Kâmuran Şipal

Çevirmen, Öykü Yazarı

Doğum
24 Eylül, 1926
Eğitim
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü
Burç

Hikâyeci, çevirmen. 24 Eylül 1926, Adana doğumlu. İlk ve ortaokulu Adana’da okudu. İstanbul Pertevniyal Lisesi (1946), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü (1955) mezunu. Bitirdiği bölümde iki yıl asistanlık yaptıktan sonra Almanya’ya gitti. Dönüşünde başladığı (1960) İÜ Yabancı Diller Yüksek Okulunda Almanca okutmanlığını emekliliğine kadar sürdürdü.

Sanat hayatına Varlık dergisinde şiir yayımlayarak başlamıştı (1949). İlk öyküsü de Varlık dergisinde (Haziran 1951) çıktı. Sonraki yıllarda hikâye, inceleme ve çevirileri Varlık, Yelken, Türk Dili, Ataç, Dönem, Yeni Dergi vd. dergilerde yer aldı. Hikâyeye yeni başladığı döneminde Türk Dili dergisinin açtığı bir hikâye yarışmasında (1953) ödül almıştı. Elbiseciler Çarşısı (1964) adlı kitabıyla 1965 Sait Faik Hikâye Armağanını M. Özay ile paylaştı, Köpek İstasyonu (1988) ile Türkiye Yazarlar Birliği 1988 Hikâye Ödülünü kazandı. Ayrıca Alman edebiyatından ve Franz Kafka’dan yaptığı çevirilerle tanındı.

Başlangıçta klasik hikâye düzenine uyan, geleneğe bağlı, olay, zaman ve yer koşullarına bağlı bir hikâye yazdı. Yalnızlık, tedirginlik, mutsuzluk, çaresizlik, ayrılık ve pişmanlık gibi temaları geleneksel öykü düzeni içinde, Kafkavari bir anlatımla işlemeye çalıştı. Genellikle, orta tabaka ve çevrenin baskısına karşı tepkileri olmayan insanları, umursamazlıkları, savaşma gücünden ve eylemden yoksunlukları içinde işledi. Hayal gücünün payını en az dereceye indirmiş bu öykülerde, biri Öztürkçe biri de daha ılımlı bir Türkçe olmak üzere iki ayrı dil kullandı. Buhûrumeryem adlı kitabında klasik hikâye anlayışından uzaklaştı. Şipal’in kişileri genelde yalnızdır ve bu yalnızlık, arkadaşsızlık içinde bir de cinsel sıkıntı etkisiyle ruhsal bunalıma düşmüşlerdir. Bu bunalımı, çeşitli hikâyelerinde, çeşitli durumlar içinde ve başarılı olarak verebilmiştir.

“Kâmuran Şipal, ‘insanlığın iyiliğini’ kendisine ‘dert edinmiş’, ‘bunun için sevgi’yi ana ilke olarak almış’ bir yazardır. O, ‘bireyleri arasında ayrım gözetilmiyen insanlığın düşüncesini’ savunmaktadır. Hayalle, ütopya ile kendini aldatmak istemiyor; ‘günlük hayatta karşılaştığı’, ‘bildiği, gördüğü, tanıdığı insanları sevmek’ ve sevindirmek çabasında. Sonsuz sevgi ile kucaklıyor insanları. ‘Sevinç, haz, ferahlık duyguları ile insanlığa karşı bir güven duygusu’ varlığını sarıyor. Çevresine doğru ‘sıcak, yumuşak, ışıl ışıl birşeylerin artsız arasız aktığını’ duyuyor.” (Hikmet Dizdaroğlu)

“Şipal’in öyküleri, Buhurumeryem ve Büyük Yolculuk’a göre zaman zaman dil olarak yorgunluk belirtileri gösterseler de, iyi ölçülüp biçilmiş, tüm öğeleri yerli yerinde, kurguları sağlam ürünler. Gerek konuların doluluğu, gerekse anlatımlarının sıcaklığıyla daha ilk satırlarında okuyanı çekiveriyorlar.” (Ramazan Dikmen)

“Onun hikâyelerinde bir başlangıç, bir düğüm ve düğümün çözülüşü gibi bir teknik yoktur. Gerilimler vardır ya da yoktur. Onun için sorun, vermek istediğini, söylemek istediğini en iyi bir biçim içinde verebilmektir. Hikâyelerini incelediğimizde, Şipal, gerek söylemek istediğini söylemekte ve gerekse bunu biçimle tam olarak bağdaştırarak, özle biçimi iyice eritip kaynaştırarak yerine getirmektedir. Şipal, uzun yıllar Kafka üzerinde durmuş, onun üzerinde çalışmış, yapıtlarını okumuş ve dilimize çevirmiş bir sanatçıdır. Sanıyorum ki, Kafka üzerine onun kadar eğilmiş bir sanatçımız yoktur. Bu nedenle, Şipal, Kafka’nın estetiğine çok yaklaşmıştır. Hikâyelerinin anlatımında tam bir Kafka anlatımı değilse de ona çok yakın bir anlatım buluyoruz. Şipal, Kafka anlatımı dışında kalabilmekte ve kendi öz anlatımını kurabilmiş bulunmaktadır. Zaman zaman Kafka’nın anlatımının çekim alanına girmekle birlikte bu alandan çabucak kurtulmağı, onun büyümesinden sıyrılmağı başarmaktadır.

“Şipal’in Kafka’ya dönük bir yönü de aynı hikâye içinde çok değişik görüntüleri, değişik yaşantıları ve ruh değişikliklerini yanyana ve bazan da içiçe verebilmesidir. Bütün hikâyelerde, olaylar, başka bir deyimle içeriğin giysileri değişik görüntüler durumundadır. Bu, biraz da çağrışım tekniğinden ileri gelen bir sonuçtur. Şipal, bir içeriği anlatırken çok değişik ve birbirine bağlı çağrışımlarla sürdürmektedir hikâyelerini.” (Muzaffer Uyguner)

Kâmuran Şipal’in olgunluk çağının, yaratıcı imgelemini, bir analiz yönetimine dönüştürdüğü bir yapıt ‘Demir Köprü’. Roman kişisi, uçakta başladığı yolculuğu, anımsamalarla örülü bir iç sese dönüştürür. ‘Öz ben’e ulaşmak için çıkılan bu yolculuk, kendini aşabilmeye, kendisini kuşatan ‘demir köprü’de sembolize edilen anlamlar alanına doğru yönelmeyle başlar. Gerçek bireysel kişiliğe kavuşma, bütünleme sürecini ifade eden yolculuk; büyülü kent, çocukluk, anne, gökyüzünden inen salıncak ve demir köprü gibi, anımsanan yaşantılardan, simge motiflerden geçer. Şimdi, geçmiş, an ve gelecek arasında gidip gelen roman kişisi, aynı zamanda bilinç-bilinçdışı, anneyle-çocuk, bölünmüşlükle-tamlık arasında yaratıcı bir analize girişir. Hayatı ve kendisinde saklı anlamları, artık olgunluk düzeyinde, simgeler yoluyla önce ayrıştırmaya ve daha sonra bir bütünlüğe ulaştırmaya çalışır. Böylece yolculuğa çıkan kişi, geçmişteki beni ile şimdiki beni arasında yarattığı; bilinç-bilinçdışı durumuyla, kendini gerçekleştirmiş olur. Çünkü bu analiz, onu, yaşama karşı, bambaşka bir davranışa, tutuma, yaratıcı bir değişimin olduğu yere gerilime götürecek, yeni bir ruhsal düzen yaratacaktır.” (Sezer Ateş Ayvaz, Demir Köprü üzerine)

ESERLERİ:

ÖYKÜ: Beyhan (1962), Elbiseciler Çarşısı (1964), Büyük Yolculuk (1969), Buhûrumeryem (1971), Köpek İstasyonu (1988).

ROMAN: Demir Köprü (1999).

İNCELEME-ANTOLOJİ: Çağdaş Alman Hikâyesi-1945 ‘ten Sonra (1962).

ÇEVİRİ: Dava (1964) - Amerika (1967) - Bir Savaşın Tasviri (1967) - Hikâyeler (1974) - Taşrada Düğün Hazırlıkları (1979) - Şato (1982) - Günlükler 1910-1923 (1985) - Değişim (1987) - Ottla’ya ve Ailesine Mektuplar (2. bas. 1997) (F. Kafka’dan), Epik Tiyatro Üzerine (1964) - Oyunculuk Sanatı ve Dekor (1982) - Sanat Üzerine Yazılar (1987) (B. Brecht’ten), Bu Salı (W. Borchert’ten, 1965), Cüce ile Bebek (öyküler, H. Böll’den, 1967), Kafka’dan İnanç ve Umutsuzluk (M. Brod’dan, 1968), Otuz Yaş (Bachmann’dan, 1969), Genç Törless (Öğrenci Törless’in Bunalımları, R. Musil’den, 1972), İpnotizma ve Telkinle Tedavi (A. Brauchle’den, 1974), Amatör Psikanalizi (1974) - Psikanaliz Nedir ve Beş Konferans (1975) - Kitle Psikolojisi (1975) - Sanat ve Sanatçılar Üzerine (1979) (S. Freud’dan), Freud ve Psikanaliz (1974), Çocukta Oyunla Tedavi (1974) - Çocuk Vicdanı ve Biz (1977) - Suçlu Çocuklar ve Çocuk Mahkemeleri (1979) - Çocukta Ruhsal Bozukluklar ve Tedavisi (1981) - Çocuklarımızın Korkuları (1997) (H. Zulliger’den), Teneke Trampet (G. Grass’tan, 1983), Rilke’nin Genç Şaire Mektupları (R.M. Rilke’den, 1983), Gençlik Güzel Şey (B. Necatigil ile, 1983) - İlk Gençlik Yıllarım-Demian (1984) - Çarklar Arasında (1990) - Narziss ve Goldmund (1990) - Öldürmeyeceksin! (1991) - Yabancı Bir Gezegenden Tuhaf Haberler (1991) - Peter Camenzind (1992) - Sidarta (1992) - Hermann Laucher (1997) (H. Hesse’den), Yaşama Sanatı (1984) - İnsanı Tanıma Sanatı (1985) - Sorunlu Okul Çocuğu (1996) (A. Adler’den), Denemeler: Konuşmalar Söyleşiler (1984), Seçme Öyküler (1989) - Aldatılmış Kadın (1999) - Tonio Kröger Tristan (1999) (T. Mann’dan), Marakeş’te Sesler (E. Canetti’den, 1990), Öbür Dava: Kafka’nın Felice’ye Mektupları Üzerine (1994), Kadın Psikolojisi (G. Graber’den, 1996), Analitik Psikolojinin Temel İlkeleri (Konferanslar, C.G. Jung’dan, 1996), Hermann Hesse (B. Zeller’den, 1997).

KAYNAK: Hikmet Dizdaroğlu / Kâmuran Şipal ve Hikâyeciliği (Hisar, sayı: 12, Aralık 1964), Muhtar Körükçü / Varlık (Ekim 1964), Rauf Mutluay / Yeni Edebiyat (Kasım 1969), Muzaffer Uyguner / Buhûrumeryem (Varlık, sayı: 787, Nisan 1973) - Şipal, Kâmuran (TDE Ansiklopedisi, c. 8, s. 176), Behçet Necatigil / Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü (18. bas. 1999), Şükran Kurdakul / Şairler ve Yazarlar Sözlüğü (gen. 6. bas. 1999), Ömer Lekesiz / Yeni Türk Edebiyatında Öykü - 3 (1999), Sezer Ateş Ayvaz / Bir Olgunluk Çağı Yapıtı (Cumhuriyet Kitap, 17.6.1999), Vitrindekiler (Cumhuriyet Kitap, 11.11.1999), TBE Ansiklopedisi (2001, s. 772), İhsan Işık / Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2. bas., 2009).

 

YED-İ BEYZA

Bir adam saçlarında kır, tek başına kaldığı evine bir an önce kendini atmak üzere hızlı hızlı, adeta gözlerini yumarak yürüyor yolda. Sabahtan beri çok şey görmüştür, çok yüzler görmüştür. Sivri oklar gibi sağdan soldan fırlatılan bakışlar altında yorgun düşmüş, arada bir yavaşlıyor, sonra açıyor adımlarını. Eve gelince yatağa arka üstü uzanıyor. Yeniden yatakta arka üstü. Kaç yıl? Arka üstü. Kaç yıl? Ağır ağır sızıyor gözeneklerinden balıkçı meyhaneleri önünde akşamın mor alacakaranlığı iniyor ağır ağır, gözeneklerinden sızıyor, morumsu -ağır- ağır çöküyor üzerine, bastırıyor. Kaç yıl önce örülmeye başlayan ağ. Anımsamaların ağı yavaş yavaş serpiliyor üzerine: Bir Fransız erkekle İspanyol eşi. Kenti gezdirmişti bütün gün. Işıl ışıl siyah gözler. Bütün bir gün gezdirmişti. Nazlı ve nazenin bir vücut. Bütün gün gezdirmiş ve akşam bir gazinoya götürmüştü. Pembe küçük bir yüz. Gazino rüzgarlıydı ve kadın omuzlarını içeri çekmişti. Kadın omuzlarına atmıştı ceketini ve yüzüne bakmıştı. İki de bir bakmıştı. Semaverle çay içmişler ve bakmıştı. İri halkalar, altın küpeler görmüştü kulaklarında. Ve kadının kulaklarında görmüştü. İlk ürperti, ilk irkiliş. Yayvan kulak memelerinde görmüştü. Ve ince elleri vardı, bir piyano çalmaya hazırlanır gibi masa üzerine boylu boyunca uzanan parmaklar. Boğum boğum halkalar, halka halka boğumlar. İlk kez ateşten sıvı, içten içe yürüyen sıvı; fosfor ve naftalin karışımı eriyik. Bir ara çayı sürerken eli eline dokunmuştu kadının. İri iri küpeler. İri iri halkalar. Ve boğum boğum halkalar dokunmuştu ve elini çekmişti. El çekmişti ve önden yürümüştü kadın. İri iri halkalar yürümüştü. Ve sıcacık ceket. Kadının ten kokusu. Halka halka dağılan koku. Ateşli kanın kokusu. İspanya. Ve esnek yaylar çizerek yürümüştü kadın. Ertesi gün otele gittiğinde kocası çıkmıştı. Karısı özür diliyordu, başı ağrıyordu karısının, o günkü geziye gelemeyecekti. Adamın kendisi de özür diliyordu, başı ağrıyordu, akşam gideceklerdi, gezi programının kalan bölümünün iptali gerekiyor ve çok teşekkür ediyorlardı.

Bir adam, saçlarında kır, tek başına kaldığı evinde, kendini soyunmadan üzerine attığı yatakta arka üstü uzanırken bir ara dalar gibi oluyor. Ve tuhaf düşler görüyor. Bir kadın, yüzünü pek seçemediği bir başka kadına memelerinin daha doğrusu memeleri arasındaki oluğun gittikçe küçüldüğünden ve aşağılara kaydığından yakınıyor. Bir ara bir kahvede buluyor kendini. Dışarıdan biri girip oradakilere sorular soruyor. Derken birine geliyor sıra ve bu biri sorulan sorunun cevabını dışarıda vermek istediğini söylüyor. Soruyu soranla cevabı verecek olan dışarı çıkıyor. Arkalarına takılıyor. Bir kaldırımda yürüyor, tam köşeyi dönerken iki arkadaşı görüyor kendisini; arkadaşları onun öyle kar altında yürümesine acıyorlar. Bir başka sahne: Bağlık bir yer. Bir çardak. Yüksek bir merdiven. Merdiven başında bir kalabalık. Merdivenden çıkılması yasak edilmiştir, ama çıkıyor. Yukarıdan bakınca bıçaklar görüyor aşağıda, bir sürü bıçak, bağ bıçaklarına benziyor. Bıçakların yanında ne olduklarını pek seçemediği bir sürü renkli şeyler. Teker teker bunları alıp merdiven altındaki havuzda yüzdürüyorlar. Bunlardan en sonuncusu bir medüze benziyor ve ayaklarını çekip çekip bırakıyor suda. Derken gösteri sona eriyor ve medüzün bacakları gövdesinden ayrılıyor. Bacaklardan bir el oluyor. Baş parmak oluyor. Afişlerdeki el gibi uzanıyor parmaklar. Medüzün öbür ayakları dibe çöküyor, dipteki kumlar içerisine gömülüyor. Bunun üzerine merdivenin basamaklarını daha yukarılara tırmanıyor. Aşağıda eski Romalılardaki gibi bir tak-ı zafer. Kendisine bakan yüzü altın yaldızlı, ışıl ışıl. Birden annesini görüyor kalabalıkta ve onun burada ne aradığını bilemiyor. Elinden bir bıçak düşüyor aşağı, aşağıdakiler bıçağı ele geçirmek için koşuşuyorlar. Yukarıdan bunu yapmamalarını sesleniyor. O anda daha yukarıdan, adeta bir ağacın tepesinden düşen bir başka bıçak. Aşağıdakiler tutup tutup kaldırıyorlar: Bir balık. Bir genç adam ihanete uğramışlar gibi başını kaldırıp hınçla yukarıya, kendisine bakıyor, adeta öc alır gibi havuzun suyunu hışımla habire karıştırıyor. Havuz sanki bir niyet kuyusudur. Bir prizmadan kırılarak gelen güneş ışığı gibi renk renk içi. Yanar döner bir su. Yanıp dönüyor, aşağıdakilerin görmeyi diledikleri suretler beliriyor içinde. Dilek kuyusu. Birden kızıyor, bağırmaya başlıyor merdivenin üzerinde, ama niçin kızıp bağırdığını bilemiyor. Derken medüze benzeyen o yeşil şey çıkıyor ortaya. Dayanamayarak merdivenlerden iniyor. Fecr-i bahr diye söyleniyor kendi kendine. Deminki genç adam (ansızın hep kadın olduklarını farkediyor bunların) dilek kuyusunu elde etmek için  onu öldürmeyi düşündüğünü açıklıyor oradakilere. Sonra bunun bir cinayet olacağını söyleyerek vazgeçtiğini bildiriyor. Merdivenlerden iniyor ve hemen önünde, havuz başında çömelen bir kızın arkasına dikiliyor. Sonra kendisi de çömeliyor. Kız önce kızar gibi yapıyor, sonra sesini çıkarmıyor. Yeşil medüzü yakalamak ister gibi parmaklarını ileri uzatıyor. Kaygan, ıslak, yeşil bir medüz. Yumuşak dokunuşlarla sertleşiyor parmakları, kabarıyor, kalınlaşıyor. Kızın yüzünü kendisine doğru çeviriyor. Yüzünü yüzüne dayıyor. Birden ince bir bıyık beliriyor kızın yüzünde. İrkiliyor. Dehşetle uyanıyor, ter içinde uyanıyor ve durgun gözlerle tavanı seyrediyor.

Bir incir ağacının altında iki arkadaş oturmuş konuşuyorlar. Birinin saçlarında kır, biri otuzlarda. Biri yürüdüğü yoldan yorgun düşmüş, sağdan soldan uzanan, hoyrat ve haşin uzanan ellerin tehdidi altında kuşkulu, tetikte ve tedirgin. Öbürsü henüz yolun başında, bir prizmadan dökülen renkli ışıklar ortasında. Birkaç adım ötelerindeki yoldan yazlık giysiler içinde mini etekli genç kızlar ve kadınlar geçiyor. İki arkadaş başlarını çevirip çevirip bakıyorlar. Biri hemen bakıp çeviriyor başını, öbürsü uzun süreli izliyor. İki arkadaş incir ağacının altında oturmuş konuşuyorlar. Otuzundaki, toplumun seks alanındaki yasakları, bunların saçmalığını ve yersizliğini örneklerle göz önüne sermeye çalışıyor. Bir kırmızı ibikli horozun arzularının bile kutsal olduğunu, bunu yerine getirmek gerektiğini söylüyor, öbürsü gülüyor, yaşanmamış yaşantıların zırhtan giysisini üzerine geçirip saldırıya geçiyor. “Sizin bu sözünü ettiğiniz yasaklar yeni değil ki”, diyor. “Bugün bile örf ve adetlerini yitirmemiş birçok ilkel kabilelerde bu yasakları görürüz”, diye ekliyor, “Biliyorsunuz ilk insan toplulukları olan klanlarda her klanın bir totemi vardı. Bu toteme mensup bir erkek aynı toteme mensup bir kadınla evlenemez, onunla sevişemezdi ve bunun tersi bir davranış ölümle cezalandırılırdı. (…)

                                                                                                      (Buhûrumeryem, 1971)

 

 

KÂMURAN ŞİPAL VE HİKÂYECİLİĞİ

Hikâye, bir hayat dili midir; hayatın tümünü değil, bir parçasını verir; bir yanını yansıtır. Böyle olduğu için işlenişinde yoğunluğu gerektirir. Romanda istediğiniz ölçüde açılıp yayılabilirsiniz dünden bugüne geçer, zamanı tersine çevirir, enine boyuna durabilirsiniz her kişi her olay üzerinde. Hikâyede bu olanaklardan yoksunsunuz. Hikâyeci, daha sınırlı - ve, bir bakıma daha güç - koşullar içinde çalışmak zorundadır. O, bir hayat dilimini, ayrıntılara girmeden, yoğun biçimde vermekle yükümlüdür. Bundan ötürü hikâyeci, yalnız yazma ve görme alanlarında değil, düşünme sanatında da usta bir kişi olmalıdır.

Kâmuran Şipal, kendine güven duygusunun belirtisi olarak, çevirileri yanında, hikâyede yazmaktadır. Hikâyelerini iki ciltte toplamıştır: ((Beyhan, İstanbul   1962,  92 s, Elbiseciler Çarşısı  1964, 76 s). Hepsi on sekiz hikaye. Yazarın sanatı üzerinde bir yargıya yetecek sayıda hikâye var demektir.

André Gide'in Günlük'ünde geçen bir sözü burada tekrarlamak isteriz: "Bir sanatçı için şu şeyin gerekliliğini savunacağım: Anahtarı yalnız kendisinde bulunan bir Dünya. Her ne kadar büyük bir şeyse de, sanatçının yeni bir şey getirmesi yetmez; ama, kişiliğindeki herşeyin yeni olması ya da yeni gibi görünmesi, herşeye kudretle renk veren mizacının aralığından gözükmesi gerektir." Kâmuran Şipal'de bu nitelikleri buluyor muyuz?

Bir kez, Feyyaz Kayacan, Bilge Karasu ve benzeri hikâyecilerde rastlanan, gelenekten ayrılmış, ona karşı, akla ve mantık düzenine başkaldırmış bir sanat anlayışı taşımıyor. Klasik hikâye düzenine uyan, geleneğe bağlı; olay, zaman ve yer koşullarına sırt çevirmeyen bir sanatçı. Onda yeni olan hiçbir şey yok; yeni gibi görünmek eğiliminden de uzak. Bu durumda, "sıradan" bir hikâyeci olmaktan kurtulmanın kişiliğini belli etmenin zorluğu meydanda. Hikâyeleri, (Tanzimattan günümüze değin sürüp gelen) olumlu örneklerini Halit Ziya Uşaklıgil'de, Ömer Seyfettin'de, Refik Halit Karay'da, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nda, Reşat Nuri Güntekin'de gördüğümüz, belirgin çizginin dışına taşmamış. Kendinden öncekilerin ardından gidiyor, onların arasına katılıyor, onlara uyuyor. Oysa, yetişmesi, öğrenimi, yabancı ülkelerde kalışı, uğraş alanının Batıya ilişkin olması, tutumunun başka olmasını gerektirirdi. Kervanın herhangi bir kişisi olmak yerine, Batı sanat anlayışının bir temsilcisi, yeni akımlardan birinin izleyicisi kimliğinde görünmek daha yaraşırdı kişiliğine.

Kimi sanatçıların ilk adımları daha güçlü oluyor; ilk eserleri sonrakilerden bir basamak yukarı kalıyor. Kâmuran Şipal de bunlardan, hikâyelerinin sonuna not koymadığı için ne zaman yazıldığını bilemiyoruz. Ama önceki eserinde (Beyhan) topladığı hikâyeler, Elbiseciler Çarşısı'ndakilere göre daha iyi işlenmiş, daha düzenli, hikâyeler kronolojik sıra dikkate alınarak kitaplara girmişse, hikâyeciliğinin gelişim çizgisi aynı düzlem üzerinde değil. (…)

Kâmuran Şipal, belirli bir zümre ya da sınıfın savunmasını yapmıyor, bir davanın güdücüsü olmuyor. Kişileri, genellikle, orta tabakanın insanları. Çevrenin baskısına karşı tepkileri yok. Olguları gönül rahatlığıyla karşılamaları, umursamamazlıkları, savaşmama gücünden yoksunluğun sonucu. Haksızlığa uğradıkları zaman bile, derlenip toparlanma, karşı koyma, birşeyler yapma gerekliliğini duymuyorlar. Düzensizlikleri, uğradıkları haksızlıkları, mutsuzlukları olağanmış gibi karşılamaktadırlar. Bunlar mutluluğu aramayan, yaşadıkları ortamın koşullarına boyun eğmiş, tutkusuz kişiler. A.Camus'nün: "Bir insanın bizim için her zaman bilinmez kaldığı, hep bizden kaçan, indirgenmez bir yanı” kaldığı sözünü unutmuyoruz.. Bu bakımdan, Kâmuran Şipal'in kişileri de aslında başka türlü, başka yaratılışta insanlar olabilir. Ama biz, yine Camus'nün belirttiği üzere, kişiler hakkındaki yargılarımızı  onların eylemlerine ve davranışlarına bakarak veririz. Kâmuran Şipal'in hikayelerinde karşılaştığımız kişiler, bu ölçüye göre, eylemden yoksun durumdalar.

Hikâyelerin bir bölüğü, oto biyografi niteliğinde. Yazarın hayatının evreleri, bu hikâyelerinin konusu olmuş. Yaşanmışlığın kazandırdığı güçten olacak, bu soy hikâyeleri bir başka hava taşıyor. Derli toplu, oturmuş, eksiklerden arınmış parçalar.

Hikâyeciliğinin temeli "hayal gücü" ne dayanmıyor, Hayalin payını en az dereceye indirmiş. Yöresinin insanları, çevresinin olayları ona yetiyor. Bu gereçleri hayal gücüyle işleyip duyarlı bir hava yaratmayı gerekli bulmuyor. Bu tutumunda kimi zaman aşırılığa düştüğü de oluyor. O zaman hikâye, bir desteyi yitirmenin yetersizliğinden kendini kurtaramıyor. Çünkü sanat, bir "ölçü" işidir. Sanatçı, bu ölçüyü kaçırdı mı ,eser, çaresiz, tökezliyecektir.

Kâmuran Şipal, hikâyelerinde iki ayrı dil kullanmaktadır. Kimilerinde arı dile yaklaşan bir Öztürkçecilik eğilimini bulmaktayız. Çoğu hikâyelerinde ise, ılımlı bir dilin belirtisini görmekteyiz. Üslubun temel öğesi dil olduğuna göre, bu ikiliğin ortadan kalkması gerek. Roman ve hikayede üslubun önemi söz götürmez. Sanatçı, dili ve o dilin üslup dediğimiz düzen içinde aldığı biçimle kişiliğini gösterebilir. Kaldı ki, Türkçe'nin izleyeceği yön artık kesinleştiği için, bu konuda kararsızlık ve tereddüdün yeri yoktur.

Beyhan cildi, hikâyeciliği için sağlam bir çıkış belgesidir. Elbiseciler Çarşısı ise, ulaşılan düzeyin altında kalmaktadır. Bundan ötürü, Beyhan ve Cam Fanus ayarında hikâyeler yazdığı sürece Kâmuran  Şipal'e genç kuşak hikâyecileri arasında özel bir yer verebiliriz. O, bu nitelikte hikayeler yazacak güçte bir kişidir. Başarılı bir hikâyeci olmasına hiçbir engel yoktur. Umutla bekleyeceğiz.

                                                     (Hisar dergisi, Aralık 1964)

 

 

 

 

 

 

Yazar: Hikmet Dizdaroğlu

KÂMURAN ŞİPAL ÜZERİNE

KÂMURAN ŞİPAL ÜZERİNE

 

YAŞAR ÖZTÜRK

 

Mustafa Kemal’in “Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır” derken sadece dini yaşam açısını kast etmiyordu. Mustafa Kemal siyasal, ekonomik, kültürel yaşamda, hayatın her alanında “tarikat-şeyh-mürit” biçiminde örgütlü yapılara karşı çıkıyordu. Boşuna “özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” demiyor. Kültür, sanat ve edebiyat coğrafyasında böylesi yapılar hem kıyasıya parsel kapma, alan genişletme savaşı hem de parsel içi kavgalar içinde. Cumhuriyet bu yapılanmaları özenmeleri sarsa da, biçim, kimlik, yaşayış, anlam değişikliğine uğrayarak özü değişmeden “derin devlet”ler var.

Mevsim sonbahar. Gecenin karanlığı şafağa gebedir. Yaprakların sararıp dökülmeye başladığı günler de bahara. Gömlek değişirken doğa 24 Eylül 1926 günü Çukurova’nın bereketli topraklarında doğan; önce şair, ardından öykücü, romancı, yazar ve çevirmen olarak hayatın her alanında eserleriyle yanı başımızda olan 140’tan fazla kitaba imza atan, ne şeyh ne de mürit olan, Kâmuran Şipal 90 yaşında.

23 yaşında Varlık’ta 1949 Nisanında yayımlanan ilk ve bilinen tek şiiri doğduğu mevsimi anlatıyor: “Yine bıraktığın gibi bu diyar/ Sen sonbahar şiirlerini severdin/ Yine sonbahar/ Gündüzler bulutlu,/ Geceler sisli ve serin./ Yine bıraktığın gibi deniz/ Rengi senin yeşilin…/ Kanat çırpar yine kuşlar uzak illere/ Rüzgâr oynaşır ağaçlarda/ Yapraklar dökülür yerlere/ Yine bıraktığın gibi bu diyar/ Sen sonbahar gecelerini severdin/ Yine sonbahar”

İlk ve orta okulu Adana’da okuyan Şipal, Orhan Kemal, Yaşar Kemal... gibi soluğu İstanbul’da aldı ama doğuran annesinden, kentinden kopuş onu derinden etkiledi. Ana rahminden çıkış gibidir aile ve doğduğu toprak rahminden ayrılış. Bütün öykü ve romanlarında bunu nakış gibi işleyip durdu: “Sanırım insanın yaşamındaki en güzel yıllar çocukluk çağını daha  doğrusu onun belli bir dönemini oluşturan ilkokul yılarıdır(...) Rüzgarlı bir havada renkli bir uçurtma azar azar salınmış göğe, önce küçülmüş sonra görünmez olmuştur. Sonra yine yavaş yavaş büyümüş, ip kasnağa sarılmaya başlanmıştır. Ve uçurtma çok yükseklerde yaralar alıp incinmiş, kolu kanadı kırılmış bir kuş gibi yere çakılmıştır. Bunca yıl başka kentlerde, yabancı ellerde eğleştikten sonra yola çıkılırken alınması unutulmuş pek gerekli bir şeyi, onsuz yapılamayacak bir şeyi almak için gerisin geri dönülmüştür. Unutulmuş bir şey ama ne? Yıkık bir duvar, her an çöküvermesinden korkulan harap bir merdiven sokağa çıkıldıkça karşılaşılan kör bir kuyu, daracık ara sokaklar, sokaklar içinde bir sokak, köşe başında Şam tatlısı satan hacı, bir dilim karpuz, bir dilim kavun, tulum peyniri...” 

Namık Kemal, Tevfik Fikret, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Cemil Meriç, Aydın Boysan, Reha Yurdakul, Ali Esin, Halit Kıvanç, Doğan Hızlan, Metin Akpınar ve Metin Erksan’ın okuduğu, adını okulu yaptıran 2. Mahmud'un karısından alan Pertevniyal Lisesi’nden mezun oldu. Küçücük bahçesiyle öğrencileri yanında yıkılan Aksaray Postanesini 9 yıl konuk eden bu okulun öğretmenleri de birbirinden değerliydi:  Nurullah Ataç, İhsan Kongar, Reşat Ekrem Koçu, Keyise İdalı.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümüne girdi. Dostlukları sırdaşlıkları ölene kadar süren okul (?) arkadaşı Behçet Necatigil ile tanıştı. İki yıl asistan olarak çalıştı. İki yıllığına Almanya gönderildi. Dönüşte okuduğu üniversitede emekli oluncaya kadar sürdürdüğü Almanca okutmanlığına başladı. Çok sayıda öğrenci yetiştirdi. Kaynak kitap sözlük yoktu. Yanında taşıdığı not defterine sözcükleri ve karşılıklarını yazıyordu. Çevirilerinde de bu not defterini sözlük gibi kullandı. Almanca hem zor bir dil hem İngilizce, Fransızca yanında gölgede kalmıştı. Ancak ikinci Dünya Savaşı’ndan Nazilerden kaçanların estirdiği bir rüzgar vardı. Almanya’ya gidiş gelişlerini sürdüren Şipal, Bayan Ingried ile evlendi. 

İlk şiirinden bir yıl sonra Varlık dergisinin 1950 Haziran sayısında “Karpuz Ticareti”  adlı ilk öyküsü yayınlandı, ayrıca Türk Dili, Yelken, Ataç, Yeni Dergi, Dönem dergilerine de yazdı. Çevirileri ile Alman edebiyatı, sanatı, psikoloji, psikanalizi ve kültürü ile Türkçe arasındaki dağları delmeye başladı.  Sabahattin Eyuboğlu gibi onun da evi kültür dergahıydı. “Evinde derinlemesine okumalar, tartışmalar, edebiyat sohbetleri yapılırdı. Özellikle Kâmuran Şipal’le, edebiyatın ana yapıtları üzerine yapılan bu sohbetler sürüp gitti.”

27 yaşında 1953 yılı “Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü”nü aldı. Behçet Necatigil’in şairliği çevirmenliğini, Kamuran Şipal’in de çevirmenliği yazarlığını şairliğini gölgede bıraktı. Almanca yazan ustaları bütün yapıtlarıyla Türkçeye kazandırmakla yetinmedi çağın en etkili iletişim aracı olan radyo için Almancadan oyunlar çevirdi.

Seçkinci olup kendini toplumdan soyutlamak yerine kalabalıklar içinde yalnız olmayı, sıradan yaşamayı yeğledi. Yaşamı, özel dünyası ile öne çıkmaktan uzak durdu.  90 yaşına basan Şipal, kendisi ile röportajlara, akademik, edebiyat tarihi araştırmalarına, anma etkinliklerine ve hatta ona verilecek olan ödüllere plaketlere sıcak bakmayarak, kibarca geri çevirerek kendi dünyasında üreterek yaşıyor ve ışık saçıyor.

Arjantinliler, “yalnızlık kötü bir eşten daha iyidir”, İngilizler ise “yalnız giden çok yol alır” der. Montaigne: “Kendimize, tümüyle bizim olan, başkalarının girmeyeceği, gerçek özgürlüğümüzü oluşturabileceğimiz tam anlamıyla inzivaya çekilip yalnız kalabileceğimiz küçük bir arka oda ayırmalıyız” ve Umberto Eco: “yalnızlık bir tür özgürlüktür” diyor. Nursel Duruel'in “Karınca Çalışkanlığı, Ermiş Sessizliği” diye tanımladığı Şipal, çevirilerine önsöz, sunu yazmayarak okur ile çevirdiği yazar arasına girmediği gibi okuru etkilemek, aklına akıl katmak, at gözlüğü takmak da istemedi. Çevireceği yazarları kendisi seçtiği gibi bir kaç istisna dışında şiir çevirmeye de pek yanaşmadı.  Franklin “İnsan kendi başına koştuğu yarışı da kazanabilir”  dediği gibi kendiyle yarıştı ve kazandı. Sömürüldü ama kimseyi sömürmedi. Çok kırıldı ama kimseyi kırmadı, incitmedi. Çünkü empati eşiği yüksek kişilerden biriydi.

1964’te ikinci öykü kitabı “Elbiseciler Çarşısı” ile  “Sait Faik Hikâye Ödülü”nü, 24 yıl sonra 1988’de son öykü yapıtı “Köpek İstasyonu” ile “Türkiye Yazarlar Birliği Hikâye Ödülü”nü alan Kâmuran  Şipal ilk romanı  “Demir Köprü”yü 1999’da yayınladı.  11 yıl sonra da 2010’da son romanı “Sırrımsın Sırdaşımsın” ile 2011 “Orhan Kemal Roman Ödülü”nü aldı. 2011’de “Tarabya Yaşam Boyu Çeviri Ödülü” verildi.

Kâmuran Şipal kendini neden anlatmaz, adına düzenlenmek istenen etkinliklere, verilmek istenen plaketlere sıcak bakmaz diyenlerin bilmediği bir şey daha var. Aslında yazdığı öykülerde, romanlarda ve çevirilerinde kendisi var;  kendini, insanı, yaşamı, dünyayı resimliyor. Yaşamı sırrı, yapıtları sırdaşıydı.

Yalın, duru, açık, sade, düz, abartısız, kısa dili ve anlatımı yaşamı gibidir, Şipal’in. Düşünceleri duyguları sömürmeyi, okuru büyülemeyi değil duygu düşünce tahterevallisinde hoş bir yolculuğa çıkarmayı yeğler. Yapıtlarında mitoloji, masallar, efsaneler, yerli yabancı düşünür, yazarlar, şairlerden sözler, dini kutsal kitaplardan alıntılar, Tarihi kişiler, olaylar, yerler, dile düşünceye dolanan, (“Sırrımsın Sırdaşımsın” romanına ad olan) türküler...  okuru okşar durur. Anadolu, Çukurova ağzı zaman zaman yemeğe katılan baharat gibi kendini hissettirir, rahatsızlık vermez.

Almancadan derken sadece Almanya ve öykü roman akla gelmesin. Bugün psikiyatriden pedagojiye bir çok alanda uzmanından halka kaynak olan yapıtların çevirmenidir Kamuran Şipal. Yediden yetmişe herkes anlar çünkü jargonu yoktur.

 Adler, Bachmann, Borchert, Böll, Brauche, Brecht, Brod, Canetti, Freud,  Graber, Grass,  Hesse, Hoffmann, Janouch, Jung, Kafka, Mann, Musil, Rilke, Roth, Schank, Schillemeit, Wagenbach, Weyrauch, Zeller, Zulliger, Zweig...  Çin, Eskimo, Grimm, Mısır ve Moğol Masalları...Ve kitaplaşmayan dergilerin radyo seslerinin arasında kalan çeviri yazılar ve oyunlar. 30 yazar (bir çoğunun bütün yapıtları) 142  kitap çevirisi...

Bir öyküsünde “Yaşadığı hayatın bir anlamı olmasını isteyen biriydim. Benim yaşadığım hayat anlamsızdı da bunu kendi gözlerimden saklamak için insanlık sevgisi, insanlığa hizmet gibi masallar uydurmuyor muydum acaba?” sorusunu soruyor. Yanıtını onun yaşam sırdaşı olan arkadaşı Behçet Necatigil önce  Nick’ten çevirdiği: “Biz hepimiz tarifsiz yalnızlıklar içindeyiz,/ Çünkü derinliğimiz bilinmez başkasınca/ Duyulmaz sesimiz seslensek de bir dosta,/ Yalnızız okunmayan mektuplarımızla/ Büyür içerlere doğru benliğimiz” sonra Rilke’den çevirdiği: “Yalnızlık bir yağmura benzer./ Yükselir akşamlara denizlerden,/ Uzak, ıssız ovalardan eser,/ Ağar gider göklere, her zaman göklerdedir/ Ve kentin üstüne göklerden düşer” dizeleriyle veriyor.

Yalnızlık değil onunkisi “özgürlük ve bağımsızlık.” Ne diyor Özdemir Asaf “Yalnızlık, yaşamda bir an,/ Hep yeniden başlayan.../ Dışından anlaşılmaz./ Ya da kocaman bir yalan,/ Kovdukça kovalayan../ Paylaşılmaz./ Bir düşün'de beni sana ayıran/ Yalnızlık paylaşılmaz/ Paylaşılsa yalnızlık olmaz.”

Nice yıllara Kâmuran Şipal. Nasıl sen bizi yalnız bırakmadın yağmur gibi gökten yağan  yapıtlarınla okurların alkışlıyor seni, her daim tıpkı senin gibi “dimdik ayakta.”

 

Yazar: YAŞAR ÖZTÜRK

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör