı ve ötekileri saymıyorum; Dergâh başlı başına bir akademi. Temelinde Nurettin Topçu’nun harcı var. Ötekiler, zaten öteki! Batan geminin mallarıyla kulübe çatmaya çalışıyorlar!

Edebiyatın bir adım önde olan tavrı Fayrap’ta şekilleniyor. Ancak bu defa iş o kadar kolay değil. “Toplu vurdukça sineler onu top sindiremez” olmuyor. Burnu havada olanın tutunabileceği bir tahta parçası her zaman bulunabilir, gelgelelim sahile sağ salim ulaşmak için tahta parçası yetmiyor. Batan, göz göre göre batan hep bizden eksiltiyor. Kıyıya vardıkça bir avuç bile olmadığımızı göreceğiz. Böyle bir adım önde olmak çok işe yaramayabilir.

 

– Sanırım Türk edebiyatının XX. yüzyıldaki seyrini takip eden çoğu kişi şu konuda hemfikirdir: Şiirimiz 1950’lerde İkinci Yeni ile önemli bir sıçrama gerçekleştirmiştir. Sonraki dönemlere, 1960 kuşağına ve yakınlara gelirsek 1990’lı ve 2000’li yıllarda şiirimizin seyrini nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Bu konuda şimdilik genel şeyler söyleyebilirim. İkinci Yeni ve sonraki onlu yıllar kendi içinde, öncesi ve sonrasına göre değerlendirildiğinde öncelikle hep şunu söylemek istemişimdir: Önemli olan bugündür. Geçmişi değerlendirirken bugünü göz ardı etme tehlikesine düşmemeliyiz. Geçmiş bugünün tarlasıdır; onu istediğimiz gibi ekebiliriz, ekebilmeliyiz! Adalet, her zaman adalet üzerinden yükselmez; ama zulüm arşa değince adalet patlar! Güzel şeyler bazen kendi üzerine bina kabul etmez, çünkü tamamlanmıştır, öyleyse yeni bir temel atmanız gerekir. Geçmişin başarılarına/güzelliklerine biraz böyle bakmalı.

Bir de edebiyat ve siyaseti birbirinden ayırmamak gerekir. Edebiyat sadece yazı değildir; aynı zamanda duruştur, düşüncedir, eylemdir, hiç olmazsa niyazdır vs. Ben, bugünün dünyasıyla edebiyatı kıyaslamak isterim. Edebiyat, yaşadığımız hayatın bir adım önünde mi? Bence kavga, bir adım önde olma kavgası olmalıdır. Bunu edebiyatta yapamıyorsam başka alanlarda yapmalıyım. Çünkü içinde yaşadığımız dünyada bir adım önde olmayanlara hayat hakkı tanımıyorlar. Bir adım önde olmazsan “Ergenekon” davasıyla AK Parti arasında gidip gelirsin! Unutmayalım, bir adım önde olmayı başaramayanlar “Ergenekon”un hanesine yazılıyor. Yerini bulamayanlar, sonunda gösterilen yere oturmaya mahkûm oluyorlar!

 

– Eleştiriye, edebiyatın önünü açma, şiire yön verme, bir anlamda kılavuzluk etme gibi önemli bir rol biçiyorsunuz. Bu açıdan, günümüzde eleştiri-şiir ilişkisi nasıl bir manzara arz ediyor?

– Tanpınar okumalarımdan şunu öğrendim: Sanatçı aynı zamanda eleştirmendir. Zaten İkinci Yeniden sonra böyle bir gelenek de oluşmuştur. En iyi eleştirel metinler şairlerin kaleminden çıkıyor. Batıda bunlar ayrı ayrı gelişmiş olabilir, ama bizdeki gelenek böyle; bizde eleştiri tek başına yürüyemiyor. Cöntürk’ün deneyimi bir deneyim olarak kaldı, sürdürülemedi.

Edebiyat bizde daha bütün, sanatçı daha muhkem ve okuyucu Lokman Hekim müşterisi gibi! Bu yüzden bizim edebiyatımızda türler arası geçişkenlik metin, yazar ve okuyucu bağlamında daha mümkün görünüyor. Tanpınar böyle bir yazar. Birinde yapamadığını diğerinde yapmak isteyen mantığı değil bu; her şeyde en iyisini ben yaparım mantığı. Dolayısıyla şiir-eleştiri ilişkisi (diğer edebî türler de dâhil) birbirine bağımlı, zorunlu ilişki olarak değerlendirilmelidir. İyi şiir iyi eleştiriyi besler, kötü şiir üzerine iyi eleştiri inşa edilmez, kötü eleştiri okuyucunun zihnini bulandırır ve iyi eleştiriden herkes yararlanır; yani örneklik ve katkı karşılıklıdır.

Hâsılıkelâm şunu söylemek istiyorum: Köy ve mahalle kahvelerinde şiir okunan bir gelenekten geliyoruz. Yine köy ve mahalle kahvelerinde siyaset yapılan ve dünyaya nizamat verilen bir gelenekten geliyoruz. Bunları çok önemsiyorum; gücümüzü buralarda görüyorum çünkü. Kültürümüzde edebiyat, siyaset ve kahvehane (yani toplanma yeri) güçlü ve zengin bir anlama sahiptir. Kahvehanede toplumun her kesiminden insana yer vardır. Köyün veya mahallenin sorunları orada birlikte çözülür. Sosyolojik olarak toplumumuzda kahvehane “büyük bir ev” gibidir. Topluma hizmet eden siyaset de herkesi kuşatabilen siyaset olmuştur. Kendini düşünen, ipi başkalarının elinde olan siyasetten millet hep zarar görmüştür. Bence edebiyatın misyonu da bu olmalıdır. Düşüncede, dilde ve biçimde Eliot’un ifadesiyle “sürekli” ve “evrensel” nitelikli kuşatıcı bir eser verebilmek; işte bütün mesele: Bir adım önde olabilmek!

 

Fayrap, S. 18, Ağustos 2009

Yazar: ALİ GÖRKEM USERİN

SÖYLEŞİLER 4

EDEBİYAT HAYATIN TEMEL MESELELERİNİ KAPSAMIYOR

 

Söyleşi: Şenol Korkut

 

Söyleşimize isterseniz Dergâh’ta yayımlanan çalışmanızdan başlayalım. Çalışmanız, “Bir Eleştirmen Olarak Ahmet Hamdi Tanpınar” başlığıyla yazı dizisi olarak yayımlanıyor. Şüphesiz Tanpınar velut bir yazar. Bizim kuşak onu daha ziyade roman ve şiirleriyle tanıyor. Ancak bu yönüne dikkat çekmeniz ilginç, neden aynı zamanda bir eleştirmen olarak Tanpınar?

– Ahmet Hamdi Tanpınar’ı her okuduğumda ondan yeni şeyler öğreniyorum. Benim nazarımda dikkati, tecrübesi, ufku ve meselesi olan büyük bir yazardır o. İlgilendiği konulara hâkimdir. Yaşadığı dönemde edebiyatımıza etkisi günümüze kıyasla daha az olmuş olabilir. Belki gelecekte günümüzden daha çok önemsenecektir. Bunu fazlasıyla hak ettiğini düşünüyorum.

Tanpınar hiçbir zaman moda olan yazarlardan olmadı; eserleri geniş kitleler tarafından okunmadı. Ancak her kuşaktan ve giderek büyüyen bir okuyucu kitlesine sahip oldu. Eserleri, kitapçı raflarında kendine hep yer buldu. Hakkında az yazılmış olsa da edebiyat dergilerinin devamlı ilgi konusu oldu. Diğer taraftan ona ideolojik açıdan yaklaşmak isteyenler umduğunu bulamadı, sistematik olmadığı için akademik camia onun yerine Mehmet Kaplan’ı tercih etti. Şiiri, hikâyesi, romanı, edebiyat tarihi, denemesi ve eleştirisi üzerinde yeterince durulmadı. Bütün bunlara rağmen edebiyat âleminde her zaman kendine özgü, saygın ve güçlü bir yeri oldu. Bunun nitelikle ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Tanpınar, modern Türk edebiyatında bir köprü olmayı başarmıştır. Bence onu asıl önemli ve anlamlı kılan işte budur. Okumalarım sırasında bu anlamda eleştirideki başarısının diğer alanlardaki başarısından geri olmadığını, hatta onlardan önde olduğunu gördüm.

 

– Eleştiride Tanpınar’ı nerede görüyorsunuz?

– Tanpınar edebiyatımızda daha çok şair, hikâyeci, romancı ve edebiyat tarihçisi olarak tanınır, eleştirmenliği ise pek fark edilmez. Bunun bence iki temel sebebi olabilir. Bir, Tanpınar’ın sanatçı kimliğinin eleştirmenliğini gölgelemesi ve geri plâna itmesi; ikincisi, edebiyatımızda eleştirinin tanımı, edebiyatın içinden ve birinci derecede bir tür kabul edilmeyip denemeyle birlikte anılması, yani eleştirinin kaderi ve bağımsızlığı meselesi. Tanpınar bağlamında sanatçı kimliği ile eleştirmenlik aynı seviyede görülmeyebilir. Zira onda eleştiri, arka plânda duran ve geriden gelen bir özelliktir. Ancak eleştirinin edebî bir tür olarak bağımsızlığı anlamında Nurullah Ataç ve Suut Kemal Yetkin örneğinin sahiplenici rolü, Tanpınar’ın bu yönünün fark edilmemesine sebep olmuştur. Bence onun yazarlığının asıl inkişaf ettiği zemin eleştiridir. Çünkü o, edebiyat incelemesi yaparken klâsik edebiyat tarihçisinden çok farklı bir yerden esere yaklaşmaktadır. Ona göre edebî bir eseri besleyen “içtimaî karakter ne kadar kuvvetli olursa olsun bir edebî eser her şeyden evvel kendisidir ve getirdiği duygu, görüş ve düşünüş yüküdür.” Bu sebeple eseri önce “kendi hudutları içinde bir vakıa” olarak ele alır ve sonra onun “devrin edebî çehresi” içindeki yerine bakar. Bu demektir ki önce eseri değerlendirir, ardından edebiyat tarihçiliği yapar. Eleştiri adına Nurullah Ataç ve Suut Kemal Yetkin’in ona kıyasla yaptığı “değerlendirme”den çok “tanıtma” mesabesinde kalır. Onlar eseri öznel/izlenimci yargılarla ele alırken Tanpınar, esere içeriden yaklaşmayı ve onu buradan değerlendirmeyi ilkede ve uygulamada esas kabul eder. Bundan dolayı edebiyat tarihçiliği yönü yazar değerlendirmelerinde, eleştirmen yönü ise eser değerlendirmelerinde ortaya çıkar.

 

– Edebiyatımızda eleştirinin tarihi çok eski olmasa gerek; Tanzımattan başlatılıyor. Anlattıklarınızdan Tanpınar’ın kurucu bir işlevi var gibi bir sonuç çıkıyor.

– Evet, Türk edebiyatında modern anlamda eleştirinin ilk örnekleri Tanzimat dönemi edebiyatında görülür. Tanpınar, Tanzimat döneminde batıya yönelişle birlikte belirmeye başlayan eleştiri hareketlerinin romantizm ve realizm okullarının etkisiyle Namık Kemal ve Beşir Fuat’la başladığını söyler. Tabiî bu dönemde eleştiri, eser değerlendirmesinden çok edebiyat kuramı çerçevesinde kalır.

Servet-i Fünun döneminde eleştirinin ne olduğuna ilişkin tartışmalar yapılır. Bu tartışmalarda, batıda gelişen bazı kuram ve yöntemlerin yazarlar üzerindeki tesirleri açıkça hissedilir. Eleştiri tartışmaları yine pratik bir ortam oluşturmaz ve kuramsal düzeyde şekillenir. Eleştiri, edebî bir tür olarak ancak Cumhuriyet döneminde ortaya çıkar.

Cumhuriyet döneminde eleştiri, önce edebiyat tarihçiliği bağlamında kendini gösterir. Tanpınar, eleştirinin eleştirmensiz geldiğini, şifahî kaldığını ve bazı teknik dikkatlerin ötesine geçemediğini ifade eder. Eleştiri, yine esere yaklaşım yönteminden çok kuramların tartışıldığı bir zemin durumundadır. Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’in estetik görüşleri eleştiri anlamında önemli tartışmalara sebep olur. Aslında Tanpınar, bir yönüyle edebiyat tarihçisi olmasına rağmen eleştiriyi edebî bir tür kabul eden ve eserin havasına girme esprisini yakalayan ilk çağdaş yazardır. Belki özgün bir eleştiri yöntemi ortaya koyamaz, ama sezgi ve tespitleri, olaylara tarihsel bir bütünlük içinde bakışı modern eleştiriye geçişte önemli bir köprü işlevi görür.

Türk edebiyatında eleştiri, öznel/nesnel ve bireysel/toplumsal olmak üzere iki kanaldan gelişir. Nurullah Ataç, Suut Kemal Yetkin ve Sabahattin Eyuboğlu birinci kanal eleştirinin ilk temsilcisidir. Eseri ve sanatçıyı sezgi, bilgi ve beğenilerine göre yorumlarlar. Esasında bu üç yazarın çıkış noktası denemedir ve denemeden eleştiriye geçiş yapmışlardır. Bu yüzden eleştirmen kimliklerinin öne çıktığı yerde bile bir ayakları hep denemede kalmıştır. Nurullah Ataç edebiyatı, edebiyatın içinde olmayı ciddîye almış olsa da eleştirel tutumunda tutarsız ve bencildir.

1950’ler, Türk edebiyatının yeniden atılım yılları olmuştur. Bu yıllarda, şiir ve eleştiride yeni anlayışlar gün ışığına çıkmaya başlamıştır. Artık Nurullah Ataç’ın öznel, izlenimci yaklaşımının dönemi kapanmak üzeredir. Yeni eserlere yeni anlayışla yaklaşmak; ürünleri öznel yargılar yerine belirli, nesnel ölçütlerle değerlendirmek eğilimi ağırlığını hissettirir. Hüseyin Cöntürk ve Asım Bezirci böyle bir eğilimin, yani ikinci kanal eleştirinin ilk uygulayıcısıdır.

Hüseyin Cöntürk, Yeni Eleştiriye dayanan sistematik bir eleştiri kuramı ve uygulaması ortaya koyarken Asım Bezirci, daima seçmeci (eclectic) kaldığı için, nesnelliği savunmakla beraber nesnellik ölçütünü Nurullah Ataç’ın izlenimciliğine benzer bir şekilde sürekli değiştirir. Bu yüzden kuramsal gücü çalışkanlığının hep gerisinde kalır. Hüseyin Cöntürk, Yeni Eleştirinin temel ilkelerine sadık kalır ve tezlerini incelemelerinde uygular. Turgut Uyar’ın Dünyanın En Güzel Arabistanı’nı yakın okuma yöntemiyle ele alır ve metin incelemesinin kitap boyutunda ilk örneğini ortaya koyar. Bireysel bir görüşe sahip olması, hiçbir öğretinin yanında doğrudan yer almaması onu, grubundan ve edebiyat çevrelerinden uzaklaştırır.

Hüseyin Cöntürk’ün başarısında veya çıkmazında Yeni Eleştiriye olan bağlılığının önemli bir payı vardır. Eseri, metni ve nesnelliği önemser; bir bilim adamı mantığı ve titizliğiyle çalışır. Esere yönelirken, onu yakın okumaya alırken hiçbir öğretinin yanında doğrudan yer almaz. Ne var ki okur tepkisi ve izlenimini ilke olarak reddedip, metni bir edebiyat mühendisi tavrıyla okumayı amaçlamış olsa da ortaya koymuş olduğu somut eleştiri örnekleri, yine de incelmiş beğenisini yansıtmaktan geri kalmaz. Ayrıca Amerikan biçimcileri gibi o da yöntemini şiir alanıyla sınırlı tutar.

Tanpınar’a gelince, burada onun Edebiyat Üzerine Makaleler adıyla bir araya getirilen yazılarında doğrudan eleştiriye dair olan iki önemli makalesinden söz edeyim. Bunlardan biri “Tenkit İhtiyacı”, diğeri “Bizde Tenkit”tir. Tanpınar, eleştiri üzerine yazdığı bu iki makalesinde eleştiri görüşüne dair belli başlı temel ilkelerini de ortaya koymuş olur: (1) Yazar, her şeyden önce kendini bir eleştirmen olarak görmeli, sonra bir eleştiri anlayışı ve yöntemine bağlı olmalıdır. (2) Esere karşı objektif olmalı, salt duygularıyla hareket etmemelidir. (3) Eleştirmen, inceleyeceği eseri kendi geleneğiyle ilişkisi yönünden değerlendirip irtibat ve kopuklukları tespit etmeli, sonra da onu geleneğine bağlamanın yollarını araştırmalıdır. (4) Eleştiri, hayatla edebiyatı birbirinden ayırmamalıdır. (5) Eleştiri, okuyucunun ilgisini çekmeli ve ona faydalı olmalıdır. (6) Eleştirmen, sezgileri kuvvetli ve felsefî yaratılışa sahip bir kişi olmalıdır.

Tanpınar, daha 1940’lı yılların başında bu hassasiyetleriyle eleştiride Nurullah Ataç’ın yaptığını yetersiz görmekte ve yeni arayışlara zemin hazırlamaktadır. Yaptığı incelemelerde, kaleme aldığı makale ve denemelerde bu ilkelere sadık kalır; daha doğrusu Tanpınar, yaptığı işi bu şekilde formüle eder. Eseriyle ilkeleri arasında öyle altı çizilecek kadar çelişkiler yoktur.

Tanpınar ile Yeni Eleştiri temsilcileri arasında şöyle bir fark vardır: Tanpınar işini doğru yapar, ancak onu sistematik yapmaz ve adını tam koymaz. Yeni Eleştiri temsilcileri de politika olarak geçmişle köprü kurmak istemez. Bu da Tanpınar’ın bu konuda görülmesine mani olur. Oysa Tanpınar, Yeni Eleştiriyle edebiyatımıza gelen eleştirinin özgürlüğü ve özgünlüğü fikrini, onlardan yıllar önce fikirde ve yazdıklarıyla ortaya koymuştur.

Modern Türk edebiyatının en zayıf yönü eleştiridir. Nurullah Ataç, Suut Kemal Yetkin, Sabahattin Eyuboğlu ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dışında adından eleştirmen olarak söz edilen, bir eleştiri yöntemi olan veya bunun kaygısını taşıyan yazarların sayısı diğer türlere göre çok azdır. Hüseyin Cöntürk, Asım Bezirci, Fethi Naci, Mehmet Kaplan, Berna Moran, Tahsin Yücel, Akşit Göktürk, Memet Fuat, Ahmet Oktay, Mehmet H. Doğan, Füsun Akatlı... Belki listeyi zorlayarak çoğaltmak mümkündür, ama Mehmet Kaplan, Berna Moran, Tahsin Yücel ve Akşit Göktürk, eleştiri adına çok verimli çalışmalar ortaya koymuş olsalar da temelde akademik kimlikleri öne çıkan yazarlardır.

 

– Bu noktada bir karşılaştırma bağlamında edebiyat ve eleştiri ilişkisini sorgulamak lâzım. Mustafa Kutlu, Şerif Mardin’in “mahalle baskısı” tezine, “Mahalle mi kaldı ki baskısı olsun!” diye itiraz ederek kalmayan bir şeyin olumlu veya olumsuz niteliğinin de olamayacağına işaret etti. Şehirleşeceğiz diye mahalleyi yok ettik; ortaya çıkan ucube ne şehre, ne kasabaya, ne de köye benziyor. Bu olgu eleştiriye de uyarlanabilir sanki: Edebiyat var mı ki eleştiri olsun, ikisi arasında paralel seyreden bir akış söz konusu mu? Veya günümüz için hangi seçenek daha gerçekçi; edebiyat var eleştiri yok, eleştiri var edebiyat yok veya her ikisi de yok. Ne dersiniz?

– Benim için zor bir soru. Nereden başlayacağımı bilemiyorum? Şöyle söyleyeyim, biliyorsunuz Eliot’un sanat ve düşünce mantığının temelinde “büyük Avrupalı” kavramının önemli bir yeri vardır. Onun bu kavramı oturttuğu zemin sonuçta dinsel bir alandır. Eliot der ki: “Edebiyat eleştirisi büyük bir ölçüde, belli bir din ve ahlâk açısından ele alınmalıdır; daha açık söylemek gerekirse, belli bir din ve ahlâk felsefesi edebî değerlendirmeyi tamamlamalıdır. Böyle bir din ve ahlâk felsefesinin çoğunluk tarafından paylaşıldığı devirlerde edebiyat eleştirisi varlığını bağımsızca sürdürebilir. Hiçbir din ve ahlâk felsefesinin çoğunluk tarafından paylaşılmadığı içinde bulunduğumuz çağda ise inançlı kişilerin, okudukları eserleri, bilhassa edebî eserleri kendi din ve ahlâk anlayışlarının süzgecinden geçirmek mecburiyetleri vardır. Bir eserin edebî olup olmadığı, edebî ölçülerle tayin edildiği hâlde, bu ölçüler o eserin büyüklüğünü ispatlamaya yetmez.” Bu çerçevede ona göre Shakespeare, Goethe ve Dante “büyük Avrupalı” nitelemesine uygun birer sanatçıdır. Çünkü onları “büyük Avrupalı” yapan salt yazınsal değerler değil, ayrıca tarihsel, toplumsal ve ahlâkî değerler de söz konusudur. Ancak böyle olunca eserleri sürekli ve evrensel olabilmektedir. Bu niteliklerle donanmış sanatçıların eserlerinde yarattıkları tipler, tıpkı yaşamış birer tarihsel kişidir. Kim, der Eliot; Hamlet’ten daha İngiliz, Faust’tan daha çok Alman olabilir? Ayrıca bu “söylensel (mythical)” kişiler, “her ne kadar kendi ülkeleri ile çok ilintili iseler de hepimizin yurttaşı sayılırlar.” Artık bunlar, Avrupa’nın simgesi olmuştur.

Tanpınar da konuya aynı çerçeveden bakar: “Bizim Avrupa fikir ve sanat âlemine hakkıyla girebilmek için bu medeniyetin mahsulü olan şaheserlerin ortaya atmış olduğu meseleleri benimsememiz lâzımdır. Çünkü ancak onlar vasıtasıyla tarihî zaruretlerin bizi zorladığı geniş istihalede (dönüşüm) katetmemiz lâzım gelen yolu idrak edebiliriz. Fakat yazık ki Avrupa irfanı karşısında daima biraz ezberci olarak kalmayı tercih etmiş ve garp âleminde tanıdığımız ve tattığımız şaheserleri birer uzak burç gibi temaşa etmekle iktifa etmişizdir. Hâlbuki onlar, yaşayan bir zamanın ve onun emrinde teşekkül etmiş birtakım girift vaziyetlerin ve yine çok girift meselelerin, dikkatlerin, tekliflerin mahsulüdür ve bunlar, lâyıkıyla bilinmedikçe esere vasıl olmak güç olacağı gibi, bizzat insan anlayışımız da hep eksik kalacaktır.” der.

Edebiyatın bu iki büyük insanından şunu öğreniriz: Yazar için elzem olan sağlam bir değerler dünyası, bir meseleye sahip olmak ve yaşadığı zamanı doğru değerlendirmektir. Sorunuzun kestirme cevabı budur sanırım. Bu zaviyeden bakarsak belki son elli yıldır edebiyatımızın ciddî bir varlık sorunu olduğu söylenebilir. Türk edebiyatı hayatın temel meselelerini kapsamıyor. Özellikle şiir bağlamında kendini teknik ve estetik sorunların rüzgârına teslim etmiş gibi. Bugün için söylersek; içinde Filistin meselesi ve Gazze olmayan, ABD’nin sömürü politikaları ve Irak olmayan, “Ergenekon” soruşturması ve “derin devlet” konusu olmayan; işsizlik, parçalanmış aileler, kaybolan aşk, sokak çocukları, sanal tehditler olmayan bir edebiyat hayatın neresinde duruyor? Dikkatleri çeksin diye uç bir misal vereyim. İtalya ile Libya arasında ilginç bir anlaşma imzalandı. (30 Ağustos 2008) Buna göre İtalya, geçen yüzyılda Libya’yı işgalinden ve sömürgecilik döneminde verdiği zarardan dolayı özür dileyecek ve 5 milyar dolar da tazminat ödeyecek. Anlaşma gereğince İtalya, Libya’da 25 yıl boyunca yıllığı 200 milyon dolar olacak şekilde altyapı yatırımlarını finanse edecek. Ayrıca anlaşmada; Libya’yı batıdan doğuya sahil boyunca kesecek ve Tunus’u Mısır’a bağlayacak olan otoyolun yapımı, sömürge döneminde İtalyan ordusunun yerleştirdiği mayınların sakat bıraktığı insanlara maaş bağlanması, Libyalı öğrencilere İtalya’da eğitim bursu verilmesi ve konut yapımı da öngörülüyor. Yine anlaşma gereğince Libya ile İtalya arasında kaçak göçle mücadelede iş birliği de geliştirilecek. Olay, dış politika uzmanları tarafından sömürgeciliğin yeni ve maskelenmiş bir biçimi, yani “zarif sömürgecilik” olarak nitelendiriliyor. Sessiz sedasız, gözümüzün içine baka baka gerçekleşen bu olaya kim isyan edecek? Ömer Muhtar’ın kemikleri sızlamaz mı? İslâm dünyası böyle tehditler altında. Nerede bu coğrafyanın uleması, aydınları? Mehmet Âkif’i arıyoruz, Muhammed İkbal’i arıyoruz. Bu coğrafyanın sesi ve şiiri nerede?

İnsan kendini dinde, sanatta ve felsefede arar. Kim ne derse desin romanın, şiirin bir adım önünde olduğunu düşünüyorum. En azından fotoğrafın kenarını bir parça yansıtıyor. Hikâyeyi de biraz romana yakın tutalım. Ama şiir için bunu rahatlıkla söyleyemiyorum. Yeni arkadaşların sıkı bir izleyicisi olduğum söylenemez. Ancak parça bütünü yansıtır. Teori ve tanımlama hastalığı şiiri meselesiz kılıyor. Böyle olunca eleştiri nereden başlayacak, kendine neyi esas alacak? O da teoriye soyunuyor, aynı sorun onun için de geçerli oluyor.

Her kuşak kendi şiirini, kendi romanını ve tabiî ki kendi eleştirisini doğurur. Yeni şiir çabalarının eleştirisini eski kuşaklar yapmamalı. Yaparsa bu, Cöntürk’ün İkinci Yeni için yaptığı olmaz, Ataç’ın Garip için yaptığı olmaz. Eski kuşakların yapacağı genel yaklaşım, genel çıkarım olabilir. Eleştirinin yol gösterici bir işlevi de olmalı. Salt tespit ve değerlendirme değildir eleştiri.

Sanatçı her şeyden önce bir şahsiyettir, misyon ve vizyon sahibidir. Esere bakarak sanatçının vizyonuna ve misyonuna dair bir bilinç yakalayabilmeliyiz. Sonra onunla bir iletişime girip girmeme meselesi ortaya çıkar. Yazılı bir metinden (ki günümüzde yazının işlevi daralma tehdidi altındadır) yararlanma ihtiyacı, aradığımı karşılayan metin, yazarın zihnimde oluşturduğu dünya; misyon ve vizyon olayı! Sorunu buralarda görüyorum. İnsanlar okuma ihtiyacı hissetmiyor. Hadi okudu diyelim, şiir okumuyor, hadi okudu diyelim; şair onda bir karşılığa oturmuyor. Genel görüntü bu. Şimdi zamanı geriye işletelim. İsmet Özel; meselesi olan, okunan ve okuyucuda karşılık bulan bir şiir yazdı, hâlen de öyle. Cemal Süreya’nın her yazdığı kuşağını, kendinden önceki kuşağı ve elbette gençleri etkiledi, açılıma sevk etti, bilinç kazandırdı. Hakeza Yahya Kemal, Mehmet Âkif... Geriye doğru gidebildiğiniz kadar gidiniz! Bugün bazı kesimler Orhan Pamuk’a küfrediyor; gerçi Orhan Pamuk’un romanı eleştiri süzgecinden geçirilirse söylenecek çok şey bulunabilir. Ama adam bütün malûliyetine rağmen temel barajı aşmış. Bir meselesi var, bir misyon üstleniyor ve onu edebiyat dışı her şeyi devreye sokarak temsil ettiğini gösteriyor. Türk romanını bir yere taşıdı. Toplumumuza Ali Suavi’den daha yabancı değildir sanırım. Korkarım gelecekte Türk edebiyatı tarihini yazanlar, İsmet Özel’den sonra Orhan Pamuk’a yer vereceklerdir ve aradakileri görmeyeceklerdir. Bence Orhan Pamuk kesinlikle bunu hak etmiyor. Gelgelelim realite bu.

Edebiyat mı var ki eleştiri olsun, düşüncesini tersinden işletmekten yanayım. Eleştiri sıkı olursa edebiyatın önü açılabilir. Yahya Kemal, daha Paris’teyken sessiz düşünerek, kendi eleştirisini yaparak şiirini dönüştürdü. Ahmet Haşim, Yahya Kemal’e göre daha derin olmasına rağmen bunu yapamadı, Mehmet Âkif de bütün halk adamlığına rağmen yapamadı, çünkü eleştiriye mesafeli durdular. Orhan Veli, Nurullah Ataç ve Sabahattin Eyuboğlu’nun desteğiyle kendi şiirini dönüştürdü. İkinci Yeni şairlerine yöneltilen eleştiriler, 1960’lı yıllarda onların şiirlerine toplumcu/düşünsel bir boyut katmalarına zemin hazırladı. İsmet Özel’in ne derece işine yaradı bilemem, ama kendi şiirini, gençlerin yapamadığını görerek ray değiştirmeye zorlaması öncelikle bir eleştirel açılımla ilgilidir diye düşünüyorum. Belki “Komünizm gerekirse onu da biz getiririz.” tavrına benzer bir durum, ama yine de bir eleştirellik içeriyor.

 

– Eleştirinin geleceğine ilişkin düşünceleriniz...

– XX. yüzyılda Türk edebiyatında eleştiri adına üç yazarı çok önemsediğimi ifade etmeliyim. Bunların bütün yazdıklarını dikkatle okudum; haklarında yazılanları, yapılan çalışmaları mümkün ölçüde görmeye çalıştım. Yeniden eskiye doğru giderek söylersem bunlardan biri Hüseyin Cöntürk, biri Ahmet Hamdi Tanpınar, bir diğeri de Abdülhak Şinasi Hisar’dır.

Cöntürk’ten yöntemi öğrendim, Tanpınar’dan fikrin önemini, Hisar’dan da üslûbu. Edebiyatın önünü açacak etkili eleştirinin bu üç unsuru birleştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Cöntürk yönteme yoğunlaşırken düşünceyi önemsemez ve üslûba da pek dikkat etmez. Ne var ki eleştiri metni her şeyden önce edebî bir metindir. Cöntürk’ün metinlerinden edebî tat alamazsınız. Tanpınar, eleştiride genel olarak psikolojik ve tarihsel yöntemleri kullansa da belli bir yöntem ve tekniği izlemez. Akademik çevrelerin Mehmet Kaplan’ı ona tercih etmeleri büyük ölçüde bundandır. Tanpınar için eleştiri, sadece sanat eserini değerlendirmede izlenecek bir disiplin değil, aynı zamanda bir hayat tarzı ve dünyayı anlama imkânıdır. Öte yandan denemelerindeki üslûbu eleştirel makalelerinde göremezsiniz. Bu bağlamda Yahya Kemal incelemesi ile Beş Şehir karşılaştırılabilir. Beş Şehir’den aldığımız edebî tadı Yahya Kemal incelemesinde bulamayız. Yani eleştiride daha savruk durur. Denemelerinin edebî tadı bence romanlarına eşdeğerdir. Abdülhak Şinasi Hisar ise bir üslûp üstadıdır. Denemelerinde edebî boşluklar yoktur, onlar bir roman parçası, bir hikâye gibi muhkemdir. Bu özelliği eleştirel makalelerine de yansımaktadır. Eliot’un, eleştirmen için “En çok gönül borçlusu olduğum eleştirmen, daha önce bakmadığım bir şeye beni baktıran ya da daha önce ön yargılardan ötürü bulanık gözlerle baktığım şeyle beni yüz yüze getiren ve orada yalnız bırakandır. Bu noktadan sonra kendi duyarlığıma, zekâma ve sezgime dayanmalıyım.” dediği husus, Abdülhak Şinasi Hisar’da âdeta mücessem hâle gelir. O, bunu üslûbuyla yapar. Cöntürk’te yoktur bu, Tanpınar’da ise eksiktir. Hisar’da olmayan şey yöntemdir, zaman zaman fikrî açıdan da boşlukları mevcuttur. Fakat öznel duygu ve düşüncelerini silâh gibi kullanmaz, propagandacı bir tarzı yoktur onun; duygu ve düşüncelerini sanatkârane bir üslûpla size takdim eder. Yani okuyucunun beğenisini/tercihini sadece estetiğiyle etkilemeye çalışır.

Hüseyin Cöntürk, metni bir edebiyat mühendisi tavrıyla okuyan, nesnelliği önemseyen, ilkeli ve titiz bir yazardır, ancak edebiyat kudreti zayıftır. Ona göre eleştiri, “yaratıcı bir sanat olmaktan çok bir teknik, bir araçtır.” Tanpınar; eserin havasına giren, bilgili ve çok yönlü okuma tecrübesine sahip bir yazardır, ancak dağınıktır. Abdülhak Şinasi Hisar ise eleştiriyi bir edebî metin olarak görür ve bu sebeple üslûptan taviz vermez. Günümüz eleştirisi, bu üç yazarın olumlu yönlerini birleştirmeli; daha köklü, kuşatıcı ve estetik bir anlayış geliştirmeyi hedeflemelidir. Bizim, genç kuşakların, piyasada at koşturanların yazıp çizdiklerinin neden yol açıcı olmadığını, insanların işine yaramadığını ve onlardan neden bir edebiyat verimi doğmadığını sanırım anlatmış oldum.

Türk halkı yeni yüzyılın dayatmalarına karşı henüz uyanmadı; uyanan halk, kendi aydınını, sanatçısını elbet çıkarır. Geçen yüzyılın başında bu böyle oldu. Biz şimdi hâlâ Soğuk Savaş dönemi aydın ve sanatçı duyarlığıyla edebiyat yapıyoruz. Kimsenin işine yaramıyor bu. Ya da tümden hakkını yemeyelim, yine de bir fonksiyon icra ediyor; en azından devamlılık bakımından dili sıcak tutuyor, diyebiliriz. Toplumumuz dil kopukluğu yaşamamalı çünkü. Aslında Tanzimatın kopardığı dili henüz bağlamamışken yeni bir kopukluk tahmin edilemez sonuçlar doğurur.

Başka ne diyebilirim ki. Söyleşi için teşekkürler.

 

Dergâh, S. 231, Mayıs 2009

Yazar: ŞENOL KORKUT

SÖYLEŞİLER 5

SONRADAN GÖRMELİK BİR ŞAİR AHLÂKI OLAMAZ

 

Söyleşi: Mehmet Aycı

 

– Sizi Türk şiir okuyucusu Ayane ile tanıyor. İlk şiirlerini derginizde yayımlayan şairler de bugün belli bir konuma geldiler. Onların yetişmesinde emeğiniz oldu. Sizin yetişmenizde Ayane’nin rolü nedir?

Ayane benim için bir yediveren gülüdür. Birçok şeye onunla başlangıç yaptım. Onun açtığı imkânlarla birçok şeye ulaştım. Benim de ilk şiirlerim Ayane’de yayımlandı. Oysa Ayane’den önce de şiirlerim vardı. Şiir üzerine emek verdiğim ilk ciddî yazılarımı yine Ayane’de yayımladım. Yayıncılığa Ayane ile başladım. Çalışma hayatımda ilk referansım o oldu. Onun sayesinde vazgeçemediğim dostluklar edindim. İnsanları onun sayesinde tanıdım vs.

Ayane’de şiirleri yayımlanan birçok arkadaşın sonradan şiir kitapları çıktı. Antolojilerde öz geçmişleri ve şiirleri yer aldı. Ama bu arkadaşların bir kısmı, kitaplarında veya öz geçmişlerinde Ayane’nin adını anmaktan ne hikmetse imtina ettiler. Önceleri taşralılık veya amatörlük kompleksi diye bir düşünce oluşmuştu bende. Zaman zaman haksızlık etmeyeyim bu arkadaşlara diye de düşündüğüm olmuştur. Geçen zaman içinde onları izledim ve haklı olduğum kanaati güçlenmeye başladı. İnsanlar bazen “küçük” yerlerde görünmüş olmaktan küçülebilecekleri düşüncesine kapılabiliyorlar. Oysa bilmiyorlar ki gerçek küçüklük onların cevherî özelliğidir.

– Neden “Örtüye Bürünen Sözler”? Bu isim sözü gizemli kılma çabasından mı, yoksa klâsik şiir geleneğimize saygılı bir duruştan mı kaynaklanıyor?

– “Söz/kelâm, kelime” bende sık tekrarlanan bir imgedir. Bu imgelerle değişik açılımlara ulaştığım kanaatindeyim. Doğrudan sözü gizemli kılmak gibi bir çabam olmadı. Ama sözün kendisinde zaten bir gizem, hatta bir ilâhîlik var. Belki bu ilâhîliğin esrarını anlamaya çalıştığım olmuştur. Kur’an bir kelâmdır; Allah’ın kelâmıdır. Evrende (makro-mikro) söze dönüştürülemeyecek hiçbir şey yoktur. Yani söz “asıl”dır. Aslın peşine koşmaya çalışırken sözün peşine koşmuş olmayayım! Bunu bilemiyorum. Klâsik şiir geleneğimize söz bağlamında bir saygıdan söz edilemez. Çünkü onu söze dönüştürebilecek bir yetkinlikte görmüyorum kendimi. Neden “Örtüye Bürünen Sözler”? Çünkü sözün şiire dönüşmesi zaten onun bir örtüye bürünmesi demektir. Öyleyse bir vurgulama var bu isimde. Bu vurguya dikkat çekilmiş oluyor.

Örtüye Bürünen Sözler bir ilk kitap olmasına rağmen oldukça başarılı. Kitabınızın yayımlanmasını niye bu kadar geciktirdiniz?

– Hayatta birçok şeye geç kalmışımdır. Bunu anlamaya çalışmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Fakülteyi otuz yaşından sonra bitirdim. Çalışmaya otuz yaşından sonra başladım. Askerlik ve evlilik otuz yaşından sonradır. Kitabım da otuz yaşından sonra çıktı. Benden önce üç arkadaşımın kitabını yayımladım. Benimki bu yüzden gecikti. Her işte bir hayır vardır, diyorum. Andığım gecikmişliklerimin hiçbirinden rahatsız olmadım. Aksine, hepsi mutlu etti/ediyor beni. Bazı şeyleri zamana, demlenmeye bırakmak fena da olmuyor.

– Mehmet Erdoğan’ın şiiri Türk şiirinin neresinde duruyor? Konuyu gelenek-modernlik bağlamında ele alırsanız daha kuşatıcı olur kanaatindeyim.

– Bu soruya benim cevap vermem yakışık almaz. Çünkü bunu bilemeyebilirim de. Zamana ve okuyuculara kalmış bir şey bu. Bu soru çerçevesinde ancak şunu söyleyebilirim: Modern Türk şiirinin orta derecede bir okuyucusu olmaya çalışıyorum. Şiiri, şiirin ortamını, şairin dünyasını şiir dışı metinlerden de yararlanarak anlamaya çalışıyorum. Ulaştığım bilgiler, yorumlama çalışmalarım ister istemez bazı esneklikler kazandırdı bana. Bunları şiirimde gözetiyor olabilirim.

 

– Çağdaş Müslüman şairler yeniden geleneğe yönelmenin yollarını açtılar. Sezai Karakoç’la belirginleşen ve ivme kazanan bu yöneliş henüz rayına oturmuş görünmüyor. Bu açıdan baktığımızda Örtüye Bürünen Sözler’i ve çağdaşlarınızın şiirini bir ara dönem şiiri olarak algılayabilir miyiz? Önümüzdeki yıllar Müslüman şairlerin damgasını taşıyan yıllar olabilir mi?

– Gelenek konusunda son on-on beş yılda çok şey söylendi. Bu tartışmalara burada değinmem imkânsız. Bu konuda çeşitli vesilelerle düşüncelerimizi yazıya da aktardık. Ama onlar, şimdiki kadar açık değildi. Gelenek konusu biraz moda gibi geliyor bana artık. Bu konuda çok lâf ürettik, ama ortada eser yok. Eser olmayınca lâfın önemi de olmuyor. Akademik çevrelere malzeme sunmuş olduk. Şimdi onlar, bunlarla oyalanıp duruyor. Geleneğe yönelme, geleneği dikkate alma her zaman olmuştur. Bu, hece şiirinde vardı. Garip şiirinde de vardı. Olay, gelenekten ne anladığınıza bağlıdır çünkü. Konuya dil ve imgelem bağlamında yaklaşırsanız bu iş Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’den başlar. (Tanzimat dönemi yazarlarını nereye koyacaksınız, aslında onlarda da var.) İzlek veya şiirin nesnel karşılığı olarak bakarsanız Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’ta gördüğünüzü sandığınız şey, hemen hemen her şairde az veya çok vardır. Çünkü bu iş şiirin doğasında vardır. Şair bu toplumun insanı değil mi? Bunların dışında, konuya bir politika olarak mı yaklaşmak istiyorsunuz? İşte bu bana biraz moda geliyor. Geleneğin karşısında veya yanında yer alanlar, ya da kendilerini öyle görenler takım tutuyorlar, şiirlerinde sarahaten böyle bir durum görünmüyor. Şiir, her şeyden önce bir dil olayıdır. Dil ise yaşayan bir olgudur. Onu, sözlüklere bakarak öteye beriye çekemezsiniz. Şiir ancak yaşanılan dille mümkündür. Hayatınızda olmayan bir dili taklit etmekle şiir yazamazsınız. Ama ben dilden başka şeylerin peşindeyim, diyemezsiniz. Çünkü şiir bir dil olayıdır. O dili ve kültürü hayatınıza bir bütün olarak taşıdığınız zaman olur bu iş. Bence buna gerek de yok. Çünkü yaşanmışlık ve zaman geriye dönmez. Gelenekten maksat değişmeyen esaslar mıdır? Ona o zaman gelenek demeyin efendim. Değişmeyen esasların hiçbir devirde şiirle başı hoş olmamıştır. Onlar hayata doğrudan müdahale eder, şiir ise dolaylı. Bunları birbirine karıştırdığınız zaman, ya da birbirine bağlamaya çalıştığınız zaman çıngar çıkar. Eflâtun (Platon),”Devlet”inde şairleri toplum düzeni açısından zararlı görüyordu. Kur’an da şairlere karşı şu uyarıcı ifadeleri kullanır: “Şairlere gelince onlara azgınlar uyar. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve yapmadıklarını söylediklerini görmez misin?” (Şuara suresi, 224-226. ayetler) Doğrudur, şiirle devlet ve toplum düzeni kurulamaz.

Ara dönem meselesine gelince? Neye göre ara dönem? Aklım ermez böyle işlere. Herkes kendi şiirini yazar. Akımcılık, takımcılık da pek olmuyor. Nasıl olsun, herkes kendi şiirini yazıyor sonunda. Ortak paydalar aranacaksa zaman, dil, biçem, biçim, izlek vs. bu, yaşayan şairle yaşamayan şair arasında da olabilir. Sezai Karakoç’la Şeyh Galip’i birçok yönden yan yana getirebilirsiniz. Ama yine Sezai Karakoç’la Necip Fazıl’ı birçok yönden yan yana getiremezsiniz. Nasıl olacak bu iş? Öyleyse bunda da bir yapaylık var, yani işe biraz akademisyenlik karışmış. Şiir bunlara prim vermedi, vermiyor.

Bence önümüzdeki yıllar Müslüman şairlerin damgasını taşımasa da olur. Dilerim Müslümanların damgasını taşır. Şiir önemli değil, o nasılsa kendini kurtarır. Ama bu kafayla Müslümanların işi çok zor.

– “Yitik Şairler” tartışması oldukça bereketli bir tartışma oldu. Aynı konuma düşmek durumunda kalırsanız başkalarının size yönelteceği eleştirileri nasıl karşılarsınız?

– “Yitik Şairler” tartışması gerçekten bereketli oldu. Bugün o tartışmaya geri dönmek istemem. O yazıdan birçok insanın keyfi kaçtı. Ne yapsaydım yani, hayır onların şiir hayatı devam ediyor mu, deseydim. Adamlar bal gibi yitip gitti işte. Aslında önemli olan tek tek isimler değil, olgudur; bunun altını çizmek lâzım. Biz bunu biraz kabaca yaptık, kabul ediyorum.

Aynı duruma ben düşsem ne yaparım? Eğer kişiliğim öteye beriye savrulmamışsa oturur adam gibi öz eleştiri yaparım ve duruma göre bunu da yazarım. Açık sözlülük veya başka bir açıdan şiire saygı olur bu. Şiire saygısızlık yapanı şiir çarpar! İnanın ekmek çarpması, kitap çarpması gibi bir şeydir bu! Allah korusun derim.

– Artık usta-çırak ilişkisi tarihe karıştı. Bugün bir şair, onlarca şairin şiirini özümseyerek bir yerlere gelebiliyor. Sizin şiirinizin olgunlaşmasında şiirleriyle yol gösteren şairler var mı?

– Şiirim için şairleri değil de tek tek şiirleri dikkate aldığımı söyleyebilirim. Şairler, bilgi ve kültür dağarcığım için önemli anlam ifade ettiler ve etmeye devam edecekler. Ama şiirim için birebir şiirler önemlidir. Günlerce havasından çıkamadığım şiirleri burada saymam imkânsız. Salt şiir değil, şiirce yaşayışlar, şiirce gözleyişler de önemli benim için. Bununla nerede, nasıl karşılaşacağınızı bilemiyorsunuz. Bomba bir yerde patlıyor ve şiirle yüz yüze geliyorsunuz.

Usta-çırak ilişkisi bilinen anlamıyla tarihe karıştı belki, ama dergilerle, mektuplarla biraz olsun benzer ilişkiler devam ediyor. Bu işin işçilik yönü salt okumalarla, deneme-yanılma yöntemiyle pek olmuyor. Amatör denilen dergilerin (onlar amatör değil, bence sanat kolejleridir) böyle bir fonksiyon icra ettiği doğrudur. Bu gerçeği görmezden gelenlerin cemaziyelevveline bakmak lâzım. Sonradan görmelik bir şair ahlâkı olamaz.

– 36 sayı Ayane dergisini çıkaran biri olarak Türkiye’de edebiyat dergiciliğinin zorluğunu biliyorsunuz. Anadolu, âdeta üç-beş sayı çıkıp kapanan bir dergiler mezarlığı durumundadır! Bu, Türk okuyucusunun vefasızlığından mı kaynaklanıyor, yoksa bunun başka nedenleri de var mıdır?

– Burada Cemal Süreya aklıma geldi. Günlüklerinde Ayane’den söz ederdi, yazdıklarımıza değinirdi. Usta bir şairin ilgisi bizleri sürekli kamçılardı. Bugün bu bağlamda usta şair yok. Gençlerin önünü açmaya çalışan, onlara yol gösteren yok. Niçin? Hikmetinden sual olunmaz bir durum!

Taşrada yayımlanan sanat dergilerinin gerçekten birçok problemi vardır. Ama şunu unutmamak lâzım ki taşrada yayımlanan dergilerin problemleri halledilebilir cinsten problemlerdir, kendini profesyonel gören dergilerin problemleri ise halledilebilir cinsten değildir. Onların hastalığı kronikleşmiştir. Tedavisi imkânsızdır. Hürriyet Gösteri, Milliyet Sanat Dergisi, Adam Sanat, Türk Edebiyatı gibi dergilerin Allah aşkına söyleyin, günümüz edebiyatına ne katkısı vardır? Bunlar yayımlanmazsa ne olur, Türk edebiyatı ne kaybeder? Ama Düşler, ama Sombahar, ama İpek Dili bugünkü edebiyatımızın atardamarı mesabesindedir.

Taşrada yayımlanan dergiler de böyle. (Şu taşra lâfına da takıyorum. Nereye göre taşra? Merkez dediğiniz yer başka bir yerin taşrası değil mi?) Taşrada yayımlanan dergiler edebiyatın, sanatın asıl misyonu olan insan kaynaşmasını sağlayan yegâne dergilerdir. Taşrada yayımlanan dergilerin mütevazı odalarında bir bardak çay içmekle profesyonel denilen dergilerin bürolarında bir bardak çay içmenin farkını tecrübe edenler bilir. Sanat duygusunun temelindeki bu “humanity” olgu taşrada yaşıyor, gelişiyor. Ayrıca bir derginin taşrada çıkıyor olması taşracılık yapmak anlamına gelmez. Bu sözlerimle geçmişte Ayane ve İkindiyazıları gibi dergileri, şimdilerde de İpek Dili ve Kırağı gibi dergileri kastediyorum.

Okuyucunun vefasızlığı ve günümüzde okuyucu kitlesinin kayboluşu ayrı bir konu. Bu, genel kültür ortamının ayaklarının altından toprağın kaymasıyla ilgili bir şey. Bundan taşrada yayımlanan dergiler de etkilenecek tabiî. Yani onları aşan bir şey bu. Ama taşrada yayımlanan dergilerin okuyucusu profesyonel denilen dergilerin okuyucusundan daha ciddî ve içten. Bu onlar için büyük bir avantaj elbette.

Son olarak bir gözlemimi aktarayım: (Bu konuda yanılmak istiyorum. İnşallah yanılırım!) Profesyonel denilen dergiler son üç-beş yıldır akademik çöplüğe dönüşmeye başladı. Bundan edebiyatımızın hiçbir kazancı olmayacak. Birilerinin kariyer çabalarına çanak tutulmuş olacak. Aslında sanat adına bir cinayettir bu; sanatın özgürlüğünü akademik çembere almaktır. Geçmişteki edebiyat dergilerine bakın böyle bir şey göremezsiniz. O zamanlar akademik çalışma yapılmıyor muydu? Hem de âlâsı yapılıyordu. Öyleyse bu gidiş hayra alâmet değildir. Bu durumdan tedirginlik duyuyorum. Bu yüzden taşrada yayımlanan dergileri alkışlıyorum. Taşrada yayımlanan dergiler akademik cahillerin suratına birer şamar gibi iniyor çünkü!

Kırağı, S. 13, 30 Ağustos-15 Ekim 1995

Yazar: MEHMET AYCI

SÖYLEŞİLER 6

ŞİİR BİR KUŞANMA BİLİNCİYLE GİRDİ YAŞAMIMA

 

– Sayın Mehmet Erdoğan, yaşamınızı ve şiir serüveninizi kısaca anlatır mısınız?

– Güneysu-Rize’de, karlı bir şubat günü “Ayane dağı’nın eteklerinde / bir köyde doğdum”. İlkokulu köyümde, ortaokulu Güneysu’da, liseyi Rize İmam-Hatip Lisesinde bitirdim. Bir yıl memurluk yaptım. Ardından iki yıl Samsun’da Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde okudum. 1984’te bu defa Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine kaydoldum. Umarım bu yıl mezun olurum. Öğrencilik ve dergicilik birlikte taşımak zorunda olduğum yükler.

Şimdi düşünüyorum da ilâhiyat eğitimi gördüm; neler öğrendim, neler kaybettim? Yaşadığım ortamların etkisini hesaba katsam bile büyük ölçüde özel çabalarımla sadece “bağlanma”yı öğrenebildim, varoluşumu temellendirebildim. Geleneksel kültürümüz ve değerleriyle en azından zihinsel bağları koparmadım. Belki bir avantaj bu, ama yaşamın hep kıyısında kaldım; yaşanmamışlık çoğaldı!

Şiire pratik olarak üniversite yıllarında başladım. Bazı şairler, şiir serüvenlerini çocukluklarından başlatır. Ne derece doğru bilmiyorum. Kendi adıma zorlama bir başlangıç saptamayı gereksiz görüyorum. Ortaokul ve lise yıllarında sadece bir okuyucuydum. İlk yazı çalışmalarım 1981-1982 yıllarında Yeni Devir gazetesinin sanat-edebiyat sayfalarında yayımlandı. Mavera dergisi ve Cahit Zarifoğlu’nun üzerimde yönlendirici etkisi oldu. Okuyarak kendimi geliştirmeye çabalıyordum. Ne bir öğretmenim ne de elimden tutan başka bir kimse vardı. Yazarlara, sanatçılara mektup yazıyordum, kendi çabamla onlardan bir şeyler öğrenmeye çalışıyordum. Bu bağlamda İsmet Özel’in bana yazdığı bir mektuptaki şu sözlerinin hakikatini çok sonra kavrayabilmiştim: “Gerçek olanı sadece kendin tanıyabilirsin, hiç kimse, hiçbir kul, hiçbir mahlûk öğretemez onu sana. Evet, başkalarından birçok şey öğrenir insan, ama bu öğrendiklerini zaten kendisi aramıştır. Kendi kayıp devesidir yani.” (2 Ocak 1983)

İlk şiirimi 1984’te yazdım. Ayane dergisinden önce hiçbir yerde şiirim yayımlanmadı. Bu durum, biraz da serüvenini paylaşabileceğim bir edebiyat dergisinin yokluğundan kaynaklandı. Yönelişler dergisini seviyordum, ama kapanmıştı. Yani bir dergi çıkarmak kaçınılmaz olmuştu. Sadece kendi olanaklarımızı ortaya koyarak bir grup öğrenci-öğretmen arkadaşla birlikte Ayane dergisini yayın hayatına sokmaya karar verdik.

– Yaşamınızda şiirin yeri nedir?

– Önemli olan şiirden ne anladığımızdır, ona yüklediğimiz fonksiyondur. Ya da İsmet Özel’in dediği gibi “Şiir okumak ancak hayatlarında şiir için yer açmış insanların önemli ve yararlı bulabileceği, doğrusu ancak onların altından kalkabilecekleri etkinliklerden biridir.” (Şiir Okuma Kılavuzu) Şiir benim için hem bir çeşit açımlama hem de formüle etmedir. İnsan ve insanın uzanabileceği sınırlar çerçevesinde iç ve dış duyumlarla oluşan algıları biçimlendirme, somutlandırma ve nesneleştirmedir. Böylece şiir, insanî olan her şeyin özgün bir yaratıma dönüştürülmesi eylemidir. Garip olsa da sonuçta ortaya bir yaratık çıkmış oluyor. Bunun, önce şair özelinde bir değeri vardır. Sonra göreceği ilgi ölçüsünce şairin özel malı olmaktan çıkar. Başarısıyla/başarısızlığıyla bir dilin/bir kültürün kendisi olur. Asıl fonksiyonunu o zaman kazanır ve kullanım alanına göre reel bir değer taşır. Şair, bir şiiri salt kendisi için yazmaz. Yazıp yazmamak elindedir belki, ama şiir ortaya çıktıktan sonra her yönden özgür olmak ister. Görülmek, bilinmek ister. Çünkü varlığını ancak böyle kanıtlayabilir.

Çocukluğum, gençliğim ve öğrenciliğim yaratılmak istenen insan tipine ters/muhalif gelişti. Ve dahi şiirim... Türkiye’de siyasal, ekonomik ve kültürel yapı zaten baştan beri bozuktu. Bu yetmiyormuş gibi peş peşe gelen üç askerî darbe de mevcut olan yapıyı tamamen bozguna uğrattı. Bu bozgunun ailemde, yakın çevremde ve içinde yaşadığım ortamlarda onarılmaz yaralar açtığını gördüm. Darbelerden biri ana rahminde kulağıma (27 Mayıs 1960), biri çocukluğuma (12 Mart 1971), biri de gençliğime (12 Eylül 1980) patladı! Artık üzerime çöken ezilmişliğin, dışlanmışlığın, aşağılanmışlığın o kahrolası duygusuna ancak inancımla ve aşkımla direnebilirdim. Bu duyguya kapılmayanlar, baştan bozguna uğramayı kabul etmişlerdi. Böyle olunca şiir, bir kuşanma bilinciyle girdi yaşamıma.

Cahit Zarifoğlu’nun haklı olduğunu biliyorum: “Şairin kendi şiirini anlamaya ve anlatmaya kalkması, o şiir için yapılacak yardımların en kötüsüdür.” (“Okuyucularla”, Mavera) Şiirimin, belki bir yaşanmamışlığın açılımı olduğunu söyleyebilirim. Ama yaşanabilire de açıktır. Aşklar, ülküler, nostaljiler, yalnızlıklar, başkaldırılar, umarsızlıklar vs. iç içedir bende. Şiirimin de yaşamım gibi kompleks bir yapısı vardır. Yani yaşamın çıkmaz sokağında şiirle eşelenip durmaktayım!

Şair, kendini ve çağını yakalayabilen insandır. Benim için bu, din-siyaset-şiir üçlüsüyle mümkündür. Yaşama bilincini ve duyarlığını ancak böyle kuşanabiliyorum. Bu üçlüyü hiçbir zaman birbirinden bağımsız düşünmedim. Varoluşumu ve yaşamı ancak böyle kavrayabildim çünkü. Tabiî dini “din”, siyaseti “siyaset” ve şiiri de “şiir” bilmek koşuluyla. Bence bu, insanı “insan” bilmek demektir.

– Sizce içinde yaşadığımız toplum şiirli bir toplum mudur?

– Buna hem evet hem de hayır demek olası. Evet, çünkü geleneksel kültürümüz içinde şiirin yadsınamaz bir ağırlığı vardır. Bugünkü komplike kültürümüz ve şiirimiz kesinlikle geleneğimizin bir uzantısıdır. Bütün batılılaştırma/yabancılaştırma çabalarına karşın hâlâ doğulu bir duyarlığa sahibiz. Bundan şiir de payına düşeni alıyor doğallıkla. Modern şairlerimizdeki divan ve halk edebiyatı etkilerini başka türlü açıklayamayız. Bizde kültür değişmeleri hep dayatmayla ve üstten olmuştur. İslâmlaşmamız, batılılaşmamız hep böyledir. Bu yüzden İslâmlaşmamız ve batılılaşmamız bir yere kadardır. Yoksa bir ulus, böylesine birbirine ters iki ayrı kültürü nasıl benimseyebilirdi? Öyle ya da böyle “Türklük” olgusu ağır basmakta bizde. Ama Türklük ne demek? Doğrusu bunu anlamış değilim, fakat kesinlikle Attilâ İlhan sentezi olmadığını biliyorum. Çünkü bu sentez, çok kaypak ve resmî ideoloji kokuyor! Bu bağlamda nasıl bir ulus olduğumuzu en çok şiirimiz yansıtıyor. Dün için de, bugün için de geçerlidir bu yargı. Ortada bizi yansıtan bir şiir olgusu var, öyleyse şiirli bir toplumuz.

Hayır, demek de olası. Kimlik sorununu çözümlememiş bir toplumdan sağlıklı şiir nasıl doğar? Buna rağmen dünya şiiri ve geleneksel şiirimiz incelendiğinde büyük şairlerin hep kritik dönemlerde ortaya çıktığı görülmektedir. Neden? Bu da şiirin gizi belki. Ama ben, inanıyorum ki en büyük şair sağlıklı toplumların yaratacağı şairdir. Sağlam bir zemine basabilen, dünyanın geçiciliğini kavrayabilen, toplumsal koşullara çakılı kalmayan, ‘öte’ye uzanırken ayakları kaymayan şairler insanî olanın en büyük şiirini yazacaktır. Örnekleri az olmuş olsa bile insanın ve şiirin doğasına daha uygun olan budur.

Sonuçta şiirli bir toplum olduğumuz tezi daha inandırıcı ve gerçekçi geliyor bana. Kimliksizliğimiz, kimlik arayışı içinde oluşumuz şiirin doğasındaki arayışa denk düşüyor. Edebiyatımızdaki akımlar, hareketler bunun bir yansıması. Eğer kimliksiz olmak, kimlik arayışı içinde olmak şiirimize bir ortam, bir soluk olanağı hazırlıyorsa bu, ne kadar daha sürecektir? Türk şiirinin gücü/güçsüzlüğü işte bu soruda gizli.

– Kendinizi Türk şiir geleneğinde nereye bağlıyorsunuz?

– İnsanı çağından ve geleneğinden kopuk olarak düşünemiyorum. Şiir, gelenekle çağ arasında bir denge, buna bağlı olarak ileriye bir sıçrama olanağı sağlıyor bize. Bir kuşatma altındayız; yanıyoruz. Kuşatmayı yarmak istiyoruz. Bizi ayakta tutan, bağlandığımız, güç aldığımız, sığındığımız değerler var. Şair, yaşadığı günü kavrayabilmek ve ileriye sıçrayabilmek için geriden hız almak, bir yere bağlanmak zorundadır. Bunun için kendinden önceki edebiyatla da bağ kurması gerekiyor. Başka bir anlamda nereden başlayacağını bilmesi gerekiyor. Eğer kendine bir başlangıç noktası saptayamazsa hiçbir şey yapamayacak. Yani bir şeyler yapabilmek, ilkin nereden başlayacağını bilmek demektir.

Ben, bağlandığım değerlerin şiirini Sezai Karakoç’ta buldum. Tabiî o, çağında bir öncüdür ve öncü olmanın olumsuzluklarını da yaşıyor. İnsanî olanın örneğini Turgut Uyar’da gördüm. Çığlığı, başkaldırıyı İsmet Özel’le kuşandım. Doğu insanına özgü romantizm, lirizm Ahmet Haşim, Ahmet Muhip Dıranas, Ziya Osman Saba ve Cahit Sıtkı Tarancı’yla bulaştı bana. Bunlarda ‘ben’in yalnızlığını, geçiciliğini buldum. Kuşatmayı yarmak, ileriye sıçramak, şiirime devrimci bir kimlik kazandırmak ve ‘öte’ye uzanabilmek bana kalıyor artık. Henüz limandan çıkmış değilim, bilmiyorum başarabilecek miyim? Ama nerede olduğumu biliyorum sanırım. Bunun için dönüp geriye bakmaktan, dün yazılan şiirin çevresinde dolaşmaktan ve hatta yerinde saymaktan korkmuyorum. Çünkü ben hâlâ buradayım.

– Günümüzde yazılan şiiri biçim/biçem/izlek açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Günümüzde yazılan şiirden 1980 sonrası şiiri anlıyorum. Bu şiirin geriye doğru 1970’lerle, 1960’larla ve önemlisi 1950’lerle (İkinci Yeni) bağlantısı vardır. Belki de 1950’lerle en sağlıklı bağlantıyı 1980 sonrası şiir kurmuştur. İnsanî olanı ve insanî değerleri öne çıkarmayı amaçlayan 1950’lerin şiirini, 1980’lerde şairlerimiz yeniden gündeme aldı. Bu, biraz da içinde yaşadığımız toplumsal koşulların kaçınılmaz bir sonucuydu. Çünkü deli gömlekleri (ideolojiler) sıkmaya başlamıştı insanımızı. İnsanla birlikte şiir de daralıyor, soluklanamıyordu. Buna derli toplu ilk büyük tepki İsmet Özel’den geldi: “Şairler Intellect’in Pençesinde” (Yazko Edebiyat, Nisan 1982). Ardından Yeni Gündem dergisindeki yazılarıyla (dört yazı, 1985) birtakım sorular sordu. İsmet Özel’in bu çıkışına sessiz kalındı. Çünkü tabuları yıkıyordu. Ama derinden derine herkesi de etkilediği kuşkusuzdu.

1980’lerden dönüp geriye bakıldığında yaşanmış bir sürü olumsuz deneyim vardı. İnsanların heyecanları sömürülmüştü. Nerede yanlış yapıldığı sorusu irdeleniyordu, ama bu kez daha vahim bir yanlış kuşatmıştı etrafı. Doktriner düşünce yerini pragmatizm ve oportünizme bırakmıştı. 1950’lerin liberalizmi; milliyetçilik, sosyalizm ve din destekli görülmemiş bir kimliğe büründürülmüştü. Her şeyi mubah gören ve suyu bulandırarak balık avlamaya çalışan bir siyasal iktidar vardı. Üstelik asker destekli bir iktidardı bu. Toplumun ve insanların dejenere edilmesi için son tuzak olarak böylesi bir anlayış geliştirilmişti. Tarih tamamen yok sayılıyordu. Dünyadaki ve Orta Doğu’daki gelişmelere kulak verilmiyordu. Bir ulus, bin yıllık bir uygarlığı ve kültürüyle getirilip Avrupa’nın önünde boyun eğdiriliyordu. Komünist ülkeler bile demokratikleşme sürecine girerken bizde hâlâ bir çeşit “Millî Şeflik” dönemi yaşanıyordu. Bu durumda elbette nereye gidiyoruz diyen birileri çıkacaktı. Belki yanıt alınamayacak, bir sonuç elde edilemeyecekti, ama bu soru bütün ağırlığıyla ortaya konulacaktı.

Böyle bir ortamda 1980’lerin şiiri, 1950’lerin şiirinden örnek alarak bazı sorular sorma çabasına girişti. Eski limanlarda oyalananları dışta tutarsak (ki bu her dönemde olmuştur) nereye gidiyoruz diyen şairler, 1980’lerin şiirine, yani günümüz şiirine imza atan şairler oldu: Adnan Özer, Mehmet Ocaktan, İhsan Deniz, Tuğrul Tanyol, Haydar Ergülen, Seyhan Erözçelik, Vural Bahadır Bayrıl, Ali Günvar, Necat Çavuş, Metin Celâl, Yüksel Peker, Hüseyin Atlansoy, Nilgün Marmara, Osman Konuk, İbrahim Eryiğit...

Günümüzde yazılan şiir, böyle bir ortamın koşullandırdığı şiirdir. İkinci Yeni şiiri ve ortamıyla benzer kaygılar taşıdığından o dönem şiiriyle bağ kurmaya çalışmıştır. 1960-1980 arası yıllar görece de olsa özgürlük yıllarıdır. Ancak bu yıllarda ideolojiler revaçtadır. Bu durum şiirin ayağını yerden kesmiş ve onu ideolojilerin yedeğine itmişti. 1980’lerin şiiri buna da bir tepkidir.

Ayrıca günümüz şiiri, geleneksel şiirle daha ciddî bir bağ kurma çabasındadır. Slogan düşünce yerine radikal düşünce benimsenmektedir. Kimlik sorununa salt ithal düşüncelerle değil, gelenek içinde de ciddî bir çözüm arama çabasına girişilmiştir. Bu bağlamda Şiir Atı seçkisindeki Kur’an çevirileri anılmaya değer bir çalışmadır. Geleneğe dönüş çabaları anlam kazanmaya başlayınca bundan rahatsız olan belli çevreler “klâsik” olgusu etrafında bir tartışma başlattı. Tartışmanın odağında Melih Cevdet Anday’ın Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Herkesin Kendi Klâsiği” (15 Ocak 1988) başlıklı yazısı yer aldı. Tartışma Milliyet Sanat Dergisi’nde de kapak konusu oldu; konuyla ilgili çeşitli yazarların, sanatçıların görüşleri alındı. Ne ki Anday’ın görüşleri yankı uyandırmadı, pasif bir tepkiyle geçiştirildi ve tartışma burada noktalandı.

Günümüzde yazılan şiir, İkinci Yeninin Türk şiirine kazandırdığı dil ve imge olanaklarını fazla zorlamışa benzemiyor belki. Ama biçimiyle, biçemiyle daha oturmuş bir şiir. İzleksel olarak, gündemine aldığı konular olarak, sorunlara yaklaşım mantığı olarak çağdaş, günümüzün koşullarına denk bir şiir. Üstelik yerli düşünceden beslenen bir şiir. Bu noktadan İkinci Yeninin önündedir. Nâzım Hikmet’in ideolojik söyleme dayalı şiiri, Ece Ayhan’ın soyut, “sıkı” şiiri gerilerde kalmıştır artık.

Bence 1980’lerin şiirinin ayağı yerde, Tanzimat anlayışından/kompleksinden kurtulmuş. Belki sesini duyuramıyor, beklenen atağa geçemiyor, ama bu şiirin sorunu değil. Genel ortamın yarattığı bir olumsuzluk. Gerçek sanat hâlâ amatör koşullarda üretiliyor. Resmî anlayış sanat eğitimini dışlamış durumda ve sermaye destekli, görsel ağırlıklı dergiler de resmî anlayışın yedeğinde. Kişisel çabalara ise ekonomik olanaklar geçit vermiyor.

Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik açmaz 1990’larda nereye varacak, pek belli değil. 1990’lı yıllar Türkiye için, şiirimiz için bir dönüm noktası olabilir. Günümüz şiiri buna hazırlıklı olduğunu gösteriyor, belki beklenen atağı o zaman gerçekleştirebilecek.

 

Ayane, S. 23, Kasım 1989

Yazar: AYANE

KONUŞMASI, BİR ORTAMDA BULUNMASI TAKVİMLİ

Sarışın bir sesi var. Konuşurken gövertiler, hamlıklar, yetmemişlikler de birden sararıyor, olgunlaşıyor. Karpitle yahut samanla yapılan bir sarartma değil bu… Sarartması da sağaltma; sıcaklık anlamında.

Sesi, konuşması, bir ortamda bulunması da takvimli… Günün her saniyesini demeyelim, her dakikasını planlayanlardan… Beklenmeyen sapmaları bile beklenilene, planladığına uydurmakta, uygulamakta üstüne yok. Beş dakika konuşup çay içecekseniz, beş dakikadır.

Gömleğinde kırışık ve leke bulunmaz.

Üzerine kül döktüğü, dereyi geçerken paçasını ıslattığı, havuza girdiğinde etrafa su sıçrattığı, kahve içerken telvenin fincanın ağzına meylettiği görülmemiştir.

İyi okur. Seçerek okur. Ayıklar. Kendisini de ayıklar. Kütüphanesini de ayıklar. Kitapları muntazam dizilidir, hangi kitabın kaç sayfa olduğunu bilir. Rafın hangi santiminde bulunduğunu kapalı gözle seçecek kadar titizdir. Hiçbir kitabı toz tutmaz.

Evrenin o kendine özgü düzenliliğini, işlerliğini aratmayan kendine özgü bir düzenliliği vardır. Kaosu, karamsarlığı, kara olan hiçbir şeyi, hatta kara mizahı bile sevmez. Esmerliğe ve siyahîliğe diyeceği yoktur.

Kafa konforuna, suiistimale, aymazlığa, başkasını kendisine uydurmaya, kendisini de başkasına uydurmaya tahammülü yoktur.

Uygun adım yürür; adımları kalbinin ve aklının adımlarına uygundur.

 

Müridanın en seçkin olanlarından

Kendinden önceki yaşayan muharrirleri de, kendinden sonrakileri de takip eder. Gençlerin üretken ve cins olanlarını takdir etmekten geri durmaz. Dönemsel kıskançlıkların, görmezden gelmelerin, kalem kavgalarının dışında kalır. Biraz akil adam, biraz yapmayın çocuklar dercesine her iyi/iki kesimle de görüşür, konuşur. Tartı ayarında bozukluk varsa tartışmaz. Elek sağlam değilse eleştirmez.

Bir zamanlar Ayane mecmuasını çıkardı. Yarı İkindi Yazıları yarı Dergâh karışımı diyebileceğimiz kendisine özgü dergide insanın ve sözün itibarını savundu.

Şair. Şiirlerini Örtüye Bürünen Sözler ve İkindi Vezninde Gelişler adlı kitaplarda toplandı. Az görünüyor, az söylüyor, az yazıyor.

Sübjektif Yazılar’ı ve Tanpınar’ın eleştirmenliğine dair bir kitabı var Dergâh’tan… Müridanın en seçkin olanlarından… Ezel Bey’in sözünden çıktığı da görülmemiştir.

Bağlılığı da ağabeyliği de çakma değildir.

Mehmet Erdoğan bu…

Sözü de yazıyı da damıtır, ölçer biçer…

Yüzündeki sarışın gülümseme de ciddidir.

Yüzünde ayrık otu bulunmaz.

 

Dünya Bizim www.dunyabizim.com

 

16 Şubat 2013

 

Yazar: MEHMET AYCI

GÖRÜNENİN ÖTESİ

 Dergâh dergisinin 271. sayısında Mehmet Erdoğan’la yapılan söyleşide gündeme getirilen konular oldukça önemli. Söyleşinin başlığı ve içeriği Ramazanla ilgili sınırlı okumalar ve gözlemlere dayanıyor olsa da sınırlı olmayı aşan boyutları var.

 

Şekli boyutu olan ibadetlerde önemli olanın az ve devamlılık olduğunun unutulduğu bir ay olması bakımından önemlidir Ramazan. Bilgiye ve bilince dönük çabaları arttırma gayesi ile yapılan ‘ağır yüklemelerin’ ne kadar tesirli olduğu, ‘Ramazan Müslümanlığı’ olarak tasvir edilen olumsuzlukları ne kadar giderdiği başlı başına bir araştırma konusu.

Dergâh dergisinin 271. sayısında Mehmet Erdoğan’la yapılan söyleşide gündeme getirilen konular oldukça önemli. “Eski ve Yeni Ramazanlar Arasında” başlığını taşıyan söyleşinin içeriğinden önce şunu belirtmeliyim: Mehmet Erdoğan’la Dergâh’ın 271. sayısında yayımlanan söyleşinin girişinde yer alan biyografi bilgilerinin bir kısmının ‘fuzuli’ addedilerek çıkarılmış olması yersiz sayılamayacak bir şüphenin doğmasına neden oluyor.

Söyleşinin başlığı ve içeriği Ramazanla ilgili sınırlı okumalar ve gözlemlere dayanıyor olsa da sınırlı olmayı aşan boyutları var. Sanırım bundan dolayı söyleşinin Ramazandan sonra yayımlanmasında bir sakınca görülmemiş. Okuyanlar Erdoğan’ın çoğu tespitine hak vereceklerdir. Bazen meselenin aslının onun aksettirmeye çalıştığından tamamen bambaşka olduğu da düşünülecektir. Bu söyleşi, Dergâh’ın önceki sayısında yayımlanan kardeşlik ahlâkı ve hukuku konulu Raşit Küçük söyleşisi ile birlikte düşünüldüğünde Yordam dergisinin 15. sayısında İbrahim Halil Altan adıyla çıkan “Kutlu Doğum: Devlet Eliyle Kardeşlik” değinisinin tümüyle haksız olmadığı izlenimi edinilebilecektir. Çünkü Küçük’e yöneltilen sorularda ve onun verdiği cevaplarda ortaya çıkan kardeşlik vurgusu Kürt sorunu anılmasa da bu konuya ilişkin göndermeler içermekte Balkanlar, Orta Asya, Kafkaslar üzerinden “millet varlığı” öne çıkarılmaktadır. Raşit Küçük’le söyleşi yapan isimlerden birinin Mehmet Erdoğan olduğunu da belirtelim. Fakat Erdoğan’la söyleşiyi kimin yaptığı belirtilmemiş. Muhtemelen bu söyleşiyi bir önceki söyleşinin ikinci ismi Kâmil Büyüker yapmış. (Mustafa Kutlu yaptı; Mehmet Erdoğan.)

Tekrar Mehmet Erdoğan’la yapılan söyleşiye dönecek olursak; Erdoğan, İslâmî hayatın değişimi söz konusu olduğunda korkuları haklı çıkaran görünümler kadar yersiz korkulara da değiniyor. “Herkes bizim gibidir; biraz yoğun, biraz gevşek!” diyor.

Parçası olduğu değişim sürecini bir dış gözlemci gibi dışarıdan izleyebilme yetisine sahip bir yazar Mehmet Erdoğan. Söyleşide ifade ettiği değişim sürecini âdeta bir başkası olarak izlemektedir. Erdoğan, Müslüman toplumların Ramazanı anlama ve yaşama noktasında yaşadığı değişimleri dikkate almanın aynı zamanda ruh dünyasındaki değişiklikleri fark ettireceği kanaatinde. Ramazandaki farklılaşmayı eski ve yeni iftarlar üzerinden ele alıyor önce. İş görüşmelerinin iftar sofralarında gerçekleştirilmesinden iftar sofralarının diplomatik bir nitelik kazanışına kadar uzanan yeni hâllerine değiniyor. Eğilimleri gözlemek bakımından şu tespitler dikkat çekici: “Görebildiğim kadarıyla eski ve yeni iftarlar arasında şekil, amaç, etki, hayattaki karşılık vb. açılardan benzer ve farklı yönler var. Bir kere iftarlar, devlet açısından her zaman bir sosyal proje olmuştur. Gücün gösterişi, ihtiyaç sahiplerini gözetme, isyan duygularını törpüleme vs. Varlıklı Müslümanlar Ramazanda toplumsal meşruiyetlerini tazeliyorlar; cüzdanlarını açıyorlar vicdanlarını rahatlatıyorlar ve itibarlarını arttırıyorlar. Gariban, yoksul ve alt tabaka Müslümanlar için değişen bir şey yok. Bulunca şükrediyor, bulamayınca sabrediyorlar. Durumu ve statüsü içinde istisna olanlar yok mu? Elbette vardır. İstisnalar dünden bugüne nasıl bir eğim gösteriyor? Görebildiğim kadarıyla kalitede, samimiyette, ihlâsta düne göre bir artış var ancak oranlar az. Dünyevîleşme eleştiriliyor, sorgulanıyor, manevî değerlere, dine bir yönelme söz konusu ancak derinlerde Müslümanlar kapitalistleşiyor!

İş görüşmeleri iftar sofralarında daha uhrevî bir hava içinde gerçekleştiriliyor!”

Erdoğan’ın zenginleşen iftar sofralarında fakir fukaranın, garip gurabanın ağırlığına değinirken Emek ve Adalet iftarlarına değinmemiş ve fark etmemiş olması bir eksiklik. Müslümanların kapitalistleşmesinden söz ederkenki rahatlık nedense sınıf kavramının kullanılmasına imkân tanımıyor. Demek istediğim şu; kapitalizm kavramını çekince duymadan kullanmak buna karşın sınıf kavramından kaçınarak alt tabaka kavramını kullanmak ciddi bir usul hatası bence.

Erdoğan, Türkiye’de baskın olan kültür dünyasında müminlerin biraz Bektaşî meşrep olduğunu, İslâm hukukunun ve ibadet yükümlülüklerinin sert taraflarını yumuşatan bir geleneğin var olduğuna temas ediyor. Hile-i şer’iyyeyi en yaygın biçimde ‘bizim’ toplumun uygulamış olmasını da bunun bir göstergesi olarak anıyor. Dinin kültürleşmesine bakışı noktasında flu kalan noktalar var. Bir yandan ‘Türk-İslâm kültürü” üzerinden sosyolojik bir tespit yapıyor, diğer yandan ise ibadetlerin eğlenceye dönüşmüş olmasından duyduğu hoşnutsuzluk seziliyor ifadelerinde.

Evliya kültürü ve kültü etrafında oluşturulan ‘inanç turizmi” konusundaki kanaatlerinin ortaya konulduğu satırlar bu açıdan dikkat çekici. Yunus Emre, Mevlâna, Ahmet Yesevî, Hacı Bektaş Velî gibi isimler etrafında oluşan evliya kültü konusunda söyledikleri Ahmet Yaşar Ocak’ı çağrıştırdı bana. Bu isimler etrafında son çeyrek yüzyıldır oluşturulan kültün İslâm’ın değil hümanizmin işini kolaylaştırdığını belirtirken kültürel unsurları muhkem kılma noktasında kültürel unsurların işe yararlığının amaç dindarlık olmadığında nostaljiden öteye geçemeyeceğine değinmesi çok önemli.

Bektaşî meşrepliği bir kültürel öge olarak zikreden Erdoğan’ın sekülerleşme kavramını da bu çerçevede düşünerek ehli dünya veya eyyamcı olmak gibi yeni kavramlarla bunu ifade etmesini bekledim ama bu kavramsallaştırma söyleşide yer almıyor. İbadet ve eğlence ilişkisine değinirken Türk-İslâm kültürü gibi bir kavramdan hareket etmesi demek istediklerinin çoğuna gölge düşürecek nitelikte.

Medya dönemindeki Ramazanların matbuat ve basın döneminden ayrı olduğunu herkes bilir. Televizyonlarda sahura kadar süren Ramazan programları için de uyarıcı yanları var söyleşinin: “(...) televizyonlarda Ramazan eğlenceleri, televizyonun cazip olduğu zamanlarda önemliydi. (Tıpkı yılbaşı programları gibi.) Televizyonun miadını doldurmaya başlamasıyla eğlence sektörü kulvar değiştirmek zorunda kaldı. Ramazanın yaz mevsimine tekabül etmesiyle de eğlenceler piknik ve panayıra dönüştü. Oysa Ramazan eğlence ayı değil, ibadet ayıdır. Toplumumuzun hayatı kolaylaştıran ve kolaylaştırırken değiştiren özelliği Ramazan ve eğlenceyi birbirini tamamlayan unsurlar hâline getirdi.”

Dinî grup ve yapıları uzaktan da olsa izlediğini belirten Mehmet Erdoğan derneklerin, STK’ların yurt içinde ve yurt dışında kurumsallaştırdıkları yardımlaşma meselesine yaklaşımı genel olarak eleştirel: “(...) çağımızda yardımlaşma ihtiyacının kurumsallaşmasına temel paradigmalar açısından yaklaşıldığında sanıldığı kadar masum olmadığını görüyoruz. Ulaşılamayan noktalara insanların ihtiyaçları üzerinden ulaşılıyor. Hangi yardım kuruluşu, muhatap kitlesine karşı salt ihtiyaç listesinin ötesinde stratejik, siyasal hatta ekonomik bir araştırma yapmıyor? Bence hepsi yapıyor. Toplumları daha gerçekçi keşfetmenin en uygun araçları ulusal ve uluslararası yardım kuruluşlarıdır. Beş kuruş veriyorlar, beş yüz kuruş nasıl alabiliriz diye hesap yapıyor, strateji belirlemeye çalışıyorlar.(...) Bizdeki yerel çaplı yardım kuruluşlarının, bazen belediyelerimizin, bazen devlet kurumlarımızın yardımlarının her zaman görünen amacının ötesinde bir asıl amacı vardır. Bu da işin ruhunu öldürüyor; verende ve alanda yardımlaşmanın bir etkisi, bir faydası olmuyor.”

Erdoğan’ın bu tespitleri Muhafazakâr Düşünce dergisinin sekizinci sayısında yer alan İslâm Can tarafından yazılan “İslâm’ın Yeni Sivil Toplum Söylemi ve İnsanî Yardım Vakfı İHH” başlıklı makalesi ile birlikte düşünüldüğünde ne kadar önemli olduğu görülecektir. Can’ın şu ifadeleri önemli: “Bir küresel sivil toplum kuruluşu olan İHH’nın dünyanın farklı bölgelerinde yaptığı faaliyetler iyiliğin ve yardımlaşmanın dünya üzerinde tesisine katkı sağladığı gibi (...) Türkiye’nin son yıllarda dış politikada hedeflediği dünyayla entegrasyon amacına da büyük katkı sağlamaktadır. Özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi hükûmetinin dışişlerinde son yıllarda benimsediği dünyayla daha fazla entegrasyon ve kriz bölgelerine müdahil olma yaklaşımı, aynı hassasiyetleri bir sivil oluşum olarak gözeten ve o yönde faaliyetler yapan İHH’nın hükûmetin dış politikasıyla yolunun kesişmesini zorunlu kılmaktadır.”

Televizyonun, telefonun, internetin yok ettiği düşünülen sohbet kültürünün yarenlik ve hasbihal tarafıyla hayata yeniden dönüşünden de söz ediyor Erdoğan. İnsanların sahtesi mümkün olmayan güzel bir sohbet için maddî ve manevî fedakârlık yapabildiklerini belirtmesi de yeni olanın sadece korkulası hususlar olmadığını göstermesinden dolayı dikkate değer.

Alan araştırmalarıyla veya bazı somut nesneler üzerinden dindarlaşmayı ölçmenin mümkün olmadığını düşünen Erdoğan, dindarlaşmanın görece ölçütlerle anlaşılamayacağını söyleyerek şöyle devam ediyor: “Dindarlaşmayı görece alanların dışında ölçebilecek kadar bir donanıma da sahip değiliz henüz. Anketler, camilerin dolup boşalması ve dinsel söylemler yanıltmasın bizi. Dindarlaşmayı ahlâk, adalet, merhamet, edep gibi en temel değerlerin kendi hayatımızdaki karşılığıyla, aile ve iş hayatımızdaki ağırlığıyla, toplum hayatımızdaki yankısıyla ölçmeliyiz. Öyle neşriyata, televizyonlara, gündelik dile bakarak dindarlaşmayı ölçemeyiz.”

Türkiye dindarlığının, derinlikten yoksun Türk modernleşmesi gibi yüzeysel dindarlığın hedefleri ile modernliğin hedeflerin söylediği noktaların aynı olduğu şeklindeki yorumları epey tartışma yaratacak nitelikte. Din üzerinden verilen kavgaları sadece siyasî veya pastadan pay kapma savaşı olarak değerlendirmesi de yine aynı şekilde tartışılması gereken noktalar.

Türkiye Diyanet Vakfının otuz yıldan fazla bir zamandan beri düzenlediği kitap fuarlarını değerlendirdiği ifadelerindeki eleştiri azlığı hemen fark ediliyor. Sanırım bu azlığın sebebi; Erdoğan’ın ticarî kaygının ağır bastığını söylediği fuarlarda yayıncı ile okur arasında aracı konumda bulunan kurumun bir personeli olması.

Zor zamanlarda İslâm adına yapılan faaliyetlerin daha nitelikli olduğunu açıklarken Türkiye’deki askerî darbelerle İslâmî düşünce ve yayıncılık arasında kurduğu bağların tümü İsmail Kara’nın yaklaşımlarının tekrarı. Mevcut dindarlığın derinliğinin olmadığı şeklindeki yargılar ise derinliğin keşfini unutacak kadar modern. Siyasal ve ekonomik rahatlamanın olduğu yıllarda İslâmî hayatın ve düşüncenin kan kaybettiği şeklindeki yargılar Erdoğan’ın ortaya koyduğu ölçüt açısından sorunlu. “Gerçek dindarlık” gibi kolay ölçülemeyen bir şeyi kolayca ölçmeye çalıştığı için.

Bütün bunlara rağmen, insanın, dünyanın, hayatın, çevrenin, algıların, düşüncelerin, duyguların ve zihniyetlerin değişimine ilişkin çıkarımları bakımından mutlaka okunması gereken bir söyleşi.

KAYNAK: Asım Öz  / Görünenin ötesi (Dünya Bülteni 26 Eylül 2012).

Yazar: Asım Öz / Dünya Bülteni

EDEBİYAT VE ELEŞTİRİ YAZILARI

Mehmet Erdoğan, şiirleri, eleştiri yazıları ve dergiciliğiyle tanınan bir yazar. Bu kitap, onun edebiyatla ilgili kaleme aldığı deneme-eleştiri yazılarından oluşuyor. Kitabın Birinci Bölümünde konusu şiir olan yazılar, İkinci Bölümünde Namık Kemal’den 80 kuşağı ve günümüz şairlerine genel ve konulu yazılar, Üçüncü Bölümünde hikâye ve hikâyecilerle ilgili yazılar, Dördüncü Bölümünde eleştiri türü ve eleştirmenler üzerine yazılar, Beşinci Bölümünde muhtelif yazarlar ve konulara dair yazılar ve Altıncı Bölümünde söyleşiler yer alıyor. Yazılar, kitap bütünlüğü içinde edebiyatımızın son yüz yüz elli yılına içeriden bir bakış sunmaya çalışıyor. Şiiri-şairleri, hikâyeyi-hikâyecileri, eleştiriyi-eleştirmenleri ve düşünceyi-hayatı anlamaya, yorumlamaya ve değerlendirmeye tâbi tutuyor.

Edebiyat ve Eleştiri Yazıları / Toplu Yazılar, bir ileri yorum çabasıdır. İleri okuma, ileri anlama ve ileri yorumlama çabası... Hür, cesur ve samimî bir çaba... Böyle olduğu için olabildiğince nesnel bir yorumdur.

Yazar: Arka Kapak

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör