Vagif Sultanlı

Yazar

Doğum
26 Mart, 1965
Eğitim
Bakü Devlet Üniversitesi Felsefe Bölümü
Burç
Diğer İsimler
Vakıf Sultanlı, Vaqif Sultanlı

Azerbaycanlı Türk Şair ve Yazar, edebiyat araştırmacısı, çevirmen ve gazeteci, filoloji profesörü.. 26 Mart 1958, Şahseven köyü / Kürdemir / Azerbaycan doğumlu. Türkiye’deki yayınlarda Vakıf Sultanlı olarak da geçer.

Köhnepazar köy Orta okulundan mezun oldu (1964-1974). Orta okulda okuduğu yıllarda aynı zamanda Kürdemir ilçesindeki Müsik Okulunda ders aldı (1970-1975). Bir süre  Kürdemir ilçesinde Elektrik idaresinde çalıştı. (1974-1976).

Azerbaycan  Devlet Üniversitesi’nin Filoloji Fakültesi’ni 1981 yılında farklanma diplomasıyla bitirdi.

Emek faaliyetine atanarak gönderildiği İsmailli ilçesinin Kalecik köyünde Dil-Edebiyat öğretmeni olarak göreve başladı. Daha sonra ise Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nin Çağdaş Azerbaycan Edebiyatı Bölümü’nde lisans eğitimi aldı. 

“Azerbaycan Dramaturgiyasında Karakter Problemi (1970-1980)” konulu yüksek lisans (1984), “Mehmed Emin Resülzade’nin Hayatı ve Edebi Faaliyeti (1997)” adlı doktora tezini müdafaa etmiştir. 1999 yılından beri Bakü Devlet Üniversitesi Azerbaycan Edebiyatı  Tarihi Bölümünde Profesör olarak çalışmaktadır.  

O, sosyal meselelerle yakından uğraşmış,1991 yılında Dünya Azerbaycanşunaslar  Assosiyası’nı oluşturmuş ve bu teşkilatın kurucu başkanlığına seçilmiştir.

1995-1998 yıllarında Amerika’da “Azadlık" ve “Azad Avrupa” radyolarının Azerbaycan şubelerinde edebi programlar üzere muhabir olarak görev yapmıştır. Polonya’da “Hudaferin” (1995), İsveç’de “Araz” (1996-1997), ABD’de yayınlanan “Dün¬ya Azerbaycanlıları” (2000-2012) dergilerinde baş editörlük görevini yürütmüştür.

Türkiye’da faaliyet gösteren Kıbrıs- Balkanlar-Avrasya Türk Edebiyatları Kurumu (KİBATEK) Kafkasya bürosunun başkanıdır.

1999 yılının Eylül-Ekim aylarında İngiltere’nin Edinburg Üniversitesi’nin İngiliz Filolojisi ve Garp Kültürü ihtisası üzere faaliyette bulunmuştur. 

Dünya Azarbaycanlıları Kongresi’nin (DAK) İsveç (2001), Hollanda (2002), Almanya (2004), Belçika (2008) ve İngiltere’de (2010) gerçekleştirilen kurultaylarda oturumları yönetmiştir. 

2012 yılında oluşturulan ve merkezi Pekin’de bulunan Uluslararası Epos Araştırmaları Cemiyeti’nin (The International Society for Epic Studies) üyesi olan yazar, 1995 yılında Hasan Bey Zerdabi ödülüne, 2003 yılında Kıbrıs- Balkanlar-Avrasya Türk Edebiyatları Kurumu’nun “Uluslararası Türk Diline Hizmet ödülüne, 2014 yılında Mısır Kültür Bakanlığının ödülüne, 2017 yılında ise Türkçenin Diriliş Hareketi Derneği’nin üstün hizmet ödüllerine layık görülmüştür. 

2018 yılında ABD’de bulunan Uluslararası  Yazarlar Assosiasiyası’na (International Writers Association) üye seçilmiştir. Yapıtları ABD, İngiltere, Türkiye, Danimarka, Mısır, İran, Rusya, Ukrayna gibi çeşitli ülkelerde yayınlanmıştır.

Dünyanın değişik ülkelerinde düzenlenmiş olan uluslararası konferans, sempozyum, panel ve seminerlere katılmış, Azerbaycan Edebiyatı ve Kültürünü temsil etmiş olan yazar evli ve iki çocuk babasıdır. 

 

Edebi Faaliyetleri

Edebi faaliyetlerine çok erken başlamış olsa da, yazarın “Yovşan Kokusu” adlı ilk öyküsü 1980 yılında “Azerbaycan Kadını” dergisinde  yayınlamıştır. Aynı yıldan itibaren öyküleri, çevirileri, ilmi ve sanatsal makaleleri ile matbuatta yeralmaktadır.

Yazarın dikkati çeken yapıtlardan birisi olan “Ölüm Uykusu (1982)” romanında bir kabristanlığın taşınması olayının cemiyet içerisinde meydana getirdiği kaos bir kargaşa gibi değerlendirilir. Bu kaos tasvir edilen obrazların iç ve dış dünyasını ifade etmeye imkan yaratır.  Kabristanlığı dağıtan dozer sürücüsünün intihar edişiyle sonlanan romanda yazar, manevi, ahlaki değerlere karşı çıkmayı ölüm ile eşdeğer göstermek amacı gütmüştür.  

Gerçek ve şarti-metaforik üslubun ışığında kaleme alınmış olan “İnsan Denizi” (1992) romanı yazarın bedii yaratıcılığında özel bir yer tutar. Olayların geçmiş asrın sekseninci yıllarında cereyan ettiği  romanda ölüm cezasından kurtularak yabancı bir şehirde ömür süren kahramanın simasında cemiyetin ahlakı ve kültürüne geçmiş yabancılaşma problemi bedii yansımasını bulmuştur. 

Kendine mahsus tehkiye tarzıyla seçilen “Sahra Savaşı” (2010)  rоmanında tasvir edilen olaylar zamanın çatlamasıyla gelecekten imtina ederek geçmişe yüz tutan kahramanın talihi konumunda ortaya konar. Olayların bu çercevede ortaya konulmaya çalışılması yazara insan ve dünya hakkındaki felsefi düşüncelerini yansıtmaya imkan vermiştir. “Sahra Savaşı” çağdaş dünyaya hakim olan yabancılaşma, kayıtsızlık, gereksizlik gibi manevi çöküş ve ahlaki deformasyon problemine itiraz ruhuyla farklanmaktadır. 

Vagıf Sultanlı’nın “Beyaz Yol”, “Sabah sisi”, “Yaraksız Dalların Yeşil Şarkısı”, “Derviş”, “Mağara”, Kutup Gecesi”, “Vatan”, “Ada”, “İlgım”, “Ters Akın”, “Lal Halka”, “Kül Kafes”, “Çizgili Yuva”, Çapraz Gölge”, Gil Ovsun”...vb. öyküleri kendisine ait dil, üslup özellikleriyle seçilmektedir.

Yazarın “Görüş Yeri”, “Nevai Gumru”, “Humayun”…vb. öyküleri tarihi mevzuda yazılmıştır.   

O, aynı zamanda lirik ve romantik tarzda yazılmış birçok minyatürlerin yazarıdır.

 

Bilimsel Çalışmaları:

 

Bedii çalışmalarıyla birlikte sanatın nazari-estetik problemleriyle uğraşan yazarın edebi tenkit ve edebiyat araştırmacılığı ile ilgili araştırmaları  “Mehmed Emin Resulzade’nin Edebi Dünyası” (1993), “Ağır Yоlun Yоlcusu” (1996), “Azadlığın Ufukları” (1997), “Azerbaycan Muhaceret Edebiyatı” (1998), Edebi-Nazari İllüstrasiyalar” (2000), “Ömrün Nicat Sahili” (2004), “Edebi Tenkidin Tedrisi Meseleleri” (2007), “İstiklal Sevgisi”  (2014),  “Azerbaycan Edebi Tenkidi (2019)” …vb. kitaplarda yansımasını bulmuştur. Yazarın edebi faaliyetlerinde Azerbaycan muhaceret edebiyatıyla ilgili araştırmalar özellikle dikkat çeker.

Yazar, tenkid ve edebiyat araştırmacılığıyla ilgili çok sayıda ilmi makalenin müellifidir. 

Vagıf Sultanlı’nın ilmi çalışmalarının önemli bir kısmını uluslararası konferans, sempozyum, forum ve seminerlerde okunmuş yazılar oluşturur. 

 

Tercüme Faaliyeti:

Vagıf Sultanlı tercüme faaliyetleriyle de meşgul olmuş, Reşat Nuri Güntekin’in “Yaprak Dökümü” ve “Değirmen” romanlarını, Sergey Jitomirski’nin “Si¬rakuzlu Alim” tarihi romanı ile birlikte Ervin Ştritmatter, Yaroslav Haşek, Veri Meri, Qustav Stopka…vb. öykülerini Azerbaycan Türkçesine tercüme ederek yayınlamıştır. Mehmed Emin Resulzade’nin “Panturanizm Hakkında” adlı yapıtını Rusçadan Azerbaycan Türkçesine çevirmişdir. 

 

Kitapları:

 

• Sönmüş Yıldızlar  (uzun hikaye ve öyküler) - 1988

• İnsan Denizi (roman)  - 1992

• Mehmed Emin Resulzadenin Edebi Dünyası  (ders kitabı) - 1993

• Ağır Yolun Yolçusu (monografi) - 1996

• Azadlığın Ufukları (makaleler) -1997

• Azərbaycan Mühaceret Edebiyatı (ders kitabı) - 1998

• Kul Pazarı (öyküler, minyatürler, denemeler) - 1999

• Edebi-Nazari İllüstrasiyalar (nazari fragmentlər) - 2000

• Ölüm Rüyası (roman, öykü ve denemeler) -2002

• Ömrün Nicat Sahili (diyalog monoqrafi) - 2004

• Edebi Tenkidin Tedrisi Meseleleri (ders kitabı) -2007

• Azerbaycan Edebi Tenkidi (ders kitabı) - 2009

• Hiçlik Vadisi (roman ve öyküler) - 2010

• Azerbaycan Edebi Tenkidi- Tekmilleşdirilmiş 2.neşr (ders kitabı) - 2012

• İstiklal Sevgisi (monoqrafi) - 2014

• Sahra Savaşı (roman) - 2015

• Azerbaycan Edebi Tenkidi- Tekmilleşdirilmiş 3.neşr (ders kitabı) – 2019

 

Türkiye’de Yayımlanan Kitapları

 

• Ölüm Rüyası (povest və hekayələr). İstanbul: Avrupa Yakasi Yayinları, 2006, 224 s.

• Azerbaycan Mühaceret Edebiyatı (monoqrafiya). İstanbul: Avrupa Yakasi Yayinları, 2007, 224 s.

• Ruhun Ağrıları (monoqrafiya). İstanbul: Avrupa Yakasi Yayinları, 2010, 208 s.

• İnsan Denizi (roman).Türkiye türkçesine aktaran Parvana Bayram, İstanbul,Post Yayın, 2016, 224 s.

 

KAYNAKÇA: M. Emin Resulzade'nin Edebi Dünyası (The Literary Worls d of M. Emin Resulzade, 1999), Ağır Yolun Yolcusu (Traveler on the Arduous Road, 1996), Azadlığın Ütüğleri (Principles of Independence, 1997), Azerbaycan Göçmen Edebiyatı (Migrant Literature in Azerbaijan, 1998), Edebi Nazari Ülüstrasiyalar (Comparative Literary Illustrations, 2000), İhsan Işık / Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2006, 2007).

ÇİZGİLİ YUVA

Vagif SULTANLI

Bakü, Azerbaycan

ÇİZGİLİ YUVA

Öykü

            Günün birinde okuldan eve dönen büyük oğlunu kuduz bir kancık ısırınca hayat onun için cehenneme dönüştü.

            Sığınma kampının yanında bulunan kuru gölün etrafındaki sazlığa uzun zamandan beri bir sürü sahipsiz köpek yuvalanmıştı. Eski bir vagondan bozma okulun yolu kuru gölün yanından geçtiğinden köpeklerin çocuklara zarar verebileceği ile ilgili şikayetlerini kamp yönetimine defalarca bildirseler de onları kale alan olmamıştı.

Kamp, yavşan, ılgın dışında hiçbir şeyin yeşermediği çorak bozkıra kurulmuştu. Karabağ’ın dağlık bölgesinden kaçmak zorunda kalanların, yılanların melediği bir bölgeye yerleştirilmeleri onlara cehennem hayatı yaşatmaktaydı. Fakat asıl cehennemi bundan sonra yaşanacakmış meğer…

Oğlu sınıf arkadaşlarıyla birlikte dersten eve dönerken bir anda üzerine saldıran köpekten korkup koşmaya başlamış fakat ayağını burkup düşünce köpek sol bacağının bilekten bir az yukarı kısmını ısırmıştı.

Yakınlardaki çadırlardan çığlıkları duyanlar yetişmiş bacağı kan içinde kalan çocuğu zar zor avutarak yarasına kül bastırıp sarmışlardı.

 Çocuğunu derhal kampın sağlık ocağına götürmesine rağmen ellerinde kuduz aşısı bulunmadığından sadece ağrı kesici iğne yapıp yarasını tentürdiyotla temizleyip sarmışlardı. 

Yaranın iyileşmesi ise uzun sürmemiş, üç – dört günde kabuk bağlamıştı.

Fakat çocuk iyileşip ayağa kalksa da bir süre sonra onda birtakım farklılıklar görülmeye başlamıştı. Önceleri çok sakin ve yumuşak huylu olan çocuğun huyu değişip epey sertleşmişti.

İlk şikâyet çocuğun öğretmeninden geldi:

“Çok tuhaf davranıyor. Bir şey söyleyince insana kafa tutuyor. Eskiden böyle değildi. Açıkçası, ona ne olduğunu anlamış değilim.”

O, çekinerek:

“Sanırım köpek ısırınca korkmuştur, geçerherhâlde,” diyerek olup bitenleri hatırlatıp özür diledi.

Ancak çocuğun davranışlarındaki gariplik açık seçik hissedilmeye başladığında bunun korkuyla bir ilgisinin olmadığı şüphesi oluştu.

Çocuk hiç kimseyle anlaşamıyor, kardeşlerine fazlasıyla kaba davranıyor, onların, ellerini, yüzünü, kulaklarını ısırıyordu. Nasihatin bir faydası yoktu.

Günün birinde çocuk derste sınıf arkadaşının kulağını ısırıp koparınca kızılca kıyamet koptu. Olayı duyan veliler korku ve endişeyle okula akın ettiler.

Ertesi gün çocuk, okul müdürüyle birlikte tutanak tutmak için evlerine gelen polisin üzerine çullanarak adamın yüz gözünü cırmaladı.

Kendini çocuğun pençelerinden zor kurtaran polis:

“Şunu tımarhaneye kapatmak lazım,” dedi ve tutanak tutmadan çekip gitti.

Artık oğlunu okula göndermenin imkânsız olduğunu anladığından kafası allak bullak olmuş, ne yapacağını bilemiyordu. Kampın bulunduğu ilçe hastanesinden gelen psikiyatrist, çocuğu sabırla muayene ettikten sonra bunca yıllık tecrübesine rağmen böyle bir durumla karşılaşmadığını söyleyerek üzgün bir şekilde nasıl bir öneride bulunacağını bilemediğini anlattı.

Çocuğun yatağını ayırmışlardı. Artık konuşmuyordu, konuşma yetısını kaybetmişti, bir şey sorulduğunda karşılık olarak hırlıyor, dişlerini gıcırdatıyordu. Kardeşleri ondan korktukları için yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı. Sadece annesi pişirdiği yemeği yedirebilmek için bin bir zorlukla oğluyla iletişim kurmak adına çabalıyordu. Fakat bu pek de kolay olmuyordu; kadının bileklerinde çizik çizik tırnak izleri göze çarpıyordu.

Bazen oğlu ile göz göze geldiğinde yüreği parçalanıyordu. Hastalık kısa bir sürede onu değiştirip farklı bir görüntüye sokmuştu. Ne kadar baksa da yavrusunu hatırlayamıyordu; çocuğun yüzünün, çehresinin hafızasındaki yeri boştu.

…Bir sabah köpek havlamasına benzeyen bir sesle gözlerini açtı. Neden sonra uykusu açılınca sesin oğlunun yattığı yerden geldiğini fark ederek heyecanla ona yaklaştı. …Ve o an olduğu yerde donakaldı. Oğlu havlıyordu. Çocuk, babasını görünce ellerini yere atarak havlaya havlaya üzerine atladı.

İstemsizce geri çekilse de hemen kendini toparlayıp çocuğu sakinleştirmeye çalıştı:

“Dur, oğlum, ne oldu sana? Ayağa kalk,” dedi.

Oğlu ise ona aldırmadan havlıyor, dişlerini gıcırdatarak üzerine atlıyordu.

Sözlerinin bir işe yaramadığını anladığından zorla çocuğun ellerini arkasında birleştirip bağlayarak yüzükoyun yatağına yatırdı. Çocuk inanılmaz sesler çıkarıp çırpınmaya başlayınca onu avutmak için kucağına aldı. Ancak çocuğu avutabilmek kolay değildi.

Gürültüye herkes uyanmıştı. Karısı küçük kızını göğsüne bastırarak hıçkırmadan sessizce ağlamaktaydı:

“Allah’ım nedir bu başımıza getirdiğin!”

Çocuğun havlama sesi başını alıp gitmişti. O havladıkça dışarıdaki köpekler de sesine karşılık veriyorlardı.

Çok geçmeden oğlunun köpek gibi havladığı haberi bütün kampa yayıldı. Duyanlar acı acı hayıflanıyor, çaresizce başlarını sallıyorlardı. Kamptaki çocuklar köpek gibi havlayan insanı görebilmek için çadırın etrafında toplanıyorlardı. Onları kovup uzaklaştırsa da yine de her fırsatta gizlice yaklaşıp kulaklarını çadıra dayayarak havlama seslerini dinliyorlardı. Oğlu da dışarıdan gelen en ufak sese hemen havlamaya başlardı.

Durum giderek kötüleşiyordu. Çocuk normal insanlar gibi yeme alışkanlığını kaybetmişti, getirilen yemeği annesinin elinden çekip alıyor, yere uzanıp köpek gibi yiyor, tabağı diliyle yalayıp temizliyordu.

Kıyafetlerini de yırtarak çıkarmıştı. Ne yapsalar yine de üzerine bir şey giydirmelerine müsaade etmiyordu. Kızdığı zaman omuzlarını kemirmeye başlıyordu. Omuzlarından akan kana aldırmıyor, ısırıp kopardığı yeri tekrar ısırıyordu. Acı duygusunu büsbütün kaybetmişti.

Vücudunda sağlam bir yeri kalmamıştı. Dişiyle, tırnağıyla vücudunu boydan boya yaralamış, inanılmaz duruma getirmişti. Herkese saldırarak ısırdığı için artık ona yaklaşmaya kimse cesaret edemiyordu.

Her gün daha başka nelerin yaşanacağı korkusuyla uykusundan uyandığında çocuğun durumunun daha da ağırlaştığını görmekteydi.

Kampta komşusu olan yaşlı bir kadın çocuğun hastalığını duyunca gelip ruhunu ölçtü. Kadın elinde tesbıh mırıldanarak dua okuya okuya tek tek ölenlerin ruhunu çağırdı ve bır süre sonra çocuğu dedesinin ruhunun tuttuğunu söyledi. Kadının tavsiyesiyle ölenin ruhuna dua okutturup, kurban kesseler de bunun bir faydası olmadı.

Sonra tekrar birilerinin önerisiyle çocuğu Paçavralı Yatır’a götürdü. Niyet edip geceyi sabaha kadar yatırın civarındaki mağarada geçirdiler. Fakat çocuğun durumu düzeleceğine daha da fenalaştı. Son kez çağırdıkları yaşlı otacı çocuğu uzaktan uzağa inceleyip başını sallayarak:

“Bu kuduz olmuş, düzelmesi imkânsız…” dedi.

“Ne yapalım peki?”

Otacı ona doğru dönüp soğukkanlılıkla:

“Çocuğu öldürmek lazım,” dedi.

Annesi ellerini yüzüne kapatıp yere çöktü.

Gözünde belli belirsiz parlayan umut kıvılcımları anında söndü, zorlukla duyulan cılız bir sesle:

“Sen neler söylüyorsun, hekim?” diyebildi.

“Başka çaresi yok.”

“Hayır, bu mümkün değil…”

“Evdekiler de bu hastalığa yakalanırsa nasıl olacak? Bunu düşündün mü?”

“Hayır, Allah aşkına, başka bir çare bulun…”

“Anlıyorum, ağır bir dert ama…”

Bir anda içinde derin bir boşluk oluştuğunu ve bu boşluğun baş döndüren derinliğinde hayatın, dünyanın, var oluşun tamamen değerini kaybettiğini anladı. Sanki yeryüzünün ritminin, ahenginin bozulduğunu içgüdüsel olarak hisseden, neden sonra neyin geldiğini bilmeyen bir insan gibi ümitsizliğin ıstırabı içinde çırpınıyordu…

Çocuk hastalandığından beri ağırbaşlılığını koruyan karısı biranda otacının üzerine yürüdü:

“Allah sana hekim diyenin başına taş düşürsün! Bunları söylemeye dilin nasıl varıyor? Def ol git buradan!” diyerek otacının çantasını kaptığı gibi dışarıya fırlattı.

Kafası allak bulak olduğundan karısının hüngür hüngür ağlayarak yağdırdığı bedduaları duymuyordu. Şimdi onu evdeki bebeklerin kaderinin nasıl olacağı düşüncesi sarmıştı. Otacının uyarısından sonra onların konuşmaları, sesleri, öksürükleri, ağızlarından çıkan kelimeler kulağına havlama gibi geliyor, korkusu giderek artıyordu. Hastalığın diğer çocuklara da bulaşacağı korkusuyla ne olur ne olmaz diye oğlunu tecrit etmeye karar verdi.

Kampın dışındaki çöplükten bulduğu paslı demir çubukları tellerle birbirine tutturarak büyükçe bir kafes yaptı ve çadırın baş köşesine yerleştirdi. Kafesin tahta parçaları dizilmiş zeminine karısının şimdiye dek kıyıp da kullanmadığı çeyizlik kadife yatak örtüsünü serip çocuğu zorla içeriye soktu ve kapısına kilit vurdu.

Kafese kapatıldıktan sonra çocuğun durumu hızla ağırlaşmaya başladı. Artık gün boyunca kendini sağa sola çarpıyor, kafesi söküp yıkmaya, dişiyle telleri açmaya çalışıyordu.

Diğer yandan da otacının gelişinden sonra oğlunu öldüreceği ile ilgili karısının kuşkulanması, çocuğu ondan – öz babasından korumaya çalışması, yıllar boyunca oluşan güvenin, itibarın yok olması içini yiyip bitiriyordu. Her şeyden habersizmiş gibi davransa da giderek sabrının tükendiğini hissediyor, hiçbir yere sığamıyordu.  

Çocuğun derdiyle geceleri sabaha kadar gözüne uyku girmiyordu. İki bebeğini de kucağına alarak yanında yatan karısının da uyanık olduğunu, ona belli etmemeye çalışarak sessizce ağladığını hissediyordu. Bazen geceleri kalkıp çadırdan çıkarak kampın etrafındaki boş arazide delirmiş gibi dolaşır, nereye gideceğini, ne yapacağını bilemiyordu. O sırada karısının da sessizce peşinden geldiğini, uzaktan uzağa onu izlediğini hissediyordu.

Geceleri kampın etrafında deli gibi dolaşırken hayalleri onu alıp oğlunun dünyaya geldiği, şimdi gizemli bir rüya gibi görünen uzak, mutlu zamanlara götürüyordu. Bunca zaman zarfında karşılaştığı eziyetlere, aşağılanmalara, sığınma kampının cehennem hayatına evladı için dayanmıştı. Bütün bu yaşananlardan sonra otacı acımasız soğukkanlılıkla öz evladını öldürmesini öneriyordu…

Oğlunun hastalığı ise her gün biraz daha ağırlaşıyordu; çocuk göz göre göre eriyip gidiyor, iyileşip ayağa kalkmasına olan umudu azalıyordu. Son günlerde çocuğun ellerini iple arkadan bağlamalarına rağmen dişleriyle vücudunu yiyip parçalamış, bitkin düşmüştü.

 

* * *

…Bütün geceyi gözlerini kapatmadan her şeyi kafasında evirip çevirdiğinden sabahı sabah etmıştı. Başı ağrıdan çatlıyordu.

Tan ağarmaya başlamıştı.

Çocuk gece boyunca kesik kesik havlamış, dişlerini gıcırdatmış, bazen de kurt gibi ulumuştu. Şimdi sabaha karşı kafesten ses soluk gelmeyince oğlunun uykuya daldığını düşündü.

Ancak uzanıp kafese doğru bakınca gördüğü manzara karşısında donakaldı.

Çocuk ölmüştü. Sırtüstü yatağına uzanıp kalmış, kemirerek şeklini bozduğu kolları yanlarına doğru açılmış, gözlerinin karası kaybolmuştu. Solmuş yüzüne çektiği ıstırabın kederli çizgileri kazınmıştı.

Ağır ağır kafese doğru yaklaştığında yastığın üzerinde toprak renginde bir engereğin kıvrılıp yattığını gördü.

Yılan ayak seslerini duyar duymaz kafasını kaldırdı, avurtlarını şişirerek tısladı, sonra köpek gibi havlaya havlaya sürünüp çadırın köşesinde kayboldu.

 

Ekim – Kasım 2016

Londra

 

Türkiye türkçesine aktaran Aynur Kahraman

 

 

 

 

 

HÜMAYUN

Vagif SULTANLI

Bakü, Azerbaycan

 

HÜMAYUN

tarihi hikâye

 

            Lokman hekim, hastanın uyuduğu çadırdan çıkıp Babür Şah’ın huzurunda iki büklüm eğildi, hükümdar eliyle oturmasını işaret edince tahtın karşısındaki halının üzerine oturdu. Hiçbir şey söylemese de lokman hekimin sessizliği, seğiren yüzünün perişan ifadesi hastanın durumunu belli ediyordu.

            “Benden hiçbir şey saklama!” dedi Babür Şah lokman hekimin kararsızlığını görünce.

Lokman hekim suçluymuş gibi bakışlarını şahtan kaçırarak:

“Hükümdarım…” dedi.

“Gözlerimin içine bakarak konuş,” diyerek onun sözünü kesen Babür Şah sert bir sesle çıkıştı.

Kendini toparlayan lokman hekim:

“Hükümdarım, hastanın durumu ağır, daha neler yapılması gerektiğini söylemekten acizim,” dedi ve bir an soluklanarak devam etti: “maalesef tedaviye sonuç vermiyor.”

Yirmi iki yaşındaki Hümayun Babür Şah’ın ilk çocuğuydu. Hükümdar oğluna o denli bağlıydı ki değil saltanatını, hayatını, geleceğini bile onsuz hayal edemiyordu. Hümayun hastalandığından beri Babür Şah’ın gözlerinde dünya değişmiş, hayat büsbütün değerini yitirmişti. Yurdun çeşitli bölgelerinden davet edilen lokman hekimler, tabipler hastanın derdine çare bulamıyorlardı. Himalayaların erişilmez zirvelerinden, sarp kayalıklardan toplanan bitkilerden, çiçeklerden hazırlanan ilaçlar faydasızdı. Hekimlerin bütün çabalarına rağmen Hümayun’un durumunun giderek ağırlaşması Babür Şah’ı için için bitiriyor, hayattan soğutuyordu.

Sarayda da her şey düzenini kaybetmişti; saray eşrafı yalnız onun iyileşip ayağa kalkmasını düşünüyor, herhangi bir meseleyle ilgili hükümdara bir şey söylemeyi akıllarının ucundan bile geçirmiyorlardı.

Hastayı Senbel’den Delhi’ye, oradan da Agra’ya getireli günler olmuştu. İbrahim Ludi’nin annesinin eliyle yemeğine zehir katıldıktan sonra en sadık adamlarına bile dikkatle yaklaşıyordu. Bu yüzden oğlunun kendi kontrolünde tedavi edilmesine karar vermişti. Aslında gezdiği, gördüğü yerler içerisinde Kabil’in doğasına benzer bir yeri hatırlamıyor, belki oranın havasının oğlunun şifa bulmasına yardım edeceğini düşünüyordu. Ancak hastayı mevcut durumunda dolaştırmak da akıl kârı değildi.

Lokman hekim çıktıktan sonra Babür Şah oğlunu yoklamak için onun çadırına girdiğinde hastanın solgun bakışları meçhul bir noktaya dikilmişti. Günlerce süren ateş Hümayun’u takatsiz bırakmış, zayıflatmış, tanınmayacak bir hâle getirmişti. Yüzünde, gözlerinde hayat aşkı parlayan gençten eser kalmamıştı.

Babasının geldiğini anlayan Hümayun yerinden kımıldadı ama başını yastıktan kaldırmaya gücü yetmedi. Babür Şah oğlunun yatağının yanında diz çöküp onun elini avcuna aldı, parmaklarını hafifçe okşadı. Oğlunun elleri ateş gibiydi. Bakışları karşılaşınca çocuğun gözlerinde yaşlar belirdi. Hükümdar ipek mendille onun gözyaşlarını sildi, kendini kaybetmemek için boğazına oturan yumruğu yuttu.

Babür Şah Hümayun’un kendisine dikilen bakışlarının derinliklerinde ahraz bir umutsuzluğun yanıp söndüğünü hissetti. Oğlunun sağlık durumu Agra’ya döndüğü ilk günlerde bu kadar ağır değildi. O zamanlar evladının yüzünde kısa sürede iyileşip ayağa kalkacağına dair daha fazla umudu olduğu hissediliyordu. Şimdi ise o umut kıvılcımları tamamen azalıp sönmüştü. Ateşin etkisiyle hasta ara sıra sayıklıyor, anlaşılmayan sözler söylüyor, yüzü renkten renge giriyordu, bazen ise vücudunu soğuk terler kaplıyor, bir süreliğine bilincini kaybediyordu.

 

* * *

Hanımı Maham Begüm bir an bile oğlunun yanından uzaklaşmıyor, gün boyunca hastayla kendisi ilgileniyordu. Evladının göz göre göre eriyip bitmesine dayanamayan kadının umutsuzca ondan çare dileyen bakışları Babür Şah’ı eziyor, canını acıtıyordu. Sadece Maham Begüm değil, kızları Gülrenk’le Gülbeden de gece gündüz ağabeylerinin yanında nöbet tutuyor, hastanın her istediğini canı gönülden yerine getiriyorlardı.

Öğleden sonra Maham Begüm’ün davetiyle Mir Ebülkasım’ın saraya geldiğini haber verdiklerinde Babür Şah kendini toplayarak tahta doğru yürüdü. Mir Ebülkasım nüfuzlu din bilgini olsa da aslında Babür Şah oğlunun hastalığıyla ilgili onun önerilerinin bir faydası olacağına inanmıyordu. Hasta bu kadar ağır durumdayken koskoca tabipler aciz kalmışlarsa o ne yapa bilirdi ki? Ancak suda boğulanın saman çöpüne tutunarak kurtulacağını düşündüğü gibi hastanın şu anki durumunda zerre kadar umut ışığı görünen her şeye yapışmaktan başka çaresi yoktu. Diğer yandan da oğlu hastalandığından beri gecesi gündüzü olmayan Maham Begüm’ün kalbini kırmak istemiyordu.

Babür Şah’ın kendinde olmadığını anlayan Mir Ebülkasım hükümdarın önünde eğilerek lafı uzatmadan:

“Hükümdarım, hastanın şifa bulması için bir adak adayın,” dedi.

Şahtan cevap gelmeyince:

“Sizin çok değerli bir elmasınız vardı… Yanılmıyorsam, İbrahim Şah’la savaşırken ganimet olarak ele geçirilmişti. Onu adak olarak adayabilirsiniz,” diyerek sözlerini tamamladı.

Babür Şah haznedarı çağırtıp değerli elmasını – Kuh-i nuru getirmesini emretti. Çok geçmeden haznedar içeri girerek altın tepsideki süslü bir mücevher kutusunu hükümdara sundu.

Şah mücevher kutusunu eline alıp kapağını açtı ve kırmızı kadifeye sarılı elması çıkardı. Taşın göz kamaştıran parıltısı bir an içinde sarayın loş hücresine ışık saçtı.

Şah elması evirip çevirerek dikkatlice inceledi. Sonra değersiz bir eşya gibi tekrar kadifeye sararak kutuya koydu.

“Bunu mu adamamı istiyorsun?” diye sordu ve bir an için bakışları karşılaşınca Mir Ebülkasım’ın gözlerini kaçırdığını fark etti. “Taşı adak diyerek benimsemeye çalışıyor olmasın?” diye bir anlığına aklından geçirdi şah ancak oğlunun can çekiştiği şu durumda böyle düşüncelerle beynini yoracak hâlde değildi. Bu yüzden de umursamaz bir şekilde: “Hümayun’un dünya malında gözü yoktu, onun yolunda bu kıymetli taşın ne değeri olacak ki…” diye ekledi.

Mir Ebülkasım ne diyeceğini bilemediğinden sustu.

“Kendimi kurban etmek istiyorum,” dedi Babür Şah bir anda yerinden doğrularak. Kısa bir süre duraklayıp: “biliyorum ki Hümayun’un benden değerli serveti yoktu,” diye ekledi. 

Mir Ebülkasım, hükümdarın bu kararı karşısında irkildi:

“Yok, yok, hükümdarım, kendinizi kurban etmeyin. Hümayun’un adaklarla, nezirlerle iyileşip ayağa kalkacağı içime doğdu. Ancak sizsiz bu koca memleketin kaderinin nasıl olacağını hayal edebiliyor musunuz?”

“Hayır, artık kararımı verdim. Oğlumun acı çekmesine dayanamıyorum,” diyerek ayağa kalkıp hızlı adımlarla bahçeye doğru yürüdü hükümdar.

Gün batımıydı. Babür Şah abdest alıp üzerini değiştirdi, yatağında ateşler içinde yanıp kavrulan Hümayun’un etrafında üç kez dolandı, fısıldayarak oğluna şifa dileyip kendini kurban olarak adadı. Sonra mescide girdi, namazını kılıp duasını tekrarladı:

“Yüce Tanrı’m, sana ait olan canımı kurban ediyorum. Hümayun’un hastalığının, illetinin bana gelmesini, onun en kısa zamanda şifa bulmasını diliyorum. Yaradanım, oğlumun kurtuluşu için senin büyüklüğüne sığınıyorum, göster kudretini…”

Duasını bitirerek mescitten çıktı Babür Şah. Omuzlarından ağır bir yük kalkmışçasına rahat nefes aldı.

Uzaktan gelen müzik sesini duyunca istemsizce durdu. Hümayun yatağa düştüğünden beri ruhunu hafakanlar basmış, kulağı böyle sesleri yadırgamıştı. Sesinden genç olduğu anlaşılan hanende Hümayun makamında şarkı söylüyordu. Mirza Mansur Tebrizi’nin oğlunun şerefine bestelediği bu destgâhı yıllar önce Kabil sarayında düzenlediği bir ziyafette dinlemişti. Özellikle de makamla Nesimi’den, Nevai’den söylenen gazeller onu büsbütün büyülemişti. Sonraları Hümayun destgâhını dinlemek niyetiyle defalarca Mirza Mansur’u çalgıcılarıyla birlikte saraya davet ederek ağırlamıştı.

Şimdi üstat hanendenin vakitsiz ölümünden sonra Hümayun makamının bu kadar kederli söylendiğini ilk defa duyuyordu. Ses, âdeta geçmişten, tarihin gizemli alacakaranlığından duyuluyor, ışık, aydınlık adına var olan her şeyi alıp götürüyor, yeryüzünü derde, üzüntüye boyayarak çekip gidiyordu. Utun boğuk sedasıyla birleşen hanendenin hazin sesi ruhunu sızlatıyor, içini, varlığını yiyip bitiriyordu. Oğlunun şerefine bestelenen makamın neden bu kadar dertli olduğunun sırrını anlamaya çalışıyor, içine akan gözyaşlarının selinde boğula boğula hanendenin sesinin derinliğinde dünyanın kaderi, geleceği ile ilgili ona malum olmayan bir şeylerin saklandığını hissediyordu.

Ay doğmuş, geceyi gümüş rengine boyamıştı. Ağır adımlarla Camna Nehri’nin kıyısına indi. Ay ışığında sessiz sedasız akan suyun dalgaları pırıl pırıl parlıyordu. Hükümdar sahilde yassı bir kayanın üzerine oturup uzun süre suyun sessiz akışını dinledi. Kaygılı dönemlerinde defalarca sahile inerek suyun büyüsüne bu şekilde dalmıştı ancak nehri bu renkte, bu şekilde ilk defa görüyordu.

Hayaller onu alıp uzaklara götürmüştü. Semerkant uğrunda savaşlar, Kabil’in alınması, İbrahim Ludi ile savaşması, Hindistan’ın fethi, daha neler, neler uzak, gizemli bir manzara misali gözlerinin önünden geçip gidiyordu. Zamanın bu denli hızlı akışına inanası gelmiyordu; şimdi ömrünün kırk yedinci sonbaharını yaşıyordu. Sanki olup bitenler göz açıp kapayıncaya kadar yaşanıp bitmişti.

 

* * *

…Gece yarısından epey sonra hükümdarın sağlığı aniden bozulmaya başladı. Şah kimseye belli etmeden yatağına uzanıp uyumaya çalışsa da ağrının şiddetinden uyuyamadı. Yalnız sabaha karşı azıcık dalabildiğinde Hümayun rüyasına girdi; melekler oğlunun başucunda ninni söylüyor, kanatlarıyla yüzünü okşuyorlardı.

Sabah olduğunda durumu öğrenen hanımı Babür Şah’ı kontrol etmesi için sarayın baştabibini çağırsa da hükümdar muayeneye gerek olmadığını söyleyip onu kabul etmedi.

Şah ateşin etkisinden dudakları titreye titreye Hümayun’u sordu ve oğlunun sağlık durumunun iyiye gittiği haberini alınca dualarının Tanrı’ya ulaştığını anlayarak rahat bir nefes aldı. Aynı gün hükümdar ağır hasta olmasına rağmen saray âyanını toplayarak Hümayun’un veliaht olduğunu onayladı ve hâkimiyeti oğluna teslim etti.

Sonra ise kendisine dikilen soru dolu bakışların ağırlığı altında hastalığıyla bağdaşmayacak bir dikbaşlılıkla vasiyetini dile getirdi:

“Beni Kabil’e defnediniz…”

Hükümdar, o kadar kendinden emin bir sesle konuşmuştu ki hiç kimse teselli namına bir şey söylemeye cesaret edemedi.

…Bu olaydan üç gün sonra Babür Şah kendisini görmeye gelen oğlu Hümayun’un kollarında dünyaya gözlerini yumdu.

Büyük Türk hakanının vasiyeti dokuz yıl sonra yerine getirildi.

 

8-10 Şubat 2019,

Yeni Delhi – Agra, Hindistan

 

Türkiye Türkçesine aktaran: Aynur KAHRAMAN

İNSAN DENİZİ

Vagif Sultanlı

 

 

 

 

 


                            

 

 

İNSAN DENİZİ

 

 

 

Roman

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2016

 

 

 

 

 

 

 

 

Vagif Sultanlı.

İnsan Denizi. 1. Baskı: Bakı, Genclik, 1992. 220 sah.; 2.Baskı: Bakı, Azerneşr, 2014.  256 sah.

 

 

 

Metni Azerbaycan Türkçesinden Türkiye Türkçesine Çeviren:

Dr. Parvana Bayram

Editör:  Dr. Ömer Bayram

 

 

 

 

Bu kitapta, yazarın nesir eserleri içinde önemli bir yeri olan İnsan Denizi romanı yer almaktadır. 1980’li yıllarda Azerbaycan’da cereyan eden olayların anlatıldığı romanda, idam cezasından kurtulan bir insanın kaderindeki yabancılaşma meselesinin edebî felsefi boyutu ortaya konulmuştur.  

 

 

 



PROLOG

 

 

Yirmi yıla yakın bir zamandır onun için şehir insanlarıyla, telefonlarıyla, arabalarıyla birlikte tamamen boşalmıştı. Yirmi yıla yakındır ka­ran­lık, ümitsiz günlerinde sığınacağı kimsesiz şehri dolaşmaktaydı. Şafak sökmeden uyanır, hava kararıncaya dek şehrin sokaklarında bir aşağı bir yukarı gezinir, kalabalık yerlerde oturarak paçavraya dönmüş kalpağını önüne koyardı. Gelip geçenler, önündeki kalpağın içine bazen az bazen de çok miktarda para atarlardı. Para ve ayak seslerinden bunaldığında, kendisi de farkında olmadan kalpağını başına geçirerek tenha ve kuytu sokaklara çekilir, boş koltuklarda veya kuytu köşelerde bir yer bularak otururdu. Otururdu ve kendisini geçmişe götüren yolun katı karanlığı perde gibi gözlerine çöküp dünyayı ondan gizlerdi. Böyle zamanlarda bir gölge gibi yanından geçip giden insanları görmezdi. Bu şehirde bir tek kişinin bile yaşamadığını düşünür, bu insansız şehrin yegâne sakininin kendisi olduğunu zannederdi.

Atılmış sigara izmaritleri gibi gereksiz günler… Bir arada yaşamaktan bıkıp usanmış karı koca ömrüne benziyor ve gittikçe katlanılmaz oluyordu. Bu yirmi yıl, ona sanki iki yıllık bir zaman dilimiymiş gibi çok kısa geliyordu. Sadece yirmi yılını geçirdiği kışların ayazında, yirmi kez dertten kavrulduğunu hatırlamaktaydı.

Yıllar ona kim olduğunu, neyle uğraştığını, hayatının amacını, hatta neye benzediğini bile unutturmuştu. Bu şehre nasıl geldiğini, kim olduğunu kendisinden başka kimse bilmemekteydi. O, tren garlarında, metruk binalarda, izbelerde ve apartman girişlerinde, yani nerede yer bulursa, geceyi orada geçirirdi.  Bir yere sürekli ve sık sık gitmeye çekinirdi.  Kendisini tanıyıp bilen birisinin bulunacağından ve onu kovup şehirden çıkaracağından korkardı. Öyle olursa nereye gider, kime el açar ve nasıl geçinirdi? 

Etrafından geçip giden insanların ayakları altında kalan kar ve suyun soğuğu, iğne misali kalbine saplanıyordu.  Kalbinde,  bu kirli karın ve suyun içinde ölüp gitme korkusu vardı.  Düşünürdü, kendisi, kendi kaderi hakkında düşünürdü. Çünkü şimdi düşünecek başka bir şey yoktu ve düşün­dükçe yaşadığı ömrün, yaşadığı gün­lerin dağınık görüntüleri hafızasından geçip giderdi. Zaman mı unut­tur­muştu, yoksa hafızası mı körelmişti bilinmez, yaşadıklarını bir bütün olarak zihninde bir türlü canlandıramıyordu.

Sanki o, rüzgârın önünde çırılçıplak durmuştu ve üstünde kıyafet veya kendisini soğuktan koruyacak bir şey yoktu. Denizin rutubetli rüzgârı içine doluyor, avcunda tuttuğu bozuk paraların dayanılmaz soğuğuna karışarak ilik­lerine işliyordu. Ama onu üşüten sadece bu değil, hafızasının derinliklerinden yel gibi esip geçen hatıraların buz tutmuş soğuğuydu.  

Beyninde dolaşan fikirlerin sesi kulaklarında çınlıyordu. Yıllardan beri bir sır, bir tılsım gibi onu kendisine bağlayan bu şehirden ayrılamayacağından ve yaşadığı bu derbeder ömrün bir kader olarak alnına yazıldığından korkmaktaydı.

Bir zamanlar, bir daha dönmemek üzere bu şehirden ayrılmak için günlerce para bulmaya çalışırdı. Yoldan geçenlerin acıyıp verdiği kuruşları biriktirerek kaç defa yol parasını denkleştirmek istemişti. Fakat her defasında arkadaşları, onun biriktirdiği parayı içkiye harcamışlardı. O da, onlarla birlikte içip dünyanın derdini unutmak istemiş ve içip dünyanın dertlerini unutmaya çalıştığında bir daha ayılmayacağını, her şeyi kolaylıkla unutacağını, içkinin tadıyla, sersemliğiyle bir ömür boyu sarhoş kalacağını düşünmüştü. İçkinin etkisi geçip de gerçek dünyaya döndüğünde ise her şeye yeniden başlamak zorunda kalmıştı. Böylece, her şey tekrarlanmış ve yıllar birer yaprak misali ömründen kopup dökülmüştü. Ve o, günün birinde, bir daha hiçbir zaman, ne kadar çok istese bile bu yol parasını derleyip toparlayamayacağını anlamıştı.

Tramvayın koparıp attığı sol bacağını bu şehre gömmesi, vakti gelince buradan çıkıp gidebilme ümidini de tamamen öldürdü.  Bazen içip duygusallaştığında şehir dışındaki o düzlüğe gider, ayağını gömdüğü mezarı ziyaret ederdi. Sadece ayağının değil, bütün vücudunun burada gömüldüğünü, kabrin üstünde oturanın kendisi değil ruhu, gölgesi veya hayali olduğunu; bu hayalin hemen şimdi kanatlanarak havaya ve rüzgâra karışıp kaybolacağını, yalnız toprağın, bu tenha mezar taşının ve bir tek bacağının ebedî kalacağını düşünürdü.

Şimdi o, bu mezarı kime bırakıp gidecekti. O, bu şehirde istemeden yaşamıştı. Yok, hayır yaşamaya mahkûm edilmişti. Bu şehir, bütün sabrını, dayanma gücünü ve yaşama aşkını, dünyanın sıcak,  güzel günlerine olan ümidini bir defada elinden almış, onu her şeye karşı kör ve sağır bırakmıştı.  O, bütün bunları farkında olmadan yapmıştı. Hayat, amansız cilveleriyle ona çok şey öğretmişti. Bu süre zarfında edindiği bütün alışkanlıklar bir nevi karakterine dönüşmüş, kanına işleyerek hafızasına sinmişti.

Önceleri, bir süre sonra bu şehre alışıp insanlarına uyum sağlayacağını, özlemle andığı vatanını, köyünü asla hatırlamayacağını zannederdi. Fakat düşündüğü gibi olmadı. Bu yabancı şehir onu eğip bükse de asla kendisine bağlayamadı. Bu şehrin insanlarını, taşını, duvarını ezberlese de bir türlü kendisine alışamadı. Hep buraya yabancı kaldı. Belki de bu şehre alışsaydı, buradaki hayatı daha kolay olurdu. Kısa bir süreliğine de olsa yaşadıklarını unutur, en azından unutmayı denerdi.  Bu yabancı şehre, onun yabancı insanlarına bu süre zarfında bir yakınıymış gibi bakmayı dener, en azından kendisinin burada gurbette olduğunu hissetmezdi. Fakat ne yaparsın, bunu başaramadı. Kendisine düşman olan feleğin oyunlarından yakasını bir türlü kurtaramadı. Gece gündüz sürekli düşünmesine rağmen bir türlü hayatını istediği mecraya, görmek istediği ışıklı dünyaya yönlendiremedi. Çaldığı bütün kapılar sert duvar, aşılmaz bir set olarak karşısına dikildi. Hayat onu kendinden geçinceye kadar döndürdü, dolaştırdı. Nerede olduğunu, kaderin kendisini nereye sürüklediğini anlamasına bir türlü fırsat vermedi. Bu yabancı şehirde sadece sabretmeye, dilenmeye ve el açmaya alıştı. Bu şehir onu o kadar alçalttı ki kendisi bile artık kendini tanıyamaz oldu. Düşünceleri, anıları ve geçmişi de artık kendisine yabancı oldu. Ömründen yaprak misali kopup düşen günler onu bir daha yaşamış olduğu yıllara götüremeyecekti. O, geçmişinden ve hafızasından kopmuştu. Onu hafızasına ve geçmişine bağlayan teller o kadar incelmişti ki buna kendisi bile inanamıyordu.  

Şimdi bu aydınlıkta, aniden başka bir insan olmak ve geride bıraktığı ömre zerre kadar benzemeyen, tamamen başka bir ömür yaşamak istediğini hissediyordu. Hayatın dar mengenesinde öyle sıkılmıştı ki kendisi bile kendi varlığına şüpheyle bakmaktaydı. Bu kadar arzularının, ümitlerinin boşa çıktığına inanası gelmiyordu. Ömrünün zilletle geçen bu yılları, bütün arzu ve ümitlerini nasıl da acımasızca ondan koparmıştı. Neyi nerede kaybettiğini kendisi de bilemiyordu. Durumun farkına vardığında ise yürüyen bir cesetten, canlı bir cenazeden başka bir şey olmadığını anladı. Hangi yöne gittiğinin farkında olmayan amaçsız bir gölge, bir nefes. Yılları  devirirken nasıl eğildiğini, nasıl bozguna uğrayarak teslim olduğunu fark etmedi. Zamanın geçişi onu kaderin kulu, kölesi yapmıştı ve şimdi bu boyunduruktan kurtulmanın yollarını aramaktaydı.

İnsanın kaderini belirleyen şey ne idi? O, hangi sesin peşinden gitmekteydi? Hayatını başka türlü yaşayamaz mıydı? Niçin bu yolu tercih etti? Kendisi miydi bu yolu tercih eden? O, böyle bir hayatı kesinlikle istememişti. Sabrın, dayanma gücünün de bir sınırı olmalı değil miydi? Belki de yaşadığı o olay kaçınılmazdı, onun kaderiydi. Aslında o olaydan sonra kaderin bu acımasız oyunundan farklı bir şekilde kurtulmuştu.  Bu kadar acı ve sıkıntıdan sonra neden teslim oldu, neden kendisini kaderin akışına bıraktı? Hiç olmazsa biraz daha farklı, en azından şimdiki hayatından daha iyisini yaşayamaz mıydı?

Fakat kader, onun isteğine göre mi cereyan ediyordu? Feleğin çarkı dönüyor, hayatın akışı onu da kendisiyle birlikte götürüyordu. Hem de öyle süratle götürüyordu ki bir anlık düşünmeye, olayları değerlendirmeye fırsat bulamıyordu. En korkuncu da kendisindeki bu sabra, dayanma gücüne hayret etmesiydi. İstemediği halde bu yılları nasıl da yaşamıştı?

Günler kar taneleri gibi fark edilmeden eriyip gitmekteydi. Eğer gönlünce yaşayamıyorsan, kaderin itaatkâr bir kölesi gibi sadece bir defa yaşayabileceğin ömrü çar çur etmeye mecbur bırakıldıysan, bu hayata gerçek hayat, bu ömre gerçek ömür denebilir miydi?

Belki de böyle yaşamaktansa kadere boyun eğip ölümü tercih etseydi bu daha şerefli bir hareket olurdu. Ah, şeref! Bu sözün ne anlama geldiğini unutalı çok olmuştu. Hem de duymadan, farkında olmadan, bebekliğinde gördüğü rüyaları unuttuğu gibi.

 Limandaki hoparlörlerden, gemilerin ne zaman hareket edeceği duyurulmaktaydı. Hoparlörün sesi o kadar güçlüydü ki ne söylendiğini anlayamıyor, neredeyse kulakları patlayacak gibi oluyordu. Bu gürültüye rağmen söylenenleri duymaya çalışıyordu. O, zamanı gelince bu hoparlörden kendisiyle ilgili bir duyuru yapılacağına, ona herhangi bir haberi vereceklerine veya nerede ve kiminle görüşeceğini ilan edeceklerine inanmaktaydı. Belki de bu sebeple anonsları duyar duymaz farkında olmadan kulak kesilirdi.

Bu anonslar, rüzgârın, yağmurun ve soğuğun etkisinde kalmadan hep aynı tonla, aynı hararetle yayılmaktaydı. İnsanların kendi işleriyle uğraşmakta olması ve bu sesi duymuyormuş gibi önemsememeleri onu sinirlendiriyordu.

 – Ekrem!

Arkadan birisi ona adıyla hitap etti. Önce önemsemedi, daha doğrusu kendisine seslenildiğini hemen fark etmedi. Çünkü adını unutmuş­tu, kendisi bile farkında olmadan unutmuştu.

– Ekrem!

Ses onu âdeta yere çiviledi. Aniden adını hatırladı. İrkilerek hatırladığı bu isim, ılık bir duygu gibi hafızasına yayıldı, kendisine acıdı. Sanki uzun zamandan beri bütün düşüncesi yalnız ismini hatırlamaya odaklanmıştı. Fakat adını hatırlamasından duyduğu sevinç acı bir kedere dönüştü.

Aman Allahım, aman Allahım, insan da kendi ismini unutabiliyormuş, unutabilirmiş. Az önce kendisine ismiyle seslenildiğini hatırladı. O, kendi ismini unutsa da birileri, bir yerlerde hâlâ bu ismi unutmamıştı. Onun adı, varlığı birilerinin hafızasında yaşamaktaydı. Dönerek sesin geldiği tarafa baktı. Kimse görünmüyordu. Bir süre gözleriyle etraftaki insanları taradı ama kendisini tanıyabilecek bir tanıdık yüz görmedi. Belki de yanlış duymuştur. Yoksa bu yabancı şehirde, bu kılıkta onu ta uzaktan tanıyabilecek, adıyla çağırabilecek kim vardı? Kendisini toparlayarak sesi duyduğundan emin bir halde yoluna devam etti. Ancak çok geçmeden az önceki ses yine onu çağırdı. Derhal geriye döndü, sesin geldiği tarafta kimseyi göremedi.

 Bu nasıl işti? Açıkça kendi adıyla çağırıyorlardı, fakat sesin nereden geldiğini bilmiyordu. Sanki ses gaipten, bilinmezlikten geliyordu. Belki de onu tanıyıp bilen birisi bunu kasıtlı olarak yapıyor, onunla eğlenmek istiyordu. Her an saklandığı yerden çıkıp yüzünü gösterebilirdi.  Peki, böyle ağır bir şaka olur muydu?

– Ekrem!

Az önce uzaktan gelen ses şimdi daha yakından, iki adım ötesinden gelmekteydi. Gayriihtiyari döndü. Arkasından tanı­madığı bir adam gelmekteydi. Adamın kendisine yetişmesi için durup bekledi. Sokakta başka kimseler olmadığından sabahtan beri kendisini defalarca çağıranın bu adam olabileceğini düşündü. Tanıdık bir çizgi bulmak ümidiyle uzaktan adamın yüzüne dikkatle baksa da tanıyamadı.  Şimdi bu adamın kimliğinden ziyade, onu nereden tanıdığını ve adını kimden öğrendiğini merak ediyordu.

Ancak adam onu önemsemeden sakince yanından geçip limanın merdivenlerini tırmandı, yaylı kapıyı açıp içeri girerek kalabalığa karıştı. O, adam kayboluncaya kadar hayretle arkasından baktı.

– Ekreeem!

Öyle yüksek sesle çağırdılar ki ayaktayken irkildi.

Gayriihtiyari “heyyy” dedi ve önceki çeviklikle dönerek dört tarafına bakındı.  Yok, yine kimse yoktu ortalarda.

 Karşıdaki parka baktı. Yağmurdan ıslanan ağaçlar hafif rüzgârla sallanıyorlardı. Eyvah, acaba aklını mı kaybediyor, yoksa karabasan mı görüyordu? Bu nasıl bir sırdı, bu ne belaydı?

Onu çağıran ses kulaklarında sürekli yankılanmaktadır. Sesin ne taraftan geldiğini kestiremediğinden nereye döneceğini bilmiyor ve aval aval yerinde dönüp duruyor.

 

I.Bölüm

 

Kendisini nelerin beklediğini düşündükçe bütün vücudu geriliyor ve damarlarındaki kanın durduğunu zannediyordu. Mahkemenin ona ceza vereceğini aklına bile getirmiyordu. Salondakiler de bunu beklemiyorlardı. Tamamen suçsuzdu, bu işte katiyen günahı yoktu. O kadar bıktırmışlardı ki on yıla da katlanırdı, on beş yıla da.  Fakat idam cezası? Aman Allahım! Her şeyin sonu, her şeyin nihayeti demekti! Bu aklına bile gelmemişti. Bütün fikri, düşüncesi karışmıştı. Bu karışıklık içinde her şeyin yolunu yordamını kaybetmişti. En dehşetlisi ise şimdiye kadar sabredip yaşadığı, geleceğini beklediği günlerin gözlerinin önünde kendisinden uzaklaşmasıydı.

Her şey acı bir tesadüf sonucunda nasıl da mahvoldu. Oysaki ne hayalleri, ne arzuları ve ne kadar çok yapılacak işleri vardı. Geceleri, aklına geldikçe uykuları kaçar, ta sabahlara kadar yatağında dönüp dururdu. Yapamadığı işler ağır bir yük gibi beynine üşüşür, boynunu eğer, belini bükerdi. Ömrün dakikalarının sabredip beklemediğini, bugün yapamadıklarının yarına, yarınkilerin ise ertesi güne yük olarak devrettiğinin farkındaydı. Günler geçtikçe yükün daha da ağırlaşacağını, sonra bu yükü çekmenin daha zor olacağını da biliyordi. Şaşırtıcı olan ise zamandan şikâyet ettikçe, zamanın da rüzgâr gibi geçmesiydi. Güneşin ne zaman doğup ne zaman battığını fark etmiyordu.   

Bir zamanlar çocuk olduğunu, ömrünün erken yaşlarını yaşadığını, şimdiyse o yılların ulaşılmaz gökyüzü gibi uzaklaştığını düşündükçe tüyleri diken diken oluyordu. Ömrün ani geçişine, zamanın yelkovan gibi hızlı hareketine bir türlü inanamıyordu.

Bir defasında yaşlı bir adamın cenazesine katılmıştı. Definden önce, naaşı evin ortasına koyup etrafında daire şeklinde oturmuşlardı. Naaşa aldırmadan sürekli yiyip içmekle meşguldüler. Kendisi de bir tarafta oturmaktaydı. Yas meclislerinde asla içkiye el uzatmazdı. O sırada ortaya naaşı konulmuş olan ihtiyarın kaderini düşünüyordu. Bir zamanlar onun dünyaya gelişi hasretle beklenilmiş; çocuk olmuş, kucaktan kucağa gezmiş, dünyanın en tatlı sözleriyle sevilip okşanmıştı. Şimdiyse gereksiz bir eşya gibi ortada duruyor ve sanki bir zamanlar sevilip okşanan, kucaktan kucağa gezen çocuk bu insan değilmiş gibi davranılıyordu. Onun öleceğini biliyorlardı, bekliyor ve istiyorlardı. Bu sebeple defni sırasında gözyaşı dökmeden rahatça yiyip içiyorlardı. Biraz sonra götürüp toprağa gömecekler ve bundan sonra adını anmayacaklar, hatırlamayacaklardı.

Bu definden sonra uzun süre kendini toparlayamadı. Çünkü bu defin ömrün, hayatın boş ve anlamsız, ölümün gerçek ve kaçınılmaz olduğunu ona hatırlatmıştı. “İnsan ölüme yaklaştığını bildiği halde neden acele eder, neden zamanın önüne geçmeye çalışır, neden zamanın akışını durdurmaya çaba göstermez; üstelik fikri, hayali zaman konusundaki düşüncelerle nasıl meşgul olur? İnsanın aradığı, bulmaya can attığı, uğrunda ölümün varlığını, gerçekliğini unutturan şey nedir? Saadet mi? Mutluluk mu? Neden insan sürekli bunlara ulaşmaya çalışır, niye bunu kendisinin hakkı zanneder? Neden hiç aradığı ve gece gündüz ulaşmaya can attığı saadetin ne olduğunu, bunu kendisine kimin ne zaman vadettiğini aklına bile getirmez?” O definden sonra ömürle, kaderle ve zamanla ilgili düşüncelere kısa bir süreliğine dalmak gerektiğini, bu düşüncelerin insanın zihnini kısa bir süre meşgul etmesi gerektiğini anlamıştı. Yoksa bu düşüncelere sabretmek, katlanmak çok zordur. İnsan gibi yaşamak için ışığına, sıcaklığına sığındığı dünyanın acı ve acımasız gerçeklerini unutmayı bilmeli, unutmalı, gidilen yolun bir gün tükenip nihayete ereceği unutmamalıdır. Zaman hakkındaki düşüncelerden kopmalı, ayrılmalıdır. Yoksa hayatın nasıl gelip geçtiğini bilmeyecek, kendi eliyle kendi ömrünü karartacaktır.

– Her şey bitti! Kendi kendine fısıldadı ve dudaklarından kopan bu fısıltı yankılanarak dehşetli bir uğultuya dönüştü.

Bir yıl önce bütün bu olayların başına geleceğini duysaydı delirirdi. İnsan acayip bir varlık. Onu nelerin beklediğini, kaderin hangi semte sürükleyeceğini bilmemesi gerekir. Meğer yaşayabilmek için geleceğin gizli ve dumanlı kalması, insanın yarınından habersiz ömür sürmesi gerekirmiş. Meğer hayatın sırrı, büyüsü de karanlık ve meçhul olmasındaymış.

Bu korkunç olay nasıl da bir anda gerçekleşti? Oysaki o ezilip alçalmasına rağmen böylesi korkunç bir olayın gerçekleşeceğini beklemiyordu. Asla bir insanı öldüreceğine inanamazdı. Önce sakince dinliyordu, sabırlıydı ve söylediklerini sineye çekiyordu. Bu zamana kadar onun söylediklerini nasıl sabırla dinlediyse yine aynı şekilde dinlemeye devam ediyordu. Göyüşov konuşuyor, sövüp sayıyordu. Herkes gibi o da başını aşağı eğerek tek kelime bile etmeden duruyordu. Fakat birden bunalmaya başladığını fark etti. Sanki sözler, cümleler söylenmiyor, kelimeler âdeta yüzüne tükürülüyordu. O, tükürüklerin ­yüzüne nasıl yayılıp sıvandığını, yanaklarından aşağı doğru akıp çenesinde biriktiğini, boynunu ıslattığını hissediyordu. Yüzünü bir ateş bastı ve çehresinin kararmaya başladığını hissetti. Sanki vücudunun içinde korku denen ağır bir yük taşıyordu. Bu yükün ağırlığı yüzünün çizgilerine, gözlerinin rengine aksetmişti. Şimdiye kadar yaşadığı her şeyi unutmuş, geçmişi, hafızası birdenbire sisler arkasında kalmıştı. Sinirleri bir yay gibi gerilmişti. Artık söylenenleri duymuyor, kulaklarında çınlayan dehşetli uğultu bütün sesleri duymasına engel oluyordu. Ağzının açılıp kapanmasından Göyüşov’un hâlâ konuşmaya devam ettiğini anlıyordu. Duymadığı, anlamadığı sözler suratına doğru tükürüldükçe zayıf, güçsüz parmaklarının keskin pençelere dönüştüğünü hissediyordu. Pençelere dönüşen bu parmaklar artık onu dinlemiyor, sanki başka birisi tarafından yönetiliyordu. Bilinmeyen bir varlık sanki içine girip orada oturmuştu. Artık buna katlanamayacağını anlıyordı. İçindeki bilinmeyen varlık, onu gizli bir güçle harekete mecbur ediyordu. Bu varlığın bütün vücuduna hâkim olmaya başladığını hissediyordu. Kendiliğinden gerilen, pençeye dönüşen parmaklarına baktıkça korkuyla ürperiyordu. Ne kadar uğraşsa da ellerini, parmaklarını açıp gevşetemiyordu. Sanki tırnakları da uzayıp keskin birer bıçağa dönüşmüştü. O, sanki kendisini uzaktan seyrediyor, içindeki bilinmez varlığın hareketlerini izliyordu. 

Bak işte, elleri yavaşça toprağa doğru uzanıyor, ne kadar uğraşsa da toprağa doğru uzanan ellerini durduramıyor. Bu eller, alışılmadık bir çeviklikle toprakta gezinmeye başlıyor ve bir yerlerden bir demir parçası buluyor. Eller toprakta gezinmeye devam ederek yavaşça demir parçasına doğru uzanıyor. Fakat onun, ellerine karşı koymaya gücü yetmiyor. Aman Allahım, parmakları o demir parçasını nasıl da kavradı. Bütün kin ve nefreti sanki parmaklarının ucunda birikmiş, elleri âdeta ateş kesilmişti.

– Aaahhh!

Aman Allahım, eller bu demir parçasını nasıl da fırlatıverdi! O kadar ağır olan bu demir parçası havada uçarak bir bıçak gibi Göyü­şov’un şakağına saplandı. Az önce yaptığı gibi kenardan kendisini seyrediyor, bu dehşetli olayın nasıl biteceğini merak ediyordu. Göyüşov yere yıkılınca kendisinin de kontrol edemediği bir titremeye yakalanıp yaprak gibi sarsıldığını, bu titremeden bir türlü kurtulamadığını farketti. Ve o titreme sırasında bir anda, sabahtan beri onu yöneten bu sırlı, göze görünmez kuvvetin varlığından koparak ayrılmak üzere olduğunu anladı. O, yere yığılıp kanlar içinde çırpınan insanı değil, bir duman gibi vücudundan kopup ayrılan o bilinmez varlığı görüp hissediyordu. Bu korkunç manzaradan başı dönünce düşmemek için gözlerini kapattı. Epey sonra gözlerini açtığında, baş dönmesi geçmişti. Göyüşov’un kanlar içinde çırpınan cesedi, az önce rüya gibi görünen dehşetli olayın gerçek olduğunu kendisine hatırlatıyor ve onun bu acı gerçekten kurtulmaya gücü yetmiyordu.

Aman Allahım, şu kan kokusuna, şu renge bir bak! Nasıl da durup sakince bakabiliyor? Bir zamanlar kan gördüğünde sararıp solan, sarsılıp takatini yitiren, neredeyse baygınlık geçiren oydu, peki şimdi ona ne olmuştu? Meğer insan tamamen kandan oluşmaktaymış. Baksana, aktıkça akıp gidiyor. İnsanın akan kanı durmazsa bu kanla birlikte kendisi de tamamen akıp tükenirmiş. Hemen şurada çırpınıp yığılıveren cesede baktıkça insanoğlunun bembeyaz vücudunda kıpkırmızı kan taşıdığına inanmıyor, inanamıyordu.  

Damar­larından akıp giden bu kan dipdiri, canlı bir şeydi. Peki, insana hayat veren, hareketlilik veren bu kan, niçin onu korkutuyordu? Kanın renginde, kokusunda ne vardı ki böyle ürkütücüydü? Belki de insanın içinde hayatı temsil eden kanın vücuttan akıp gitmesi zaten hayatın, ruhun ve hafızanın akıp gitmesi demekti. Belki de insan vücudunda yaşam kaynağı olan kanın bir diğer yüzünde de ölüm gizlenmekteydi. Belki de insanı sarsıp korkutan ölümün kanda gizlenen yüzüydü. Yoksa vücudunda gezdirdiği kan, insanı neden korkutsundu? İnsan niçin kandan korkup çekinmeliydi? İnsan kandan korkuyorsa aslında kanda gizlenen ölümden de korkmuş olmuyor muydu? Çünkü insan yalnız ölüm karşısında böyle sarsılabilirdi.

Bir de kanın kokusu, iliklerine kadar işleyen bu dehşetli koku, burun direğini kırmakta, yüreği âdeta ağzına gelmekteydi. Belki de başka zaman olsaydı bütün yediklerini içi dışına çıkıncaya dek çıkarabilirdi, fakat şimdi kan korkusu onu kusmaktan alıkoymuştu. Ve hâlâ yerde çırpınan, çırpındıkça takati kesilen ceset gözlerinin önündeydi. Şimdi bile her hatırladığında bütün ruhu, bütün varlığı sarsılmaktaydı. Bu olay aniden başlamış, birden gerçekleşmiş ve hemencecik de bitivermişti. Öyle ani olmuştu ki kendisini toparlamaya, nerede olduğunu ve ne yaptığını düşünmeye fırsat bulamamıştı. Cesetten uzaklaşmak istiyor, fakat yapamıyordu, onu kan tutmuştu. Sanki ayakları toprağa çivilenmişti ve yaptığı cinayeti tekrar tekrar izlesin diye sırlı, görünmeyen bir el onu tutmaktaydı. Tutmaktaydı ki yaptığı cinayetin ağırlığını, büyüklüğünü tekrar tekrar duyup bilsin, canı acısın. Tutmaktaydı ki…

Peki, bu acı gerçeğin tesadüfen olduğunu düşünmekte haklı mıydı? Sonu kanla, ölümle biten bir iş, rastgele bir tesadüfle gerçekleşebilir miydi? Neresinden bakarsa baksın buna inanmıyor, inanamıyordu. Belki de yıllar boyunca katlanarak, daha beterine sabrederken içindeki dayanma gücü ve sabrı damla damla tükenmiş, eriyip gitmişti. Belki de bu sebeple o anda, o dakikada kendisine hâkim olamamış, sabredip dayanamamıştı. Kör düğüme dönen bu sorular onu yorup tüketiyordu. Ne kadar düşünse de bu soruların kıskacından kurtulamıyor, sakinleşecek bir çıkış yolu bulamıyordu.

Şimdi, aradan geçen zamanın verdiği soğukkanlılıkla, yaşanan o olayı yeniden hatırladığında, nasıl bir günah işlediğini tam anlamıyla idrak edemiyordu. Ömür yolunda, nasıl da böyle aniden uçurumlar oluşmuştu? Gittikçe büyümekte olan bu uçurumu artık hiçbir güç aradan kaldıramazdı. Ömrünün düne kadarki aşaması, uçurumun öbür tarafında, uzak, mavimsi sonbahar sabahında kalmıştı. Şimdi tren hareket ettikçe onu geçmişinden alıp götürüyor, ömrünü kesip geçen uçurum daha da büyüyor ve aşılmaz oluyordu.

Düne kadar tren, geminin üstündeydi. O sırada gözleri, gün boyunca ucu bucağı görünmeyen mavi sulara dalıyordu. Ah, yıllarca sahilinde yaşadığı bu denizin sonu, nihayeti yokmuş, öyle uzandıkça uzuyormuş. O ise bunu bilmiyor, denizin böyle büyük olabileceğini aklına bile getirmiyormuş. Gemi denizin dingin, fırtınasız sularını yararak ilerliyor, pervanelerden çıkan suyun şırıltısı zorla duyuluyordu. Keşke şimdi denize dalabilseydi. Mavi ve dingin suların koynunda yoruluncaya değin yüzer, sonra kendini denizin gözyaşı gibi billur sularına teslim ederdi. Öylece sırtüstü uzanır, ömrünün en güzel günlerini anardı. Yıllarını boş yere harcadığını hatırlamamak için bunu yapardı. Asla feryad etmez, kimseyi yardıma çağırmaz ve Allah’ın kendisine bahşettiği bu mutlu ölümü beklerdi.  Fakat kimse bu mutlu ölümü ona bahşetmedi. Ah, şimdi o, kurşunlanarak ölmek yerine bu denizin koynuna atlamak, dalgalarla mücadele ederek ölmek, takati kesilinceye dek çırpınmak, ancak elleri ve kolları uyuştuktan sonra denize teslim olmak için neler neler vermezdi?

Gemi farkettirmeden ilerliyordu. Güneşin yandan çarpan ışıkları altında sular parlıyor, gözlerini kamaştırıyordu. O, kendisine verilen kurşunlanma cezasının uygulanması için denizin ortasından geçirilip bilinmeyen bir yere götürüleceğini aklına bile getirmezdi.

Kurşunlandıktan sonra ölünün başının kesilerek göğsü üzerine konduğunu ve bu halde resminin çekilerek ailesine gönderildiğini duymuştu. Muhtemelen onun da böyle bir resmini çekip ailesine göndereceklerdi. Ve hafiften dalgalanan bu denizin koynunda ölmek ona nasip olmayacaktı. Aman Allahım, o nasıl da bu mavi sulara teslim olmak, bu sularda ölmeyi istemekteydi.

Bütün gece boyunca treni taşıyan gemi denizde yüzdü. Sabaha doğru, uzaktan, bilinmeyen bir sahil şehrinin ışıkları göründüğünde uyuklamaya başladı. Uyandığında deniz artık geride kalmıştı. Tren, sahranın koynunda tıkırdayarak ilerlemekteydi. Trenin denizden ayrılmasıyla onun mavi sularda ölme ümidi de farkında olmadan kaybolmuştu.

Tren uğultuyla sahranın ortasından geçip gitmekteydi. Bir süre sonra rayların uyku getiren tıkırtısını duymaz olmuş, kulakları bu sese alışmıştı. Yalnız ara sıra hızlıca ters yöne doğru hareket eden trenlerin sesiyle irkiliyor, bir anlık da olsa düşüncelerinden sıyrılıyordu. Karşıdan hızla gelen trenin vagonlarını saymaya başlıyor, ancak yarıya varmadan hesabı karıştıryordu. Bu durumda çok sinirleniyor ve sonuncu vagon geçip gidinceye dek gözlerini açmıyordu. Geçip giden tren raylarından çıkan gürültülerle birlikte ömrünün ve hafızasının da belli bir bölümü ondan uzaklaşıp yitiyordu. Demir parmaklığın arkasında bütün sahra, nihayetsiz kum denizi dalga dalga görünmekteydi.  Tren bu nihayetsiz kum denizini geride bırakarak ilerliyor ve onun geçmişini, ömrünün yaşanmış yıllarını, hatıralarını, şimdiye kadar var olan her şeyi geride bırakıyordu. Şimdi dünyadaki hiçbir güç onu acımasız bir şekilde geçmişinden koparan bu treni durduramaz ve asla da koparıldığı geçmişini geri döndüremezdi. Tren hareket ettikçe onunla geçmişi arasındaki yollar da tükenip kopuyordu. O, güçsüz, takatsiz bir mahpus olduğundan hiçbir şey yapamıyordu. Felek bu genç yaştaki adama düşman kesilmiş, hayatın sert, acımasız yüzüyle karşılaştırmıştı. Kendisi de farkında olmadan insanlık hakkı, yaşam hakkı elinden alınmıştı.

Tren önceki hızıyla sahrayı yararak ilerlemektedir. Sema ile kum denizinin kavuştuğu uzak ufuklar, güneşin altın sarısı rengine bo­yanmıştı. Sahra bütün kum tepeleriyle birlikte sapsarı bir renge bürünmüştü. Tren gitmektedir. O, şimdi bu sahranın ortasında, içinde bulunduğu bu trenin kaza yapmasını ne kadar çok istemektedir.  Yeter ki tren dursun, hareket etmesin ve o, geçmişinden, uçurumun öbür tarafında kalan ömründen ayrı düşmesin. Şimdi kendisini geçmişinden koparıp götürmekte olan bu trenin vagonlarından birindeyken o ölümden korkmuyor. Artık ölebilir, hatta her türlü ölüme de razıdır, yeter ki kurşunlanmasın.

Her şey, sahra da, bu engin kum denizi de, sararmakta olan bu güneş de ona parmaklıkların arasından görünmekteydi. Bundan sonra artık kurşunlanacağı ana kadar o, bütün dünyaya parmaklıklar arkasından bakacak, dünyayı parmaklıkların arkasından seyredecekti. Dünya ile kendisi arasındaki bu demir parmaklıkları artık kimse kaldıramazdı. Bir anlığına her şeyi unuttuğunda, bütün bunların bir rüya, bir hayal olduğunu, kendisinin kurşunlanarak idam cezasına çarpılmayıp tamamen özgür olduğunu; bu vagonda, parmaklıklar arasında değil, trenin tek kişilik özel bir kompartımanında, çok sevdiği bir şehre seyahat ettiğini düşünürdü. Bu düşüncenin etkisiyle pencerenin demir parmaklıkları da hafızasından, hatta gözlerinin önünden silinir; her şey gözleri önünde berraklaşır, her şey güzel görünürdü. Fakat ne yazık ki bir süre sonra dünya yine gözlerine parmaklar arasından görünürdü.

Tren tıkırtıyla ilerliyor, onu hayattan koparıp ölüme götürüyordu. Pencereden görünen manzaralar, hayattan ölüme doğru uzanan yolun manzaralarıydı artık. Arkada hayat, onun geçmişi durmaktaydı, karşıda ise onu bekleyen ölüm! Tren hayatla ölüm arasında hareket etmektedir. Rayların tekdüze sesi hayattan ölüme götüren yolun anbean kısaldığını hatırlatıyor.  Bu ses, zamanı öğüten saat sesi gibi sürekli beyninde yankılanıyor ve bir an bile buradan, bu düşüncelerden kopmasına izin vermiyor.

Olaylar nasıl da böyle gerçekleşti? Şimdi onun bu dünyada hiçbir söz hakkı yoktu. Bu haklarının hepsini tamamen kaybetmişti. Bundan sonraki ömrünün ölünceye kadar nasıl olacağı, nasıl biteceği onu asla ilgilendirmeyecekti. Elinden alınmış özgürlüğü ile birlikte dünyanın bütün yükü, bütün sıkıntıları onun omuzlarından alınmıştı.

Batmak üzere olan güneşin son ışıkları, sapsarı ışın hüzmesi halinde hücrenin duvarlarına yansıyordu. Sahrayı kaplayan sarı renk gittikçe koyulaşıyor, uzak ufuklara garip bir kızıllık çöküyordu.  Akşam hızla bastırıyordu. Az sonra güneş, sıcaklığını ve ışınlarını toparlayıp kum denizinin bitiminde saklayacak ve her tarafa koyu bir karanlık çökerek sahranın üstünde salınan masmavi semanın koynunda yıldızlar peyda olacaktı. Sonra ay doğacak, ayın ölgün ışığında sabaha kadar göz kırpmadan parmaklıklar arkasından kum denizini seyredecekti. Çünkü onun başka bir işi, başka bir meşguliyeti yoktu, sadece bunu yapmaya hakkı vardı. Kurşunlanma cezası gerçekleşinceye kadar ona yalnız dünyayı parmaklıklar arkasından seyredebilme hakkı verilmişti, yalnız demir, aşılmaz parmaklıkların ardından.

Tren sahranın koynunda, inadına hareket etmekteydi. Ah, keşke bütün bunlar bir rüya olsaydı; gecenin bir vaktinde aniden irkilip uyansa ve evinde, kirada yaşadığı o daracık duvarların arasında, karısı ve çocukları ile birlikte uzanıp yattığını görseydi. Karısı Züleyha’nın yorgunluktan yığılıp kaldığını, çocukların ikisinin de üstünü açtığını görse ve karısını uyandırmamak için yavaşça yataktan kalkarak çocukların üstünü örtseydi.

Gözlerinin önünde aniden beliren bu manzara bir anda kayboldu. Ah, kurşunlanarak idam! Yok, hayır, olamaz, bu bir rüyadır. Uyanacak, mutlaka bu rüyadan uyanacak. Bırak, biraz daha rüyası devam etsin. İnsanoğlunun, hayatta mutluluğun kıymetini bilebilmesi, mutlu olduğuna inanabilmesi için böyle rüyaları arasıra görmesi gerekir. Böylece mutluluğun, rahat bir şekilde yatmak, sakin bir yaşam, ev ve aile ile ilgilenmek olduğunu idrak eder. Buna inanmak, bundan emin olmak için bu korkunç rüyayı mutlaka görmesi gerekir. Aslında defalarca kan ter içinde korkunç rüyalardan uyanarak kalkıp oturmuş, saatlerce yatağının içinde toparlanmaya çalışmıştı. Bazen de sevinçten, rüyasının gerçek olmadığına sevindiğinden uyuyamamış, evden dışarı çıkarak sabahlara kadar gecenin karanlığında sokaklarda volta atmıştı. İyi ki bunların tamamı rüyadır ve rüyada gördüklerinin hiçbiri gerçek hayatta başından geçmemiştir diye içinden sevindiği zamanlar da olmuştu. Keşke şimdi de böyle olsaydı. Sabaha doğru bu rüyadan uyansaydı. Sadece bunun için bile her şeyini vermeye razıydı. Yeter ki bütün bu başından geçenler rüya olsun ve bunları sadece rüyasında görsün.  

Tren sahranın koynunda uğuldayarak hareket ettikçe bütün bu yaşananların rüya olduğuna dair inancını kaybediyordu. Eğer rüya idiyse bunun da bir sonu olmalıydı.  Fakat tren gece gündüz sahranın ortasında ilerliyor ve onun bütün ümitlerini böylece tüketiyordu. Böyle rüya olmaz, asla olamaz. Bütün acımasızlığı ve korkunçluğuyla bu bir gerçekti. Hayatın taş gibi sert yüzüydü ve hayatı olduğu renkte, olduğu gibi gösteriyordu. Aman Allahım, bu gerçek hayattı ve bütün bu olayların sebebi kendisi idi. Bütün bu cinayetleri o, hem de kendi elleriyle işlemişti. Ne olmuşsa onun eliyle, onun vasıtasıyla olmuştu. Ellerine bakıyor, işlediği cinayetin, kendisine rüya gibi gelen bu cinayetin izlerini arıyordu. Bu cinayet onun elinden çıkmışsa, elinde bir izi de kalmıştır diye düşünmekteydi. Ve aniden bunaldığını, vücudunu hararet bastığını fark etti. Bu onun tanıdığı bir histi. Aniden ümitsizliğe kapıldığında, güçsüzlüğünü ve çaresizliğini idrak ettiğinde bu hissi yaşardı. Sanki bu zamana kadar ölüme gittiğini, kendisine kurşunlanarak idam cezası verildiğini bilmiyordu ve ölümün kokusunu sanki şimdi duymaya başlamıştı. Bu küçük, tek kişilik vagon hücresinde bunalmaya başladı. Nefesi daraldı ve hemen şimdi havasızlıktan boğulup sesini kimseye duyuramayacağını ve imdadına kimsenin yetişmeyeceğini düşündü.

Gömleğinin yakasını parçalayıp yırttı. Fakat yine de nefesi yetmiyor, sanki görünmeyen bir el, gırtlağından tutup onu boğuyordu. Kalkarak hücrenin kapısını itekledi.  Kapının yerine sanki bir duvar örülmüştü ve vakti gelince bu kapının açılacağını düşünmek çok zordu. Yumruğuyla hücrenin demir kapısını dövmeye başladı. Hiçbir ses gelmiyordu. Böylesi yumruklamaya alıştıklarından mı yoksa gerçekten duymadıklarından mı kimse onu umursamıyordu. Bir anlık, vagonda kendisinden başka kimsenin bulunmadığını, kurşunlanarak idam cezasına değil, sadece ömür boyu tek kişilik hücre cezasına mahkûm edilmiş olabileceğini düşündü. Bütün ömrü, ıpıssız sahranın koynunda, meçhul bir karanlığa giden bu trende, bu küçük, bu daracık, tek kişilik hücrede geçecekti.

– Açııın! Diye öyle bağırdı ki kendi sesinden irkildi. Sesi sert, geçilmez duvarlara çarparak birkaç defa yankılandı. Bütün gücüyle hücrenin demir kapısını dövüyordu. Gazabı ve nefreti öylesine coşup kabarmıştı ki ellerinin kan içinde olduğunu bile fark etmiyordu.

– Kal-leş-ler, al-çak-lar! Diye sesleniyor ve yumruklarıyla kapıya vurarak bağırıyordu. Tren raylarından çıkan ritmik tıkırtılar onun sesini bastırıyor, duyurmuyordu. O ise ellerindeki kana ve sesinin duyulmamasına aldırmadan sürekli kapıya vurmaya devam ediyordu. Biraz sonra yorulmuş ve sakinleşmiş halde tahta oturağa çökerek vagonun tutkun, kirli penceresinden gecenin karanlığına, kimsesizliğine bakıyordu. Az önceki öfkesi geçip gitmişti. Ayın tutkun ışığında, sahra kederli ve korkunç görünüyordu. Sah­ranın büyüklüğüne ve sonsuzluğuna baktıkça bir anlığına kendisini bu genişliğin ortasında hissediyor ve hücrede olduğunu unutuyordu. Sanki sahranın bu genişliği de pencereden içeri doluyor, hücrenin dar, aşılmaz duvarını genişletiyordu.

Tren, sahrayı yararak ilerliyordu. Etrafta ufuk çizgisine dayanan kum denizinden başka bir şey görünmüyordu. Pencerenin önünde durup dışarı bakarken bazen kum denizinin tükeneceğini unuturdu. Trenin, bu nihayetsiz sahranın bir yerlerinde mutlaka duracağını ve kendisini aşağı indirip kurşuna dizeceklerini düşünüyordu. Fakat tren bir türlü durmuyor ve bu nihayetsiz kum denizinde âdeta yüzüyordu.

Artık dışarıyı seyredecek takati kalmamıştı ve yatarak biraz dinlenmek istiyordu. Bu nihayetsiz sahranın tekdüze manzarası onu ruhen yoruyor, dayanılmaz bir ümitsizliğe sevkediyordu. Ayaklarını uzatıp yatmak isterken yatakla duvar arasında bıçağı andıran ince bir metal parçasının bulunduğunu farketti.  Önce önemsemedi, artık onun için her şeyin sonu gelmişti ve bundan sonra hiçbir şeye zerre kadar ümidi yoktu. Fakat içindeki gizli bir kuvvet onu sarstı. Gönülsüzce eğilerek demir parçasını çekip çıkardı. Bu, el yapımı, saplı ve küçük bir testereydi. Önce gereksiz bir nesne olduğunu düşünerek aldığı yere fırlatmak istedi. Sonra aniden durdu ve bir şekilde ve birinin eliyle bu hücreye gelmiş olan küçük, el yapımı bu testereye bakarak kendisi de farkında olmadan tren penceresinin demir parmaklıklarını hayalinde bir bir kesmeye başladı.  Bir anlığına ışığı, aydınlığı ve sahranın, semanın boşluğunu parmaklıklar olmadan seyretti. Acaba, bunu kader mi buraya attırdı, yoksa bir tesadüf mü? Hayır, hayır, ne tesadüfü, tesadüfün burada işi ne? Şayet bu kaderin bir oyunuysa, belki de kesinleşmiş bir ölüm fermanını ani bir kurşunla yaklaştırmak istiyordur. Belki de son kez bu tatlı hayat uğruna bir sınavdan geçiyordu. Fakat neye yarar? Bu zamana kadar kaderden ne iyilik gördü ki şimdi ondan bir şeyler umsun? Evet, pencerenin parmaklıklarını keserek... Keserek mi? Nasıl, nasıl? Keserek kaçmak... Kaçmak mı?

          Kaçmak!

                    Kaçmak!

Aniden beyninde parlayan bu fikirden kalbine, bütün varlığına bir aydınlık doğdu ve bu aydınlıkta kendisini bekleyen ölümün vahşi, korkunç gölgesini gördü. Böyle bir fırsat bir daha ele geçmezdi. Şayet yakalanıp kaçma planı bozulsa da değişen bir şey olmayacaktı. Zira kendisi ölüme mahkûm edilmişti ve bir insan için bundan daha ağır bir ceza olamazdı. Artık ne şekilde olursa olsun penceredeki demir parmaklıkları testereyle keserek kaçmaktan başka çıkış yolu kalmıyordu. Zaman çok önemliydi ve ümitsizlikle dolu bu işte bir dakikanın, belki bir saniyenin bile önemi büyüktü. Hemen işe koyuldu. Aslında bu düşünce daha denizdeyken aklına gelmiş, fakat yalın elle demir parmaklıklardan kurtulmayı aklından bile geçiremediği için bu kadar uzun yolu beklemişti.

Günlerdir yemek yemediği için çok takatsizdi. Omzunda kalaşnikofuyla kendisine yemek getiren askerin demir tasta getirdiği berbat yemeği gördüğünde midesi bulanıyordu. Karısının yol için hazırladığı bohçada yiyecek bir şeyler olabilirdi, fakat canı yemek istemiyordu. Şimdi parmaklıkları kestikçe sanki kollarına kuvvet geliyordu.  Öyle azimle çalışıyordu ki zamanın nasıl geçtiğini dahi bilmiyordu. Zamanın yetmeyeceğini, menzile varıncaya kadar parmaklıkları kesip bitiremeyeceğini ve bütün çabasının boşa gideceğini düşünüyordu. Testere o kadar hızla hareket ediyordu ki ellerini bile görmek mümkün değildi. Vücudundan su gibi ter akıyordu. Demir parmaklıktan başka düşündüğü bir şey yoktu. İşte, artık çerçeveyi üç tarafından kesmiş, sadece bir tarafı kalmıştı. İşin zor kısmı bitmişti, bu parmaklıkları da keserse... Çalışırken testerenin de köreldiğini, önceki gibi iyi kesmediğini farkediyor. Fakat ara vererek testerenin dişlerine ve keskinliğine bakmak istemiyor. Bu kadar sıkışık durumdayken zaman kaybetmemesi gerekiyor.

Aniden kapıdaki gözetleme deliğinden birisi baktı. Testereyi ne zaman elinden düşürdüğünü hatırlamadı, farkında olmadan dizleri büküldü ve tahta oturağa çöküp kaldı. Omzundaki kalaşnikofuyla asker içeriyi gözden geçirdi. Gözlerini kapattı, kirpiklerini araladığı anda her şeyin anlaşılacağını düşündü. Aman Allahım, acaba etraf aydınlık mı yoksa alacakaranlık mı? Neden korkuyor ki zaten ölmeyecek mi? Korku hissi geri dönmüşse demek ki yaşama ümidi de geri dönmüştü.  Korku hissi geri dönmüşse, geri dönmüşse… Evet,  bu ümit geri dönmüşse, o hâlâ inanmaktadır, kurtulacağına inanmaktadır.

O tarafa bakmasa bile testerenin dışarıdan görülebilecek bir yerde olduğunu farkediyor. Farkedince de kulakları kalp atışlarından başka bir ses duymaz oluyor. Saniyeleri sayarken kendini tutamayacağını ve âni bir hareketin her şeyi ortaya çıkaracağını düşünüyor. Penceredeki parmaklıklara bakmak, hücrenin zeminini gözden geçirmek askerin aklına gelmiyor. Nefes almadan bekliyor, ne olacaksa bir an önce olup bitsin istiyor. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyor. Ama gittikçe hafiflediğini hissediyor. Gözlerini açmasa da artık tehlikenin savuştuğunun farkındadır. Yaşadığı acı olaylardan dolayı yıpranmış sinirlerine uymayan bir soğukkanlılıkla askere:

– Ne oldu, ne istiyorsun diyor.

–Hiç. Kaç gündür neredeyse kapıyı kıracak haldeydin. Şimdiyse sesin soluğun çıkmıyor. Acaba bir şey mi oldu dedim.

– Kendimi öldüreceğimden mi korkuyorsun?

– Her şey olabilir.

– Ne fark eder ki? Zaten ölüme mahkûm edilmişim.

– Bu durum farklı, ne şekilde öleceğin önemlidir. Ne ise, hoşçakal. Kapıdaki gözetleme deliği kapanıyor. Adım seslerinden askerin uzaklaştığını anlıyor. “Demek böyle, ne şekilde öleceğim önemliymiş, nöbetçi askerin sözleri doğru.”

Zemindeki testereyi alarak yeniden parmaklığı kesmeye başlıyor. Geçirdiği heyecandan dolayı çok yorulduğunu, önceki hızla çalışamadığını anlıyor. Nihayet son parmaklığı da kesip bitiriyor, demir çerçeveyi yavaşça yere koyuyor. Elinin tersiyle alnında ve şakaklarında biriken teri siliyor. Trenin hız kesip durmasını bekleyemiyor. Öyle olursa pencereden atlarken görebilirler. Önce bohçayı atıyor, sonra hücreyi son kez gözden geçirerek hızla pencereye çıkıyor ve kendisini karanlığın içine bırakıyor. Önce kanatlanmış gibi olağanüstü bir hafiflik duyuyor sonra da taş gibi yere çakılarak bayılıyor. Fakat kendine gelmesi uzun sürmüyor. Trenin penceresinden atlarken birileri tarafından görüldüğünü, biraz sonra herkesin olaydan haberdar olup sahra ortasında trenin durdurulacağını ve askerlerin peşinden geleceğini düşünüyor. Ne oldu, neden tren yavaşladı? Yoksa gerçekten de onu gördüler mi? Koşmaya başlasın mı? Peki, ne tarafa koşacak? Kaçıp kurtulmaya ümidi var mı? Acaba boşuna mı atladı, kaderden kaçmak boşunaymış. İçindeki bu ümitsizlik hissi o kadar güçlüydü ki bütün vücudu uyuştu ve tren uzaklaşıncaya kadar yerinden kıpırdayamadı. Trenin sesi çok uzaklardan duyulmaya başladığında ağır ağır başını kaldırdı ve derin bir nefes aldı. Sanki omuzalarından ağır bir yük kaldırılmıştı.

Vücudunda herhangi bir kırık olup olmadığını anlamak için ağrıyan yerlerini parmaklarıyla hafifçe kontrol etti. Sonra bohçasını bulmak için tahmini olarak yarım kilometre kadar geriye döndü.  Yoldan bir hayli uzağa düşen bohçayı omuzlayıp sahranın içlerine doğru yola koyuldu. Etraf zifiri karanlıktı. Başka zaman olsaydı karanlıktan korkardı. Ama şimdi, ölümün soğuk nefesinin ensesinden çekilmeye yüz tuttuğu bir zamanda bu korku ve ürperti boşunaydı. Bir an önce kaçıp kurtulmaktan başka bir şey düşünemiyordu.

Ölüm! İnsanoğlu, yaşadığı mutlu hayatın neşesinden, tadından başka bir şey hissetmeden uyur ve bir sabah uyanamaz. Ruh, göze görünmeden onun vücudundan ayrılır, geriye sadece kuru bir ceset kalır. O ise bunu bilmez, bunu hissetmez.

O, bu dünyada ölümün ne olduğunu çok erkenden hissetmişti. Daha çocukken dedesi öldüğü zaman ölümün siyah, korkunç bir şey olduğunu öğrenmişti. Gerçi dedesinin ölümüyle ilgili fazla bir şey hatırlamıyordu. Fakat onun ölümünden bir gün önce onunla ava gittiklerini dün gibi hatırlamaktaydı. Hâlâ bu olayı bütün ayrıntılarına kadar hatırlamasının sebebini anlamış değildi. Bunun sebebinin dedesinin ölümüyle ilgili olabileceğini düşünmekteydi.

O sabah, gece boyunca yağan kar, her tarafı bembeyaz bir örtüye bürümüştü. Karla kaplı ovada dedesi onun elinden tutarak yürüyordu. Uzaklarda, bembeyaz tepelerin üstünde sabah güneşi hareketsiz bir biçimde âdeta asılmıştı. Güneşe bakanlar onun ebediyete kadar bu tepenin üstünde asılı kalacağını zannederdi.

Dedesi, onun kavramakta güçlük çektiği bir olayı anlatmaktadır. Anlayabildiği tek şey olayın ölümle ilgili olduğudur. Dedesinin anlattığı o olay gibi ölüm de onun için karanlık ve anlaşılmazdı. Çocuk, dedesinin neden onun idrak edemeyeceği bu konuyu onunla konuştuğunu bir türlü anlayamamaktadır. Durmadan soru sormaktadır:

– İnsanlar niçin ölüyorlar dede?

– Yaşamaktan yoruldukları için.

– Sen de ölecek misin dede?

– Tabii ki. Benim ölmeme de çok az kaldı.

– Peki, o zaman beni ava kim götürecek dede?

– O zaman sen büyüyecek, delikanlı olacaksın. Kendin yalnız başına ava gideceksin.

– Dede, ben senin ölmeni istemiyorum.

– Kimse ölmek istemiyor kuzum. Ama bana bağlı değil ki. Her canlı bir gün ölür.

– Neden insanlar ölmek istemiyorlar dedeciğim?

– Hayat insanlara çok tatlı geldiği için, kuzum.

– Dede…

Lafının gerisini getiremeden ağlamaya başlıyor.

– Ne oldu kuzum?

– Ben ölmeyeceğim.

İhtiyarın çehresi tebessümle ışıklanıyor:

– Senin yaşanacak güzel günlerin ileridedir kuzum. Sen hayatın tadına henüz varmadın bile. İnşallah büyür, her şeyi o zaman anlarsın.

Acaba hayat neden tatlıdır? Ömrün, hayatın nesi tatlıdır ki onu böyle övüyorlar? Şayet hayatın güzel günleri ilerideyse neden herkes ömrünün erken yaşlarına geri dönmek ister?

Ne kadar kafa yorsa da çocuk aklıyla buna bir türlü anlam veremiyordu. Şu anda bunları düşünürken çocukluğunu, yetmiş yıl önce dedesinin elinden tutarak karla dolu ovada yürümelerini hatırladığını farketmiyordu bile. Dedesinin omuzundaki heybenin ona da kendi dedesinden kaldığını bilmiyordu. Onun elinden tutarak ovada yürüyen bu ihtiyarın, aynı zamanda yetmiş yıl önce bu karlı ovada dedesinin eldinden tutup yürüyen bir çocuk olduğunu nasıl bilebilirdi?

– Acıktın mı yavrum?

– Evet, dedeciğim.

Dedesi, sol omzundaki heybeden dürülmüş yufkayı çıkarıp çocuğa veriyor ve soğuk havada onun iştahla yemesini seyrediyor. O yedikçe ihtiyarın gözleri mutlulukla parlıyor. 

– Su istiyorum, dedeciğim. İhtiyar, heybeden su dolu şişeyi çıkarıp çocuğa veriyor. O da şişeyi başına dikerek içiyor ve dedesine geri veriyor. Kar üstünde iz bırakarak yürüyorlar. Dedesi sol eliyle omzundaki tüfeğin kayışını tutmaktadır.  Her tarafı kaplamış olan kar, güneşin yan gelen ışıklarıyla parlamaktadır. Aniden üstü karla örtülmüş çalıların arkasından bir tavşan çıkıyor.

– Dedeciğim, baksana tavşan! Bak, bak.

Öylesine sevinçle bağırıyor ki dedesi irkiliyor. İhtiyar, tüfeğini omzundan indirip nişan alıncaya kadar tavşan epey uzaklaşıyor. Tüfeği göğüs hizasında sağa sola hareket ettirmesinden ihtiyarın gözlerinin iyi görmediğini hissediyor. Nihayet tetik çekiliyor ve patlama sesi karla kaplı düzlüğe yayılıyor. Tavşan yaralansa da düşmüyor. Bembeyaz karın üzerine tavşanın kırmızı kanı akıyor. Tüfek ateşiyle birlikte uzaklardan onun şimdiye kadar duymadığı uluma sesleri yükseliyor.

– Bu ne sesi böyle, dedeciğim?

– Kurt sesi, yavrum.

– Neden böyle uluyorlar?

– Beni çağırıyorlar.

– Nereye çağırıyorlar seni, dedeciğim?

– Ölüme.

– Ölüme mi?

– Evet, benim ölümüm yaklaştı.

Dehşetle irkiliyor. Soğuk bir sızı, kurşun gibi varlığını delip geçiyor. Uzaklardan gelen bu uluma seslerinin ihtiyarı büyüleyip götüreceğinden ve bu karla kaplı ovada yapayalnız kalacağından korkuyor. Bir anda benliğini saran bu düşüncenin korkusuyla farkında olmadan dedesine dönerek “Gitme, dedeciğim, ben korkuyorum!” diyor.

– Ne demek yavrum, ben seni bırakıp gider miyim hiç?

Uluma sesleri gittikçe yaklaşıyor ve daha açık duyuluyor. Dedesi teselli etmeye çalışsa da o, bir türlü sakinleşmek bilmiyor. Korkudan tüyleri diken diken oluyor ve dizlerinin bağının çözüldüğü için ayakta durmakta zorlanıyor.

– Dedeciğim, beni kucağına al!

– Korkma, kuzum. Benim yanımda hiçbir şeyden korkma. Deden sağ iken sana dokunamazlar. Hele bir yaklaşsınlar, onlara öyle bir ders vereyim ki kıyamete kadar unutamasınlar.

– Yok, dedeciğim, korkuyorum, beni kucağına al!

– Sana korkma diyorum ama.

– Yoook! Korkuyorum. Aniden duyulan uluma sesleriyle irkilip dedesine sığınıyor. Dedesi onu kucağına alıyor. Tüfek ve heybe ile birlikte, dedesinin onu taşımakta zorlandığını hissediyor. İhtiyarın yüzündeki ışık, torununu kucağına almasından duyduğu mutluluğu gösteriyor. Fakat bu hareketiyle çocuk, dedesini tekrar geçmişe götürdüğünü bilmiyor. Yetmiş yıl önce kendisi de çocuk olan dedesinin, bu uluma seslerinden korkarak aynen burada kendi dedesinin kucağına sığındığını bilmemektedir. Uluma sesleriyle ölüme çağrılan dedesinin de bir zamanlar kendi yaşındaki, kendisiyle aynı düşüncede olan bir çocuk olduğunu bilmiyor.

Bu olaydan bir gün sonra dedesi ölmüştü. Ama epey uzun bir süre o, ölümün karla kaplı ovada yürümek, tüyler ürperten uluma seslerini duymak ve sonra insanların gözünden kaybolmak, hatta bir daha görünmemek üzere kaybolmak olduğunu sanmıştı.

Peki, neden ölüm hakkında bu kadar erken düşünmeye başlamıştı? Öm­rünün o uzak, tasasız, dünyanın oyundan ibaret olduğunu zannettiği yıllarında, ölüme şimdiki kadar yakın olmadığı zamanlarda, onun varlığını bu kadar yakından hissetmişti.

Şimdi sahranın sonsuzluğu ve hudutsuzluğuyla insan ömrünün kısalığı arasında uzak bir bağlantı vardı. Bu bağlantı onu ölüm hakkında düşüncelere sevkediyordu. Peki, o zaman? O zaman niçin bu korkuyu kendisinden uzaklaştıramıyor, en tasasız günlerinde bile ölümün varlığını, kaçınılmazlığını unutamıyordu? Ve zaman geçtikçe ölüm hakkındaki düşünceleri kendisinden uzaklaştıramayacağını anlıyordu. Belki de bu, hayata başlamanın ölüme hazırlanmak, ölüme yaklaşmak, ölümle barışmak olduğunu erken yaşta anlamış olmasıyla ilgiliydi. Ama hayır! Buna inanmıyordu. İnsanın hayata doğru dürüst başlamadan bile zihninin, düşüncesinin ölümün soğuk rüzgârıyla titremesine inanamıyordu. Sonraları büyüyüp bazı şeyleri anlayacak yaşa geldikten sonra ölüm hakkındaki düşüncelere alışmış, ölüm, onun nazarında ürkütücülüğünü kaybetmişti. Bir zamanlar bu düşünceleri kovup kendisinden uzaklaştırmak için çektiği bütün sıkıntıları da unutmuştu. Artık ölüm düşüncesi onu korkutmuyor, hatta kendi defin merasimini bile hayal etmekten çekinmiyordu.

İşte, kışın soğuk günlerinden biridir, ayaz insanın kemiklerine kadar işlemektedir. Kabristanlık kalabalıktan geçilmiyor. İnsanlar onun cenazesini omuzları üstünde getirip mezarlığın en ücra, gözden gönülden ırak bir yerinde ıslak toprağa gömüyorlar. Kabrin bir tarafında yan yatmış, henüz toprağa gömülmeden duran mezar taşında kendi adını, soyadını, doğum ve ölüm tarihini görüyor.

Annesinin mezarlığa gelmesine izin vermemişler, yarı yoldan geri çevirmişlerdi. Kadınların defin günü mezarlığa gelmesi geleneğe aykırıdır. Ama o, annesinin uzaktan, çok çok uzaktan gelen ağlamasını duyuyor. Babası ise mezarlıkta, aynen büyük oğlunun defni sırasında yaptığı gibi insanların arasında durmaktadır.

Bir gecede, saçlarından kirpiklerine kadar bütün tüyleri bembeyaz olmuş, beli bükülmüş ve bu haliyle doksan yaşındaki ihtiyarı andırmaktadır. Yüzünün donmuş, asla bir daha açılmayacak çizgilerinden insan olarak bu dünyaya geldiğine duyduğu pişmanlık açıkça okunmaktadır.

Üstü toprakla örtüldükçe insanların gittikçe azalan, cılızlaşan seslerini duyuyor, sonra her şey uğultuya dönüşüyor. Defin töreninin bittiğini, mezarlığın boşalmaya yüz tuttuğunu uzaklaşan adım seslerinden anlıyor. Sonra günlerce yalnız kalıyor. Kulaklarında ne bir ses, ne bir tıkırtı. Ne geceyi farkediyor ne de gündüzü. Sadece zulmet, ebedi zulmet, sonsuzluk… Ara sıra mezar taşına vuruluyor. Anlıyor ki ihtiyar anne babası mezarını ziyarete gelmişler. Onların gözyaşları topraktan süzülerek göğsünü ıslatıyor. Elini uzatarak göğsüne damlayan gözyaşlarını okşamak istiyor. Fakat ne kadar uğraşsa da kolunu kaldıramıyor. Ebedi olarak öldüğünü, kabre konduğunu ve toprak olmaya yüz tuttuğunu o zaman anlıyor.

Bazen babası ağlayıp içini dökmek için mezarına yalnız başına gelir. Karısının yanında gözyaşı dökmeyi kendisine yakıştıramıyor. Yerden sert bir toprak parçası alarak mezar taşına vuruyor. “Oğul, oğul, diyor. Benim, Cafer’im. Eliş oğlu Cafer. Senin özbeöz babanım. Mezarını ziyaret etmeye, seni hatırlamaya geldim. Dün de kardeşinin mezarına gittim, belki rahatlarım diye hava kararıncaya kadar oturup ağladım. Ama rahatlamak ne mümkün?  Bir türlü içim rahatlamıyor. Sizden sonra, yiyip içtiklerim bana zehir oldu. Hayatı da kendime haram ettim, oğul! Oğlum, neden beni yalnız bırakıp gittiniz? Beni işitiyor musun oğul? Bütün gücüyle bağırıyor, belki babası duyar diye, fakat ses dalgalanarak sadece yerin altına doğru iniyor, iki adım ötedeki babasına bir türlü ulaşmıyor.

Ölümünden sonra ihtiyarların başbaşa vererek her şeye kayıtsız kaldıklarını, ömrün, hayatın eski tadını kaybettiğini ve onlar için hiçbir değerinin kalmadığını görüyordu. Günlerini sayan, hayatı gereksiz bir şey, yapmak zorunda oldukları bir iş gibi tamamlamaya çalışan ihtiyarlar, onun kıyafetlerini ortadan toplayıp bir yerlere sakladılar. Sakladılar, fakat atmadılar ve kimseye de vermeyi düşünmediler. Zira bunu evlatlarına karşı bir ihanet sayıyorlardı.  Birbirlerinden gizlice bu kıyafetleri kokluyor, evlatlarının kokusunu kıyafetlerinden alıyor ve üstüne gözyaşı döküyorlardı.

Yürüdükçe ayaklarının altında hışırdayan kumun sesi tekdüze bir ritme dönüşerek sinirlerini rahatlatıyordu. Böyle yürümek onu yormuyor, aksine ağrılarını canından, damarlarından söküp çıkarıyor, hafızasını tazeliyordu.

Annesi, eşi ve çocukları garda bekliyorlardı. Önceki gün binbir zorlukla onlara haber göndermiş, ne zaman, hangi trenle gönderileceğini bildirmişti. Şimdi onu arabadan indirip trene bindirdiklerinde, kendisini son kez görebilmek ümidiyle erkenden gelmişlerdi. Annesi başına simsiyah bir örtü örtmüş, tanımadığı bir adam ise kolundan tutmuştu. Karısı biraz ötede kucağında bebekle dikilmiş, büyük kızı ise ona sığınmıştı. Araba durur durmaz hemen ileri yürüdüler. Ama asker onları yaklaştırmadı, karısını kucağındaki bebekle göğsünden iterek geri çevirdi. Suratı öyle bir renk aldı ki bir anda etrafındakiler korkarak geri çekildiler. Nefret ve gazabını içine hapsettiği zamanlarda hep böyle olurdu. Dişlerini gıcırtıyla sıktı. İçinden parçalandığını, içindeki uzuvlarından birinin kanayarak kanın içine yayıldığını zannetti.

– Alçak, dedi. Sen hangi hakla kadına el kaldırıyorsun?

İki asker kollarından sıkıca kavramıştı. Sözler ağzından köpük misali taşmaktaydı. Nasıl ileri atıldıysa bileklerindeki demir kelepçeler etini kanattı. Ne kolundan tutan askerler, ne de karısının göğsünden iten o subay konuşuyordu.  Hiçbir şey olmamış gibi durup bakıyorlardı. Bir şey tıkaç gibi boğazına dayanmış, onu boğuyor, nefes aldırmıyordu. Sanki bütün azaları kontrolünü kaybetmişti. Ne kadar uğraşsa da vücudundaki titremeyi durduramıyordu.

Hafızasındaki her şey mavi, tutkun bir dumana bürünmüştü. Gardaki hareketlilikten trenin yaklaşmakta olduğunu anladı. Kollarından tutan eller onu trenin duracağı noktaya doğru çekmeye başladı. Ayaklarını kaldıramıyor, bu sebeple onu sürükleyerek götürüyorlardı. Tren, ağır ağır istasyona girip durdu. Kapılar açıldı. Kolunu tutanlardan birisi bir şeyler söyledi. Hiçbir şey duymuyor, öylece durup bekliyordu. Onu yavaşça ittirdiler. Ayağını merdivene koymadan geri dönüp baktı. Annesi âdeta bir heykel gibi kaldırımda öylece duruyordu. Öyle yaşlanmıştı ki tanımak mümkün değildi. Karısı iyice yaklaşmıştı. Kucağında bebeği, minik Aysel’i uyumaktaydı ve babasının dönmemek üzere ömründen, talihinden çıkıp gittiğinden habersizdi. Büyük kızı Günay ise bir elinde elma tutmuş, öbür elini ise vedalaşırcasına sallıyordu. Onun da aklı ermiyordu ve büyük ihtimalle babasının her zamanki gibi bir yerlere ya gezmeye ya da iş seyahatine gittiğini düşünüyordu. Her zaman, yola çıkarken kızı ona pek çok sipariş verirdi. Nedense bugün bir şey istemiyordu. Aniden kızı ona doğru yürüyerek elindeki elmayı uzattı:

– Baba, al dedi. Yolda yersin. Evde yine var. Kalbi sızladı. Bileklerinde kelepçe olduğundan elmayı alabilmek için iki elini de ileri uzattı.

– Ellerini neden bağladılar baba, diye kızı sordu.

Bu soruya nasıl cevap versin, aklı ermeyen bir çocuğa ne anlatsın? Cevap olarak ne dese iyi olurdu? Üstelik bu, bundan sonra babasız, yetim büyüyecek olan kızıyla son sohbeti, son görüşmesidir.  Gerçekten de bu, kızıyla olan son görüşmesi miydi?

Çocuk, merak ve hayret dolu masum gözleriyle onun ellerine bakarak cevap bekliyordu. Bu son görüşmeleriyse, çocuğuna vereceği son cevabı da bu olacaktı. Lafı dolaştırmak istese de başarılı olamadı. Sanki karısı onun cevap bulamadığını farkettiği için gözyaşları içinde kızını çağırdı. Bunu bekliyormuş gibi kendisi de hemen:

– Annenin yanına koş, seni çağırıyor, dedi. Ve bir anlığına gözlerini karısından, çocuklarından, onlardan az ötede dikilip duran annesinden ayırıp son defa bu yerlere, mavimtırak sonbahar sabahında üşüyen evlere, ağaçlara, bulutlara baktı. Bunlar onun şimdiye kadar yaşamış olduğu hayatıydı ve sanki bırakıp gitmek zorunda olduğu bu hayatı, bir bakışta hafızasına kaydetmek istiyordu. Baktı, baktı… Bir anda bütün ömrü bir sinema şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Sonra geri bakmadan merdivenleri çıktı. Çocuk bir şeyleri farketmiş olacak ki aniden çılgınca haykırmaya başladı:

– Durun, durun, babamı nereye götürüyorsunuz? Bırakın, ben de gideceğim. Baba! Baba! Gerisini duymadı, hücrenin şakırtıyla çarpılıp kilitlenen kapısı ses geçirmiyordu.

Aniden vücudunun bitkin düştüğünü farketti. Bohçayı başının altına koyup yattı. Ancak uzun süre uyayamadı. Son birkaç ayda yaşadığı olaylar onu yormuş, beynini ve düşüncelerini yıpratmıştı. Artık hiçbir şeyi düşünmek istemiyor, geçmişteki her şeyi zihninden ve hafızasından silmeye çalışsa da bunu bir türlü beceremiyordu.

Bir zamanlar işlerin yoğunluğundan başını kaldıramazdı. Ailesi ve çocuklarıyla ilgilenmek için vakit bulamaz, daha doğrusu işini bırakıp da onlara zaman ayırmayı düşünmezdi. Meğerse hepsi boşunaymış. Şimdi hiçbir yere yetişmesi gerekmiyor, üstelik ömrünün yaşanacak günleri de onu bekliyordu.

Sahranın derinliklerinden ilginç bir uğultu duyuluyordu. Bu uğultu su misali içinden akarak, süzülerek bitip tükenmeyen bir sesle geçip gidiyordu. Henüz son anda eline tutuşturulan bohçayı açmamıştı, içinde ne olduğunu bilmiyordu. Yiyecek mi koymuşlardı yoksa yedek iç çamaşırı mı? Başka ne konabilirdi ki?  Her halde ölümüne kadar kullanabileceği şeylerdi.  Zaten karısı bohçayı hazırlarken onu ölüme gönderdiğini bilmekteydi. Ertesi günü düşünmüyor, daha doğrusu düşünemiyordu. Düşünceleri daha durulmamış, bir düzene girmemişti. Zihni, düşünceleri gece gibi, zulmet gibi karanlıktı. Ve bu karanlığın, zulmetin koynunda ışık adına, nur adına küçük bir yıldız, küçük bir parıltı görünmemekteydi. Her şey bu sırlı ve dumanlı zulmetin içine saklanmıştı. Bütün yaşadıkları saçma sapan bir rüyayı anımsatıyordu. Birbirinin peşi sıra gerçekleşen olaylar, minik kızının ölümü ve defnin üstünden fazla bir zaman geçmeden meydana gelen bu cinayet, günlerce aralıksız devam eden mahkemedeki tekdüze, bıktırıcı sorular, kaçınılmaz olan infazın pençesinden beklenilmeyecek şekilde kurtulması, uykusuzluk (yemek ihtiyacını tamamen unutmuştu) ve bunların tamamı birikerek bütün hissiyatını dumanlandırmaktaydı.

 

 

 

 

 

II. Bölüm

 

Karşısında hiç kendisinin de bilemediği karanlık ve girift bir ömür yolu vardı. Bu karanlık ve girift yolların onu nereye sürükleyeceğini bilmiyordu. Yolların gittikçe tükenmeyeceğini, acı bağırsak gibi habire uzayacağını bilmiyordu. Bahtına, kaderine neyin yazıldığından habersizdi. Yarın, öbür gün, bir ay, bir yıl sonra onu nelerin beklediğini bilmiyor, bilmiyor, bilmiyordu.

Sanki dalgalar onu denizin ölüm kokan koynundan uzak, yabancı bir adaya atmıştı. Burada neyle karşılaşacağı dünyanın kendisi kadar meçhuldü ve onu yoracak karanlık günlerin ağırlığı omuzlarına çökmekteydi. Bugünüyle, yarınıyla bir araya getirildiğinde adına hayat denen o gelecek günler.

Etrafta öyle bir sessizlik hüküm sürmekteydi ki sahra boyunca uzanan raylar olmasaydı, bu yerlere insan ayağı bastığını düşünmek imkânsızdı. Tren raylarının uzaklaştıkça kaybolmaya yüz tutan tıkırtıları, ölümün varlığına sinen kokusunu ve korkusunu da kendisiyle götürüyordu.  Trendeyken, ölümün yaklaşmakta olan soluğunu duyduğu süre zarfında yalnızca kaçmayı, kaçıp kurtulmayı düşünüyordu. Şimdiyse, tamamen ümitsiz olan bu durumdan kurtulduktan sonra yeni, öncekinden daha tatlı bir hayatın başladığını hissediyordu.

Zaten gergin olan sinirleri bu olaydan sonra tamamen bozulmuştu. Durup dururken kendini kaybediyor, titremeye başlıyor ve ter içinde kalıyordu.  Farkında olmadan bir anda elini ve kolunu sallayarak konuşmaya başlıyor, ısrarla bir şeyleri ispat etmeye çalışıyordu. Konuşurken aniden sinirleniyor, bağırarak küfürler savuruyordu. Bazen saatlerce kendine gelemiyordu.

O olay uzak, çok uzak bir mazi gibi hafızasının derinliklerine işlemekteydi. Ve o olay, hafızasının derinlerine işledikçe çok uzak bir olaymış gibi masala dönüşüyor, bir zamanlar bu cinayetin kendi eliyle gerçekleştiğine inanmıyor, inanamıyordu. Her şeyin gözleri önünde gerçekleştiği bu olayı bir gözlemci olarak dışarıdan seyrettiğini ve bu cinayetle kendisinin asla bir ilgisinin olmadığını zannediyordu. Ve iyi ki o, bütün bu yaşananların dışındaydı. Kendi düşüncelerine aldandığı zamanlarda bir anlık da olsa seviniyor, içinde ümit ve teselli duyguları yeşeriyordu. Fakat bu düşünceler rüyaya benziyordu, tatlı, gerçek dışı ve mutlu sonla biten rüyalara. Ani bir irkilme, bu rüyaları alt üst ettiği gibi o da düşüncelerine kandığını bir çırpıda anlayıverirdi. Böyle zamanlarda hafızasının en aydın, en ışıklı katlarına bile duman çöker, ne yapacağını bilemezdi. Geçmiş korku dolu, gelecek karanlık, hayatın yelkeni ise bahtın elindeydi. Kaderin kendisi için belirlediği rolü oynamaktan başka yapacak bir şey yoktu.

Dünya kendi ekseninde dönüyor ve binlerce yıl daha böyle dönecekti. Gecenin arkasından sabah olur veya tam tersi; gâh ışık karanlığı boğar, gâh da karanlık ışığı ve dünya durdukça zaman da bu mecrada devr ederdi. Yok, aslında hayat, insanın düşündüğü kadar girift değil. İnsan, hayatın gerçeklerine ne büyük acılar yaşadıktan sonra alışıyor. Fakat onun hafızasında hayat denen sert ve amansız bir dünya var olmakta ve bu dünyanın cazibesi onu kendi ekseninde tutmaktaydı. Bu cazi­beden kurtulabilecek miydi? Yoksa ömrü boyunca buna mahkûm muydu? Hayatının geri kalanına ebedî anlamını kaybetmiş bir şekilde mi devam edecekti? Aman Allahım, gel de bu açmazdan kurtul!

Kendi düşüncelerinden bile korkmaktaydı. Yorulduğundan değil, sadece son birkaç ay boyunca geçirdiği sinir bozukluğundan kurtulabilmek için hiç olmazsa biraz uyuyup dinlenmek istiyordu. Fakat bir türlü uyku tutmuyordu. Ay doğmuş, gece bembeyaz süt rengine boyanmıştı. Ayın ışığında sahra sonsuz, hudutsuzdu ve o, ayın semada gittikçe büyüdüğünü ve az sonra her yeri gündüz gibi aydınlığa gark edeceğini biliyordu. Onu bulacaklardı. Tanıyıp yakalaycaklar ve bütün çabası boşa gidecekti. Hayatında ilk defa ışık ve aydınlık yerine karanlık ve zulmeti tercih ediyordu.

Uzaktan, sahranın derinliklerinden bir trenin sesi duyuluyordu. Projektörün ışığı karanlığı âdeta eriterek uzayıp gidiyor, sahra boyunca acayip, büyülü bir manzara oluşturuyordu. Bir anda trenin ışık seline dönüştüğünü ve bu ışık selinin de treni karanlığın amansız ve korkunç pençesinden çekip kurtardığını zannetti. Tren uzaklaşıp da sahra önceki sükûtuna gark oluncaya kadar nefes almadan bekledi. Bir saatliğine bile olsa uyuyabilmek için bütün yaşananları zihninden, düşüncelerinden kovmaya, unutmaya çalışıyordu. Ancak gergin sinirlerini bir türlü yatıştıramıyor, zihnini durultarak karışık düşüncelerini bir mecraya yöneltemiyordu. Beynini kemiren düşüncelerin acısıyla uykuya daldığında sabah olmaktaydı.

Rüyasında, şehirdeki kiralık evinde, yatakta yattığını görüyordu. Gecenin bir vaktiydi ve bebek beşikte hiç durmadan ağlamaktaydı. Odanın öbür tarafında, kapı önünde uyuyan karısı bebeğin sesine uyanamıyordu. Uyandırmak için karısına seslenmek istiyor, fakat bir türlü sesi çıkmıyordu. Bebeği kucağına alarak sakinleştirmek için ayağa kalkmak istiyor, ne kadar uğraşsa da kalkamıyor, görünmez iplerle yatağa bağlandığını zannediyordu. Bebek ağlayarak elleriyle kendi yanağını koparırcasına tırmalamaktadır. Tırmaladıkça yanağı kızarıp şişiyor. Aniden beşikten sarkan yılanı görüyor. Bebeğin yanağındaki kırmızılığın yılanın ısırmasıyla oluştuğunu anlıyor. Sabahtan beri kısılan sesi bir anda açılıyor ve öyle bir bağırıyor ki evin tuğladan yapılmış duvarları çatlıyor.

Kendi bağırtısıyla gözlerini açtı. Yüzünde ve saçlarında sabahın ılık nefesini hissetti. Etraf aydınlanmadan demir yolundan ayrılmalıydı. Sahranın ortasında, böyle tenha bir yerde görülmesi şüphe doğururdu. Bu yüzden ayağa kalkarak bohçayı koltuğunun altına aldı ve yola koyuldu. Rastgele gidiyordu. Başını aşağı dikip yürüyor ve ayakları altında hışırdayan kumun sesinden başka bir ses duymuyordu. Bu yolun onu nereye götürdüğünü, kendisini nelerin beklediğini ve yeniden bir yerlerde imtihana tabi tutulup tutulmayacağını bilmiyordu. Bildiği bir şey varsa, o da demir yolundan uzaklaşması ve sahranın korkunç tren seslerini yutabileceği bir yerlerine gitmesi gerektiği idi. Yalnız bundan sonra nereye gideceğini düşünebilirdi.

Şafak söktükçe gözleri önünde değişen, yenilenen dünyayı seyrediyordu. Uzakta, güneşin doğduğu tarafta sema âdeta kan rengine boyanmıştı. O ise yürüyüşüne ara vermeden ağır adımlarla yürümekteydi. Önceden, daha çocukluk yıllarındayken güneşin doğuşu onda ilginç bir sevince sebep olurdu. Şafağın sökmesiyle, kızıl renge boyanan semayla birlikte onun içine de bir ışık ve aydınlık yayılırdı. Güneşin her defa yeniden doğuşuyla birlikte dünyanın tazelendiğini, insan ömründe ve kaderinde var olan bütün acı ve hüzünlerin geride kaldığını ve her şeyin yeniden başladığını zannederdi. Güneş doğuncaya kadarki kısmı zordu. Şimdiyse güneşin doğuşu onda tamamen farklı duygular uyandırıyordu. Doğan, yenilenen güneşle birlikte gözleri önünde korku ve dehşetle dolu karanlık günlerin uzun bir yumağı açılıyordu.

Karşıda engin bir kum denizi dalgalanmaktaydı. Dün­yanın böylesine geniş olduğunu şimdiye kadar farketmemişti. Peki, neden dünyanın bu sınırsızlığı, genişliği onu ürkütüyordu? Neden güneşin doğuşu onda anlamını bilemediği sonsuz bir keder uyandırıyordu? Neden bu engin sahra hiçbir şeyiyle onu çekip kendisine bağlıyamıyordu? Neden? Neden? Bildiği tek şey bu geniş, sınırsız dünyada yaşam hakkının olmadığıydı.

Soluduğu hava, ısındığı güneş, ayak bastığı toprak kendisine ait değildi. O her şeyden, ama her şeyden mahrum bırakılmıştı. Bundan sonra yaşamaya, yeryüzünde dolaşmaya hakkı yoktu. Sadece eriyerek toprağa karışabilirdi ve bu, onun yeryüzündeki son hakkı, son alacağı idi. O, bir kaçaktı. İnsanlardan, toplumdan, yasalardan, her şeyden, her şeyden kaçıyordu. Talihin sert rüzgârı onu amansızca tecrit etmiş, dünya ile karşı cephelerde savaşmak zorunda bırakmıştı. Yaşamak için dünyaya karşı savaşması gerekirdi. Şimdi kumlu sahrada adımladıkça bu acı gerçeği daha açık bir biçimde idrak ediyordu. Onun yaşaması kanunen yasaklanmıştı. Toplumdan kenarda, elden ayaktan uzak sahrada bir kaçak olarak nasıl yaşayacaktı? Bütün ömrü böyle mi geçecekti? Kime söylesin, kime anlatsın bu derdi? Kim dinleyecek onu?  Kendisinin de başkaları gibi yaşamak istediğini nasıl anlatacak? Hayatın tatlı olduğunu biliyor ve herkes gibi yaşamak istiyorsan, neden bir insanın canına kıydın diye sormazlar mıydı?  Bir insana nasıl kıydın? Neden o zaman bunu düşünmedin? Ne cevap verir, ne derdi? Bu sorular onun için en az geleceği kadar meçhuldü. Ve şimdiye kadar, o dehşetli olayın meydana geldiği o günden, mahkemeden ölüm hükmünün okunduğu güne kadar bu meçhul sorulara cevap bulmak için çok kafa çatlatmıştı. Ama şimdi düşüncelerinin girdabında boğulduğu, karşıdaki uzak ufukların zulmete gark olduğu bir zamanda bu konuyu düşünmek onu çok yoruyordu. Çünkü her defa bu konuya döndüğünde hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. En korkuncu ise kendisinin suçsuz olduğunu düşünmesiydi. Bir insanı öldürdüğünü, katil olduğunu inkâr etmese bile kendisinin günahsız olduğunu düşünmekteydi. Katil olarak görülmesine bir türlü alışamıyordu. Peki, günahsız olduğunu nasıl ispat edecekti? Mahkemede son söz verildiğinde her şeyi olduğu gibi anlatmakla mı? Bunun zerre kadar önemi olmayacaktı. Olay öyle bir yerde düğümlenmişti ki konuşması bile fayda etmeyecekti. Ne dese, ne anlatsa dinlemeyecekler, belki daha ağzını açmaya bile fırsat bulamadan sözünü keseceklerdi.

Şimdi, mahkemeyi sisler içinde, dumanlı parçalar halinde hatırlıyordu. Kendisinin sanık koltuğuna oturduğuna inanamıyordu. Kaderin onu nereye sürüklediğine bir bak. Tıklım tıklım dolu bu salonun ön tarafında başını aşağı dikerek oturmaktadır. Beklenmedik bir şekilde tanıdık birisiyle karşılaşma korkusuyla başını kaldırmak istemiyor. Belki de korktuğu tek şey, bu salonda birisiyle göz göze gelmekti.  Başını kaldırdığında mutlaka istemediği birisiyle göz göze geleceği içine doğmuştu.

Mahkeme uzadıkça uzuyor, asla bitmeyecek, aylarca, yıllarca devam edecek ve ömrü bir türlü bitmeyen bu sorularla tükenecek gibi geliyordu. Sorgulama kısmı onu bıktırdı. Gün gibi ortada olan şeyleri defalarca soruyorlardı. Sinirleniyordu, bir anda ayağa kalkarak bağırmak, sövüp saymak ve her şeye tükürmek istiyordu. Ancak iki tarafındaki silahlı askerleri görünce nerede olduğunu hatırlıyor ve kendisine geliyordu. Hıncını, deri altında kararan kan misali içinde boğuyor, yüzü kömür rengini alıyordu. Avukat tutmayı reddetmişti. Avukata verilecek parası zaten yoktu. En önemlisi de avukata, onun kendisini yeteri kadar savunabileceğine inanmıyordu.

Mahkemedeki kuralcılığa sonuna kadar katlanabilecek miydi? Yoksa sorgu bitmeden kalbi duracak mıydı? Aman Allahım, bunlar neden bıkıp usanmak bilmiyorlardı?

– Vatandaş sanık, ayağa kalk!

Ağır ağır ayağa kalkıyor.

– Evraklarınızdan anlaşılıyor ki uzun süre elektrik şirketinde işçi olarak çalışmışsınız. Bu süre zarfında Göyüşov ile ara­nızda her hangi bir tartışma yaşanmış mıydı?

Nasıl yapsın, olayı ayrıntılı bir biçimde anlatsın mı, bunun bir faydası olur muydu? Sonuçta Göyüşov ölmüş, hem de onun kendi eliyle öldürülmüştü. Ne dese, nasıl anlatsa da bunun kendisine verilecek cezaya etkisi olmayacaktı. Ölümü nasıl haklı çıkaracaksın? O zaman neden kendisini yoracak?

 – Yok, dedi.

– Demek Göyüşov’la aranızda öyle ciddi bir tartışma olmamıştır. Peki, neden o zaman Göyüşov’a vurdunuz?

Artık bunu anlatmak gerekirdi. Fakat o konuşmak istemiyor, asla istemiyordu. Salondakiler sanki etrafında dönüyordu. Kendini toparlamaya çalışıyor, salondaki dönen bütün eşyaların, insanların yerli yerine oturmasını bekliyor, fakat bu, bir türlü gerçekleşmiyordu. Dikkatle kendisine bakan, kirpiklerinin titremesini bile kaçırmayan bu insanların korkunç bakışlarını üzerinde hissediyordu. Bu bakışlara katlanmıyor, katlanamıyordu. Sadece mahkemenin ne zaman sonuçlanacağını, bu tekdüze soruların ne zaman biteceğini düşünüyor ve hükmün okunacağı zamanı bekliyordu. 

– Vatandaş sanık, soruyu tekrar ediyorum. Eğer Göyüşov’la aranızda ciddi bir tartışma geçmediyse onu neden öldürdünüz?

Ne desin, hangi cevabı versin? Konuşmak istemese bile bir şeyler söylemek, cevap vermek zorundaydı. Hiç olmazsa savcının bıktıran sorularından kurtulmak için bir cevap vermesi gerekirdi. Bir de bu saatten sonra konuşmasının bir faydası olacak mıydı?

– Göyüşov insan değildi, dedi.

Sanki bu ses duvarlara çarparak yankılandı.

–İnsan değildi, insan değildi, insan değildi. Biraz hafifledi, cevap verebildiği için içten bir rahatlama duydu.

– Vatandaş sanık, benim bir sorum daha olacak. Siz insan öldürmenin cezasının ne olduğunu biliyor musunuz? Rica ederim kesin bir cevap verin. Evet veya hayır.

Kesin bir cevap vermek istemiyor, hatta konuşmaya bile sabrı yetmiyor. Soru bir daha soruluyor. Her şey itiraf edildikten sonra bile mahkemenin olayları ince ayrıntılarına kadar öğrenme çabası onu çileden çıkarıyor. Sorular tekrar edildikçe “vatandaş sanık” kelimesi beyninde yankılanıyor, ne söylendiğini, ne sorulduğunu duyup anlamasına imkân kalmıyordu. Gözlerine siyah, dumanlı gölgeler çöküyor ve o, bu gölgeleri kovmak istiyor; kovdukça gölgeler daha da büyüyor ve korkunç hale geliyordu.

– Yeter artık, son verin bu maskaralığa! Bu sözleri yüksek sesle, bağırarak söylediğini zannetti, hatta sesin şiddetinden salonun loş camlarının titrediğini de gördü. Ama kimse ona aldırmıyordu. Sanki bununla da ona, bu salonda pek çok duruşmanın yapıldığını, onun şimdi oturduğu bu koltuğa, ondan önce birçok sanığın oturduğunu söylemek istiyorlardı. Bağırmakla da kimseyi şaşırtamazsın, zira böyle şeylere alışkınız diyorlardı.  Kendisine kadar yüzlerce insanın korku ve tedirginlik içinde oturup muhakeme olunduğu, haklı veya haksız yere ceza verildiği bu kürsü, bu salon. İnsanların kendi içlerinde boğdukları gözyaşları. Bu salonda, gerçekleşen olayların görünmeyen izleri yaşanmaktaydı.

Fikri, düşünceleri bir noktada toplanamıyor, onu hâlden kopararak ömrünün uzak, önceki yıllarına götürüyordu. Fakat her defasında da “vatandaş sanık” hitabı amansızca hayallerini yıkıp dağıtıyor ve onu salona geri getiriyordu. Bu duruşma bir bitseydi, hücreye bir götürselerdi. Sadece kendisiyle, düşünceleriyle, hafızasıyla başbaşa kalsaydı.

Annesiyle karısının salonda olup olmadığını bilmiyor, başını kaldırıp bakmaya da cesaret edemiyordu. Haber göndererek ısrarla hiç birinin mahkemeye gelmemelerini tembihlemişti. Bu kadar kalabalığın arasında onların burada olmasını, bilinmesini istemiyordu. Onun hakkında ileri geri konuşulacağından korkuyordu. En çok da annesinin mahkeme başkanının ayaklarına kapanarak oğlunun bağışlanıp affedilmesi için yalvarmasından ve salondakilerin annesine ve kendisine gülmelerinden korkuyordu.

Günler geçiyor, mahkeme bir türlü sonuçlanmıyordu. Mahkemenin bu kadar sürebileceğini beklemiyordu. Sonra zamanla buna da alıştı. Başını yukarı kaldırmasa da konuşanları ilgiyle dinliyordu. Öyle bir ilgiyle dinliyordu ki sanki başka birisinin sorgusundaydı. Kendisine karanlık kalan bazı konularda soru bile sormak istiyordu. Fakat hemen kim ve nerede olduğunu hatırlıyor, kendisini toparlıyordu. Bütün konuşmalar ona rüya gibi geliyordu. O, bu söylenenlerden hareketle bütün yaşadıklarını hafızasında tazelemeye çalışıyordu. Bu konuşmalara katlanıyor, katlanabiliyordu. Ancak sorulara, mahkemenin sıkıcı, sinir bozan sorularına katlanmaya sabrı yetmiyordu. Ayak parmaklarının ucunda başlayan sızı, bütün vücudunu dolaşarak boğazına tıkanıyor, nefes alamıyor, âdeta boğuluyordu. Bir an­da onu soğuk terler basıyordu. Fakat katlanmalı ve oturmalıydı. Salondan gitmeye, dinlenmeye izin yoktu, özgürlüğü elinden alınmıştı, hem de ebediyen. Canı istese de istemese de bir köle gibi söylenenlere uyması gerekirdi.

–Vatandaş sanık! Sorunun gerisini duymuyordu, bu hitap soğuk dalga gibi ona çarpıyor, takatini kesiyordu. Vatandaş sanık, vatandaş sanık, vatandaş sanık! Bir daha, bir daha tekrar ediyorlardı.

Güneş bir insan boyu kadar yükselse de gecenin ayazından kurtulamamıştı. Sema öylesine berraktı ki sanki mavi deniz, kumdan sahranın üzerine yayılmıştı. Fakat bu nasıl bir sır ise sahrayı kuşatan renkten kimsesizlik, yalnızlık yayılıyordu. Bu renk insanın ümidini, hayallerini, ışıklı ve sıcak neyi varsa elinden alıyordu. O, bu kimsesizliği, sonsuz­lu­ğa kadar uzanan kimsesizliği anlıyordu. Kum denizi­nin, bu­lutsuz semanın, uzak, aydın ufukların kavuştuğu noktadan doğan renk, neden kimsesizlik, sonsuzluk duygusu uyandırıyordu, bunu bir türlü kendisine açıklayamıyordu.

Sabahtan beri durup dinlenmeden yürüyordu. Ama ne tarafa gittiğini düşünmüyordu. Bu kadar yürümesine rağmen hiç yorulmamıştı. Bohçasını bir tarafa atarak yere oturdu. Ayakkabılarını çıkararak içine dolan kumu boşalttı. Üç gündür su bile içmemişti. Şimdi aniden acıktığını hissetti. Bohçayı açmaya başladı. Açtıkça kalp atışları hızlanıyordu. Bu düğüm, onun en yakını olan insan tarafından atılmıştı. Bohçaya baktıkça mutfakta oraya buraya koşturarak kendisi için son defa yemek hazırlayan karısının ellerini görüyordu. Ellerinin, parmaklarının takati kesiliyor, düğümü açmaya gücü yetmiyordu. Epey uğraştıktan sonra elleri titreyerek düğümü çözdü. Bohçanın içinde yufka, peynir, yeşillik, bir de kızarmış tavuk vardı. Küçücük ilaç şişesine tuz da konmuştu. Kâğıda bükülü bir pakette ise temiz iç çamaşırı vardı. Aman Allahım, bunlar niçin konmuştu? Ölüme gitmiyor muydu? Evdekiler, onun idam edilmeye götürüldüğünü bilmiyorlar mıydı? Ölümle birlikte her şeyin sona ereceğini,  yiyeceklerin, temiz iç çamaşırlarının bir işe yaramayacağını bilmiyorlar mıydı?

Bohçadaki yiyeceklere, geçmiş günlerine bakıyor, hatıralarını yeniden yaşıyormuş gibi bakıyordu. Bir zamanlar ne kadar da mutluymuş. Her akşam ailesi ile birlikte sofra başına oturmaktan, kızlarının bağırıp çağırarak yemek yemesini seyretmekten güzel hiçbir şey yokmuş. Peki, neden şimdiye kadar bunu idrak etmemiş, mutlu olduğunu niçin anlamamıştı? Şimdi her şey bittikten sonra bütün bunları hatırlamanın anlamı var mıydı? Geçti o günler. Hepten geçti. Yerdeki yiyeceklere öyle bakıyordu ki sanki onları yerse bütün hatıralarını kaybedecekti. Onu en çok etkileyen şey, bohçadaki fotoğraftı. Ailenin mutlu günlerinden birinde bu fotoğrafı karısı ve iki kızı ile birlikte deniz kenarında çektirmişlerdi. Taş kaldırımda oturmuşlardı. Küçük kızını kucağına almıştı, büyük kız ise aralarında ayakta duruyordu. Evdeki fotoğraflar arasında en çok bunu beğeniyordu.  Hem de bu resim tekti. Karısı ailecek çektirdikleri bu yegâne resmi acaba neden bohçaya koymuştu? Ölmeden önce bir kez daha geçmiş mutlu günlerini hatırlaması için mi?

Fotoğraf çektirmeyi sevmiyordu. Karısı ne kadar ısrar etse de onu, birlikte fotoğraf çektirmeye ikna edemiyordu. Gâh işi olduğunu bahane ederdi, gâh da parasızlığını. Birlikte çektirdikleri bu yegâne fotoğrafın diğer nüshalarını da akrabalara dağıtmışlardı. Kendilerinde kalan iki fotoğraftan birini çocuk yırtmış, ötekini ise güç bela koruyup saklayabilmişlerdi. Bu fotoğrafı evde yeri doldurulamıyacak bir hatıra olarak çok seviyorlardı. Şimdi karısı ailenin birlikte yaşadığı mutlu günlerin en kıymetli hatırasını bohçaya koyarken acaba ne düşünmüştü? Belki de son anına kadar kendisini onlarla birlikte hissetsin, bu fotoğrafa bakarak ömrünün son günlerinde yalnızlığın acısını hafifletsin diye düşünmüştü. Zaten başka bir şey düşünecek halde değildi. Evden, ailesinden ayrıldığından beri aklı fikri yalnız onlardaydı. Şimdiye kadar işten, günlük telaşlardan başını kaldırıp ailesi ile ilgilenmeye fırsat bulamadığına yanıyordu. Her zaman bir sonraki günün daha rahat geçeceğini, her şeyin çok daha iyi olacağını, ömrünün geri kalanını tamamen evine ve ailesine ayıracağını düşünürdü. Ama günler geçiyor, işleri bir türlü azalıp da gereken zamanı bulamıyordu. Büyük kızı her akşam bir yerlere gitmek, gezmek istiyordu. Kaç defadır söz verip ertelese de bir türlü fırsat bulamamıştı. Sadece bir defa hayvanat bahçesine götürebilmişti ve çocuk bunu olağanüstü bir olay gibi eve gelen bütün misafirlere anlatıp duruyordu.

Şimdi, bu akılalmaz olaylardan sonra sadece çocukları ile ilgilenerek ömür geçirmeyi ne kadar çok istiyordu. Fakat ne mümkün? Artık bundan sonra öz yavrularına babalık yapma hakkını bile elinden almışlardı. Ölüme mahkûm olan birisinin hiçbir şeye gücü yetmeyecektir. İstese de istemese de kadere boyun eğmeli ve teslim olmalıdır, bundan başka çaresi yoktur.

Onu nelerin beklediğini bilmiyordu. Belki de bu sonsuz sahrada vahşi hayvanlar tarafından parçalanacak, belki de gidecek bir yer ararken açlık ve susuzluktan ölecek veya kum denizinde eriyip kaybolacaktı. Trendeki dar hücrenin duvarları arasında her an, her saniye ölüm düşüncesiyle bunalıp bu dar yerden kurtulmaktan başka bir şey düşünmezken şimdi de bu engin sahranın kendisi kadar engin bir özgürlüğe kavuştuğu bir zamanda, kendisini yabancı denizlerde balık avlayan bir avcı gibi hissediyor, ne yapacağını bilemiyordu.

Tavuktan bir lokma kopararak ağzına atar atmaz duyduğu tanıdık bir koku onu kendinden geçirdi. Bu koku, sadece karısının yemeklerine hastı. Dünyada hiçbir kadın bu tatta, bu kokuda yemek pişiremezdi. Bir zamanlar ne kadar da mutluymuş. İnsan nasıl bu kadar kör olabilirmiş? Neden bahtına, kaderine düşen saadeti görmezmiş? Neden? Neden? Şimdi yalnız başına oturduğu bu küçücük sofra, kaybettiği mutluluğun büyüklüğünü ona anımsatıyordu. Acaba şimdi evdekiler ne düşünüyorlardı? Muhtemelen olanlara onlar da inanmıyorlar. Mahkemenin âni kararı onları da şaşkına çevirmiştir. İdamdan sonra gönderilecek olan kanlı gömleğini alıncaya kadar öldüğüne inanmayacaklar, sürekli, ümitleri tükeninceye kadar bekleyeceklerdi. Karısı babasının evine dönecek mi acaba? Peki, çocukları ne olacak? Muhtemelen kendi annesi, torunlarını geline vermeyecektir. Oğlunun bir çift yadigârından dünya dağılsa bile vazgeçmezdi. Yıllarca şehirde yaşamalarına rağmen karısı ve çocuklarını rahat bir evde yaşatamadı. Kiralarda geçen bunca yıllık aile hayatını hatırlayınca tüyleri diken diken oluyordu. İyi ki çocukları biraz geç doğmuşlardı. Onlar, yaşadıkları ihtiyaç dolu günleri görmemişlerdi. Sonradan, zamanla kiradaki hayatlarına da alıştılar. Kendisi bile farkında olmadan, istemeden şehir hayatına teslim oldu.

Gözlerini fotoğrafa dikerek bakıyor, ne kadar uğraşsa da bir türlü gözünü alamıyordu. Önceleri de bu fotoğrafa saatlerce bakarken kendisini, bütün varlığını unuturdu. O zamandan beri, içinde sebebini bilemediği bir korku taşımaktaydı. Günün birinde onu evinden, karısından ve çocuklarından zorla ayıracaklarını, yurdundan yuvasından koparacaklarını ve başka yerlerde, sevdiklerinden ayrı yaşamak zorunda bırakılacağını hissediyordu. Bu şüphe, bu korku kalbine ne zaman, nasıl girmişti, bilmiyordu. Fakat bu korkuyu her zaman kendisinden uzak tutmaya çalışmıştı. Yıllar boyunca içinden atmaya çalıştığı bu korku, şimdi gerçekleşmişti ve bu gerçekleşme öyle âni, öyle beklenmeyen bir zamanda olmuştu ki buna bir türlü inanamıyordu. Artık acıktığını da hissetmiyordu. Fotoğrafa baktıkça ömrünün geçmiş günleri film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu. Bir anlık da olsa her şeyi unutuyor, bu olanların hiçbirinin gerçekte meydana gelmediğini, ömrünün yaşanacak en güzel günlerinin ileride olacağını ve asla pes etmeden bütün bunlara katlanması gerektiğini, teslim olmaya hiçbir şekilde hakkının olmadığını düşünüyordu. İçinde sanki kendisinin de ne olduğunu anlamakta zorluk çektiği bir şeyler düğümlenmişti. Bu düğüm, göğüs kafesini acıtıyor, nefes aldırtmıyordu. Bohçayı başının altına koyarak yattı.

Gün öğle vaktini geçmişti. Gökyüzünde turna sürüleri uçuşmaktaydı. Aniden kalbinde kuş olmak arzusu uyandı. Özgürlüğün insanlardan, topraktan uzaklarda,  semalarda ve gökyüzünde olduğunu düşündü. Peki, gerçekten öyleyse neden toprak dışındaki yerlerde hayat yoktu? Demek ki toprak dışında ömür, hayat yoktu. Toprak insanlar için ilk ve son duraktı, kaçınılmaz ve ebedî bir yerdi.  

Gökyüzü deniz gibi berrak, sahra suyu gibi sessiz idi. O kadar sessizdi ki sineklerin, hatta ağustos böceklerinin bile sesi duyulmuyordu. Sanki yeryüzünün bu bölümünde hayat yoktu. Bazen ölümden kaçıp kurtulmak için kaderin kendisini sürükleyip getirdiği bu sahranın, zaten bir ölüm sahrası, ömrünün son durağı olacağını düşünüyordu.  Bohçayı başının altına koyup uyumaya çalışsa da bir türlü rahat edemiyordu. Bu nihayetsiz sahrada güneşin bile onun yalnızlığının farkında olduğunu düşünüyordu. Şimdi güneş ufka doğru eğildikçe kalkıp güneşin arkasından koşmak istiyordu. Sahranın içlerine doğru hareket ettikçe gece, gecenin korku dolu büyülü karanlığı onu ürkütüyordu. Bozulmuş sinirlerini yatıştırıp din­lenmeyi aklına bile getiremiyordu. Sahradan çıkış yolunu bulup dünyanın neresinde olduğunu öğrenemeden gözlerine uyku girmeyecekti.  Dikilip oturdu. Ayın kaçı ve haftanın hangi günü olduğunu bilmiyordu. Bir süre sonra yılın hangi ayında, daha sonra ise hangi yılda olduğunu bile unutacaktı. İnsanlardan, cemiyetten uzaktayken zamanı ve takvimi öğrenip de ne yapacaktı? 

Ayağa kalkarak bohçayı koltuğunun altına aldı. Ayak izlerinden hareketle az önce yöneldiği istikameti buldu. Ağır ağır yola koyuldu. Kendini dinç hissediyordu. Belki de istediği zaman kumların üstüne uzanarak dinlenebildiği veya her türlü işten ve hayat gailesinden uzak olduğu için böyleydi. Karşıda kendisini nelerin beklediği meçhuldü. Korkuyordu. Bu korku aç ve susuz kalma korkusu değil, daha çok hayatın ve olayların meçhul olması korkusu idi. Dört tarafı da ufuklara kavuşan bu kum denizinde onu hangi karanlık gelecek beklemekteydi? Bu ümitsiz durumdan kurtulduktan sonra hayatının geri kalanına devam edebilecek miydi? Onu bekleyen fırtınalı bu hayattan kurtulabilmek için kendisinde gereken güç ve kuvveti bulabilecek miydi?  Zaman geçtikçe, yaşadığı hadiseler zihninde aydınlanıp duruluyor, sisler ardından hayal edebildiği gelecek korkusu onu ümitsizleştiriyordu.

Öğleden beri esmeye başlayan rüzgâr gittikçe şiddetleniyordu. Rüzgârın şiddetlenmesiyle birlikte kum denizi de yavaş yavaş dalgalanıyor, ilginç manzaralar oluşturuyordu. Rüzgâr güneyden esiyordu. Bunu rüzgârın semtinden ziyade sıcaklığından ve kokusundan anlıyordu.  Rüzgârla birlikte sahra çalkalanarak kumlar göğe savruluyor, uzak ufuklar kum dumanından görünmez oluyordu. Havanın değişmesi onun canını sıkıyordu.  Ceketinin koluyla gözlerini kapatarak yürüyor, gözlerine kumun dolmasından korkuyordu. Ara sıra rüzgâr dinip havadaki kum dumanı açıldığında başını kaldırıp etrafa göz gezdiriyordu. Sahradaki bu vahşi fırtınanın ötesine geçince birisiyle karşılaşacağını düşünüyordu. Fakat bu nihayetsiz sahrada nereye bakarsa baksın kendisinden başka bir canlı görünmüyordu.

Şehirde geçirdiği birkaç yıllık kira hayatı, onun ömrünün en ağır günleriydi. Tek maaşla geçinmeye çalışıyorlardı. Şehir nüfusuna kaydı olmadığından karısına iş bulamıyordu. Çalmadığı kapı, başvurmadığı yer kalmamıştı. Karısı üniversite mezunu olmasına ragmen işçi olarak çalışmaya bile razıydı. Yeter ki iş olsundu. İşçi olarak çalışabilmek için bütün fabrikalara başvurmuşlardı. Üniversite mezunu olduğundan fabrikalarda da iş bulamıyordu. Bir süre sonra bir yerde iş bulma ümitleri de tükendi ve artık hiçbir yere başvurmadılar.

Önceleri çocukları olmuyordu. Ne kadar uğraşsa da evde sıcak bir ortam oluşturamıyordu. İşten döndüğü zamanlarda karısını hep üzgün görüyordu. Evde karamsar, tahammül edilmesi zor bir hava vardı. Bu yetmezmiş gibi sefalet de peşlerini bırakmıyordu. Bu kadar erken evlendiğine çok pişmandı. Bu kadar maaşla, bu sefaletle evlenmeye, aile kurmaya hakkının olmadığını düşünüyordu. Evlenmek, ev bark sahibi olmak da diğer işlerde olduğu gibi parası, imkânı olanlar içindir, diye düşünüyordu.

O uğursuz olay gerçekleşmeseydi belki de hiç evlenmeyecekti.  Çünkü bu konuyu kesinlikle düşünmüyordu. Evlenmek için yeteri kadar büyümediği kanaatindeydi. Bir taraftan evlenmekten de önemli işler onu beklemekteydi. Ama her şey düşündüğünün aksine oldu.

Ailenin ilk çocuğu olan ağabeyi nişanlı idi. Bir sürü masraf yapılmış ve düğün hazırlıklarına başlanmıştı. Düğüne üç gün kala şoförlük yapan ağabeyi, akşamüzeri iş çıkışında, direksiyondayken kalp krizi geçirmiş ve araba yoldan çıkarak devrilmişti. Vücudunda sağlam bir yer kalmamış olan ağabeyinin cesedini arabadan zorla çıkarmışlardı. Bu kadar masraftan sonra her şeyi silip atmak mümkün müydü? Bir evin, bir ailenin kaderine yazılmış olan gelin kızın başka evlere gelin gitmesine nasıl katlanılırdı? Karşı çıkarsa bütün köy halkı onu ayıplayacaktı. Zaten derdi azmış gibi bir de elin kınaması altında ezilmek vardı. Onu, ağabeyinin nişanlısıyla evlendireceklerdi. Nasıl? Nasıl? Bu akılsız fikri ortaya kim atmıştı acaba?

Hiçbir şekilde evlenmeye razı değildi. Erkenden kaybettiği yegâne kardeşinin kısmetini eş olarak görmeyi aklından bile geçiremiyordu.  Bir taraftan da bu beklenilmeyen nikâhta karı koca olma hislerinden uzak, bilinmeyen karanlık bir kaderin saklanmakta olduğunu sezmekteydi. Ama o, babasının gözlerinin derinliğinde öyle acı bir keder gördü ki sesini çıkarıp itiraz edemedi.

Babası “Sözümden çıkarsan babalık hakkımı asla sana helal etmem!” demişti. Bütün bu hadiseler o kadar hızlı bir biçimde gerçekleşmişti ki başka bir çıkış yolu aramaya dahi fırsat bulamamıştı. Sanki kendisine büyü yapmışlardı. Ne diyorlarsa razı oluyordu, aslında razı değildi, itiraz etmek istiyor, fakat kendisinde güç bulamıyordu. Zaman zaman içinde yeşermeye başlayan karşı koyma hissini de yavaş yavaş kaybediyordu.

Olayların böyle gelişmesi, ağabeyinin ölümünü bile ona unutturdu. Şimdi, onun ölümünden daha çok ailesini ve muradına eremeden ölen ağabeyinin nişanlısını eş olarak nasıl kabulleneceğini düşünüyordu. Sanki aniden gerçekleşen bu kaçınılmaz ölümle birlikte onun mutluluğunun da kurban edilmesi gerekiyormuş gibi geliyordu.

Köyde böylesi bir düğün hiç görülmemişti. Bu düğünde ayrı bir bolluk vardı. Koyunlar parçalanarak sıra halinde ağaçlara asılmıştı. O kadar çok misafir çağrılmıştı ki kalabalıktan avluda, gölgeliklerde ve düğünde yer bulmak imkânsızdı. Düğün yerinin yukarı tarafında âşıklar oturmuştu. Annesi gözyaşları içinde oynamaktaydı. Bütün bunlar o düğünden aklında kalan dağınık manzaralardı. O düğünü, şimdi de sisler içinde hatırlamaktaydı. Sanki bütün bu olaylar rüyada geçiyordu. Kendisi için yapılan düğünün bütün hafızasında neden sisler içinde yer ettiğini ise bir türlü anlayamıyordu.  O, başını alıp gitmek, buralardan uzaklaşmak istiyordu. Fakat evden uzaklaşamıyordu. İzlendiğini, nereye giderse gitsin peşinden gelerek yakalayıp onu geri getireceklerini biliyordu. Bir şeylerin ayaklarına dolanarak onu tuttuğunu, gitmesine imkân vermediğini de anlıyordu. Düğün yerinde içten içe ağlayarak oynamaya devam eden annesini her görüşünde bütün takati kesiliyor, bitkinleşerek hissiz, duygusuz bir mahlûk oluveriyordu. Annesi ara sıra düğündekilere seslenerek “Ey ahali, neden oynamıyorsunuz? Neden ellerinizi kaldırıp oyuna katılmıyorsunuz, buraya yasa mı geldiniz?” diyordu.

O gece zil zurna sarhoş olmuştu. İçmeseydi bu olanlara katlanamaz, yüreği patlardı. İnsanlar çekildikten sonra avludaki boş masalardan birinin arkasına geçerek bir şişe vodkayı içip bitirmişti. Biraz hafifleyebilmek, her şeyi, hiç olmazsa bir günlüğüne bile olsa unutabilmek ümidiyle içmişti. Babasının gözlerinin derinliğinde saklı o acıyı, oynaya oynaya bütün düğündekileri yoran annesinin içten içe ağlamasını, kendisini adım adım izleyen siyah gölgeleri unutabilmek için içmişti.

Gelinin yanına geldiğinde ayakta durmakta zorlanıyordu. Ama adımını kapıdan içeri atar atmaz sarhoşluğu geçti. Oda karanlıktı ve pencerenin önünde bir mum yanmaktaydı. Ancak mumun ışığı odaya değil, camdan dışarı yansıyordu. Gözleri karanlığa alışıncaya kadar bekledi. Kulağına gelen ilk ses kızın hıçkırıkları oldu. Ayaklarının ucunda yürüyerek kızın yanına oturdu. Ellerini avucuna aldı. Elleri âdeta ateşten yanıyordu. Kızın damarlarındaki kanın hızlı hareketini avucunda duyuyordu. Şimdi kızın, ellerini onun avucundan çekerek “Sen benim kısmetim değilsin, Allah aşkına burayı terket!” diye kendisini reddedeceğini düşünüyordu. Ama kız ellerini çekmedi. Elleri onun avucundayken için için ağlıyordu. Kızın öylesine değil, gerçekten, içi acıyarak ağladığını da anlıyordu. Bundan dolayı da konuşarak ona bir şeyler söylemeye ve teselli vermeye korkuyordu. Kızın ellerini avucunda sıkarak avunmasını beklemekteydi. Ara sıra başını kaldırıp odanın alacakaranlığına baktığında gölgeler arasında ağabeyinin gölgesine benzer görüntüleri görüyor ve farkında olmadan irkiliyordu. Epey zaman geçtikten sonra kendisini toplayarak:

– Ağlama, dedi.

Fakat kız hıçkırık seslerini bastıramıyordu. Sonra kızın başından duvağını aldı. Alacakaranlıkta ışıl ışıl parlayan gözyaşları yanaklarından aşağı süzülmekteydi. Öyle ümitsizce ağlıyordu ki sakinleşeceğine inanmak zordu. O gece kıza dokunmadı. Güçlükle onu avuttuktan sonra kapıyı içeriden kilitleyerek ayrı yataklarda yattılar. Fakat sabaha kadar hiçbiri gözlerini kapatmadı. İkisi de birbirinden utanıyor, ikisi de kendisini günahkâr sayıyordu. O gece, bu evde gelin olarak bulunmasına rağmen, asla bu kıza dokunmayacağına, ağabeyinin kısmetine gözünün ucuyla bile bakmayacağına dair kendisine söz verdi.

Gündüzleri biraz toparlansa da geceler boyunca kız ağlıyor ve bir türlü sakinleşmek bilmiyordu. Gittikçe onun ağlamasına ve gözlyaşlarına katlanmak imkânsızlaşıyordu. İyi ki bu olay sadece ikisinin arasında sır olarak kaldı ve evdekilerin bundan haberi olmadı.

Her şey sona erdikten sonra Bakü’ye gitti. İşten izin alarak köye geldiğinden beri bir hafta geçmişti. Geçen ay ağabeyinin düğününe katılmak için işten izin almış, fakat onun cenazesini omuzlarına alarak kabre koymuştu. Bu defa ise düğüne gelmiş ve kardeşinin sevdiğiyle evlenmişti. Kardeşinin yasıyla onun düğünü arasındaki zamanı sadece kırk gün ayırmaktaydı. 

Karısı tam bir yıl köyde kaldı. Bu sürede münasebetleri önceki gibi devam etmekteydi. Ara sıra işten izin alarak köye gittiğinde yine karı koca olarak odalarına çekildikleri zaman ayrı yataklarda uyurlardı. Ama bir defasında köye geldiğinde kız:

–Beni de kendinle birlikte götür Ekrem, artık burada duramıyorum, dedi.

–Ev alayım, ondan sonra götürürüm, dedi. Münasebetlerinin bu şekilde uzun süre devam etmeyeceğini düşündüğü için neden böyle söylediğine kendisi de bir anlam veremedi. 

– Hayır, ev alma işi uzun sürer, kirada kalırız, diye kız ısrar etti.

O zaman kirada kalmanın ne kadar zor olduğunu bilmiyordu, kızın ısrarıyla hemen razı oldu. Şehre döner dönmez emlakçılara giderek ev aramaya başladı ve sonunda daracık, küçük bir oda kiraladı. Bir hafta sonra da kızı şehre getirdi. Kendileriyle birlikte mobilyalarını, birçok ev eşyasını da getirmişlerdi. Mobilyayı kurduktan sonra odada ancak masayı koymak için küçücük bir yer kalıyordu. Mutfak o kadar dar idi ki iki kişi aynı anda yanyana duramıyordu. Odaya giden yol mutfaktan geçmekteydi. Penceresi olmadığı için mutfakta ocağı yaktıkları zaman sıcaktan evde durmak imkânsız oluyordu. Oda dar olduğundan yataklardan yalnız birini kurmuşlar, diğerini ise örtüsünü çıkarmadan odanın dışında bırakmışlardı.

Aynı gün, işten döndüğünde Züleyha gelinlik elbisesini giyinmiş, yatakta oturup kendisini beklemekteydi. Bir yıl önceki düğün gecesi, gece boyunca kızın acı acı ağlaması, titrek mum ışıkları altındaki acayip gölgeler arasında ağabeyinin gölgesini hatırladı. Çün­kü bu küçük, daracık odadaki her şey ona, o düğün gecesini olduğu gibi hatırlatmaktaydı. Masaya çeşit çeşit yemekler dizilmiş, mum yakılmıştı. Kız bunları yapmak için gün boyunca uğraşmıştı. Işığı ise birbirlerinin gözlerine bakamadıkları, kendilerini suçlu hissettikleri o geceyi yeniden canlandırabilmek için bilerek yakmamıştı.

Ceketini çıkararak yemek masasına oturdu. Kızın özenle hazırladığı sofranın kokusu ve güzelliği aklını başından aldı. Ama ne kadar uğraşsa da kız yemek masasına oturmadı. O, alacakaranlık odada yorgana bürünüp oturarak onu seyrediyordu. Yemekten sonra kalkıp kendisine çay koydu, sonra geçip yatakta kızın yanına oturdu. Kızın sıcak, yumuşacık ellerini çalışmaktan nasırlaşmış avuçlarına aldı.

O gece, ilk defa karı koca hayatı yaşadılar. Sonraları ikisi de bu olayı hatırlamak istemiyordu. Çünkü bu olay bir şekilde onların ikisinin de haysiyetine dokunmaktaydı. İlk çocuğu doğduğunda hiç sevinemedi. Karısı doğumdan önce çok korkuyordu. Geceleri sabaha kadar yatağında bir o tarafa bir bu tarafa dönüyor ve uyuyamıyordu. Her şeyden irkiliyor ve korkuyordu. Gecenin bir vakti onu sarsarak uyandırıyor ve “Ekrem, uyuma, ben korkuyorum.” diyordu.

– Evin içinde neden korkuyorsun?

– Doğum sırasında öleceğimi hissediyorum.

– Aklını başına topla, sadece sen mi doğum yapıyorsun? Dünya yaratıldığından beri günde en az bin tane bebek doğmaktadır.

– Aslında öyle, ama yine de düşündüğüm zaman tüylerim diken diken oluyor.

– Korkma, diyordu. Bu konuda düşünmemeye çalış. Hatta unutmaya çalış, o zaman her şey kolay olur.

– Ama yapamıyorum.

– Çocuk musun sen?

Ama onun tesellilerinin de bir faydası olmuyordu. Karısının bu korkudan bir türlü kurtulamadığını anlıyordu. Karısının heyecanları ona da bulaşıyor, dışından teselli verse de içinden kendisi de korkmaya başlıyordu. Geceleri karısı yine uyuyamıyor ve kalkıp oturuyordu.

– Ne oldu, neden uyumuyorsun?

– Bebek içeriden tekmeliyor, galiba doğumun vakti geçiyor ve ben doğuramıyorum.

– Nasıl yani? Doğumun vakti geçiyor da ne demek? Daha geçen gün üç hafta daha var demiyor muydun? Henüz üç gün bile geçmedi ki dediğin vakitten?

– Ne bileyim vallahi. Sanki bebek beni acele ettiriyor, galiba artık katlanamıyorum.

Bebeğin sağ salim doğması, karısına herhangi bir şey olmaması onu çok mutlu etmişti. Karısının yorgun, acılardan kurtulan yüzünü gözlerinin önüne getiriyor ve gizli gizli rahatlıyordu. Çocuk doğduktan sonra birlikte yaşadıkları yıllarda gerçekleşen her şeyi hatırlamak istememekle birlikte yine de düşünmekten kendini alıkoyamıyordu. Her defa karısıyla göz göze geldiğinde onun bakışlarının derinliklerinde saklı o ebedî kederi hissediyor ve yılların geçmesine, çocuklarının doğmasına rağmen karısının da kendisi gibi bu evliliğe alışamadığını anlıyordu. Bebek yeni doğduğu zamanlarda gözlerini ondan alamıyor, erkenden vefat eden ağabeyi ile bebek arasında benzerliğin olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Ona en çok acı veren şey ise eğer ağabeyi ölmeseydi bu bebeğin ona benzeyeceğiydi. O zaman bu bebek değil başka bir bebek doğmuş olacaktı. Ve o bebek şimdi, bu evde değil, bir yıl önce tamamen farklı bir evde doğmuş olacaktı. Kaderin cilvesiyle o bebek doğmadı.  Muhtemelen o bebeğin adı ve gölgesi ağabeyinin ruhunda, kemiklerinde ve belleğinde yaşamaktaydı.   

Bir süre sonra doğmayan, ağabeyinin ruhunda yaşayan o bebek rüyalarına girmeye başladı. Geceleri uykularının en derin yerinde, yılan sokmuş gibi irkilerek uyanıyordu. Sabaha kadar gözlerini kapatamıyor, uyuduğu takdirde o bebeğin yeniden rüyasına gireceğinden korkuyordu. Bebeği rüyasında gördüğü zaman, kendini kaybederek takatinin kesildiğini ve gittikçe taşlaştığını zannediyordu.

Onu, geceler boyunca korkuyla uyandıran, bebeğin rüyalarında okumuş olduğu büyülü şarkıydı. Bu şarkı ona tanıdık geliyor ve bu ses kulaklarına gelir gelmez nerede, ne zaman duyduğunu hatırlamaya çalışıyordu.  Hafızası onu öylesine uzaklara götürürdü ki az daha aklını kaybedecekti. Sanki bu şarkıyı annesinin karnındayken, henüz dünyanın hangi renkte olduğunu dahi bilmediği zamanlarda okumuşlardı ve bu şarkı âdeta iliğinin, kanının ve kemiklerinin hafızasındaydı. Karısı da onun uykularının bölündüğünü ve uyuyamadığını hissediyor, fakat bir şey söylemiyordu. Uyanık olduklarını birbirlerinden saklayarak sabahı ederlerdi. Sonraki gecelerde, irkilerek uyandığı zaman, giyinerek dışarı çıkmaya başladı. Gecenin hangi saati olursa olsun uyanır uyanmaz evde duramıyor, çıkıp avluda gezinmeye başlıyordu. Gezinirken sigara içerdi. Ama böyle gecelere artık katlanamıyordu.

Bir gece yine uykudan uyanıp dışarı çıkmak istediğinde karısı dikilip oturdu ve “Nereye gidiyorsun?” dedi. Geceleri dışarı çıktığı zaman karısının onu izlediğini bilmediğinden bir anlık şaşırdı. Hemen kendisini toplayarak “Hiç, geliyorum.” dedi ve bebek uyanmasın diye yavaşça kapıyı açarak avluya çıktı. Sigarasını yakmaya fırsat bulamadan karısı, üzerinde gecelikle arkasından dışarı çıktı. Öyle bir durumdaydı ki kimsenin onu sorguya çekmesini, neden uyuyamadığının sebebini sormasını istemiyordu. Sadece yalnız kalmak, kafasını dinlemek istiyordu. Ama karısı ona yaklaşmak üzereydi ve şimdi bir şeyler soracak, ısrarla cevap bekleyecekti. Onu en çok korkutan da buydu. Karısı gelip onun tam karşısında durdu:

– Sana neler oluyor, neden uyuyamıyorsun?

– ...

– Sana soruyorum!

– Yürü, yatağına git. Üşüyeceksin.

– Hayır, neler olduğunu hemen söylemen lazım!

– Bir şey olduğu yok. Sadece hava almak istedim, diyerek konuyu değiştirmek istedi. Ama karısı ısrarla cevap bekliyordu.

– Ekrem, ben çocuk değilim. Bir şeylerin olduğunu ve senin bunu benden sakladığını anlıyorum. Senin burada benden başka kimsen var mı? Derdini bana da söylemezsen kime söyleyeceksin?

– ...

– Söylediklerimi duyuyor musun?

Cevap vermeden sokak kapısına doğru yürüdü. Karısı, bir süre daha bekledikten sonra kırgınlıkla çekip gitti. Aslında verecek bir cevabı yoktu. Uyuyamadığını, meçhul bir bebeğin rüyalarına girip onu delirtmek üzere olduğunu söyleyemezdi. Söylese bile karısını buna asla inandıramazdı. Bu olaydan sonra geceleri o doğmayan bebeğin büyülü sesine uyandığında bir daha dışarı çıkmadı, yatağında sabaha kadar bir o tarafa bir bu tarafa dönüp durdu. İyi ki bu durum uzun sürmedi ve o bebek, aniden geldiği gibi aniden de rüyalarından çıktı.

 

 

 

III. Bölüm

 

Tam on yıldır elektrik şirketinde işçi olarak çalışıyordu. Her gün araba, onları şehirden otuz kilometre uzakta olan sahraya bırakıyor, ancak akşam hava karardığında almaya geliyordu. Yıl boyunca açık havada çalışıyor, bazen elektik hatlarını çekiyor, bazen de tamir ediyorlardı. Özellikle Bakü’nün meşhur rüzgârlarından sonra etrafta o kadar kaza oluyordu ki bazen haftalarca gece gündüz ara vermeden çalıştıkları oluyordu. On kişilik bir grup idiler. Kaderin onu buraya nasıl getirdiğini kendisi de bilmiyordu. Önceleri işin zorluğuna katlanamıyordu. Hele ilk gün, iş dönüşünde o kadar yorgundu ki işçilerin kaldığı lojmana döner dönmez, aç susuz uyuyakalmış, ancak ertesi gün öğlene doğru uyanmıştı. Bir sonraki gün, grup başkanı neden işe gelmediğini sorduğunda “Çok yorgundum, uyuyakalmışım.” cevabını vermişti. Şef, “Yahu, nasıl yani, yorulmuştum? Çalışan yorulur tabi. Sen buraya dinlenmeye mi geldin? İstersen senin için bu dağın başında bir de otel yaptıralım?” demişti. Bir şey diyememişti. Aslında söyleyecek sözü de yoktu. İşe başladıysa çalışması gerekirdi. Sonra, zamanla zorluklara alıştı. İşten ne kadar yorgun dönse de yatıp dinlendikten sonra kendisini dinç hissedebiliyordu. Üstelik böylesi zorluklara alışmaktan zevk almaya bile başlamıştı.  

Önceleri, şehirde çalışmayı hiç düşünmemişti. Buraya gelmekteki amacı, gündüzleri çalışırken bir taraftan da üniversiteye hazırlanmak ve kazandıktan sonra ikinci eğitimde okumaya başlamaktı. Köyde evin, ailesinin durumu öyle zordu ki asla normal olarak üniversitede okuyamayacaktı. Ama bir süre sonra buradaki işin zorluğunu ve imtihanlara hazırlanabilmek için gereken uygun ortamın olmadığını anladı. İşten döndüğünde öyle yorgun oluyordu ki ders çalışmak için takati kalmıyor, eline kitabı alır almaz gözleri kapanıyordu. Bir yıl geçmeden yeni bir iş aramaya başladı. Fakat şehirde iş bulmak o kadar da kolay değildi. Üstelik ikameti şehirde olmadığından nereye başvurduysa eli boş dönüyordu. Ve yeni bir iş ararken, günün birinde çalışma arkadaşlarına, birlikte çalıştığı gruba ne kadar alıştığını ve onlardan ayrılmanın çok zor olacağını anladı. Çünkü bu grup, bir aile gibi samimiydi ve birbirlerine çok alışmışlardı. Hem insanlardan ve gürültüden uzak bir yerde çalışıyorlardı, hem de başlarında durup onları denetleyen kimse yoktu.  Ara sıra şirketin müdürü Göyüşov, sabahları arabası ile işlerin yolunda olup olmadığını kontrol etmek için uğrardı. Bunun dışında başka bir şey yoktu. Göyüşov’un haftada, bazen de iki haftada bir sahaya uğradığını ve yaptıklarıyla ilgili rapor isteyeceğini biliyorlardı. Hepsi bu kadardı. Ayrıca şirketin vereceği evde oturmak için sıraya da girmişti. Tam on yıldır ev sırasının geleceği günü bekleyerek bu işten ayrılmıyordu. İşten ayrılır ayrılmaz hem ev sırasını hem de şehirdeki oturum hakkını kaybedecekti. Ev alabilme düşüncesi gece gündüz onu tedirgin ediyor, bu işi bir an önce nasıl çözüme kavuşturacağını bilemiyordu. Müdür, yıllar boyunca idare tarafından kendilerine ev verileceğini vaat etse de bir gelişme olmuyordu. Kendisinden sonra işe başlayanların birçoğuna ev verilse de onu hatırlayan yoktu. Her defa bir başkasına ev verildiğinde, müdür artık sıranın kendisine geldiğini söylüyordu.  Fakat idare tarafından işçilere dağıtılması planlanan evler öyle gizlice paylaştırılıyordu ki onun haberi bile olmuyordu. Ev alsaydı ailesi rahat eder, üstelik ekonomik durumu biraz daha iyi olurdu.  Maaşını alır almaz çoğunu ev kirasına vermek zorunda kalıyordu. Ailenin bir ay boyunca geçinebilmesi için geriye sadece on manat kalıyordu. Bu on manat ise kuru ekmeğe bile yetmiyordu. Evi geçindirebilmek için âdeta kendisini paralıyordu. İhtiyaç bastırdıkça kıyafetlerini, evdeki bazı eşyaları ve kıymetli kapları satıyorlardı. Aslında satıyorlar demek de doğru değildi, zira acilen para gerektiğinden ve bekleyecek durumları olmadığından değerinin kat kat altında bir fiyata veriyorlardı. Daha sonra, karısının altınlarını ve evdeki mobilyaları da satmak zorunda kaldılar. Aile yadigârı olan altınların satılması onu çok üzdü. Annesi bunları gelinine takarken “Kızım, ne kadar zorluğa, darlığa düşseniz de sakın ola bunları satmayın. Bunlar bana nenelerimden yadigârdır, benden de sana yadigâr kalsın.”demişti. Peki, nasıl oldu da bu duruma düştüler? Annesinin emanetini koruyamadılar. Açlık mı yoksa ihtiyaç mı buna mecbur kıldı? Üstelik aynı zorlukları annesi de yaşamıştı. İki savaşı atlatmış, mısır ekmeğiyle, yulafla, kenevirle ve otlarla karınlarını doyurmuşlardı. Ama annesi bu altınları göz bebeği gibi korumuştu. Yoksa şimdi yaşamak daha mı zordu? Yanıbaşındakiler bolluk denizinde yüzerken açlık neden onlar için geçit vermeyen amansız bir engele dönüşmüştü?

Mobilyayı sattıktan sonra evlerine alışmaları kolay olmadı. Evin boşaldığını, ailenin uçuruma doğru yuvarlanmak üzere olduğunu ilk kez mobilyayı sattıklarında farkettiler. Aile yadigârı olan altınların satılmasını de unutamıyor, bu konuda konuşmamakla birlikte ikisi de acı çekiyordu. Küçük eşyalar ne kadar değerli olsa da satıldıklarında farkedilmiyordu. Mobilya evden gittikten sonra ise evde şimdiye kadar farketmedikleri bir boşluk oluşmuştu. Duvardaki halıları da mobilyalarla birlikte sattıklarından çıplak duvarlardan şimdiye kadar yaşamadıkları, sözle ifade edilemeyecek bir hüzün yayılıyordu.

Mobilyanın bir gözüne büyük kızı Günay’ın oyuncaklarını koyuyorlardı. Alıcılar gelip mobilyayı götürmek istediklerinde, kızları ağlayarak feryad ediyor “Asla vermem, götürmeyin, ben bunun içine oyuncaklarımı koyuyorum, bizim evden gidin!” diyordu.

Ne kadar uğraşsalar da çocuğu ikna edemiyorlardı. O, “Vermeyeceğim, vermeyeceğim!” diyerek nefesi kesilircesine ağlıyordu. Oyuncakları güçlükle mobilyadan boşaltarak alıcılara teslim etmişlerdi. Mobilya da gittikten sonra, çocuk oyuncaklarını evin bir köşesine yığarak tülbentle üstünü örtüyordu. Çeyizlerinin satılmasından, evin çıplak duvarlarından süzülen ümitsizlik ve kederden ziyade, çocuğun oyuncaklarını koyacak bir yer bulamaması ve bir köşeye biriktirip üstünü tülbentle örtmesi onu kahrediyordu. Bu olaydan sonra çok sarsıldı ve uzun bir süre kendini toparlayamadı. Mobilyadan elde ettikleri parayı harcamaya utanıyordu. Şu anda, başka bir evde başka başka insanların çocuklarının oyuncaklarını bu mobilyanın çekmecelerine koyduğunu düşündüğü zaman, kendisine acıyordu. Ucuz da olsa gidip başka bir mobilya alıp eve koymak istiyordu ama paraya çok ihtiyaçları olduğundan bunu da yapamıyordu. Etraftaki kimseler de borç vermek istemiyorlardı. Doğrusu istemeye de yüzü yoktu. Bütün dost ve tanıdıklarının ağzını aramıştı. Aslında onları da kınayamazdı, durumlarını biliyordu, olsaydı herhalde verirlerdi.  

Günay’ı oyun oynaması için avluya göndermiyorlardı. Ara sıra ev sahibinin çocukları gelirdi. Nedense Günay onları hiç sevmiyordu. Hatta bir defasında çocuklar oynamak için geldiklerinde, Günay onları evden kovmak istemişti. Çocuklar kendilerini ev sahibi olarak görüyor ve gitmek istemiyorlardı.

– Burası bizim evimizdir, siz ise burada kiracısınız, demişlerdi.  Çocukların tartışmasını nasıl çözeceğini bilemiyordu. Kızı ağlamaya başlamış, çocuklar gittikten sonra ısrarla sormuştu: 

– Neden onlar, burası bizim evimizdir diyorlar?

–...

– Kiracı ne demektir, baba?

–...

– Biz niye kirada kalıyoruz?

–...

– Peki, bu pencere bizim değilse kimindir?

–...

– Neden bizim evimizin balkonu yok baba?

–...

Çocuğun sorularına cevap bulamıyordu. Konuyu değiştiremedi, içi acıyarak zorla gülümsemeye çalıştı ve “Büyüdüğün zaman öğrenirsin, şimdi çok küçüksün, ben söylesem de anlayamazsın.” dedi.

Bazen çocuk bu sözlerle sakinleşir, bazense ısrarla cevap beklerdi. Kızı ısrar ettiğinde sabredemiyor, delirmek üzere olduğunu anlıyordu. Karısının altınlarını satarken bir daha yenisini alamayacağını biliyordu. Fakat karısı, belki bir, belki iki yıl sonra yenilerini alacaklarmış gibi altınlarını fedakârca getirip teslim etmişti. Nasıl, hangi parayla alınacağını ise hiç düşünmüyordu. Kim bilir belki de düşünüp üzülüyordu, fakat ona hissettirmiyordu. Başka çareleri yoktu. Ortanca kızları ne zamandır hastaydı. Çocuğun yüksek ateşini düşüremedikleri için geceler boyunca uykusuz kalıyorlardı. En üzücü tarafı ise ilaç alacak paralarının olmamasıydı.

Geri veremeyeceğini bildiği için kimseden borç istemeye yüzü yoktu. Gece boyunca çocukla birlikte kendisi de uykusuz kaldığından gün boyunca işte başı dönüyor, bir türlü gücünü toplayıp çalışamıyordu. Öğle arasında yemek yemeye iştahı da olmuyordu. Çoğu zaman karısının yemek için koyduğu peynir ekmeği hiç dokunmadan olduğu gibi eve geri götürürdü. Herkes öğle yemeğine çıktığında uykusunu alabilmek için başının altına bir şeyler koyarak uyumaya çalışsa da bir türlü uyuyamazdı. Uzun gecelerin uykusuzluğu, bitkinliği ile birlikte ümitsizlik de onu tüketiyor ve yatıp dinlenmesine fırsat vermiyordu. Çocuğu hasta olduğu zamanlarda, erkenden eve gitmek zorundaydı. Zaten her şey de bu yüzden başladı. Böyle sonuçlanacağını nereden bilebilirdi ki?

Bir süre doktoru eve çağırdılar. Günaşırı eve uğrar ve çocuğu muayene ederdi.  Fakat günler geçiyor ve çocuk bir türlü iyileşmek bilmiyordu. Doktorun yazdığı ilaçların, vurduğu iğnelerin hiçbir faydası olmuyordu.  Hekim her defa geldiğinde:

– Bu çocuğa temiz hava gerek. Yoksa bu evde iyileşmesi imkânsız, böyle rutubetli yere koca insanlar bile dayanamaz, çocuk nasıl dayansın? Ya hastaneye yatırın veya köye götürün. Yazıktır, kıymayın bu çocuğa, diyordu.

Ertesi gün geldiğinde yine aynı sözleri tekrar ederdi:

– Daha ne kadar söylemem gerekir, bilmiyorum. Neden anlamıyorsunuz, amacınız bu çocuğu göz göre göre öldürmek mi?

Köye götürme imkânları yoktu. Zaten hastalıktan bitkinleşen çocuk, uzak yolda daha da perişan olacaktı. Bu sebeple hastaneye yatırdılar. Karısı gece gündüz hastanede çocuğun yanında kalıyordu. O, her gün işten bir iki saat erken ayrılarak hastaneye koşturuyordu. Yemeği de evde kendisi yaparak götürürdü. Fakat çocuğun durumu günden güne kötüleşiyor, ilaçların hiçbir faydası olmuyordu. Çocuk zayıf olduğundan iştahı tamamen kaçmış ve yemekten kesilmişti. Doktorlar ise bu durumda mutlaka kan verilmesi gerektiğini söylüyorlardı. Her defa hastaneye gittiğinde çocuğun başucunda saatlerce otururdu. Önceleri şen şakrak olan, sesi bütün avluyu dolduran çocuk, şimdi sus pus olmuştu. Sürekli gözlerini etrafındakilere dikiyordu. Çocuğun gözlerinde fer kalmamış, bir ceset gibi boş ifadelerle çevresine bakmaktaydı. Kendisi bakışlarını ne tarafa çevirse, yavrusu da gözlerini sakince o yöne çevirir ve kirpiklerini bile kırpmadan bakardı.

Aynı gün çocuğa kan verdiler.  Kan verildikten sonra çocuğun durumu daha da fenalaştı. Sürekli uyumak istiyor, göz kapakları kendiliğinden kapanıyordu. Doktor ise uyumaması gerektiğini söylemişti. Çocuğu kucağına alarak hastanenin koridorlarında yürüyordu. Uyumasın diye kucağından indirmiyordu. Sabaha kadar böylece onu kucağında dolaştırmıştı. Sabaha doğru, çocuğunun kendi kucağındayken sessizce öldüğünü bile farketmemişti.

Çocuk öldüğü sırada, karısı hastanede, çocuğun yatağında uyukluyordu. Günlerden beri gece gündüz çocuğun başında beklediğinden uykusuzluktan tükenmişti. Bu gece çocuğu kocasına emanet ederek uykuya dalmıştı.

Çocuğun cesedi kucağında yavaş yavaş soğuyordu. Hastanede herkes uyumaktaydı. Nöbetçi hemşire de başını masaya dayayarak uyuklamıştı. Hemşirenin uyanarak çocuğun durumunu sormasını istemediği için yavaş yavaş yürüyordu. Çocuğun öldüğünü sabaha kadar herkesten saklamak istiyordu. Gecenin bir yarısında karısının uykuluyken bu haberi duyup delireceğinden korkuyordu. Hava aydınlanmaya başladığında koğuşun kapısını yavaşça ittirdi. Karısı gözlerini koluyla kapatarak yatmaktaydı. Yüzünün açıkta kalan kısımlarından yorgunluk ve ızdırap okunuyordu. Şu anda bu dünyada çocuğunun ölüm haberini karısına söylemekten daha zor bir şey olamazdı.

Kapının eşiğinde dikilmiş bekliyordu. Ne içeri girebiliyor ne de dışarı çıkıyordu. O kadar bitkindi ki sanki kucağındaki çocukla birlikte elleri, kolları, ayakları ve bütün vücudu ölmüştü. Hafifçe dokunsan düşecek ve bir daha ayağa kalkamayacaktı. Karısı yatakta döndü ve o sırada aniden göz göze geldiler. Uykusuz olduğu gözlerinden belli oluyordu. Gece boyunca birazcık dahi uyumadığı ve bütün geceyi uykusuz geçirdiği hemen belli oluyordu. Onu görür görmez başını hafifçe yastıktan kaldırdı ve “Çocuk nasıl, uyuyor mu?” dedi. Ne cevap vereceğini bilemediğinden gözlerini kaçırdı.

Birdenbire hastane odası, sandalyeleri, yiyecek dolapları ve yan yana sıralanmış yataklarıyla birlikte etrafında dönmeye başladı. Bir yerlere yaslanmazsa gözleri kararıncaya kadar başının döneceğini ve çocuğunun, kucağındaki cesediyle birlikte yere serileceğini anladı.

Bir sevkitabii ile kendini toplayarak kapının kolundan tuttu, “Uyuyor” dedi ve hiç olmazsa karısı bu dehşetli haberi biraz daha geç öğrensin diye hemen kapıyı kapatarak dışarı çıktı. Karısı bir şeyler hissetmiş olmalı ki hemen hastane önlüğünü omuzlarına alarak yanına geldi. Hiçbir şey söylemeden çocuğu kucağına almak istedi. Karısının ellerini yavaşça ittirerek “Uyandırma, ben tutarım” dedi. Karısı “Gece boyunca uyumadın, çocuğu bana ver, sen git biraz dinlen” diye ısrar etti. Buna karşılık karısına “Alma, alma, çocuk öldü.” diye kendisine de yabancı olan bir sesle cevap verdi. Çocuğun ölüm haberini böylesi soğukkanlılıkla verdiği için kendisine hayret etmekteydi. Karısı gözyaşlarını görmesin diye sırtını dönerek pencereye doğru yürüdü. Bir anda bütün hastaneyi ayağa kaldıran o dehşetli çığlık hâlâ kulaklarında çınlamaktaydı.

Aynı gün araba kiralayarak köye gitmişlerdi. Çocuğu şehir mezarlığına gömmek istememişti. Yaşlandığında mı veya öleceği zaman mı ne zamansa köyüne döneceğini biliyordu. Şayet çocuğu şehirde defnederse onun mezarını kimsesiz bırakmamak için köyüne dönmeyecek, dönse bile rahat etmeyecekti. Arabadayken bile çocuğun cesedini kucağından bırakmamış, üç saatlik yol boyunca kucağında taşımıştı. Cesedi sımsıkı sararak sanki kendi sıcaklığını bu soğuk, bu cansız cesede vermek istiyordu.

Baba evine vardıklarında henüz öğlen olmamıştı. Yarım saat içinde olayı haber alan köylüler yas evine geldiler. Cesedi bir gün bekletip öyle gömmek isteyenler olsa da o, razı olmadı.  Yakınlarının gözyaşları ve feryat sesleri içinde uzayıp giden bu sahneye katlanacak gücü kalmamıştı.

İkindi vaktinde cesedi evden çıkardılar. Mezarlığa vardıklarında incecikten, asla dinmeyeceği izlenimi uyandıran bir yağmur başladı. Daha önceden de bir defa, defin sırasında mezarlıkta sağanak yağmur bastırmış ve kısa sürede her yeri su basmıştı. Yağmur, sicim gibi yağmaktaydı. İnsanlar cesedi mezarın yanı başına bırakarak mezarlık duvarı boyunca dizilen söğüt ağaçlarının altına koşturmuşlardı. Bir tek o utanarak koşturmamış ve tabutun başında beklemişti. Sonra birisi kolundan tutarak onu da söğüt ağaçlarının altına doğru çekmiş ve “Kendini ıslatma, zatürre olursun.” demişti. Cenaze açık tabutta sağanak yağmurun altında kalmıştı. Yağmur azalınca yeniden mezarın başına dönmüşler ve tabutun yarıya kadar su ile dolduğunu görmüşlerdi. Su ve çamur içindeki cenazeyi o haliyle toprağa vermişlerdi.

Şimdi mezarlıkta hafiften yağmaya başlayan bu yağmur, aniden ona bu defni hatırlatmıştı. Cenazenin gömülmesinden sonra herkesin mezarlıktan çekip gideceği ve küçük Lale’nin bu yağmurun altında yapayalnız kalacağı düşüncesi onun kalbini parçalamaktaydı.  Günlerce aralıksız yağan yağmur suları, topraktan sızarak damlalar halinde onun göğsüne akacaktı. Ve kızcağız daracık kabrinde kıpırdayamayacak, bu su damlalarına katlanmak zorunda kalacaktı. Sonra yaz gelecek, kabrin üstündeki yaş toprak kuruyacak ve yeni otlar yeşerecekti. Kızcağız burada gündüzlerin sessizliğine, gecelerin vehametine, kimsesizliğe ve yalnızlığa alışacaktı.

Çocuğu defnederek mezarlıktan döndüklerinde hava kararmak üzereydi. Ninesi bahçede, cenazenin yıkandığı yerde mum yakmıştı. En son ne zaman yemek yediklerini hatırlamıyordı. İştahı kaçmıştı. Epey ısrardan sonra birkaç lokma bir şeyler yemişti. Karısı artık ağlamıyordu, sanki gözyaşları tamamen kurumuştu. Ertesi günü de köyde geçirmişler, öbür gün erkenden otobüsle Bakü’ye dönmüşlerdi. Evin kapısını açıp içeri girinceye kadar çocuklarının ölümüne inanmıyorlardı. Kızlarının öldüğünü işte tam bu sırada, odadaki sessizlik ve çocuğun boş yatağıyla karşılaştıklarında anladılar.

Balkondan yansıyan ışık kapıdan süzülerek odaya gri bir renk vermekteydi. Bu grilikte gözüne çarpan her şey onu geçmişe götürüyor ve yavrusunun yokluğunu hatırlatıyordu. Sanki yavrusunun hatırası duvarların rengine ve odanın her yerine sinmişti.  Bu duyguyu ikisi de biribirinden habersiz, birbirine itiraf etmekten çekinerek yaşıyorlardı. Günay, aniden “Anne, kızkardeşim nerede?” diye sordu. Şu anda bu ani soruya cevap vermek ikisi için de çok zordu. Göz teması kurmamak için yüzünü öbür tarafa çevirse de çocuk ısrarla sormaya devam ediyordu:

        Anne, sana soruyorum, kızkardeşim nerede?

Karısı:

– Köydedir ku-zu-m diyecekken gerisini getiremedi, sesi titredi ve sözleri bir düğüm gibi boğazına takıldı. Yüreğinin görünmeyen bir el tarafından çekilip yerinden çıkarıldığını, göğsünde parçalanan etinin ve gerilip kopan damarlarının acısını hissetti. Nefesi tıkanmıştı. Yarı açık kapıdan avluya çıkmak istediğinde, arkadan Günay’ın “Baba, annem ağlıyor.” dediğini duydu.  Karısının hıçkırıklarını duymamak için kapıyı kapattı. 

Köye giderken karısı, çocuğun kıyafetlerini ve oyuncaklarını da toplayarak götürmüş ve bahçenin aşağısında toprağı kazarak gömmüşlerdi. Evde çocuğu hatırlatacak bir şeylerin bulunmasını istememişlerdi. Ancak kapı önüne çocuğun oyuncak bebeğinin ayakkabısı düşmüştü. Şu anda bile ölen kızını andığında hemen kapı önünde düşüp kalan o küçük ayakkabıları hatırlamıştı.

O, çocuğu unutamıyor, bütün varlığında yaşatıyordu. Hatta uzaklarda değil, yakınlarda bir yerlerde, yanıbaşında olduğunu hissediyordu. Geceleri, özellikle de sabaha doğru uykuyla uyanıklık arasında dönüp durduğu anlarda, gözleri kapalıyken bile çocuğun küçücük, yumuk ellerinin hararetini, sıcacık nefesini hissediyor, kalp çırpıntılarını duyuyordu. O, penceresi olmayan bu evin karanlık duvarlarında, çocuğun varlığıyla etrafa yayılan nefis kokuyu ve aydınlığı hissediyor, küçücük yüzünü, minik berrak gözlerini görüyordu. Görüyor ve nefes almadan sessizce duruyor, ani bir hareketiyle bebeği korkutacağından çekiniyordu.

Yavrusunun evlerine dönmesini, özellikle de sabaha doğru gelmesini, çocuğun tamamen unutulmaktan korkmasına bağlıyordu. Bebek, öldükten sonra varlığını bir daha hissetirmek için dönüyordu. Henüz bebekken ayrılmak zorunda kaldığı bu evde, kendisi olmadan yaşanılacak bütün mutlulukların yalan ve efsane olduğunu hissettirmek istiyordu. Bazen bebeğin gelişini çok açık bir şekilde hisseder ve elini uzatarak ona dokunmak isterdi. Ancak elleri boşa çıkar ve hemen derin bir keder ve ümitsizliğe kapılırdı. Şafak sökerken bebeğin kokusu, ışığı ve nefesi, karanlıkla birlikte evi terkederdi. Gözleri kapalı olsa bile, çocuğun varlığının karanlığa karışarak çekildiğini bütün uzuvlarıyla görürdü. Karanlık, çocuğun ona doğru uzanan ellerine, sessiz feryadına aldırmadan dalga misali çocuğu kucağına alıp götürürdü.

 O, kalkarak çocuğu karanlığın pençesinden koparmak isterdi, fakat ne kadar uğraşsa da yatağından kalkamazdı. Sonra korkarak gözlerini açar, bebeğin yokluğuna bir türlü inanamazdı. Bebeğin derlenip toparlanan boş yatağının aslında dağılmış olduğunu, ter koktuğunu ve hâlâ sıcak kaldığını zannederdi.  

Çocuğun hastanede vefat ettiği gün, işten erken ayrılmış, arkasından Göyüşov sahaya uğrayıp onu yerinde bulamamış ve “Neden işte değil?” diye sinirden köpürmüştü. Arkadaşlarından kimse cevap vermeyince yüzünü ekip başına dönerek “Bu ne biçim başına buyruk bir hareket? Ben burada değilken kendi bildiğinizi mi okuyorsunuz? O adam izni kimden aldı?” diye sormuştu. Ekip başı, “Ben izin verdim, çocuğu hastadır, işten ayrılalı henüz bir saat bile olmadı.” diye cevap vermişti.

–Başka zaman olsa dürüstlükten, adaletten dem vurur. Güya biz işçileri önemsemiyor, onlarla ilgilenmiyormuşuz. Ona bir sorun bakalım, kendisi doğru dürüst çalışmadığı halde neden ilgi bekliyor? Üstelik benimle ev kavgasına tutuşmuş. Bütün ülkede beni rezil ediyor. Şikâyet etmediği yer yok. Sürekli, “On yıldır çalışıyorum.” diyor. Meğerse hep böyle yarım yamalak çalışıyormuş. Toplantılarda da çıkıp ağzına geleni söylüyor, siz de alkışlıyorsunuz.

– Yoldaş Göyüşov, vallahi çocuğu hastadır. Başka şey olsaydı izin vermezdim. Zaten kendisi de boş yere izin almaz, diyerek ekip başı onu savunmak istemişti.

– Nasıl yani? Biz burada ne güne duruyoruz? Neden bizden izin istemiyor? Çünkü niyeti kötü. Müdür olarak beni saymıyor.

– İki saatlik bir iş için merkeze kadar gitmesine gerek var mıydı?

– İki saat için niye?  Çocuğu hasta değil mi? Gelip insanca izin isteseydi üç günlük izin verirdim. Biz de insanız, her şeyi anlıyoruz. Sözde vicdan sahibiyim, diye hava atıyor.  Namustan, dürüstlükten dem vuruyor. Ne bileyim gerçek müdür şöyle yapmalıdır, böyle yapmalıdır. Utanmasa kırk yıllık müdürüne ders verecek.

– Yoldaş Göyüşov...

– Yeter artık! Hepiniz aynısınız! İyilikten zerre kadar anlamıyorsunuz. Başka bir şey söylemeden hışımla arabaya yöneldi, kapıyı açarak “Ona söyleyin, artık işe gelmesin, direk yanıma uğrasın!” dedi.

Bu sözlerin hangi sebeple söylendiğini biliyordu. Bir ay önce genel toplantıda konuşma yaparak Göyüşov hakkında kötü şeyler söylemiş, onu eski yönetimdekilerle mukayese etmişti. İşin ilginç tarafı, şimdiye kadar kimse Göyüşov’un kusurlarını söylemeye cesaret edememişti. Çünkü Göyüşov, gerçekten korkulacak biriydi. Aklına koyduğunu yapardı ve onunla zıtlaşmak için pek çok şeyi göze almak gerekirdi. Bütün bunları bildiği halde, içinde birikenlerin hiçbirini saklamamıştı. Salondakilere dönerek “Yoldaşlar, biz sıkıntılarımızı bilip çözmesi için aramızdan Göyüşov’u seçtik. Çünkü Göyüşov yıllardır bu idarede çalışmaktadır. İşçilikten müdürlüğe terfi etmiştir. Gelin eğri oturup doğru konuşalım. Göyüşov müdür olduğu günden beri bu idarede her şey alt üst oldu. Ne ihtiyara saygısı var ne de gence sevgisi. Ben bir işçi olarak toplantılarda defalarca bu konuyu gündeme getirmek istesem de belki durumdan rahatsız olan bir başkası konuşur diye susup beklemeyi tercih ettim. Şimdi bakıyorum ki kimse durumdan şikâyetçi değil veya Göyüşov’la bozuşmak istemiyor.

Salonda uğultu koptu. Gözler, parlayan, ışık ve sevgi dolu gözler, hem sevgi hem de korku hissiyle ona bakıyordu. Bu gözlerin ışığında, Göyüşov’un yüzü sürekli değişip geriliyor, fakat o, konuşmuyor, onun konuşmasına engel olmuyordu. Elindeki dolma kalemin kapağıyla oynayarak öfkesini yatıştırmaya çalışyordu. Belki de başmühendisin veya müdür yardımcısının onu susturmasını bekliyordu. Ama onlar da hayretle dinliyor, böyle bir şeyin olabileceğine hiç ihtimal vermiyorlardı. O ise gittikçe coşuyor ve anlatmaya devam ediyordu:

– Bu idarede Göyüşov’un rüşvet aldığını bilmeyen yoktur. Ama bir Allah’ın kulu sesini çıkarıp bir şey demiyor ve diyeceği de yok gibi. Çünkü herkes işimden, hatta canımdan olurum diye bir şey söylemiyor. Göyüşov sahtekârdır. Geldiği günden beri bakın bakalım ev alma konusunda kimlere aracılık yapmıştır? Siz o insanların kim olduğunu ve hangi yollarla ev aldıklarını da biliyorsunuz ama söylemiyorsunuz. Bu gidişle de söylemeyeceksiniz. Ben on yıldan beridir kirada oturuyorum ve durumumu defalarca Göyüşov’a söyledim. Şu anda tavuk kümesinde bile oturmaya razı olacak kadar vahim bir durumda olduğumu ona bildirdim.

Artık salona sakinlik çökmüştü. Herkes sessizce onu dinlemekteydi. Öyle bir sessizlik hâkimdi ki sinek uçsa duyulacaktı. Salondakiler onu sessizce dinlemeselerdi aslında bunları hiç söylemeyecekti. Artık duramadı ve “Size soruyorum, Mikail’in ölümünden kim sorumludur? Sanırım asıl günahkâr Göyüşov’un kendisidir.” dedi.  

Mikail bir yıl önce ölmüştü. Öyle dehşetli bir şekilde can vermişti ki hatırlayınca insanın tüyleri diken diken olurdu. Mikail bu kurumda sadece bir ay çalışabilmişti. Gece iş yerinde kaza olmuş, bütün ışıklar sönmüştü. Göyüşov acil durum ekibi oluşturmuş ve hemen sorunun giderilmesi için çalışmalara başlanmasını emretmişti. Ama gecenin karanlığında çalışmak çok zordu ve üstelik aletlerin tamamı eski idi. Sabaha kadar beklemek daha uygun olurdu. Ama Göyüşov’un emrinden çıkmanın, bir dediğini iki etmenin imkânı var mıydı? O gece Mikail, yüksek voltajlı elektirk direğinin tepesinde âdeta eriyerek parçalanmıştı. Ama Göyüşov da Göyüşov idi. Bu yüzden başmühendisi derhal işten kovmuş, bu işte zerre kadar suçu olmayan insanlara soruşturma açarak uyarı cezası verdirmişti. Herkesin bildiği gerçek suçlu ise cezasız kalmıştı. İnsanları en çok üzen şey ise Göyüşov’un suçlu olduğu halde susması ve suçu başkalarına atması olmuştu.

Şimdi Mikail’in adı anılınca, Göyüşov beyninden vurulmuşa döndü. Çünkü Göyüşov bu adı unutmak, bir daha hatırlamamak üzere zihninden silmek istiyordu. Mikail’in adı anıldığında, kendisi itiraf etmese de günahkâr olduğunu bilen Göyüşov endişeleniyor, onu korku basıyordu. Bu ölüm, Göyüşov’un daha yüksek mevkilere tırmanacağı yolda kara bir engeldi ve o, bu engelin karşısında kendisini güçsüz ve çaresiz hissediyordu.

– Şu anda Mikail’in ailesi ihtiyaçtan kıvranmaktadır ama yönetimdekilerden kimse bununla ilgilenmeyi aklından bile geçirmiyor. Mikail iş kazasında öldü, dört tane yavrusu yetim kaldı. Kim geçindirecek onları? Nasıl, ne ile geçinecekler?  Onlara ekmeği kim verecek? Siz, Göyüşov, bu konuda zerre kadar da olsa düşündünüz mü? Tabii ki hayır! Şayet düşünseydiniz, Mikail’in evraklarını yok etmek yerine, devletin bu konudaki kanunlarını uygulardınız. Güya hiç burada, bu isimde bir işçi olmamış, burada çalışmamış, ne bileyim daha ne entrikalar… Bu da gerçekleşmeyince suçu başmühendisin üstüne yıktınız. Böyle başarılı bir elemanı iki gün içinde iftirayla kurumdan kovdurdunuz. Neymiş efendim, sizin adınıza herhangi bir leke sürülebilirdi.

İnsanlar toplantıda olduklarını unutarak âdeta büyülenmiş gibi dinlemekteydi. O ise konuştuklarından zevk alıyordu. Çünkü yıllarca içinde sakladıklarını, söylemek isteyip de söyleyemediklerini anlatıyordu. Kuş gibi hafiflemişti. Bu konuşmadan sonra Göyüşov’un asla onu idarede barındırmayacağını, bir bahaneyle hemen kovacağını biliyordu. Ancak inadı tutmuştu, çalışacaktı. Göyüşov’a inat çalışacaktı. Hem de öyle dikkatle çalışacaktı ki Göyüşov onu kovabilmek için asla bahane bulamaycak, öfkesini, ona olan garezini yutmak zorunda kalacaktı. Bundan sonra başına nelerin geleceğini, kaderin kendisini nereye sürükleyeceğini nasıl bilebilirdi?

Toplantıdan sonra Göyüşov, o toplantıyı da, toplantıda o kadar insanın karşısında hakarete uğradığını da unutmuş gibi duruyor ve sanki aralarında hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Ama o, Göyüşov’u tanıyor, fırsat kollamakta olduğunu biliyordu. Göyüşov işinin kurdu bir adamdı.

Keşke o toplantıdan sonra dilekçesini yazarak işten ayrılsaydı. Şehirde ona iş mi yoktu? Daha olmadı, her şeyi bırakıp köyüne dönerdi. Evi de boşverirdi, okumayı da. O zaman bütün bu belalar da başına gelmezdi. Nerede olursa olsun, bir lokma ekmeği bulur ve yavrularıyla birlikte geçinip giderlerdi. Bu dünyada kim açlıktan ölmüştü? Bir tek o mu ölecekti açlıktan? Uykusundan taviz vererek geceler de çalışırdı. Üniversitede okumayı da temelli unuturdu. Nesine gerekti üniversite okumak? Üniversite mezunu olup da ne yapacaktı? Mezun olanlar işsizlikten sinek avlıyorlardı. Bütün bu yaşadıkları karşısında o zamanki sıkıntıları hiçbir şeymiş. Ama böyle haksızlık da olmamalıydı. Daha ne kadar ihtiyaç içinde yaşamalı, mahrumiyete, sefalete katlanmalıydı?  İçin için eriyor, solup gidiyordu. İhtiyaç bir urgan misali elini, kolunu sımsıkı bağlıyordu. Ne kendisinin, ne de karısının doğru dürüst giyecekleri yoktu. Yazın yine bir şekilde idare edilebilirdi, kışın ise durum daha vahimdi. Yıllardır karısı, aynı eski ve ince yağmurlukla kışı geçirmekteydi. Kendisinin de kalın kıyafetleri yoktu. Üsttelik kışın giyinmek zorunda kaldığı montunun gerçek rengi bilinmiyordu ve giyilecek bir tarafı da kalmamıştı.  Ama karısının eski giysilerini görünce kendi ihtiyaçlarını unutuyordu. En çok karısının hiçbir şey söylememesi, kıyafetlerinin eskiliğini ve inceliğini dert etmiyor gibi görünmesi onu kahrediyordu. Bu konuda bir defa bile söz etmemiş, tam tersine, her zaman kendisini teselli etmeye çalışmıştı. Hiç olmazsa kuru teselli ile kocasına destek olmak, ailenin yükünü biraz olsun hafifletmek istemişti. Çünkü kocasının sıkıntılarını ve ihtiyaçtan bunaldığını o da bir kadın olarak farkediyordu.  Evli oldukları bunca yıl içinde kocası paltoyu bırak, üstündeki paçavraya dönmüş yağmurluğunu bile yenileyemiyorsa, demek ki bunun acısını içinde çekiyor, sıkıntısı altında eziliyordur. Bu durumda, herhangi bir ihtiyacı dile getirmenin bir anlamı var mıydı? Belki de karısı sıkıntılı durumlarından şikâyet etseydi, homurdansaydı kendisini bu kadar da üzmezdi. Ama karısının dayanma gücü, kararlılığı onu çok sarsıyordu.

O gün, izinsiz işten ayrıldığı için Göyüşov hakkında soruşturma açmış, daha kötüsü ise adını ev alacaklar listesinden çıkartmıştı.  Bu listeden çıkarılması bütün ümitlerini yok etmişti. Göyüşov, başka bir kötülük yapsaydı, hatta onu işten attırsaydı bile kendisini bu kadar üzemezdi. Ona bütün bunları, işe geldiği gün haber verdiler. Çocuğunu defnettikten tam bir hafta sonra işe başlamıştı.

Bir türlü kendisini toparlayamıyordu. Yavrusunun açlıktan ve imkânsızlıktan öldüğünü düşünüyordu. Gözünde her şey değerini kaybetmişti. Evin, ailenin dertlerini tamamen unutmuştu. Saatlerce gözlerini bir noktaya dikip duruyordu. Karısı ondan daha dayanıklıymış ki böyle zor durumlarda kocasını o teselli ediyordu. Ama hiçbir şey onun derdini azaltmıyor, günlük hayata dahi uyum sağlayamıyordu. Artık bir daha çalışamayacağını ve bir daha eline iş alamayacağını düşünüyordu. Hayat onun için tamamen değişmişti.

Bir hafta sonra işe başladığında tam olarak toparlanamamıştı. Sanki iş arkadaşlarından ayrılalı yıllar olmuştu. Bu insanlar şimdi ona tamamen yabancı ve uzak idiler. Yavrusunun öldüğünü kimseye söylememişti. Çocuğunun ölümü dolayısıyla kimsenin, özellikle de Göyüşov’un kendisine acımasını istemiyordu.

Öğleye doğru, Göyüşov’un arabası göründüğünde canı sıkıldı. Şu anda Göyüşov’la konuşmak istemiyordu. Sadece onunla değil kimseyle konuşmaya hevesi yoktu.  Beyninde bir uğultu başlamıştı ve bu uğultu, katlanması güç bir ağrıya dönüşerek şakaklarından, boynunun damarlarından geçerek vücuduna iniyordu. Sonrasını hatırlayamıyordu.

Göyüşov’un dizlerinin yavaş yavaş bükülmesi ve alnından kanın fışkırması hâlâ gözlerinin önünde canlanmaktadır. Ona bir taş parçası mı fırlatmıştı yoksa çekiç mi? Elinde tuttuğu nesnenin demirden olduğunu, bir demir parçası olduğunu hatırlıyordu. Nasıl fırlattıysa kocaman adam, sadece bir kez ağzını açıp kapatabildi. Gözlerinin parıltısı, kapanmadan önce yıldırım gibi çakıp geçen o parıltı da hatırındaydı. O parıltıda hangi ifade saklıydı?  Nasıl anlaşılabilirdi bu parıltının, bu ışığın anlamı?  Aman Allahım, o dağ gibi adam, nasıl da çırpınıyordu? Ağzından, burnun­dan köpüklü kanlar akmaktaydı. Yarasından fışkıran kanın sesini de hatırlıyordu. Ortalığı bir velvele kaplamıştı. Ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Onu tamamen unutmuşlardı. Genç yaşlı demeden herkes sessizce durup olup biteni anlamaya çalışıyordu.

– Hemen acil çağırmak gerekir, dedi birisi.

– Evet, evet, acele edin. Hadi çabuk olun.

– Söylecek laf buldun sen de. Burada telefon ne gezer?

– Yukarıdaki istasyona gitmek lazım. Neden burada durup bakıyorsunuz? Koskoca adam ölmek üzeredir, siz ise seyrediyorsunuz.

– Peki, onun kendi arabası nerede? Şoförünü nereye gönderdi?

– Şoförünü kendisi geri göndermişti. Galiba karısını bir yere götürecekti.

– Tuu senin yüzüne…

– Yahu, insaf edin, birisi istasyona koşup acil servisi arasın.

– Buradan istasyona kadarki yolu biliyor musun sen? Dört kilometre, üstelik ambulansın şehirden buraya gelmesini beklersen….

– Yahu, şimdi adam burada gözümüzün önünde can çekişirken biz eli kolu bağlı bir halde seyredecek miyiz?

Kan fışırtıyla akmaya devam ediyordu. Aktıkça sol elinin yanında bir kan göleti oluşturuyordu. Bu gölet gittikçe büyüyor ve cesedin parmaklarına doğru yaklaşıyordu.  Kanın böyle akıp gitmesini görmemek için yüzünü yana çevirdi. Kolları bir ağacın dalı gibi iki yana sarkmıştı. Birisi kalabalıktan ayrılıp istasyona doğru yürüdü.

Sanki insanlar bunu bekliyorlarmış. Yardım ederek cesedi düz bir yere sürüyüp boş torbaların üstüne uzattılar. Artık yaradan akan kan dinmiş, cesedin kanı çekilmiş, yüzü bembeyaz olmuştu. Ama demir parçasının başına değdiği sırada yüzüne çöken o ifade hâlâ duruyordu. Ve yüzünün bu ifadesi onu cesetten çok canlıya benzetmekteydi.

Güneyden esen rüzgâr gittikçe güçlenmekteydi. Rüzgâr şiddetlendikçe boz renkli kum bulutu etrafı sarıyor ve bir adım ötesini görmek imkânsızlaşıyordu. Bir yandan rüzgârın sıcaklığı, diğer taraftan ise havaya yayılan kum tanecikleri onu çileden çıkarıyor ve nefes almasına imkân vermiyordu. Karanlıkta yürüyormuşcasına adımlarını korkarak atıyordu. Elleriyle gözlerini kapatarak yürüyordu. Ama hangi semte doğru gittiğini unutmuştu, ayağını yerden kaldırmadan rüzgâr kumları savuruyordu. Aniden, karşı tarafta başlayan şiddetli fırtına her yeri kasıp kavuruyordu. Gökyüzüne doğru havalanan kum hortumu kıvrılarak uzaklaştı. Fırtına o kadar korkunç ve güçlüydü ki az daha ayaklarını yerden kesecekti. Üstüne yürüse belki de onu savurup götürecek ve daha havadayken boğarak sahranın bilinmeyen bir yerine fırlatacaktı.

Durup bekledi. Kum denizi kulaklarını sağır edercesine uğuldamaktaydı. Yakınındaki ve uzağındaki fırtınaları, gökyüzüne doğru savrulan hortumları gördükçe çok korkuyordu. Sahranın bu kadar korkunç olabileceği aklının ucundan bile geçmezdi. Ve bir anda sahranın da insan gibi canlı olduğunu; insanlardan ve yasalardan kaçmış olan kendisine düşmanlık yaparak, dünyanın bu ıssız köşesinde onu öldürmek için teke tek dövüşe çağırdığını düşündü. Şimdi yeniden dehşetli kum, hortumuyla geri dönecek ve bir daha üstüne saldıracaktı. Ağzına, burnuna ve gözlerine dolarak dişleri arasında çıtırdayan kumun sıcaklığı nefsini kesiyordu. Fırtınanın ve kum bulutunun uğultusu arasında rüzgâr dinmezse hemen o anda, ayakta ölebileceğini düşündü.

Birden ne hatırladıysa gömleğini çıkarmaya başladı. Gömleğini çıkarıp başına sardı ve bohçayı kucağına alarak yüzükoyun yere uzandı. Sahradaki uğultu az da olsa dindi. Ama rüzgâr, kumu savurarak üstünü örttü ve kıpırdamasaydı büyük ihtimalle kumun altında kalacaktı. Ne zaman uykuya daldığını bile farketmedi.

Rüyasında, ayda yangın çıktığını görüyordu. İtfaiye arabalarının çoğu gelmiş, beklemekteydi. Gökyüzünü kaplayan alevleri nasıl söndüreceklerini bilmiyorlardı. Alevler gittikçe bütün semayı kaplıyordu. Ne kadar uğraşsa da lastik hortumların aya ulaşmadığını farkediyordu. Ay, yaklaşarak tahminen yeryüzünün bir kilometre ilerisinde beklemekteydi, ama yine de hortumlar ulaşmıyordu. İtfaiyeciler telaşla oraya buraya koşuşturuyorlardı. Yangını biraz zayıflatır ümidiyle yağması beklenen yağmur da bir türlü yağmıyordu.

Uyandığında hava kararmış, gökyüzünde küçük yıldızlar görünmeye başlamıştı. Az önce âdeta dünyayı titreten rüzgâr dinmiş, şaha kalkmış kum denizi sakinleşmişti. Hava da su gibi dupduruydu.

Akşamın bastırması, havanın böyle âniden kararması onu hayrete düşürdü. Oysaki az önce fırtına koptuğu sırada, gömleğini başına geçirerek rüzgârdan korunmak için yüzükoyun yere yattığında öğle zamanıydı. Günler bu kadar kısa mıydı?

Yıldızlar gökyüzünde yorgun yorgun parlamaktaydı. Uyanmış olmasına ragmen ayağa kalmak istemiyor ve sırtüstü uzanıp yatıyordu.  Gözlerini, büyülenmişcesine gökyüzünden ayıramıyordu. Sema aynı sema idi, yıldızlar da aynı şekilde parlamaktaydı. Buradan çok çok uzaklarda bir yerlerde annesi, karısı ve çocukları aynen böyle bir sema altında uzanmaktalardı. Gökyüzü her yerde aynı değil miydi?

Gördüğü rüyanın ve az önce şahlanan kum denizinin ürkütücülüğünü hâlâ atlatamamıştı. O korkunç fırtınada yatıp uyumasaydı ve korkunç olduğu kadar da hasret ve ümit dolu o rüyayı görmeseydi belki de uzun süre toparlanamayacaktı.

Öğleyin fırtına bastırmadan önce, bu akşam, hava kararmadan güvenli bir yerlere varması, yaşamını devam ettirmesi, yok yok devam ettirmesi değil de kendisine sığınacak bir yer bulması gerektiğini düşünüyordu. Ve fırtına başlamadan önce yerleşmek ve ömrü boyunca sığınıp kalmak istediği yerin, bu akşam havanın kararmaya başladığı bu mekân olduğunu düşünmekteydi. Ama şimdi rüzgâr dindikten ve hava karardıktan sonra yıldızlı semaya bakarken bundan sonra bir daha kendisine yeni bir vatan bulamayacağını düşünüyordu. Engin ve karanlık gökyüzü, esrarengiz bir biçimde parlayan yıldızlar ve gecenin sessizliği, sonsuzluk, karanlık ve yalnızlığı akla getirmekteydi. Ve o, bu duygulardan başka bir şey hayal edemiyordu.

Bu birkaç ayın sıkıntı dolu günlerinde, ömrü bir rüya gibi hissedilmeden geçip gitmişti. (Acaba ömrünün geri kalanı da böyle farkedilmeden geçip gidecek miydi?) Hayat ona yasaklandıysa ve yaşama hakkı tamamen elinden alındıysa neden hâlâ bir yerelere yetişmeye, bir şeyler yapmaya can atıyordu? Sanki bütün bu karanlıkların koynunda akıl almaz, hayal edilemez bir ümit kıvılcımı parlamaktaydı. O, bu ışığı görmüyordu; fakat bütün varlığı ile duyup hissediyordu. Onu hayata bağlayan ve en ümitsiz, en zorlu fırtınalardan kurtarıp çıkaran da bu ışıktı. 

 

 

Rüzgâr dindikten sonra havada ilginç bir koku ve rutubet hissedilmekteydi. O, bu kokunun ve rutubetin ne taraftan geldiğini bilmiyordu. Sadece, bunların rüzgârdan artakaldığını biliyordu. Peki, bu rüzgâr ne taraftan esiyordu? Neden öğle vakti rüzgâr, kum denizini gökyüzüne savurduğunda, o bu kokuyu farketmemişti? Neden bu koku ona bu kadar tanıdık gelmekteydi? Yoksa rüzgâr bu koku ve rutubeti onun çok sevdiği vatanından ve yurdundan mı getirmekteydi? Gözlerini kapatarak rüzgârın kokusunu ciğerlerine çekiyordu.

 

IV. Bölüm

                                    

Sonbahar yağmurları başlamıştı. Günlerdir aralıksız yağan yağmurdan şehri sel basmıştı. Şimdiye kadar hiçbir yerde böylesi bir yağmur ve sel görülmemişti. Kaderin sürükleyip getirdiği bu şehirde, gece gündüz ara vermeden yağan yağmur, onu hayata bağlayan her şeyi alıp götürdü. Bu süre zarfında mevsimleri tamamen unutmuştu. Bir lokma ekmek peşinde koştururken çevresinde olup bitenden hiç haberi yoktu. Şafak vaktinden hava kararıncaya kadar yaz kış, yağmur çamur demeden sokak sokak, köşe bucak gezmişti. Ama şimdi dinmek bilmeyen bu azılı yağmur, ona dünyanın sonunun geldiğini hatırlatıyor ve körelmiş duygularını yeniden uyandırıyordu.

Kendisinin bir zamanlar katil olduğunu yıllar önce unutmuştu, şimdi korktuğu tek şey açlık duygusu idi. Bazen tok olduğunda bile tokluğunu unutuyor ve içinde nasıl bastıracağını bilemediği bir açlık duygusu başkaldırıyordu. Açlık dipdiri, canlı bir varlık gibi zaman zaman bütün vücudunun ayrılmaz bir parçasına dönüşüyordu ve ondan kaçıp kurtulmak da imkânsız oluyordu.

Gün boyunca limana gelip giden gemilere bakıyordu. Gemiden inen yolcuların içinde, gözleri birisini aramaktaydı. Yıllardır limana gelen gemilerden onun beklediği kimse inmiyordu. İntizar ve hasret dolu günler birbirini kovaladıkça ümidini büsbütün yitiriyordu. Son zamanlarda bütün vaktini limandaki köprüde geçiriyordu. Yıllardır beklediği şahsı, kalabalıkta göremeyip kaçıracağından korkmaktaydı. Belki de bu şahıs, defalarca onun peşinden gelmiş fakat bulamamıştı. Yabancı bir muhitte, yabancı bir şehirde onu bulmak kolay olmasa gerekti. Önceleri bunu düşünmemişti. Aksi takdirde gün boyu bir an da olsa limandan ayrılmaz, tam zamanında onu karşılamaya çıkardı. Artık bütün zamanını sahilde geçirmekteydi. Gemiler sürekli gelip gitse de onun beklediği kişi bir türlü gelmek bilmiyordu.

Limandaki saatin akrep ve yelkovanı tik tak yaparak zamanı tüketiyordu. O, saatin bu tik taklarını beyninin içinde hissediyordu. Çarparak insan ömrünü tüketen kalp misali saatin tik takları da onda acayip bir ümitsizlik uyandırıyordu.

Kulağına lokantanın otomatik kapısından etrafa yayılan çılgın kahkaha sesleri ulaştı. O, sadece bir defa bu lokantada oturmuştu. Tanımadığı yaşlı bir kadın onu lokantaya davet etmişti. Öylesine, zorla kolundan tutarak çekip götürmüştü. Üstünün perişanlığından dolayı görevli onu içeri almak istememiş, ancak kadın onun avucuna bir üçlük sıkıştırdıktan sonra içeri geçebilmişlerdi. Hemencecik köşedeki boş masalardan birine oturmuşlardı. O, hiçbir zaman lokantada bulunmamış ve bu şehre ayak bastığı günden beri de burada böyle bir yerin olabileceğini aklına getirmemişti. İçeriyi seyrederken büyük ihtimalle bu kadının kendisini kandırdığını ve az sonra farkettirmeden ortadan kaybolacağını ve lokanta çalışanlarının de parayı vermediği için polis çağıracaklarını düşünmekteydi.

Garson geldiğinde kadın menüdeki bütün yemeklerden sipariş vermişti. Kısa sürede masa, uzun zamandan beri unutmuş olduğu çeşitli yiyeceklerle donatılmıştı. Lokantanın ön kısmında orkestra, yabancı bir müzik çalmaktaydı. Müzik sesleri eşliğinde yemek yemeğe hiç alışkın değildi. Kadın da bunu hissetmiş olacak ki müzisyenelere, müziği kesmeleri için işaret etti. O, yemeğini yerken kadın onu seyrediyordu. Seyrediyor ve gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Annesi sağ olsaydı, yalnız o, böyle içten ağlayabilirdi.

Limanda annesini kaybeden bir çocuk, yüksek sesle ağlamaktaydı. Çocuğu sakinleştirerek annesini bulmasına yardımcı olmak istedi. Yaklaşarak kolundan tutmak isterken çocuk, onun kıyafetlerinden mi yoksa saç ve sakalının dağınıklığından mı korkmuş olmalı ki bağırarak kolunu çekti ve daha yüksek sesle annesini çağırarak ağlamaya devam etti. Yağmur önceki gibi yağmaya devam ediyordu. İnsanlar limandaki merdivenlerden koşturarak aceleyle inip çıkıyorlardı. Bu yağmurda, sel suları arasında kimse annesini kaybeden bu çocuğu önemsemiyordu. Sanki kimse bu çocuğu görmüyordu. Çocuk da sağanak yağmurun altında öylece duruyordu. Soğuğu ve yağmuru farketmeden ağlayak annesini arayan bu altı yedi yaşındaki kızcağızın haline acıdı. Kalkıp koltuk değneğine yaslanarak çocuğa yaklaşmak istedi. Daha bir iki adım atmadan çocuk onun geldiğini görüp daha da yüksek sesle ağlayarak insanların arasına karıştı ve gözden kayboldu. Geri dönerek önceki yerine oturdu. Çocuk kalabalığa karışarak gözden kaybolsa bile bu kadar gürültünün arasında yine de onun sesini duyuyordu.

Soğuktan zangır zangır titremekteydi. Rüzgâr, buz gibi yağmur tanelerini yüzüne çarptıkça âdeta nefesi kesiliyordu. Birbirine değen dişlerinin sesi kulaklarında çınlıyor, ne kadar uğraşsa da vücudundaki titremeyi durduramıyordu. Sanki damarlarındaki kan da soğumuş ve aktıkça da bu soğukluk vücuduna yayılıyor, eli kolu buz kesiyor, katılaşıp odun gibi oluyordu. Havaların soğumasıyla kesik bacağı da çok acıyordu. Sanki bacağına iğne batırıyorlar ve bu iğne kemiklerine kadar işliyordu. Her defasında soğuk, bacağının kesilmiş yerinden başlayarak bütün vücuduna yayılarak gelip gözlerinde dururdu. Gözbebekleri bile üşüyordu. Üşüyen gözbebeklerinde soğuktan, yağmurdan ve ayazdan başka hiçbir şey göze çarpmıyordu. O, dünyayı soğuk bir renkte görüyordu. Hiçbir şey onu ısıtamıyordu.

Havalar soğuduğundan beri bükülmüş belini kaldıramıyordu. Yüzüne çarpan buz gibi soğuk yağmur taneleri, dünyadaki bütün sıcaklıkları, güneşin varlığını ve beklenen sıcak yaz günlerinin geleceğini ona unutturuyordu. Bu soğuk ve rüzgârlı yağmurun dinmeyeceğini, yeryüzünün bir daha asla ısınmayacağını ve bu yağmurun bu soğuk dünyayı ebediyen terk etmeyeceğini zannediyordu. Bu sağanağın, bu selin, bu soğuk ve ayazın dünyada ebediyen var olacağını düşünüyordu. Bütün iç organları da âdeta buz tutmuştu. Yazın sıcak zamanlarında bile o buz katmanlarının amansız soğukluğunu hissetmekteydi. Hissedince de kışın en şiddetli vaktindeymiş gibi titremeye başlıyordu. 

İçinden saymaya başladı. Bazen gün boyunca yapayalnız oturup kendi kendine sayı sayardı. Saymak onu öyle meşgul ederdi ki günün bittiğinden bile haberi olmazdı. Önceleri bir insanın gün boyunca kaça kadar sayabileceğini ve bu sayıyı aya, yıla ve insan ömrüne çarparak sonucun kaç çıkacağını öğrenmek isterdi. Belki de bu hayatın sırrı rakamlardadır ve kim, ne kadar çok sayarsa o kadar çok yaşayacaktır. Saymak da diğer işler gibi onu uzun süre oyalayamıyor ve yorararak bitkinleştiriyordu.

Gece bastırıyordu. Aman Allahım, bu gecenin sabahı nasıl olacaktı? Sabaha kadar nasıl sabredip dayanacaktı? Bir gün değil, beş gün değil, bir ömür boyu insan buna dayanabilir miydi?

Geceleri, düşüncelere gark olurdu. Bu düşüncelerin ağırlığına dayanamıyordu. Geçmiş günlerini düşünmekten hafızası bile sanki kabuk bağlamış, nasırlaşmıştı. Sabah oluncaya kadar zihninden binbir düşünce geçerdi. Düşüncelerin pençesinde kıvranarak sabahın olmasını bekliyordu ama bir türlü sabah olmuyordu. Uykusu kaçmış, uyumak onun için azap ve işkenceye dönmüştü. Bazen geceleri, zamanın geriye doğru çalıştığına inanası geliyordu. Çünkü gecenin bu kadar uzun olduğunu hiçbir zaman hissetmemişti. Tam tersi, önceleri uykuya doyamadığından şikâyetçiydi. Sabaha doğru etraf aydınlanmaya başlarken gece bastıran ağır düşünceleri yavaş yavaş uzaklaşırdı. O zaman biraz hafifler ve her şeyi unuturdu. Kısa bir süreliğine de olsa bütün bunların tekrar edeceğini unuturdu. Öğleden sonra ise yine uzun geceyi ve bu geceyi nasıl sabah edeceğini düşünürdü.

İki sarhoş, ona metronun yerini sordu. O, uzun uzun tarif etmeye başladı ama onlar dinlemeden çekip gittiler.

Bu şehre geldiği günden beri kendisine lanet okumaktaydı. Başka bir yerde; çölde, ovada veya ormanda bile yaşamış olsaydı belki bundan daha güzel bir yaşamı olurdu diye düşünmekteydi.  İnsanlardan uzakta kendisiyle, kaderiyle başbaşa yapayalnız yaşamak insan denizinde yüzmekten kat kat iyiydi. O zaman hiç olmazsa insanları özler, özlediğini bilirdi. En azından, neden mutsuz olduğunu, insanlarla ve toplumla bağlantı kurmanın kendisine neden yasaklandığını anlamış olurdu. Ama şimdi burada, insan denizinde batmakta, boğulmaktaydı ve kimse ona yardım etmiyordu. Onu görmüyor, duymuyorlardı. Bu kadar insanın arasında yalnızdı. Ve zamanla bir şehirle ve onun insanlarıyla kuşatıldığını da unutuyordu.

Peki, neden hayatta insanın istekleri gerçekleşmez, talihi onun arzularına göre şekillenmezdi? İnsanoğlunun hayattan, ömürden ve kısmetten umduğu ne idi? İnsanoğlunun amacı nedir? Neden insan yeryüzünün yegâne akıl ve idrak sahibi olan mahlûkudur? Bu akıl, bu idrak insana ne kazandırır? Bu akıl ve idrakiyle birlikte hayat, insanı nereye yönlendirir?

O, durup dinlenmek ve bir anlık bile olsa ömrünün yorucu günlerinin acısını unutmak istiyordu. Fazlası değil, sadece bir anlığına bunu istiyordu. Ama hayat bir an bile durup dinlenmesine fırsat vermiyordu. İnsanı ömrünün sonuna, ölüme doğru kovalıyor, sürüklüyor; istese de istemese de o, bu yolda yürümek zorunda kalıyordu. Hayat demek, durup dinlenmeden harekette olmak demektir. İnsan, uykusunda bile onu ölüme yaklaştıran hareketlerinden vazgeçemiyor. Tam tersine, rüyaları insanı daha kısa yoldan ömrünün sonuna yaklaştırıyor.

İnsanoğlunun son durağı ayağının altındaki toprak olduğu halde, neden sürekli bir yerlere koşturmaktadır? Neden dünyanın süsüne aldanarak ayağı altındaki topraktan kaçıp kurtulmanın mümkün olduğuna inanıyor?

Torpağa bakarken âdeta insan cesetlerini görüyordu. Parçalanıp çürümüş, toprağa karışmış insan cesetleri… Zamanı geldiğinde kendisi de diğerleri gibi çürüyüp toprağa karışacak. Üstüne evler yapılacak, asfalt dökülecekti. Toprağından otlar yeşerecek, ağaçlar bitecek. Ama bütün bunlar çok geç olacak. İnsan için bu, her zaman çok uzak bir hakikattir. İnsan bu hakikate inanır, ama onu kendinden uzaklaştırmaya çalışır ve bu acı gerçeğin uzaklığıyla teselli bulur.

Belki de toprağın insanoğlunu çekmesinin bir sebebi de yakınlarının varlığının, ruhunun genetik hafızasının toprağa bağlı olmasındandır.

Peki, insanoğlu akıbetini bildiği halde nasıl bu kadar unutkan olabiliyor? Oysaki bu acı gerçeklere göz yummak, tatlı bir rüyayı uzatmak gibidir. İnsanoğlu kendini kandırmakla neyi elde edebilir?

 

V. Bölüm

 

Ekiptekiler onun hakkında ne düşünüyorlardı? Acaba onu merak eden var mıydı? Belki de akıllarına bile gelmiyordu. Bu zamana kadar gözleri önünde gerçekleşen o kadar ölüm olmuştu ki üstünden bir hafta bile geçmeden unutuvermişlerdi. Hem de öyle çabuk unutmuşlardı ki sanki böyle bir insan hiç bu dünyada bulunmamıştı. Ama bu kadarı da olamazdı. Böyle önemli bir olay gerçekleşecek ve insanlar bunu hemen unutuvereceklerdi. Bu asla mümkün olacak bir şey değil. Muhtemelen kendisi gibi diğerleri de onun bu cinayeti işlediğine inanmamaktadır.  Zira bu zamana kadar kimseye yüksek sesle bile bağırmamış, insanların kalbini kırabilecek herhangi bir davranışta bulunmamıştı. Kimsenin yanında ekonomik durumunun kötülüğünden, yaşama umudunun tükendiğinden şikâyet etmemişti. Nasıl bir insanmış, neredeyse on yıldır aynı yerde çalışıyoruz, nasıl birisi olduğunu bir türlü öğrenememişiz, demezler miydi? Belki de yere bakan yürek yakan kimse misali. İnsanları tanımak ne mümkün, diyeceklerdi. Büyük ihtimalle, herkes bu olayı kendi kafasına göre yorumlayacaktı. Çünkü o, mahkeme salonunda konuşmamış, kendisini savunmayı reddetmişti.  

Çocukluğunda, bir zamanlar meşhur bir dram yazarı olacağına inanırdı.  Yazarlık konusunda kararlı olduğundan fırsat buldukça kitap okuyor ve kendisini bu yönde geliştirmeye çalışıyordu. Yıllar geçtikçe hayatı, bir tiyatro sahnesi olarak görmeye başladı. Bir zamanlar yaşamış olduğu hayat, hafızasında kendisinin de başrolde oynadığı tiyatro oyununa dönüşüyordu. İşin ilginç tarafı, gelecek hakkındaki arzuları, düşünce ve hayalleri de dram halini alıyordu. Hâlâ bir daha okuyup inceleme fırsatı bulamayacağı yazıları, dağınık bir biçimde beklemekteydi. Hiç olmazsa bir günlüğüne fırsat verselerdi, evdeki her şeyini toplayıp yakacaktı. Ama bir dakikalığına bile fırsat bulup elyazmalarını, evdeki birçok notlarını düzenlemeye, daha doğrusu yakmaya fırsatı olmamıştı. Evde, özellikle çekmecelerde kendisine ait ne varsa hepsini toplayıp yakmasını karısına sıkı sıkıya tembihlemişti. Şimdiye kadar herkesten sakladığı yazılarının birilerinin eline geçmesini istemiyordu. Neden böyle düşünüyordu? Oysaki artık hiçbir şekilde kaçınılmaz olan ölüme gittiğini biliyordu. Bunu bildiği halde neden ölümünden sonra olacakları dert ediyordu? Herkesten sakladığı o elyazmaları, aslında onun itiraflarıydı. Orada hiçbir şeyi saklamamış, olduğu gibi yazmıştı. Bu yazılarda o, tamamen kendisini anlatmıştı. Bu yazıları okuyanlar, onu tanıyıp bilenler onun trajedisini ve bu cinayetteki suçsuzluğunu anlarlardı. Zaten tamamen suçsuz olduğuna inandığı için trenin penceresindeki demir parmaklıkları keserek kaçmıştı. Onun yerine kim olsaydı başka türlü yapmazdı. Onun durumundaki bir insanın yegâne çıkış yolu (Bu iyi bir çözüm olmamakla birlikte) karşısındakini öldürmekten başka bir şey değildi. Başka türlüsünü yapmak elde değildi. Zira o kişiyi öldürmeseydi kendisi yaşayamazdı. O sırada, bir az daha ağırdan alsa ve bir az daha kendisini katlanmaya zorlasaydı kalbi parçalanacaktı. Bir insanın suçsuz olduğuna inanmıyorlarsa, o insan suçsuz olduğunu ispat edemiyorsa ne yapması, kime, hangi çarelere başvurması gerekirdi? Kendisine inanmayan, bütün yapıp ettiklerine şüpheyle yaklaşan insanlarla aynı ortamda yaşanır mıydı? Bu yaşamaya değer miydi? Yoksa bu durumda insan, ölümü mü seçmek zorundadır? Önceleri ölümün bir güzellik olduğunu düşünmüyor muydu? Oysaki her zaman ölümün üstüne üstüne gidenlere, ölümle yüzleşmeye cesareti olanlara gıpta ile bakmamış mıydı?  İnsanın gerektiği anda ölebilmesini, ölmeyi başarmasını hep takdir etmiyor muydu? Peki, şimdi ne olmuştu? Neden şimdi ölüm, onun gözünde acımasız bir gerçekliğe dönüşmüştü?  

Babasının ölümü onu çok sarsmıştı. Onun ölümüyle birlikte hayattaki yegâne dayanağını kaybettiğini anlamıştı. Evlatlık borcunu yerine getirememesi, babasına hiçbir şekilde yardımda bulunamaması onu her şeyden çok üzüyordu. Bazen şehre, kendisini ziyarete geldiğinde babasının eski kıyafetlerine baktıkça içi acıyordu. Babası onun eskilerini giyerdi. Zaten kendisi bu kıyafetleri, kolları ve ceplerinin kenarları yırtılıncaya kadar giyinirdi. Bu eski püskülerini babasının üstünde görünce kendisine acıyor, fakirliğini, sefaletini idrak ettikçe ne yapacağını bilemiyordu. Allahım, bir takım elbise alabilmek bu kadar mı imkânsızdı? Taş çatlasa, bir elbise yetmiş seksen manat ederdi. Tam on yıldır, yetmiş seksen manatı denkleştirip babasına bir elbise alamıyordu. Tam on yıldır, her defa babasını eski kıyafetlerle gördükçe için için yanıyor, her şeyden nefret ediyordu.

Babası, çocuklarından, özellikle de ondan hiçbir şeyi esirgememişti. Onun şehirdeki borçlarını da babası öderdi. “Canını sıkma oğlum, her şey yoluna girecek. Kara gün kararıp kalmaz. Kendini sıkıntıya sokma, bir ihtiyacın olursa bana söyle. Dağ gibi arkandayım. Bir şekilde para bulur, seni sıkıntıda bırakmam. Ben de çok çektim, parasızlığın ne olduğunu gayet iyi bilirim. Bana senin sağlığın, iyi haberlerin dışında hiçbir şey lazım değil.” derdi.

Her başı sıkıştığında babasına koşmasa bile bu sözler, onun için yeri doldurulamaz bir teselli kaynağı idi. Bu teselli dolu sözleri duyduğu ve babasının varlığını hissettiği süre boyunca, hayat ona daha kolay gelirdi. Babasının ölümüyle her şeyin mahv olduğunu, içindeki bütün ümit ve tesellilerin yıkıldığını hemen anladı. Anladı ve dünya denen bu korkunç mekânda tek başına kaldığının farkına vardı.

Babasının ölümünü, ona iş yerini arayarak haber vermiş, idareden sahaya araba göndererek onu almışlardı. O, üç saatlik yolu nasıl gittiğini hâlâ hatırlayamıyor. Akşam saat yedi civarında evlerine varmıştı. Yarım saat geç kalsaydı babasının defnine yetişemeyecekti. Arabayı doğruca mezarlığa sürdürmüştü. Mezarlığa vardığında defin için yapılması gereken bütün işler tamamlanmış ve tabut, yeni kazılmış kabrin yanına, ıslak toprağın üstüne konmuştu. Arabadan inip insanların arasına karıştığını kimse farketmedi. Bir anlık babasının defnine toplanan bu insanların tamamen yabancı olduklarını ve onu burada kimsenin tanıyıp bilmediğini sandı. Tabuta yaklaşarak son bir kez babasıyla helalleşmek istiyor ama yerinden kıpırdayamıyordu. Bir adım bile atarsa yere yuvarlanacağını ve bir daha asla ayağa kalkamayacağını zannediyordu.

– Geldi, geldi. Fısıltıyla söylenen bu sözlerde kendisine karşı sonsuz bir acıma duygusu hissetti ve o anda mezarlığa toplanan insanların arasında kendisinden daha dertli birisinin olmadığını düşündü. Gözleri karardı. Sonrasını ise hatırlayamıyordu. Babasının mezara konarak üstünün toprakla örtüldüğünü, mezar taşının dikildiğini, eve nasıl getirildiğini, hiçbirini hatırlayamıyordu. Babasının defninden aklında kalanlar, bir o tarafa bir bu tarafa kaçışan insanlar ve ne olduğu anlaşılamayan çeşitli sesler idi.

İnsanlar gelip gidiyor, yiyip içiyor ve giderken de teselli veriyorlardı. Teselliyi de borç verir edasıyla vermektelerdi. Bütün verilen tesellilerin boş ve anlamsız olduğu herkese malumdu. Çünkü bu teselli dolu sözlerde ümit verici bir şey yoktu. Bu teselliler, onun içindeki ümitsizlik ve dünyanın boş olduğu düşüncesini uzaklaştırmaktan acizdi. Bu teselliler, hasta birisi, belki ölüm döşeğindeki bir ihtiyar için bile verilmiş olsaydı belki az da olsa ümit verici olurdu. Ölümden sonra teselliye yer yoktu, ölümle birlikte bütün ümitler son buluyordu.

Yas için, merhumun üç, yedi ve kırk merasimleri için bir hayli para gerekiyordu.  O ise cebindeki iki manatıyla köye gelmişti. Evde de para yoktu. Akrabalara gelince, kendi huyunu biliyordu, onlar ısrarla teklif etmedikleri sürece kimseden bir şey istemezdi. Evde satılabilir ne varsa tek tek gözden geçirmiş, yüklükten halıyı çekip almış, avludaki koyunlardan yas merasiminde kesmek için birkaçını ayırdıktan sonra geri kalanını pazara götürerek ucuz pahalı demeden alelacele satmıştı. Önceleri, sonrasını düşünmemiş ama her şey satıldıktan sonra evde bir inekten başka bir şeyin kalmadığını anladığında durumun ciddiyetini, ümitsizliğini anlamış ve yakında evi, bütün aileyi saracak olan parasızlığın pençesini ensesinde hissetmişti.

Ailenin bütün sorumluğu onun omuzlarındaydı. Şehirde kirada oturduğunu, ailesini ve köydeki yalnız annesini düşündükçe çıldıracak gibi oluyordu. Aileyi hangi parayla geçindirecekti? İki evi geçindirme telaşıyla geçen ömrün günleri onu bir kurt gibi içeriden kemirecekti.

Babasının yedisinden sonra şehre döndü ve bir daha kırkı çıkarken köye gitti. Bütün bu süre zarfında, babasının ölümüne bir türlü inanamamıştı. Günler keder ve huzursuzluğun ezici ağırlığı altında geçip gittikçe yaşadıklarının rüya olduğunu zannediyordu. Sanki bu rüyadan uyanacak ve bütün sıkıntılar geride kalacaktı. Ama zaman geçiyor ve bu amansız rüyadan uyanamıyordu. Babasızlığa alışamıyordu.

Sonradan yavaş yavaş buna da alıştı, hayatın bu acı, amansız gerçeği ile barışmak zorunda kaldı. Ama her defasında ihtiyaçla karşılaştığında sarsılıyor ve babasızlığın ne olduğunu bir kez daha anlıyordu. Babası öldükten sonra evdekiler de seslerini çıkarmadan fısıltıyla konuşuyor, birbirleriyle göz göze gelmekten çekiniyorlardı.

Günün birinde bile olsa işiyle, tahsiliyle, yaşam tarzıyla babasını mutlu edeceğine inanıyordu, ama kısmet değilmiş...

Şehre yerleştiğinden beri babası sadece bir defa onun, oğlunun evine gelmişti. Bu günü, ömrünün en kederli günlerinden biri olarak hatırlamaktadır. Köye gittiği zaman, kendi kiralık evinin adresini yazarak nasıl gelineceğini babasına anlatmıştı. Babası gelmeden önce telgraf çekerek evi bulamayacağı için terminale gelip kendisini karşılamasını istemişti. Babası, oğlunun onu zamanında karşılayabilmesi için hangi otobüsle geleceğini ve otobüsün kaçta şehre varacağını da yazmıştı. Babasının telgrafını aynı akşam almıştı. Sabah işe giderken izin alır ve dönerken de babasını karşılar diye düşünmüştü. Ama işteyken öyle bir durum ortaya çıkmıştı ki izin almak bir yana bu konuda konuşmak bile abes olacaktı.  O sabah, ekipteki herkesi yakındaki bir santralde meydana gelen kazaya göndermişlerdi. Durum çok ciddi olduğundan izin konusunu açmak bile gereksizdi. Gün boyunca kendinde değildi. Sürekli babasının geleceği saati düşünüyor ve saate bakıyordu.  

İşte, saat on bir buçuk oldu. Otobüs ağır ağır terminale giriyor. Yolcular bir bir iniyor. Babası da ağır ağır merdivenleri iniyor ve inerken gözleriyle etrafı tarıyor, insanların arasından oğlunu bulmaya çalışıyor. Zaman geçiyor, otobüs boşaldıktan ve insanlar dağıldıktan sonra babası otogarda yapayalnız kalıyor. Saat ilerliyor. Babası onu beklemekten yorulup ahşap banklardan birine oturuyor. Acele etmeden sigarasını çıkarıp yakıyor ve dumanını keyifle ciğerlerine çekiyor. Oğlunun ne olursa olsun şu sıralarda mutlaka geleceğine inancı tamdır. Başka türlüsü mümkün değil. Bu kadar geciktiyse demek ki çok meşguldür. Oğlu öyle boş gezmiyor ki. İş güç sahibidir, zamanında gelmese de önemli değil, oturup bekler. Belki de otobüsün geleceği saati net olarak bilmiyordur.

Saat ilerliyor. Epey süredir oturup sabırla bekleyen adamcağız zaman geçtikçe ümitsizliğe düşüyor, aklına her türlü düşünce gelmeye başlıyor. Açlıktan ve susuzluktan takati kesilse de yakındaki lokantaya girerek bir şeyler yemeyi düşünemiyor. Yerinden ayrılırsa oğlu gelip onu bulamaz ve eli boş bir halde dönüp geri gider diye korkmaktadır. O zaman ne yapardı?

Saat ilerliyor. Babası iyice meraklanmaya başlıyor. Aklına her türlü düşünce geliyor. Acaba oğlunun evinin nerede olduğunu birisine sorsa mı? Muhtemelen onu burada tanıyan çoktur. Baksana kaç yıldır şehirde çalışıyor. Karşılaştığı bir kadına, oğlunun evinin yerini soruyor. Kadın cevap vermeden başını sallayıp uzaklaşıyor. Sonra bir başkasına soruyor. O da gülerek uzaklaşıyor. Daha da sormaya utanıyor.

Saat ilerliyor. O, saatin tik taklarını âdeta beynindeymiş gibi hissediyor. Sanki çekiçle başına vuruyorlar ve gittikçe fenalaşmaya başlıyor. Babasının saatlerdir terminalde beklediğini düşündükçe, böyle aciz ve çaresiz kaldığından dolayı kendisinden nefret ediyor.

Saat ilerliyor. Babası oğlunun başına bir şey gelebileceğinden endişeleniyor. Yoksa oğlu neden bu kadar geciksin ki? Oysaki o, sözüne sadıktır. Belki telgrafı almamıştır, geleceğinden haberi yoktur? Başka ne olabilir ki? Ah, keşke böyle olsa. Yeter ki oğluna bir şey olmasın. O her şeye katlanır.

Saat onun hafızasında durmuştur artık, daha çalışmıyor, çalışsa bile o artık hissetmiyordur. İşten çıkar çıkmaz taksiye biniyor ve onca yolu nasıl geldiğini, terminale ne zaman vardığını farketmiyor. Koşarak terminalin avlusuna giriyor. Meydan tamamen boştur, ortalarda kimse görünmemektedir. Kolları ümitsizce yanına düşüyor. Ayaklarında güç kuvvet kalmadığını, şayet oturmaz veya bir yerlere yaslanmazsa yere düşüvereceğini hissediyor. Duvara tutunarak yavaşça yere çöküyor. Aniden ahşap bankta oturan babasını görüyor. İçinden yıldırım gibi yakıcı bir dalga geçiyor ve onu, sebebini bilemediği ani bir ümitsizlik sarıyor. Bu ümitsizlik içinde babasına da kendisine de acıyor.

Babası hakkında düşündüğünde, her şeyden önce bu olayı hatırlıyordu ve her defasında da eğer otogara gelmese bile babasının, ömrünün sonuna kadar orada oturup aç susuz onu bekleyeceğini düşünüyordu.

Artık önceki gibi şehre katlanamıyordu. En azından, ayda iki kere köye gidiyordu. Ama bu ona çok pahalıya mal oluyordu. Hem gidip gelebilmek için para, hem de işten sık sık izin almak gerekirdi. Bazen günlerin nasıl hızla geçtiğini bile farketmiyordu.

Ah, keşke babası sağ olsaydı. Sanki ölüm de bir ailenin en iyisini biliyordu, son ferdine kadar almayınca el çekmiyordu. Önce ağabeyini, sonra babasını, daha sonra ise yavrusunu aldı. Şimdi kendisi de ölüm cezasına mahkûm edilmişti. Onu kurşunlayarak idam edecekler. Bu ceza çok daha kötüdür. Çünkü kurşunlanarak idam edilirse bir kabri bile olmayacak, geride kalanlara teselli için bir mezar bile bırakamayacaktı. Kurşunlanarak idam cezası aldığında hemen bu düşüncenin dehşetiyle ürpermişti. Mezarı olmayan bir insanın mevcut olabileceğini hiç idrak edemiyordu. İnsan dünyaya geldiyse geride hiçbir şey bırakmasa bile bir mezarı olmalıydı.

Ölüm hakkındaki düşünceleri, onu hayalen bebekliğine, yeni doğduğu günlere götürüyordu. İşte, komşunun çocukları evin avlusunda, bebeğin ne zaman doğacağını beklemektedirler. O henüz annesinin karnında, zifiri karanlıktadır ve dünyanın ne olduğunu bilmiyor. Sabahtan beri konuşup gülen ve dedikodu yapan kadınlar da susarak dakikaları ve saniyeleri saymaktalar. Zifiri karanlıkta iyice bunaldığını farkediyor. Bir yerlere doğru kaymaya başladığını hissediyor. Bir süre sonra evden sevinç çığlıkları duyuluyor. Birisi yüksek sesle “Oğlan, bebek oğlan!” diye bağırıyor.

Akrabalar tebrik etmek için eve koşturuyor. Annesi evin bir köşesinde, bitkin bir şekilde yatmaktadır. Ebe, kendisini tatlı sözlerle severek beyaz kundağa sarıyor. Evdekilerin hepsinin dikkati bu minnacık oğlan çocuğundadır. Herkes bebeğin sağ salim doğduğuna sevinir, fakat bebeğin sevinciyle evin aydınlandığı bu dakikalarda, onu ileride nelerin beklediğini kimse bilmiyor. Bu minik bebeğin büyüyeceği, ömrünün genç vaktinde kurşunlanarak idam cezasına mahkûm olacağı kimsenin aklından bile geçmiyor.

Ama dünyaya henüz gelen ve hiçbir şeyden haberi olmayan bu bebek,  bunu farketmekte ve kendisini bekleyen kaderin karanlık noktasında tam olarak ne olduğunu idrak edemediği ölüm cezasının vehametini duymaktadır.

Sabahtan beri sırtüstü uzanıp duruyordu. Bütün bu olayların başından geçtiğine bir türlü inanamıyordu. Her şey yeniden hafızasından akıp geçtikçe yaşamış olduğu ürperti dolu ömründen korkmaya başlıyordu.  

Semada yıldızlar parlıyordu.  Sanki gökyüzüne parlak bir örtü çekilmişti. Yıldızlar parlayıp söndükçe, gecenin ömründen de saniye ve dakikaların yavaş yavaş eksildiğini hissediyordu. Rüzgâr esmeye başladığından beri hafiften bir suzuzluk hissetmişti. Ama şimdilik rahatsız edici boyutta değildi. Çünkü hava ılıktı ve üstelik bir şeyler de yiyemiyordu.  Sanki yemek yeme ihtiyacı da ortadan kaybolmuştu.  Ama bugün olmasa bile yarın, olmadı öbür gün susuzluktan kıvranacağını biliyordu ve bu nihayetsiz sahrada da kum denizinden başka bir şey yoktu. Bu durumda, yakınlarda bir yerlerde suyun bulunma ihtimali yoktu. Bunu bildiğinden olsa gerek, artık sahradan kurtulmanın bir yolunu bulmak için gücü kuvveti tükenmişti. Şimdilik yiyecek bir şeyler bulmak için de uğraşmıyordu, zaten iştahı da yoktu ve bohçasındaki yiyeceklerin çoğu duruyordu.

Sahranın enginliği onu rahatlatıyor ve tehlikenin uzakta olduğunu hissettiriyordu. Nihayetinde sahra da son bulacaktı. Bu iki gün zarfında artık sahraya alışmıştı ve sanki yıllardır insanlardan ve bütün canlılardan uzakta, bu sahrada yaşamaktaydı. Şayet bir gün bu engin sahranın sonuna varır da insanların arasına çıkacak olursa ilk karşılaştığı kişiye ne söyleyecekti? Kim olduğunu, ne iş yaptığını ve nereden gelip nereye gittiğini soranlara hangi cevabı verecekti? Boz kumların arasında debelenmekten rengi solmuş kıyafetine bakanlar, onun hakkında ne düşünürlerdi?  Şimdilik sahradaydı ve buna kafa yormak istemiyordu. Sahranın genişliği, sonsuzluğu onu rahatlatıyordu. Burada, tabiatla içiçeydi ve kendisini bildi bileli hiç bir zaman hissetmediği bir özgürlük duygusunu tatmaktaydı. Ama buna yaşam demek mümkün müydü? İnsanlar arasına çıkamadıktan, ailesini, çocuklarını görmek bir yana dursun, onlarla mektuplaşamadıktan sonra bu dünyada yaşamaya değer miydi? Çocukları ve ailesi onun hayatta olduğunu bilmedikten, ölüme mahkûm edilmiş babalarının hatırasını kalplerine gömdükten sonra herkesten habersiz, bir kaçak olarak ömür sürmeye değer miydi? Bu hayatı kimin için, hangi amaçla yaşamaktaydı? Yaşadığı öyle bir ömürdü ki onunla ilgili bütün kararlar başkaları tarafından verilmişti. Ümitsizlik ve belirsizliklerle dolu, zulmet gibi karanlık bir hayatı yaşamak zorundaydı. O, ölüme mahkûm edilmişti ve bu durumdaki insanın da kısmetinde bundan fazlası olamazdı. 

Acaba onu hayata bağlayan ne idi? Uzun zamandır kafasını kurcalayan bu sorunun cevabını bulmaktan acizdi. Böyle bir hayatı ölüme tercih etme sebebini bir türlü kendisine açıklayamıyordu.  Acaba suçlu olmadığını bildiği için miydi? Oysaki suçsuzluğunu ispat edememişti ve bundan sonra da asla edemeyecekti. Söylediklerini kanıtlayamayacağından değil, kimse onu dinlemeyeceği için böyle olacaktı. Zaten ona, ölüm cezası çoktan verilmişti. Tren penceresinin parmaklıklarını kesip kaçtığında adım adım ölüme yaklaşıyordu. Kendisinin tamamen masum olduğunu düşündüğü ve ölmek için hazırlıksız olduğu bir zamanda ölüm cezasına çarptırılmaktan daha zor bir şey olabilir miydi?

Ümitsiz ve karanlık düşünceler içinde ne zaman uykuya daldığını farketmedi. Gözlerini açtığında sabaha doğruydu. Uzaktaki yıldızların gittikçe cılızlaşan aydınlığında, sahranın üstünde akmakta olan dumanlar güçlükle seziliyordu. Üstü başı çiğden iyice ıslanmış ama o, gece boyunca üşümemişti. Sabahın ayazında, açlık ve susuzluk dışında tabiatın amansız oyunlarının da kendisini beklediğini farketti.

Kalkıp oturdu. Kum üstünde uyumaya alışkın olmadığından mı yoksa havanın soğukluğundan mı bilinmez, boynu ağrıyor, sırtı sızlıyordu. Bu birkaç gün içinde ilk defa vücudunda böylesine yorgunluk ve ağrı duymaktaydı.

Onu en çok yoran birbirinin aynısı olan günlerdi. Bundan sonra kim bilir birbirine benzeyen böyle günleri daha ne kadar yaşamak zorunda kalacaktı?  Peki, ne yapabilirdi? Sahrada olduğu sürece başka sıkıntılar onu çok da rahatsız etmiyordu. Ama sahradan kurtulduktan sonra ömrünün yeni bir dönemine girecekti. Dumanlı, karanlık ve bir o kadar da anlamsız bir döneme.

Bütün bunları düşündüğü sırada resimlerinin çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtıldığını aklına bile getirmiyordu. Yüzünün çizgileri, vücudundaki işaretler, boyu, yaşı vb. ilgili bilgileri de yazmışlardı. Şimdi onu her yerde arıyorlardı. Tren penceresindeki demirleri kesip olağanüstü bir hızla kaçtığı için amansız bir katil olarak tanımlanmaktaydı.  

Kaçtığını ancak üç saatten sonra farkettiklerinde artık çok geçti.  O saatten beri tren karanlıkları yararak iki yüz kilometreden fazla yol katetmişti. Nöbetçi asker, bu haberi komutanına söylemeye cesaret edemiyordu. Bu kadar olağanüstü bir kaçışı sessiz sedasız nasıl gerçekleştirdiğini bir türlü aklı almıyordu. Kapıyı kapatarak dışarıda beklemekteydi. Mahpusun kaçması haberini epey zaman geçince, kendisini toparladıktan sonra ancak sabaha doğru vermişti. Trende herkes alt üst olmuştu. Bütün kapalı kompartmanlar tek tek açılarak konrtol edilmiş, pencerenin parmaklıkları dikkatle incelenmişti. Bir sonraki istasyonda iki görevli inerek önceki istasyondakileri telefonla arayıp durumdan haberdar etmiş, polise haber vermişlerdi.

O, bütün bunlardan habersizdi. Kaçıp kurtulmayı düşündüğünde, suçluların fiziki özelliklerinin anlatıldığı yazılarla korkunç resimlerinin duvarlara asılması aklına gelmekteydi.

Bohçadaki ekmeği ikiye böldü. Yarısını geri koydu, diğerini ise yemeye başladı. Aslında hiç iştahı yoktu ama yaşayabilmek için yiyordu. Dili ve ağzı kupkuruydu. Sanki ağzında tükrüğü de kurumuştu. Ekmeği kuru kuru çiğneyip yuttu. Ekmek boğazından geçse de yumruk gibi göğsüne tıkanıp kaldı. Son lokmayı da bitirip ayağa kalktı. Karşıda baktıkça uzayan kum denizi görünüyordu.  Rastgele yürümeye başladı. Yavaş yavaş ilerliyor, ama bu kum denizinin ortasında hareket edip de belli bir mesafe katedeceğine inanamıyordu. Hiç olmazsa hareket halindeydi ve geride bıraktığı ayak izlerinden de bunu farkediyordu.

Bohçada sadece el kadar ekmek vardı. Bir süre ona dokunmayacaktı. Susuzluktan ölmek üzereydi. Az önce yediği ekmek de taş misali midesine oturmuştu. Karşıdaki ufuklar ağarmaktaydı.

Ara sıra elini gözlerinin üstüne koyarak ufuklara doğru bakıyordu. Öğleye doğru, uzaktan gölü andıran serap onu kendisine çekmekteydi. Bunun göl olduğunu düşündükçe kendisinde yeni bir güç buluyordu. Ama hareket ettikçe ufuk gibi göl de ondan uzaklaşıyordu. Bu durumda, bütün gücü bitip tükeniyordu.

Kendisini çok yalnız hissediyor, bu engin sahrada bir insan sesi duymayı özlüyordu. Şimdi her şeyi atlattıktan sonra bütün bu yaşadıklarını birilerine anlatmak, paylaşmak istiyordu. Yalnızlık onu içinden kurt gibi kemirmekteydi. Bu olaydan sonra kimseyle bu konuda sohbet etmemiş, içini kimseye dökmemişti.  Kendisinin suçsuz olduğundan şüphelenmeye, suçsuzluğuna olan güvenini kaybetmeye başlamıştı. Oysaki onu öldürüyorlardı, hem de göz göre göre, her gün, her saat, her adımda ölüme yaklaşıyordu. Ona başka bir çıkış yolu bırakmıyorlardı. Sadece bu beklenmeyen hareketiyle ölüme biraz daha yaklaşmış bulunuyordu.

Peki, neden şimdi insanları özlüyor? Neden sahranın koynunda yapayalnız kalmayı istemiyor, neden insanlar olmadan yaşamaya katlanamıyor? Acaba neden hâlâ onu ölüm cezasına mahkûm eden ve yaşam hakkını elinden alan toplum yasalarının hüküm sürdüğü ortama dönmek istiyor?

Evsiz barksız olduğunu, kiralarda süründüğünü düşündükçe bütün morali bozuluyor, çalışma isteği kalmıyordu. Tam yedi yıldır aralıksız, her yıl üniversite sınavlarına giriyor, her defasında da kazanamıyordu. Artık üniversite sınavına başvurabilmek için gereken belgeyi iş yerinden istemeye utanıyor ama yine de inadından vazgeçmiyordu. Üniversiteyi kazanamadığı için kendisini affetmiyordu. İşin ilginç tarafı, yıllar geçtikçe okuma isteği körelmek yerine daha da alevleniyordu. Ümidini kaybetmiyor, aksine her defasında kazanamadığını öğrendikçe içinde yeni umutlar doğuyordu. Bu umutlar öyle ışıklı, öyle parlaktı ki koca yılın nasıl geçtiğinden haberi bile olmuyor, bir anda, kendini bir sonraki üniversite sınavına girerken buluyordu. Bazen onunla aynı anda sınava girenlerle yolda, sokakta karşılaştığı oluyor, selamlaşıp hal hatır soruyordu. Onlardan bazılarının artık birkaç yıl önce üniversiteyi bitirdiğini öğrenmesi bile onun moralini bozmuyor, aksine yeniden azimle çalışmasına sebep oluyordu.

Bir defasında, yedinci sınıfdayken edebiyat ödevini hazırlamadığını hatırlıyordu. Oysaki derse çalışmadan katıldığı zamanlar çok azdı. Bu sefer, yılsonu olduğu için çalışmamıştı.   Bütün sınıf da öğretmenin ders anlattırmayacağını ve yıllık notları vereceğini biliyordu. Bu defa öyle olmadı, öğretmen sadece onu tahtaya çağırdı. O ise ayağa kalkarak bilmiyorum, diye cevap verdi. “Neden çalışmadın?” sorusuna ise yalan söylememek için “Bugün ders işlemezsiniz diye düşünmüştüm.” dedi. Öğretmen bir süre bekledikten sonra “Zaten gece gündüz durmadan çalışsan bile senden bir baltaya sap olmayacak. Beni duyuyor musun? Kulağını aç iyi belle, sen adam olamazsın!” demişti.

“Senden bir baltaya sap olmayacak. Beni duyuyor musun? Duyuyor musun?” Bu sözler sürekli kulaklarında çınlıyor ve kendisine daha nelerin söylendiğini anlayamıyordu. O dersten, öğretmen ona not olarak bir vermişti. Üstelik iki de değil bir. Ama yılsonunda verilen ve hayatında ilk defa aldığı bu düşük nottan ziyade, öğretmeninin sözleri onu alt üst etmişti. Ve bu sözlerden sonra bir süreliğine, istese bile bir baltaya sap olamayacağına, gece gündüz kendini boşuna heder etmesinin abesliğine inanmıştı. Çünkü o öğretmeninin söylediklerine çok inanıyordu.  

O gün, dersten çıkarak doğruca eve gelmiş, iki gün içinde bütün edebiyat kitabını yeniden okuyup bitirmişti. Bunu, kendisinin bir baltaya sap olabileceğini öğretmenine ispat edebilmek için değil, kendi kendine teselli vermek için yapmıştı.

“Senden bir baltaya sap olmayacak. Beni duyuyor musun? Duyuyor musun?” bu yaştaki bir insanı yerle bir etmek için bundan daha kötü bir söz olamazdı. Ve o, bu sözleri hiçbir zaman unutamadı. 

İşin ilginç tarafı bu sözler, onun kendisine olan inancını da kaybettirmedi, hatta en zor zamanlarında sığınacak, direnecek gücü bu sözlerde buldu. Günün birinde meşhur olacağına, elde ettiği makam ve mevki ile öğretmeninin sözlerini tekzip edeceğine her zaman inandı.

Üniversite sınavlarına hazırlanmak için yeterli imkânı yoktu.  Sadece işinin ağırlığından değil, kiracı olmayı ve ailedeki ihtiyaçları kafasına taktığı için de dikkatini toparlayamıyordu. Eline kitap alır almaz beyninde değirmen taşı misali dönüp duran dertler şaha kalkıyordu. Sonra, zamanla buna da alışmaya başladı. Aslında alışmadı, sadece ihtiyaç, dertlerin hafifini kovarak ağır olanını getirdi; birbirinin peşi sıra doğan çocuklar, ev ve aile ile ilgili sıkıntılar diğer sıkıntıların önüne geçti.

Akşama doğru, geri dönüp arkasına baktığında uzaklarda, nokta gibi görünen iki karartı gördü. Elini gözüne siper ederek baktı. Karartılar insan gölgesine benzese de çok uzakta olduğundan hareket edip etmedikleri anlaşılmıyordu. Ufuktaki karartıları görünce içinde sevinçle birlikte bir korku da uyandı. Bir anda çok hafifledi. Günler geçtikten sonra bir insan karartısına rastlıyorsa demek ki bu nihayetsiz sahrada yalnız değildi. Peki, içinde gittikçe büyüyen bu korku neydi o zaman? Yoksa yapayalnız olduğunu sandığı bu sahradaki özgürlüğü sona mı eriyordu?

Trenden atladığı yere yakın istasyonların birinden onu takibe başladıklarına karar verdi. Yol boyunca ayak izlerinden kendisini bulmuşlardı. Peki ya fırtına? Bütün sahrayı alt üst eden o fırtından sonra iz mi kalırdı? Fırtınanın dindiği zamandan sonra ise tam on gün geçmişti. O zaman fırtına ayak izlerini kaybetse bile sonradan istikamete göre tahminde bulunup peşine düşmüş olabilirlerdi.

Hayır, artık kurtuldum diye boşuna seviniyormuş. Meğer tren penceresindeki demir parmaklıkları kesip kaçmakla her şey bitmiyormuş. Sahranın genişliğine, nihayetsizliğine güvenmek de boşunaymış. O ise ne zamandır kaçıp kurtulmak yerine günlerini boşuna harcıyor, üstelik bol bol dinlenmekle vakit geçiriyordu.  

Elini gözlerinin üstüne koyarak yine aynı semte baktı. Karartı biraz daha belirginleşmişti. Dikkatle bakıldığında karartıların hareket ettiği fark edilirdi. İçini korku sardı.

Akşam bastırıyordu. Sahradaki gölgesinin kendisini takip edenler tarafından görülebileceği bir zamanda, akşamın bastırması ona teselli verdi. Kaderi, başlayacak olan gecenin karanlığına ve uzunluğuna bağlıydı. Bir ümidi de rüzgârın çıkmasınaydı, yoksa sakin havalarda sahrada izini kaybettirmek imkânsızdı.

Bu kadar kolaylıkla özgürlüğüne kavuşacağını düşünmek ne kadar da saflıkmış? Nasıl oldu da kısa sürede bu kadar rahatladı? Her şeyi zamanında, en ince ayrıntısına kadar düşünseydi şimdi böyle bir tehlikeyle karşılaşır mıydı? Sahranın genişliğine ve enginliğine boşuna güvenmişti, sahrada saklanmak henüz kurtulmak demek değilmiş. Başını kaldırarak gökyüzünü seyretti. Sema açık ve duru idi. Havada rüzgâr belirtisi yoktu.

Birkaç gündür mesafe kat etmek için hiç acele etmiyordu. Canı istediğinde duruyor, yatıp uyuyordu. Açlık, susuzluk ve sinirlerinin bozulması onu yıprattığından ayakta durmakta zorlanıyordu. Ama ne kadar yorgun olursa olsun acele etmesi gerektiğinin de farkındaydı. Acele etmediği takdirde ölecekti. Canını dişine takarak bir yerlere varması gerekirdi. Bundan sonra artık öyle keyfince yatıp dinlenemezdi. Peşinden gelenler, ayın aydınlığında hareket ederek onu uykudayken yakalayabilirlerdi. Bundan sonra izini kaybettirmek için geceleri hareket etmesi gerekecekti.

O iki karartıyı gördüğünden beri sanki bitkin vücuduna yeni bir güç, kuvvet gelmişti.  Daha önceki haline benzemeyen, hızlı ve kararlı adımlarla yürüyordu. Ara sıra dönüp arkasına bakıyor, hava kapalı olduğundan gözleri uzağı iyi görmüyordu. Özgürlüğün ne olduğunu şu anda anlamaya başlıyordu. Böylece ne kadar yürüdüğünü kestiremedi. Ay doğup sahrayı aydınlattığında, akşam hava kararmadan önce yürümüye başladığını ve bu saate kadar da bir an bile durup dinlenmediğini hatırladı. Bu kadar mesafeyi durmadan aşarak, hiç olmazsa tehlikeyi birazcık da olsa atlattığını düşünmek onu rahatlatsa da akşam vakti gördüğü o karartıların korkusunu hâlâ unutamıyordu. Karşıda tepeyi anımsatan siyah gölgeler görünmekteydi. Ay ışığında belirginleşen o alçak tepeler sahrayla bir uyumsuzluk oluşturuyordu. Sanki sahranın sonuna varmıştı ve bu tepelerin öbür tarafı farklı bir dünyanın başlangıcıydı.

Bunları düşünerek yürürken aniden su sesine benzer bir ses duydu. Önce kulaklarına inanamadı. Gecenin sessizliğinde durup etrafı dinledi; gerçekten su sesi geliyordu. Ay ışığında tepeye benzeyen parlak yerlerin, sahranın ortasından sessizce akan çay yatağı olduğu aklına bile gelmezdi. Günlerden beri kum denizinden başka bir şey görmediği için karşısına bir çayın çıkacağını hayal bile edemiyordu.  Koşarak tepenin üstüne çıktı, ay ışığında son derece ilginç bir tablo oluşturan çayı seyretmeye başladı. Çayın suyu pırıl pırıldı ve öylesine sihirli, öylesine sessiz bir şekilde akıp gitmekteydi ki bu çayın sadece gecenin karanlığında akmak için var olduğu, güneş doğar doğmaz kaybolup yerini sahraya, bu engin kum denizine bırakacağı izlenimini veriyordu. Gözlerine inanamıyor, büyülenmişcesine çayı seyrediyordu. Günlerdir susuzluktan kavrulmasına bakmayarak su içmek aklına bile gelmiyor, hayranlıkla seyretmeye devam ediyrodu. Az sonra sahile inecek, kendisine ızdırap veren susuzluğunu giderecekti. Buna çok da sevinmiyor, daha çok yeni bir hayata başlayacağını bütün varlığıyla hissettiğine seviniyordu. Tam da takip edildiği bir zamanda, sahranın koynundan akıp geçen bu sessiz ve büyülü çayın onun kaderinde önemli bir rolü olacağına inanıyordu.

Epey zaman geçtikten sonra tepeden inerek çayın kenarına geldi. Bohçasını bir tarafa atarak su içmek için eğildi. Akan suya yıldızların yansıması düşmüştü. Eğilip ellerini suya uzatırken ay ışığında suya düşen yansımasını görünce korkup geri çekildi. Sudaki aynadan kendisine bakan yabancı biriydi; yüzünü kaplayan sakallardan tamamen habersizdi. Aman Allahım, ne kadar da değişmişti! Değişmek sözü az bile, âdeta insanlıktan çıkmıştı. Aradan ne kadar zaman geçtiğini bile bilmiyordu. Kendi görüntüsünden kendisi de korkuyorsa demek ki annesi bile artık onu gördüğünde tanımaz. Bu durumda başkaları hiç tanıyamazdı.

Âniden içinde ümit kıvılcımları parladı. Bu âni pırıltının ışığında, hafızasının karanlıkları kurşun misali eriyip parçalandı, içine şimdiye kadar duymadığı bir aydınlık doğdu. Sanki günlerdir sahra boyunca yürürken kaybettiği bütün ümitleri peşine düşerek geri dönmüşlerdi.  

Yansımasından korkmasına rağmen sudan doyuncaya kadar içip yeniden tepeye çıktı, çömelerek oturdu. İçinde bir hafiflik duydu.  İçine doğan ümit ışığı gittikçe büyüyor, aklına çeşitli düşünceler geliyordu. Sürekli sahralarda saklanmaktansa kılık değiştirerek başka bir isimle yaşamayı düşünüyordu. Doğrusu böyle yaşamak onun için zor olacaktı ama en azından ölmekten daha iyiydi, en azından hayatta kalacaktı. İnsan hayatta bulunduğu sürece üzülmemelidir. Belki de bir süre sonra her şey değişir, bu olay da unutulurdu. İşin zor yanı kendisine bir kimlik bulmak ve bir yerlere kaydını yaptırıp bir an önce işe başlayabilmekti. Bunları yaparsa gerisi kolaydı, zamanla her şey yoluna girerdi. Aradan bir süre geçtikten sonra başka isimle eve mektup da yazabilir, gizli yollarla haber de gönderirdi. Belki gizlice annesi ve ailesiyle de bir yerlerde görüşebilirdi. Ama bütün bunların gerçekleşmesine daha çok vardı.  Şu anda, kim olduklarını bilmediği o iki karartının peşinden geldiği, ölümün kendisini adım adım izlediği bir zamanda, bunları düşünmek için çok erkendi.

Irmağın aşağısına doğru gitmeliydi. Sabah oluncaya kadar böyle ilerleyip öğleye doğru su ısındığında izini kaybettirmek için yüzerek ırmağı geçerdi.  Boş düşüncelerle zaman kaybetmeden hızlı hareket etmesi gerekirdi.

Her şey beyninde netleştiğinden aç olduğunu bile unutmuştu. Demek ki yaşamak için insana ümit gerektiği gibi ümidin doğması için de bazı şartların oluşması gerekirmiş. Sahranın koynunda akıp giden bu sessiz ırmağın cazibesi o kadar güçlüydü ki gözlerini sudan ayıramıyordu. Âniden ırmağın kıyısında içine doğan bu ümitler yeniydi, trenden atladığından beri bu konuda düşünmeyi hiç akıl etmemişti. Şu anda içine doğan bu hayallerin ve ümitlerin ışığı onu büyülüyor, başını döndürüyordu. 

Ayağa kalktı ve ırmak boyunca yürümeye başladı. Ay, yine gökyüzünde parlamaktaydı. Irmağın ince kıpırtılarına yansıyan yakamoz zaman zaman dalgalanıyor ve gözlerini kamaştırıyordu. Gittikçe ufka doğru yaklaşmakta olan ayın ışığında, kendi gölgesi de ilginç bir görünüm alıyordu. Gölge, tepenin üstünden ırmağın ortasına kadar uzuyor ve çirkin bir manzara oluşturuyordu. Alçalıp yükselen tepenin üstünde öyle hızlı yürüyordu ki âdeta uçuyordu. Yorgunluğunu, gece boyunca durup dinlenmeden yol geldiğini ve açlığını tamamen unutmuştu. Ölümden kurtulmak isteği öylesine güçlüydü ki sabah olup da hava aydınlanmadan kaçıp kurtulmaktan başka bir şey düşünemiyordu.

Gece uzuyordu. Ay, bazen bulutların arkasına saklanıyor bazen de çıkarak dünyayı aydınlatıyordu. Önceki hızıyla yola devam etmekteydi. Artık ırmağın öbür kıyısında seyrek ağaçlıklar göze çarpıyordu. Ay bulutlardan çıkıp etrafı aydınlattığında öbür kıyıdaki ağaçları daha belirgin bir biçimde görebiliyordu. Gittikçe ağaçlar sıklaşıyor, aşağıya doğru seyrek bir ormana dönüşüyordu. Kaçıp saklanmak ve peşinden gelen o karartılaradan kurtulmak için mutlaka öteki kıyıya geçmesi gerekiyordu, bu işi sabah olmadan yapmalıydı. Çünkü artık yorulduğunu hissediyor, sık sık tökezleyip düşüyor ve bir daha ayağa kalkmakta zorlanıyordu.

Ama suya girmeye de cesareti yoktu. Bir yandan suyun soğukluğu, diğer yandan ise ırmağın derin olabileceği düşüncesi onu korkutuyordu. Aç ve takatsiz bir durumdayken akıntı hızını bilmediği, ilk bakışta sessiz görünen bu ırmağın öbür tarafına yüzüp geçmeye gücünün yetmeyeceğinden korkuyordu.  Ama her şeye rağmen bunu yapması gerekirdi ve durup düşünmek zaman kaybından başka bir şey olmayacaktı. Böyle kritik bir durumdayken ise bunu asla yapamazdı. 

Sabaha yakın olduğundan serin bir rüzgâr başlamıştı. Rüzgâr estikçe sessiz sahrada ırmak hafiften dalgalanıyor ve suyun kokusunu kıyı boyunca yayıyordu.

Zaman geçiyordu. Soyunup toz toprak içindeki kıyafetlerini çırparak bohçaya koydu. Sonra bohçayı omzuna atarak ipini boynundan geçirdi ve yavaş yavaş tepeden inerek ırmağın kıyısına indi. Çıplak vücudu uzaktayken bile suyun soğukluğunu hissediyor, daha suya girmeden tir tir titriyordu. Yavaş yavaş suya girdi. Irmağın suyu çok sığdı, beş altı metre kadar ilerlemesine ragmen su dizine ulaşmamıştı. Akan sularda yüzmenin o kadar da zor olmadığını deneyimlerinden biliyordu. Zira okuldayken defalarca Kür nehrini yüzerek karşıya geçmişti. Şimdi ise adını bile bilmediği, derinliğine, akıntısına aşina olmadığı bu ırmağı, özellikle de karanlıkta yüzüp geçmeye çekiniyordu.

Soğuktan tüyleri diken diken olmuştu. Aniden sanki kuyuya düşer gibi suya battı. Suyun üstüne çıktığında artık soğuğu hissetmiyordu. Acele etmeden öbür kıyıya doğru yüzmeye başladı. Biraz yüzdükten sonra ay, gökyüzünde bulutların arkasına saklandı.  Etraf tamamen karanlığa büründü. Bir an için bütün dünyayı suyun kapladığını ve kendisinin de sahilsiz bir denizin ortasında bulunduğunu; hiçbir şekilde kurtulma imkânının olmadığını zannetti. Bu his, ay bulutların arkasından çıkıp dünyayı aydınlatıncaya kadar devam etti.  Ay doğduğunda ise kıyıdaki alçak tepelerin çok yakında olduğunu görüp sevindi ve son gücünü toplayak kıyıya doğru yüzmeye başladı.

Kıyıya ulaşmasına epey vardı ve eli suyun dibindeki çamura değdiğinde bütün gücü tükenmek üzereydi. Zorlukla sürünerek kenara çıktı. Soğuk suda vücudu âdeta buz kesmişti ve kıyıdayken öyle bir hararet hissetti ki biraz ötedeki koyu bir şerit gibi görünen ormanın içlerine varıncaya kadar kıyafetlerini giyinmedi. Zaten kıyafetleri ıslaktı. Öbür kıyıda aniden ayağı kayıp suya battığında bohçadakiler de tamamen ıslanmıştı. Sadece kıyafetlerinin arasına sıkıştırdığı iç çamaşırları ıslanmamıştı. İç çamaşırlarını ve ayakkabılarını giyindi, takımını ise sıkarak yeniden bohçaya koydu.

Orman gittikçe sıklaşıyordu. Ciğerlerine dolan orman havasında yiyecek bir şeyler bulacağına da inanıyordu. Ağaçların gökyüzünü kaplayan yaprakları arasından havanın aydınlandığını görüyordu. Adım attıkça kuru dallar ve kurumuş yapraklar ayaklarının altında çıtırdıyordu. Ormanın derinlikerinde bir yerlerden gelen kuş sesleriyle irkildi. Acaba gece vakti öten bu kuş hangi kuştur? Nasıl da korkunç sesi vardı? Kuş, bir daha öttü. Vücudu korkuyla ürperdi. Hava aydınlanmaya başlamasaydı ormana girmeye cesaret edemeyecekti. Ara sıra böğürtlen çalılarıyla karşılaşıyor ama üstünde meyvesi olmadığından başka bir bitki olduğunu düşünüyordu. Az sonra ağaçların arasında böğürtlen çalılarının olduğu bir yere vardı. Çalıların üstünde o kadar meyve vardı ki gözlerine inanamadı. Mey­velerden bazıları olgunlaşıp kurumuştu bile. Böğürtlenlerden birini koparıp ağzına attı; aşina olduğu bu tat aklını başından aldı. En son ne zaman böğürtlen yediğini hatırlamıyordu. Şimdi ağzında, dudaklarında dolaşan bu tat, bu koku bir anda ta çocukluğundan bu yana kaderin ona yaşattıklarını unutturuverdi. Ama bu duygu sadece bir an sürdü ve düşünceleri yeniden bugüne odaklanarak hayalleri boşlukta kaybolan bir ses gibi uzaklaşıp yitti.

Böğürtlenlerden doyuncaya kadar yedikten sonra yoluna devam etti. Artık bedenine güç, gözlerine ışık gelmişti. Tek düşüncesi, durmadan yürüdüğü uzun gecenin yorgunluğunu atabilmekti.

Ormanın sık olmayan yerlerinde, açıklarda kuruyup kalan otlardan toplayarak ağaç sürgünlerinin sık olduğu yere yürüdü. Bohçadaki ıslak kıyafetlerini çıkarıp serdi. Sonra kuru otları yere döşeyerek üstüne yattı. İlk başlarda üşüse de güneş çıktıktan sonra hava ısındı. Ne zaman uykuya daldığını fark etmedi.

Uyandığında öğle vakti geçmek üzereydi. Kalkıp etrafa bakındı. Ortalık sakindi. Kıyafetleri tam kurumasa da giyindi. Poşete sardığı resmi ceketinin iç cebine koydu. Yeniden böğürtlen çalılarına doğru yürüdü ve doyuncaya kadar yedikten sonra ormanın içinden sabah geldiği tarafa doğru yürümeye başladı.

Artık peşindekilerden korkmuyordu. Bu ormanda izini bulup kendisini yakalayacaklarına inanmıyordu. Ancak çok hızlı hareket etmesi ve insanların yaşadığı bir yere ulaşması gerekirdi. Böyle bir yeşilliğin yakınlarında mutlaka bir yerleşim yeri olacağını düşünüyordu.

Bu yerler kendi köyündeki ormanlara o kadar çok benziyordu ki! Ağaçlar, otlar, açıklık hatta yediği böğürtlenler de aynı idi. Sadece ormanın kokusu farklıydı ve bu koku ona vatanından uzakta, yabancı bir yerde olduğunu hatırlatıyordu.

Akşama doğru on on iki hanelik küçük bir köye yaklaştı. Köyün alt kısmında oynayan çocuklara, şehre (Hangi şehre olduğunu kendisi de bilmediği halde) giden yolu sordu. Hiçbiri cevap vermedi. Çocuklar kurt yavrusu gibi hayret ve tedirginlik içinde ona bakıyorlardı. Epey sonra içlerinden az daha büyük olanı, ona taş yolu işaret etti.

Orman geride kalmıştı, yolun kenarında, seyrek ağaçlardan ve çalılardan başka hiçbir şeyin görünmediği açıklık uzayıp gitmekteydi. Gece boyunca taş yolda durmadan yürüdü. Geçip gittiği yol ona o kadar uzun görünüyordu ki sanki bin yıldır durup dinlenmeden hedefine ulaşmak için yürümekteydi.  Ara sıra geçen arabaları ve içindekileri şüphelendirmemek için yoldan ayrılarak ağaçlık yerlerde, çalıların arkasında saklanıyor, oldukça dikkatli davranması gerektiğini aklından çıkarmıyordu. Sabaha doğru şehir, gözleri ağrıyan insan gibi durmadan göz kırpan ışıklarıyla karşısına çıktığında rahat bir nefes aldı.

 

 

 

 

VI. Bölüm

 

Bir zamanlar kendisine tamamen yabancı olan bu şehir, şimdi büsbütün tanıdık hale gelmişti. Hergün sokaklarda, dükkânların önünde ve deniz kenarında karşılaştığı insanları dünyanın başka bir yerinde görse tanırdı. Bu insanlar konuşmasıyla, tebessüm ve hareketleriyle ona tanıdık geliyordu. Sanki gözlerini açtığı günden beri bu insanların arasında büyümüştü.

Bazen şehrin sokaklarında amaçsızca gezindiği sırada, kimlerle karşılaşacağını önceden kestirebiliyordu. Bu insanlarla karşılaşmadığında canı sıkılıyor, onları merak ediyordu.

Sahilde siyah elbiseli bir kadın, demir parmaklıklara yaslanarak denizi seyrediyordu. Her gün akşamüzeri hava kararmaya başlayınca simsiyah kıyafetler giyinen bu kadın deniz kenarına iner, korkuluğa yaslanarak gözlerini denizin mavi sularına dikerdi. En rüzgârlı havalarda bile o kadın sahile gelmeye devam ederdi. Limanda olduğu zamanlar akşama doğru gözlerini kadının geldiği tarafa dikerek onun ne zaman geleceğini bekler ve kadın gelinceye kadar da rahat etmezdi.  O, siyah kıyafetli kadının her akşam aynı saatte sahile inerek saatlerce denizi seyretmesini gizlice izlerdi. Defalarca yaklaşarak onunla sohbet etmek, kadının kim olduğunu öğrenmek istese de her defasında korkup çekinmişti. Bu kadında insanı susmaya, kendisine çeki düzen vermeye zorlayan bir ciddiyet vardı ve insanın onun birisini sevebileceğine, birisiyle aynı yastığa baş koyabileceğine inanması çok zordu. Ayrıca bu konuşmadan sonra kadının bir daha buralara gelmemesinden korkuyordu. Bu kadına öyle alışmıştı ki o olmadan denizi ve limanı aklına bile getiremiyordu. İşin ilginç tarafı limanda onun dışında kimsenin kadına aldırmamasıydı. Güzelliğini farketmek bir yana dursun, onun varlığından bile haberleri yoktu.

Ufukta bir gemi takılıp kalmıştı. Sanki gemi gökzyüzüne demir atmış, semaya çivilenmişti. Gemilerin ufukta kaybolduktan sonra karşılaştıkları sahilin ve yöneldikleri uzak limanların, denizin öteki tarafında bulunan büyülü bir dünya olduğunu düşünüyordu. O, uzak, ücra sahilleri hayal ettikçe heyecanlanır ve içine doğan ümitlerin ışığı ve sıcaklığıyla kendinden geçerdi. Bu esrarengiz dünyaları dolaşıp gelen gemilere, o gemilerin süslü yolcularına hasretle bakardı. Sanki onların hamuru başka bir çamurdan yoğrulmuş, onlar çok özel olarak yaratılmışlardı. Bazen bu insanların gemide doğup gemide yaşlandıklarını ve yine gemide öldüklerini düşünür, onların hayatını gemiden ayrı düşünemezdi.

“Gök sular, gök sular, neden bahtıma anahtar olmuyorsunuz? Neden beni sevindirmiyorsunuz, gök sular? Ölüm bile kaçtı, uzak düştü benden... Sevindirin beni, gök sular, gök sular...”

Deniz beşik gibi sallanmakta, siyah kıyafetli kadın kımıldamadan denizi seyretmekteydi. Kenardan bakarken kadının gözlerini ufuktaki gemiye dikip durduğu ve bir türlü gözlerini gemiden ayırmadan ne zaman sahile yaklaşacağını beklediği anlaşılıyordu.

Birazdan hava kararınca kadın çekip gidecek ve bir daha yarın aynı saatte gelerek sahilde durup gözlerini mavi sulara dikecekti. Yine sabrı tükeninceye kadar sahilde durup gözlerini mavi sulara dikecek, yine sabrı kesilinceye kadar sahilde durup bekleyecek, bekleyecek…

Bildiği tek şey varsa o da kadının uzun zamandır birisini beklediği idi. Nişanlısı mı kocası mı, çocuğu mu, her kim ise buradan, deniz taraftan gelecekti. Hem de akşamüzeri, hava karardığında gelecekti. Belki de bir yakınını denizde kaybetmişti. Bu da mümkündü ve her gün sahile gelerek sevdiğini unutmaya veya teselli bulup hafiflemeye çalışıyor olabilirdi. 

 Kim bilir, belki de başka, daha ağır bir derdi de olabilirdi. Kadına yaklaşamaması, içinde oluşan gizli bir direnç ile ilgiliydi. Bu direnç, her fırsatta, bir sınır olarak karşısına çıkıyordu. Dünya onun belleğinde sayısız sınırlara ayrılmıştı. Ama bunun sebebini bir türlü kendisine açıklayamıyordu. Elini neye uzatsa içindeki isyan kükreyerek şaha kalkıyordu. Sokaklarda, insan denizinde yüzdüğü zamanlarda bile korkup çekiniyordu. Belki de yaşadığı bu çağın şartları onu her şeye karşı ürkek ve çekimser yapmıştı. Belki de çağın kendisi onun bütün yetki ve haklarını elinden almıştı. Bazen sokakta yürüdüğü sırada bile kendisine küfredip sürüyerek kaldırımlara, yerlere atacaklarını ve “Senin bu asfalt kaldırımda yürümeye bile hakkın olmadığını bilmiyor musun? Hemen buradan defol ve bir daha da buraya ayak basma!” diyeceklerini düşünürdü. Hatta sokaktaki reklamları seyrederken bile birisinin parmaklarını göz bebeklerine doğru uzatarak “Bir daha bu tarafa bakacak olursan bu iki parmağımla gözünü oyacağım!” diyeceğinden korkuyordu.  Hatta zaman zaman rüzgârın sesini duymaktan, yağmurda ıslanmaktan, kışın soğuğunda titremekten bile kendisini men edeceklerini düşünüp korkardı. Hiçbirinde hakkı olmadığı bu şeylerin vakti gelince elinden alınacağından korkardı. Kendisi de farkında olmadan her şeye karşı çekimser olmuş ve bu çekimserlik kanına işlemiş, iliğine ve varlığına sinmişti.

Gece gündüz içindeki korkunun esiri olarak yaşıyordu. Bu korku daha çocukken, aklının ermeye başladığı ilk günlerde onun kalbinde yer etmeye başlamış, yıllar geçtikçe damla damla büyümüştü. Şimdi ise birikerek o kadar büyümüştü ki artık içine sığmıyordu. Bu korku belki de insanın dünyaya bir defa gelmesi ve ömrünü istediği gibi yaşayamamasıyla ilgiliydi. Korkunun bir sebebi de bu ömrün insandan ebediyen alınmasıydı. Korkular ölüme kadar devam ediyor, ölümle bitiyordu.

Bankta genç bir kızla birlikte iki ihtiyar oturmuştu. Genç kız ortada, yaşlılar ise iki tarafında oturmuşlardı. İhtiyarların ikisi de aynı anda kızın ellerini kucaklayıp öpmekteydi. O, bir anlam veremediği bu sahneyi merak içinde ve hayretle seyrediyordu. Yaşlı adamlar, kızın parmaklarını âdeta tuz yalar gibi yalamaktaydı. Neredeyse kızı yiyeceklerdi. Kızın ellerini, parmaklarını öptükçe şehvetleri iyice artıyordu.  Bunu, onların hızlanan nefeslerinden ve kapanmaya başlayan gözlerinden açıkça görüyordu. İşin ilginç tarafı ise ihtiyarların kızı kucaklamak, yüzünden gözünden ve dudaklarından öpmek istememesi, bütün şehvetlerini sadece onun elleri ve parmaklarıyla gidermesi idi. Kız ise gözlerini kapatarak bekliyordu. Sanki bu iki ihtiyarla anlaşmış, onların, genç vücuduyla oynaşmalarına, ellerini öperek sönmekte olan yaşlılık şehvetlerini söndürmelerine bir süreliğine izin vermişti. Aniden, nasıl olduysa ihtiyarlardan biri kızın göğüslerine dokunmak istedi. Kızın yüzündeki mahmurluk hemen kayboldu ve gözlerini bile açmadan,  umursamazlıkla ihtiyarın elini dirseği ile ittirdi. İçinden bu genç kıza ve ihtiyarlara karşı bir tiksinme duygusu kabardı ve yüzünü öbür tarafa çevirdi.  

Kendisinden az ötede yaşlı bir adam valizini bankın yanına bırakarak oturdu. Alelacele geldiğinden mi yoksa yükünün ağırlığından mı hızlı hızlı solumaktaydı. Mendilini çıkarıp yüzündeki terleri sildi. Sonra ceplerini karıştırmaya başladı. Muhtemelen biletini veya herhangi bir evrakını arıyordu. Aradığının yerinde olduğunu öğrenip rahatladı. Az sonra bu adam da diğer yolcular gibi gemiye binerek gidecekti. Ne şanslı adam! Birileri, bir yerlerde onun yolunu gözlüyordur. Belki de ailesi ve çocukları vardır. Baksana nasıl da tedirgin, sanki diken üstündeymiş gibi, gözlerini bir an bile saatinden ayırmıyor. Geç kalıp gemiyi kaçıracağından korkuyor. Kim bilir yolunu nasıl da hasretle bekliyorlardır. Bekleyenleri de aynen onun gibi saate bakarak vaktin çabuk geçmesini ve bir an önce kavuşmayı düşünüyorlardır. Ne şanslı adam!

Sadece onun, bu büyük limanda hiçbir acelesi yoktu ve olmayacaktı da. Onun yolunu kimse beklemiyor ve beklemeyecekti de. Gemiler hiçbir zaman onu limandan alıp götürmeyecekti. Hep kendi dertleriyle başbaşa, bu sahilde kalacaktı.

İhtiyar, valizin sapından tutarak oturmuştu. Sanki her an kaçış emri verilecekmiş gibi oturuyor ve valizin sapını elinden bırakmıyordu. Gemiye binip bir yerlere gidenlerin sayısının gelenlerden daha çok olduğu bu şehirde, insanlarının sayısının sürekli azalmakta olduğunu, günün birinde geminin bu limandaki son kişiyi de alıp götüreceğini ve bir tek kendisinin bu sahilde yapayalnız kalacağını düşünürdü. O, bunu düşünüyor ve kendisinin bu sahilde yalnız olduğunu bütün varlığıyla hissediyordu.

 Hareket düdüğü öttü. Ahşap bankta oturan ihtiyar hemen ayağa kalktı ve valizini alarak aceleyle köprüye yöneldi. İşte bu şekilde, limandaki insanların tamamı, farkettirmeden çekip gideceklerdi ve sadece o, bu sahilde yapayalnız kalacaktı. Bu onun alın yazısı idi ve bundan kaçıp kurtulmanın da bir imkânı yoktu.

Yıllar geçtikçe bu şehirden çekip gidebilme ümidini kaybetmişti. Bir yerlere gitmek için para gerekirdi, onunsa parası yoktu. Gidebilmek için gereken parayı dilenerek toplayamıyordu. Dilenerek elde ettiği para ile karnını ancak doyurabiliyordu. Zamanla, bütün hayatı boyunca dilense bile yol parasını asla denkleştiremeyeceğini anlıyordu. Ne kadar ümitsiz olsa da gitme düşüncesini asla aklından çıkaramıyordu. Hatta bir defasında gizlice gemiye bindi. İnsanlara farkettirmemek için umursamaz adımlarla, sakince güverteden geçerek geminin yukarı tarafındaki kaptan odasına giden koridorda, merdivenlerin yanındaki yangın dolabına girerek saklanmıştı. Dolabın kapısı açılmasın diye de eliyle içeriden tutup beklemişti. Dolabın içi çok dar ve havasız idi, üstelik uzun süre burada ayakta durmak veya çömelerek beklemek imkânsızdı. Ama o her şeye, açlığa, susuzluğa ve kırk sekiz saat sürecek yolculuk boyunca uykusuz kalmaya bile razıydı. Yeter ki onun burada olduğunu farketmesinler, onu gemiden atmasınlardı.

İnsanlara farkettirmeden buraya saklanabildiği için sevinçliydi. Çünkü işin en zor kısmını geride bırakmıştı. Gemi hareket edinceye kadar bu dar dolapta sabredebilseydi her şey düşündüğü gibi sonuçlanabilirdi. Gittikçe güvertede adım sesleri sıklaşmaktaydı. Nefesini tutarak güvertedeki ayak seslerini dinlerken düdüğün ötmesini ve geminin sahilden ayrılmasını beklemekteydi. İşin en zor kısmı sahilden ayrılıncaya kadardı. Gemi hareket ettikten sonra onu yakalasalar bile sadece onun için bu kadar büyük bir gemiyi geri çevirmezlerdi. Dakikalar uzadıkça uzuyor ama bir türlü düdük sesi duyulmuyordu. Güvertedeki ayak sesleri de azalmıştı. Ara sıra yetişmeye çalışan yolcuların ayak seslerinden başka bir şey duyulmuyordu. 

Tek bacağına yüklenerek oturduğu için, bir tarafı iğne batırsan farketmeyecek kadar uyuşmuştu ama o, kımıldamadan beklemekteydi. Gemi hareket etmeden yerinden ayrılmaya korkuyordu. Ani bir hareketiyle gemidekilerin dikkatini çekebilir, bütün çabaları boşa çıkar ve yakalanıp gemiden atılabilirdi. Sakince oturduğu halde, korkudan mı yoksa heyecandan mı hızlı hızlı solumaktaydı. Bu solumalarını herkesin duyduğunu sanıyor, sesi takip ederek kendisini bulacaklarından korkuyordu. Belki de onun bu limandan çekip gidebilmek için bu daracık dolaba sığındığı, kimsenin aklının ucundan bile geçmiyordu. Eğer yakalanırsa, kimisi onu hırsız, kimisi deli, kimisi de terörist sanacaktı.

Aniden duyulan düdük sesiyle irkilip bir anda kapıyı bıraktı ve açılan kapıdan yüzükoyun güverteye yıkıldı. Bağırtı seslerini duydu. Sonrasını hayal meyal hatırlıyordu. Bu olay o kadar ani olmuştu ki bir türlü kendini toparlayamıyordu. Güvertede boylu boyunca yatmaktaydı. Uzuvları onu dinlemiyor ve bir türlü yerinden kıpırdayamıyordu. “Ayağa kalk!” ünlemi sanki iki adım öteden değil çok uzaklardan geliyor gibiydi. Zorlukla kalkmaya çalıştı. Koltuk değneklerini aldı, omzundan kayıp güverteye düşen bohçasını yeniden omzuna geçirdi.  Giyiminden denizci olduğı anlaşılan adam, önüme düş bakalım, dedi. Bir şey söylemeden yürümeye başladı. Hâlâ kendine gelip olup biteni anlamış değildi. Her şeyin böyle ani bir tesadüfle mahv olması onu çok sarsmıştı ve bunun ne ile biteceğini de bilmiyordu.  Geminin koridorlarından geçip kaptanın odasına gittiler. İçinden kendisine lanetler yağdırıyordu. Düdük sesiyle korkup düşmeseydi şimdi yola çıkmış olacaktı. Sahilden ayrıldıktan sonra gemiyi kim geri çevirecekti? Hatta varlığından haberleri bile olsa biraz bağırıp çağıracak, polise vermekle tehdit edeceklerdi, o kadar. Ne de olsa denizin orta yerinde onu gemiden atmazlardı ve o da denizin öbür tarafına geçmiş olurdu.

Kaptanın kapısının önünde on civarında kişi vardı. Bir anda gemi personeli olayı duymuş ve tam da geminin hareket edeceği sırada içeride ne olduğunu merak etmişlerdi. Bu kadar insanın arasında farkettirmeden gemiye binmesi herkesi şaşırtmıştı. Bu yüzden hayretle onu seyrediyorlardı. İlk önce, yahu, bu ihtiyar buraya nasıl girmiş, sorusunu duydu.  Çok geçmeden limandaki iki polis içeri girdi ve onu polislere teslim ettiler.  İçindeki heyecan bir anlığına geçti ve sakinleşti. Polisler sakince kolundan tutarak onu gemiden indirdiler ve köprüden geçirip limana doğru ilerlediler. Limandaki merdivenleri çıkarken dönüp geriye baktı ve gemiyi köprüye bağlayan halatların çözüldüğünü, geminin hareket etmek üzere olduğunu gördü. Nasıl böyle bir fırsatı kaçırırdı? Dikkatsizlik sonucunda her şeyi alt üst etmişti. Geçti, bir daha böyle bir fırsat ele geçmezdi. Neden kendisine hâkim olamadı, neden heyecanlandı? Oysaki işin en zor kısmını halletmiş, gemiye binmişti. Peki, neden acele etti? Soğukkanlı hareket ederek bu işi sonuçlandırabilirdi. Neden? Neden?

Önceleri, bir polis gördüğünde gayriihtiyari irkilir, içinde kendisinin de bilemediği bir korku uyanırdı. Yıllar geçtikçe bu korkudan kurtulmaya başlamıştı. Artık kendisine yasaklanan yerlerde dolaşıp gecelemekten korkmamaktaydı. Artık yakalanma korkusunu da içinden atmıştı. Limanda hep birlikte dolaşırlardı. O, bu iki polisi burada görmeye alışmıştı. Hatta onlara o kadar çok alışmıştı ki artık hiç korkmadan sahilde her zamanki yerinde oturuyordu. Bu iki polisin yüzünde, diğer polislerden farklı olarak çok merhametli bir ifade vardı. Onun, limanın en kalabalık yerinde oturup dilendiğinden haberdar olduklarını biliyordu. İstedikleri zaman limandan kovup uzaklaştırabilir, hatta polis şubesine bile götürürlerdi. Ama bunu yapmıyor, kimsesiz olduğu için mi, yoksa sakatlığı sebebiyle mi bilinmez ama ona acıyorlardı.

Belki de aranan katiller listesinde onun resmini görmüşler, hakkında yeteri kadar bilgi sahibi de olmuşlardı. Fakat ülkedeki bütün polis birimlerinin aradığı azılı katilin (katil sözünü her tekrar edişinde farkında olmadan içi sızlardı) burada, gözleri önünde bulunduğu akıllarından bile geçirmezlerdi. İyi ki insanlar, birbirinin hissettiklerini, içinden geçenleri okuyamıyordu.

Limandaki merdivenlerde durdular. Polislerin kolundan tuttuğunu unutarak gemiyi seyretmekteydi. Artık gemi demir almıştı ve bacasından çıkan mavi duman göğe yükseliyordu. Suları dalgalandırarak ilerlemek için manevra yapıyordu.  Polisler hâlâ onun kolundan tutmaktaydı. O, polislerin gemiye yetişememesi için kollarından tuttuklarını ve gemi uzaklaşır uzaklaşmaz onu bırakacaklarını düşündü. Mavi dumanların ulaşamadığı yüksekliklerde martılar ötüyordu. Hâlâ gerçekleşen olayın etkisinde olduğundan bütün sesler kulaklarında çınlıyor ve o, martıların feryadını duyamıyordu. Hiç biri konuşmuyor, sadece bakışlarıyla uzaklaşan gemiyi seyrediyorlardı. Nihayet polislerden biri “Neden gemiye bindin?” diye sordu. Karşılığında “Gitmek istiyordum, buralardan çekip gitmek istiyordum” dedi. Şaşkınlıkla bakıştılar, bir süre kimse konuşmadı. Sonra ilk soru soran “Nereye gitmek istiyorsun?” dedi. Uzaklaşıp gözden kaybolmakta olan geminin arkasından bakarak “Hiç, kendim bile bilmiyorum. Denizin öbür tarafına olabilir, artık buralarda duramıyorum” dedi.  

– Ama böyle gidemezsin ki? Bilet alman, evraklarını göstermen gerektiğini bilmiyor musun?

– Param da yok, evrağım da.

Bir süre bekledikten sonra, “Çek git buradan, bir daha da böyle şeyler yapma!” dediler.

Bunu ikisi de aynı anda demiş ve aynı anda dönüp gitmişlerdi. Polis şubesine götürmemeleri, sorguya çekmeden bırakmaları onu duygulandırdı. Bir an, arkalarından koşarak başından geçenlerin tamamını en ince ayrıntısına kadar onlara anlatmayı düşündü. Çünkü polislerin bu iyiliği karşısında onları kandırmak istemiyordu. Ne olacaksa olsundu. Zaten bir gün gelecek, onun katil olduğu ortaya çıkacaktı. Ama gitmedi, bekledi ve sanki içinden birisi onu durdurdu.

 

 

 

 

 

VII. Bölüm

 

Hangi şehre geldiğini bilemiyor, birilerine sormaya da cesaret edemiyordu. Perişan, kirli kıyafetleriyle sorduğu bu soru yüzünden ondan şüphelenebilirlerdi. Zaten er ya da geç şehrin ismini öğrenecekti. Öğrenmese bile hangi şehre geldiğinin de öyle bir önemi yoktu. İnsanlar sokaklarda, bir o tarafa bir bu tarafa koşuşturmaktaydı. Kimsenin ona aldırdığı yoktu. Ne terden, topraktan rengi değişmiş elbiselerine ne de sakal basmış yüzüne kimse bakmıyordu.

Ömrünün geçmiş, yaşanmış yıllarıyla hiçbir alakası olmayan yeni bir hayata başlamıştı. Bu hayat ona, sırlı, karanlık ve korkunç günleri haber veriyordu. Sokakta koşuşturan, bir o tarafa bir bu tarafa gidip gelen insanlara, hızla geçen arabalara, soğuk reklamlara bakıyor ve geçmişinin bir uçurum gibi kendisinden koptuğu bir zamanda, hayatın böyle sıradan geçişine şaşırıyordu.

İçinden gizli bir istek, kaderin onu sürükleyip getirdiği bu şehrin adını öğrenmesi için dürtüklüyordu. Sabahın erken saatlerinde aceleyle bir yerlere koşuşturan yarı uykulu insanların yüzüne bakıyor, soru sorabileceği birilerini arıyordu. Uzaktayken kendisinde cesaret bulsa da yaklaştığında cesaretini kaybedip soramıyordu. Nihayet kendisini toparlayarak yaşlı bir kadına “Bu şehrin adı ne? diye sordu. Kadın uykusuzluktan mı yoksa yaşlılıktan mı küçüldüğü anlaşılmayan gözleriyle onu tepeden tırnağa süzerek “Ne demiştiniz? diye sordu.

– Bu şehrin adı nedir?

Kadın, benimle dalga mı geçiyorsunuz, deyip homurdanarak uzaklaştı. Bir daha da bu şehrin ismini kimseye sormaya cesaret edemedi.

Biraz bekledikten sonra sokakları süpüren sakat bir adama, limanın ve garın nerede olduğunu sordu. Şimdilik gecelemek için gardan daha uygun bir yer olamazdı. Adam, garın ne kadar uzakta olduğunu ve oraya hangi araçla gidebileceğini de söyledi. Günlerdir yorgun olmasına rağmen arabaya binmek istemiyordu. Hem parası yoktu hem de yürüyerek gidip henüz adını bile öğrenemediği bu şehri tanımak istiyordu. Kim bilir, belki de bu şehre bağlanacak, hayatının sonuna kadar burada yaşayacaktı. Kaderin oyununu bilmek mümkün müydü?

Gara varması çok sürmedi. Bazen sessiz, bazen de kalabalık sokaklardan geçerek yarım saat, belki biraz daha fazla yürüdü. Hareketliliğinden gar olduğu hemen anlaşılan eski, yüksek kemerli binaya vardığında sabah saat dokuz, on civarıydı. 

Adımını attığı andan itibaren yabancı insanların kokusunu duyduğu bu şehirde, nedense gar ona çok tanıdık gelmişti. Sonraları, şehrin adını öğrenip daha önce bu garda hiç bulunmadığını anladığında, şehirlerin birbirine sadece garları vasıtasıyla benzediğini fark etmişti. Dünyanın bütün şehirlerini yalnız garları birleştiriyor, birbirine yaklaştırıp aradaki farkları ortadan kaldırıyordu.

Şimdiye kadar sahrada barınmıştı, gecesini gündüzüne katarak kaçıp kurtulmak dışında bir endişesi olmamıştı. Şehirde ise kendisini nelerin beklediği meçhul idi. Sahrada takatini kesen amansız açlık, şehirde de devam edecek miydi? İnsanların karınca misali kaynamakta olduğu şehrin sokaklarında, bu kadar insanın arasında ümitsizlik ve yalnızlığın mengenesinde boğulacak mıydı? Bunu nereden bilebilirdi?

Yolcuların eşyalarını taşıyarak birkaç kuruş bile olsa elde ederek günlerdir devam eden açlığını bu parayla yatıştırması gerekirdi. Perona geçti ve el arabasıyla yürüyen insanların gittiği tarafa yöneldi. Hangi şehirden geldiğini bilmediği bir tren durur durmaz, vagonlardan birinin kapısına koşturdu.

Etrafta kulakları sağır eden bir gürültü vardı.  İnsanlar, bilinmeyen şehirlerin kokusunu yayarak gidiyorlardı. Hamal bekleyen yaşlı bir kadına yaklaştı. Çekinerek yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordu. Kadın başı ile yardıma ihtiyacı olduğunu bildirerek eşyalarını ona gösterdi. Bu kadar kolaylıkla iş bulduğuna sevinmişti. Fakat eğilip valizi almak isterken arkadan yediği bir tekmeyle neredeyse yüzükoyun yere yuvarlanacaktı. Düşmemek için kendisini zor tuttu. Önce, peşine takılanların bu uzak şehirde gelip kendisini bulduklarını ve gece gündüz durmadan yürümesinin ve çektiği o kadar meşakkatin boşa gittiğini düşündü. Dönüp baktığında ise arkasında, el arabasıyla, avurtları birbirine geçmiş yaşlı bir hamalın durduğunu gördü. Hamal yüzünü ekşiterek “Defol buradan, bir daha da ortalarda dolanma!” deyip ağır bir küfür savurdu. Gelip geçenler de bu manzarayı seyrediyordu. O anda utancından yerin dibine geçti. Önce hamalı bir güzel dövüp haddini bildirmeyi düşünse de kendisini zor tuttu. Bu kadar uğraşıp kurtulduktan sonra yeniden yakalanma ihtimalini düşünerek vazgeçti. Kin ve nefretini zehir gibi zorla yuttu ve dönüp arkasına bakmadan gardan ayrıldı. Uzun zamandan beri aç karına yürüdüğü için ayakta durmakta zorlanıyordu.

Ormanda yediği böğürtlen onun ne zamandan beri kapanmış olan iştahını açmıştı. Üstünde para eden bir şeyi de yoktu. Olsaydı satıp birkaç günlüğüne de olsa karnını doyururdu. En son ayrıldığında annesiyle vedalaşırken onun getirdiği parayı almamıştı. Kadıncağız ne kadar ısrar etse de verdiği parayı almamış, “Bu saatten sonra paraya ihtiyacım olmayacak. Eve götür, çocuklara harcarsın.” demişti. Kadın kahrolarak “Nasıl yani bu saatten sonra…” dediğinde, bütün bu yaşananlara rağmen annesinin onun ölüme gittiğine, artık oğluyla ilgili her şeyin bittiğine inanmadığını anlamış ve hemen kendisini toplayarak “Param var, olmasaydı alırdım. Beni merak etmeyin, nasıl olsa başımın çaresine bakarım.” demişti.  O zaman, annesinin bir mendile sarıp vermek istediği o paraya bu uzak şehirde ihtiyacı olacağını nereden bilebilirdi?

Birden ağzındaki altın dişlerini hatırladı. Nasıl olmuştu da şimdiye kadar aklına gelmemişti? Dişlerini çıkartarak hem izini kaybettirirdi (muhtemelen onu tarif ederken ağzında altın dişleri olduğunu da yazmışlardı) hem de bir süreliğine de olsa kimseye minnet etmeden karnını doyururdu. Karşısına çıkan ilk polikliniğe girdi ve diş dokturunu buldu.  Kapıya kadar uzayan kuyruğa ve sıradakilerin homurtusuna aldırmadan içeri daldı. Çok uğraştıktan sonra doktoru ikna ederek dişlerindeki altın kaplamayı söktürdü. Önceleri diş çektirmek onun için dünyanın en meşakkatli işiydi. Şimdi ise çektiği bunca acılardan sonra bu iş ona çok kolay geliyordu. Ağzının kanını silerek avcundaki dört altın kaplamalı dişle dışarı çıktığında ayakta durmaya takati kalmamakla birlikte, kıymetli bir şey bulanların sevincini yaşamaktaydı.

Şimdi de çektirdiği altın kaplamalı dişlerini satması gerekirdi ve bu işin bu kadar zor olabileceği aklından bile geçmezdi. Önce kalabalık bir sokakta durarak çekilmiş altın kaplamalı dişleri alıcı bulmak ümidiyle gelip geçenlere gösteremeye başladı. Yanından geçip giden insanlar avucunda tuttuğu kanlı dişlere hayretle bakıyorlardı. İnsanların yüzündeki hayret dolu ifade onun bütün ümitlerini yok ediyor ve dişlerini asla satamayıp aç karnına gereksiz bir nesne gibi gezdireceğinden korkuyordu.

Bütün gün boyunca elindeki kanlı dişleriyle sokakları dolandı ve nihayet güç bela dört tane altın kaplamalı dişini, bir onluğa değişti. Dişlerini bu kadar ucuza satmasına aldırmadan içinde bir sevinç duyuyordu. Çünkü az da olsa elinde parası vardı ve bu parayı gönlünce harcayacaktı. Onluğu aldıktan sonra garın karşısındaki binanın köşesinde bulunan lokantaya girdi.  Çok da büyük olmayan bu lokanta kalabalık değildi. Çekinerek kapıya yakın yerlerden birine oturdu, elini paranın olduğu cebinin üstüne koyarak beklemeye başladı. O kadar açtı ki artık bekleyemiyordu. Masaların arasında bir o tarafa bir bu tarafa koşturan beyaz önlüklü garson ise ona bir türlü bakmıyordu. Lokantayı saran yemek kokusu başını döndürüyordu. Beklemeye sabrı yetmedi, kalkıp sipariş verdi ve dönüp yerine oturdu.  Az sonra garson masaya yuvarlak ve büyükçe bir ekmek getirdi. Yemek gelinceye kadar bekleyemedi,  çekilmiş dişlerinin ağrımasına aldırmadan açgözlülükle ekmeğe saldırdı ve bir hayvanın canlı bir avı parçalaması gibi ekmeği bir anda yiyip yuttu. Günler süren açlıktan sonra ilk defa yemek yiyordu. Lokmaları çiğnemeye sabrı yetmiyor, öylece yutuyordu. Etrafındakilerin onun açgözlülükle yemesine baktıklarına aldırmıyor, çevresindeki kimseyi görmüyordu. Bütün düşüncesi bir an önce bu amansız açlığın pençesinden kurtulmaktı. Sanki bütün kaderi, geleceği önündeki yemek kâsesinden ona bakmaktaydı. Tek korkusu, ne kadar yerse yesin açlığını yatıştırıp doymamak ve bütün ömrü boyunca ekmek diye sayıklayarak kahrolup gitmekti. Cıva gibi kıvrak bir şekilde masaların arasında dolaşan garson kadın “Başka bir ihtiyacınız var mı?” diye sordu.   

– Çok teşekkür ederim, başka bir şey gerekmiyor, lütfen paranızı alınız, dedi.  Kadının onunla böyle şefkatli bir üslupla konuşması, onu duygulandırdı. Yemeğin parasını ödeyip ayağa kalktığında kalın, hasta bir ses, durun, diye bağırdı. Sesin geldiği tarafa döndü. Ondan biraz ilerideki masanın arkasında üstü başı perişan bir dilenci oturmuş ve on dört on beş tane içki şişesini önüne sıralamıştı. Hareketlerinden ve konuşmasından sarhoş olduğu anlaşılsa da aklı yerindeydi. Lokantadakiler masadaki içki şişelerine ve ahşap koltuğa yığılmış bu çelimsiz ihtiyara hayretle bakıyorlardı. Sarhoş ihtiyar bir daha tekrar etti. Durun, çatal ve kaşığınızı masaya bırakın. Hayretle duruyor ve gözlerini ihtiyara dikip bekliyordu. Üstü başı perişan olmasına rağmen bu serserinin bu kadar içkiyi hangi parayla alabildiğine şaşırmıştı. Bu sefer biraz alçaktan ve yavaş sesle, çatal ve kaşığınızı masaya bırakın, bir dakikalığına beni dinleyin, dedi. Herkes, yemek yemeyi bırakmış, ihtiyarın ne diyeceğini, bu olayın nasıl sonuçlanacağını merak ediyordu. İhtiyar, etraftakilerin çatal ve bıçaklarını bırakarak onu dinlediklerinden emin olduktan sonra sözüne devam etti.

– Canlarım, bugün benim doğum günümdür. Yani hayatımın en önemli günüdür. Bugün altmış yaşımı dolduruyorum. Bu zamana kadar bir defa bile olsa doğum günümü kutlamadım. Bir şeyleri hatırlamaya çalışan insanlar gibi sözlerine ara vererek “Çünkü benim kimsem yoktur.” dedi. Salonda sinek uçsa, kanat sesi duyulurdu. Garson ve bulaşıkçılar bile işlerini bırakarak onu dinliyorlardı. İçeri yeni giren müşteriler de şaşırarak sessizce kapıda belkiyorlardı.

İhtiyar ise konuşmaya devam ediyordu:

– Bir zamanlar, ailem ve çocuklarım vardı. Sonra onları kaybettim. Bunlar çok, ama çok önce oldu. Gözleri dolduğundan konuşamadı. Zorla kendisini toplayıp “Alın bu şişeleri, benim dilencilikle sürdürdüğüm ömrüm işte bu lokanta civarında geçmiştir. Şimdi sizden rica ediyorum, hem de bir kez değil, bin kez, milyon kez rica ediyorum ne olur çekip gitmeyin, gelin hep birlikte benim doğum günümü kutlayalım.” dedi. Sonra güçlükle ayağa kalkarak şişeleri tek tek masalara dizmeye başladı. Artık dayanamıyordu, kalkıp kapıya yöneldi. Şahidi olduğu olay onu çok sarsmıştı. Çünkü bu olayda kendi kaderini, kendi geleceğini, mahv olmuş arzu ve hayallerini görüyordu.  Bu olay, yabancı bir şehirde geçireceği bir ömrün son günlerini gözlerinde canlandırıyor ve ümitle yaşamanın, bir yerlere varmak için koşturmanın abes olduğunu hatırlatıyordu. Şayet bütün hayatını böyle yaşayacaksa, günün birinde onun da hayatı bu ihtiyarınki gibi olacaksa, dertlerin ve kederlerin pençesinde kıvranacaksa o zaman neden ölümden kaçmak, ölümden kurtulmak istemektedir?

Bu olayı bir rastlantı olarak mı görmeliydi yoksa başka bir şey mi? Belki de Allah, ihtiyara başından geçenleri anlattırmakla, onun kendi başına gelecekleri bilmesi, sonunu görmesi için özellikle bu ihtiyarla karşılaştırmıştı.

Sokağa çıkarak denize doğru yürüdü. Birbirini kesen sokaklarda güçlü, karşıkonulmaz bir hava akımı oluyor, şehir uzaktan uzağa gözleri önünde dans ediyor gibi görünüyordu. Rüzgâr, deniz tarafında bir yerlerden müzik melodileri getirmekteydi.

Yemek yedikten sonra halsizleşmeye başladığını hissediyordu. Ayaklarının takati kesilmişti ve adeta sürülmüş bir tarlada yürüyor gibiydi. Karnında dayanılması güç bir ağrı başlamıştı. Günlerce süren açlıktan sonra yediklerini kusacak gibi oluyordu. Sanki ayaklarından tutarak durmadan onu döndürüyorlardı. Gözlerinin önü karardı. Telefon kulübesine yaslanarak durdu. Öğürmeye başladı. Öğürdükçe bütün yediklerini kusuyor, yüzünden, alnından ve boynundan soğuk terler boşanıyordu. Ama bir türlü öğürmesi geçmiyordu. Uzun zamandan sonra bu kadar çok yemeyecekti. Baksana ne zamandan beri bir yudum su bile içmemişti. Keşke dikkatli davranıp az yeseydi. Hiç olmazsa bir günlüğüne perhiz yapsaydı. O zaman böyle midesi bulanmaz, en azından yediklerini de kusmazdı.

Az sonra kendisini toplayarak ahşap banklardan birine oturdu. Yediklerinin hepsini kussa da açlık hissetmiyordu. Ancak mide ve bağırsakları çok ağrıyordu. En çok da yemeğe verdiği paraya acıyordu. Yavaş yavaş hava kararmaktaydı. Karanlık bastırmadan şehirde geçireceği ilk gecenin heyecanı onu sarmıştı. Hava kararmaya başladıkça heyecanı artıyor ve aklına çeşitli fikirler geliyordu. Issız sahrada bile onu bu kadar korkutup heyecanlandırmayan gece, insanlarla dolu bu şehirde neden korku uyandırıyordu? Belki de korkuyu doğuran şehrin karanlığı değil de insanlar mıydı? İşte, artık yüksek binaların pencereleri tek tek aydınlanmaya başlıyor ve sokaklardan el etek çekildikçe, ışıklı pencerelerin de sayısı artıyordu. Yeni tanıştığı yabancı şehrin sokaklarında ağır ağır yürüdükçe bütün geleceğinin ve her şeyin bu geceye bağlı olacağını düşünüyordu. Bundan sonraki bütün yaşamını bu gece belirleyecekti ve bu geceyi nasıl geçirirse geri kalan bütün ömrünü de öyle geçirecekti.

Sokaklar boşaldıkça garip bir kedere bürünüyordu. Bazen elektirik direklerinin solgun ışığında sokağın bir ucundan öbür ucuna kadar hiç kimse göze çarpmıyordu. Sonra ayak sesleri duyuluyordu. Ayak seslerinin sahibini görünceye kadar karanlığı seyrediyordu. Tamamen yabancı bir gölge, yabancı bir karartı göründüğünde kendisiyle, kendi düşünceleriyle meşgul gibi görünmeye çalışıyordu. Ayak sesleri gittikçe belirginleşerek yanından geçip gidiyordu. Yükselip alçalan ayak sesleri bir daha, bir daha duyuluyordu. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Onun ise hiçbir acelesi yoktu ve bundan sonra da olmayacaktı. Kaderi, bu mutluluktan onu ebediyen mahrum etmişti. Ah, ayağının sesini bu seslere karıştırarak bir yerlere yetişmeyi, bir yerlere koşturmayı ne çok istemekteydi! 

Evlerden duyulan sesler bazen onu düşüncelerinden ayırıyordu. Gecenin sessizliğinde bu gürültüleri açıkça duyuyordu. Kimi kocasıyla tartışıyor, haklı olduğunu ispat etmeye çalışıyor, bir başka evden çılgın kahkalar duyuluyor, kimi de pencereden sokağı ve karanlığı seyrederek müzik dinliyordu.

En alt katlardan birinde bir çocuk ağlıyordu. Ne kadar uğraşsalar da çocuğu avutamıyorlardı. Annesi mi yoksa ninesi mi yalvarıp yakarıyor, çocuk ise bir türlü susmuyor ve “Ben babamı istiyorum!” diyordu. Kadın korku ve üzüntü dolu bir sesle “Ağlama, kuzum, gelecek” diye çocuğu sakinleştirmeye çalışıyordu.

Kız ise ısrarla “Hayır, yalan söylüyorsun, ondan önceki gün de gelecek diyordun. Öyleyse neden gelmedi? Kandırıyorsun beni.” diyordu.  Bu çocuk aynen büyük kızı Günay gibi ağlıyordu. Artık dayanamadı ve adımlarını hızlandırıp oradan uzaklaştı.

Evlerin ışıkları yavaş yavaş sönmeye başlıyordu. Birazdan sokak lambaları da sönecek, şehir büsbütün karanlığa bürünecekti. Sonra sokaklardan el ayak çekilecek ve karanlık sokaklarda bir başına kalacaktı. Yabancı şehir, zulmet gibi karanlık gece ve o. Gece yarısından sonra gara doğru yöneldi. Yabancısı olduğu bir şehirde gecelemek için gar dışında, gidebileceği bir yeri yoktu.

 

VIII. Bölüm

 

Gar çok havasızdı. Ter ve sigaranın ağır kokusu birbirine karışmış, sigara dumanları tavanı sis gibi kaplamıştı. İçerideki boğuk havaya, nefes almanın mümkün olmadığı ter ve duman kokusuna alışmak için bir süre kapının eşiğinde bekledi. İçeri ayak basmadan burada geçireceği geceyi hayal etmeye çalıştı. Bekleme salonu biraz öncesine göre nispeten kalabalık idi. İnsanlar merdivenlerin üstünde, duvarların dibinde, pencere önünde ve bulabildikleri her yerde kıvrılıp yatmışlardı. Yorgunluktan yığılıp kalan bu insanların gecenin herhangi bir saatinde bile olsa gelecek olan treni beklediklerini ve o treni kaçırmamak için uyumadıklarını, âdeta diken üstünde bekleyerek her sese, her hışırtıya irkilip uyandıklarını biliyordu. Bu ağır hava, bu duman, bu insanlar ona süt kokusu gibi tatlı, ekmek kadar değerli geliyordu. Sanki hayatının büyük bir kısmını hep burada, bu insanlarla birlikte geçirmişti.

Boş yer bulabilmek için tanıdık yüzlerin, tanıdık simaların yanından geçerek garın geniş salonunu dolaştıkça kalbine, varlığına sırlı, anlaşılması güç bir ümit doluyordu. Henüz kendisine hiçbir vaatte bulunmayan bu yabancı şehirde, bu ümitler, kalbine nereden doğmaktaydı? Bu kalabalıkta boş bir yer bulup oturduğunda gece yarısını geçmek üzereydi. Ayaklarının acısını dinlendirirken bir süre gelip geçenleri seyretti. Bir yerlere yetişmeye çalışan insanlara içten bir haset duyuyordu. (Ah, yine mi acele ediyorlardı?) Bir zamanlar o da bu insanlar gibi tren garlarını böyle aceleyle terk etmişti. Ama o zaman bir yerlere yetişmek için acele etmenin ne olduğunu duymamış, anlamamıştı.  Bu büyük garda, bir tek kendisinin herhangi bir yere yetişmek için koşturmadığını, gidecek bir yeri olmadığını düşündükçe az önce yol boyunca içinde uyanan duygular kabarmaya başlıyordu.

Garda kendisine arkadaş arıyordu. Daha bundan üç ay önce, bir gün kaderinin ondan yüz çevireceği, yaşamak için hayatın dibine ineceği, tanıyıp bilmediği yabancı, uzak şehirde yurtsuz yuvasız derbeder insanlar arasında kendisine dert ortağı arayacağı aklına bile gelmezdi. Oturduğu yerde gözleriyle birilerini ararken ne zaman uykuya daldığını farketmedi.

Köyün girişine vardığında duruyor. Aman Allahım, buradan ayrılalı kaç yıl oldu? Sanki yurdundan ayrılalı bir asır olmuştu.  Ama bu süre zarfında her şey bıraktığı gibi duruyordu, zerre kadar bile değişiklik yoktu. Vaktin gece yarısını geçtiğini, yüzünde ve yanaklarında dolaşan serin rüzgârdan anlıyor. Bu serinlik onu geçmişe, ömrünün uzak, hatırlanması zor yıllarına götürüyor.

Yol boyunca dizilen ve gecenin karanlığında zorla görülebilen ağaçları gölgesinden tanımaktadır. Her tarafta derin bir sessizlik hâkim. Ara sıra havlayan köpekler, uyuklamaya başlayan gecenin sessizliğini bozuyor ve köyde hayatın devam ettiğini, burada insanların yaşadığını bildiriyor. Kiremitli çatıları, semanın göğsündeki siyah lekeleri andıran evleri geride bırakıyor. Bir an önce eve varmak için hızını artırıyor.  Evleri köyün dışındadır. Her zaman bu yolu yaya olarak gider. Ancak köyün orta yerine kadar asfalt yol çekilmişti. Buradan evlerine kadarki yol ise toprak yoldu. İşte, toprak yola vardı. Ayakları toz toprak içindeki yola değince sanki içinde bir şeyler kıpırdayarak ona güç kuvvet veriyor, kalbini, bütün varlığını aydınlatıyor. Ayağını bastığı bu toprakta anlayamadığı bir sıcaklık duyuyor ve yürüdükçe bu sıcaklık bütün vücuduna yayılıyor.

Evlerine ne zaman yaklaştığını farketmiyor. Ayazlı gecede evin yüksek kiremitli çatısını gördüğünde heyecandan kalbi duracak gibi oluyor. Demir süslemeli kapıya varınca duruyor. Sabahtan beri elinden bırakmadığı valizin ağırlığını sanki şimdi hissediyor. Valizi bırakarak rahat bir nefes alıyor, sonra dış kapının önünden geçen yolun iki tarafına da göz atıyor ve kimsenin olmadığından emin oluyor. Kapının içeriden kapalı olduğunu biliyor. Annesinin her akşam uyumadan önce avluya inip göz gezdirdiğini ve kapının kapalı olup olmadığını kontrol ettiğini unutmamıştı. Kadının eski alışkanlığıdır. Daha kocasının sağlığında bile bu işi ona bırakmazdı. Annesinin sık sık tekrar ettiği “Kadının gözü keskin olur” deyimi hâlâ kulaklarındadır.

Her zaman, kapı kapalı olduğunda yüksek duvarı tırmanarak avluya atlardı. Vakitsiz gelişiyle evdekileri rahatsız etmek istemezdi. Şimdi de ayağını kapının koluna usulca koyarak duvara tırmanıyor ve içeri atlıyor. Çığ sesine benzer gürültüyü köpek hemen farkediyor ve havlayarak yola doğru koşturuyor. Sanki hırsızlık yapmış gibi sessizce avluda bekliyor ve ne yapacağına karar veremiyor. Balkona çıkıp evin kapısını mı çalsın, yoksa dışarıda oturup sabahın olmasını mı beklesin?  Aniden valizi dışarıda unuttuğunu hatırlıyor. Dış kapıyı açarak sokağa çıkıyor ve valizini alıp içeri girdikten sonra yeniden kapıyı içeriden kilitliyor. Sanki gecenin bu vaktinde birilerinin gelip onu göreceğinden korkmaktadır. Pencereye yaklaşarak evin içine bakmayı çok istiyor ama ay ışığında gölgesinin cama yansıyabileceği düşüncesiyle bundan vazgeçiyor. Gecenin bu saatinde, tenha avluda, kime ait olduğu bilinmeyen bir gölgenin içeridekileri korkutacağından endişeleniyor. Bunun için de sabaha kadar beklemeyi düşünüyor. Kendisinin yokluğunda neler olup bittiğini öğrenme merakıyla sabırsızlıkla etrafı kolaçan ediyor. Avludaki eşyalara bakarak evin, ailenin geçimini tahmin etmek istiyor. Burnuna ot, yaprak, ahır kokuları doluyor, bu kokular hafızasından geçerek iliklerine işliyor ve onu ömrünün çok uzakta kalmış yıllarına, anılarına götürüyor.

Evin karşısındaki asma ağacı yapraklarını dökeli çok olmuş. Ağacın çıplak dallarında, kuşlar yemesin diye bezlere sarılmış üzüm salkımları görünmektedir. Vakit bulup da şehirden köye gelmediği zamanlarda, annesi onun üzüm payını böyle bezlere sararak muhafaza ederdi. Ağaca yaklaşarak salkımın birini koparıyor, yemeye başlıyor. Üzümün serin ve tatlı suyu boğazını yakıyor. Salkımı kaldırarak ay ışığında bakıyor ve altın sarısı üzüm tanelerinde annesinin ellerinin ışığını hissediyor. Sanki üzüm tanelerini değil, annesinin ellerinin ışığını yiyor.

Etraf o kadar sakindir ki evlerinde olduğunu bilmese, burada insanların yaşadığını aklına bile getiremez. Bu avludaki her şey, bütün ağaçlar onun gözleri önünde büyüyüp yetişmişti. Bahçedeki ağaçların dallarını, bütün gövdelerini en ince ayrıntısına kadar hatırlıyor. Evlerinin yukarı tarafında akan ırmağın tatlı bir rüya gibi hafif şırıltısını hatırlıyor. Gündüzleri, akan suyun sesi, hafiften esen tatlı bir rüzgâr gibi duyulmaz olurdu. Bunaltıcı yaz gecelerinde babası ile birlikte balkonda uyuduğunu da hatırlıyor. O zamanlar, gecenin bir yarısı uyandığında suyun sesini duyar ve bu ses bir ninni gibi ona teselli, huzur verir ve yeniden uykuya dalardı. Sanki gizli bir el onu suyun sesini dinlemesi için özellikle uyandırırdı.

İçeridekilerin nefes alışlarını bile duyduğunu sanıyor. Bahçenin aşağı tarafında bağlı bulunan köpek de avluda birilerinin olduğunu farkederek havlayıp duruyor.  Onun bu zamansız havlamasına köyün diğer köpekleri de katılarak koroyla havlamaktadır. Köpeğin bir an önce susmasını istiyor, yoksa annesi uyanarak dışarı çıkacaktır. Evdekileri gecenin bu vaktinde uykudan uyandırmaya kıyamıyor, zaten biraz sonra sabah olacaktır. Köpeğin huyunu da iyi biliyor, evdekileri uyandırıncaya kadar bir türlü susmazdı. İşte köpeğin havlamaları üzerine kapı açılıyor, uykulu adımlarla birisi balkona çıkıyor. O, duvarın dibine sığınarak balkona çıkan annesini veya başka birisini korkutmak istemiyor. Köpek havlamasını kestiği takdirde, balkona çıkan kişi de içeri girip yatağına uzanacak ve onun avluda olduğunu bilmeyeceklerdi. Ama köpek hiç susacağa benzemiyor. Balkondaki kişiye güvenerek daha da yukarı gelmişti ve şimdi o, köpeğin karanlıkta açılıp kapanan ağzını da görüyordu.

“Kim var orada?” diyen annesinin sesi sanki geçmişten geliyor. Aralarındaki mesafenin bu kadar yakın olduğuna, iki adım attığı takdirde balkondaki annesini net olarak göreceğine inanamıyor. Konuşmak, annesine cevap vermek istiyor ama sanki sesi kısılmış, ağzı dili bağlanmıştır.

Köpek hâlâ havlamaktadır. Köpek tamamen sakinleşip susmazsa annesinin rahatlayıp içeri girmeyeceğini, balkonda durup bekleyeceğini, hatta eline yaba veya kürek gibi bir şeyler alıp avluya ineceğini de biliyor. “Kim var orada?” diye annesi bir daha sesleniyor. Neden cevap vermiyor, onu içinden tutup saklayan nedir? Öz annesi iki adım ötede duruyor ve yıllardır onun yollarını beklemektedir. Kendisini toparlayarak “Benim!” diyor. Ama sesi çok yavaş çıkıyor ve galiba annesi onu duymuyor.

Sabahtan beri koro halinde havlayan köpeklerin susmasıyla etrafa duyulmamış bir sessizlik çöküyor. O, biraz daha yüksek sesle “Benim, anne!” diyor ve sığındığı yerden çıkarak annesini görebilmek için ileri yürüyor. Gelip merdivenin önünde duruyor. Balkonda, hırkasına bürünmüş duran annesi, sanki onu görmüyormuş gibi bakıyor. Ay ışığında kadının gümüş renkli saçları parlıyor ve göz kamaştıran bu pırıltıda o, ihtiyarlığın amansız soğukluğunu duyuyor.

Hayretle birbilerine bakıyorlar. Sesi kısılmış gibi ikisi de konuşmuyor. Kadının sessiz duruşundan ve ona dikilip onu görmeyen bakışlarından korktuğunu hissediyor. Aniden annesi merdivenlerden inmeye başlıyor. Adımlarını, havada boşluğa atıyormuş gibi atmaktadır. Bir heykel gibi üstüne doğru yürüyen annesini kucaklıyor ve kadının gecenin derinliklerine dikilen bakışlarından, onun kendinde olmadığını hemen anlıyor. Kadıncağızın kollarında ağırlaştığını da hissediyor ve bir anda onun bayıldığını görüyor. Annesini kucaklayarak balkona çıkarıyor. Bu durumda içeri girmeye cesaret etmiyor, çocukların aniden uyanarak korkacağından endişeleniyor. Bunun için annesini balkonun bir tarafına, hafifçe yere yatırıyor. Nabzına bakıyor. “Aman Allahım, hiç atmıyor!” Nefesini tutarak bir daha ölçüyor. Bir zaman sonra, parmaklarının ucunda annesinin çok zayıf atan nabzını hissediyor. Rahatlıyor ve kadıncağızın ellerini, kollarını ovmaya başlıyor. “Oğlum! Oğlum! Sen misin? Bir anlık rüya görüyorum sandım. Karabasan gördüğümü sandım bir anlık. Bunun için bayıldım. Sen gittiğinden beri geceleri azıcık ses duyar duymaz kalkıp balkona çıkıyorum. Gece gelip dışarıda kalırsın, haberim olmaz diye korkuyorum. O zamandan beri geceleri gözlerim uykuya hasrettir. Geleceğin içime doğmuştu, bunun için de uykularım kaçtı oğlum, geceleri uyuyamıyordum. Ah oğlum! Oğlum!” Annesinin sesi sanki çok uzaktan, vaktin, zamanın derinliklerinden geliyordu. Kadıncağız gözyaşlarına boğulduğundan konuşamıyordu.

Uzakta ufuklar ağarmaya başladıkça karanlık ağır ağır çekiliyor. Bahçeyi, ailesinden ve çocuklarından ayrıldığı o uzak sonbahar seherindeki gibi mavimtırak bir duman sarıyor. Evin uykulu görüntüsü de gittikçe canlanıyor. Annesi doğrulup oturuyor. Sonra az önceki haliyle uyuşmayan bir çeviklikle kalkıp eve geçiyor ve “Gelini hemen çağırayım da uyansın. Döndüğüne inanamayacak. Çocuklar da ne zamandan beridir babalarının yolunu gözlemektedirler. Onları avutmak için yapmadığımız şaklabanlık kalmadı.” diyor.

Karısı evin bir tarafında duvara yaslanarak ağlamaktadır. O da köpek havlamaya başladığı andan beri uyanıktır. Annesi ile balkonda geçen olayları ve bütün konuşmaları duymuş.  Kocasının sağ salim dönüp geldiğine inanamıyor ve sevincinden ağlıyor.

Küçük kızı beşiğinde, büyük ise sobanın yanın­da yatıyor. Zaman onlardan yan geçmiş. Hiç değişmemişler. Aynen bırakıp gittiğinde olduğu gibi duruyorlar.  

Evin ortasında durup sessizce bekliyor, karısına doğru gitsin mi yoksa eğilip çocuklarının uyumasını mı seyretsin, karar veremiyor. Durduğu yerde bir anda başı dönmeye başlıyor. Duvarlar, beşik ve yatak, ay ışığına doğru açılan pencereler yavaş yavaş dönmeye başlıyor. Bu dönenlerin arasında evin bir köşesinde, kollarını göğsünde çaprazlayıp duran karısını, henüz uyumakta olan yavrularını görüyor. Az sonra kapıyı açarak içeri giren annesi de dönenlere katılmakta geç kalmıyor. Öyle bir hızla dönüyor ki gözleri kararıyor ve bu karanlıkta uzun zamandan beri hasret duyduğu insanların ondan uzaklaştığını farkediyor. Ne kadar uğraşsa da ellerini, sesini onlara ulaştıramıyor. Elleriyle kafasını tutarak düşüyor.

Böğrüne inen tekmeyle irkilip gözlerini açıyor. Başının üstünde, kolunda kırmızı renkli bir kolluk olan uzunboylu, demiryolu işçisi gibi giyinmiş bir adam durmakta ve ona şöyle demektedir: “Hemen ayağa kalk ve buradan defol. Bir sen eksiktin, pislik!” O, hiçbir şey anlamıyor, dönerek kendisinden uzaklaşan yakınlarının gölgesi hâlâ gözleri önündedir. Uyku sersemliğiyle, kırmızı kolluklu demiryolu işçisi giyimindeki adama bakmaktadır. O ise “Duymuyor musun? Kalk hemen buradan defol! Yoksa hemen polis çağıracağım.” diye tekrar ediyor.

Yediği tekmenin acısıyla kıvrılarak doğruldu. Bin yıldır böylece hakarete uğruyormuş gibi hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı. Etraftakilerin küçümseyici bakışları altında ağır ağır kapıya yöneldi. Sokaklarda kimseler yoktu. Gecelemek için nereye gideceğini bilmiyor, uygun bir yer bulabilmek için rastgele yürüyordu. Keşke başından beri tedbirli olsaydı, sadece gara ümit bağlamasaydı, belki de şimdiye kadar geceleyecek bir yer bulabilirdi.  Hatta şehrin dış taraflarında bile olabilirdi. Onun için farkeder miydi?

Hâlâ rüyanın etkisinde olduğundan az önce yaşadıklarını çabuk unuttu. Hayallere dalıp yürürken şehrin dışına ne zaman çıktığını farketmedi. Şehir dışındaki parkta kimseler görünmüyordu. Banklardan birine uzandı. Ama sabaha kadar uyku tutmadı. Çektirdiği dişlerinin yeri sızlıyor, ağzında diş yerine kan kokan koca boşlukları hissettikçe midesi bulanıyordu. Ahşap bankta bir o tarafa bir bu tarafa döndükçe soğuk iliklerine işliyordu. Soğuktan elleri, kolları buz tutmuş, çenesi mosmor olmuştu. Uyuşmuş parmaklarını hissetmiyordu. Sanki çırılçıplaktı, üstünde kıyafet veya onu soğuktan koruyacak herhangi bir şey yok gibi üşüyordu. Bir taraftan da deliler gibi uyumak istiyordu. Hayatında hiçbir zaman uykusuzluk, şimdiki kadar ona ızdırap vermemişti. Bir türlü sabah olmak bilmiyordu.

Hava aydınlanmaya başladığında kalkıp şehre doğru yöneldi. Uykusuz olduğundan ayakta zorla duruyordu. Şehre kadarki yolu yorgunluk ve uykusuzluktan âdeta emekleyerek yürüdü. Karşılaştığı ilk tramvaya binip kendisini en arkadaki koltuğa attı ve ne zaman uyuduğunu bilemedi.

Uyandığında öğle olmuştu. Şehrin kalabalık bir yerinde tramvaydan indi. Yiyecek bir şeyler bulup karnını doyurduktan sonra iş bulmaya karar verdi. Duvarlardaki iş ilanlarını okuduktan sonra en yakındaki iş yerlerine başvurdu. Hangi idareye gitdiyse hemen kimlik ve ikametgâh belgesi istiyorlardı.  Akşama doğru iş bulabilme ümidini tamamen kaybetmişti. Öbür gün şehri yine dolaştı. Sonraki gün de öyle. Daha sonra dolaştığı günlerin sayısını unuttu.

Sabah olur olmaz sokağa çıkarak ağır ağır yürüyor. Karşısında kaderin karmaşık yolları uzamaktadır. Ne tarafa gitsin, hangi semte yönelsin karar veremiyor. Ömründen kopan günlerin nasıl geçeceğini bilemiyor. Bildiği tek şey varsa o da sabah olduğunda uyanması gerektiğidir. Rastgele bir semte, bir sokağa doğru yürümeli, bir şeyler bulup karnını doyuruncaya kadar başka bir şey düşünmemelidir. Peki ya sonra? Sonra yine sokaklar onu bir yerlere sürükleyecektir. Ama o, ayaklarının onu nereye götüreceğini bilmemektedir. İçindeki hayata, geleceğe olan gizli merak da sönüp, soğuyup tükenmektedir. Her şey etrafında sisler içinde dönmektedir. Sabah oluyor, akşam oluyor, sonra yine sabah, yine akşam…

Bütün tasalardan, bütün sorumluluklardan kurtulmuştu. Bu bitmez tükenmez yaşam tekrarlanmalarının gerektirdiği sonsuz yasaklardan uzaktı. Sabahın uykusuzluğundan, aile geçindirme sorumluluğundan uzaktı. İstediği yere gider, istediği kadar uyuyup dinlenebilirdi. Bütün yaşamı sabahla akşamın kavşağında devretmekteydi.

Bazen sabahları korkuyla erkenden uyanır, işe geç kaldığını düşünürdü. Alelacele koluna bakar, ama saati yok. Bütün ev, iş sıkıntılarından bağzımsız olduğunu o anda hatırlardı. Artık ne işe geç kalma korkusu vardı, ne de geceleri uykusuz kalma. Geceler de gündüzler de onundu, zamanı istediği gibi harcayabilirdi. Öyleyse telaş içinde onu yiyip bitiren, gizli bir hastalık gibi içini kemiren ne idi? Neden bu hayatla, bu yaşantısıyla barışmıyor, barışamıyordu? Bir zamanlar ağırlığına katlanamadığı bu sorumluluk omuzlarından eksik olmasın, omuzları hep bu yükün altında ezilip bükülsün. O, böylesi özgürlüğü arzu etmiyordu. Böyle bir hayat ona göre değildi.

Az önceki kalabalık ve gürültülü sokakta yürümektedir. Sabah olduğundan beri kaç defa bu sokakta bir o tarafa bir bu tarafa gidip geldiğini artık hatırlamıyor bile. Âdeta gözleri kapalı olarak yürüyor, ne evleri, binaları, ağaçları ne de sokakta yürüyen, karşılaştığı insanları görüyor. Belki de bu sebeple yorulmuyor, herhangi bir yorgunluk hissetmiyor. Sabahtan akşama kadar yürüse bile sanki hiç hareket etmemiş gibidir. Sanki şehirde kaybolmuştu. Günde birkaç defa aşağı yukarı gidip geldiği sokaklarda kaybolmuştu ve kaybettiği yolunu bir türlü bulamıyordu.  

Bazen yabancı bir şehirde olduğunu unutur, bir zamanlar bırakıp geldiği şehrin sokaklarında ilerleyerek kirada oturduğu eve doğru yürüdüğünü zannederdi. Bu sanrısı o kadar güçlü olurdu ki bir anda her şeyi unutarak uzun zaman önce bırakıp ayrıldığı ailesine ve çocuklarına kavuşmak için adımlarını hızlandırırdı. Akşamları işten döndüğünde büyük kızının kapının önüne dikilip kendisini beklediğini biliyordu. Her defasında sokak kapısı açılıp kapandıkça heyecanla babasının geleceği tarafa bakar, babasının, geldiğinde kendisine ne getireceğini merak ederdi. Sürekli annesine, babasının neden geç kaldığını sormakta olan kızının sesi kulaklarında çınlardı. Bu ses o kadar net, o kadar yakındı ki neredeyse aklını kaybedecekti. Sabahtan beri körler gibi görmeden geçip gittiği sokak bütün görüntüsüyle bir anda hafızasında canlanırdı. Başını kaldırarak etrafına bakınır, geri dönüp geçtiği yerlere göz atardı. Sanki rüyadayken sokaktan geçtiğini düşünürdü. Kaldırımlar, evler, yol boyunca sıralanmış ağaçlar o kadar tanıdıktı ki zihni karışıyordu. Ama bu his, sokağın köşesine varıncaya kadar sürerdi. Köşeyi dönünce içinde yeşerip boy atan ümit ve hayaller bir anda dağılır ve yabancı bir şehirde olduğunu, bu şehirle, bırakıp geldiği şehir arasında hiçbir bağlantının olmadığını anlardı. Bir daha, bırakıp geldiği o tanıdık şehrin sokaklarından geçip kirada oturduğu eve doğru yürüyemeyeceğini anlardı. Bir daha, eliboş gelişiyle bile minicik kızının sonsuz sevincine sebep olamayacaktı. Ömrünün farkına varmadan en mutlu günlerini geçirmiş olduğu o evde artık başkaları yaşayacaktı ve önceleri bu evde birilerinin yaşadığını akıllarına bile getirmeyeceklerdi.

Bir süre ilanlarla oyalandı. Bazen saatlerce ilanların duyurulduğu panonun önünde dikilip dururdu. Şehrin farklı yerlerinde bulunan ilan panolarının önünde durduğunda, günün birinde kendisiyle ilgili bir haberin veya bir bilginin bu panoya asılacağını düşünürdü. Bu ilanlarda evini takas yapmak isteyen, mobilya, bebek arabası, piyano satan, kendisine eş arayan insanların adresleri ve telefon numaraları da yazılırdı. Farklı yazılarla yazılan ve neredeyse üst üste yapıştırılan bu ilanlar birbirine çok benzemekteydi. İnsanlar sanki anlaşmışlardı, hepsi aynı sorunları, aynı dertleri paylaşmaktaydı. Kimi kullanıp eskittiği bebek arabasını satmak istiyor ve müşteri bulamadığı için dertleniyordu. Oysaki bebek arabasını bir yakınına bağışlayıp bu dertten kolayca kurtulabilirdi. Bir diğeri koca arıyor, hatta ilanda nasıl birini aradığını da yazıyordu. Otuz beş yaşın üstünde, yakışıklı ve dul, ayrıca boyu da muhakkak bir metre seksen beş santim olmalıydı. Bu ölçü tahmini değil, kesinlikle net olmalıydı. Sanki bir metre seksen beş santimden az olursa kıyamet kopacaktı. Böylesine ne denirdi? Duyuru yapan kadını, evleneceği adamın huyu, mesleği, ekonomik durumu ilgilendirmiyordu. Olur şey miydi?

Acaba bu ilanın sahibini arasa mıydı? Tam da onun aradığı vasıflarda biri olduğunu dese. Yaşı otuz beşin üsütünde, yakışıklı, dul en önemlisi ise boyu da bir metre seksen beş santimdir. Telefon numarasını keserek cebine attı. Akşam hava karardığında telefon kulübesine giderek duyuru sahibini aradı. Telefon hemen açıldı. Muhtemelen duyuru sahibi kadın akşamları bütün işini bırakıp telefonları beklemekteydi. Belki de artık yalnızlığa, kocasızlığa katlanamıyor, bahtının düzeleceği günü sabırsızlıkla bekliyordu.

– Efendim?

Telefondaki kadın cevap bekliyor, ya konuşmalı ya da ahizeyi bırakıp telefon kulübesinden çıkmalıdır. O ise dikilip duruyor, henüz tek kelime bile etmeden sohbetin hangi mecrada cereyan edeceğini düşünüp bu sahneyi hemen bir tiyatro gibi zihninde canlandırıyor. Sahnenin bir tarafında telefon kulübesi, öbür tarafta ise genç, şehvet dolu bir kadının evi. Duvardaki resimler bile şehvet saçıyor. Kadın koltuğa oturup magazin dergilerine bakmaktadır. Elbisesinin açık düğmeleri arasından tombul, bembeyaz baldırları görünmektedir. O, cebinden kâğıt parçasını çıkarıp numaraya bakıyor ve kulübeye girip numarayı çeviriyor. Kadın hemen dergiyi bir tarafa fırlatıp ahizeyi kavrıyor.  

O. – Alo!

Kadın. – Buyurun.

O. – (Biraz çekinerek). Alo, bu siz misiniz?

Kadın. – (Kibirle). Siz derken kimi kastetmiştiniz?

O. – İlanı veren kadını.

Kadın. – Evet.

O. – Nasıl yani evet?

Kadın. – Sizi anlayamadım.

O. – Burada anlaşılmayacak bir şey mi var?

Kadın. – Lütfen açık konuşur musunuz?

O. – Ben sizin ilanınızı okudum.

Kadın. – Çok güzel. Kaç yaşındasınız?

O. – Otuz altı.

Kadın. – Bu çok iyi. Hiç evlendiniz mi?

O. – Bir defa evlendim. Dört yıl önce de ayrıldım.

Kadın. – Affedersiniz, hangi sebeple ayrıldınız?

O. – Bu çok uzun bir konu.

Kadın. – Kısaca söyleseniz?

O. – (biraz ciddileşerek). İkiz doğurmuştu.

Kadın. – Ooo! Amma da bahane ha. İlk defa duyuyorum. Peki, nafaka veriyor musunuz?

O. – Tabii ki.  Hem de her ay üç yüz manat.

Kadın. – Nasıl yani? Üç yüz manat mı? Siz ne kadar maaş alıyorsunuz ki bu kadar nafaka verebiliyorsunuz?

O. – Ayda sekiz yüz manat.

Kadın. – Ooo! Bu harika oldu.  Demek ki beş yüz manat size kalıyor. Peki, kendi eviniz var mı?

O. – Evet, üç odalı bir evim var.

Kadın. –  Yalnız mı yaşıyorsunuz?

O. – Bu da laf mı şimdi hanımefendi? Tabii ki yalnızım.

Kadın. – Peki, boyunuz kaçtır?

O. – (sohbetin istediği mecraya yönelmesinden memnun olarak) –Ne münasebet?

Kadın. – Siz ilanda bu konuda bir şey okumadınız mı?

O. – (bilerek) Hayır.

Kadın. – Bu olmadı işte.

O. – Tutalım ki boyum sizin istediğinizden bir santimetre az veya çok oldu? O zaman işinize yaramayacak mıyım?

Kadın. – (sert bir biçimde) Boyunuz bir metre seksen beş santimden az ise bu konuşma bitmiştir.

O. – Siz ayakkabıyla birlikte mi yoksa yalın ayak mı bir metre seksen beş santim olmasını istiyorsunuz?

Kadın. – (biraz düşünerek) Ayakkabısız.

O. – Şans bu ya, benim boyum da ayakkabısız bir metre seksenbeş santimdir.

Kadın. – Ayyakkabı numaranız kaç?

O. – Kırk altı.

Kadın. – (şaşkınlıkla). Bu çok büyük değil mi?

O. – Boyuma uygundur.

Kadın. – Peki, baş çevrenizin ölçüsü kaçtır?

O. – Elli yedi.

Kadın. – Peki, sormadığımız bir şey kaldı mı?

O. – Asıl meseleyi unuttunuz, hanımefendi!

Kadın. – Neyi kastediyorsunuz?

O. – Peki, neden  falan… ölçüsünü sormadınız?

Kadın. – Nasıl?

O. – Diyorum ki…

Kadın. – Terbiyesiz! (Telefonu kapatıyor).

O, elinde telefon olduğu halde kulübenin içinde dikilip durmaktadır. Aynı numarayı bir daha çevirmek istese de bu düşüncesinden vazgeçerek telefonu kapatıyor.

Perde iniyor.

 

IX. Bölüm

 

Sabahtan akşama kadar sokakları dolaşıp iş ararken şehrin kenarında yıkılmış bir evin yanına gelip çıktı. Durup baktı ve bu evde kendisine göre bir iş olabileceği içine doğdu. Bu duygunun etkisiyle istediğini elde eden insanların huzurunu hissedip rahatladı. Alçak duvarlardan avlunun içi çok iyi görünüyordu. İki genç kız, eski evin duvarlarından sökülüp çıkarılan taşları avlunun yukarısına taşıyorlardı. Akşamın serinliğinde yanaklarından akan teri hissetmeden hevesle çalışıyorlardı. Durup seyrederken kızlara karşı içinde kendinin de bir anlam veremediği kıskançlık hissetti. Avluda hiç erkek görünmüyordu. Muhtemelen bu evde hiç erkek yoktu. Çünkü normalde taş taşımak kadınların işi değildi. Kapının önünde bir hayli durup bekledi. Avludakilerden birisine seslenerek açlıktan ölmek üzere olduğunu ve bir öğün yemek hatırına her türlü işi yapabileceğini söylemeye cesaret edemiyordu. Kızların onu görüp kim olduğunu, ne istediğini sormalarını bekliyordu. Onlar ise başlarını işlerinden ayırıp etrafa bakmıyorlardı. Bir süre daha bekledikten sonra ev sahibini çağırıp onunla konuşmayı düşündü. Kovayı boşaltıp dönmekte olan kızlara seslendi:

– Kardeşim, bir saniye bakar mısınız?

Kızlar durup ses gelen taraf baktılar.

– Bir şey mi lazımdı? İkisi de aynı anda sormuştu.

– …

Kızların sesinde öyle bir hayret ifadesi hissetti ki ayaklarının onu nereye getirdiğini, neden getirdiğini ve aslında ne istediğini de bir anda unutuverdi. Kendisini toplayıp derdini anlatmaya çalıştı. Kızlardan büyük olanı “Bize bir şey mi söyleyecektin?” diye sordu. O da “Bana verebileceğiniz bir iş var mıdır?” diye sordu ve bunu sorabildiğine çok sevindi.

Kızlar birbirlerine baksa da konuşmadılar. Muhtemelen böyle bir teklifi beklemediklerinden ne cevap vereceklerini de bilmiyorlardı. Kızlardan biri “Gidip annemi çağırayım.”dedi ve avlunun ortasına yürüyüp annesine seslendi. Tek katlı ahşap evden ortaboylu, yaşlı bir kadın çıktı. Kadının üstünde beyaz önlük vardı. Muhtemelen yemek hazırlamakla meşguldü. “Bir şey mi vardı, oğul?” diye yumuşak bir sesle sorunca vücudundan sıcak bir dalga geçti ve çok duygulandı. Böyle bir sesi işitmeyeli, böyle bir davranışı görmeyeli çok oluyordu.  “İş arıyorum. Belki sizde bana göre bir iş vardır?” diyebildi.  

Gözlerini yere dikmişti. Başını kaldırıp kadının yüzüne bakmaya korkuyordu. Kadının şefkatli davranışı, ona bakmasına müsaade etmiyordu. Bu kadar şefkatli bir üslupla konuşan bu dudaklardan hayır cevabının çıkabileceğinden de korkmaktaydı. Ama kadın konuşmuyor, cevap vermek için acele etmiyordu. Ya tereddüt ediyordu ya da bu ani teklifi beklemiyordu. Belki de ona acıdığı için hemen reddetmek istemiyor ve durumu kurtarmak için çözüm yolları arıyordu. O, ise başını aşağı dikip hiçbir söz demeden beklemekteydi. Kadının yüzüne bakmasa da onun da zor durumda olduğunu anlıyordu. “Ustaya verecek param yok ki oğlum!” Kadın bu sözleri bulup söyleyebildiği için hafifledi. Hemen kadının evin sahibi olduğunu ve evde erkek olmadığını anladı. “Ben para da almam.”dedi.

Kadın şaşırıp ne cevap vereceğini bilemedi.

-Razı olursanız, parasız da çalışırım, sadece karın tokluğuna.

 -Ama iş çok ağır oğlum. Bunun mukabilinde karın tokluğuna çalışılmaz ki…

– Ağır veya hafif de olsa fark etmez. Günlük bir öğün yemek verseniz her işi yaparım.

– İzin ver anne, biz de biraz dinleniriz. Taş taşımaktan sırtımız ağrıyor, diye kızlardan biri onu destekledi.

Kadın bunu bekliyormuş gibi hemen razı oldu.

– Tamam, oldu. Peki, ne zaman işe başlamak istiyorsun?

– Mümkünse bugün. Artık açlığa katlanamıyorum.

Kadın:

– İçeri geç, dedi.

Geçip avludaki taş yığınının yanında durdu. Kadın kızlarıyla birlikte eve girdi. Çok geçmeden kızlar ellerinde küçük bir masa ve tabure ile geri geldiler. Masayı avlunun ortasına, yaprakları ayazdan kavrulup altın rengine dönüşen palamut ağacının altına koydular. Masanın arkasına geçerek eski tabureye oturdu. Az sonra, kadın elinde tepsiyle çıkageldi. Dumanı tüten yemeğin kokusu aklını başından aldı. Kadın tepsiyi masaya bıraktığında hemen yemeğe saldırmamak için kendisini zor tuttu. Evin hanımı itina ile doğradığı ekmekleri, salatalık turşusunu ve bulanık nohut çorbasını masaya dizdi.

– Kusurumuza bakmayın, etli yemeğimiz yok, bugünlük bununla idare edin, dedi.

– Lafı mı olur? Benim için farketmez. Hiç canınızı sıkmayın.

– Ne ise, size afiyet olsun!

Konuşmanın bittiğine aldırmadı, çünkü masadaki dumanı tüten yemeğin kokusuna artık dayanamıyordu. Kadın ve kızları onu yalnız bıraktılar.

Yıllardır ekmeğe hasret kalmış aç insanlar gibi yiyordu. Yedikçe açlıktan solup bitkinleşmiş vücuduna takat, kollarına güç geliyordu. O, bu gücü bütün uzuvlarında hissediyordu. Yemeğini bitirinceye kadar ne kadın ne de kızlar dışarı çıkmadılar. Henüz bitirmişti ki kadın elinde bir bardak kahveyle geldi.

– Hazır kahve vardı, bu sebeple çay yapmadım.

– Çok teşekkür ederim! dedi. Benim için farketmez.

Kahveyi içip bitirince hemen ayağa kalktı:

– Yapacağım işleri bana gösterin, dedi.

Kadın:

– Bugünlük dinlen, sabah işe başlarsın, dedi. Ama istersen yapacağın işleri sana göstereyim.

İkisi birlikte yarıya kadar yıkılmış eski kerpiç binanın iç tarafına doğru yürüdüler.

Ev sahibi olan kadın:

– Bu binayı söküp kerpiçleri avlunun öbür ucuna taşıyacak, geri kalan toprakları süpürüp sokağın öbür tarafındaki çöpe atacaksın diye eliyle yolun öbür tarafını gösterdi. Yalnız başına çalışan bir insan için bu bir haftalık iştir.

– Vallahi, size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum, diye kendini tutamadı.

– Ne demek oğul, tam tersi, benim size teşekkür etmem gerek. Usta çağırsaydım benden bir çuval dolusu para isteyecekti.

Sabah erkenden işe başladığında ev sahibi kadın ve kızları uyumaktalardı. Onları uyandırmak istemedi, bir gün önceden zaten yapacağı işleri öğrenmişti. Canıgönülden çalışıyordu. İşi ne kadar zor olursa olsun az sonra karnı doyuncaya kadar ekmek yiyeceğini biliyordu. Güneş bir adam boyu yükseldiğinde, epey iş görmüştü. Kadın avluya çıktığında gözlerine inanamadı.

– Oğlum kendini paralama. Ne acelesi var? Gel otur biraz dinlen. O, ise oturmak istemiyordu. Aslında yorulduğunu da hissetmiyordu. Açlık duygusu onu öyle yıldırmıştı ki doyuncaya kadar yemek yiyebileceği düşüncesiyle, gün boyunca durmadan çalışsa bile yorulduğunu anlamayacaktı. Devamlı bir iş bulanların sevinciyle çalışmaktaydı.

Kadının ve kızlarının onun kim olduğunu merak ettiklerini, ama sormaya çekindiklerini de hissediyordu. Bir defasında kadın ona çay getirdiğinde merakını yenemeyip “Annen yaşıyor mu oğlum? diye sordu. İşini bırakmadan “Evet, annem yaşıyor,  karım ve çocuklarım da var. Ancak burada değiller, uzaklardalar.” diye cevap verdi. Kadının onun sözlerine inanmadığını hemen anladı. Ama fazla konuşarak kadını şüphelendirip bir lokma ekmeğinden olacağından korktuğu için susmayı tercih etti. Allahtan kadın da onun konuşmak istemediğini hissederek üstelemedi.

Tam bir hafta yorgunluk bilmeden sabahtan akşama kadar çalıştı. Yaptığı işin karşılığında sabah akşam çay içiyor, öğlenleri ise yemek yiyordu. O, bir öğün yediği yemeği hak edebilmek için âdeta kendini kaybederek canıgönülden çalışıyordu. Bazen kadın ve kızlarının uzaktan kendisini seyrettiklerini görüyor ve bundan gizli bir haz duyuyordu. Yemek yerken hepsi çekilip giderdi. Onu rahatsız etmek istemiyor ve günde bir öğün yiyebildiği ekmeğini huzurla yemesini istiyorlardı. Sonuncu gün işi öğleyi biraz geçe bitti. Tesadüfün getirip çıkardığı bu ailede son yemeğini yedi. Yemeğini bitirdikten sonra ev sahibi masayı toplamak için geldiğinde ona “İşleri bitirdim, artık yapılacak bir şey kalmadı.” dedi. Kadın ona memnuniyetini bildirerek “Çok sağol oğlum, Allah seni muradına erdirsin.” dedi. Bu artık çıkıp gidebileceği anlamına geliyordu. O, kadına bir şeyler söylemek, yedikleri için teşekkür etmek istiyor, ama bunu nasıl söyleyeceğini bilemiyordu. Onu bu durumdan yine kadın kurtardı ve “Artık gitmekte serbestsiniz.”dedi. Vedalaşıp kapıya doğru yöneldi. Kadın onu kapıya kadar geçirdi. Evden dış kapıya kadarki bu yarım dakikalık yolda bütün ümitlerini kaybetti. Kapıdan çıkarken kadın “Bizleri unutma oğlum, ne zaman istersen çekinmeden kendi evin gibi gel.” dedi. Kadın gittikten sonra o bir süre sokakta, dış kapının önünde durup bekledi. Çünkü o, artık başka bir yere gitmek istemiyordu. Bu eve, bu aileye öyle ısınmıştı ki bir anda onlardan nasıl kopacağını bilemiyordu.

Ümitlerini döke saça sokakları arşınladığı günlerden birinde tanımadığı iki adam önünü kesti. Onlardan biri üsütündeki ceketi göstererek “Bu benim ceketim.” dedi. Beklemediği bu duruma çok şaşırıp ne cevap vereceğini bilemedi.

– Gözlerini dikip bakma öyle, ne dediğimi anlamadın galiba?

Heyecandan kekeleyerek “Anlayamadım, bu ceket benim, ne demek?” diyebildi.

– Anlaşılmayacak bir şey yok.  Bu benim ceketimdir ve sen bunu çaldın.

– Hayır, çalmadım, bu benim kendi ceketimdir.

Yanındaki sakallı “Doğru söylüyor, arkadaşımın ceketidir. Şimdi hemen çıkar, kendisine ver.” diye lafa karıştı.

– Allah aşkına, bırakın şakayı. Benim sizinle uğraşacak halim yok.

Ceketi isteyen tek gözlü adam aniden yakasından tutarak:

– Ulan, alçak, ne şakası? Böyle şaka mı olur? Ceketimi çaldığın yetmezmiş gibi şimdi de şakadan mı bahsediyorsun?

– Çek elini! diyebildi ve hemen içindeki gizli bir kuvvetin, sesini yükseltmeye karşı koyduğunu hissetti. Sesinin kısılması, aşağılanması onu korkuttu. Tek gözlünün elini yavaşça yakasından ayırmaya çalışarak oradan ayrılmak istedi. Ama adam yakasından öyle tutmuştu ki bir türlü ayıramadı.

– Hemen şimdi polise gidiyoruz. Bunu tek gözlü mü demişti yoksa yanındaki sakallı mı ayıramadı. Çünkü artık hiçbir şey duymuyordu. Kulaklarında Gö­yü­şov’u öldürdüğü zaman duyduğu o dehşetli uğultu yeniden çınlamaya başlamıştı ve bütün diğer sesleri bastırmaktaydı. Bu uğultuyla birlikte kan kokusu da burnuna doluyor, midesini bulandırıyordu. Bir şey damarlarını yakarak tepesinden ellerine, parmaklarına doğru akmaya başlıyordu. Bütün bunlardan bir an önce kurtulmak için arkasını dönüp gitmek istedi. Ama onu bırakmadılar, ikisi de aynı anda kollarından tutarak ceketini çıkardılar.

Ümitsizlikle sesini yükseltip ceketini bu iki kişinin elinden almak için “Verin benim ceketimi!” diyebildi.  Göğsünden öyle bir iteklediler ki az daha sırtüstü yere düşecekti. Dengesini korumaya çalışarak “Hemen benim ceketimi verin!” diye yeniden ceketini almaya çalıştı:

Tek gözlü artık ceketi sırtına giymişti.

– Kes sesini, alçak, çaldığın yetmezmiş gibi üstelik yalan söylüyorsun. Şayet seninse numarasını söyle bakalım. Şimdi yalanın ortaya çıkar. Bütün bunların bir tuzak olduğunu bildi. Onunla dalga geçiyorlardı. “Numarasını bil” derken de onu işletmek için bir bahane uyduruyorlardı. Numarayı söylese bile farketmeyecek, ceketini geri alamayacaktı. İşin kötüsü artık havalar da soğumuştu ve ceketsiz dolaşmak mümkün değildi.

Yine de farkında olmadan cevap verdi:

– İki numaradır. Ancak hemen de bu cevabından şüphelendi ve hemen düzeltmeye kalkıştı: iki veya üç numara.

– Görüyor musun, bizi kandırmak istiyorsun. Eğer senin ceketin olsaydı kesin bilirdin.  Numarasını biliyor musun bari?

Kırk sekiz miydi, yoksa elli mi? Acaba ceketinin numarası hangisiydi? Şehre yeni gelip işe başladığı günlerde kırk sekiz numara giydiğini hatırlıyordu. Ama bazen elli de giyinirdi. Şimdi nereden bilebilirdi? Hiçbir şeyi hatırlıyamıyordu. Sen işin tersliğine bir bak, şimdiye kadar sırtındaki ceketin ölçüsüne bile dikkat etmemişti.

– Ne oldu? Ne düşünüyorsun? Ceketin numarasını söyleyecek misin? Seni daha bekleyecek miyiz?

Bu oyuna son vermek ümidiyle emin olmadığı halde “kırk sekizdir” diyebildi.

Ceketi çevirip iç astarına baktılar ve ikisi de aynı anda “yalan söylüyorsun, bu ceketin ölçüsü ellidir!” dediler.

O iki adam daha da bir şey demeden sırıtarak uzaklaştı. Bu soğuk havada ince bir gömlekle kalakaldı. Bütün bunların gerçek olduğuna inanamadığından soğuğu bile hissetmiyordu. Sinirleri o kadar gerilmişti ki buz gibi suya bile atsalardı ne olduğunu farketmeyecekti. Boşaltamadığı kin ve nefreti zehir gibi damarlarına yayılarak bütün vücuduna yayılmakta ve onu kasıp kavurmaktaydı.

Bu olay o kadar ani olmuştu ki hâlâ etkisinden çıkamıyordu. Bir insanın bu kadar hayâsızca tahkir edilip aşağılanmasını aklı almıyordu. Sokakta yürüyen herkesin ona baktığını ve böyle soğuk havada ceketsiz gezen bu adamın direncine hayret ettiklerini düşünüyordu. Başını kaldırıp etrafına bakamasa da kendisine dikilen hayret dolu bakışları görüyormuş gibi utanıyor ve bu bakışlardan kurtulmak için çıkış yolu arıyordu. Yanından geçenlerden biri “Acaba ne kadar içti ki bu soğuğa bile aldırdığı yok!” dedi.  Sonra da bir kadının “Yazık!” dediğini duydu.

Sonraları aynı sokakta tek gözlüyle sakallıyı bir daha gördü. Ceketini tanımasaydı onların kim olduğnu bile farketmeden yanlarından geçip gidecekti. Ama ceketini görür görmez farkında olmadan durdu. Kendisinin ve ailesinin rızkından artırıp bin bir zahmetle aldığı ve parasız, ihtiyaç dolu ama mutlu olduğunu şimdi anladığı günlerinin şahidi olan bu ceketini başkasının omzunda görmek katlanılamayacak kadar acı idi. Onlarla bir daha karşılaşmamak için istemeyerek yolunu değişti. Bu sefer de iftira ederek zorla pantolonunu alacaklarından korktu. Ceketini aldıklarında tam bir hafta gömlekle dolaştıktan sonra çöpten içindeki pamukların bile döküldüğü bir yelek bulup sırtına geçirmişti. Ceketsizliğe iyi kötü katlanabiliyordu ama pantolonunu kaptırırsa muhtemelen bütün şehrin maskarası olurdu.

Ama olaylar öyle gelişti ki yeniden ceketine kavuştu. Aradan bir mi, bir buçuk yıl mı geçmişti tam hatırlamıyordu. Bir gün garda tek gözlü ile sakallının bağırarak bir ceketi satmaya çalıştıklarını gördü. Kendi ceketini tanıyınca hemen deli gibi sıçrayarak onların peşinden koşturdu. Ceketini başka birisine satacaklarından korkuyordu. Yetiştiğinde elini cebine sokarak bütün parasını çıkardı ve “Bu ceketi alıyorum.” dedi. 

Tek gözlüyle sakallı onun avucundaki bozuk paraları saydıktan sonra ikisi de aynı anda “Bu para yetmez!” dediler.

Onların çekip gideceğinden veya aniden başka bir müşterinin çıkabileceğinden endişelenerek “N’olur, bu ceketi bana satın, rica ederim!” dedi.

– Yok, bu fiyata satamayız!

– Siz de biliyorsunuz ki bu benim ceketimdir.

– Nasıl? Nasıl yani? diyerek ikisi de birbirine baktı ve ceketi onun üstüne fırlatarak gülerek oradan ayrıldılar.

Açlıktan neden bu kadar korktuğunu kendisi de bilmiyordu. Açlığın katlanılmazlığından ziyade aç kalma korkusu onu bitiriyordu. Kimsenin açlıktan öldüğünü duymamıştı ama aklı erdiğinden beri bu korkuyu hissetmişti. Hatta en rahat zamanlarında bile bu korku onu terk etmemişti. “Kimse açlıktan ölmez. Şimdiki çağda insanlar artık ekmeğe muhtaç değiller.” Acaba bu sözleri kimden duymuştu? Sahiden, şimdiki çağda insanlar neye muhtaç idiler? Ve eğer açlıktan ölen yoksa peki o niye açlıktan bu kadar korkuyordu?  Bu şehre geldiği günden itibaren çocukluğundan beri içinde bir yerlerde kök salıp uyuyan açlık korkusu da yeniden uyanmıştı. İşin korkunç yanı ise hiçbir zaman hiçbir şeyle doyuramadığı amansız bir iştahı da bu korkuyla birlikte gezdirmekteydi. Sanki içinde ağzını açıp bekleyen aç bir ejderha oturmuştu ve onu hiçbir şeyle oyalamak mümkün değildi.

Dünyaya gözünü açtığı günden beri bütün ömrünün, geleceğinin açlık denen amansız düşmanla pençeleşmekle geçeceği içine doğmuştu. Savaşa katılan ihtiyarların açlıkla ilgili sohbetlerini korkuyla dinlemişti ve şu anda bile savaştan bahsedilirken açlıktan bağırarak ölen insanları hatırlamaktaydı.

Sabahtan akşama kadar koltuk değneyine yaslanarak gezdiği şehrin sokaklarında bile hafızası her şeye karşı kapanır, sadece açlık hakkında düşünüp dururdu. Şehrin sokaklarına yayılan ve burnuna geldiğinde aklını başından alan yemek kokusu, geceleri rüyalarına girerek ona azap veriyordu. Hiç olmazsa rüyalarında bile olsa karnını doyurmak, açlığın acısını canından ve düşüncelerinden kovmak istiyordu. Ama bu korku o kadar kuvetliydi ki rüyalarında bile onu alt edemiyor, uzun geceler boyunca bu acıyla pençeleşmek zorunda kalıyordu. Sabah olduğunda ise içini kemiren bu ejderha onu şehre, bir şeyler bulup yemeye doğru koşturuyordu. Karnını nasıl doyuracağını bilemiyordu. En son ne zaman yemek yediğini hatırlamıyor ve o zamandan beri elli yıl geçtiğini düşünüyordu.

Her gün yeni bir ümitle şehre çıkıyordu. Günler geçtikçe insanoğlunun yalnız yemek için yaratıldığına ve yeryüzünde insanın yemekten duyduğu zevk dışında başka önemli bir zevki olmadığına inanıyordu. Bir zamanlar ülserden ızdırap çekerdi. Yemeğinin vakti azıcık geçse midesinde bir sancı başlar ve onu iki büklüm ederdi. Bu yüzden hiçbir zaman yemek vaktini geçirmemeye çalışırdı. Ülseri ilaçla değil daha çok sağlığına ve yemek saatlerine dikkat ederek iyileştirebileceğini biliyordu. Şimdi ise günlerce aç kalıyordu ve ülserinin olduğunu bile hatırlamıyordu. İnsanoğlu ilginç bir mahlûk! Onun dertleri, ihtiyaç ve istekleri de derecelere bölünmüştü. Bu ihtiyaçları ortam ve şartlar geçici bir süreliğine ortaya çıkarır veya bir defada saklayabilirmiş.

Evleri, sakinleri, ağaçları ile ona tanıdık olan bu sokakları arşınladıkça sadece karnını doyurmak ve hangi yolla olursa olsun bu amansız açlığın pençesinden kurtulmak istiyordu. Dükkânların vitrinlerine, duvarlardaki reklamlara kayıtsızca bakarak yürüyordu. Lokantaların önünde duruyor, ekmeklerin kokusunu açgözlülükle ciğerlerine çekiyordu. Pencereden, lokantanın mutfağında ekmekleri incecik doğrayan elleri seyreder, bir türlü içeri girmeye cesaret edemezdi. Lokantanın kapısından içeri girdiği anda, önünü keserek parasının olup olmadığını soracaklarını düşünürdü. Ve parası olmadığını öğrenir öğrenmez hemen kovup dışarı çıkaracaklardı. Böyle düşünerek saatlerce lokantanın kapısı önünde durup beklerdi. Sonra da takatsiz bacaklarla sokakları dolaşır, bir başka lokantanın kapısında beklemeye başlardı.

Yemeğe karşı içinde sınırsız bir şehvet duymaktaydı. Her defasında tan yerinden doğan güneş, onu merhametsizce bu hayata ve sefalete döndürüyordu. Şehre yayılan bütün kokular arasında sadece yemek kokularını duyuyordu. Sanki duyguları diğer kokulara karşı kapalıymış gibi yemek kokuları onun takatini kesiyor, başını döndürüyordu. Açlık onu öyle sarsmıştı ki güneşin nereden doğup nereden battığını, vaktin nasıl geçtiğini farketmiyordu. Başını kaldırıp sokak boyunca sıralanan evlere baktıkça ruhunu, varlığını acayip bir duygu sarıyordu. Sokak boyunca sıralanan evlerdeki insanların olağanüstü mahlûklar olduğunu, onların bu dünya ile herhangi bir alakalarının olmadığını düşünürdü.  Böyle güzel evlerde herkes yaşayamaz, her insana böyle bir evde yaşama hakkı verilemezdi. Böyle güzel, penceresinden süt beyazı ışıkların süzüldüğü evlerde yaşayabilmek için Allah’ın bir kişiyi diğer insanlardan seçip ayırması ve onu olağanüstü bir varlık olarak yaratmış olması gerekirdi.

Geceleri bu güzel evlerin pencerelerinden gelen ışıklar, onu büyülerdi. Bu ışıklar rengârenk idi. Yeşil, mavi, pembe… Evlerden yükselen insan ve müzik seslerini duyardı. O, böyle güzel evlerde yaşayanların mutsuz olabileceğine inanamıyordu. Mutluluğun, bu güzel evlerde yaşayan bu güzel insanların alınyazısı olduğunu düşünürdü.

Bazen kulaklarına o yeşil, mavi ve pembe ışıkların arasından yükselen çılgın kahkahlar gelirdi. Bu sesler onu çileden çıkarıyor, kendisiyle bu insanlar arasındaki uçurumun baş döndüren derinliğini anlatıyordu. Bu gülüşler, sanki iki adım ötedeki binadan değil masal, efsane ve hülya dolu herhangi bir dünyadan gelmekteydi. Bu gülüşlerin soğuk, acımasız yönünü de görüyordu. Bu gülüşler hiçbir zaman ona hiçbir şey vadetmiyor, hiçbir teselli vermiyor, hafızasının hoş hatıralarını, güzel çağlarını geri getirmiyordu. Bu çılgın kahkahalar, mutluluk denen şeyin çok uzakta olduğunu, ulaşılmazlığını ve rahat yaşamın ne olduğunu ona bir daha hatırlatıyordu. Bu bir anlık duygu onu açlığın pençesinden koparıyor, sonra ise yine açlık, zulmet gibi gözbebeklerine çöküyor, hafızasındaki her şeyi siyaha boyuyordu.

Acaba şehre ilk geldiği günlerde rastlantı sonucu iş bulduğu o avluya bir daha gitse mi? Aslında bunu çok defa düşünmüştü. Her defasında açlığa katlanamadığında bir süre çalışmış olduğu o avluyu, ev sahibi olan kadının mülayim, samimi bakışlarını ve kibar davranışını hatırlıyordu. Ama kendisinin de açıklayamadığı bir duygu, o eve bir daha gitmesine engel oluyordu.  

Sanki gitmek bir çözüm olacak mıydı? Farz et ki gitti, onu tanıdılar ve acıyıp bir öğün yemek verdiler, oturup iştahla yedi ve bir şekilde o günü kurtardı. Peki, bundan sonra ne olacaktı? Ne yapacaktı? Kendisi istemese bile bu dünyada yaşaması, bir şekilde geçimini sağlaması gerekti. Geri kalan yaşamını nasıl devam ettirecekti? Bir zamanlar, ip gibi biribirinin ardı sıra dizilen arzuları, hayalleri vardı.  Bu arzu ve isteklerine rağmen yaşadığı hayat o kadar giriftti ki bir türlü anlıyamıyor, kendi varlığı ile yaşamı arasındaki tezadı idrak edemiyordu. Yıllar boyunca kalbine doğup onu ısıtan hayallerine, azrularına ne oldu, onlar nereye kayboldu? Şimdi bir lokma ekmeğin hasretini mi çekmesi gerekiyordu? Bununla mı uğraşmalıydı yoksa geri kalan ömrünü bitip tükenmek bilmeden her gün her an yenilenen amaçlara mı sarf etmeliydi?  Ömür denen değerli servet bu ucuz isteğe mi kurban verilecekti? Neden onun bahtına böyle bir ömrü yaşamak yazılmıştı? Neden kader başkasını değil de sadece onu bulmuştu? Kaddini büktü, bak neye benzetti! Nasıl da bu hayata alışıp hemen teslim oluverdi? Bu dünyaya bunun için mi gelmişti? Bu dünyaya hakarete uğramak, ayaklar altında ezilmek, el açıp dilenmek için mi gelmişti?

Oysaki ömür insana bir defa verilir. Sadece bir defalığına. İnsanoğlu bu ömrü nasıl yaşarsa yaşasın, mutlu veya mutsuz olursa olsun hiç farketmez, bu ömür bir daha tekrarlanamayacaktır. İnsanoğlu kaderin karşısında nasıl da acizmiş! Dünya ne kadar da acımasız, sert ve soğukmuş!  İnsanı nereden nereye sürükleyebiliyormuş.

O kadar perişandı ki artık dayanamadı ve bir zamanlar çalıştığı o avluya tekrar gitmeye karar verdi.  Aradan ne kadar zaman geçtiğini, o avludan ne zaman ayrıldığını hiç hatırlamıyordu. Mevsimleri büsbütün unutmuştu, sadece sabahla akşamın farkına varıyordu. Kadının o zamanki samimi, canayakın davranışını unutamıyordu. O kapıya bir daha gitse yine güler yüzle karşılanacağı içine doğmuştu. Zaten kadın da ayrılırken “Ne zaman istersen kendi evin gibi çekinmeden gel.”  dememiş miydi? Uğramamak için bir engel mi vardı?  

Bu düşüncelerle sokaklardan geçerek o eve ne zaman vardığını farketmedi. Eve yaklaştığında alçak duvarların arkasından, avluda tanımadığı bir erkeğin durduğunu gördü. Bir an, yanlış eve geldiğini düşünse de dikkatle bakınca aynı yere geldiğini anladı. Hatta taşıyıp topladığı taş yığınlarının yerinde depoyu andıran ensiz, uzun bir binanın yapılmış olduğunu da farketti. Geldiği gibi geri dönmek istese de içinden bir ses onu durdurdu. Yaklaşıp ahşap kapıyı tıklattı. Avludaki tanımadığı erkek uzaktan “Kim o?” diye sordu.

Kendisinin bile zor duyacağı bir sesle “Benim.” dedi.

– Kapı açıktır,  içeri gelin! diye avludan ses geldi. İlk defa sokakta durup bu avluya, kovayla taş taşıyan kızlara baktığı, iş bulmak ümidiyle çırpındığı anları hatırladı. O zaman nasıl cesaretsiz idiyse şimdi de kapıyı ürkeklikle itip içeri girdi, ilerlemeden orada durdu.

Tanımadığı erkek ona dönerek şaşkınlıkla “ Kimi aramıştınız?” diye sordu.

– Evin sahibi olan hanımı görmek istiyorum diye çekinerek cevap verdi.

– Bu evin reisi benim, ne sözünüz varsa bana söyleyebilirsiniz.

– Mümkünse ev sahibi olan hanımı çağırın, ben onu görmek istiyordum.

Galiba sen söylediklerimi anlamadın, diye tanımadığı adam sinirle köpürdü.

– Siz de beni anlamadınız galiba, ben ev sahibi kadını …..

– Defol buradan!

Hiçbir şey söylemeden dönüp kapıya doğru yöneldi. Sokağa çıkmak isterken arkadan duyduğu kadın sesiyle farkında olmadan durdu. Ses ona tanıdık geliyordu. Dönüp baktı. Bu kadının büyük kızıydı. Yüzünü adama dönerek (galiba kocasıydı):

– Neden kovdun? Belki de bir şey söyleyecekti? dedi.

Bu seste, bu itirazda yaptığı evlilikten duyulan pişmanlığın sessiz çığlığı saklıydı.

– Bu adamın kafası çalışmıyor! Bu evin reisi benim diyorum, ne sözün varsa bana söyle, ille de ev sahibi hanımı göreceğim diye diretiyor.

– Aaa, belki annemi soruyordur?

Kızın onu tanıyamadığını anladı. Aradan geçen bunca sürede tanınmayacak derecede değişmişti. Demek ki bir zamanlar bu avluya gelen adama benzemiyordu artık.

– Kardeş kimi arıyorsun, diye kız canayakın bir sesle sordu.

Sesteki şefkatten gözleri doldu:

– Galiba beni tanıyamadınız. Bir zamanlar ben sizin avluda çalışmıştım. Tahminen üç yıl bundan önce.  Yoldan geçiyordum, halinizi hatırınızı bir sorayım dedim. Bu yüzden annenizi görmek istemiştim. Ama bu bey beni yanlış anladı.

Kız:

– Annem öldü, bu ise benim kocamdır, dedi.

– Öldü mü?  Beklemediği bu haberle sarsıldı. Ne zaman öldü?

– Geçtiğimiz kış öldü. Kız bir süre sustuktan sonra, hiç neden öldüğünü de bilemedik, diye ağır ağır konuştu.

– Başınız sağolsun, çok iyi bir hanımdı. Allah rahmet eylesin diye kapıyı açıp sokağa çıkarken bağışlayın, zahmet verdim diye ilave etti. Geri dönmeden oradan uzaklaştı.

Sonra…

Sonra günün birinde dayanamayarak yol üzerindeki lokantalardan birine daldı.

Öğle yemeği zamanı olduğundan içerisi iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalıktı. İçerideki kalabalığa rağmen çok gürültü yoktu, sadece ara sıra çatal kaşık sesleri duyuluyordu. Ne yapacağına karar vermeyen insanlar gibi bir süre şaşkınlıkla lokantayı gözden geçirdi. Kapıya yakın olan masalardan birinin üstü toplanmamıştı. İlerleyerek arkası o masaya gelecek şekilde durdu ve oradakilerin ona dikkat edip etmediğini öğrenmek için etrafı kolaçan etti. Herkes kendi işiyle uğraşmaktaydı, kimsenin ona aldırdığı yoktu. Hızlıca döndü ve masadaki el kadar ekmeği ve bir parça salamı cebine koyarak hemen kapıya yöneldi. Kapıdan çıkacağı sırada arkasından bağırıp onu yakalayacaklarından veya önünü kesip sokağa bırakmayacaklarından, hırsız olduğunu herkese haykıracaklarından korkuyordu. Sanki masadan alıp cepine soktuğu insanların önünden arta kalan bir yiyecek değil de çok değerli bir şey idi. Arkadan bir ses duydu, sanki kendisini çağırıyorlardı. Ama dönmedi, dönüp bakmaya cesaret edemedi. Merdivenleri inmeden önce de bir ses duydu ama yine dönüp bakamadı. Lokantadan epey uzaklaşıncaya kadar elini cebine sokamadı. Sanki etraftaki insanların onun ne yaptığından haberleri vardı. Sürekli onu gözetliyorlardı ve o da kendisine dikilen bakışlardan korktuğu için elini cebine sokmaya cesaret edemiyordu. Şehrin kalabalık olmayan bir yerinde dikkatlice elini cebine sokarak salam ekmeğini çıkarıp yemeye başladı. Hayatında bu kadar lezzetli bir şey yediğini hatırlamıyordu.

Bir sonraki lokantaya çekinmeden girdi. Bu defa içeridekilere aldırmadan ve kimseden korkup çekinmeden masaların üstündeki yemek artıklarını toplayıp dışarı çıktı. Ve kapıdan çıkarken de ne bir korku ne de heyecan hissetti. Dilencilik hayatı böyle başladı. İlk defa ne zaman el açarak dilenemeye başlamıştı?

Kalpağını önüne koyarak gözlerini kapatmıştı.  Gözleri kapalı olduğu halde görüyordu. Bütün şehrin onu seyrettiğini görüyordu. Üstünde oturduğu taş kaldırımın buz gibi soğukluğunu bile hissetmiyordu.

Sokak boyunca yukarı aşağı geçip gitmekte olan insanların ayak sesleri kafasında zonkluyordu. Sanki insanlar beyninin içinde yürüyorlardı. Ayak sesleri onun içinde büyüyor ve dışına taşıyordu.  Sonra elleriyle yüzünü kapattı. Kimseyle göz göze gelmek istemiyordu. Bu zamana kadar dilenmenin, birilerine el açmanın bu kadar zor olabileceğini aklından bile geçirmemişti. Ayakları uyuşmuştu, yerinden kalkamıyordu. İşte, yoldan geçenlerden biri eğilip şapkasına para atıyor.  Para şapkanın içinde yuvarlanarak bir köşesinde duruyor. Sonra bir daha para atılıyor. Daha sonra bir daha… Artık şapkaya düşen paralardan metal sesi gelmeğe başlıyor. Ayak seslerine, para sesleri karışıyor. Bu ses de ayak sesleri gibi içinde büyümeye başlıyor. Para sesleri ayak seslerine karışarak zihnindeki diğer bütün sesleri bastırıyor.

– Şuna bir bak, gencecik adam. Boyundan posundan utanmadan el açıp dileniyor, diyen sesleri duyuyor. Kışın ayazında ter şakaklarından aşağıya doğru süzülüyor.

Yoldan geçenlerin acıyarak şapkasına attığı metal paraları soğuk yılana dokunurcasına irkilerek avcuna alıyor. Sanki bu paralar şimdiye kadar harcadığı paralara benzemiyor, bu para tamamen farklı bir paradır.

Sonra ise kendisi de farkında olmadan bu hayata alışmaya başlıyor. Başını kaldırıp etrafını seyrediyor. Oturduğu yerde gözüne çarpan ilk şey ayaklar oluyor. Aceleyle bir o tarafa bir bu tarafa koşturan, bazen kendisine doğru gelen kadın ve erkek ayakları. O, bu ayakları birbirinden seçip sınıflandırmaya, insanları ayaklarına göre tasnif etmeğe çalışıyor. Ayaklar bazen artıyor, bazen azalıyor, ama hiç bitmiyor.

X. Bölüm

 

Şehrin dışındaki çöplükte, yan tarafında kapıya benzer bir deliği olan ters dönmüş, iri metal bir su deposunun altında yaşıyordu. Buraya akşamdan akşama uyumak için gelirdi. Kimse görmesin diye hava karadıktan sonra buraya gelirdi. Çünkü peşine düşüp kendisini takip edeceklerinden korkuyordu. Ne zamandan beri oradan buradan toplayıp biriktirdiği paçavra ve bezleri deponun bir tarafına döşeyerek kendine rahat edebileceği bir yatak yapmıştı. Havaların aniden soğumaya başladığı bir zamanda, yabancısı olduğu bu şehirde bundan daha rahat ve sıcak bir yatak bulamazdı.

Depoda gecelediği ilk zamanlar sabaha kadar gözüne uyku girmezdi. Yatağına kor doldurulmuş gibi bir o tarafa bir bu tarafa döner, döndükçe de sinirleri iyice gerilirdi. Uykusu kaçtığında yatağında duramaz, gecenin hangi saati olursa olsun kalkıp deponun altından çıkardı. Boş ve kimsesiz kayalıkların arasında oturarak ay ışığında boz renge bürünen gecenin sessizliğini dinlerdi. Sinirlerinin yatışıp az da olsa hafiflemesi için saatlerce burada beklerdi. Geceleri o kadar çok sıkılırdı ki bu şehre geldiği yoldan geri dönmeyi bile düşündüğü olurdu. Bütün dert ve acıları nedense hep geceleri depreşir ve büyüyerek göğsüne saplanırdı. Sabaha doğru şafak sökerken biraz hafifler gibi oluyordu. O zaman gelip soğuk yatağına uzanır, kendisi de hissetmeden uykuya dalardı ve güneş bir adam boyu yükselinceye kadar taş gibi yığılıp uyurdu. Uykudan uyandığında, gece hiçbir şey olmamış gibi şehre yollanırdı. Yine hiçbir şey olmamış gibi gün boyunca sokaklarda, orada burada gezerek vakit öldürürdü. Akşam hava kararıp da deponun altında gecelemek için geldiğinde, yeniden bir önceki dert ve ağrıları başlardı. Yine de ona bir türlü huzur vermeyen bu yataktan kalkarak şafak sökünceye kadar gecenin sessizliğinde gezip dolanır, iltihaplı yara gibi zonklayan dert ve ağrılarından kurtulmaya çalışırdu. Zaman geçtikçe, istese de istemese de bu hayata alışması gerektiğini, aksi takdirde hayatın onun için çok da kolay olmayacağını anlıyordu. Ama ters gibi bunu da bir türlü başaramıyordu. Ne hikmetse, gündüzleri şehrin sokaklarında dolaşırken aklına bile gelmeyen dert ve acıları, geceleri büyüyüp katlanılmaz oluyordu. Neden uykuları ondan böyle kaçıyordu? Neden geceleri böyle güçsüz ve ümitsiz oluyordu? Ne zamana kadar bu işkencelere katlanacaktı?

Sabah olmasını beklemek onun için çetin ve azaplı bir işkenceye dönüşmüştü. Gün boyunca şehrin sokaklarını bir dakika bile durup dinlenmeden bir uçtan bir uca dolaşırken kendisini çok dinç hissettiği halde, sabah uykudan uyandığında, o kadar yorgun oluyordu ki ayakta bile durmaya takati olmuyordu. Geceleri dinlenip hafiflemek yerine ağırlaşıp yoruluyordu. Geceleri, bir de fısıltı sesinden uyuyamıyordu. Sabahlara kadar içinde, birileri bilemediği bir konuda, sürekli fısıldaşıyordu ve bu ses kulaklarını tırmalıyordu.  Bu fısıltılar onu yiyip bitiriyordu ve ne kadar uğraşsa da bunları bir türlü susturamıyordu. Sanki fısıltıyla geceden sabaha kadar onu suçluyorlar, yüzüne çarpıyorlar, işlemediği bir suçu onun boynuna yıkmaya ve onu ikna etmeye çalışıyorlardı. Fısıltı sesleri beyninde çınlıyor, hücrelerine işliyordu. Ve ne kadar uğraşsa da fısıltıyla söylenen anlamsız sözleri bir türlü anlayıp kavrayamıyordu. Sonraları bu fısıltı, bağırtılara dönüştü. Gecenin karanlığında esip geçen rüzgârı bile fısıltı sanıyordu. İşin ilginç yanı ise gökyüzündeki yıldızların bile fısıltısını duymaya başlamasıydı.

Zihninde birer bağırtıya dönüşen bu fısıltı seslerinden kaçıp kurtulmak için sabırsızlıkla bir an önce sabahın olmasını belkiyordu. Sabaha doğru fısıltılar zayıflayıp azalıyordu. Gündüzleri ise insanların, arabaların ve dünyanın gürültüsü arasında bu fısıltı sesleri duyulmuyordu. Zihni ve düşüncesi gece olup karanlık bastırıncaya kadar dinleniyordu. Karanlık bastırınca her şeyin yeniden başlayacağını biliyordu. Sanki bu fısıltılar karanlığa mahsustu, bu fısıltılarla karanlık arasında, sanki gizli bir akrabalık bağı vardı.

Sabah olur olmaz, beynini açlık meşgul ederdi. Açlık hissi çok arttığında bir yerde karar tutamaz ve karnını doyurmanın yollarını arardı. Ne kadar uğraşsa, düşünüp taşınsa da sokakları arşınlamaktan başka çıkış yolu bulamazdı. Bunun da bir faydası olmayınca yeniden uygun bir yer bulup oturur, şapkasını önüne koyarak beklemeye başlardı. Yoldan geçenlerin ne zaman acıyıp şapkasına para atacaklarını, ne kadar sürede ekmek alacak kadar para elde edebileceğini beklerdi. Bazen açlıktan çıldırıp bağırmak derecesine vardığı zamanlarda bile yoldan geçenler onu görmez, varlığını hissetmezlerdi. İnsanların birbirlerine olan bu kayıtsızlığı onu çok sarsıyordu.

Önceleri, şehrin sokaklarında dolaşırken etraftakilerin kendisini seyrettiğini, giyim kuşamı ve boy posuyla diğerlerinden ayırt edildiğini hissederdi. Bu durumdan rahatsız oluyor ve kendisini durdurup kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini soracaklar diye korkuyordu. Araştıracaklar ve istemeden de olsa sığınıp yaşamak zorunda kaldığı bu şehrin sokaklarında, neden oturma izni falan olmadan serbestçe gezip dolaştığını öğrenmek isteyeceklerdi. Zaman geçtikçe artık sokaklarda önceki gibi kendisine bakmadıklarını, hareketlerini takip etmediklerini görüyor ve farkında olmasa da bu yabancı muhite, yabancı insanlara uyum sağlıyordu.  Kendisi farkında olmasa da artık bu şehrin bir ferdi olmaya başlamıştı. Bu onu biraz rahatlatıp teselli veriyordu. Çünkü sudan sebeplerle peşine düşüleceğinden, bu yabancı görünüşü ile şüphe uyandırıp ele geçeceğinden korkmaktaydı.

Nedense şehrin sokaklarında, bir o tarafa bir bu tarafa yürüyen insanlara baktıkça, bu şehirde yaşayan büyükten küçüğe kimsenin çalışmadığını, aynen kendisi gibi sersefil dolaştığını düşünüyordu. Ne hikmetse, insanların sabah erkenden kalkarak işe, akşama doğru ise eve koşturacaklarına inanamıyordu. Sanki sabahlar tamamen farklı, özel insanlar için yaratılmıştı. Bazen de kendi kendine, herkesin onun gibi birilerinden kaçıp gizlenmekte olduğunu ve ele geçmemek için buralarda saklandığını düşünürdü. İnsan denizinde yüzerken karşılaşmış olduğu insanların yüz ifadelerini, özellikle tebessümlerini korku olarak görüyor ve bunun için de tedbirli davranıyordu. Sanki insanlar bakışlarını birbirlerinden saklıyor ve ele geçeceklerinden korkuyorlardı. Herhangi bir gizli suçta işbirliği etmişler gibi birbirinin yaptıkları işlerden haberdar idiler ve bu iş anlaşıldığında, hep birlikte ifşa olacaklarından korkuyorlardı.  Şimdi de korku ve tedirginlik dolu bakışlarla birbilerine candan davranmalarının sebebi, sırlarının öğrenilmemesini, öylece gizli kalmasını istemeleri idi. Böyle düşündükçe hafifleyip rahatlıyordu. İnsan denizinde onunla yan yana yüzenler kendisi de farkında olmadan birer yakını, hatta dert ve sır ortağı haline geliyordu. Belki de bu sebeple insan denizinde yaptığı cinayetin ağırlığını ve kendisinin bir katil olduğunu unutuyordu. Korku ve tedirginlik içinde birbirinden saklanan tedirgin gözlerle karşılatıkça, kendisinin işlemiş olduğu bu cinayet, ona başkalarının yaptığı, yapabileceği kötülüklerden kat kat hafif görünüyordu. İnsan denizinin verdiği sarhoşlukla her şeyi içine atmanın, yaşananları hafızasında evirip çevirerek acı çekmenin abesle iştigal olduğunu anlıyordu. Ama yine de bu şehirde kendisini bir hücredeymiş gibi hissediyordu. Hislerinin ve duygularının hevesiyle gittikçe özgür olduğunu unutuyor ve kendisinin dar ve havasız bir hücreye konduğuna inanıyordu. Hücre o kadar dardı ki kaçıp kurtulmak bir yana, hatta ileri geri hareket etmek bile imkânsızdı.

Bazen saatlerce hücredeymiş gibi elini kolunu kıpırdatmadan durup bekliyor, bütün vücudu uyuşuyordu. Dünya, gözlerine hücrenin parmaklıkları ardından görünürdü, insanlar da bu parmaklıklar arkasından ona bakarlardı. Sanki bütün ruhunun, hafızasının ve düşüncelerinin de demir parmaklıklarla çevrildiğini düşünürdü. Ne tarafa giderse gitsin, bu parmaklıklı hücre onu bir gölge gibi takip etmekteydi. Sokaktan geçip giden insanların kendisine dikilen bakışlarında bu hücrenin aşılmazlığını, kendisinin ise kaybolmuş özgürlüğünü görüyordu. Hücrede olduğunu anladıkça canı sıkılıyor, sinirleniyor ve buna katlanmakta zorluk çekiyordu. Bağırıp bütün gücü ile feryat etmek, demir parmaklıklardan kurtulmak isterdi. Ne zamana kadar parmaklıklar arasında ömür sürecekti? Ama ne kadar uğraşsa da sesi çıkmıyordu, o, sesini duyuramıyordu. Sonra, sesinin de demir parmaklıklarla çevrildiğini, istese bile bağırıp yardımına kimseyi çağıramayacağını anlıyordu. Bütün güç ve kuvetini toplayıp gözleri önünde, dünyayı parsellere bölen demir parmaklıkları kırıp dökmek istiyordu. Ama gazap ve nefretle düğümlenmiş yumrukları boşluğa çakılarak yankılanıyordu. Ne kadar uğraşsa da demir parmaklıklardan kurtulamıyordu. İçindeki güçsüzlük soğuk ter şeklinde vücudundan akıyordu. Ne hikmetse, rüyalarında da bu parmaklıklardan kurtulamıyordu. Gecenin bir yarısı korkuyla uyanıyor, rüyalarını saran o korkunç parmaklıklar kendiliğinden parçalanıyordu. Bir an için seviniyor ve etrafındaki parmaklıkların ortadan kaybolup kaldırıldığını, bundan sonra dilediği gibi, hücrede değil, özgür ve canı istediği gibi yaşayabileceğini sanıyordu. Fakat bu bir anlık sevinci bile doyasıya yaşayamadan yeniden dünya, gözlerinde başka renkte, başka biçimde parmaklıklara bölünüyordu. Örümcek ağındaki sinek gibi çırpındıkça, uğraşmanın fayda etmeyeceğini, kurtulmanın imkânsızlığını idrak ettiğinde az da olsa sakinleşiyordu. Bu da çok sürmez, kendine gelip gücünü topladıktan sonra her şeyi unutarak yeniden, yeni bir umutla mücadeleye başlardı. En çok canını sıkan ise burnunda bu daracık, havasız hücrenin kesif ve mide bulandıran kokusunu hissetmesiydi.

Sonraki günlerin birinde kaderi onu limana getirip çıkardı. Burada onu kimse görüp tanımadı, kim olduğuyla, nereden gelip nereye gittiğiyle ilgilenmediler. Bazen gündüzleri sadece vakit geçirmek için gelirdi. Böylece günün birinde bu liman olmadan yaşayamayacağını anladı. Bir lokma ekmek bulup karnını doyurur doyurmaz liman onu kendine çeker, burada oturup mavi suları seyrederdi. Şehir sokaklarında yaptığı işi, yani dilenciliği burada da yapabilirdi artık. İşte limana böyle bağlandı. 

Sahile gelir gelmez sanki ruhu yenileniyordu. Oturup mavi suları seyrederken bu dünyayı tamamen unuturdu. Şehrin sokaklarındaki arabaların, insanların kurşun gibi birbirine lehimlenmiş seslerini de duymuyordu. Sel gibi gürültüyle beyninin içinden akıp gitmekte olan adım seslerini de duymuyordu. Ne olduğunu kendisinin de bilmediği acayip, sırlı bir duygu, bir ağrı gibi içine çöküyor, geçmiş ve gelecek ne varsa hafızasında durulup aydınlanıyordu. Denizin nem ve rutubet dolu ıslak havasında ne ise onu mest eden, aklını başından alıp bütün yaşadıklarını unutturan ve ömrünün en tatlı, en değerli günlerine götüren büyülü bir şey vardı. Böyle zamanlarda gözleri baksa da uzaktaki ufukları göremezdi. Uzaklar, ufuklar âdeta dumanlar, sisler arkasında kalırdı. Zihninde ise ay doğar, aydınlık olurdu. Sahildeyken bir uğraşı da limandaki gemileri izlemekti. Bu gemilere binenlerin bir daha geri dönmemek üzere gittiklerini düşünürdü. Gemiler ve yolcular bir daha dönmemek için buradan ayrılıyorlardı.

O kadar çok dolaşmıştı ki şehrin bütün sokak ve kuytularını artık ezbere biliyordu. Artık ahbapları da vardı. Bunlardan biri, gün boyunca birahanenin önünde dönüp dolaşan, müşterilerin önündeki içki artıklarını birbirine katarak sarhoş oluncaya kadar içen, içtikten sonra da bir türkü tutturup yalpalayarak yerden topladığı sigara izmaritlerini içip sokaklarda serserilik yapan Çerkez asıllı Hezret adlı orta yaşlı bir adam idi. Hezret’in, en çok sevdiği yönü açgözlü olmaması, sefil durumdayken bile soğukkanlılığını koruyabilmesi idi. En şaşırdığı şey ise onun yemek yemeden sürekli içki ve sigara içmesi, âdeta alkol ve dumanla beslenmesi idi.

 Hezret’in dedesi evlatlarını bırakıp Türkiye’ye gitmiş, babası ise savaşta kaybolmuştu. Bu dilenci haliyle bile Çerkez olduğunu asla unutmuyor ve her fırsatta bunu ifade ediyordu. Sonra başka tanıdıkları da oldu. Hezret, bu yabancı şehrin kendisine kapalı olan kapısını aralayarak ayyaşlar âlemini ona tanıttı. Bu muhitle, buradaki insanlarla hemen anlaşıp uyuşamadı. Ama Hezret’in karakterinde, şahsiyetinde (Ah, şahsiyet, şahsiyet!) ne varsa, onun bu muhitten, bu insanlardan kopup ayrılmasına müsaade etmedi. Bir süre ne aradığını kendisi de bilmeden kör gibi bu insanların arasında dönüp durdu.

Önceleri içmiyor, içmek istemiyordu, ama kısa sürede kendisi de farkında olmadan alkolik olup çıkıverdi. Lokanta ve birahanelerdeki içki artıklarını içerek alkol bağımlısı oldu ve artık bir gün bile içmezse beyni çatlayacak gibi oluyordu. O, içtikten sonra Hezret gibi yalpalayıp türkü tutturarak dolaşmıyordu. Tramvayın en arka koltuğuna oturup şehrin sokaklarını dolaştıkça kısa bir süreliğine de olsa nerede bulunduğunu, kim ve neci olduğunu unuturdu. Ömrünün geçmiş günlerindeki hoş anıları, içinde tatlı bir sızıya dönerdi. Bu zamanlarda, tramvaya binen ve inen yolcuları farketmez, tramvayda büsbütün yalnız olduğunu zannederdi.

O uğursuz olay olmasaydı belki de uzun zaman bu meşguliyetine devam edecekti. Ama kaza ve kader karşısında ne yaparsın? O olaydan sonra tramvay kelimesini her duyduğunda tüyleri diken diken oluyordu. O gün, yine sarhoş halde tramvayın arka koltuğuna oturmuştu. Uzak ve ulaşılmaz çocukluk yıllarının hatıraları onu alıp götürmüştü ve o, şimdi hiçbir şeyi görüp duymuyordu. Nasıl olduysa durakların birinde inmek isterken (Bu olay şimdi bile ona rüya gibi geliyor ve nasıl indiğini, niçin inmek istediğini ne kadar düşünse de hatırlayamıyordu.)  sanki birileri onu sürükleyip tramvayın tekerleri altına attı ve tramvay sol bacağını koparıp üstünden geçti.

Ani bağırmalar ve rayların gıcırtısı, bu dehşetli olaydan aklında kalan şeylerdi. Sonrasını bir tülü hatırlayamıyordu. Onu hastaneye kimin götürdüğünü ve nasıl götürdüğünü de bir türlü hatırlamıyordu. Tramvay bacağını doğrayıp keçtikten sonra tam yedi saat boyunca baygın kaldığını da bilmiyordu. Hastanede ayılıp gözlerini açtığında önce bir şey anlamadı, sonra hemen bir şeyleri hatırlayıp “Ayağım nerede?” diye sordu.

– …

– Size sormuyor muyum?

– …

Başucundaki beyaz önlüklü doktor ve hemşirelerden kimsenin konuşmaya cesareti yoktu.

Doğrulup yerinde oturmaya çalışarak: “Hemen benim ayağımı verin! Yoksa burayı alt üst ederim!” diye bağırdı. Onun bağırmasını hastanede neredeyse herkes duydu ve henüz yedi saat önce baygın bir şekilde sedyeyle getirilen bir hastanın, bu kadar yüksek sesle bağırıp bir şeyler isteyeceğine kimse inanamıyordu. Gürültüye başhekim bile geldi ve sonunda onu, ancak tamamen iyileşip ayağa kalktığında bacağını geri alabileceğine ikna ettiler. O ise bir türlü sinirlerine hâkim olamıyor ve “Yalan söylüyorsunuz, hemen şimdi istiyorum bacağımı, duyuyor musunuz!” diye bağırıyordu. Başhekim, hemşirenin kulağına bir şeyler söyleyerek dışarı çıktı. Koluna yapılan iğneyle hemen uyumuş ve uyandığında artık sinirleri yatışmıştı. Hastanede ona günde üç öğün yemek veriyorlardı. Sıcak yemek yemeyeli uzun yıllar olmuştu ve o, bu yemekleri neredeyse kaşık ve tabağıyla birlikte yalayıp yutmak istiyordu. Her gün belli zamanlarda yemek verilse de yine doymuyor, yemekten sonra masadaki fazla ekmekleri hemen çekmeceye tıkıştırıyor, kurutup hasteneden çıkarken yanında götürmek için biriktiriyordu. Yiyecek bir şeyler bulamadığı günlerde bu ekmekler onu kurtaracaktı. Özellikle de hastalanıp yataklara düştüğünde bir lokma ekmeğe bile muhtaç oluyordu. Hastanede kendisinden başka herkesin ziyaretçisi olurdu. Öyle hastalar vardı ki geceleri bile yalnız kalmıyorlardı. Odadaki hastaların çoğunluğu ağır ameliyatlardan çıkmıştı. Kimse onu ziyaret etmiyordu ve bundan sonra da etmeyecekti. Bu şehirde kimsesi yoktu, atlattığı bu ağır kazadan sonra hastanede yattığını da kimse bilmeyecekti. Başına bunlar da mı gelecekti?

Şimdiye kadar yalnız bir defa hastanede yatmıştı. O zamanlar ülserden çok ızdırap çekiyordu ve doktorlar onu zorla hastaneye yatırmışlardı. Her yıl ilkbahar ve sonbaharda mutlaka düzenli olarak tedavi olunması gerekirdi, aksi takdirde durumu iyice kötüleşecekti. O ise sadece bir defa hastanede yatabildi; hem de zorla, karısının ısrarı karşısında dayanamayıp yatmıştı. Aslında kendisi de hastaneye yatıp tedavi olmayı ve bu melun hastalıktan kurtulmayı istiyordu. Ama ülserin de kolay kolay geçmeyeceğini, hele kendisi gibi sinirleri bozuk bir insanda, tamamen geçmesinin imkânsız olduğunu da bilirdi.

Hastaneye yattığında karısına, zahmet çekip ziyaretine gelmemesi için sıkıca tembihlemişti. Bunu söylerken evdeki çocukların rızkı olan azıcık parayı da yiyeceklere vb. şeylere harcamamasını kastetmişti. Ayrıca hastanede, her gün iyi kötü yemek veriliyordu. Aslında iyileşmesi için de zaten onların verdiği perhiz yemeklerinden yemesi gerekirdi.

O zaman da şimdiki gibi hastanedeki oda arkadaşlarının yanına sürekli ziyaretçileri gelirdi. Bu ziyaretçileri her gördüğünde farkında olmadan gözleri yaşarıyor, evde türlü ihtiyaçlar içinde Allah’a emanet edip bıraktığı ailesine ve çocuklarına acıyordu.

Akşamüzeri karısı elindeki dolu çantayla kapıyı açıp içeri girdiğinde kahroldu. Yatağın yanındaki küçük dolabın üstünde duran çantaya doğru hiç bakamıyordu. Karısı bunu hissettiği için dolabın kapısını açarak çantadaki termosu, yemek dolu kavanozu,  meyve, limon ve çikolata paketini içeri yerleştirdi. Torba boşaldıkça içinden bir şeyleri zorla çekip çıkardıklarını düşünüyor, acısı da bu yiyeceklerle birlikte çekilip çıkarılıyordu.  Evde, bunları alabilecekleri kadar para bırakmadığını biliyordu. Bütün bunları karısı bir yerlerden bulduğu borç parayla alıp kendisine getirmişti. Kocasının hasta yatağında, başkalarının yanında utanmaması, yanındaki hastalar yemek yerken onun üzülüp sıkılmaması için getirmişti.

Karısının simasında öyle bir fedakârlık, öyle bir izzet ve metanet seziyordu ki birlikte yaşadıkları bunca sürede hiçbir zaman bunu şimdiki gibi belirgin bir şekilde sezmemişti. Kendisini tutamayıp bu kadar insanın arasında hıçkırarak ağlayacağından korkuyordu. Çünkü karısının yüzüne baktıkça, bu fedakârlık ve izzetle birlikte en yakınını kaybettiği halde başkalarının derdi karşısında kendi derdini unutan insanlara has açıklayamadığı bir duygu taşıdığını da görüyordu. Belki karısı bu duygudan habersizdi ama kocasının duygularını hissedebiliyordu. Aslında hissedebiliyordu ne demek, karısı elindeki dolu torbayla odaya girdiği andan itibaren ikisinin de duyguları gözlerinden ve zihinlerinden anlaşılmaya başlamıştı:

– Sana hastaneye gelme dememiş miydim?

 – Desen ne olacak?

– Peki, neden sözümü dinlemedin?

– Neden gelmeyeyim? Senin buradaki hastalardan geri kalır yanın mı var?

– Kimden? Buradakilerden mi? Evet, ben burada herkesten geri kalıyorum. Şimdi anladın mı? Ben herkesten değersizim! Sana defalarca söylemiştim hastaneye gelme diye!

– Gelme demiştin ama peki, neden geldiğime sevindin? Hiç anlamadığımı mı zannediyorsun?

– Hangi parayla aldın bunları?

– Senden habersiz biriktirdiğim parayla aldım.

– Yalan söylüyorsun!

– Utanmıyor musun böyle konuşmaya? Benim şimdiye kadar yalan söylediğimi gördün mü?

– Şimdiye kadar görmemiştim, ama şimdi görüyorum. Gözlerinden anlaşılıyor, borç aldın değil mi? Kimden aldın borç parayı, söyle!

– Amma da çattık ha!

– Sana soruyorum!

– Senden habersiz biriktirdiğim parayla aldığımı sana söyledim. Kimseden borç almadım. 

– Aldın!

– Almadım!

– Al-dın!

– Noldu? Neden keyifsizsin? Karısının, beklemediği bu sorusuna şaşırıyor, ama cevap veremiyor. Masaya dizilen yiyeceklerden başkasına ait, borç alınan paranın kokusunu seziyor. Gittikçe artıp etrafı sarmaya başlayan bu kokuyla midesi bulanıyor, başı dönmeye başlıyor. Karısı torbayı karıştırarak hâlâ bir şeyler çıkarmaktadır. Onun kolundan tutarak “Bunlara ihtiyacım yok, götür eve, çocuklar yesin.” diyor. Karısının yüzü sertlerşiyor ve elindekini bırakarak “Neler söylüyorsun sen? Bunları senin için aldım, hiçbir yere götürecek değilim!” diyor. Kendisi de farkında olmadan yüksek sesle “Götüreceksin!” diyor.

– Aklını başına topla! Herkes bize bakıyor.

– Bunlar benim boğazıma duracak! Vallahi ciddi söylüyorum, götür eve, çocuklar yesin.

– Hayır, bunları senin için aldım.

–Ama çocukları da düşünmelisin. Onlar yiyecek bir şey bulamazken bu getirdiklerin benim boğazımdan geçer mi? Lütfen eve götür bunları!

– Götürmeyeceğimi sana söyledim!

– Vallahi bunları…

O, karısının yanaklarından akan gözyaşlarını görünce hemen susuyor. Karısı gibi kendisinin de ağladığını, hem de o geldiğinden beri ağladığını hissediyor. Ama onun gözyaşları içine akmaktadır. İyi ki de içine akıyor ve kendisinden başka kimse, ne karısı ne de odadaki diğer hastalar bu gözyaşlarını görmüyor.

Daha önceden yattığı hastanedeki olaylarla şimdiki durumu arasında birçok ortaklıklar olduğunu farketti ve az önce hatırladığı bu olay da böylece zihninden esip geçti.

Küçük dolabın çekmecelerini kuru ekmeklerle doldurmuştu ve her gün birkaç defa onların yerinde olup olmadığını kontrol ediyordu. Biriktirdiği bu kuru ekmekleri birilerinin çalacağından korkuyordu. Her defasında çekmeceyi açıp bakarken üstlerinden biraz alındığını sanırdı. Kendisi odada olmadığı bir vakitte, birilerinin fırsat bilip ekmeklerin birazını aldıklarını düşünürdü. Artık odadan çıkarken birileri dokunursa haberi olsun diye dolaba işaret koymaya başladı.

Geceleri tedirginlikle geçiyor, bilmediği bir hışırtı sesiyle uyanıyor ve birilerinin kuruttuğu ekmekleri çalmak üzere olduğunu zannediyordu. Hemen kalkıp yatağında oturuyor, karanlık odada mışıl mışıl uyuyan hastalar arasında uyumayan birisinin olup olmadığını öğrenmek istiyordu. Odadaki herkesin uyumakta oluğundan emin olmadıkça gözlerine uyku girmezdi. Yarası biraz iyileşip yürümeye başladığında odadan dışarı çıkarken yatak komşusuna “Ben gelinceye kadar ekmeklere göz kulak ol! Birisi gelip alır, haberim olmaz.”  diye sıkıca tembih ederdi. Dönüp geldiğinde ekmeklere dokunan olup olmadığını mutlaka sorar, hatta bununla da yetinmez, ancak çekmeceyi açıp elleriyle yokladıktan sonra emin olurdu. Dolapta yer kalmayınca ekmekleri kâğıt torbalara doldurup yatağın altında saklamaya başladı. Hastaneden çıkacağı sırada artık epey ekmek azığı vardı. Eski bir torba buldu. Topladığı bütün ekmekleri kendisiyle götürmek için torbaya doldurdu. Artık bir bacağı yoktu ve hareket edip yiyecek bulması daha da zorlaşacaktı. Önceden sokaklarda yaşasa da sağlıklıydı, eli ayağı yerindeydi. Şimdiyse durum farklıydı…

Hastaneden çıkacağı gün kopmuş ayağını kendisine verdiler. Ana, ana, anaaaa!

Neden dünya gözlerinde bu kadar değişti?

İçindeki ümit kıvılcımalarını acaba kim, ne zaman söndürdü?

O, taş mıydı, yoksa insan mıydı?

Dayanıyor, katlanıyor, katlanıyordu. Peki, bu tahammülün bir sonu, nihayeti olmayacak mıydı?

Kopmuş ayağını kâğıda bükerek kendisine vermişlerdi. Sakin bir yerde oturup ayağına bakmak, uzun zaman onu taşıyan, şimdiyse kopmuş olan bu uzvunu seyretmek istiyordu. Götürüp bir yerlere gömmeden önce her şeyi hafızasına kazımak istiyordu.

Şehrin dışındaki parka ulaşması iki saat mi yoksa üç saat mi sürdü, bunu tam bilmiyordu. Koltuk değneğine alışkın olmadığı için yürüyemiyor, neredeyse her adımında tökezliyordu. Değnekler koltuğunun altını yara yapmıştı. Yürüdükçe acıtıyor ve ızdırap veriyordu.

Parkta, ağaçların sık olduğu bir yerde oturup koltuğundaki kâğıt paketi açtı. Aman Allahım! Dizinden yukarıya kadar kopmuş bir bacak. Ayakkabısı, çorabı, pantolonunun kesilmiş paçası hepsi üstünde! Kopmuş bacağını olduğu gibi torbaya koymuşlardı. Korkarak parmağıyla dokundu. İçi ürperdi. Elini, kesilmiş bacağına değdirir değdirmez kesilmiş bacağının üst kısmındaki yarası sızlamaya başladı.  Raylar bacağını âdeta testereyle keser gibi düzgün bir biçimde kesmiş, kemiği bir yerden bile çatlamamıştı. Bacaklarından akan kan,, derisinin üstünde kuruyup kalmıştı. Sonra ayakkabısını çıkardı. İşte, uzun süredir yıkanmadığı için kötü kokan çorabının teki. Dikkatle çorabı çekip kesilmiş ayağından çıkarıyor. Ayak parmakları küskün küskün büzülmüşler. Uzun zamandan beri kesmediği için tırnakları vahşi hayvan pençelerine benziyor. Serçe parmağının üstündeki nasır olduğu gibi duruyor. Ah, bu nasır ona ne kadar da çok acı vermişti. Parmağına hafifçe dokunduğunda bile acıyla aklı başından giderdi. Serçe parmağındaki nasırı yavaşça sıktı. O zamanki baş döndüren acıyı şimdi de içinde hissetti. Sanki ayağı görünmez bağlarla vücuduna bağlanmıştı. Topuktan biraz yukarıdaki yara izleri. Bu, çocukluğunda onu ısıran köpeğin dişlerinin iziydi. Bu olayı sanki dün olmuş gibi hatırlamaktaydı.

O zamanlar yaz tatilini çiftlikte, dedesinin yanında geçirirdi. Bir sabah erkenden kalkıp elini yüzünü yıkamak için dere kenarına indiğinde sazlıkların içinde bir deste köpeğin dalaşmakta olduğunu görmüştü. Köpeklerin hiçbiri çiftliğe ait değildi ve o ilk defa onları burada görüyordu. Korkuyla elindeki sabunu ve havluyu bir tarafa fırlatıp çiftliğe doğru koşmaya başladı. Dönüp geri bakmasa da kancık köpeklerden birinin arkasından koşmakta olduğunu hissediyordu. Bir az daha hızlandı. İçeri girmesine azıcık kalmıştı ki ayağı metal tellere takılarak yüzükoyun küllerin üstüne düştü. Hemen yetişen köpek de topuğunun biraz yukarısından ısırıp kaçmıştı.

O zamanlar bu yarasının ne kadar canını acıttığını çok iyi hatırlıyordu. Yazın en sıcak günlerinden kar yağıncaya kadar bacağı sargılı olarak dolaşmıştı. Doktorun, ilaçların bir faydası olmamıştı. Meğer köpek kuduzmuş ve yarası da bu yüzden iyileşmiyormuş. O zaman köyde, ortaokulun dördüncü sınıfındaydı. Evden okula yaya olarak giderdi ve varıncaya kadar yolda üç kez mola verip ağrılarını dindirmek için dinlenmek zorunda kalırdı. Geceleri yarası öyle zonklardı ki bu acıyla yatağında kıvrılıp kalırdı.

Elini diz kapağının üstünde gezdirdi. Her zaman, oynak yerin üstünde bir şişlik olurdu. Bu da çocukluk yıllarının hatırasıydı. Çocukluğunda ninesinin avlusundaki dut ağacından düşmüştü. Oturduğu dal kopmuş ve ağacın tepesinden yere yuvarlanmıştı. O sırada, diz kapağı taşa çarparak çatlamıştı. Babası onu çıkıkçıya götürmüştü ve orada dizinin paramparça olmuş kemiklerini yerine oturtup üstüne bal ve yumurta sarısından oluşan bir merhem sürmüşlerdi. Üstünden bir ay keçmeden kırık kaynayıp tamamen iyileşmişti. Ama çok yürüdüğünde diz kapağı acıyordu. Diz kapağı üstündeki bu şişlik oluşuncaya kadar bu ağrı devam etmişti. Nohuttan az daha büyük olan bu şişlik, diz kapağının üstündeydi ve yürüdükçe kıpırdayan şişliğin de hareketini hissediyordu. Büyüdükten sonra bile bu nohut büyüklüğündeki şişlik, diz kapağından kaybolmadı ve yıllar sonra kuruduğu için kesilen yaşlı şah dut ağacından yadigâr kaldı. Şimdi sol bacağının kesilip atılmasıyla birlikte ömrünün bu değerli anıları da hafızasından koparılmış oluyordu. Ve bacağını kaybederken aslında geçmişinin de önemli bir kısmını kaybediyordu.

Bir sonraki gün, arkadaşlarını arayıp buldu, birlikte kesik bacağını gömmeye gittiler.  Bacağını gömerken Hezret uzun bir nutuk çekti, sonra ise gözyaşları arasında kederli bir Çerkez türküsü söyledi. Sesi o kadar kederliydi ki türkünün sözlerini anlamasalar bile hıçkırarak ağlıyorlardı. Belki de Hezret’in yanık sesi herkese derdini hatırlatıyor ve onlar bir bakıma kendi dertlerine ağlıyorlardı.

İlk günleri çok zor geçti, tek ayakla yaşamaya alışamıyordu. Kesilen bacağının acısını hiç hissetmiyordu. Bazen bacağının kesildiğini unutuyor, bir an sol ayağının parmaklarının kaşındığını düşünerek kaşımak için elini uzatıyor ve o sırada eli boşa çıkıyordu. Bu durumlarda bütün vücudu büsbütün sarsılırdı. Koltuk değneğine alışması da zordu ve özellikle bu değneği bir ömür boyu taşıması gerektiğini düşündükçe dehşete düşüyordu. Bir zamanlar, saatler boyunca ayakta beklemekten, sokaklarda dolaşmaktan zevk alıyordu.  Şimdi ise yürümek bile istemiyor, on adım bile atamadan yorulup nefesi tıkanıyordu. Artık önceki gibi sokakları bir uçtan bir uca gezip dolaşmıyor, sadece şehrin kalabalık bir yerinde durup değneğine yaslanıyor, dalgalanan insan denizini seyrediyordu.

Sonraları buna da alıştı ve sanki doğduğu günden beri koltuk değneği ile dolaşıyormuş gibi rahatlıkla yürümeye başladı. Sanki karakterinin, huyunun da bir takım özellikleri koltuk değneğine geçmişti ve bu değnek onun ayrılmaz bir parçası olmuştu.

Geceleri, gömdüğü bacağının mezardan çıkıp yürüdüğünü, kendisini takip ederek onun peşinden geldiğini ve vücudunun geri kalan kısmını özlediği için sabaha kadar uyuduğu yerin yakınlarında dolaştığını ve ancak şafak sökerken yeniden mezara döndüğünü düşünüyordu. Mezara girerek akşama kadar bekliyor, geceleri yeniden ayrı düştüğü vücudunu bulmaya güç toplamak için uyuyup dinleniyordu. Hatta defalarca yalnız başına dolaşıp yerlerde bıraktığı izlerle kendini belli eden kesilmiş bacağı, rüyasına bile girmişti.

Ayağı kesildikten sonra katil olduğunu tamamen unutmuştu. Yaşadıkları uzak, unutulmuş bir anı olarak hafızasının karanlık katmanlarına sinmiş, başka bir adam olup çıkmıştı. Artık geçmişini düşündüğünde bile sanki başka birisi hakkında düşünüyordu.  Bazen içip efkârlandığında “Benim ailem, çocuklarım var.” derdi. Yanındakiler önce şaşırıyor, “Nasıl yani? Nasıl olur, senin ailen ve çocukların mı var? Gerçekten mi?” diye soruyorlar, sonra ise katılarak gülüyor “Amma da âlemsin ha.” diyorlardı. Kendisiyle alay edilmesine katlanamıyor, söylediklerinin doğru olduğuna onları inandırmaya çalışıyordu. Elini cebine sokarak yıpranıp parçalanmak üzere olan aile resmini çıkarıyor “Bak işte, bu da resimleri!” diye gösteriyordu.  Arkadaşları yine katılarak gülüyorlardı.  Her defasında bu konuda bir daha konuşmayacağına dair kendine söz verse de ağzına içki koyar koymaz ailesi ve çocukları gözünün önüne geliyor ve her şeyi ona unutturuyordu. Öyle duygulanıyordu ki oturup ağlamak istiyordu. Derdini anlatacak birini arıyor ama bulamıyordu, yanındakilerle konuştuğunda ise onunla dalga geçiyorlardı. Hepsi bir ağızdan “Allah aşkına, yeter artık, bu konuşmaya bir son ver. Kulaklarımız sağır oldu artık!” diyorlardı.

– Neye isterseniz yemin ederim ki doğru söylüyorum, inanın bana. Benim çocuklarım, karım…

– Senin karını…

Küfürün gerisini duymadı, bütün öfkesi beynine sıçradı. Karısına iğrenç bir küfürle söven Tekgöz Ligo’yu gözlerine çöken kanlı perdenin arkasından hayal meyal görmekteydi. Oturduğu yerden değneğini öyle bir fırlattı ki Ligo biraz daha geç eğilseydi kafası kopacaktı. Değneğin boşa çıkmasıyla daha da öfkelenerek Ligo’nun üstüne atladı.

– Alçak, diyordu, senin ananı…

Bu hareketi o kadar ani idi ki herkes hayretle olup biteni seyrediyordu. Oturup sohbet ettikleri sırada, onun bir anda böyle öfkelenerek kendini kaybetmesine inanamıyorlardı. O, Ligo’nun saçlarından tutarak kafasını yere vurmaktaydı. Ve Ligo’nun kafasını yere vurdukça gözlerine çöken kanlı perde daha da koyulaşıyor ve etrafını görmesine fırsat vermiyordu. O, bu koyu perdenin arkasından az önce katılarak gülen arkadaşlarını da farkedemiyordu. Elinden almasaydılar Ligo’yu dişiyle, tırnağıyla parçalayacaktı. Olanca gücüyle bağırıyordu: 

– Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? Bilseydiniz benimle böyle konuşmaya cesaret edemezdiniz. Ben adam öldürdüm. Hem de Göyüşov’u! Bir köpekoğlu onun karşısına çıkamazdı. Ama ben onu öldürdüm. İnanmıyor musunuz? İnanamazsınız tabi! Sizin gibi zavallılar insan öldürmenin ne olduğunu nereden bilecek? İnsan öldürebilmek için erkek olmak gerekir, bu iş yürek ister. Namus ister!

Ancak gözlerine çöken kanlı perde çekildikten sonra etrafında kimsenin kalmadığını, herkesin sıvıştığını görebilmişti. Bu olaydan sonra bir daha ailesi ve çocukları hakkında konuşmadı, bir daha çıkmamak üzere kendi kabuğuna çekildi.

Bazen koltuk değneğine yaslanarak sokakları dolaşır ve şimdi ona masal gibi gelen ailesiyle birlikte geçirdiği o uzak ve mutluluk dolu günleri hatırlardı. Böyle zamanlarda korkarak etrafına bakar ve yoldan geçenlerin onun içini görüp ne düşündüğünü bildiklerini ve az sonra önünü keserek düşünceleri sebebiyle onunla dalga geçeceklerini zannederdi. Bir şeyler bulup karnını doyurduktan sonra esas işi kimselerin olmadığı sakin bir köşeye çekilip hatıralara dalmak olurdu. Aradan yıllar geçse de çocuklarının hiç büyümediğini, hâlâ küçük olduklarını düşünürdü. Onlar, hafızasında en son nasıl görmüşse öyle kalmaktalardı.

Önceleri birkaç defa eve, karısına mektup yazmak, nerede olduğunu söylemese bile hiç olmazsa hayatta olduğunu bildirmek istemişti. Ama sonra mektubun ele geçeceğinden, postadaki mühürden hareketle nereden gönderildiğinin öğrenileceğinden korkmuştu.

O, eskiyi düşünürken, bazen Göyüşov’u öldürmeseydi şimdi şehirde ev bark sahibi olup büyük ihtimalle üniversiteyi de bitirmiş olabileceğini düşünürdü. Öyle olsaydı, şimdi ailesi ve çocukları da kiradan kurtulmuş olurlardı.

Bir anlık kendisini kaybederek hayalen aldığı evde bir odadan öteki odaya koşturarak oynayan çocuklarının sevinciyle duygulanıyor.  Ev alabildiğine, bu odaların artık tamamen kendilerinin olduğuna inanamıyor. Acaba şehrin ne tarafından onlara ev verilecekti? Nerede olursa olsun, mutlaka deniz kenarında olması gerekirdi, aksi takdirde geri çevirecekti. İşin ilginç tarafı hayalinde aldığı evi de gözlerinin önünde canlandırıyor, içini, mutfağından banyosuna kadar açık seçik görüyordu. Bu evin penceresinden deniz tamamen farklı görünürdü. Denizi özellikle geceleri seyretmeyi çok severdi. Bunun için de geceleri, bütün şehir uyuduktan sonra pencerenin ince tül perdesini aralayarak uzun müddet yakamozlarla hafiften dalgalanan denizi seyrederdi. Rüzgârlı havalarda sahile vuran dalgaların sesini yatağından duyardı. Karanlıkta denizi seyrederken ara sıra başını çevirip çocukların uyuduğu tarafa bakardı. Yavruları, iki kızı ve bir oğlu mışıl mışıl uyuyorlardı. Bunlar yaşanmasaydı, ailesiyle birlikte olsaydı oğlu da olacaktı, mutlaka olacaktı. Buna inanıyordu. O, oğlunun olmasını, büyüyüp baba ocağına sahip çıkmasını çok istiyordu. Kendine başka yerde daha uygun bir iş bulacaktı. Üniversite mezunu olduktan sonra o idarede işleyecek değildi ya! O zaman tramvay altına düşerek bacağını da kaybetmeyecekti!

Bunlar gerçekleşebilir miydi? Bu soruya şu anda cevap vermek çok zordu. Daha Göyüşov’u öldürmeden, bütün arzularını gerçekleştirmeye yakınken bile bu konuda çok ümitsiz idi. Belki de bu ümitsizliği idi onu bu cinayete sürükleyen? Peki, ümitsiz idiyse yılların geçmesine rağmen bu manzara gözlerinde nasıl canlanabiliyordu?

 

XI. Bölüm

 

Belki de o çingene kızla karşılaşmasaydı limana bu kadar bağlanmayacaktı. Sadece ara sıra gelecek, gözlerini denizin mavi sularına dikerek bir müddet durup bakacak, sonra da geldiği gibi sessizce geri dönecekti. Ama çingene kızla karşılaştığı o günden sonra bu limandan bir türlü ayrılamıyordu. Ne tarafa giderse gitsin, farkında bile olmadan ayakları onu buraya sürüklüyordu. Hangi saatte gelirse gelsin, bu limanda her şey ona çingene kızla görüştüğü günü hatırlatıyordu.  Deniz de gözlerine o günün renginde görünürdü. O gün ki, çingene kız bu şehre, bu limana ilk defa ayak basıyor, ne tarafa gidip nerede geceleyeceğini bilmiyordu. O gün ki çingene kız ona sığınmıştı. O gün ki… O günü ömrünün en tatlı günlerinden sayıyordu.

Bir sonbahar sabahı, o gün, uyanır uyanmaz doğruca liamana gelmişti. Gözlerini sakin denizde sahile yaklaşmakta olan gemiye dikmiş bakıyordu. Her zamanki gibi gemi sahile yaklaştıkça artan heyecanı aklını başından alıyor, soğuk ve ayaza, üstelik sakatlığına aldırmadan suya atlayarak gemiye doğru yüzme isteğini zorla zabtediyordu.

Gemi limana yanaştı, yolcular yavaş yavaş inmeye başladılar. Gemiden inen ilk yolcu, yani çingene kız doğruca ona doğru geldi. Eskiden tanışıyorlarmış gibi görüştüler. Sanki o sabah yatağından kalkarak yalnızca çingene kızı karşılamak için limana gelmişti. Çingene kız güzel ve alımlı idi. Bakışlarının derinliğinde bal renginde bir ışık, bir tebessüm dolaşmaktaydı. Eski giysileri, onun güzelliğini perdelese de endamındaki tahmin edilebilecek ahenk, insanın aklını başından alıyordu. Kendisi bu konuda “Kıyafetlerim yeni olsaydı bana huzur vermezlerdi, böylesi iyi, çok da dikkat çekmiyorum” demişti. Söylediğine göre kimsesi yoktu. Çocukken kaybolmuş, annesini ve akrabalarını bulamamıştı. Aklı erdiği günden beri geçimini sağlamak için fala bakarak şehirden şehre dolaşmıştı. Şimdi ise kader onu bu şehre getirmişti. Eski günlerden, hafızasında birbiriyle bağlantısı olmayan dağınık ve dumanlı sahneler kalmıştı ve çingene kız bunları, yani kendi hayat hikâyesini, uzak çocukluk hatıralarıyla süsleyerek çok kısa bir biçimde ona özetlemişti. Kısa zamanda birbirlerine öyle ısınmışlardı ki sanki bin yıldır birliktelerdi. Gezip dolaştıktan sonra hava karardığında, şehrin dışındaki “evine” varmışlardı. Kızın bohçasından çıkardığı salam ekmeği yiyip doyduktan sonra içerideki çaputlardan kendine ve kıza yatacak yer yapmıştı. Yorgun olduğu için kız hemen uyuyakalmıştı. O ise yatağına uzansa da bir süre uyuyamamıştı. Geçmişi ve geleceği hafızasında dumanlı bir biçimde karışarak onu geçmişe götürdü. Soyunup yanıbaşında mışıl mışıl uyuyan kızı, onun paçavralar içinde saklı çıplak bedenini, geceyi ve karanlığın getirdiği bu güzelliği unuttu. Sonra uyku, hissettirmeden onu sırlı koynuna aldı. Az önce uyanıkken düşündüklerini şimdi rüyasında görüyordu. Aman Allahım, bu nasıl rüyaydı, bir türlü anlayamıyordu. Uykudaydı, ama uykuda olduğunu ve gözlerini açtığında bu rüyanın son bulacağını, her şeyin alt üst olacağını biliyordu. Ne olursa olsun rüyasının tamamını görmek istiyordu.

Birisinin uzaktan kendini izlediğini hissetti. Ama henüz uykuda idi, daha uykunun cazibesinden kopup ayılmamıştı. Kapının önünde duran bir gölge onu uzaklardan, derinliklerden geriye, aydınlığa çağırıyordu. Rüyadan çıkmak üzereydi. Birilerinin kendisini izlediğini, rüyasına girerek ne gördüğünü öğrenmek istediğini zannetti.  Sanki rüyasına girmek isteyen bu kişi, onu uykusundan koparıp bu geceye döndürmek istiyordu. 

Uykudan uyandı. Çingene kız, kapının önünde durup onu seyrediyordu. Gözlerine inanamadı. Gecenin bu vaktinde kızın uyanıp kalkacağını beklemiyordu. Kızın ayaklarının arasından gökyüzünün bir parçası, ayın aydınlattığı bulut kümeleri görünmekteydi. Ay ışığı çingene kızın topuklarını, bacaklarını ilginç bir renge boyamıştı ve bu kızın, dünyanın, ufkun bittiği yerde durduğunu, ondan ötesinin ise uçurum ve sonsuzluk olduğunu düşünmekteydi. Üstelik bu gördüklerinin de sanki az önce görüdüğü rüyanın bir devamı olduğunu zannediyordu. Kız yerinden kalkıp ona doğru geliyordu. Yattığı yerden bakarken kız kendine duman kümesi gibi görünüyordu ve sanki yürümüyor, duman gibi üstüne çöküyordu.

Kalkıp otursa mıydı, yoksa uyuyor gibi mi yapmalıydı? Buna karar veremiyordu. Gecenin karanlığında kızın büyülü saçları yüzünü ve yanaklarını kaplamıştı ve bu karanlık, kızın gözlerini ondan saklamaktaydı.

– Ekrem…

Fısıltıya benzer bir ses duydu, galiba kız onu çağırıyordu. En son ne zaman böyle sıcak, böyle mahrem bir sesle çağrıldığını hatırlayamıyordu.

Ayın içeri sızan tutkun ışığında kızın soyunduğunu, soyundukça da güzelleşen vücudunu görüyordu. Karanlıkta rengi pek de seçilmeyen gömleğinin yakasından kızın bembeyaz, iri göğüsleri süzülüp çıkmaktaydı. Yatağında dönmeye bile gücü kalmamıştı. Sanki kız soyundukça onun takati kesiliyordu. Acaba bu gördüğü rüya mıydı yoksa gerçek mi? Eğer gerçekse neden her şey ona rüya gibi görünüyor?  Belki de bu… Ah, keşke kalbi buna dayanabilse… Aman Allahım, artık katlanamıyorum!

Kız soyunarak iç çamaşırlarıyla onun koynuna girdi. O, göğsünde kızın ekşimsi, ter kokan sıcak parmaklarının temasını hissetti. Bu parmaklar onu meçhul bir sonsuzluğa, büyülü bir bilinmezliğe çağırıyordu. Düşünmeye, hareketlerini kontrol etmeye fırsat bulamıyordu. Buna rağmen içinde bilinmeyen bir duygunun karşı koymakta olduğunu da hissediyordu. Bilmediği gizli bir kuvvet kendisini, bu karanlık ve cazibeli dünyaya götüren yoldan geri çevirmek istiyordu. Bu mahrem yakınlık onu mest ediyor, aklını dumanlandırıyordu. Kızın kendisine bu kadar yakın olabileceğine inanamıyordu. Uzun yılların açlık ve sefaletiyle körelmiş uzuvları uyanıyor, içinde kendinin bile farketmediği duygular yeşeriyordu. Tamamen unutmuş olduğu erkeklik hissi ağır ve sancılı bir biçimde geri dönüyordu. Bir zamanlar kendisini terk eden bu his, vücuduna geri döndükçe dünyanın rengi ve kokusu da onun için yenileniyordu. Zihnindeki bütün kederli olaylar kendiliğinden unutulup kayboluyordu.

Bütün düşüncelerinin, beyninin ve benliğinin dumanlandığı bu anlarda bile durması gerektiğinin farkındaydı. Onu büyülü bir âleme çekip götüren bu duygu, aynı zamanda birilerine ihanet etmek demekti. Ama bu mukavemet, sadece bir an sürebiliyordu. Kızın, bütün vücudunu dolaşan sıcacık parmakları gittikçe daha çok artan bir cazibeyle onu büyülü âleme sürüklüyordu. Artık kendini kontrol edemiyordu. Sanki varlığına hâkim olan gizli bir kuvvet onu yönetiyordu. Ay ışığının duvara yansıyan gölgesinde ellerinin kıza doğru uzanıp onu kucakladığını gördü. Bu gölgenin kendisine ait olduğunu gördü ama bu işi yapanın kendisi olduğuna inanamadı.

 Sonra kızın şehvetli dudakları tüylü yüzünde gezerek dudaklarını bulunca o, bir anda her şeyi unuttu. Sonra karanlık çöktü ve bu karanlık kızı, kızın güzelliğini ve bütün dünyayı kapattı. Kız onu öpüp okşayarak fısıltılı bir ses ve anlamadığı bir dille bir şeyler söylüyordu. Bu ses, sanki koynundaki canlıdan değil de gaipten geliyormuş gibiydi. Bu ses ve fısıltıya gecenin karanlığı ve tenhalığı da eşlik ediyor, bir büyü katıyordu.

Gözleri kapalıydı. Kızın kalp atışları uzaktan duyulan ayak seslerini andırıyordu. Yaşadıklarının gerçekliğine bir türlü inanamıyor, bunun çok tatlı bir rüya olduğunu ve gözlerini açarsa kızın hemen kaybolacağını düşünüyordu.

Aniden dudaklarında kızın tuzlu gözyaşlarını farketti. Acaba bu kız neden ağlıyordu? Bu gözyaşları sevinçten mi yoksa üzüntüden mi akmaktaydı? Anlayamadığı bir dille fısıldadıkları ne anlama geliyordu? Kız sürekli “Sana kurban olurum, kurban olurum.” diye fısıldamaktaydı. Çingene kızın sesi sanki geçmişten geliyordu ve bu seste öyle bir mahremlik seziyordu ki bunun gerçek olduğuna inanası gelmiyordu. Kız yılan gibi kıvrılıp açılıyor, onun bu hareketleri zihnindeki her şeyi dumanlandırıyordu. Bu duman içinde kızın hayale benzeyen tutkun gölgesi dışında bir şey göremiyordu. Onda, dünyadaki hiçbir kadında bulunmayan açıklaması güç, büyülü bir sıcaklık vardı. Bu öyle bir sıcaklıktı ki ondan kurtulmanın bir imkânı, bir yolu yoktu. Sanki çingene kız, fala bakarken fısıltıyla okuduğu sözlerle onu büyüleyip tılsımlamıştı. O, istese bile bu tılsımdan kurtulmazdı.

Sabah uyandığında güneş tepelerin ötesinden doğmak üzereydi. Çingene kızın ne zaman gittiğinden haberi olmamıştı. Başlayan gün o kadar sıradandı ki çingene kızın yanında gecelediğini aklı bir türlü almıyordu. Gözüyle etrafını araştırıyor, kızdan bir nişan, bir iz bulmaya çalışıyordu. Ama kızdan hiçbir iz kalmamıştı, sanki bütün gördükleri bir rüya idi. Çingene kızın vücudunun ekşi ve keskin ter kokusu burnuna mı yoksa içerideki havaya veya yatağında bir yerlere mi sinmişti. Onun sarhoş eden bu koku, çingene kızıyla yaşadıklarının bir rüya olmadığına delil idi.  O gece, sabaha doğru uyuyup kaldığı için kendine lanet okumaktaydı.

Çingene kız bir daha geri dönmedi ve böylece bir rüya gibi ömründen geçip gitti. Bir daha dönmeden, habersiz olarak gitti. Kızı uzun zaman unutamadı. Geceleri uykuları kaçıyor, gün boyunca sürekli onu düşünüyordu. O, kızın çekip gittiğine inanamıyor, vakti gelince dönüp geleceğini düşünüyordu. Onların birbirine ihtiyacı vardı, kaderin onları böyle bir araya getirmesi rastlantı olamazdı.  Çingene kızdan sonra kaldığı yere gidemiyordu, içeri giremiyor, yatağına yatıp uyuyamıyordu.

Sonra, zamanla kızı düşünmez oldu, önce rüyalarından, sonra düşüncelerinden çıktı, sadece zihninde tutkun, dumanlı bir anısı kaldı. Ama bazen çingene kızla geçirdiği o gece, bir serap gibi zihninde canlanır ve bütün aklını başından alırdı.

Çingene kızla bir daha çok sonraları karşılaştı. Hatırladığı kadarıyla aradan on ya da on beş yıl gibi bir zaman geçmişti. Bu süre zarfında aynı şehirde yaşamalarına rağmen bir defa bile olsa karşılaşmamaları kaderin işi olabilir miydi? O, bu süre zarfında çok yaşlanmıştı. Âdeta yüz yaşında bir ihtiyara benzemekteydi. Buna rağmen kızı hemen tanıdı, hem de gözlerinden. İlk defa kızla karşılaştığı yerde oturmuştu. Kız korkup çekinerek ona yaklaştı, sanki biraz tedirgindi. Kızla karşılaştığında zamanın bir anda sonsuz bir feza gibi kendisine yaklaşıp yeniden uzaklaştığını, ömrünün en güzel yıllarını bir anlığına da olsa gösterip yeniden bir ömür uzaklaştığını zannetti. Yüz yüze durmaktaydılar. Kız, ayazdan ıslanmış gözlerini ona dikip bakıyordu. Kızın yüzünün arkasında onun cesedini, ölümünü görüyordu ve sanki şu anda karşındaki canlı bir insan değil, eti çürüyüp dökülmüş bir iskelet idi. O, kıza baktıkça kendisinin de canlı olduğunu unutuyordu. Önceleri kızın gözlerinin derinliklerinde var olan bal rengindeki ışık ve tebessüm de kaybolmuştu. Bir bakışı ile tatlı bir öpüş gibi insanın aklını alan o büyülü güzellikten şimdi eser yoktu. Soğuktan titreyerek “Çok üşüyorum, kalın bir şeylerin varsa ver giyineyim.” diye yaşlılara mahsus bir sesle konuşmuştu.

Çingene kız onun hafızasında, yaşamış olduğu o gecenin rengiye birlikte kalmıştı. Şimdi karşısında duran bu yüzde ise o geceye ait hiçbir iz yoktu. Bu yüz tamamen değişmiş ve o geceki esrarengiz renk büsbütün kaybolmuştu. Kızın üstüne başına baktı, giysileri o kadar perişandı ki sanki doğduğu günden beri hep bunları giyinmekteydi. Kendisi de çok üşümesine rağmen dayanamadı, giyilmekten lime lime olmuş yeleğini çıkarıp ona verdi. Yeleği verirken elleri birbirine değdi. İrkilse de bir zamanlar aklını başından alan o sıcak, ateşli teması hissetmeti. Tam tersi parmaklarının ucunda ölümün amansız soğuğu dolaştı. Gayriihtiyari elini çekti.

Kız, sevilmek isteyen çocuk gibi ona sığınmak istiyordu. Ama ne hissettiyse bir anda döndü ve geri bakmadan çekip gitti. O, kıza seslenmek, hiç olmazsa aç olup olmadığını sormak istedi ama yerinden kalkamadı. Bu öyle ani bir karşılaşma idi ki gözlerine inanamıyordu.  Çingene kızın geri dönmesini ve kendisiyle konuşup bir şeyler sormasını bekliyordu ama kız, arkasına bile bakmadan limanın deniz tarafındaki merdivenlerine tırmanarak gözden kayboldu.

Havalar soğuduğunda her yer bembeyaz karla kaplanıyor, biriken kar, barındığı deponun yarısına kadar ulaşıyordu. Deponun içindeyken karın soğuğunu damarlarında hissediyor, bir türlü ısınamıyordu. Birbirine yamayıp büründüğü çaputları bile onu ısıtamıyordu. Gece yarılarında rüzgâr, donup sertleşen ve asla eriyemeyecek gibi görünen karların üzerinden korkunç bir sesle uğuldayıp geçmektedir. Böyle zamanlarda bu rüzgârın, sığındığı depoyu bile sürüyüp götüreceğini ve kendisinin elden ayaktan uzak bir yerde, karlar arasında donup mahvolacağını düşünürdü.

Yatağı o kadar soğuk olurdu ki donarak uykuda ölebileceğinden korkup uyuyamıyordu. Bu yüzden sabah olup hava ısınıncaya kadar uyumadan binbir zorlukla uykusunu dağıtmaya çalışırdı.  Bu soğuk gecelerde rüzgâr uğultusuyla birlikte kurt sesleri de duyulurdu. Gece boyunca kurtlar bir araya gelip korkunç seslerle uluyorlardı.

Çocukluğunda, ölümünden bir gün önce dedesiyle ava gittiği o soğuk kış gününü ve karlarla kaplı ovaları hatırlıyor, hafızası bir anlığına, onu mazinin derinliklerine götürüyordu. Ama bu hatırlama kısa sürüyor, her şey yeniden katı ve tutkun bir dumana bürünüyordu.

Bir sır, bir korku olarak çocukluğundan beri hafızasına dolan bu uluma sesleri gariptir ki şimdi, bu yalnız gecelerinde onu çok da korkutmuyor, aksine sabaha kadar uyuyamadığı gecelerde bu seslerden güç kuvvet alıyordu. Bu karlarla kaplı yerde yalnız olmadığına, yanı başında vahşi kurtlar olsa bile yine de canlı namına birilerinin dolaşmasıyla teselli buluyordu.

 Kar yağdıktan sonra şehre gidip gelmesi zor oluyordu. Soğuğa katlanamadığı için o kadar uzak yolu yürümeyi göze alamıyordu. Şehrin içinde soğuk ve ayaz çok fazla olmazdı, ama şehirden çıkınca titreyip donmaya başlar, özellikle kesik bacağı ona ızdırap verirdi. Geri dönerken yalnız geçireceği soğuk ve uykusuz geceyi düşünür ve bu ızdırap onu perişan ederdi. Yiyecek bir şeyleri olduğunda şehre gitmeden hiç olmazsa bir günlük de olsa yatıp dinlenmek istiyordu.  Ama metal deponun altındayken soğuğa katlanamıyor, hava aydınlanınca, şehir onu kendine çekiyordu. Sabahın olmasıyla birlikte, içinde bu kar ve tipiyle uyuşmayan sımsıcak ümitler yeşeriyor ve bu ümitler; dondurucu ayazı, geçen gecenin bütün acı ve azaplarını, hatta bir dakika bundan önceki bütün düşüncelerini ona unutturuyordu. Bir gün bile şehre gitmeden bu dondurucu ayazda deponun altında kalmak zorunda olursa kalbinin katlanamayarak parçalanacağını düşünürdü.  Bunun için de her şeyi boş verip yeniden şehrin yolunu tutar ve havadaki ayazın donduruculuğunu ve diz boyu karda koltuk değneği ile yürümenin zorluğunu önemsemezdi. Sakat bir insan için yürünmesi çok zor olan bu yolu neredeyse uçarak giderdi. İşin zor yanı şehre ulaşıp insan denizine kavuşuncaya kadardı. Ondan sonra her şey yoluna girer, günün nasıl geçtiğini bile anlamazdı.

Ama bir defasında… Bir defasında hava karardığında şehirden dönerken neredeyse donup ölecekti. O zaman nasıl kurtulduğu şimdi bile ona mucize gibi görünmekteydi.  Hasta olduğunu, yüksek ateşten yürüyemediğini hatırlıyordu. Bu sebeple dışarıdaki kar ve tipiyi hesaba katmamıştı. Ateşi yükseldiğinde aklı başından giderdi. Oysaki böyle durumlarda yataktan çıkmayıp hiç olmazsa biraz hafifleyinceye kadar dinlenmesi gerektiğini biliyordu. Öğleye doğru az iyileşir gibi olunca şehre kadarki yolu nasıl yürüdüğünü farketmedi. Yemek istemiyordu, canı çok çay çekiyordu. O gün cebindeki bütün kuruşlarını çaya harcadı.  İlk başta hava da yumşaktı, lapa lapa kar yağmaktaydı. Akşama doğru kar durdu ve ayazla birlikte insanın iliğine kadar işleyen soğuk bir rüzgâr başladı. Birden bire yorgun düştüğünü hissetti ve bir an önce depoya vararak yatıp uyumak istedi. Bunca yıldır, yol boyunca hiç olmazsa şehre yakın bir yerde bir barınak bulamadığı için kendini kınayıp duruyordu. Şehirden epey uzaklaşmıştı. Günlerdir ara vermeden yağan ve geceleri donup sertleşen kar neredeyse diz boyu idi. Şehrin dışındaki seyrek ağaçlar kardan görünmüyordu ve göz alabildiğine uzayıp giden bir düzlükten başka bir şey yoktu. Yere düşmemek için yavaş yavaş yürüyordu. Rüzgâr, eldiven yerine ellerine sardığı bezden geçerek parmaklarını donduruyor, ayaz yüzünü gözünü yakıyordu. Havadaki donmuş kar tanecikleri yüzüne çarptıkça nefesi kesiliyor, çevresi ona dumanlı bir şekilde görünüyordu. Dinlenip kendine gelmek için sık sık duruyordu. Her taraf karla kaplı olduğundan, zaman zaman yolunu kaybettiğini ve tamamen yanlış yöne gittiğini düşünüyordu. Gideceği yönden emin olabilmek için şehrin ışıklarını bulmaya çalışıyor, bulduktan sonra ağır ağır yoluna devam ediyordu. Hava gittikçe soğuyor, yol ise bir türlü bitmek bilmiyordu. O, ölümcül soğuğa ve mesafenin uzunluğuna teslim olmadan yürüyordu.

İlerideki metal deponun karartısını farkettiğinde aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Gece boyunca hiç durmadan yürüdüğünü düşünüyordu. Depoya varır varmaz içine girip ateş yakacaktı. İyi ki bir gün önceden yakacak odunu biriktirmişti. Donmuş vücudunu ısıtmadan yatağa girebilir miydi? Çıtır çıtır yanan ocağın hararetini, içeriye yayılan dumanın hoş kokusunu hayal ederek soğuktan donmuş vücudunda bir sıcaklık hissediyor ve içeri girmek için sabırsızlanıyordu.  Birden, ayağı kayarak tepe taklak oldu. Kafasının taşa mı yoksa kar altında donup kalmış buz parçasına mı çarptığını anlayamadan kendinden geçti. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyor, yaşadıklarının kötü bir rüya olduğunu sanıyordu. Etrafında donup sertleşmekte olan karın soğuğunu ve vahşi hayvanlar gibi uluyan rüzgârın uğultusunu duymuyordu. Sanki buz gibi karın üstüne değil de yumuşacık, sıcak bir yatağa yatmıştı. Soğuk sadece bedenini değil,  şuurunu ve hafızasını da dondurmuştu. Uzakta, mavi, dupduru semanın derinliklerinde küçücük yıldızlar parlamaktaydı. Sanki yıldızlar da soğuktan kaçarak gökyüzünün derinliklerine çekilmişlerdi. Tipinin her yeri kasıp kavurduğu sırada o, karın üstünden gökyüzündeki bu küçük yıldızları gördü ve ayağının kayarak düştüğünü birden bire hatırladı. Yavaşça yürüdüğü sırada neden düşüp bayılmıştı? Acaba düşünce mi bayılmıştı yoksa bayılınca mı düşmüştü? Bunun bir önemi var mıydı şimdi? Düştüğü zamanın üzerinden çok mu geçmişti? Öyleyse ayağa kalkması zordu. Yoksa…

Başını karın üzerinden kaldırıp etrafına bakındı. Kolları ve ayakları karın altındaydı. Biraz daha geç ayılsaydı tamamen karın altında kalmış olacaktı.  Rüzgâr, kurt gibi ulumaktaydı. Yine ölümünden bir gün önce dedesini çağıran kurt sesini hatırladı. Bu acı hatıranın ürpetisi bir anda hafızasında canlanarak onu kendine getirdi.

Kurt gibi uluyan rüzgârda, nerede olduğunu, kendisini nelerin beklediğini anlamakta geç kalmadı. Hemen şimdi ayağa kalkmazsa bir daha kalkamayacağını ve rüzgârda savrulan karların altında göz göre göre can vereceğini anladı. Bunu hayal ederken bile içi sızladı. Bu ani korkunun verdiği insanüstü gücün etkisiyle bir hamlede sıçrayıp karın üstünde oturdu. Düşüp bayılırken koltuk değneklerinden biri altında kalmış, diğeri ise epey uzağa düşmüştü. Elini uzatarak değneği almak istedi ama uyuşmuş parmakları kendini dinlemedi. İki eliyle tutarak güç bela değneği kendine doğru çekti. Bir hayli uğraştıktan sonra zorlukla ayağa kalktı. Kalkar kalmaz başı döndü ve yeniden karın üstüne yuvarlandı. Bu sefer bayılmadı, düşer düşmez kalkmaya çalıştı. Ama ne kadar uğraşsa da kalkamadı. Kar ve soğuğun dondurmuş olduğu hasta vücudunda hiç takat kalmamıştı. Rüzgârın uluması kulaklarında çınlıyordu ve o, karla kaplı bu düzlükte yalnızlığını, kimsesizliğini ve tabiatın acımasızlığını idrak ediyordu. Şu anda bütün gücünü toplayıp ayağa kalkmazsa bir daha asla kalkamayacağını çok iyi biliyordu.

Kalkmak için bir hamle daha yaptı. Ama belini doğrultmadan başı döndü, karın üstüne düştü ve bir süre öylece hareketsiz kaldı. Hayır, galiba artık kalkamayacaktı, boşuna uğraşıyordu. Belki de kalkmaması daha iyi olurdu, böylece yere uzanıverse. Birazdan hiçbir şey duymayacak, elleri, kolları, damarları, gözleri, gözbebeği ve her şeyi donacaktı. Belki de kaderinde, bu düzlükte ölmek vardı. Eğer böyleyse, neden ölümden kaçıp kurtulmaya can atıyordu? Bir defasında ölümden kaçtı da eline ne geçti? Belki de bir daha böyle acısız, kolay bir ölümle karşılaşmayacaktı. Er ya da geç ölmeyecek miydi? Aman Allahım, böyle bir zamanda nasıl olur da böyle düşünceler aklına gelirdi? İnsan, hiç ölüme bu kadar kolay teslim olur muydu? Hayır, asla! Böyle bir zamanda ölüme teslim olmamalı, sabretmeli, olanca gücüyle mücadele etmelidir. Bir daha ayağa kalkamayacağını kesin bir şekilde anlayınca, sürünmeye başladı. Kafasını kaldırıp baktığında barınağı iki adım ötedeymiş gibi geliyor, ama ne kadar sürünse de bir türlü ulaşamıyordu. Bütün takati kesildiğinden çok yavaş, âdeta kaplumbağa hızıyla sürünüyor, bazen de deposuna yaklaşmak yerine, ondan uzaklaştığını düşünüyordu. Sonra başını çevirip kar üstündeki izine baktığında hareket ettiğini anlıyordu. Ne kadar ilerlediğini göremediği için düştüğü yerden barınağa yetişinceye dek aradan ne kadar zaman geçtiğini de söyleyemezdi. Sanki yeri, göğü ve havayı sarsan bu amansız soğuk, zamanın akrep ve yelkovanını bile dondurmuştu.

Rüzgâr karı savurup deponun ağzını kapatmıştı. Epeyce bir uğraştan sonra, koltuk değneklerini kullanarak karı süpürüp yol açarak içeri girdi. İçeride rüzgârın sesi daha korkunç duyulmaktaydı. Gözleri karanlığa alışıncaya kadar bekledi. Ayazın ve rüzgârın şiddetinden öyle bir haldeydi ki onu gören, canlı insan değil buz heykel zannederdi. Dün toplayıp içeri yığdığı, hava soğuk olsa bile yakmaya kıyamadığı azıcık odunu deponun ortasına döküp şişedeki benzinin yarısını üstüne boşalttı. İçerisi çok soğuktu ve kipriti çakıp ocağı tutuşturamayacağından korkuyordu. Üstelik donmuş parmaklarıyla kibrit çöplerini de tutamıyordu. Ateşi yakabilmek için belki de bir saat uğraştı. Ocaktan duman tütmeye başladığında artık ölmek üzereydi. Sıcaklığın dışarı çıkmasını engellemek için neredeyse ocağı kucaklayacaktı. Donmuş kulaklarını ovuşturup ısıtmak için epey uğraştı. Ellerini birbirine o kadar çok sürtmüştü ki derisi acıyordu. Soğuktan donmuş burnuna sıcaklık vurdukça sanki iğne batırıyorlardı.

Az sonra çıtırtıyla yanan ocağın başında sıcaktan gevşemeye başladı. Bu gevşeme, dışarıda vahşi sesle uluyan rüzgârın sesini de bastırıyordu. Ocağın ateşi içeriyi öyle ısıtmıştı ki sadece iki adım ötede, deponun dışında karın diz boyu yükseldiğini ve rüzgârın aç bir kurt gibi uluduğunu unutmuştu.

Yatağını ateşe iyice yakın serdi. Üstündekilerle birlikte yerine uzanarak yüzünü ocağa döndü. Gittikçe durulup parlaklaşan alev gözlerine yansıyordu. Soğuk ve tipi onu o kadar korkutmuştu ki bir daha ocak yakıp ısınamacağını düşünüyordu. Ateşin bütün sıcaklığını içine sindirmek için ne yapacağını bilmiyordu. Ne zaman uykuya daldığından haberi olmadı.

 

XII. Bölüm

 

Gece yarısı, ateşler içinde yandığını farketti. Sırtında avuç içi kadar bir yerin âdeta buz tuttuğunu ve azıcık kıpırdadığında bile burasının sızladığını hissediyordu. Dudakları susuzluktan kupkuru olmuştu. Keşke bir bardak çay veya bir kap sıcak su olsaydı. Kalkıp çay tedarik edecek halde değildi. Hem su bulmak hem de ateş yakmak için odun toplamak gerekirdi. Bu hasta haliyle bunları yapamazdı. Zaten ateşler içinde kavrulurken ayaz ve tipinin dışarıyı dondurduğu bir sırada kalkıp dışarı çıkması akılsızlık olurdu. En iyisi çaydan ümidini keserek hasta yatağında öylece uzanmaktı. Az sonra üşümeye başlayacak ve sırtındaki buz kesmiş o avuç içi kadar yerin soğuğu bütün damarlarına yayılacaktı. O zaman, çaputlardan yaptığı bu yorganın altında asla ısınamayacaktı. Keşke yorganı biraz daha kalın olsaydı. Ama o kendini tanıyordu, on tane bile yorgan örtünseydi yine de hastalığı geçinceye kadar ter atamazdı. Ancak hastalığı atlattıktan sonra vücudu sürekli terlemeye başlardı. Karnında ara sıra şiddetlenen keskin sancılar başladı. Her sanıcyla birlikte yatağında kıvrılıp yumak gibi oluyor ve elleri, tırnaklarıyla sancı geçinceye kadar yeri parçalayacak hale geliyordu. Karnından bağırsaklarının çekilip gerildiğini, o sırada eğilip kıvrılmazsa bağırsaklarının bir anda kopacağını düşünüyordu. Allahtan, sancılar aniden geldiği gibi aniden geçiyor ve geçince de vücudunda dehşetli bir halsizlik hissediyordu.

Bu hal, öğleden sonraya kadar böyle devam etti. Akşama doğru biraz hafifler gibi oldu. Vücudu terden sırılsıklam olduğunda, hastalığı hafif atlatır gibi olduğunu anladı. Biraz daha yatıp terlerse tamamen iyileşeceğini düşündü ama susuzluktan dili ve dudakları kurumuş,  takati tamamen kesilmişti. Yatağında epey düşünüp taşındıktan sonra çay veya su bulabilmek ümidiyle kalkıp şehre doğru yollandı. Yıllarca ümitli ve ümitsiz olduğu zamanlarda yürüdüğü yol! Kim bilir bu yolla daha ne kadar gidip dönecekti? Bütün ömrü, ağır bir yük gibi omuzlarına yüklenmişse neden bunca acıya katlanıyordu? Oysaki gözlerinin önünde bütün ömrü heder olup gidiyor, boşu boşuna geçiyordu. O ise bunu asla arzu etmemişti. Peki, neden istemediği bir ömrü yaşamak zorundaydı? Oysaki o da başkaları gibi, insan gibi yaşamak istiyordu. Sürünmek, kendisinden kat kat aşağı olan insanlara el açıp dilenmek istemiyordu. Ama bütün bunları görüp yaşadığı halde yine de sabredip katlandı. Peki, neden? Oysaki önceleri böyle şeylere asla tahammül edemezdi. Böyle olacağını bilseydi bir insana kıyıp dehşetli bir cinayeti işler miydi? Bu cinayeti o işlemişse demek ki yapılan bir haksızlığa, bir alçaklığa boyun eğmemiş, kendine söylenen ağır sözleri, sanki yüzüne tükürülmüş gibi, hakaret olarak algılamıştı. Peki, şimdi neden dünyanın bu çirkinliklerine boyun eğiyordu?  Şimdi onu sürekli eziyor, tahkir edip gözlerinin içine baka baka yüzüne tükürüyorlardı. O ise kılını bile kıpırdatmıyordu. Sanki insan değil, canlı değil, taş gibi hareketsizdi. Kalbi, hisleri, ruhu ve düşünceleri olmayan bir taş! Aman Allahım! Aman Allahım? Allah var mıydı acaba? İlahi, sen var mısın? Eğer var isen neden hükmünü, iradeni göstermiyorsun? Neden? Neyi bekliyorsun? Bu insanları sen yaratarak yeryüzüne dağıtmadın mı? Neden yarattıklarını, birbirinin önünde ezip alçaltıyorsun? Neden onlara karşı bu kadar acımasızsın İlahi? Neden onları bu dünyaya geldiklerine pişman ediyorsun? Bu kadar mahlûkata neden bu zulmü çektiriyorsun? Yarattıklarını bu dünyaya çıplak gönderip, yine çıplak götürüyorsan, o zaman neden bazıları zengin bazıları fakirdir?  Neden hayat verdiğin insanlar, birbirine bu kadar yabancı, bu kadar uzaktır? İnsan olan bir lokma ekmek için birisine el açar mı?  Ekmek için birisine el açılır mı?

Ömrünün çocukluktan yaşlılığa doğru yol aldığına inanamıyordu. Sanki ömrünün çocuklukla yaşlılık arasında geçen yıllarının üstünden siyah bir çizgi çekmişler, bu yılları zorla hafızasından koparmışlardı. Bütün hayatının, erken yaşlarından, çocukluğunun bittiği çağlardan itibaren mecrasından çıktığını ve ihtiyarlığının başladığı yıllara kadar amaçsız, mecrasız bir biçimde aktığını düşünüyordu. Bu yüzden de ömrünün bu yıllarını nasıl yaşadığını, günlerini neye harcadığını bilmiyordu. Hayır, o, bu yılları yaşamamış, kaybetmişti ve kaybolan bu yıllar, ömrünün çocukluk ve ihtiyarlığı arasında baş böndüren bir boşluk ve uçurum oluşturmuştu.

Bu düşüncelerin ağırlığı altında şehre ne zaman vardığını farketmedi. Ucu bucağı görünmeyen insan denizine daldığında her şey hafızasında mavi dumanalara büründü. Akıntıya kapılıp gidiyordu. Günledir acıyla kıvrandığı hastalığını unutmuştu. Ne olduğunu anlayamadığı bir güç, onu insan denizinden çekip ayırmaktaydı. Sabredemeyip durdu ve bir an gözleri önünde dalgalanmakta olan insan denizini seyretti. Onu yolundan eden, bu akıntıdan çekip ayıran hangi gizli kuvvet idi? Neden önceki gibi insan denizine uyum sağlayamıyor, akıntıya karışmıyordu? İçten gelen bir hisle birilerinin onu gözetlediğini düşündü. Kendisine dikilen bakışları sırtında hissedip derhal geri döndü. Aman Allahım, bu Göyüşov muydu?

– Aaaauuuu!

Ağzından çıkan bu ses bir çığlık mıydı yoksa uluma mıydı, anlayamayıp kendi sesiyle irkildi. Bu ses insan denizine de ulaştı, dalgalanma durdu ve bir anda o, insan akınıyla başbaşa kaldı.  Sonra yine…

Unutmuştu, onu geçmişe bağlayan ne varsa, yıllar acımasızca hafızasından koparıp almıştı. Şimdi Göyüşov, bir anda zihninde zamanın unutturduğu her şeyi tazeliyor ve onu uzun zaman önce ayrılmış olduğu endişe ve tedirginlik dolu uzak geçmişine geri götürüyordu. Nefesi boğazına tıkanmış, gözleri yerinden fırlayıp çıkmıştı. Artık boğulmak üzereydi.

– Aaaauuuuu! Kendi çığlığıyla yeniden kendine geldi. Sanki şimdi her şeyi anladı. Sanki elinden çekip alacaklarmış gibi koltuk değneklerini vücuduna sımsıkı bastırdı. Tek ayakla yürümek zorunda olduğunu unutmuştu. Etrafındaki insanları itekleyerek arkasından yılan kovalıyormuşçasına hızlıca yürüdü. Geri dönüp de arkasına baktığı anda, taşa dönüp yolun ortasında kalıverecekmiş gibi arkasına bakmadan koşuyor, koşarken de içinde bir şeylerin değişmeye başladığını hissediyordu. Değişiyor, başka birisine mi dönüşüyordu, yoksa hafızası mı geri geliyordu? Bir türlü karar veremiyordu. Zaman geçtikçe kendisi de farkında olmadan hafızasında griye dönüşen dünya, yavaş yavaş önceki rengini alıyor, o ise kendini tanıyamıyordu. Bütün bunları hafızasında düne kadar nasıl taşımıştı? Sanki Göyüşov’dan değil, geçmişinden kaçıyordu. Ömrünün kıpırdatmak, geri döndürmek istemediği acı hatırlarından kaçıyordu.

Dört beş sokağı arkada bırakarak insanların kalabalık olduğu bir yerde durdu, sırtını binanın taş duvarına yaslayarak nefes aldı. Cebinden mendil olarak kullandığı bir bez parçasını çıkarıp yüzünü, alnındaki soğuk terleri sildi. Aman Allahım, bu ne dehşetli bir şey! Bu uzak şehre nasıl gelip çıktı acaba? Onu elleriyle öldürmemiş miydi? Kanını akıtmamış mıydı? Şimdi rüya mı görüyordu yoksa karabasan mı?

Hâlâ dönüp arkaya bakmaya cesaret edemiyordu. Takatsiz bir biçimde duvara yaslanarak Göyüşov’u gördüğünde, bir anlık geri dönen geçmişinin karmakarışık sahnelerini zihninde yerine oturtmaya çalışıyordu. Onu nasıl öldürdüğünü bütün ayrıntılarına kadar hatırlıyordu. Hatta metal parçasını yerden alıp nasıl fırlattığını, metal parçasının Göyüşov’un şakağına nasıl saplandığını, yarasından fışkıran kanına kadar her şey gözlerinin önündeydi. Onun yüzü, tebessümü, korkusu ve rengi zihninde o kadar belirginleşiyordu ki hatırlayınca yeniden titremeye başladı. Bir zamanlar işlemiş olduğu bu cinayetin korkusunu yeniden yaşamaya başladı.

Ruhunu çalmak ister gibi varlığına sirayet eden o gözlerin soğuk ve amansız bakışına katlanmak mümkün değildi. Gölgenin, kendisini saklanarak takip etmesi, suyun altından kendine doğru geliyormuş gibi sinsice hareket etmesi daha da katlanılmazdı. Göyüşov’un gölgesi, sanki bir fırsatını bulup kaçmaması için onun koltuk değneklerini çalmak istiyordu. Oysaki sinsice değil de açıkça yanına gelseydi bu kadar korkmazdı. Aman Allahım, ne yapması gerekirdi, acaba nereye kaçsaydı bu gözlerin soğuk ışıltısından kaçıp kurtulabilirdi? Zar zor hayata tutunmaya çalıştığı bir zamanda başına gelen bu iş de neydi? Koşarak sokak boyunca akmakta olan insan seline karışmaya cesaret edemediğinden gölgenin varlığını, o gözlerin katlanılması imkânsız pırıltısını unutmak için yolun sağ tarafındaki yüksek alışveriş merkezine girdi.

Alışveriş merkezinin içindeyken bile kimsenin dikkatini çekmemek için insanların kalabalık olduğu yerlerde geziniyordu. Hem bir yandan kovulup dışarı çıkarılacağından hem de gölgenin peşinden gelip kendisini bulacağından korkuyordu. Mavi formalı satıcı kızlara, raflara özenle yerleştirilmiş çeşitli eşyalara, renkli ışıklarla süslenmiş vitrinlere kayıtsızca bakmaktaydı. Artık dünyanın bu süslü tarafı onun için yok hükmündeydi. Aradığını bulduğuna sevinen, bir şeyler almak için kasada sıra oluşturan insanları uzaktan, aynı soğuk bakışlarla seyrediyordu. Bir zamanlar gıpta ettiği hayata karşı, bu kayıtsızlığının sebebini kendisi de bilmiyordu. Bu insanlarla arasında var olan uçurumun ne zaman, nasıl oluştuğunu da bir türlü anlayamıyordu. İçindeki merakla alışveriş merkezinin yukarı tarafındaki uzun kuyruklara yöneldi. Kuyruktakilere sorarak bebekler için patikli pantolon satılmakta olduğunu öğrendi. İyice yaklaşamadığı için bir kenarda durup kuyruktakileri seyretmeye başladı. İnsanlar bu patikli pantolonu alabilmek için, sanki almadıkları zaman öleceklermiş gibi kıyasıya mücadele ediyorlardı. Farkında olmadan, bir zamanlar kendisinin de böyle kalabalıkta didinerek çocuklarına bir şeyler aldığını ve bu alışverişten büyük bir mutluluk duyduğunu hatırlıyordu. Hatırlayınca da bunun çok uzun zaman önce olduğunu ve bir daha asla tekrar bu mutluluğu yaşayamayacağını acıyla anlıyordu. Kendisi de farkında olmadan sıraya giriyor. Çok geçmeden arkasında genç bir hanım beliriyor ve onun sonuncu olup olmadığını soruyor. Başıyla cevap veriyor ve zamanla sıraya yenileri ekleniyor. Önündeki orta yaşlı gözlüklü kadına “Patikli pantolonların kaç para olduğunu biliyor musunuz?” diye soruyor. Kadın gözlerini okumakta olduğu kitaptan ayırmadan “İki manat.” diyor. Çok iyi, ucuzmuş, diye düşünüyor.  Sırası yaklaştıkça seviniyor ve gerçekten bir şeyler alacağını ve sanki aldığı bu kıyafetlerle çocuklarını sevindireceğini düşünüyor.

Önden birileri sıraya kaynak yapmak istiyor ve kadınlar hemen bağırarak onu uyarıyorlar. İnsanların ekmek için değil de patikli pantolon için böyle mücadele etmesi onun garibine gidiyor. Sıranın kendisine gelmesine daha çok olsa da ellerini cebine sokuyor ve bir kuruşunun bile olmadığını anlıyor. Hemen canı sıkılıyor. Sıradan çıkarak bir köşede duruyor ve sırası yaklaşan bu mutlu insanları seyretmeye başlıyor. Sıra ilerledikçe yenileri gelip sıraya giriyorlar. Az önce arkasında duran genç kadının sırası da geldikten sonra oradan uzaklaşıyor. İnsanları yararak avizelerin satıldığı vitrinin önünde duruyor.

Bir zamanlar, mağazaya girdiğinde avizelerin satıldığı bölüme giderek doyuncaya kadar seyrederdi. Her defasında da alacakmış gibi hepsini inceler, teker teker yakıp ışığına, güzelliğine bakardı. Her defasında da gerçekten bunlardan birini alıp evine götürüyormuş gibi mutlulukla mağazadan ayrılırdı. Bir zamanlar, avizelerin önünde nasıl durup bakıyorsa şimdi de öyle durmaktaydı. Bir şeyler almak için koşuşturan insanlara aldırmadan durup gözlerini yan yana asılmış sayısız avizelere dikmişti. Satıcı kadın “Bir şeye mi baktınız?” diye soruyor. Bu sesten irkilerek “Avize almak istiyordum.” diye gözlerini birbirinden alımlı avizelerden çekmeden cevap veriyor. “Neredeyse bir saattir durup bakıyorsunuz.” diyen kadına “Hangisini alacağıma karar veremiyorum.” diyor. Satıcı kadın bir an, onu tepeden tırnağa kadar inceliyor. O, bütün vücudunu tarayan bu bakışlarda, nefret ve kayıtsızlık seziyor. “Burayı meşgul etmeyiniz, alacaksanız alın, almayacaksanız lütfen uzaklaşın! Zaten kalabalıktan geçilmiyor, siz de bir taraftan yolu kapatıyorsunuz.” O, kadının erkek sesine benzeyen kalın sesini duymamak için dönüp uzaklaşıyor. O, bu kalabalıkta kendisinin farkedilmeyeceğini düşündüğü için dışarı çıkmak istemiyor. Pencereden, rüzgârın hareket ettirdiği çıplak dalları görür görmez iliklerine işleyen soğuğu hatırlayıp dışarı çıkmak istemiyor.

Yatsıya doğru limandan dönerken barınağını yerinde bulamadı. Demir deposunu söküp götürmüşler, paçavralardan kendine yaptığı yatağını da ateşe vermişlerdi. Barınağının yerinde bir avuç kül kalmıştı. Bundan sonra nereye gidecek, geceyi nerede geçirecekti? İyi kötü deponun altında bir şekilde geçinip gidiyordu. Eline geçen çapıtları toplayıp yatak yapmıştı. Soğuk gecelerde onlarla idare ediyordu. İyi kötü bir yatağı vardı, peki bundan sonra ne yapacaktı? Nerede barınacaktı? Yine sokaklara mı düşecek, limana mı gidecekti? Gecenin bir yarısında, yine onu dövüp kovacaklar mıydı?

Bir avuç külün etrafına oturdu. Ateş yeni söndüğünden sıcaklık tam olarak geçmemişti. Ay ışığında, bu bir avuç kül, onu geçmişe götürdü. Bu şehre ilk geldiği, burayı kendine mesken ettiği günleri hatırladı. Bu bir avuç külden onun şehirdeki bütün hayatı, çingene kızıyla geçirmiş olduğu o büyülü gece ve bütün hatıraları canlanmaktaydı. Sanki hayatındaki her şeyi toplayıp bir avuç kül etmişlerdi.  

Birden, bacağını gömdüğü şehrin dışındaki mezarı hatırladı. Buradaki barınağını yaktıkları gibi bacağını gömdüğü mezarını da yıkıp yerini kaybettiklerini düşündü.  Hemen koltuk değneğine tutunarak ayağa kalktı. Gece vakti olsa bile gidip o mezarı görmeden rahat edemeyeceğini biliyordu. Gecenin karanlığında, bacağını gömdüğü mezara doğru kestirmeden gidiyordu. Gecenin karanlığı ve gideceği yolun uzunluğu onu korkutmuyordu. Yanaklarından ve vücudundan su gibi akmakta olan teri hissetmiyordu. Her şeyi unutmuştu.

Mezara vardığında sabah olmak üzereydi. Hava azıcık aydınlanmıştı. Küçücük, bilek kalınlığındaki mezar taşını görünce içi rahatladı. Bundan sonra, kendisinin gömüleceği mezar bile bacağını gömdüğü bu taş gibi sahipsiz olacaktı. Hatta şu anda ölse bile sürüyüp rastgele bir yerlere defnedeceklerdi. Defnedeceklerdi derken, sadece yeri kazacak ve çukura atıp üstünü toprakla örteceklerdi. O kadar. O da acıdıklarından değil, sadece cesedi dışarıda kalıp kokmasın diye yapacaklardı bunu. Kim olduğunu bile bilmeyeceklerdi. Gömülürken kimse, kim olduğuna dair şahitlik edip helallik de vermeyecekti. Zaten üstünde kimlik filan da yoktu. Belki de tanıyıp bilen birileri çıkar diye morgda bir iki hafta bekletirlerdi. Ama kimse tanımayacaktı. Sonra gönül rahatlığıyla toprağa gömeceklerdi ve her şey son bulacaktı. Mezar taşı bile olmayacaktı belki. Ölenin kim olduğu belli değilse mezar taşı koymanın bir anlamı var mıydı? Şayet mezar taşı koyacak olsalardı oraya sadece ölüm tarihini yazabileceklerdi. Çünkü ölü hakkında bildikleri tek şey bu olacaktı.

O gün, hava kararıncaya kadar deli gibi dönüp durdu. Akşamüzeri kötü günler için biriktirdiği bütün parasını son kuruşuna kadar içkiye verdi. Sığınacak bir yeri olmadığından şarabın sıcaklığıyla ısınmak ve benliğini kaplayan katlanılması zor duygulara göğüs germek için gece yarısına kadar içti.

Sabah, baş ağrısıyla gözlerini açtığında kendisini limandan azıcık ötedeki kalın çam ağaçlarının dibinde yatarken buldu. Buraya nasıl geldiğini epey düşünse de hatırlayamadı. Bir zamanlar bu çam ağaçlarının dibine atılan boş tahta kutuların arasında yatıp dinlenmek için kendine yatak yapmıştı ve limana yakın olduğu için gündüzleri dinlenmek amacıyla sık sık buraya gelirdi. Sonraki günlerde tahta kutuları buradan taşıyıp götürmüşlerdi. O zamandan beri bu taraflara hiç gelmemişti. Başının ağrısından gözlerini açamıyordu. Gün boyunca başağrısı çekmemek için hemen biraz içki bulup içmesi gerekiyordu. Şehre doğru yöneldi. Çünkü bu saatlerde limanda içki bulacağına ümidi yoktu. Şehirdeyse hiç olmazsa birahanelerde veya lokantalarda artan içkilerden bir bardak bile olsa toplayıp içebileceğini düşünüyordu.

Denizden esen soğuk sabah rüzgârı sokakları süpürerek şehrin içlerine kadar ulaşmaktaydı. Rüzgârın süpürdüğü bu sokaklarda hayat yeni başlıyor, ara sıra bir yerlere koşturan insanlardan başka kimse görünmüyordu. Bu ara sıra görünen insanlarıyla şehir, öyle öksüz görünüyordu ki az sonra sokakların kalabalıklaşacağına ve izdihamdan geçilmeyeceğine inanmak çok zordu. Birahanenin önünde birkaç kişi beklemekteydi. Birahanenin açılmasına daha vardı ama bekleyenlerin beklemeye sabır ve takatinin kalmadığı, neredeyse dakikaları saymakta oldukları yüzlerinden anlaşılmaktaydı. Durup bekleyenlerin arasında, her zaman erkenden gelip bekleyen ufak tefek, cılız ve gözlüklü adamı hemen tanıdı. Bazen akşamları da burada beklerdi. Bekleyenlerin sayısı gittikçe artmaktaydı. Birahane açılınca içeri girdi. Kapıda bekleyen o kadar insan vardı ki içeride hemen sıra oluştu.

Cebinde bir kuruşu bile yoktu. Ama hangi yolla olursa olsun şiddetli başağrısından kurtulmak için içmesi gerekirdi. Bir taraftan da yine titremeye başlamıştı. İçmeden bunların geçmeyeceğini biliyordu. Satıcıya yaklaşıp veresiye bir bardak bira istemeyi düşündü. En kısa zamanda, eline para geçer geçmez öderdi. Satıcının hiçbir zaman veresiye vermediğini hatırlayınca bundan vazgeçti. Acaba sıradakilerden birine yaklaşarak bir bardak bira parası istese miydi? Neden bu kadar ümitsizdi ki? Belki de birileri acıyacaktı? Az mı dilenmişti? İnsanlardan az mı merhamet görmüştü?

Bir zamanlar, köyden şehre ilk geldiği vakitlerde, bir gün sokakta bir çocuk ondan para istemişti. Şimdiye kadar bu olayı unutamıyordu.  Çocuk “Amca, bana yirmi kuruş verir misin?” diye elini ona uzatarak başını aşağı dikip beklemişti. Çocuğun üstü başı perişan ve ayakları yalındı. Kirden yüzünün rengi görünmüyordu. Her zaman sokaktaki dilenci ve sakatlara acımış, hiçbir şey demeden çıkarıp para vermişti. Bu defa nedense vermek istememişti. “Ne yapacaksın parayı, ne alacaksın?” Çocuk, dondurma, diye öyle sevinçle cevap vermişti ki sanki paranın verilip verilmeyeceği nasıl söylediğine bağlıydı. “Hayır, veremem. Ekmek alsaydın başka mesele, o zaman verirdim.”  diye cevap vermişti. O zaman bu kılıkta birinin ancak ekmek alması ve yalnız karnını nasıl doyuracağı hakkında düşünmesi gerektiğini sanıyordu. Karnı aç bir çocuğun canı çekse bile dondurma yemeye hakkının olmadığını düşünmüştü.

– Amca, öyleyse ekmek almak için para verseniz…

– Şimdi de yalan mı söylüyorsun?

– Yalan söylemiyorum, ekmek alacağım.

– Yok, yalan söylüyorsun, hem de âlâsından. Ekmek alacak olsaydın, önceden ekmek alacağım derdin. Yalana ne gerek vardı? Ekmek parası isteseydin verecektim.

– Siz verin, n’olur, vallahi ekmek alacağım.

– Defol buradan, bir daha da seni görmeyeyim.

Çocuk sabahtan beri uzatmış olduğu elini geri çekerek hiçbir şey söylemeden çekip gitmişti. Sonraları bu olayı hatırladığında çocuğu geri çevirdiği için kendini hiç affetmiyordu. O zaman, dondurma yemeye hakkı olmadığını düşündüğü için çocuğa para vermemişti.  Peki, şimdi bira parası dilenmeye hakkı var mıydı? Bira temel ihtiyaçlardan mıydı?

İçerisi hıncahınç dolmuştu, gürültüden hiçbir şey duyulmuyordu. Ayakta durarak içki içenlerin arasında, artan içki bulmak ümidiyle dolaşıyordu. Ama masalarda bir tane bile yarım bırakılmış bardak yoktu. İnsanlar sanki anlaşmışlar gibi içkilerini son damlasına kadar bitirmişlerdi.

Ekşimsi bira kokusunu aldıkça içki sersemliğinin yol açtığı baş ağrısı katlanılmaz oluyordu. Bira dolu bardakları az daha birilerinin elinden kapacak haldeydi. Koltuk değneklerini tıkırdatarak sağda solda dolaştıkça başı dönüyor, ayaklarının altını görmüyordu. Satıcıya yaklaşıp bir bardak birayı ne zaman istediğini kendisi de hatırlamıyordu. Satıcı aklına bir şey getirmeden bardağı birayla doldurup verdi.  Alır almaz birayı kafasına dikti, elinin gerisiyle ağzını sildi. Sanki gözlerine ışık geldi. Bardağı bıraktıktan sonra ceplerini karıştırmaya başladı. Sıradakiler arkadan bağrışarak satıcıyı acele ettiriyorlardı. O ise bağırtılara aldırmadan parayı bulup vermesini beklemekteydi. Bütün ceplerini alt üst ettikten sonra “Param yokmuş.” dedi.

– Alçak, madem paran yoktu, neden içtin birayı?

– Öbür ceketin cebine koymuştum, unutmuşum, sonra getireyim.

– Defol buradan, bir daha da geleyim deme!

– Ben, ben…

– Senin ananı…

Gitmeyip bekliyordu ve neyi beklediğini kendisi de bilmiyordu. Sanki hakaretler, küfürler ona değil de başka birine söylenmişti. Satıcıyı ve kendisini seyredenleri inandırmak, kendini haklı çıkarmak için bir şeyler söylemeye çalıştığını hissetti. Ama ne kadar uğraşsa da sanki dudaklarında dikiş varmış gibi ağzını açıp tek kelime edemiyordu. Sıradakilerden birisi onu, ensesinden tutarak kapının dışına bıraktı. Dışarıdayken rüzgârın getirdiği deniz havasıyla kendine geldi. İçtiği bir bardak bira uykusunu getirmişti.

Sokağın köşesinde genç bir kadın durmaktaydı. Arkadan karısına benziyordu. Boyu posu, kıyafetleri bile aynı idi. Kadın küçük bir kız çocuğunun elinden tutmuştu. Sanki birilerini bekliyorlardı. Bu benzerlik o kadar çoktu ki kadının kendi karısı olmadığına inanamıyordu. Her şeyi unutarak karşıya geçti. Gizli bir tedirginlik bütün vücuduna yayılmaktaydı. Kadına doğru yürüdü, yaklaşıp iki adım ötesinde durdu. Kadın başka bir yere bakıyordu ve o, yüzünü yakından görmek için dönüp kendisine bakmasını bekledi. Kadın arkasında yabancı birinin durduğunu hissederek döndü. Bir an bakıştılar ve o kadını iyice yakından gördü. Karısı değildi. Bir anda içinde bir şeyler koptu. Kendisini zorla toplayarak dönüp gitmek istedi ama ne tarafa gideceğini bilemedi. Sanki kendi içinde kaybolmuştu. Ve birden sol yanağında bir tokat şakladı. Eskiyip tüyleri aşınmış kalpağı başından düşüp yuvarlandı. Hiçbir şey olmamış gibi eğilip kalpağını yerden almak isterken arkadan yediği tekmeyle yüzükoyun yere yuvarlandı. Yanağı asfalta çarparak kanadı. Ama ne bir acı duyuyordu, ne de öfke. Sanki bunlar normaldi, karşısındakilerin onu dövmeye, hakaret etmeye her türlü hakkı bulunuyordu. Ayağa kalkmaya takati olmadığından yattığı yerde bir hayli bekledi. Ayağa kalkarsa alacağı darbeyle tekrar düşeceğinden ve bir daha kalkamayacağından korkuyordu.

Yattığı yerden, kocasını mı yoksa sevgilisini mi çekip götürmeye çalışan kadının yakarışlarını duyuyordu. Sonra bir küfür duydu, daha sonra ise üstüne tükürdüler ve çekip gittiler. Bir süre sonra ayağa kalktığında siyah takım elbiseli bir adam kadının koluna girerek uzaklaşmaktaydı. Kendini çok iyi hissediyordu, sanki dövülen, hakarete uğrayan o değildi.

Biraz önce içtiği biranın mahmurluğuyla başağrısı da geçmişti. Şimdi limana gitmek istiyordu. Tımarhanenin karşısından geçerken içeriden duyulan gürültüyle düşüncelerinden ayrıldı. Bu yüksek, siyah bina, her zaman onda korku ve tedirginlik uyandırırdı. Metal parmaklıklı pencerelerden göğsü, baldırları açık, bazen ise tamamen çıplak kadınlar, kızlar bakar, bazen sokaktan geçenlere de seslenirlerdi.

Bir defasında, tımarhanenin karşısından geçerken açık pencereden bir kadın kendisini çağırıp mümkünse akrabalarını haber vermesini ve onların ne olursa olsun gelip kendini tımarhaneden çıkarmalarını istemişti. Kadın yemin edip ağlayak deli olmadığına, dışarıdakiler gibi aklı başında bir insan olduğuna ve kendisini buraya zorla getirip tıktıklarına onu inandırmıştı. Kadını dinlerken içinden ona acımış, mademki akrabaları uzakta değil, bu şehirdedir, ne olacak ki sevaptır, gider onlara söyler, kadın da burada günahsız yere eziyyet çekmez, diye düşünmüştü. Belki de evine, ailesine haber gönderemiyor, deli olmadığını kimseye anlatamıyordu. Bu kolay bir iş de değildi zaten! Böyle bir muhitte deli olmadığını, başkaları gibi aklının başında olduğunu nasıl ispat edecekti? Birilerinin hatası yüzünden buraya düşmüş veya çılgınca bir hareketi ve bir sözünden dolayı delilik damgası yemiş olabilirdi.

Zaten boş boş sokaklarda dolaşmaktaydı, bir işi gücü yoktu. Bir gününü buna harcasaydı ne olurdu sanki? Kadının konuşması o kadar akıcı, gözyaşları o kadar inandırıcı idi ki söylediklerinin doğru olmadığını düşünmek imkânsızdı.

– Kurbanın olayım, kardeş, diyordu, bu haberi bizimkilere bir ulaştırsan, ömrüm boyunca duacın olurum. Artık burada delilerin arasında kalamıyorum. Gece sabaha kadar korkudan gözüme uyku girmiyor.  Beni burada çok dövüyorlar. Bak, işte göğsümdeki yumruk izleri diye göğsünü açıp morarmış yerleri göstermişti. Eğer gelip beni buradan çıkarmasalar ya buradakiler beni dövüp öldürecek ya da kendimi asıp bu zulümden kurtulacağım. Bu kadar delinin arasında akıllı bir insan yaşayabilir mi? Kurbanın olayım kardeş, git söyle, gelip beni buradan kurtarsınlar. Bak, bütün ümidimi sana bağladım. Bir olan Allah aşkına, ne olur ümidimi kırma benim!

– Merak etme bacım, mutlaka söylerim, diye kadına teselli vermişti.

– Buradan bir kurtulayım, sana borçlu kalmam, sağlık olsun, diye kadın dil dökmekteydi.

– Hiçbir şeye gerek yok bacım, içini ferah tut, bugün gidip haber vereceğim.

Kadın ağlıyor, “Biliyor musun kardeşim, derdimi kime söylüyorsam bana inanmıyor. Buraya gelen herkesin deli olduğunu zannediyorlar. Ne kadar söylesen, ne kadar yemin etsen bile inanmıyorlar, her hareketinde bir delilik emaresi arıyorlar. Ama ben deli değilim ki, aklım başımdadır! Hiç bilmiyorum beni buraya kim, nasıl getirdi. Bir tek onu hatırlıyorun ki bana iğne yapmak istiyorlardı, ben de bağırarak izin vermiyor ve kaçıp kurtulmaya çalışıyordum. Ama kollarımı sıkıca kavramışlardı ve ben hiç kıpırdayamıyordum. Bağırmama aldırmadan zorla koluma iğne yaptılar. Sonrasını hatırlamıyorum. Aklım başıma geldiğinde demir yatağa zincirlendiğimi gördüm. Önce hastanede olduğumu düşündüm ama sonra öğrendim ki burası tımarhaneymiş. Kızın gözyaşları yanaklarından akıp dökülmekteydi. O, bu gözyaşlarına dayanamadığından kızı rahatlatıp öyle ayrılmak istiyordu. Bu sırada kız aniden “İstersen senin için çaydanlık olayım?” diye sordu, büzülüp oturdu, ellerini birleştirip ileri uzattı ve bir çaydanlık şeklini aldı. 

Sanki bir anda gözlerine duman çöktü, insanlar, ağaçlar, parmaklıklı pencereler gözlerinin önünde hareket etmeye başladı. Düşmemek için elleriyle başını tuttu. Epey zaman geçtikten sonra her şey önceki yerini aldı. Kız hâlâ bir şeyler anlatıyor ve yemin ediyordu. Daha da bir şey söylemeden oradan ayrıldı.

Şimdi tımarhanenin yanından geçerken bu olayı hatırladı ve demir parmaklıklı pencereden bakan yarı çıplak kadınların arasında gözleri o kızı aradı, ama bulamadı.  Nedense o acayip olayla ilgili içinde bir hüzün duydu.

Otobüs durağından az ötede iki kız durmaktaydı. Kızlar, giyim kuşamları ve boy posları ile uzaktan bile dikkat çekmekteydiler. Yoldan geçenlerin de gözleri onların üzerindeydi, hatta bütün hareketlerini izliyorlardı. Sık sık saate ve etrafa bakmalarından birisini bekledikleri ve bekledikleri kişinin de geç kaldığı anlaşılıyordu. Bu kızlar ona tanıdık geliyordu. Yüzleri, saçları, boy posları birisini andırıyordu. İşin ilginç tarafı, kızlardan birinin değil de ikisinin de tanıdık gelmesi idi. Sanki onların ikisini de aynı anda görmüş, aynı zamanda tanımıştı. Ve belki de onlarla birbirlerinden ayrı oldukları bir vakittle karşılaşsaydı onları hiç tanımayacaktı da.

Kaldırımın öbür tarafında durup kızları nereden tanıdığını hatırlamaya çalışıyordu. Aniden, kızları şehre ilk geldiği yıllarda plajda gördüğünü hatırladı.  Sen işe bir bak! O vakitten beri ne kadar zaman geçmişti! Nasıl da aklında kalmışlardı? Nasıl olmuştu da bu zamana kadar onları unutmamıştı? Aradan bunca yıl keçmesine rağmen kızları unutmadığına kendisi de şaşırmıştı. Kızlar, ikizmişler gibi ikisinin de baldırında ben olduğu için aklında kalmıştı. O zaman kızların ikisinin de yanında iki erkek uzanmaktaydı. Sahilden az ötede beyaz bir çadır kurmuşlardı. Erkekler sıra ile bu gölgelikte kızlarla eğleniyorlardı. O zaman, denizdeyken de kızlar dikkat çekmekteydi. O ise gölgelikten biraz ileride sıcak, yumuşacık kumların üstüne uzanarak denizin üstündeki uzak, ulaşılmaz ufukları seyrediyordu. Akşama doğru gençler arabalarına binerek gitmişlerdi. O zamandan beri bir kez bile kızları hatırlamamıştı. Şimdi sokaktan geçen herkes durakta bekleyen bu kızlara bakıyordu ama kimsenin kızların baldırındaki o sihirli, siyah benlerden haberi yoktu. Sadece o biliyordu. Koltuk değneğine yaslanıp uzaktan kendilerine bakan bu sakat adamın, onların baldırındaki benlerden haberdar olduğu kızların bile aklına gelmezdi. Kızları seyrderken kalbinde garip bir istek doğdu. Yaklaşıp onları tanıdığını, bir zaman plajda beyaz çadırda ikisinden biriyle, hatta en güzeli, en alımlısı olan sarı saçlıyla yattığını söylemek istedi. İnanmazlarsa vücutlarındaki benleri söyleyip onları hayretler içinde bıraksın. Bundan sonra ne olacaksa bırak olsun. Zaten ne olabilirdi ki?

Bu sırada, aniden mavi renkli bir araba kızların yanında durdu. Kızlar hiçbir şey söylemeden geçip arka koltuğa oturunca araba hareket ederek uzaklaştı. O, asfalt boyunca yayılan duman şeridi kayboluncaya kadar bekledi, sonra köşeyi dönerek insan denizine karıştı ve rahat bir nefes aldı.

Bu denizde kendini kadere teslim ediyor, iri dalgaların onu nereye götüreceğine aldırmıyordu. Genişlikten, sakinlikten zevk alıyordu. Ama korku hissini de yenemiyor, bu denizde boğulabileceğini, kimsenin onun çığlıklarına aldırıp yardımına koşmayacağını düşünürdü. Çünkü bu, insan denizi idi, bu deniz nihayetsiz, sert ve acımasızdı. Dahası, bu denizde kimsesiz, yapayalnız olması onu dehşete düşürüyordu. Allah’ın yaratmış olduğu, akıl ve şuur nimetiyle donattığı insanların birbirine bu kadar yakınken böyle yabancı, duyarsız mahlûklara dönüşmesini idrak edemiyordu. Bu insan denizinde, dalgaların alıp götürdüğü bu insanlardan kendisini neyin ayırdığını bir türlü anlayamıyordu. Aynı denizde yüzdüğü insanlarla kaynaşamamasının, onlarla uyuşup derdini paylaşamamasının sebebini çok merak ediyordu. Bu düşünceler, kafasını çok fazla meşgul etmez, insan olduğunu, insan denizinde yüzdüğünü unutuncaya kadar devam ederdi. Bütün yaşadıklarının kaza ve kader çerçevesinde gerçekleştiğini, kaderden kaçmanın imkânsızlığını bir daha idrak edip kendini kaderin akışına bıraktığı zaman, bu düşüncelerinden de kurtulmuş olurdu.

Dalgalarla pençeleşen bu insanların can attığı, çırpındığı sahil ölüm idiyse, insanları ölüme götürüyorduysa peki, bu koşturmaca neyin nesiydi? Kendisiyle omuz omuza aynı denizde yüzen insanlar, ölüm sahilinin bu korku saçan gölgesini farketmiyorlar mıydı? Günün birinde bu denizin, koynundakileri ebedî olarak sahile fırlatacağını bilmiyorlar mıydı? Bu gerçeği neden idrak etmiyorlardı? Neden ne tarafa doğru gidildiğine aldırmaksızın acele etmenin ölüme doğru koşmak, ölüme yaklaşmak olduğunu anlamıyorlardı? Şimdi böyle düşünse bile bir zamanlar o da koşturanlardandı, hem de farkında olmadan. Buna tamamen alışmış, yaşam biçimine dönüştürmüştü. Belki de hayat koşturmaca demekmiş. İnsanın, koşturduğunu bilmeden, günün ne zaman doğup ne zaman battığının farkında olmadan yaşaması demekmiş. Ama şimdi, artık hiçbir yere koşturmuyordu.

Koşturmaca yoksa yaşadığı da söylenemezdi. Solumakta olduğu bu dünyaya onu bağlayan bir şey olmadığından, yaşamadığını anlamaktaydı. Sabah olmasının, akşamın bastırmasının farkında değildi. İçinde yüzmekte olduğu insan denizini görmüyor, hissetmiyordu. Bazen nerede olduğunu tamamen unutuyor, şehirde bulunduğunun, etrafında insanların yaşadığının farkında olmuyordu. Şehri, içindeki insanları ve arabaları görmüyordu. Gecenin ve gündüzün uzunluğu onu çok yoruyordu. Bunların bir sonu olmalıydı, ama bir türlü olmuyordu. Sabredip katlanmak çok zordu. Her gün yeni bir ümitle uyandığı sabahlar, diğerlerinden zerre kadar farklı değildi. Birbirinin aynı olan bu uzun ve katlanması zor günler ona bir şey vadetmiyor, yeni bir şeyler eklemiyor, aksine ömründen bir şeyler alıp götürüyordu. Bir zamanlar bir yerden, mutluluğun ömrü uzatıp günleri kısalttığını duymuştu. Bu durumda insan mutsuz ise tam tersi, günler uzun, ömür ise kısa olacaktı. Bu düşüncenin ağırlığı altında hayat onun için bir anda durup tükeniyordu. Yer küresinin artık dönmediğini, kâinatta her şeyin harekletsiz olduğunu düşünür, gittikçe ağırlaştığını, dönmeyen dünyada hareket etmenin de zor olduğunu hissediyordu. Bitip tükenmeyen bu düşünceler ağır bir yük gibi onu takatsiz bırakıyordu.

Pazarın önündeki gürültü onu düşüncelerinden ayırdı. Bir genç, polisle tartışmaktaydı. Etraftaki halk sessizce onları seyrediyor, onları ayırıp kavgayı bitirmek kimsenin aklına gelmiyordu. Gencin gömleği parçalanarak sırtından çıkmıştı. Polis onu yakalayıp şubeye götürmeye çalışıyordu, ama genç bir türlü teslim olmuyor, bir taraftan karşı koyarken bir taraftan da kaçmak için fırsat kolluyordu. “Kolumu bırak, benim hiçbir suçum yok!” diyordu. Polis ise ona “Senin ananı…” diye küfrediyordu. Genç, bu küfrü karşılıksız bırakmayıp “Ananı da, bacını da…” diye cevap yetiştiriyordu. Bu karşılıklı küfürden sonra, polis biraz daha öfkeleniyor ve saldırıya geçiyordu. Nihayet genci sıkıca kavrayıp yere yıktı, göğsüne çöktü. Etraftaki insanlar daha rahat seyredebilmek için biraz daha geri çekildiler. Polis gencin yüzünü bir hayli yumrukladıktan sonra ayağa kalkarak karnına doğru tekmeler savurmaya başladı. Genç ise her darbeden sonra zayıf düşmek yerine daha da güçleniyordu. Polis de bunun farkın varmış olmalı ki darbelerine ara vermiyordu. Bir anda genç, ani bir darbeyle polisi göğsünden iterek ayağa kalktı. Yaşlı bir adam “Fırsat verme, kaçacak!” dedi. Polis gence göz açtırmadan ani bir hareketle kolunu büküp arkasında kenetledi. “Benim elimden nereye kaçıp kurtulacak? Hırsızlık yaptığı yetmiyormuş gibi bir de benimle dövüşüyor!” dedi.

Delikanlı “Ben hırsız değilim!” dedi. Kalabalıktan biri hemen “Boş boş konuşma!” diye seslendi. Genç ise ısrarla “Ben hırsız değilim!” diyordu.  “Nasıl yani, hırsız değilim? Az önce elin benim cebimde değil miydi? Utanmadan bir de yalan söylüyor! Ahlaksız!” diye parası çalınan kişi yüksek sesle konuştu.

– Yalan söylüyorsun, ben kimsenin parasını çalmadım!

– Yalancı sensin, utanmadan hırsızlık yapıyor, insanların cebinden paralarını çalıyorsun, alçak!

Delikanlı kolunu polisin elinden kurtarmaya çalışarak “Alçak sensin, senin babandır!” dedi. Parası çalınan adam ileri atılarak gencin sol yanağına bir tokat attı. Genç, dengesini koruyamayıp tökezledi ve darbenin şiddetinden gözleri karardı. Yere yığılacağı sırada etraftakiler fırsat vermeden onu tuttular. Genç, gâh sağ gâh da sol yanağından aldığı darbelerle kendi etrafında fır fır dönüyordu. Etraftakiler sanki polisle el birliği yapmışlar gibi parası çalınan adamın intikamını almak için hırsızı dövüyorlardı. Oğlan darbelerin şiddetinden bayılmıştı ve artık bir şey hissetmiyordu. Kalabalıktan birisi “Hırsızlık yapanın eli kesilmelidir!” diye bağırdı.  Başka birisi onun sözüne kuvvet verdi. “Doğru, o zaman kimse bir daha bu işe kalkışmaz!” O ise hırsızlık yapanın ellerinin neden kesileceğini bir türlü anlayamıyordu. Onu hırsızlık yapmaya zorlayan sebepleri arayıp bulmak gerekirdi. Sadece elini kesmekle hırsızlık sorunu çözülecek miydi? Elini kesersen ihtiyacını karşılamak için gidip dişiyle çalacaktı. Her suça böyle yaklaşılırsa bunun sonu nereye varırdı?

– Neden öldürüyorsunuz bu zavallıyı? İnsan öldürmedi ki sadece para çaldı. Bunu söyleyen bir kadındı, bu kadar kalabalıkta, bunca gürültünün arasında sesi zor duyuluyordu. Bir anda herkes durdu. Genç ayakta, kendisine vuranların kollarında olsa da baygındı. Epey sonra kendine geldi ve inleyerek “Anneciğim!” diyebildi. Onun bu haline dayanamadı, kalbi sızladı.

Çok geçmeden pazarın yukarı tarafında polis arabası durdu. Arabadan inen polisler hemen kalabalığa doğru yürüdüler ve her biri bir taraftan genci kollarından tutup sürüyerek götürmeye başladılar. Genç, arabaya binmek istemiyor, dövülmekten bitkin düşen vücudu ile bitkinlikle karşı koymaya çalışıyor ve “Bırakın beni, ben hırsız değilim!” diyordu. Polisler ise ona aldırmıyorlardı.

Gencin yüzünde, gözlerinde ve konuşmasında gerçekten hırsız olmadığını gösteren bir ifade vardı. Üstü başı toza bulanmasaydı ve gömleği yırtılıp üstünden çıkmasaydı asla hırsıza benzer bir hali yoktu. Belki de hiç hırsız değildi. Ama bu saatten sonra farketmezdi, zira polisle kavgaya tutuşmuş, ona karşı koymuştu. Bu saatten sonra kurtulması zordu, hatta nasıl olursa olsun, hırsızlık yapmasa bile artık suçlu sayılacaktı. Bunu bildiği halde sürekli “Vallahi, ben hırsız değilim. Neden bana inanmıyorsunuz? Neye derseniz yemin ederim ki ben hiçbir şey çalmadım!” diyordu.

Genci arabaya bindirip kapıyı kapattılar. Pazarın önünde toplanan kalabalık yine de dağılmıyordu. Sanki az sonra polis şubesinden birisinin gelmesini ve gencin durumu hakkında onlara bilgi vermesini bekliyorlardı. İzdihamdan ayrılıp sokağın yukarısına doğru yürümeye başladı. Biraz yürüdükten sonra beş on kişilik bir grubun kendisine doğru geldiğini gördü. Yaklaştıklarında onların mezarlıktan döndüklerini anladı. Adımlarını yavaşlatarak onlara katıldı. Önceleri de hiç tanımadığı insanların yasına gider, verilen yemeklerden karnını doyuruncaya kadar yerdi. Bütün yas meclislerinde ölenin en yakın adamıymış gibi kendini çok rahat hissederdi. Kalabalık, iki katlı bir binanın önünde durdu. Binanın önünde düğün ve yaslarda kullanılmak için yapılmış üstü kapalı çardakta hayli insan vardı ve defne gidenlerin dönmesini beklemekteydiler. Kalabalığa karışıp boş sandalyelerden birine oturdu. Az sonra masalara ekmek, salam, peynir ve içki getirildi. İnsanlar başlarını kaldırmadan gönülsüzce yiyip içiyorlardı. Kimse konuşmuyor, sadece çatal kaşık sesi duyuluyordu. O ise aceleyle yiyordu. Böyle fırsatın her zaman ele geçmediğini biliyor ve rahatça oturup yerken birilerinin sessizce kolundan tutup kendisini dışarı çıkaracağından korkuyordu. Zaten oturmak için yer azdı ve insanların bir kısmı duvar boyunca dikelip ayakta içiyorlardı. Bu sebeple, kimseyle göz göze gelmemek için başını kaldırmıyordu. Meclisin baş tarafında ölen şahsın büyütülmüş fotoğrafı asılmıştı. Fotoğraftan yaşlı birine benziyordu, muhtemelen yaşı yetmişin üstündeydi. Yiyip doyduktan sonra gözünü fotoğrafa dikip oturdu. Acaba bu adam kimdi? Nasıl bir ömür yaşamıştı?  Mutlu muydu yoksa mutsuz mu? Dünyada muradınca mı yaşamıştı?  Şimdi bunları öğrenmenin onun için bir anlamı var mıydı? İnsanlar içip efkârlanmışlardı. İhtiyarlar merhumun hatırasını yadettikleri için mi yoksa kendi sonlarını düşündüklerinden mi her neyse gözyaşı dökmekteydiler. Az sonra meclistekilerin tamamı koro halinde ağlayacakmış gibi kederli bir sahne oluşmuştu.

O da insanlara karışarak kendi kaderine ağlamaktaydı. Gözyaşlarının ıslattığı sakal basmış yüzüne dikkatle bakınca geçmiş, gelecek her şey hafızasında bir birine karışıyordu.

Ah, bu düşünceler! İnsanoğlu geçmişle ilgili ne çok düşünceye dalarmış! Bu düşünceler insanı deli edebilirdi. İnsanın düşünceleri kendine bile acı veriyorsa neden bunlardan kopup kurtulamıyordu? Bu düşünceler, geceleri bile onu uykusundan uyandırıyor, sabahlara kadar ona acı veriyordu. Gündüzlerin ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini bilemiyordu. Düşüncelerinin ve geçmişinin ağırlığı karşısında acizdi.

İnsanı bu dünyaya bağlayan mutlulukla, sevinçli, kederli, su sesi ve insan nefesiyle dolu günler acaba nereye kayboluyor? Oysaki insanın geçmişi mavi bir duman gibi arkasında bir şey bırakmadan kaybolamazdı. Bir şey yaşanmışsa ondan geriye kalan bir şeyler olmalıydı. Madem geçmiş, düşüncelerle geri dönüyor, rüyalara giriyordu, demek ki o insanla birlikte, yakınlarda bir yerlerdeydi. Peki, öyleyse neredeydi mazi, kâinatın hangi kutbunda, hangi mekânındaydı? İnsanlar geçmişe, ömrün o uzak, yaşanmış yıllarına geri dönebilmişler miydi? Şayet mazi, istediği zaman düşünce ve rüyalarımıza girip bazen dert ve keder, bazen de sevinç getirebiliyorsa demek ki o, canlıdır, insandan kopup ayrılan bir parça ve yaşanıp tükenen ömrün sönmüş külleridir. Küle dönmekle birlikte mazi yine de kaybolmuyor, kendisiyle bir şeyleri yaşatıyor. İnsana acı verip onu kendi benliğinden koparmamak, aynı zamanda kısacık ömründe bütün yapıp ettiklerini burunundan getirmek için mazi, tamamen kaybolmaz. Geçmiş, insanın ayrılamadığı, kendisinden kovup uzaklaştıramadığı bir dert, bir acı, bir sızıdır aynı zamanda.  Peki, neden insanoğlu geçmişi olmadan yaşayamaz, daima sızlayan bir yarayı andıran geçmişini neden kesip atamaz? Bunun için insana engel olan neydi?

İnsan ömrünü bir romana benzetiyordu. Kurgusu, girişi, gelişmesi ve sonucu olan bir romana. Bu roman, sıradan veya hiç beklenilmeyen bir sonla bitebilirdi. İnsan ömrü de böyleydi. Sonuç, insan ömrünü en şerefli bir şekilde de yansıtabilirdi veya tam tersine alçaltarak aşağıların aşağısı bir hâle de sokabilirdi. Bazı yaşamların ancak sonu akılda kalıcı olurdu. Sanki insanlar, bütün ömürleri boyunca sadece sonlarının iyi, akılda kalıcı olması için mücadele ederlerdi.  Bazılarının da henüz hayata başlamadan ömürleri tükenirdi. Onun ömrü de aslında çok önceden, Göyüşov’u öldürdüğü günden itibaren sona ermişti. Ama nedense son nokta henüz konmamıştı ve o, bu noktanın konulacağı zamanı beklemekteydi.

Islak sakalından damlayıp bardaktaki acı içkisine karışan tuzlu gözyaşlarını yudumlamaktaydı. Uzak geçmişindeki hatıralarına gark olduğu için etrafında olup biten her şeye kayıtsızdı. Yas yerinden çıkarken akşam olmak üzereydi. Uzun zamandan beri bu kadar içtiğini hatırlamıyordu. Koltuk değneklerine bile ihtiyaç duymadan hafif bir şekilde yürümekteydi.

Sinemanın önü çok kalabalıktı. İnsanlar, akşam seansına yetişmeye çalışıyorlardı. Binanın sol tarafındaki telefon kulübesinin yanında genç bir çift durmuştu. Çekimser tavırlarından yeni tanışıp görüşmeye başladıkları belli oluyordu. Belki de bu, birlikte dışarı çıktıkları ilk akşamdı. O, hayranlıkla onları seyrediyor, içinden bu genç delikanlının yerinde olmak geçiyordu. Kızın sarı saçları, mavi, duru gözleri ilginç bir şehvetle onu çekmekte ve uzaklaşıp gitmesine fırsat vermemekteydi. Yaklaşarak onların bulundukları kulübenin yanında durdu, gözlerini kırpmadan kıza bakmaya başladı. Kızın tavırlarında, bakışlarında öyle bir temizlik vardı ki o, kendini, yaşını ve kim olduğunu unutarak sürekli kızı seyretmekteydi. Kız, kendisine dikilen yabancı bakışları hemen farketti ve kendisiyle göz göze gelmemek için duruşunu değiştirdi. Kızın onun farketmesi, bakışlarından kaçınması, ilginç bir biçimde hoşuna gitti. Kızın, sırtını dönerek sevdiği gençle meşgul gibi görünmesine rağmen, kendine baktığını ve bu bakışlardan rahatsız olduğunu biliyordu. Kız, aniden delikanlıya:

– Hadi, buradan gidelim, dedi.

Oğlan:

– Neden, diye sordu ve şaşkınlıkla etrafına bakınsa da bir şey anlamadı.

– Öyle işte, gidelim, film başlayacağı zaman geliriz, dedi kız. Çekip gittiler. Varlığına çöken ağır, ümitsiz kederle sahile indi. Deniz coşmuştu. Dalgalar azgın atlar gibi şaha kalkmış, denizle gökyüzü âdeta birleşmişti. Denizin böyle dalgalı olduğu zamanlarda sahilde durup şaha kalkan dalgaları seyretmeye sabrı yetmiyordu. Çalkalanan bu deniz, ona dünyanın sonunu hatırlatıyordu. Bu zamanlarda yuvası bozulmuş bir kuş misali, kendine hiçbir yerde bir yuva, bir sığınak bulamazdı. Sahilde kimsecikler yoktu. Martılar bile ortadan kaybolmuşlardı. Böyle havalarda, gemiler bile hareket etmeden fırtınanın dinmesini bekler, denize açılmayı göze alamazlardı. Rüzgâr sahildeki ağaçları, yerinden söküp atmak istercesine sağa sola eğmekteydi. Düşmemek için deniz kenarındaki korkuluğa sımsıkı tutunmuştu. Buraya neden geldiğini kendisi de bilmiyordu. Aslında sahile inerken havanın bozduğunu ve denizin kabardığını da görmüştü. Yalnız başına deniz kenarında beklemek zordu. Ama gidecek bir yeri de yoktu. Aman Allahım, talih neden ona bu kadar acıyı reva görmüştü? Neden bu sahilde kimsesiz ve yalnızdı? Herkes bir yerlere koştururken o neden burada fırtına ve tipiye katlanmalıydı? Başka çıkış yolu yoktu, bu talih, kader olarak onun alnına yazılmıştı. Şaha kalkan dalgalar arsından insanların feryat seslerini duyduğunu zannediyordu. Sanki denizde boğulmak üzere olan birileri feryat etmekteydi. Ama sahil bomboş olduğundan feryat sesleri, bu deli dalgaların arasından geçip insanlara ulaşmamaktaydı. Dalgalar da bu sesleri bastırmak için bütün şiddetiyle kabarıp coşuyorlardı. Denizin ve dalgaların inadına bastırmak istediği bu feryat sesleri kulaklarında çınlıyor ve bu coşkun denizde kendisini, feryat edip kurtulmak için çırpınan kimselerin yerine koyuyordu.

 

XIII. Bölüm

 

Limana giden yolda, önünde bir adam ağır adımlarla yürümekteydi. Boyu posu ve yürüyüşü ona birilerini hatırlatmaktaydı. Tanımadığı bu adam, ara sıra dönüp bakıyor ve sanki arkasından onun gelip gelmediğini öğrenmek istiyordu.  Karşısındakinin ağırdan alması canını sıktı, çekip gitmesi için bir süre durup bekledi. Sanki adam da onu bekliyormuş gibi yürümeyip durdu. Bu sefer kendisi hareket edince yabancı da yürümeye başladı. Köşeye vardığını görmek için adımlarını yavaşlattı. Yabancı adam da köşeye vardığında onun hangi tarafa yöneleceğini görmek için durup bir sigara yaktı.

 Amma da çattık ha. Bunun derdi nedir, neden onun peşine takıldı, uğraşacak başka birini bulamadı mı? Koltuk değnekleriyle yürümeye çalışan bir dilenciyle alıp vereceği nedir? diye düşünmeye başladı. Köşeyi dönerken dönüp dikkatlice yabancıya baktı. Bu adam ona çok tanıdık geliyordu. Ama nereden tanıdığını bir türlü çıkaramıyordu. Aniden hatırladı. Bu, köydeki çocukluk arkadaşı, kapı komşuları olan Sefi idi. Sabahtan beri ona gözünü dikmesinden, sık sık arkaya dönüp bakmasından onun da kendisini tanımış olabileceği ortadaydı. Muhtemelen yüzünden o da benzetmişti, ama tek bacakla yürümesi onu şaşırtmış olabilirdi. Birden Sefi:

– Affedersiniz, sizin adınız Ekrem midir, dedi. Sesi de aynı idi. Çocukken nasıl idiyse aynı, hiç değişmemişti. Bu ses, bir anda onu yıllar öncesine götürdü ve bir an çocukluğuna döndü.

Yazın en sıcak günleriydi. O, Sefi ile birlikte gizlice çay tarafına kaçıyor. Öğle vakti olduğundan bütün mahallede sakinlik hüküm sürmektedir. Hava o kadar sıcaktır ki nefes alırken âdeta insanın ciğerleri haşlanmaktadır. Ama onlar hiçbir şeye aldırmadan toprak yolda yanyana koşturmaktalar. Evdekilerin dikkatini çekmemek için, onların dinlenmeye çekildikleri zamanı kollamışlar. Yaşları küçük olduğu için büyükler, çayda çimmeyi onlara yasaklamıştı. Bu yüzden de kimseye görünmeden gizlice yüzüp gizlice de eve dönerek yataklarına girmeleri gerekir. Büyükler ne kadar tembihlese de ikisi, öğlenleri uyumayı sevmiyor.  Koşarak köprünün başına varıyorlar. Günün bu saatinde çay çok kalabalıktır. Çocukların dikkatini çekmeden soyunup suyun sığ yerinde çimmeye başlıyorlar. Su sıcak ve berraktır. Aslında yüzmeyi bilmiyorlar ve öylece suda zıplayıp duruyor, birbirlerini ıslatarak lastik topla oynuyorlar. Akşama kadar oyuna o kadar dalıyorlar ki eve dönmeyi bile unutuyorlar. Alelacele sudan çıkarak giyiniyorlar ama bu saatte eve nasıl gideceklerini de kara kara düşünüyorlar. Evde onları neyin beklediğini iyi biliyorlar, çünkü defalarca uyarılmalarına rağmen daha önce de bunu yapmışlar ve bu yüzden bir güzel dayak bile yemişlerdir. Şimdi evdekiler de sinirden küplere binmiş olmalılar. Acaba kaçıp bir yerlere mi saklansalar? Burada çok dururlarsa az sonra peşlerinden birileri gelebilir.

Sefi’nin önerisiyle kolhozun üzüm bağında saklanmaya karar veriyorlar. Hemen suyun öbür tarafına doğru yüzerek üzüm bağına giriyorlar. Bağın iç taraflarına doğru epey yürüdükten sonra üzüm dallarının altına saklanıyorlar.  Saklandıkları yerde, dallardan üzümler sarkmaktadır. Hafiften kararmaya başlasa da henüz olgunlaşmamışlar. Yapraklar arasında nefes almadan beklemektedirler. Hiç konuşmuyorlar, konuşurlarsa hemen yakalanacaklarını düşünüyorlar. Az sonra annelerinin sesini duyuyorlar. Önce Sefi’nin annesi, sonra ise kendi annesi seslenip onları çağırıyor. Hiçbir cevap vermeden birbirine kısılarak bekliyorlar. Annesi yüksek sesle bir daha çağırınca o, Sefi’ye “Gel gidelim, ne olursa olsun artık!” diyor. Amma Sefi kolundan tutup onun gitmesini istemiyor. “Korkuyorum, babam haber vermeden çimmeye gittiğimi bilse, beni parça parça eder!” diyor. Böylece gerisini düşünmeden birbirlerine kısılıp bekliyorlar. Annelerinin çay boyunca koşturarak telaşla onları aradığını, her gördüklerine kendilerini sorduğunu, korku ve heyecandan perişan olduklarını bilmiyorlar. Onları bulabilmek için bütün sülalenin seferber olduğundan da haberleri yok. Gittikçe hava kararmaya başlıyor ve onlar çok korkuyorlar. Karanlık bir tarafa dursun, sivrisinek ve rutubet yüzünden de geceyi burada geçirmenin imkânsızlığını anlıyorlar. Az sonra annesinin titrek sesini çok yakından duyunca ağlamaklı oluyor ve artık yerinde duramıyor. Sefi’ye dönerek yavaşça “Hadi, kalk gidelim artık!” diyor. Ama Sefi, yine onun kolundan tutup bir şey söylemeden gitmesine izin vermiyor. Sık sık yutkunmasından onun ağlamak üzere olduğunu anlıyor. Bu sırada iki adım öteden annesinin sesini duyuyor. Bağın öbür tarafından ise Sefi’yi çağırıyorlar. Annesi o kadar yaklaşmıştır ki azıcık kımıldadıkları zaman onları görecektir ve o, az sonra annesinin üzüm bağının ilerlerine doğru yol alacağını farkediyor. Aniden annesinin hıçkırığını duyunca dalların arasından çıkıyor. Annesi bir daha seslendiğinde “Buradayım!” diye cevap veriyor.

Kalbi hızla çarpmakta, damarlarındaki kanı ateş gibi vücudunu dolaşmaktadır. Yıllar önce yaşadıklarını hatırlayarak o yıllara aid duyguları zonklamaya başlayan ağrı gibi yeniden uyanmıştı ve zihninden akarak bütün vücudunu dolaşmaktaydı. Aradaki zaman farkı o kadar büyüktü ki bir zamanlar karşısındaki bu adamla çocukluğunu geçirdiğine, bir yerde büyüyüp arkadaş olduklarına bir türlü inanamıyordu. Şimdi ne diyecekti? Kim olduğunu söyleyecek miydi? Söylese miydi acaba? Bir şeyin, önünde engel olarak durduğunu ve onun konuşmasına fırsat vermediğini hissediyordu. Bu engelin arkasında onun ömrü, uzak gençlik yıllarında yaşadığı ve hâlâ zihninde bir hayal olarak var olan hatırları duruyordu.  Gayriihtiyari:

– Hayır, değilim, dedi.

Sefi, gözlerini onun yüzünden ayırmadan:

– Özür dilerim, sizi birisine benzettim galiba, dedi ve insanların birbirine bu kadar benzeyebileceğine hayret ederek çekip gitti. Şakaklarından yanaklarına doğru akan ter, onun bu cevabı verirken nasıl zorlandığını açıkça göstermekteydi.

Sefi, köşeyi dönerken en yakın adamını kaybetmiş insanların hüznünü yaşadı. Sanki yıllar öncesine ait en mahrem anılarını zorla zihninden söküp çıkarıyorlardı. Farkında olmadan çıldırmış gibi “Sefi!” diye bağırdı. İnsanlar dönüp ona baktılar. O ise kendisine bakanlara aldırmadan Sefi’nin peşinden koştu. Köşeyi dönerek Sefi’ye yetişmek, bütün olup biteni ona anlatmak için yürümüyor, âdeta uçuyordu. Köşeyi dönüp sokak boyunca göz gezdirdi, Sefi görünmüyordu. Yine olanca sesiyle “Sefi!” diye bağırsa da bir cevap alamadı. Dönüp arkasına baktı. Daha iki dakika önce ayrıldığı adam hiçbir yerde yoktu. Sanki buharlaşmıştı. Birkaç defa daha seslendi. Ama cevap alamadı. Sokak boyunca koşturuyor, insanları itekleyerek geçerken gâh düşüp gâh kalkıyor ve sürekli Sefi’yi çağırıyordu. Aman Allahım, ne kadar da akılsızmış. O, bu adam vasıtasıyla ailesi, çocukları, annesi ve akrabalarından haber alabilirdi. Oturup tatlı tatlı çok özeldiği o eski günlerden bahsederlerdi. Onu kader getirip çıkarmamış mıydı? En kötü durumda, eve gittiğinde onu gördüğünü kimseye söylememesini tembih ederdi. Çocukluk arkadaşı değiller miydi? On yılı aşkındı bu şehirdeydi ve ilk defa tanıdık birisiyle karşılaşıyor, aşina bir yüz görüyordu. O da böyle oldu. Yazık, çok yazık! Sanki bunların hiçbiri gerçekleşmemişti ve o, bir karabasan görmüştü.

Yanından geçmekte olan orta yaşlı bir adama saati sordu. Aceleyle yürümekte olan bu kişi, duraksamadan gümüş renkli cep saatini çıkarıp kapağını açtı ve “Dörde geliyor.” deyip şakırtıyla saatin kapağını kapatarak yeniden cebine koydu. Kendisi de farkında olmadan “Dörde mi geliyor, ne kadar var dörde?” diye sordu.  Bir hayli uzaklaşmış olan adam cevap vermeden yürüdü. Onu ya duymamış ya da cevap verme lüzumu hissetmemişti. Karşıdan gelen genç bir kadına yeniden saati sordu. Kadın saatine bakmadan “Dörde geliyor.” dedi.  Dörde geldiğini biliyorum, peki dörde kaç var?  Aslında kadın saatine bakarak vakti tam olarak da söyleyebilirdi. Ve normal olanı da böyle yapmasıydı. Bu bir nezaket kuralıydı, ama o, “Vakti öğrenip de ne yapacaksın?” deyip sinirle uzaklaştı.

Evet, gerçekten, saatin kaç olduğunun onun için ne önemi vardı? Yetişecek bir yeri, bir bekleyeni mi vardı? Oysaki bu dünyada gittiği yol, yaşadığı ömür, harcadığı zaman vb. hepsi boşuna değil miydi? Öyleyse günün hangi saati olduğunun onun için bir önemi var mıydı? Ama o, ısrarla, günün hangi saatinde olduğunu öğrenmek, hem de tahmini değil, dakikası dakikasına tam bir biçimde öğrenmek istiyordu.

Bir defasında, karakolun yanından geçerken aranmakta olan katillerin duvara asılmış fotoğraflarını görmüştü. Önceleri bu sokaktan korkup çekinerek geçerdi. Belki de bu yüzden bu listeyi görmemişti. Yıllar geçip, hayat gözlerinde gerçek anlamını kaybedince bütün bu yaşadıkları da unutulup gitmişti. Artık hiçbir endişe duymadan bu sokaktan geçip gidiyordu. Aranmakta olan katillerin duvara asılmış fotoğrafları arasında kendi fotoğrafını gördüğünde farkında olmadan sevindi. Her şeyi unutarak heyecanla kendi fotoğrafını seyretmeye başladı.  Bu fotoğrafı ne zaman çektirdiğini hatırlamıyordu. Sanki bu fotoğrafı, kendisinden habersiz, katil olduğunu ispat etmek için çekmişlerdi.  Gözler yerinden fırlayacakmış gibi sinirle bakmaktadır. Kazınmış saçlarını, yanıp kararmış yüzünü, sinirden gerilmiş alnındaki düğümü görenler onun bir katil olduğuna asla şüphe duymazlardı. Onun yanında polis üniformalı bir genç de durup fotoğraflara bakmaktaydı. Bu polisin aniden yanında dikilmesinden şüpheleniyor ve içinden soğuk bir sızı geçiyor. Delikanlı, fotoğrafları tek tek inceleyip alttaki yazıları okuduktan sonra sıra onun fotoğrafına geliyor. Kalbi heyencanla atmaya başlıyor. Bir an kendine hâkim olamayıp bağıracağını veya koltuk değneklerini bırakıp kaçacağını ve bununla da her şeyin sonunun geleceğini düşünüyor. Farkında olmadan gözlerini kapatıyor ve bir hayli geçtikten sonra kendine geliyor. Kendisiyle yan yana durup fotoğraflara bakan bu sakat adamın yıllardır aranmakta olan azılı bir katil olduğu genç polisin aklından bile geçmiyor. Sonra polis çekip gidiyor. Üstünden ağır bir yük götürülmüş gibi rahat bir nefes alıyor ve iyi ki insanlar birbirinin zihnini, kalbini ve düşüncelerini okuyamıyor, diye seviniyor.

Demek ki onu hâlâ unutmamışlar ve hâlâ aramaktalar. O ise tamamen unutulduğunu düşünmekteydi. Öyleyse neden buna seviniyordu? Her an yakalanıp öldürülme tehlikesi hâlâ bulunmaktadır. O ise bunları bildiği halde seviniyor. Buna da seviniyorduysa demek ki unutulmanın ölümden daha korkunç olduğunu anlamıştı. Korkarak fotoğrafın altındaki yazıyı okudu. 1938 yılında doğmuştur. Azerbaycanlıdır, simsiyah saçları var. Burnu sivri, boyu uzundur. Yüzünde ve vücudunda hiçbir yara yoktur. Adam öldürmek suçundan idam cezasına mahkûm edilmiştir. Azılı bir katildir.

Ağlamaklı olduğundan yazılanların gerisini okuyamadı ve ağır ağır panodan uzaklaştı.

Ümitlerinin iyice tükendiği bir akşam, eve mektup yazdı. Ölümden kurtulduğunu, sağ olduğunu ve o zamandan beri uzak bir şehirde yaşadığını; görenlerin kendisini asla tanıyamayacağı kadar değiştiğini yazdı. Kaçak hayatı boyunca akla hayale gelmeyecek musibetlere düçar olduğunu, tramvay altında kalarak bir bacağını kaybettiğini ve artık koltuk değneklerine yaslanarak gezdiğini, sokaklarda dolaşmaktan bıktığını ve aslında yaşamayıp sadece ömür tüketmekte olduğunu yazdı. Tek isteğinin doğup büyüdüğü köye dönmek; ailesini ve çocuklarını gördükten sonra ölmek olduğunu da mektuba ilave etmişti. İki hafta sonra mektubuna cevap aldığında sevinçten uçacak gibi olmuştu. Zarfı ceketinin iç cebine koymuştu ve her adım başı düşeceğinden korkarak eliyle yoklamaktaydı. Şu anda bütün dünyada, onun için bu mektuptan daha kıymetli bir şey yoktu. Sakin bir köşeye çekilerek mektubu gönlünce okumak istiyordu. Yine de sakat olduğunu ve koltuk değneklerine olan ihtiyacını unutmuştu. Evinden ve ailesinden mektup aldığını herkesin bildiğini zannediyordu. Şimdi bu şehirde ondan daha mutlusu yoktu ve etraftakilerin, koltuk değneklerine yaslanarak neredeyse uçar gibi yürümekte olan perişan kılıklı bu adamın dert ve acıyla buruşmuş yüzündeki mutluluğa gıptayla baktığını düşünüyordu.

Denizin kenarında tenha bir yere çekildi. Titreyen elleriyle zarfı cebinden çıkardı, o tarafına bu tarafına baktı. Karısının el yazısıyla yazılan adres, ad, soyad ve posta kodu. Bütün vücudunu ateş sarmıştı.

Karısı ile daha önce hiç mektuplaşmamıştı. Sadece kızları doğduğunda hastanedeyden karısı ile mektuplaşmıştı. Daha doğrusu, o, hastaneye götürdüğü yiyeceklerin arasına birkaç satır karalayıp karısına ulaştırıyordu. Karısı yazdıklarını okuduktan sonra kâğıdın arka tarafına cevap yazarak görevlilerden birine verir ve boş kaplarla birlikte kendine gönderirdi. Bu mektupları değerli anı olarak saklıyorlardı. Bazı akşamlarda, eski günleri hatırlamak için bu mektupları çıkarıp okudukları da oluyordu. Zarfa baktıkça, karısının, gece çocukları uyuttuktan sonra oturup mektup yazdığını ve ertesi gün kimseye vermeden kendisinin, ilçe merkezine giderek bu zarfı postaya verdiğini gözlerinde canlandırıyor ve bu el kadar kâğıt parçasında karısının parmaklarının sıcaklığını duyuyordu.

Mektubu ne zaman açtığını ve okuyup bitirdiğini anlayamadı. Karısı evlenip yeni bir yuva kurduğunu ve geçmişi tamamen unuttuğunu yazıyordu. Ayrıca önceden yaşanan her şeyi çocuklardan sakladığını ve çocukların yeni kocasını baba olarak tanıdıklarını da bildiriyordu. En sonda ise bir daha mektup yazmamasını rica ediyordu. Çünkü geçmişin acı hatıralarını bir daha yadederek şimdiki huzurunu bozmak istemiyordu.  

Hayatı boyunca kimseden, bu kadar soğukkanlılıkla yazılmış bir mektup almamıştı.  Mektupta yazılanlara kesin olarak inanmak için tekar tekrar okudu. Oysaki okuduklarına asla inanamıyordu. Dikkatle mektubun bir o tarafına bir bu tarafına bakıyor, satırların arasında kıymetli bir şeyini kaybetmiş gibi arıyor, ama bulamıyordu. Bu mektuptaki noktalar bile birer kelime olup konuşmaktaydı. Okuyup bitirdikten sonra uzun süre kendine gelemedi. Bütün hasret ve ümitlerinin, arzu ve hayallerinin boş olduğunu anlamıştı. Korku ve tedirginlik içinde yaşadığı bu hayat, kendinden başka kimseye gerekmiyormuş. Demek ki karısının döktüğü o gözyaşları yalanmış, sahte ve kandırmacaymış. Yıllarca bir yerde yaşamalarına rağmen onu bir türlü tanıyamamış, nasıl birisi olduğunu bilememişti. O, ailesi olduğunu söylediğinde ve aile fotoğrafını çıkarıp gösterdiğinde arkadaşlarının neden kahkahayla gülüp onunla dalga geçtiklerini de şimdi anlıyordu. Öyleyse nasıl olmuştu da bu acı gerçeği şimdiye kadar anlayamamıştı?

Böyle olacağını bilseydi asla o cinayeti işlemezdi. Bu cinayeti işlemesinin sebebi, alçaklığa katlanamaması ve haysiyetini korumaya çalışmasıydı. Ah, bu haysiyet! Onun uğruna böyle bir cinayeti işlemeye değer miydi? Neden bir zamanlar haysiyetsiz yaşamayı aklından bile geçirmeyen bu adam, şimdi onun varlığından bile habersizdi? Neden o cinayeti işlerken, haysiyetinin rencide olduğunu düşünmüştü? Hem de başka bir şeyin değil, sırf haysiyetinin rencide olduğunu. Şimdi aradan yıllar geçtikten sonra bile bir zamanlar kendisini ölüme sürükleyen haysiyetin ne olduğunu bilmiyordu. Çünkü bu haysiyet denen şeyi kaybedeli uzun yıllar olmuştu. Kalbinden, varlığından çıkıp giden bu duygunun ne olduğunu bir türlü hatırlıyamıyordu. Şayet insan haysiyet duygusu olmadan da yaşayabiliyor ve haysiyetin ne olduğunu tamamen unutabiliyorsa o zaman haysiyet uğruna canından geçmeye gerek var mıydı?

Kendisi sağ olduğu halde öz yavrularına başkasının babalık yapmasına nasıl katlanırdı? Karısının onu bırakıp başkasıyla evlenmesi sadece kocalık haysiyetine değil babalık haysiyetine de dokunuyordu. Acaba karısı başka biriyle evlendiğinde bunu düşünmüş müydü? Birlikte yaşadıkları günleri, ikisi arasındaki acı tatlı hatıraları bir an bile hatırlamış mıydı? Buna inanası gelmiyordu. Hatırlasaydı, böyle yapmazdı. Hiç olmazsa çocuklarının hatırına bunu yapmazdı.

Babalık hakkını elinden almak ha?  Bu gerçeği, bu kan bağını insanın varlığından ayırmak mümkün müdür? Acaba çocukları ne yapıyor? Gerçek babalarını hatırlıyorlar mıydı? İdama gönderildiğinde büyüğü üç yaşında idi. Bu yaştaki çocuk her şeyi unutur muydu? Karısı, utanmadan çocukların yeni kocasını gerçek baba olarak tanıdığını yazıyor. Hiç olmazsa, bir anlık bile olsa yabancı bir adamın nasıl gerçek baba olabileceğini düşünmüyor. Gerçek babanın yapamadığını yabancı bir adamın nasıl yapacağı aklından bile geçmiyor. Hayır, bu yaşananlara inanamıyor. Çocukları üvey babalarını belki de gerçek babaları olarak biliyorlardı. O adam iyi bir insan olabilirdi ama gerçek babanın yerini tutamazdı ki. Çocukları başkasını gerçek baba olarak değil, ancak üvey baba gibi sevebilirlerdi.

Şimdi bütün bunları düşünmenin bir anlamı var mıydı? Her şey olup bittikten sonra ne derse desin bir faydası olmayacaktı. Bundan sonra bu konulara kafa yorması boşunaydı. İşte böyle! Yasalardan kaçması da boşunaymış meğer. Hakettiği cezayı almıştı oysaki. İdam cezası tam da ona göre bir ceza imiş. Keşke hiç kaçmasaydı. Olayların böyle gelişeceğini nereden bilebilirdi? Kaderin amansız oyunundan yenik çıkacağını hiç hesap etmemişti. Meğer her şey kaza ve kadere bağlıymış. Alın yazısından kaçmak akıl kârı değilmiş. O ise yaşayıp sonucunu görmeden bu gerçeğe inanmamıştı. Sürekli karşısına çıkan engellerden bir ders almamıştı. Gittiği yolun yanlışlığını, insanlardan ve kurallardan kaçıp kurtulmanın imkânsızlığını anlayamamıştı. Bunları şimdi idrak ediyordu. Keşke ta başından beri kaderine boyun eğseydi. Ne olursa olsun kadere teslim olmak en iyisiymiş. Kader, insanı istediği gibi yönetip gereken mecraya doğru sürükleyecekti. Yoksa bütün çabalar, bütün karşıkoymalar faydasızdı.

Mektup, onun zihnindeki her şeyi alt üst etmişti. Hayallerindeki mavi dumanlar içinde süslediği o uzak geçmişi, şu anda öğrenmiş olduğu bu gerçeklerden sonra bütün varlığından koparak uzaklaşmaktaydı. İçinde, onu bu dünyaya bağlayan her şeye karşı bir lakaytlık, bir soğukluk yeşermekteydi.

Bundan sonra kime ve neye inanacaktı? Ve ne için inanacaktı? Aldığı bu mektupla bütün ümitleri yerle bir olmuştu. Kendi akılsızlığına ve saflığına hayret ediyordu. Bu mektubu okuyuncaya kadar kalbinde karısının sadakatinden zerre kadar şüphe etmemiş, aksine onun, dünyanın en vefalı kadını olduğuna inanmıştı. Bu konuda biraz bile şüphesi olsaydı şimdi bu haber onu bu kadar sarsmazdı.

Her şeyini kaybeden bir adamı daha nelerin beklediğini bilmiyormuş. Acaba başına bundan sonra neler gelecekti? Başka kaybedecek bir şeyi daha var mıydı? İdam cezasına çarptırıldığı zaman her şeyini kaybettiğini düşünüyordu. Meğer her şeyini daha sonra kaybedecekmiş. Özgürlüğünün kısıtlanmasıyla her şey bitmiyormuş.  Nasıl oldu da bunu o zaman düşünemedi? Dünya, onun düşündüğü kadar basit değilmiş, aksine aklına getiremeyeceği kadar zor ve girift imiş. Olanları ve olacakları anlayıp ibret almak herkesin harcı değilmiş. Parıltısı göz kamaştıran gerçekler bile insanı kör edebilirmiş, aman Allahım!

Ailesine mektup yazmasaydı, belki de ümitlerine sığınarak iyi kötü yaşayıp gidecek, her şeyden habersiz, ömrünü tamamlayacaktı. Keşke bu ihtimali de düşünseydi. O mektubu yazmamamış olsaydı hiç olmazsa tatlı hayallere daldığı zamanlarda bile olsa mutlu olacaktı. Şimdi, o hayallerin verdiği mutluluktan bile mahrumdu. Ve aslında artık her şeyini kaybetmişti.

Aslında bu mektubu yazmak istemiyordu. Çünkü yıllarca her türlü zillete katlanmış ve günün birinde bunların hepsinin son bulacağını ümit ederek beklemişti. Olayların böyle gelişeceğini aklına bile getirmemişti. Şimdi, çocuklarının annesi olan bu kadınla onu bağlayan herhangi bir bağın olmadığına inanamıyordu. Acaba telefon açarak karısıyla konuşsa mıydı? Hiç olmazsa sesini duysaydı? Ses her şeyi ifade ederdi aslında. İnsanın söyleyemediği veya söylemek istemediği birçok şey, sesten anlaşılırdı. Ses, insanın içindeki her şeyi açık bir şekilde ifade ederdi. Belki de karısı hiç onunla konuşmak istemeyecekti. Belki telefonu başkasına, belki de kocasına açtıracaktı? Veya hiç telefona cevap veren olmayacaktı? O zaman söylemek istediği sözler de ebediyen içinde kalacaktı. Kimse onu duymayacak, duymak istemeyecekti. Öyleyse ne yapabilirdi?  Bu kadarı da olamazdı. Mektubuna cevap yazmışsa mutlaka telefona da çıkardı. Telefona çıkar ve mektupta anlatmaya çalıştıklarını telefonda bir daha yenilerdi. O zaman, hiç olmazsa ses tonundan karısının bu sözleri gerçekten mi yoksa öylesine mi söylediğini anlardı. Anlardı ve ona göre teselli bulurdu. Başka birisiyle evlenmesine rağmen karısının kendisini unutamadığını ve onunla birlikte geçirdiği yılları ömrünün en mutlu günleri olarak hatırladığını düşünüp teselli bulacaktı. Başka türlü olamazdı. Bu düşündüklerini, karısı mektuba yazmamıştı, telefonla konuşurlarsa belki yine de itiraf etmeyecekti. Ama ses tonu, sesinin titremesi her şeyi ortaya çıkaracaktı. Başka türlü düşünmeyi karısı, aklına bile getiremezdi, buna bütün kalbiyle inanmaktaydı.

 Hem karısı onu nasıl unutabilirdi ki? İki tane çocukları vardı. Çocukların yüzünde ve bütün hareketlerinde, her şeylerinde babalarından bir iz bulunmuyor muydu?  Hem karısı defalarca kızların ikisinin de babalarına çektiklerini, gözlerindeki benzerliğin ise çok şaşırtıcı olduğunu söylememiş miydi? Bu sözler doğru idiyse çocukların bütün hal ve hareketleri, konuşup gülmeleri, her an her dakika karısını geçmişe götürmeyecek miydi? Belki de her gece, yeni kocasıyla aynı yastığa baş koyduğunda kendisiyle birlikte geçirdikleri geceleri, ilk gençliğinde yaşadıklarını hatırlıyor ve geceler boyunca kocasının koynunda yatarken onu, yani ilk kocasını özleyip onun hayaliyle uyuyordur. Keşke bir defa bile olsa karısını görebileseydi, hiçbir şey konuşmadan yüz yüze dursalardı. O zaman onun yüzündeki ifadelerden her şeyi anlardı. Hayır, o karısının bu mektupta yazdıklarının hepsine inanamıyor ve gözlerinin önünde bir sahne canlanıyordu:

Perde açılır açılmaz büyük, orta halli bir oda görünüyor. Akşam vakti bir hayli geçmiştir. Odanın baş tarafındaki televizyonda çok da ilgi çekmeyen bir program gösterilmektedir. İki kız çocuğu, pencerenin önünde oturup ders çalışmaktadır. Karısı ise divanda oturmuş, bir şeyler dikiyor. Kocası ondan biraz ileride oturmuş televizyon seyretmektedir. Huzursuzluğu, televizyona bakmasına rağmen fikrinin başka yerde olduğu hissolunmaktadır.

Koca (Sinirle) – Bugün neredeydin?

Karısı (Başını kaldırmadan) – Bu ne biçim bir soru? Sen nereye gittiğimi bilmiyor muydun? Sana doktora gittiğimi söyle…

Koca – Zaten ben de bu yüzden soruyorum ya! Sen bugün doktora gitmedin.

Karısı (İrkiliyor ve hemen kendini toplamaya çalışıyor) – Nasıl yani doktora gitmedim. Bunu sana kim söyledi?

Koca – Sen, benden bir şey saklamanın mümkün olmadığını bilmiyor musun?

Karısı – (Ne yapacağını bilemiyor, şaşkınlıkla) – Anlamıyorum, sen neden bahsediyorsun?

Koca (Yüksek sesle) – Numara yapmayı bırak!

Karısı (Sinirlenerek) – Ne biçim konuşuyorsun? (Dışarı çıkmak ister, ama kocası onun önünü keser.)

Koca – Nereye gidiyorsun? Kaçmakla kurtulacağını mı zannediyorsun?  Söyle bakalım, ondan mektup aldığını neden bana söylemedin?

Karısı (Susuyor).

Koca – Bu da yetmezmiş gibi cevap bile yazmışsın. Doktora gidiyorum, diye beni kandırarak şehre gidiyordun. Sanki ben şehre neden gittiğini bilmiyor muyum? Ondan mektup aldığını kimsenin bilmesini istemediğinden zarfı postaya kendin vermek istedin. Onun sırrını kapatmak istiyorsun.

Karısı (Biraz sakinleşerek) – Sen benim ona ne yazdığımı biliyor musun?

Koca – Önemli olan senin ona hangi cevabı verdiğin değil. Bunu sen de biliyorsun. Önemli olan senin benden bir şeyleri saklamandır. Hem de benden bir şey saklamanın zor olduğunu bildiğin halde.

Karısı – Sen hiçbir şeyi anlamıyorsun. Üstelik anlamak da istemiyorsun.

Koca – Benim neyi anlamam gerekiyor? Aynı yastığa baş koyuduğum karım, benim ekmeğimi yediği halde bana ihanet edebiliyorsa, benim anlamak istemediğim şey nedir o zaman?

Karısı – Ben hiçbir zaman sana ihanet etmedim.

Koca– (Sinirle köpürüyor) – Peki, bu yaptığın nedir öyleyse? Karısı – Lütfen, bir daha benimle böyle konuşma. Biz evlendiğimizde sen benim kocamın sağ olduğunu biliyordun.

Koca – Sağ olsa da farketmez, ölü olsa da. Kurşunlanarak idam cezası alan kimse kaçsa bile ortaya çıkamazdı.  Bu da yaşarken ölmek gibi bir şeydi.

Karısı – O, ölmedi, hâlâ hayattadır.

Koca (Karısının sol yanağına tokat atarak) – Kahpe!

Karısı (Sarsılarak dişlerini sıkıyor) – Ben sana bunu asla söylemedim. Hiç söylemeyi de düşünmemiştim. Hiçbir zaman sana saygıda kusur etmedim. Derdimi içime atmaya çalıştım. Ama şimdi, sen kendin beni buna zorladın. Sen onun bir tırnağı bile olamazsın, Tu senin yüzüne! (Çıkıyor).

Perde iniyor.

Bu olayın nasıl sonuçlanacağını hayalinde canlandırmaya çalışıyordu. Eğer o, iyi tanıdığı ve ayrılmak zorunda kaldığı karısı idiyse bu tartışmadan sonra çocuklarını da alarak bu evi terketmesi gerekirdi.

Mektubu bir daha okudu. Sayfanın sonlarında, tek cümle ile annesinin öldüğü yazılmıştı. Bu cümleyle kendi yalnızlığını ve kimsesizliğini hissetti. Nasıl olmuştu da bu kara haber gözlerinden kaçmıştı. Annesini düşünürken onun, gece gündüz pencere karşısında oturup yollara baktığını hayal ederdi. Bundan sonra, onun nefesi köydeki yüzü kıbleye dönük evlerinin duvarlarına değmeyecek, pencere önündeki küçük minderde oturduğu yer, ebediyen boş kalacaktı. Keşke annesi bütün bu dehşetli olaylar gerçekleşmeden önce ölmüş olsaydı. Hiç olmazsa onun yaşadıklarından haberi olmadan daha rahat, bu kadar dert ve kederle göçmezdi. Belki de erken ölüm onun için evlat acısı çekmekten daha hafif olurdu. Gençken kaybettiği büyük oğlunun acısı yetmezmiş gibi ikincinin derdi de eklenmiş oldu. Sanki evlat doğurmadı da kendine dert, bela doğurdu.

Ölmeden önce belki de günlerce yatağında kıvranmıştır. Gece gündüz yakın uzak kimselerin, kapısını açıp kendisini ziyaret edeceğini beklemiştir. Her sese, her kapı tıkırtısına irkilip kulak kesilip bakmış, heyecanlanmıştır.  Belki de kapısına kadar ulaşıp gerisi gelmeyen adım sesleri arasında oğlunun adım seslerini hayal etmiştir. Kim bilir, susuzluktan bo­ğazı kuruduğunda bir yudum su bile veren olmamıştır. Belki de aç ve susuz bir şekilde son nefesini vermiştir, zavallı kadın.  Karısı, annesinin ölümünü bu kadar soğukkanlılıkla yazdığına göre onun yanına gitmediği anlaşılmaktadır. Belki de kocasından çekinerek defnine bile gitmemiştir.

Sen şu kadere bak, annesinin defnine bile gidemedi. Her şey bir yana, öldüğünü bile zamanında öğrenemedi. Belki de ağlayıp gözyaşı döktüğü, mezarda bile olsa kadıncağıza malum olurdu. Belki o zaman mezarında bile olsa annesi, oğlunun hayatta olduğunu ve kendisi için ağlayıp yasını tuttuğunu hissederdi. Annesinin mezarını bile görmedi ve muhtemelen bundan sonra da göremeyecekti. 

Acaba annesini kimler defnetmişti? Kimlerin omzunda mezarlığa götürülmüş, kimlere yük olmuştu? Zavallının kemikleri kıyamete kadar sızlayacak, çürüyüp toprağa karışıncaya kadar ızdırap çekecekti. Bu dert, şimdi onu diğer sıkıntılarından daha fazla acıtıyordu. Çünkü annesini defnetmek onun evlatlık borcuydu ve bu borç, yegâne evladı olarak da onun omuzlarındaydı.  Şimdi, annesinin yabancıların omzunda, yabancıların elleriyle mezarlığa götürüldüğünü düşündükçe delirecek gibi oluyordu.

Annesi, günün birinde oğlu geri dönerse mezar taşına dokunarak döndüğünü bildirmesini, aksi takdirde mezarında rahat uyuyamayacağını söyleyerek vasiyet etmişti. Acaba annesi neden bu vasiyeti etmişti? Oğlunun, kurşunlanarak idama mahkûm edildiğini ve bu cezadan da şimdiye kadar kimsenin kurtulmadığını bilmiyor muydu? Belki de kadıncağızın içine bir şeyler doğduğu için böyle bir vasiyette bulunmuştu. Yoksa neden böyle vasiyet etmiş olabilirdi? Demek ki ölüme inanmak için her şeyi gözlerinle görmek gerekir. Ölüm göz önünde gerçekleşmeli, ölen kişinin kabri, son yatacak yeri olmalıdır. O ise bunlardan mahrum idi, çünkü kurşunlanarak idam cezasına mahkûm olmuştu.

Keşke hayatta olduğunu daha önce yazsaydı da zavallı kadın dünyadan göçerken bari oğlunun sağ olduğunu bilseydi. Oğlundan mektup almış olsaydı, belki de bir süre daha yaşayacak ve ömürden biraz daha zaman dileyip oğlunun yolunu bekleyecekti. Ömür denen şey öyle süratle geçmişti ki insan, yaşlanıp öleceğini aklından bile geçirememişti. İşte böyle! Annesi onun, yani sevdiği oğlunun ölümüne inanmadan dünyadan göçmüştü. Üstelik inanmadığını ispat etmek için böyle bir vasiyette bulunmuştu. Ama…Ama o annesinin bu vasiyetini hiçbir zaman yerine getiremeyecekti. Bu dehşetli düşünceyi zihninden uzaklaştırmaya çalışsa da içinde kendisinin de bilmediği bir ses, onu bu hükme inandırmak istiyordu.

O, mezarlıkta gece gündüz oğlunun hasreti ile annesinin eriyip çürümeye direnen kemiklerini gözlerinde canlandırdı. Annesi yüzünü yaş toprağa yaslayarak ayak sesleri arasından oğlunun tanıdık adımlarını seçmeye çalışıyordu. Fakat ayak sesleri onun mezarına yaklaşmadan geçip giderdi. Zamanla kabir taşını saran yeşil yosunlar büyüyüp yükselir, annesi ise gittikçe ümidini kaybetmeye başlardı. Yeşil yosunlar annesinin ad soyad, doğum ve ölüm tarihinin yazılmış olduğu levhayı de kapatırdı. Yıllar böylece geçerdi. Mezarın toprağında otlar yeşerip solardı. Bu mektupta, dünyanın çekilmekle bitip tükenmeyecek yükleri saklıydı.

Deniz kenarına indi, koltuk değneklerini yan yana bir tarafa koyarak hergün oturduğu taşın üstüne çöktü. Martılar sahilden uzaklaşmıştı ve uzakta nokta gibi görünmektelerdi. Köprü çok da kalabalık değildi. Sahilden bir hayli uzakta, bilinmeyen bir yük gemisi demir atmıştı ve onun dışında denizde başka bir hareketlilik yoktu.

Sular yavaş yavaş dalgalanıyor, deniz âdeta nefes alıyordu. O, nefes alan denizin sesinden, küçük, narin dalgaların fısıltısından ve uzakta bir nokta gibi beliren martıların ötüşlerinden başka bir şey duymuyordu. Denize ağır ağır karanlık çökmekteydi. Biraz sonra sahil, deniz, martılar ve sulara demir atmış olan bu yalnız gemi bile karanlığın arasında kaybolacaktı. Gözlerini, gittikçe daha da kararan sulara dikip duruyor ve kalkıp hiçbir yere gitmek istemiyordu. Demek ki böyle olacakmış!

Ah, neden sahile inenler dünyanın sonsuzluğunu bu kadar derinden hissediyordu? Neden dünyayı kaplayan suyun bir sınırı, nihayeti yoktu? Neden şu anda durduğu sahilin kara ile su arasındaki yegâne sınır olup buradan ötesinin tamamen suyla çevrildiğini düşünmektedir? Neden deniz tesellilere fırsat vermiyordu? Karanlık sularda yanıp sönen deniz fenerleri, neden gözlerini bu ışıklardan ayıramıyordu? Sanki bütün kaderi, ümit ve tesellileri denizin koynunda yanıp sönmekte olan bu ışıklardaydı. Ve bu ışıklar olmasaydı kim bilir daha neler olacaktı? İşte böyle! Kalbindeki o sıcak, ışıklı ümitlerin denizdeki uzak pırıltılar gibi sönüp gideceğine inanmak istemiyor. Denize karanlık çöküyor.

Aniden vücudunda, damarlarında o soğuk, amansız bakışların sızısını duydu ve sanki hemen görünmez bir el, onu geri çevirdi. Göyüşov! Sırtına yeni, yolculuk kıyafetine benzeyen bir elbise giyinmiş, koyu siyah renkli bir gözlük takmıştı. Gözlerinde öyle korkunç bir pırıltı vardı ki simsiyah gözlük camlarının arkasından bile farkediliyordu. Hiç ara vermeden sigarasını tüttürüyordu. Aman Allahım, kılık kıyafetini, dış görünüşünü tamamen değiştirmiş olan bu adamı nasıl tanıyabilmişti? Şimdiye kadar onu asla yanıltmayan duyguları bu gölgeye karşı bu kadar hassas idiyse kendisini bekleyen tehlikenin çok da uzakta olduğu söylenemezdi. Peki, neden yolculuk kıyafeti giymişti? Belki de bu giyimle onu kandırıp oyalamak istiyordur. Belki de hiç onun peşinde değildir, tamamen çekip gitmek için gara gelmiştir. Böyle olsaydı, ondan tamamen canını kurtarıp rahatlardı. Daha ne zamana kadar korku ve telaş içinde yaşayacaktı?  Artık bıkıp usanmıştı. Hayır, yolculuk kıyafeti giydiyse şühesiz çekip gidecekti. Ama kuytu bir köşeye çekilip onu izlemesi gerekiyordu. Gemiye binip gittiğini kendi gözleriyle görmeden rahat edemeyecekti. Gölgenin ortaya çıkmasıyla bütün düşünce ve hayallerinin donakalması ve ne yapacağına bir türlü karar verememesi onu çok korkutuyordu. Siyah gözlüklerinin arkasındaki gözlerin soğuk pırıltısında, insanın hafızasını dumanlandırıp hareketlerini kısıtlayan ve varlığını unutturan bilinmeyen bir sır, bir tılsım vardı. Bu bakışların kendine yöneldiğini hissedince bir anafordaymış gibi olduğu yerde dönüp duruyor, kaçıp kurtulacak gücü kendinde bulamıyordu. İliklerine kadar işleyen bakışların soğukluğundan kurtulmak için bağırıp feryat etmek istiyordu ama bunun bir faydasının olmayacağını, kimsenin yardımına koşmayacağını anlıyordu.

Bazen gölge, bakışlarını ondan çekerek başka bir tarafa baktığında, bunu hemen hissediyor ve gücü kuvveti yerine geliyordu.  Onu şaşırtan, sadece gölgenin yolculuk kıyafetinde olması değil, hem de geminin yola çıkacağı vakti gösteren levhayı takip etmesiydi. Hayır, gerçekten de çekip gideceğe benziyor, başka türlü olacak gibi değil. Baksana nasıl da gözlerini tabelaya dikip bakıyor. Şükürler olsun sana, ya Rabbim!  Kendi tesellisiyle avunamadan, gölgenin kendine doğru geldiğini hissetti. İçindeki ani dalganın etkisiyle kemikleri sızladı ve ne zaman yerinden kalkıp kalabalığa karıştığını bilemedi. İyi ki gar kalabalıktı, hemen izdihama karıştı. Şimdi, bu kalabalığı fırsat bilip kaçmak gerekirdi. Kalabalık dağıldıktan sonra kaçması zor olur, arka sokakların birinde önüne çıkarak işini bitirirdi. 

Eliyle cebini yokladı, bıçak yerindeydi. Biraz rahatladı. Bıçağın cebinde olması ona teselli verdi. Hiç olmazsa zor durumda işine yarar, bununla kendini savunurdu. Başını aşağı dikip meşgulmüş gibi görünse de sabredemiyor, gizlice gözlerini kaldırıp soğuk bakışların kendisine baktığı tarafı seyrediyordu. Gölge, az önceki yerinden uzaklaşarak bir yerlere çekilmişti. Ama vücudunda dolaşan soğuk bakışlardan çok da uzaklaşmayıp yakınlarda bir yerlerde olduğunu hissediyordu. Kargaşanın orta yerinde olduğu için kendini teselli etse de yerinde duramıyordu. Sanki bilinmeyen bir güç, onu içinden iterek buradan uzaklaştırmak istiyordu. İnsanları iterek bir anda köşeyi dönüp bütün gücüyle koşmaya başladı. Sanki gölgeden kaçmak için değil de kendine yetişmek için kendi peşinden koşuyordu. Vücuduna öyle bir güç hâkimdi ki sanki yürümüyor, uçuyordu. Sanki yürürken birileri ayağından tutup aşağı, toprağın altına doğru çekiyordu. Koştukça ayaklarına sarılan görünmez ellerin ağırlığını hissediyordu.

Bir köşeyi geçti, sonra bir köşe daha geride kaldı. Karşıdaki durağa yetişip durdu ve aceleyle çizgi boyunca sağa sola göz gezdirdi. Yaklaşmakta olan tramvayı gördüğünde rahatladı. O, buraya yetişinceye kadar iki dakika, belki de biraz fazla bir zamanı vardı. Bu kadar zamanda gölgenin gelip kendisine yetişeceğine inanmıyor, geri dönüp bakmaya da cesaret edemiyordu. Ama sırtını yakan o soğuk bakışları hissediyordu.

İki dakika, ona iki yıl kadar uzun geldi. Kapı açılır açılmaz içeri girdi. Şu tramvayın kapısı hemen kapanıverse! Ah, ne kadar da uzun sürdü! Gelip yetişmese iyidir!

Kapı ağır ağır kapandı, oturmaya fırsat bulamadan tramvay hareket etti. Düşmemek için koltuk değneğini bırakarak sırtı kendine dönük durmakta olan kadının belini kucakladı. Kadın hemen geri dönerek nefretle onun elini ittirdiyse de bir şey demedi, insanları yararak ilerledi. Zar zor arka koltuğa geçerek her zamanki yerine oturdu. Tramvayın camları buharlandığından dışarısı görünmüyordu. Buğulu camlara çocuk parmaklarıyla çeşitli şeyler yazılmış, kuş ve hayvan resimleri çizilmişti.

Bir zamanlar, içip sarhoş olduğunda, eski hatıralarının anısıyla ısınmak için tramvaya biner, şimdiki koltuğuna oturarak saatler boyunca şehri dolaşırdı. Bacağı kesildikten sonra ne zaman bir tramvay görse tüyleri diken diken oluyordu. O dehşetli olayı hatırlamamak için mümkün oldukça tramvaydan uzak dururdu. Trmvaya binmeye devam ederse günün birinde sağ bacağını da feda edeceği ve tamamen kötürüm olacağı içine doğmuştu. Şimdiyse gölgeyi görür görmez kaçıp durağa yetişmiş ve korkusunu unutarak tramvaya binmişti. Sırtını koltuğun yumuşak yerine yaslamıştı. Sabahtan beri soğukta durduğundan titreyen vücudu içerideki ılık havanın etkisiyle gevşiyor ve bütün üşümesi geçip gidiyordu. Gittikçe hafiflediğini hissediyor ve yorgunlukla birlikte vücudunu bir mahmurluk sarıyordu.

Tramvay, gittikçe hızını artırıyordu. Raylara sürten tekerlek tıkırtısından başka bir ses duyulmuyordu. Bindiği sırada tramvayda olanların hepsi inmiş, içeride bir tek o kalmıştı. Bir anda, tramvayda yalnızken çok huzursuz olduğunu farketti. Muhtemelen sürücü de ona dikkat etmemişti, yoksa kim olduğunu kılık kıyafetine bakarak anlar ve hemen tramvayı durdurup zorla indirirdi. Ama tramvay duraklara, duraklarda artmakta olan yolculara aldırmadan çekip gitmekteydi. Yolun iki tarafındaki manzaraların hiçbiri ona tanıdık değildi. Bu taraflara bir defa bile gelmemişti. Bir az önce sürücünün onu zorla indireceğinden korkuyordu, şimdi de tramvayın nereye gitttiğini bilmediği için korkuyor ve aklına bin bir türlü düşünce geliyordu. Aniden ayağa kalkarak ilerideki durakların birinde tramvayı durdurup inmek için kapıya yaklaştı. Ve durağa yaklaştığında yavaşça şoför kabininin kapısını tıklattı. Ama içeride yolcu olduğunu tamamen unutmuş gibi sürücü hiç ona bakmadı. Cama bir daha, bir daha vurdu, ama hiçbir şey değişmedi. Sonra cebinden çıkardığı bozuk parayla kabinin camına vurarak “Dur, dur!” diye bağırmaya başladı.

Tramvay hızını daha da artırmıştı. O ise ara vermeden bağırıyordu:

– Dur diyorum sana, dur! Birden sürücünün yüzünü gördü.

Göyüşov! Aman Allahım!

O idi, ta kendisiydi.

Sanki damarlarında kanı donmuştu.

Tramvay ise önceki hızıyla ilerlemekteydi. Şimdi kendini nasıl kuraracaktı? Buradan kaçıp kurtulmasına ümit var mıydı? Allah’a tevekkül ederek pencereden atlasa mıydı? Hayır, hayır, buradan sağ salim kurtulmayı ümit etmek bile akılsızca bir işti. Peki, o zaman ne yapacak? Böyle durup beklemekle de eline bir şey geçmeyecekti. Zaman geçmektedir, beklemeye gelmez. Aniden dikiz aynasında Göyüşov’la göz göze geldi.

– Aman Allahım!

Kendi sesiyle irkilip uyandı. Bindiğinden beri tramvayın arka koltuğunda yığılıp kalmıştı. Bütün gün boyunca garda dolaşmaktan soğuyup donmuş vücudu içerideki sıcak havanın etkisiyle rehavete kapılmış ve kendisi de farkında olmadan uyumuştu. Etrafındakiler şaşkınlıkla kendisini seyrediyorlardı. O ise bağırdığı için kendine yönelen bakışları, etrafındakileri görmüyordu. Bu şehir, yıllardır etraftakilerin kendisine dikilen bakışlarına onu alıştırmıştı. Gördüğü rüyanın etkisiyle bütün vücudu titriyor, kendini bir türlü toparlayamıyordu.

 Kendine gelir gelmez yeniden limana dönmeyi düşündü. Bir yerlerde oyalanırken, yıllardan beri beklediği kişinin gemiden inerek kendisini arayıp bulamadan geri döneceğinden korkuyordu. Sabahtan beri epey zaman geçmiş, muhtemelen gölge de artık çekip gitmişti.

 Acaba neden o gölgeden bu kadar korkuyordu? Oysaki ölüm hükmü verildiğinde bile bu kadar endişelenmemişti. Belki de gölge, limana onu takip etmek için gelmemişti. Giyim kuşamından yolculuğa çıkan birisine benzemiyor muydu? Peki, öyleyse neden insanların arasında dikkatlice kendine doğru yürüyordu? Neden bu mevsimde gözlerine koyu siyah camlı güneş gözlüğü takmıştı? Onu neden takip ediyordu? Belki de onu şaşırtmak istiyordu? Belki de yolculuğa çıkmadan önce onunla yüzleşmek, her şeye son vererek ayrılmak istiyordu? Şayet çekinip saklanmadan ona doğru gelseydi belki de farkında olmadan bu tarafa doğru yürüdüğünü düşünürdü. Ama gölge, çok uzaktayken bile bu tarafı gözetliyor, onun hareketlerini izliyordu. Kendisine doğru gelirken bile kalabalıkta farkedilmemeye, kimseye görünmemeye çalışıyordu. Gölgenin bu muamma dolu gelişi nasıl açıklanabilirdi? Hayır, her durumda, limana dönmesi gerekecekti. Ne olursa olsun yine de limanda oturup bekleyecek ve gidip gelen gemileri takip edecekti.

Limana yakın durakların birinde tramvaydan indi. Biraz daha toparlanmasına rağmen hâlâ gördüğü rüyanın etkisindeydi. Bilmediği bir şeyler, yürüyüp hareket etmesine engel oluyordu. Limanda yeniden Göyüşov’la karşılaşmaktan ve az önce rüyasında gördüğü sahnenin bu sefer gerçekleşmesinden korkuyordu.

Belki de bu heyecan ve telaşı boşunaydı, gözleri onu şaşırtıyordu. Gölge gibi arkasından takip eden Göyüşov değil, tanımadığı, tamamen yabancı birisi idi. Ama hayır, bu olamazdı. Üstüne hangi kıyafeti giyinirse giyinsin, gözüne hangi gözlüğü takarsa taksın bin kişinin arasında bile olsa onu tanırdı. Hem onu kendi eliyle öldürmemiş miydi? Yarasından akan kanın yerdeki kolundan biraz ötede küçük bir gölcük oluşturduğunu hâlâ hatırlamaktaydı. Hatta kanın mide bulandırıcı kokusunu şimdi bile hatırlıyordu. Her defasında o olayı hatırlar hatırlamaz bu kan kokusunu hisseder, ödü ağzına gelirdi. İş böyle olunca onun ölüp ölmediği konusunda şüpheye yer kalmıyordu.  Aldığı o yaradan sonra ölmeyip sağ kalsaydı zaten bunu sonraki günlerde, özellikle de mahkeme sürecindeyken bilirdi. Mahkeme sırasında onun bir insanı öldürüğünü, en ince ayrıntısına kadar defalarca tasvir ettiklerini kesin olarak hatırlamaktaydı. Zaten Göyüşov ölmeseydi o, asla bu kadar ağır bir cezaya mahkûm edilmezdi. En fazla on beş yıl hapis cezası verirlerdi. Kurşunlanarak idam cezası kolay kolay verilmez. Ortada gerçekleşen bir ölüm olmasaydı kurşunlanarak idam cezasına mahkûm edilmezdi. Bu şüphe ve üzülmeler abesti.  

Peki, o zaman bu siyah gölge de neyin nesiydi? Belki de karabasan görüyordu, gerçekte böyle bir şey yoktu? Mademki gece gündüz zihni ölümü düşünmekle meşguldü, gölgenin bir karabasan olması da mümkündü. Peki, ona ölümü hatırlatan neydi? Her şey unutulmamış mıydı? Hafızasında sürekli döndürerek her şeyi eskitmemiş miydi? Neden sürekli ölümü hatırlıyordu? Belki ölümle bu gölge arasında bir bağ vardı ve ölümü hatırlamasının sebebi de bu gölgenin bir anda ortaya çıkmasıydı? Yoksa ölüm zamanı gelmişti ve gölge de bunun için mi ortaya çıkmıştı? Peki, öyleyse bu korku, bu endişe nedendi? Çekilen bunca acı ve sarsıntıdan sonra insan ölümden mi korkacaktı?

Az önce düşe kalka, koşuşturarak geldiği yoldan acele etmeden geri dönüyordu. Yok, hayır, gölgeden kaçarak kurtulamayacaktı. Gölge sürekli onu izliyor. Hem de öyle dikkatle takip ediyor ki asla ondan kurtulamıyor. Ne tarafa gitse yerden bitmiş gibi karşısına dikiliyor. Geceleri rüyalarına girerek sabaha kadar ona acı çektiriyor. Deniz kenarındaki bu limana kadar gelip çıkacağını aklına bile getiremezdi. Hayır, onun, bu limandan ayrı yaşaması imkânsızdır.  Acaba gölgeyi öldürse mi? Ah, yine mi ölüm? Amansız, gizemli ölüm! Peki, bu dilenci hayatını bile ona çok görürlerse o zaman ne yapması gerekecek, yakasını hangi yolla ondan kurtaracaktı? Tek çare yine ölümdür. Hayal gibi bir saniyede yüz defa yer değiştiren bu gölgeyi nasıl öldürecekti ve öldürdüğünde her şey bitecek miydi? Zamanında Gö­yüşov’u öldürmemiş miydi? İşte, ruhu mu yoksa gölgesi mi her neyse bu yabancı şehirde sürekli onu izliyordu. Oturup beklemekle bir şey değişmeyecekti, gölgeden kurtulmak için düşünüp taşınmalı, bir çözüm bulmalıydı.

Ne kadar düşünse de öldürmekten başka bir çıkış yolu göremiyordu. San­ki kader onu, garezine, sürekli olarak ölüme, cinayete ve kana sürüklüyordu. Ama öldürmek bu kadar kolay bir iş miydi? Gölgenin onu takip ettiğini bildiği halde insanların en kalabalık yerinde bunu gerçekleştirebilecek miydi? Peki, o zaman ne yapması gerekirdi? Acaba gölgeyi kandırarak tenha bir köşeye götürse, cebindeki bıçakla onu öldürse ve böylece her şey sona erse.

Limana biraz yaklaşınca durdu. Uzaktan, limandaki binanın kemerli kümbetini uzun süre gözden geçirdi ve sonra dönüp ağır ağır gitti. Sabaha kadar sabredip beklemek ve her şeyi son bir kez daha düşünmek istiyordu.

XIV. Bölüm

 

Ertesi gün erkenden limanda, her zamanki yerinde oturmuştu. Akşamdan bıçağın keskinliğini kontrol etmiş, sonra yeniden beze sarıp pantolonunun arka cebinde saklamıştı. Kararı kesindi. Mutlaka gölgeyi öldürmesi gerekirdi. Bunu yapmadığı sürece rahat yüzü görmeyecekti. Çünkü gölge ortaya çıktığından beri bütün zihni yalnız onunla meşguldü, başka hiçbir şey düşünemiyordu. Hava fırtınalı olduğu için denizde gemi yoktu. Neredeyse gök kubbeye kadar yükselen dalgalar, denizin karşı tarafı ile bu tarafı arasında sulardan duvar örerek yolları kapatmıştı. Kim bilir,  fırtına ne zaman dinecek, sular ne zaman durulup denizin öbür tarafındaki gemiler sahile yöneleceklerdi?  O gün sabahtan akşama kadar limandan ayrılmadı, ama gölge ortalarda yoktu. Ertesi gün de yine aynı şekilde oturup bekledi, ama değişen bir şey olmadı. Sanki gölge onun düşüncelerinden haberdardı ve bu sebeple saklanıyor, ortalarda görünmüyordu.  Sonra günler birbirini takip etti.

Bir sabah, yine sahilde oturup gözlerini sulara dikmişti. O gün limanda da acayip bir hareketlilik vardı. Uzun zamandan beri ara vermeden esmekte olan rüzgâr dinmiş, deniz sakinleşmiş ve gemiler denize açılmışlardı. Birkaç günden sonra ilk defa gemiler sahile yöneliyordu. Bir gemi sahile yaklaştıkça hızını azaltıyor, ağır ağır yüzüyordu. Köprüyle sahil arasında bekleyen insanlar, gittikçe artan bir heyecanla gemiye doğru can atıyorlardı. Sabredemeyip oturduğu yerden kalktı. Nihayet, gemi köprüye yanaşarak durdu ve ne zamandan beri kabinlerinden çıkıp güverteye doluşan yolcular sabırsızlıkla inmeye başladılar. İlerleyerek gemidekileri karşılayan insanlara karıştılar. Yolcular köprüye çıktıkça tek tek onları gözden geçiriyordu. Yıllardır beklediği kişiyi kaçırmamak için dikkatle bakıyordu. Bazen, çehresi tanıdık birine benzeyen yüzleri gördüğünde bir anlığına irkiliyor, ama hemen kendini toplayarak biraz daha dikkatle yolcuları izlemeye başlıyordu. O, bekledikleri yolcularla buluşup köprüden uzaklaşan insanların arkasından bakamıyordu. Sinirleri geriliyor, kalbi, bilinmeyen heyecan verici bir olayın arefesindeymiş gibi heyecanla çarpıyor, ne olacağını öğrenmek için sabrı yetmiyordu.

İşte, bu da ağır ağır köprüye çıkan son yolcu. Ve artık gemiyle köprüyü birleştiren tahta merdivenleri de kaldırıyorlar. İşte bu kadar. Günlerden beri beklediği bu gemi de böylece gelmiş oldu.

Toparlanıp etrafına baktığında köprüde kendinden başka kimsenin olmadığını görüyor. Geri dönerek ağır adımlarla köprüden ayrılıyor. Acaba, daha ne zamana kadar bütün ümitlerini bağlayıp beklediği bu kişiden haber çıkmayacak? Ne zamana kadar sahilde durup mavi sulardan imdat bekleyecek? Ne zamana kadar deniz inat edecek, susacak, susacaktı? Oysaki artık sabredip katlanamıyordu.

Ahşap banklara çökerken insanların arasındaki gölgeyi hemen farketti ve bir anda içi ürperdi. Aman Allahım, nasıl oldu da bu kadar karışıklıkta gölgenin varlığını hemen hissetti? Oysaki hiç o tarafa bakmak bile istememişti. İstemiyorduysa peki neden? Onun varlığını farkettiği anda damarlarındaki kanın akışı neden hızlandı? Sanki uykudaydı, birileri sarsarak onu uyandırdı. Kim uyandırdı acaba?

Göyüşov, aynı şekilde insanların arasında saklanarak, sürekli yer değiştirerek onu izliyordu. Sanki onu oturduğu yerde tutmak, koltuk değneklerini çalmak için fırsat kolluyordu. Farkında olmadan bir elini koltuk değneklerine uzattı. Günlerdir düşündüğü her şey zihninde alt üst olmuştu. Bir şeyleri hatırlamak için zihnini kurcalıyor, ama bu, bir işe yaramıyordu. Her şey bir tarafa, o kendini, kim olduğunu bile unutmuştu.

Aman Allahım,  ona nasıl yaklaşacaktı? Bu kadar insanın arasındayken bile bu gözlerin soğuk ışığına katlanamazken, bu bakışlarla karşılaşmaya gücü yeter miydi? Gölgeyi öldürmek, hem de şehrin kalabalık olmayan bir yerine götürüp öldürmek nasıl da boş bir düşünceymiş. Her şeyi defalarca ölçüp biçtiği bugünlerde neden bunu düşünememişti? Geçen hafta limandayken gördüğü giysiler üstündeydi. Gözlerine, yine siyah bir gözlük takmıştı.

Yavaş yavaş ayağa kalktı. Kalkarken yan gözle gölgeyi izliyor, kendine doğru baktığını veya gelip gelmediğini öğrenmeye çalışıyordu. Onun ayağa kalkmasıyla birlikte gölge de yerini değiştirdi ve insanların arasına saklanarak bir yerlere kayboldu.  Hafızası bütün yabancı ses ve düşünceleri karıştırmaktaydı.  Kaçmak ve o gözlerin korkunç ışıltısından saklanmaktan başka hiçbir şey düşünemiyordu. Aceleyle limandaki merdivenleri tırmanarak yüksek, kemerli binanın bekleme salonuna girdi. İçerisi de dışarısı gibi kalabalıktı. Bu onu biraz teselli etse de içeride durup bekleyemezdi. O soğuk ışığı sırtında hissettiği sürece burada duramazdı. Acilen kaçıp bir yerlere saklanmazsa kalbi parçalanacaktı.  

Hızlı adımlarla merdivenlerden indi, limanın karşısındaki meydana çıktı. Asfalt, gece gündüz çiseleyen yağmurdan parlamaktaydı. Sabahtan beri bu yağmurun altında oturmasına rağmen kıyafetlerinin ıslak olduğunu hissetmemişti. Gemiden inen yolcularla ilgilenirken kendini bile unutmuştu. Yağmurdan ıslanıp kayganlaşan asfaltta hızla hareket etmekteydi. Geri dönüp bakmaya korkuyordu. Herhangi bir hareketiyle gölgeyi şüphelendirmek istemiyordu. Böyle yaptığı takdirde kaçıp gizlenmesinin zor olacağını biliyordu. Limanın karşısındaki geniş asfalt meydanı geçerek parka girdi. Hem gölgeyi şüphelendirmemek hem de ne tarafa yöneleceğine karar verebilmek için mümkün olduğu kadar serbest ve emin bir şekilde hareket etmek istiyordu. Çünkü bu yürüyüşle çok uzaklaşamayacaktı, en iyisi uygun bir yer bulup saklanmaktı.

Parkı geçtikten sonra tramvay yolu başlıyordu. Geçen defa burada tramvaya binerek canını güç bela kurtarmıştı. Şimdiyse şanssızlıktan tramvay da görünmüyordu. Zaman kaybetmemek için yol boyunca yürümeye başladı. Bu yol, şehrin dışına, yılın bu mevsiminde gidiş gelişin seyrek olduğu kayalığa götürüyordu. Yol boyunca fırsat bulursa karşısına çıkan ilk durakta tramvaya biner ve bu şekilde tehlikeyi atlatırdı. Bunu yapamasa bile her yerini avcunun içi gibi bildiği bu şehrin bir yerine saklanırdı. Ama bunu yapabilmesi için hızla yürümesi gerekirdi.

Göyüşov’un, peşinden gelmekte olduğunu, sırtını delip geçen bakışlarından anlıyordu. Bu bakışlar kemiklerini sızlatsa da gölgeyi şüphelendirmemek için geri dönüp bakmıyordu. Gölgenin de kendisini açıktan açığa değil, şüphelendirmekten çekindiği için gizlenerek takip ettiğini hissediyordu.

İşte, parkı da geride bırakıyor. On iki katlı yüksek binayı geçiyor. Şimdi de tramvay hattı boyunca ilerlemesi gerekiyor. Bu yol uzundu, ama doğruca şehir kenarına götürürdü ve burada yeni yapılmış olan bahçede şu anda kimseler olmazdı. Bahçe, sahildeki kayalıklara kadar uzanıyordu ve denize kadar da her tarafı ağaçlarla doluydu. Oraya kadar gidebilseydi tehlikeyi atlattığından emin olurdu. Hava sisli olduğundan tramvay hattının geçtiği yol boyunca kimseler görünmüyordu. Sokakta kimsenin olmaması onu korkutuyor ve sırtına saplanan soğuk ışığın etkisiyle vücudu sızlıyordu.

Tramvaylar arka arkaya sıralanıp elektrik kesintisi veya başka bir sebeple hareket etmeden beklemektelerdi. Hava yağmurlu olduğundan insanlar da tramvayların içinde oturup bekliyorlardı. Son defa, gölge onu limanda takip ederken de hava böyle sisliydi, o zaman da kaçarak tramvaya binmiş, içerideki sıcak havanın etkisiyle uyuyakalıp korkunç bir rüya görmüştü. Acaba kendisi de bu tramvaylardan birine binse ve sürücüye yaklaşarak kapıları kapatmasını rica etseydi. Böylece her şey çözülmüş olurdu. Tam bunları düşündüğü sırada tramvaylar hareket etmeye başladı. Koşup yetişmek istedi ama artık çok geçti. Ani olarak dönüp arkasına baktı. Gölge uzakta, yol kenarındaki direklerin arkasına saklanarak yavaş yavaş hareket ediyordu. Yolun öbür tarafına geçti.

İçerisinde büyük bir nefret çağlıyordu. Bu nefret, geçip giden olayları hafızasında tazeliyor, onu, her şeyi yeniden düşünmeye zorluyordu. Tramvay hattı boyunca gidiyordu. Artık şehrin çok katlı binaları geride kalmıştı. Yol, alçak, tek katlı müstakil evlerin arasından geçiyordu. Geri dönüp bakmasa bile gölgenin peşinden geldiğini ve adım adım kendisini takip ettiğini bütün varlığıyla hissediyordu.

İşte, tramvay, güzergâhı boyunca dolaşarak geri dönüyor. Bundan sonra yol tükeniyor, burada ev de yoktur. Tramvay yolundan biraz uzaktaki evlere doğru sarı, dar bir patika uzanmaktadır. Bu patika, evlerin arasından geçerek deniz sahiline ve çıplak kayaklıklara doğru devam etmektedir.

Göyüşov’un arkadan geldiğini bütün varlığıyla hissediyor. Aceleyle patikadan yukarı doğru çıkmaya başlıyor. Limandan buraya kadarki uzun yolda nefes almadan geldiği için takati kesilmiştir, kesik bacağı ve eklemleri sızlamaktadır. Ama vücudunda asla yorgunluk hissetmiyor. Kaçıp bir tarafa saklanmaktan başka bir şey aklına gelmiyor. Yokuşu tırmanırken ara sıra durup nefes alıyor ve gölgenin arkasından gelip gelmediğinden emin olmak istiyor. Şimdi sırtını sızlatan soğuk ışıkla birlikte kimsesizlik de onu korkutmaktadır. Limandaki kalabalıktan koparak bu tenha yere gelip çıktığına bin kere pişmandır.

İşte, tepenin üstüne vardı. Denizin sesini, kayalara çarpan dalgaların şırıltısını açıkça duyuyor. Bundan sonra, ta denize kadar yokuş aşağı hareket etmesi gerekiyor. Tepenin üstünde bir an durarak gölgenin hâlâ kendini seyrettiğinden emin olduktan sonra patikadan aşağı doğru inmeye başlıyor ve birkaç adım yürüdükten sonra evler görünmez oluyor. Koltuk değnekleriyle aşağı doğru inmek zor olduğundan yavaş hareket ediyor. Ayağı azıcık kayarsa uçurumun dibine yuvarlanacağını ve yuvarlandığı takdirde buradan sağ kurtulamayacağını biliyor. İyi ki gölge daha uzaktadır, bu yüzden acele etmeden yavaşça iniyor.

Yokuş boyunca, toprağa saplanmış taşlara yaslanarak adım adım yürüyor. Yol tehlikeli olsa da korkmuyor. Daha çok gölgeden korkmaktadır ve yokuş aşağı inerken gölgenin arkadan geldiğini ve o soğuk gözlerin pırıltısını hissetmiyor. Geri dönerek geldiği yolları yeniden gözden geçirmeyi, gölgenin kendisini takip edip etmediğini kesinleştirmek istiyor. Ama birden sırtında o soğuk gözlerin amansız ışığını hissediyor. Gölgenin tepenin üstünde olduğunu ve onu ürkütmemek için şimdilik aşağı inmeyip biraz uzaklaşmasını ve uzaktan kendisini daha rahat izlemek istediğini anlıyor. Galiba o, müsait bir yerde başına dikilmek ve hesap sormak istiyor.

Gölgenin peşinden geldiğini hissedince ona yeni bir kuvvet geliyor ve hızla tepeden aşağıya iniyor. Aşağı indikçe yokuş düzleşmeye başlıyor, biraz daha inerse tamamen bitecek ve sahil boyunca devam eden kayalıklar başlayacaktı. Keşke şehir dışına çıkmasaydı, her zamanki gibi limandaki kalabalığa karışarak kaybolurdu. Şimdi, şehrin dışında, kimsenin uğramadığı bu yerde kim ona yardım edecek, kime sığınacaktı? Yokuştan indikçe kendini toparlamaya ve serinkanlılıkla son anda ne yapacağına karar vermeye çalışıyordu. Ama sırtına saplanan amansız ışık ona engel oluyor, bir türlü dikkatini toplayamıyordu. Patikayı kaybettiği için yürümesi zorlaşmıştı. Bacağı sakat olmasaydı taşlara tutunarak göz açıp kapayıncaya kadar bu sarp yokuştan inerdi. Ama koltuk değnekleriyle her an düşme tehlikesi yaşayarak neredeyse emekleyerek yürüyordu. Birden nasıl olduysa toprak, ayaklarının altından kaydı, düşmemek için hemen koltuk değneklerini bırakarak büyük bir taş parçasına tutundu. Koltuk değneklerinden biri ayağına takılıp kaldı, öbürü ise ses çıkararak dere boyunca aşağı doğru yuvarlandı.

Dengesini güç bela koruyarak ayak bastığı yerin sağlamlığından emin olurken bir insanın nasıl bu kadar bahtsız olabileceğini düşündü. Neden olacaklardan, alın yazısından kaçıp kurtulmaya can atıyor? Hemen şimdi kayalıklardan yuvarlanarak mahvolacağını, bir adım ötesindeki ölümü görmüyor ama kendisini izleyen soğuk bakışların ışığıyla tir tir titriyor.

Kendine geldikten sonra zar zor deniz sahiline inerek büyük bir kaya parçasına yaslandı. Artık bir adım bile atmaya takati kalmamıştı. Ne olursa olsun! Demek ki buraya kadarmış!

Rüzgâr, dalgaları kıyıya sürüklüyor, kayalara çırparak geri götürüyordu. Ama o, denizin sesini duymuyor, yüzüne sıçrayan suyun soğukluğunu hissetmiyordu. Sanki deniz kıyısında bulunduğundan da habersizdi. Gölgenin yokuşu inerek kendine yaklaştığını hissetti. Kayaların arasında öyle bir yerde durmuştu ki iki adım ötesine varıncaya kadar kimse onu göremezdi.  Nefesini tutarak gölgenin ne zaman ortaya çıkacağını tahmin etmeye çalışıyordu. Eliyle bıçağını bir daha kontrol etti. Aslında yolculuk sırasında elini hiç bıçağın üstünden çekmemiş, korku dolu dakikalarında cebinden çıkararak hazır tutumuştu.

Dönüp arkasına bakmaya ve gölgenin gelip gelmediğini görmeye cesareti yoktu. Aynen az önce yaptığı gibi sırtını kayaya yaslayarak elini cebindeki bıçağın üstünden çekmeden gölgenin geleceği tarafı dinlemekteydi. Ama hiçbir ses yoktu. Kulakları hiçbir sesi, hatta rüzgârın sürükleyerek kayalara çarptığı dalgaların sesini bile algılamıyordu. Kendini dünyanın havasız bir yerinde hissediyordu. Sanki etrafındaki her şey, yeryüzü, gökler, aşağısı ve yukarısı, velhasıl her taraf boşluktu. Ne tarafa dönse karşısında boşluk vardı.

Koltuk değneğini, ani durumlarda savunma amaçlı kullanabilmek için uygun bir yere yaslamıştı. Dövüşmek zorunda kalırsa koltuk değneğinden başka bir silahı yoktu. Aslında koltuk değneğinin diğerini dereye düşürmeseydi durumu daha iyi olurdu. Tek değnekle savaşmak bir yana, hareket etmesi bile imkânsızdı.  Şimdi, sırtını yaslayıp sığındığı kayalık, bu yüzden daha güvenilir bir yerdi.

Başını kaldırıp baktığında gölgenin, onun hiç beklemediği bir yerden, karşı taraftan kendisine baktığını gördü. Farkında olmadan çığlık attı ve kendini kaybederek neredeyse geldiği yoldan geriye doğru koşmak istedi. Ama az önce yokuştan inerken koltuk değneğinin birini düşürdüğünü hatırladı ve buradan kaçabilmenin imkânsız olduğunu anladı.

Gölgenin parlayan gözlerinin ışığı siyah camlı gözlüklerinin arkasından bile onu korkuya düşürüyordu. Sanki gölge, gözleriyle, gözlerindeki soğuk ve ürkütücü parıltıyla onu esir etmek istiyordu. Bakışlarını gölgenin gözlerindeki bu ışıktan kaçırmaya çalışıyor, ama yapamıyor,  efsunlanmış gibi gözlerin cazibesinden kurtulamıyordu. Gölgenin ağzını, burnunu ve yüzünü hiç görmüyordu. Sanki bunların hiçbiri yokmuş gibi sadece gözlerini görüyordu ve bu gözler, Göyüşov’a mahsustu. Siyah camlar her ne kadar saklasa da o, bunların Göyüşov’un gözleri olduğunu bütün varlığıyla hissediyordu.

– Neden sürekli beni takip ediyorsun? Kendi sesine kendisi de şaşırdı, çünkü dili olduğunu ve konuşabildiğini unutmuştu.

Göyüşov:

– Seni öldürmek istiyorum, dedi. Yirmi yıl sonra duyduğu bu ses, Göyüşov’un ağzından çıkmadı, çünkü Göyüşov’un ağzı yoktu, gözlüğünün altından siyah, ince bıyıkları kıpırdıyordu.

– Neden? Neden beni öldürmek istiyorsun ki diye korkuyla sordu ve bütün vücudunun da titremekte olduğunu anladı.

– Çünkü senin ölmen gerekir!

– Neden ölmem gerekiyor ki? Benim ne suçum var?

– Sen beni öldürdün.

– Ama sen yaşıyorsun…

– Hayır, ben ölüyüm, seni öldürmek için dirildim.  Kurşunlanarak idam edileceğini sanıyordum, o zaman öteki dünyada sana hesap soracaktım, çok bekledim seni, ama sen gelmedin. Bu yüzden de dirilip seni öldürmeye geldim.

Ses, Göyüşov’un sesiydi. O, aslında bu sesi çoktan unutmuştu ve başka zaman olsaydı asla hatırlayamazdı. Ama şimdi nasıl olduysa hatırladı.

– Ama ben suçlu değilim ki! Neden beni öldürmek istiyorsun? Bu nasıl bir durumdu? Göyüşov’un gölgesi karşısında nasıl bu kadar acizleşebiliyordu? Acaba, nasıl oldu da bu ses onu esir etti?

– Sen mi suçsuzsun? Ne söylediğinin farkında mısın sen? İyi de suçsuz idiysen, neden sana idam cezası verdiler?

Beni çoktan unuttular. Bu saatten sonra kurşunlanarak idamı veya başkasını geç artık! Suçum olsaydı çoktan yakalamışlardı beni. Suçsuz olduğum için özgürüm işte. Acaba neden böyle ayrıntılı bilgi veriyor ki? Bütün bu sorgu, sual ne içindir? Gereksiz yere bilgi vermenin anlamı var mıydı?

– Sen buna özgürlük mü diyorsun?

– Tabii ki! Yoksa şüphen mi var?

– Ha-ha-haaa!

Aman Allahım, öyleyse kavuşmaya can attığı, yolunda ömür tükettiği özgürlük, peki o zaman, o neydi? Belki de ölümü seçseydi daha şerefli bir ömür yaşamış olurdu. Özgürlük denen şey bu ise, böyle bir hayat ise neden buna kavuşmaya can atıyordu? İn­san­lardan, yasalardan kaçmak özgürlük müydü? Belki de özgürlükmüş. Ama hayır, hayır! O, ölümden kaçmıştı, ölüme karşı özgürlüğünü kazanmıştı.

Sinirli bir şekilde:

– Benim ömrümden sana ne? Sen ölüsün, ben ise diriyim, dedi. Benden uzak dur, yoksa sonu kötü olur.

– Daha ne kadar kötü olabilir ki? Ölümden daha kötü ne var?

Acaba bu konuşma daha ne kadar sürecekti? Boşuna zaman harcamasına değer miydi?

– Sen gerçekten Göyüşov musun yoksa bana mı öyle geliyor? Bu soruyu şüpheden kurtulmak için sormuştu. Yoksa...

– Doğru bildin, Göyüşov’um. Beni unutmadığını biliyorum, zaten ölünceye kadar da unutamayacaksın.

– Sen benim bütün hayatımı mahv ettim. Ben seni nasıl unutabilirim?

– Sen kendin ettin, kendin buldun.

– Nasıl yani?

– Öyle işte, bütün hayatını sen kendin mahvettin, diyorum.

–Aradan bunca zaman geçtikten sonra bile suçunu kabullenmiyorsun. Seni boş yere öldürmediğimi anlamıyorsun.

– Sen beni öldürmemeliydin.

– Neden? O zaman seni kim öldürmeliydi?

– İlle de senin bu işi yapman gerekmiyordu. Zaten öldürüleceğimi biliyordum, aynı gün içime bile doğmuştu. Ama inanmıyordum, özellikle senin beni öldüreceğine inanmıyordum.

– Demek öldürüleceğini biliyordun, öyle mi?

– Evet, içime doğmuştu.

– Sen bunun ne anlama geldiğini biliyor musun? Bu, senin gerçekten de suçlu olduğun ve ölmen gerektiği anlamına geliyor.

– Hayır, yanılıyorsun, bu o anlama gelmiyor. Sadece, bazı şeylerin önceden insanın içine doğması anlamına geliyor. Öleceği içine doğar, ama buna inanmaz. Belki de insan, içine doğan bu ölüm düşüncesine inansa, başının çaresine bakar, engellemek için bir çözüm bulabilir. Göyüşov’un gölgesi, o kadar yumuşak konuşuyordu ki sanki başka birisine dönüşmüştü ve katiliyle değil, yakın bir arkadaşıyla konuşuyor gibiydi. İşin ilginç tarafı konuştukça, yıllardan beri içinde Göyüşov’a karşı beslediği bütün kin ve nefreti kaybolup gidiyordu. Birden gölge:

– Böyle tatlı tatlı sohbet ettiğime aldanma, seni öldüreceğim, dedi. Uzun zamandır seni öldürmek için fırsat kolluyorum. Her defasında da bir şekilde elimden kurtuluyorsun, ama artık bıçak kemiğe dayandı, bu sefer kaçıp kurtulamayacaksın.

Bu sözleri söyledikten sonra gölgenin gözleri siyah gözlüğün altından öyle bir parladı ki onun omuzları iki yana düştü. Ve farkında olmadan içindeki kin ve nefret yeniden kükreyip şaha kalktı. Gölgenin gözlerindeki soğuk ışık kemiklerine kadar işliyor, bütün varlığını sarsıyordu. Kaçmak istiyordu ama sanki efsunlanmış gibi donup yerinde kalmıştı. Bu kadar güçsüz ve aciz olduğu için kendinden nefret ediyordu. Sonra, gölgenin parmaklarının yavaş yavaş kendine doğru uzandığını farketti. Aman Allahım! Bütün bu yaşadıkları nasıl bir belaydı? Hangi suçu işlemişti, kimin bedduasına uğramıştı acaba?

Gölgenin parmakları yüzünde gezinmeye başlıyor. Parmaklar, bir şey arıyormuş gibi yüzünde dolaşamaya devam ediyor. Parmakların harareti o kadar sıcaktır ki şimdi gözlerdeki amansız soğukluğu çok da hissetmiyor. Sanki gölgenin gözlerindeki soğuk ışık, güç ve hararete dönüşerek parmaklarına akmaktadır.

Gölgenin iskelete dönmüş elleri yüzünde dolaştıkça nefes almakta zorlanıyor. Sanki bu eller, vücudundaki canlılığı çekip almak için onun yüzünde dolaşıyordu. Çünkü parmaklar, yüzünde dolaştıkça canı, bütün canlılığı vücudundan çekiliyordu. En dehşetlisi ise vücudundan çekilip çıkan bu canlılığı bütün varlığı ile görüp hissetmesiydi.

Gölgenin elleri gittikçe daha bir ihtiras ve şehvetle yüzünde dolaşıyordu ve bu parmaklardaki şehvet arttıkça onun nefesi tıkanıyor ve boğulacak gibi oluyordu. Canının boğazına dayandığını, azıcık gecikirse kurtulamayacağını hissediyordu. Ölümün korkunç gölgesi ani olarak zihninden geçti ve bu korkuyla tüyleri diken diken oldu. Bir anlığına ölümle gözgöze geldi. Sanki onu, gökyüzünün yedinci katına kaldırıp oradan başaşağı yere bıraktılar.

Aniden, deli bir istekle gölgenin gırtlağından tutarak bütün gücüyle sıkmaya başladı. Sabantan beri parmaklarını yüzünde gezdirerek ruhunu söküp almak isteyen gölge, bu karşı koymayı beklemediğinden bir an kendini kaybetse de hemen bütün gücünü toplayarak el ve ayaklarıyla mukavemet göstermeye başladı. Can havliyle gölgenin gırtlağına öyle sıkı sarılmıştı ki ne kadar çırpınsa da boğazını kurtaramıyordu.

Gölgenin gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Dili bir karış sarkarak ağzından dışarı çıkmış, yüzü kömür gibi kararmıştı. Gölge çırpındıkça parmakları onun gırtlağını daha fazla sıkıyor, sıktıkça da gölgenin direnci artıyordu. Vücudundaki bütün güç ve nefret birikerek ellerine doğru akmış, parmaklarına dolmuştu. Artık hiçbir güç onun parmaklarını gölgenin gırtlağından kurtaramazdı.

Aradan ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyordu. Epey sonra gölgenin gücünün tükendiğini ve takatinin kesildiğini hissetti. Artık onun kolları da gölgenin vücudunu tutmakta zorlanıyordu. Yine de parmaklarını gölgenin gırtlağından çekmeye korkuyor ve onu öldürdüğüne inanamıyordu. Gölgenin ağzının kenarlarından soğuk kanlar akarak elini ıslattığında parmakları kendiliğinde çözüldü ve ceset sırt üstü taşların üstüne düştü.

Omuzlarından ağır bir yük alınmış gibi rahat bir nefes aldı. Tepeyi inip sahile geldiğinden beri ilk defa üstüne başına şöyle bir baktı.

Suyun aşındırarak keskinleştirdiği kaya parçaları büyük hançer ağzına benziyordu. İnsan, bu azman hançer kayanın sahile can atan dalgaları sürükleyerek geri döndürdüğü ve hapisteki denizin de özgürlük hasretinde olduğu izlenimine kapılıyordu. 

Korkuyla cesede doğru döndü. Bir zamanlar Göyüşov’u öldürdüğünde cesedi toprakta nasıl yatıyorsa şimdi de öyle yatmaktaydı. Cesedin ağzının kenarlarından akan kan, kum tarafından emiliyordu. Hafızasının bir anda geri dönmesiyle irkildi. Bir an, Göyüşov’u hemen şimdi vurduğunu ve cesedin kanlar içinde çırpındığını zannetti. Biraz sonra onu tutuklayıp götüreceklerdi ve arkasından can sıkıcı mahkeme süreci ve soruşturmalar başlayacaktı.

Kalkıp yavaşça denize doğru indi. Gölgenin ağzından akan soğuk kan ellerine bulaşmıştı.  Ellerini yıkamak için koltuk değneğini bir tarafa koyarak diz üstü çöktü. Ne kadar yıkasa da ellerindeki kan temizlenmedi, leke olarak avcunun içinde ve parmaklarında kaldı. Bunun üzerine ellerini kumla ovarak yıkamayı denedi. Bunun da faydası olmadı ve kan temizlenmedi. Ne hikmetse, ellerinin içi, kan lekesinin sindiği yer soğuktan donmak üzereydi, sanki avcunda buz tutuyordu.

Arayıp diğer koltuk değneğini de buldu, geldiği yoldan geri dönmeye başladı. Hiçbir şey olmamış gibi çok rahat yürüyordu. Sanki her akşam yaptığı gibi sakince deniz sahilinden dönüyordu. Yüzünde az önceki heyecandan hiçbir eser yoktu.

Tepeye tırmandıktan sonra nefeslenmek için durdu. Sabahtan beri ayakta olduğunun ve artık iyice yorulduğunun ancak şimdi, tepenin üstündeyken farkına vardı. Biraz dinlenmek için yağmur sularının yıkayıp parlattığı büyük siyah kayanın üstüne çöktü. Kayalara çarpan dalgaların sesi buraya kadar ulaşıyordu. Bu ses, bir anlığına da olsa yaşadığı heyecanları unutturup sinirlerini yatıştırıyordu. Geldiği yoldan dereye doğru bakarken birden hayretten gözleri yuvasından fırlayacak gibi oldu: Gölge, deniz sahiline inerek ağzındaki kanı yıkamaktaydı. Elleri yanına düştü. Nasıl ayağa kalktığından ve tramvay durağına yetiştiğinden haberi olmadı. Aceleyle hat boyunca sağa sola bakındı. Görünürde tramvay olmadığından çamlığa doğru yürüdü. Aman Allahım! Bu başına gelenler neydi böyle? Bundan sonra bu gölge, hep böyle, sürekli onu izleyecek miydi? Ömrünün geri kalanı hep böyle işkenceyle mi geçecekti? Bir kurtuluş yolu yok muydu acaba?

Çam ağaçlarının arasından şehre doğru giderken bu zamana kadar yaşadıklarını düşünüyordu. En azından bin kere, milyon kere zihninden geçiriyor, bu olanların ve olacakların gerisinde kendisini nelerin beklediğini, kaderin bu ani dönüşlerinin insanı nereye sürüklediğini ve bütün yaratılmışların birbirine düşman kesilmesinin sırrını bir türlü çözemiyordu. Bu ışıklı dünyaya gelen binlerce insandan biri olduğu halde neden bütün hayatının sadece acı ve ızdırapla geçtiğini anlayamıyordu.

Yürürken, birilerinin ağaçların arkasına sinerek kendisini takip ettiğini hissetti. Alacakaranlıkta, çamlıkta, aniden ortaya çıkıp aniden kaybolan karartılardan her adımda irkiliyor, korkudan bağırmamak için kendini zor tutuyordu. Şimdi, gölgenin soğuk gözlerinin parıltısı farklı yerlerden geliyor, bu amansız bakışlardan kurtulmak için ne tarafa gideceğine karar veremiyordu. Ağaçlardan da korkmaktaydı. Ağaçların hareket ettiğini, topraktan koparak yürümek istediklerini zannediyordu. Bu soğuk ışıklarla kökünden kopup yürümek isteyen ağaçlar arasında sırlı bir bağ olduğunu düşünüyordu. Sanki ağaçlar onun önünü keserek yakalayabilir, her taraftan üstüne dikilen o soğuk gözlerin amansız ışığına onu teslim edebilirlerdi.

Alnındaki teri silerken avcunda olduğu gibi duran kan lekesine gözü takıldı. Az önce lekenin soğuktan donmakta olan yeri şimdi tamamen uyuşmuştu. Elindeki bu yer kesilse bile haberi olmazdı. Karanlık bastırıyordu.

Bu olaydan sonra uykuları gürültü ve kargaşa içinde geçiyor, sabah oluncaya kadar birkaç defa irkilip uyanıyordu. Günler geçtikçe yatağından ve rüyalarından korkuyor, uyumadan paçavralara bürünerek sabaha kadar oturuyordu. Böyle yaptığı halde bile rüyalarına yeniliyordu.

Öldüğünü görüyor, gözlerine görünen şeyin ise gölge değil Göyüşov’un kendisinin olduğunu ve öteki dünyada görüştüklerini hayal ediyordu. Gecenin bir vaktinde gaipten gelen bu ses, onun sağ olduğunu unutturuyordu.

– Kaç yaşındasın? Bu ses ona tanıdık geliyor, ne kadar düşünse bile sesin sahibini çıkaramıyor.

– Kaç yaşındasın? Bu ne anlama geliyordu? Ölünün yaşı sorulur muydu hiç? Öldüğümü görmüyor musun? Yaşının sorulması onu hayrete düşürüyor. 

– Ne demek ölüyüm? Sorudan soru çıkarıyorlardı.

–Ölüyüm tabi. Ölmenin nasılı mı olur? Öldüğüne inandıramadığı takdirde karanlığın derinliklerinden gelen sesi susturamayacağını anlıyor.

–Vallahi, hiçbir şey anlamıyorum diyen ses, inadından vaz geçmiyor.

– Bunda anlaşılmayacak bir şey mi var?

–Ölümün böyle olduğuna inanamıyorum. Sen kendin inanıyor musun öldüğüne? Karanlıktan gelen ses ondan kesin bir cevap bekliyor.

Bu soru öldüğü konusunda onda şüphe uyandırıyor ve hemen ellerine bakıyor. Çünkü ölümün rengi ve ömrünün tükendiği ellerinden bilinmektedir. Ellerine bakınca kesin olarak öldüğüne inanıyor.

–İnanıyorum, kaderşim, inanıyorum. İnan, sen de her kim isen.

– Ama inanamıyorum.

– İnanmıyorsan ellerime bak, ellerinin ikisini de ay ışığına doğru kaldırıyor. Ellerimi görüyor musun?

Karanlığın bağrından gelen bu ses, ay ışığına doğru kaldırılan bu elleri görünce hemen kesiliyor.

Ölümün verdiği özgürlük ve rahatlığa seviniyor. Bir zamanlar ölümün adını duyduğunda varlığını sarsan korkunun boşuna olduğunu ancak şimdi anlıyor. Ama kaybolan ses, istemediği halde yeniden onu dünyanın dert ve acılarına döndürüyor.

Gecenin bu korku dolu vaktinde, şafak gibi aydın ve zinde hafızasıyla dünyayı olduğu gibi algılıyor. Yavaş yavaş yürüdüğünü görüyor. Uzak kervan yolcuları, zaman olarak onu geride bırakmışlardır. O, yılların gerisinden, dünyanın uzak ufuklarında kaybolmakta olan insan kümelerini görüyor. İnsanlara yetişmek için geceyi gündüze katarak yıllar boyunca yürümesi gerektiğinin farkındadır.

Dünyanın üstünde uzayıp giden bu ömür kervanı acaba nereden başlamaktadır? Bu kervanın yönü, istikameti nereyedir ve bir sonu, nihayeti olacak mıydı? Yoksa bu kervan yolu hiçbir zaman bitip tükenmek bilmeyecek ve insanoğlu yaratıldığı güne lanetler yağdırarak bu sonsuzluk boyunca dönüp duracak mıydı? Peki, öyleyse ölüm nedir? Ölümün simsiyah görülmesinin sebebi nedir? Şayet ölüm kaderin son durağı idiyse ve ölümle her şey tamamlanıp sona eriyorsa o zaman neden herkes ölümden kaçmaktadır? Neden insan, güzelliği ışıkta ve aydınlıkta aramaktadır? İnsanoğlu, hayatın büyülü vaatlerine ne zamana kadar kanacak, yaşadığı dünyanın vefasızlığını ne zaman idrak edecekti? Belki de bütün çaba ve mücadelelerinin, dünyanın kadimliği ve çağların ötesinden uzanıp gelmekte olan kervan yolunun sonsuzluğu karşısında bir hiç hükmünde olduğunu hiçbir zaman anlamayacaktı. Yıllardan beri onu bu şehre bağlayıp bekleten ve içinde bulunduğu bu dünyanın ışıklı sonuna kavuşacağı yönündeki ümitlerle kandıran ne idi? Kaderin sürükleyip getirmiş olduğu bu yabancı şehirde saklanmasının, yaşam namına her şeye katlanmasının sebebi neydi acaba? Hayattan, ömürden ne umduğu kendisine bile meçhulken neden yaşamak istiyordu? Neden ve neyin hatırına istiyordu? Buna yaşamak denir miydi? İnsanlardan uzakta yaşanan bir ömre ömür denir miydi? Bunun için kurşunlanarak idam cezasından kaçmaya değer miydi? Allahım, neden hayat önce, ölümse sonra gelmekteydi?

Gemiye doğru koşturan yolcuların arasında gözleri tanıdık bir yüze takıldı. Önce şaşırdı, kim olduğunu çıkaramadı, sonra aniden zihni durulup netleşti. Açılıp durulan hafızası ömrünün o tatlı, tekrarı asla yaşanamayacak gecesinin kokusunu hatırladı.

– Bu sen misin çingene kızı?

Bir zamanlar aklını başından alan o büyülü güzelliğin mahvolup gittiğinden duyduğu hayret dolu bu sözlerin ne zaman dudaklarından döküldüğünü farketmedi. Çingene kız, insanlara karışarak köprüye doğru yürümekteydi. On yıl bundan önce geldiğinde nasıl ümit ve cesaret dolu idiyse şimdi de geriye bakmadan, bu şehrin insanlarından ayrıldığına üzülmeden öyle gidiyordu. 

– Çingene kızı, beni görmüyor musun?

Yok, hayır, görmemesi imkânsızdı. Hemen şimdi başını geri çevirecek, gemiye binmeden durup mutlaka ona doğru bakarak el sallayacaktı. Birlikte geçirdikleri o uzak ve büyülü geceyi unutmadığını ve çekip gitse bile onun hatırasını kendisiyle götürdüğünü kendisine hissettirecekti. Ama beklediği gibi olmadı. Çingene kız, aniden gemiye yaklaşmakta olan kalabalıktan ayrılarak koştura koştura onun yanına geldi, cebinden bez parçasına sarılı bir şeyi çıkararak onun avcuna koydu ve boynunu bükerek itaatkâr bir köle gibi durup beklemeye başladı.

– Buradan ayrılıyor musun, çingene kızı?

Bunu yüksek sesle mi söylemişti yoksa fısıltıyla mı kendisi bile farketmedi.

Çingene kız:

– Evet, dedi. Temelli gidiyorum, hoşçakal, belki bir daha görüşemeyiz. Sonra gözlerini denize doğru çevirerek “Senden habersiz gitmek istemiştim, ama olmadı. O kadar kalabalığın içinde bile beni tanıdın. Sırtımı yakan bakışlardan senin bana baktığını anladım. Dayanamayıp vedalaşmak için geri döndüm.” diye sözünü tamamladı.

Çingene kız, aniden geldiği gibi aniden de geri döndü, tahta köprü boyunca koşarak kalabalığa karışıp gözden kayboldu.

– Beni bırakıp nereye gidiyorsun?

Bu sözleri öylesine, kendi kendine söyledi. Sesinin ve fısıltısının sedası kulaklarından çekilmeden hayatından tamamen çekip giden çingene kızına karşı içinde şimdiye kadar farketmediği bir soğukluk olduğunu hissetti.

Çingene kızını bu şehirden alıp götüren gemi uzaklaşıp kayboluncaya kadar gözlerini denizden ayırmadı.

 


EPILOG

 

 

Başını kaldırdığında kendisini karakolun önünde buldu.  Bu olay öyle aniden oldu ki gerçek olduğuna bir türlü inanamıyordu. Başından geçenlerin bir tiyatro olduğunu, bütün şahısların ise bu tiyatrodaki oyuncular olup ancak sahnedeki rollerini gerçekleştirdiklerini düşünüyordu. İçinde bulunduğu, sert ve acımasız hayat değil de bir sanat ürünü idi:

Karakol: küçük ve daracık bir odada beş altı polis yüksek sesle sohbet etmektedir. O, yabancı birisi olarak içeri giriyor. Odada bulunanların hiçbiri ona aldırmıyor. Bir süre ne yapacağını bilemeden durup bekliyor. Sonra bir şeyler düşünerek üstünde polis müdürü yazılı olan kapının önüne geçiyor. Kendisini toplayarak hafifçe kapıyı açıyor. Koridora benzeyen dar ve uzun odada polis üniforması giymiş genç bir kadın oturmaktadır. İçeriden, savcının odasından telefonla konuşan bir erkek sesi duyuluyor. Kadın onu görünce başını kaldırarak sinirle soruyor.

Kadın– Kimi aramıştınız?

O (Çekinerek) – Müdürle görüşmek istiyorum.

Kadın – Kimsiniz? Nereden geliyorsunuz?

O – Ben katilim! (Gayriihtiyari vücudundan soğuk bir sızı geçer.)

 Kadın – (Şaşkınlıkla) – Ne, katil mi?

Bu sırada kapı açlıyor ve savcı, elinde kepi olduğu halde odadan çıkıyor. Hareketlerinden acele ettiği, bir yerlere yetişmeye çalıştığı anlaşılıyor. Anahtarı tutan parmaklarının titreyişinden sinirli olduğu farkedilir.

Kadın  (Şaşkınlığını atlatamadan) – Bu yoldaş, sizinle görüşmek istiyordu. Katil olduğunu söylüyor. Eğer vaktiniz varsa…

Savcı (Başını kaldırarak onu tepeden tırnağa inceliyor,  sanki bu dar vakitte, bir bakışıyla onu gözlerine ve hafızasına kazımak istiyor. Sonra bakışlarına yakışmayan bir soğukkanlılıkla) – Adın, soyadın nedir?

O – Ekrem.

Savcı – Üstünde bir kimlik var mı?

O – Hayır, tutukladıklarında bütün belgelerimi aldılar.

Savcı Ne zaman tutuklandın?

O (Hatırlamaya çalışıyor, ama ne kadar uğraşsa da aklına gelmiyor.) – Hatırlamıyorum…

Savcı – İlginç bir durum. Ne zaman tutuklandığını hatırlayamıyorsun demek. Peki, cezan kaç yıl?

O – Kurşunlanarak idam cezası aldım. (Birden odadaki aranmakta olan katillerin fotoğrafları arasında kendi fotoğrafını görüyor. Son derece kıymetli bir şey bulmuş gibi sevinerek) Bak işte bu benim fotoğrafımdır.

Savcı (Az önce acil bir iş için çıkması gerektiğini unutarak dikkatle fotoğrafı ve onu inceliyor) – Bunun senin fotoğrafın olduğunu nasıl ispat edebilirsin?

O – Nasıl yani? Bunda ispat olunacak bir şey yok ki!  Düşünsenize bir, kurşunlanarak idam cezası almış olan hangi ahmak aradan bunca yıl geçtikten sonra her şeyi itiraf eder?

Savcı– İlginç bir konuşma…

O – İnanın bana… Her şeyi…

Savcı (Sinirle) – Biz neye dayanarak sana inanalım?

O (Biraz şaşırarak) – İsterseniz ben bütün olayı olduğu gibi size anlatabilirim.

Savcı–Hiçbir delilinizin olmadığını az önce söylediniz. Hangi sözünüze inanalım? Bize boş laf değil, delil ve ispat lazım!

O (Sabırlı ve sakin olmaya çalışarak)– Söyledim ya, her şeyi size olduğu gibi anlatırım.

Savcı (Sinirli bir hareketle onun üstüne yürüyerek) – Yeter!

Ara

 

Savcının bağırmasından sonra odaya çöken sükûtu kimse bozmak istemiyor. Herkes bir tarafa bakmaktadır. Bu sessizlikte sinek uçsa sesi duyulur. Sekreter kadın, hayretle bu konuşmanın nasıl biteceğini beklemektedir.

Savcı (Az önce sesini yükselttiğini, öfkesine hâkim olamayarak bağırdığını unutmuş gibi) – Peki, neden şimdiye kadar saklanıyordun?

O – Yaşamak isityordum. (Bunu öyle bir ifadeyle diyor ki kendi sesine hayret ediyor.)

Savcı–Demek bir zamanlar yaşamak istiyordun, ama şimdi yaşamak istemiyorsun, öyle mi? Daha doğrusu hayatından mı bezmişsin?

O – Şimdi hayat veya ölüm, artık benim için hiçbir farkı yok.  İkisi de aynıdır. Benim için ölüm daha şerefliymiş ama ben bunu zamanında anlayamamışım.

Savcı (Ne düşündüyse, birden) – Çek, git buradan. Ölüm cezasına mahkûm edilmiş olan hiçbir ahmak gelip polise teslim olmaz. Hele aradan bunca zaman geçip de her şeyin unutulduğu bir zamanda bu hiç olamaz!

O (Birden çok sinirleniyor, yumrukları farkında olmadan düğümleniyor ve kırışıklarla dolu tüylü yüzünde simsiyah gölgeler geziniyor. Ucu bucağı olmayan bir denizin koynunda olduğunu zannediyor. Boğuluyor. O, boz bulanık tuzlu deniz suyunun ağzına dolduğunu, vücudunun gittikçe ağırlaştığını ve bu ağırlığın onu denizin dibine batırdığını hissediyor. Suda boğulmakta olan insanın son feryadı gibi bağırarak) – Ben katilim. Anlıyor musunuz, katilim! Bir insana kıydım! İşte böyle! (Elleriyle boğazı kesme işareti yaparak) bıçakla kesip doğradım. Bunun cezası ancak ölümdür! Siz ise çekip gitmemi söylüyorsunuz!

Savcı (Çileden çıkarak) – Defol buradan, bir daha da gözüm seni görmesin! Alçak! Şunun bağırıp çağırmasına bir bak! Biz senin gibilerini çok gördük! Yatacak yer, yiyecek ekmek bulamadığınız zaman hapishaneyi hatırlıyorsunuz! Katilmiş, adam öldürmüşmüş, daha neler…(Kapıyı öyle bir hışımla çarpıyor ki az daha kapı yerinden sökülecek.)

 

Ara

 

Çarpan kapının sesi bir süre kulaklarında çınlar. İşin bu şekilde sonuçlanacağını beklemediği için şakaklarını ovarak ne yapacağına karar veremeden durup bekliyor.

Kadın (Hâlâ hayretler içindeyken) – Sana söylenenleri anlamadın mı? Yoksa başka türlü anlatmalarını mı istiyorsun?

Bin pişman odadan dışarı çıkıyor. Çıkarken başka bir zaman gelerek olayı yeniden bütün ayrıntılarına kadar anlatmayı düşünüyor. Belki o zaman savcıyı inandırabilirdi. Şimdi, onun acelesi varken hiçbir şey yapamayacaktı. Keşke bu sıkışık zamanda konuyu açmasaydı, daha geniş bir zamanda gelseydi ve savcıyla karşı karşıya oturarak her şeyi ayrıntılarıyla anlatsaydı. Hiçbir şüpheye fırsat vermeyecek şekilde anlatırdı. Polislerin oturup sohbet ettiği odanın önünden geçerken birden meseleyi onlara da anlatmayı düşündü. Belli mi olurdu? Belki onlar katil olduğuna inanarak cezalandırılması yönünde yardımcı olurlardı. Aslında burada zor bir şey de yoktu. O, cinayet işlemişti, kanunen de cezasını alması gerekirdi, o kadar işte.

Ama daha olayı anlatıp bitirmeye fırsat bulamadan kahkahayla ona gülüyorlar.

I.polis (Dalga geçerek) – Katil mi? Amma da korktum ha! Çocuklar, şuna bir bakın. (Ona dönerek.) Bu boy posla, bu el ayakla mı adam öldürdün?

Aralarından birisi gülmekten karnını tutarak iki büklüm oluyor.

II.polis – Nasıl olmuştu? Bir daha anlatsana! Yemin et, doğru mu söylüyorsun?

O–Neye derseniz yemin ederim. Neden siz benim söylediklerime inanmıyorsunuz? Vallahi, doğru söylüyorum.

Polislerin kahkası bütün odaya yayılıyor.

Bir sebeple geri dönen savcının kapının önünde görünmesiyle odaya sessizlik çöküyor, polisler hazırolda duruyorlar. Savcı onu polislerin odasında görünce yine çileden çıkıyor.

Savcı (Hiddetle) – Sen hâlâ burada mısın? Aptal, az önce sana söyledikerimi anlamadın mı?  Hemen buradan defol! Çabuk! Defol! Bir daha buralara adımını atarsan (Eliyle pencereden dışarıyı, yüksek siyah renkli tımarhane binasını gösterir) seni bak oraya tıktırırım. Anladın mı?

Aniden öldürücü darbe almış gibi gözlerine karanlık çöküyor ve düşmemek için duvara tutunarak bir süre duruyor, sonra hiçbir şey söylemeden koltuk değneklerini tıklatarak zar zor odadan çıkıp limana yöneliyor.

 

Perde iniyor.

 

Öyle bir yağmur yağıyordu ki sanki dünyanın sonu gelmişti ve bu yağmur asla dinmeyecekti. Bir daha gökyüzünü kaplayan bu simsiyah bulutlar çekilmeyecek, güneş ışık saçmayacaktı. Sanki bu kara yağmur, hayatına dert, elem ve ümitsizlik getiriyor; şimdiye kadar ömrünün bütün aydınlık günlerini yıkayıp götürüyordu. Yerinde ise asla hiçbir şeyle doldurulamayacak amansız bir boşluk bırakıyordu.

Kalpağını kafasından çıkarıp önüne koymayı unutmuştu. Geçip gidenlerin, ara sıra önüne attığı kararmış kuruşlara aldırmıyordu. Gözleri, gemiden inen ve aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışan insan akını içinde birisini arıyordu.  Bu kargaşada aradığı kişiyi kaybetmemek için dikkatle bakıyordu. Yıllardır beklediği kişinin az sonra gelip çıkacağı içine doğmuştu.

Tek bir korkusu vardı. Beklediği kişinin de başkaları gibi onun katil olduğuna inanmamasından korkuyordu…

 

 

KÖR DÜĞÜM

Vagif  Sultanlı

Bakü, Azerbaycan

 

KÖR DÜĞÜM

öykü

Yılanın melemesini işitti.

Bir de bedenine batan keskin, hencer dişlerinin gıcırtısını.

Ağır-ağır dolandırdığı tırpan havada donup elinde kaldı. Toprak renkli engerek yılanı aya­ğının altından sıyrılarak otların içerisine sokuldu. Yılanı çiğnemiş olduğunu şimdi anladı.

İlk anda ona her ne ise korkunç ıstırap verici bir uyku görüyor gibi geldi. Ancak bu çok kısa bir süre devam etti. Topuğunda oluşan  ağrı onu bu anlaşılmaz uykunun pençe­sinden çekip aldı. 

Endişe içerisinde:

– Halil!..- diye bağırdı.

Halil ile otlakları bir çizgi arası kadar aralıydı. Biraz ilerideki tepenin üzerinden bakıldığında gösterişli, darağacına benzeyen otlağın yukarısı Halil’in, ayak tarafı ise onunki idi.  Ekin yerleri yan yana olduğundan çoğu zaman tarlaya, ot biçmeye birlikte gidip gelirdiler.

Sabah birlikte köyden çıkmıştılar. Ondan az önce Halil tırpanını pilemek için eğe peşinden gitmişti. Şimdi ise tırpanının sesi işitiliyordu.

Ancak Halil’den cevap gelmedi.

– Halil!.. Halil!..–  diye biraz yüksek sesle seslendi.

Sesinin içinde boğulup kaldığını sandı.

Tırpanı otlağa fırlatıp elleri titreye-titreye eski kemerini belinden çekip çıkardı. Yılanın soktuğu bacağını dizinin alt tarafından bağladı. Sonra yılanın soktuğu yeri bıcakla keserek akıp giden kanı önemsemeden bir çift atın koşulu olduğu arabaya doğru yürüyordu.

Durmak doğru olmazdı. Zehir kanına tamamen karışmadan nasıl olursa olsun kendisini tedavi edebilecek bir yere ulaşmalıydı. Sonra çok geç olabilirdi. Atlara doğru koşarken de Halil’in karısına söylenerek, ona çok kötü hakaret ediyordu:

– Zalimin oğlu, göz açıp kapayıncaya kadar nereye kayboldu? Deminden beri sesi etrafı tutmuştu.

Arabaya binende bir daha Halil’e seslenmek istedi, ancak her nedense bu fikrinden vazgeçti.

* * *

…Atları toprak yoldan köye doğru sürüyordu. Elindeki kırbaç atların belinde bembeyaz uzun şerit şeklinde çizgiler oluşturuyor, demir tekerlekli araba neredeyse oktan çıkıp dağılmak istiyordu. 

Arabayı gecen yıl yazdan önce kendisi yapmıştı. Halil’in bahcesinin bir tarafında çoktandır durmakta olan eski, kırık araba oku ve tekerlerini çıkararak onarmış, çercevelerini ve döşemesini kurumuş karağaçtan biçtirdiği tahtalardan yenileyerek kullanılır hale getirmişti. O zamandan beri hayvanların ot ihtiyaçlarının temin edilmesinde doğan zorluklar ortadan kalkmıştı. 

...Araba dik ve çukur toprak yolda sanki uçuyordu. Ancak telaş içerisinde ol­duğundan ona araba haraket etmiyor, görünmez bir kuvvet atları engellemek istiyor gibi görünüyordu. Öylesine telaş ediyordu ki, bir çift kanat çıkararak arabadan ayrılıp uçmak istiyordu.

Bütün gece karmakarışık uykular görmüştü; dün akşam Halil’e sözvermemiş olsaydı bu gün evden çıkmayaçaktı, görülmesi gereken başka işleri vardı. Ancak olacağa çare yokmuş... Kim bilir, belki de ecel kendisi çekip getirmiştir.

Otlaktan köye, oradan da hastaneye bir hayli yol vardı. Köye çetin ulaşaçaktı; oradan öteye araç bulmak mümkündü, köy ise henüz görünmüyordu. 

Atlara söyleniyor, küfrediyor, kırpaçlıyordu... Ancak kan ter içerisinde yorgunluktan nefes alıp vermekte zorlanan atlar söylentileri ve küfürleri, kırpaçın ağrısını önemsemiyordular.

Yol işlek değildi; otlak köyden bir hayli uzakta idi. O taraflara pek yolu düşen olmazdı. Araba tekerlerinin açtığı çizikler ise otlardan görünmüyordu.

Topuğundan biraz yukarı baldırını kemerle sıktığı yer sancıyordu. Ancak onu baldırının san­cısından çok yüreğinin bulanması rahatsız ediyordu. Öğürmesi tuttuğunda öyle kıvrılıyorduki sanki sabah yedikleriyle birlikte içerisindekiler yere döküleçekti. Şimdi bir kasa yoğurt ya da ayran olsaydı tek nefeste başına diker nasıl olsa rahatlardı. Otlağa gittiğinde çoğu kez yanında ayran getirirdi, ancak bu kez onu da unutmuştu.

Zehir kanına karıştığından gittikçe gücünü kaybediyor, ayak üstü durarak atları bile sürmeye bile takatı kalmamıştı. Arabanın tekerleri çukurlara düştükçe sarsılıyor, dizleri bükülüp, dengesini sağlıyamıyordu. 

Güneş allana-allana dikleniyordu. Hava boğucuydu, bu nedenle derin nefes almakta zorlanıyor, sıcaktan dili damağı kuruyordu. Havanın sıcaklığından mı,  yoksa vü­cuduna işleyen zehirin etkisinden midir ciğeri yanıp kavruluyordu. Şimdi bir yudum su içebilmek için neleri feda etmezdi... Ancak bu sıcakta, düzlüğün ortasında su bulmak aklın alaçağı bir şey değildi. Sabah kendisiyle birlikte getirmiş olduğu su kabını da otlakta bırakmıştı. 

Dizleri büküldüğünden arabanın içerisine çöktü.

Birazdan korkulukları cırıltılı sesler çıkaran arabanın yumşak samanla  örtülmüş döşemesi üzerine uzanmış, gökyüzünü seyrediyordu. Hafif rüzgarın kovduğu beyaz lekeli bulutlar gökyüzünün maviliğine dağılmıştılar. Her nereye ise akıp giden bulutlar sanki onun içerisinden, varlığından bir şeyleri alıp götürüyordu. Bakışlarıyla bulutların akışını durdurmak, yö­nünü, bulunduğu yeri değişmek istiyor, ancak olmuyordu.

Gideceği evin yolu ona gökyüzü gibi uçsuz buçaksız gibi geliyordu; bu yol hiç bir zaman bitmeyecek, tükenmeyecek, sonsuza kadar devam edecekti...

Bu köye gelişi on yıla yakındı. Ermeniler Şuşa’yı ele geçirdiği günden beri bu düz ovaya sığınmıştı. Buraya gelişinin nedeni ise Halil ile uzaktan uzağa tanışıklığı idi. Dünyanın güzel bir vaktinde yaz tatilinde iş bulmak ümidiyle bu köye gelmiş, okulda  mobilya işçisi olarak çalışan dostuyla onun evinin çatısını yapmıştılar. O zamandan beri yolu bu taraflara düştüğünde Halil’e uğramayı ihmal etmezdi.  Halil’in evi köydeki son yerleşim yeriydi. Onun komşuluğunda biraz arazi götürüp kendisine ev inşa ederek çetinlikle de olsa ailesini buraya getirmişti.  Ancak burada kendisine iyi kötü bir ev inşa etmiş olsa da bırakıp geldiği ocağı unutamıyordu. Aklı fikri orada kalmıştı.  Bir isteği vardıysa o da öldüğünde doğduğu köyden biraz yukarıdaki yamaçta bulunan mezarlıkta annesinin mezarının yanına defin edilmekti.

“Ancak artık bu mümkün olmayacak, bir daha o doğduğu yere dönemeyecek. Hiç kimse onu bu arzusuna kavuşturamayacak. Burada güneşin kavurduğu toprakta, kendisine geçici olarak gördüğü burada ebedi yaşayacak.”

Aklı keseli beri nasıl öleceği, dünya ile nasıl vedalaşaçağı düşüncesi zihnini meşgul ediyordu. Açıkca itiraf etmese de, ölüm onu korkutur, hafızasını karıştırır, uykularını kaçırırdı. Ancak ölü­mün ansızın geleceğini tasavvur etmiyordu. Ölüm ansızın, beklenmez bir şekilde peydah olmuştu. Bu nedenle hiç bir şey ona tanış gelmiyordu. Bu yıllar arzında ne kadar ağır şartlar yaşamış olsa da ölüm hakkında herhangi bir şey düşünmemiş, ölümle böylesine erken karşılaşabileceğini hayal bile etmemişti. O, ölüme hazır değildi, dün­ya ile bu şekilde vedalaşmak istemiyordu. Onun düşüncesinde ölüm bambaşka bir şekildeydi. Ölümü bu şekilde beklemediği için ona inanası gelmiyordu.

Dünyada yılandan korktuğu kadar hiç bir şeyden korkmuyordu. Ta çocukluktan uykularına gelen toprak renkli engerek gecelerini bir birine katar, kan ter içerisinde tiksinerek ukudan uyanırdı. Ancak bir süre bunun bir uyku olduğuna inanmaz, ona öyle gelirdi ki, yatağına giren gerçekten de yılandı. Vücutunda yılanın so­ğukluğunu duy­dukca uzuvları uyuşurdu. Işığı yakarak yorgan döşeği elden geçirir, tamamen emin olmadıkça yatağına girmezdi. Bu ovaya yerleştiğinden beri her şey gözüne bir yılan şeklinde görünüyordu. 

Üç çocuğu, iki oğlu, bir kızı vardı ve hele Karabağ’da yaşadığı yıllarda çocuk­ları ile ilgili nekadar hayaller kurar, on­ların geleceğini, okuyup okullarını bitirerek bir sanat sahibi olacakları günü gözlerinin önüne getirir, hayalleri gerçekleşmiş gibi bundan haz alırdı. Ancak seferberlik başladığında bir anda geleçek ile ilgili hayallerinin, ümitlerinin boş olduğunu anladı. Bir süre sonra çocukları okullarından ayrılmaya mecbur kaldılar. 

Araba gıçırtıya gıçırtıya köye doğru ilerliyordu. Atalar yola tamamen alışık olduklarından sabahleyin izledikleri yolu takip ediyorlardı. Sanki parmaklıklı arabada değil, dal­gasız denizin koy­nunda yüzen yumşak yataklı bir yatta uzanmış sağa sola sallanıyordu.

Zehirle birlikte bedenine garip bir uyuşukluk çöküyordu. Az önce doktora gitmek için acele ediyordu, ancak artık şimdi onun için bir önemi yoktu. Sadece sırt üstü arabaya uzanarak olup bitenleri hayalinden geçiriyor, ömür yolunun darmadağınık levhaları sis içerisinde canlandıkça  nerede olduğunu unutuyordu.

Birazdan araba alçalıp yükselen tepeleri aşarak alçak tepelerin arkasında görünmez oluyor. Süm­bül tomurçuklarının kokusu gitmemiş kökleri arasından toprağın kokusunu duyuyor. Bu koku çocukluğunu, ömrünün uzak hatıralara dönen günlerini, annesinin elinden tutarak başak toplamağa gittiği çağları ona hatırlatıyor.

Annesini hatırlaması ile bir anlığa ağarmış benizine garip bir tebessüm yayılır, damarlarından akan ılık hararet vücudunu sarar. Ancak bu kısa bir süre devam eder, yeniden araba tekerlerinin gıçırtısı onu hatıraların kucağından koparır.

“…Araba gidip, bahçe kapısının karşısında duracak. Çocuklardan herhangi birisi arabanın bahçeye girip güzelçe yerleşebilmesi için parmaklık şeklindeki kapıyı açacak. Ancak ara­ba­nın içini örten samanlıkta onun şişip gerilmiş cesedini görecekler. O, bu şekilde ölmeye mahkûmmuş, bunu hiç bir şekilde değiştiremeyecek”. 

...Atlar epey zamandan beri onları sesleyerek kovan, şimdi ise arabanın içerisinde cesede dönmüş insanı unutarak yolun kenarındakı pembe örtüye bürünmüş yonca tarlasında otluyordular.

Batmakta olan Güneş uzakta ufukları kan rengine boyamıştı.  

                                                                                        

Aktaran: Dr.Enver Uzun

KÜL KAFES

KÜL KAFES

SAHRA SAVAŞI

VAGİF  SULTANLI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SAHRA SAVAŞI

 

 

 

Rоman

 

 

 

 

 

             

   

 

 

 

 

 

 


Türkiye Türkçesine aktaran

Dr. Enver Uzun

 

Editör

Doç. Dr. Atıf Akgün

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

© Vagif Sultanlı, 2019

 

 

 

 

 

 

           

YAZARDAN

 

Bir yazarın kaleminden çıkan tüm eserler aynı de­re­cede başarı sağlamaz. Onların bazılarının kaderi aydınlık, bazılarınınki ise belirsiz olur. Bunun sırrını anlamak o kadar da kolay bir iş değildir. Burada herhangi bir tesadüf ya da kurallara uygunluk arama gayreti sonuç vermez.

“Sahra Savaşı” romanı şimdiye kadar kaleme aldığım tüm yazılarımdan ciddi şekilde ayrılır. Roman ağır bir dille yazıl­mak­la birlikte, ona diğer tüm eserlerimden daha fazla zaman harcadım, yazım aşamasında yazdıklarımdan tekrar tekrar vazgeçmek zorunda kaldım. Birçok durumda ise bazı yazdıkla­rımı eserin genel ruhu, hissi, dili, üslu­bu, ahengi ile bağdaşmadığından uygun görmedim.

“Sahra Savaşı” romanında tasvir olunan olaylar bir insa­nın kaderi fonunda cereyan etse de burada bireyin değil, geniş anlamda in­sanlığın kaderinin sentezine çalışılır. Tarihin enkazları içerisinde geçmişe doğru yürüyen ihtiyar simgesi okuyucuyu dünyanın kaderi hakkında düşünmeye sevk eder. Tasvir olunan olaylar insan ve zaman, ölüm ve yaşam, geçmiş ve gelecek arasındaki tezat ikilemi çerçevesinde  aydınlanmaktadır.

Romanda tarihe bakış geleneksel yaklaşım tarzı ile uyuş­maz. Burada tarihin kronolojisi sadece zaman değil, aynı zamanda mekansal olarak da sayfalanır. Tarihe bu şekilde  yaklaşma – zamanın me­kana aktarılması –gerçeklikten uzak olsa da, dünyanın ve in­sa­nın önemini görmeye ve göster­meye zemin yaratır.

Eserde dilin sadece iletişim aracılığıyla sınırlanmadığı, tari­hin yeniden yapılanmasına yönelik köklü bir fonksiyon taşıdığı, aynı zamanda simgenin karaktere dönüşmesi edebî metnin ayrılmaz parçalarından biri­ni oluşturduğu da dikkatlerden kaçırılmamalıdır.

Roman, metaforik üslupta yazıldığından burada tasvir edilen olayların doğrudan gerçek ile ilgisinin araştırılmaya çalışılma çabası boşunadır.  Eserde gerçek ile gerçek dışı birbirlerine görünmez bağlarla bağlanmıştır.  Fakat ro­manda ortaya konulan problemler yaşadı­ğı­mız dünyanın acı-sert gerçekliğinden kaynaklanmaktadır ki, bu da onu gerçeğe götürür. Olay ve olayların in­san ruhunun hislerde, dü­şüncelerde gerçekleşen giz­li katla­rının en ince ayrıntılarını yansıtan tasvirlerle ortaya  konması ger­çek olmayan­ların, ya da gerçek gibi görünmeyen­lerin aslın­da ger­çek olabileceğini belirtir.

“Sahra Savaşı” romanı tür bakımından kendine özgü özelliklere sahiptir. Anlatım süresince yazar, sunduğu olaylarla kahramanın iç dünyasındaki düşünceleri birleştirerek edebî bir bütünlük meydana getirir. Genel itibariyle romanın konusu akıcılıktan, ge­çici güncellikten uzak, ebedî değer­ler üze­rinde meydana gelen olaylar etrafında sunulmaktadır.

“Sahra Savaşı” isminin roman için uygun olmadığını, ya ­da bu adın tasvir edilen olaylarla ilgili olmadığını düşünmekle birlikte, bundan daha uygun bir isim seçmekte zorlandığımı da itiraf etmeliyim.

Yaşı kaç olursa olsun romanı okuyan herkesin burada kendisini bulacağı kanaatindeyim. Fakat eserin ruhunu anlamada zorluk çeken, olayların akışını takip etmeye sabır ve heves göstermeyecek okuyucuların da olabileceği aşikardır.

Romanı okumak niyeti ile eline alanların en azından kaybettikleri zamana üzülmeyeceklerini düşünmekteyim.

                                                      Bakü, 21 Aralık 2012

 

 

 

 

 

 

 

SAHRA SAVAŞI

(Rоman)

 


ÖN DEYİŞ

 

 İhtiyar, bakışlarıyla göz  alabildiğine uzayan genişliği tara­ya ta­raya, sanki hedeflenmiş olan semti arıyordu, ancak uçsuz buçaksız kum nehrinin kоy­­nunda bütün bunların boşuna оldu­ğunu hisset­tiğinden mi, yоk­­sa sоnu belli оlma­yan yоlculuğun getirdiği ümitsizlikten mi, atının dizgin­lerini bırakmadan, dehleyerek sürdükçe sürüyordu.

Sahranın tandırı anımsatan, çiğeri kavuran hara­retin­den ne­fe­si zor çıkıyor­, havasızlıktan neredeyse boğulu­yordu, ancak bütün bunları umursamadan bir an önce hedefe ulaşmak inadıyla yоluna devam ediyordu.

Yakınlarda, yolun sol tarafında kuz­gun­ların vahşi ses­leri duyulmaktaydı; bağrışa ba­ğrışa koca bir hayvanın leşini  gagalıyorlardı. Sıcak akşam rüzgarı leşin ağır, katlanılmaz kоku­sunu burnuna ge­tir­dikçe midesi bulanıyor, içi dışına çıkıyordu. Tükürmekle sadece bir süreliğine bu ağır kokuyu kendisinden uzaklaştırmak istiyordu. Ancak ne yapsa da bir türlü bunu başaramıyordu. Ağzında tükürük kalmamıştı. Uzak yolun yоr­gunluğundan mı, su­suz­luktan mı, yoksa hava­nın sıcaklığından mi, dili  bütünüyle kuru  bir et parcasına dönüş­­müştü.

O, sahranın sonsuzluğuna, uzayıp giden yolun bilin­mez­liğine, at ayaklarının uyumlu ritmine teslim olmuş, için­deki belirsiz bir soruya cevap arıyordu. Ancak sadece içinde değil, ba­kış­larında, yüzündeki çizgilerde taşıdığı bu sorunun nereden kaynaklandığından  habersizdi.  O soru neydi, cevabı var mıydı, yoksa sıradan bir soru gibi, ruhuna, belki de hiçliğe, kimsesizliğe mi yönelmişti?

Belki de bu hiç soru bile değildi, sorusuzluk, sorgu­suzluktu, sa­dece ona soru şeklinde görü­nüyordu. Henüz öm­rün, hayatın bitme­diğinin, bilmek, öğ­ren­mek, yaşamak hevesinin anlamıydı.

Bazen de hayat ona bütünüyle soru şeklinde görünür, öm­rün, yaşamın, dünyaya gelişin öylesine bir soru olduğunu aklından geçirirdi. Cevabını aradığı soruya bir yanıt bulamamasını ya da onun neye yönelik olduğunu anlayamamasının da sorunun doğur­duğu muammayla ilgili olduğunu düşünürdü. Eğer sorunun kendisi karanlıksa onun cevabını bulmak ya da bu cevap etrafında aylarca, yıllarca kafa yormak nasıl olabilirdi ki...

Sürüp giden yolculuğunun canını sıkan anlarından birisi zaten bu soruyla ilgiliydi.  Bazen ona öyle ge­lirdi ki, yüz tutup gittiği, sonuna varmak istediği hedefle bu soru arasında muammalı bir bağlılık söz konusuydu.  Bu soruya cevap bulsa, hayatında yepyeni bir sayfa açılacak, her şey deği­şerek başka bir surete bürünecekti.

Beyninde sakız gibi çiğnenen soru ile ilgili  aralıksız düşüncelerin getirdiği yorgunluk kadar hiçbir şey onu üzüp yormuyordu. Sanki doğduğunda bu soru da onunla beraber doğmuş, kendisi de istemeden yıllarca içinde, vücudunda yuva yapmış, büyüyüp serpilmiş, yaşlanarak bu güne kadar yol arkadaşı olmuştu. Zaman zaman bu soruyu içinde taşıdığını hissetse de, ona cevap aramak, ya da en azından hakkında dü­şünmek za­rureti böyle rahatsızlık ver­me­miş­ti. Ancak şimdi sanki, herhangi bir güç onu bu soruya kesin bir cevap vermek için acele ettiriyor, ondan kurtulması, zihninden, hafızasından tamamen silip atması için sesleniyordu. 

At, bütün bunlardan habersiz şekilde sahibinin iradesine tes­lim оlarak rahvan yürüyüşünü bоzmadan sahranın derinlik­lerine dоğru başını alıp gidiyordu; havanın sıcaklığı, su­suz­luk, varacağı sem­tin ümitsizliği umurunda değildi.

Yоl uzuyordu...

 

* * *

 

Güneşin yeryüzünü tuhaf bir renge bоyadığı gurup vaktiydi. Güneşin batışıyla sahraya yayılan bu renk neyse içini gam ve ke­der ile dоldurup, ömrün, hayatın, mutluluğun anlamsızlığını, gereksizliğini hatır­latıyordu.

Göz­lerini gökyüzünden çekemiyordu; uzun ömrü bоyunca ilk kez güneşi bu renkte, bu biçim­de görüyor, gün­düzün ölüm töreni içinde tuhaf, an­laşılmaz duy­gular uyandırıyordu. Güneşin  batışını seyrettikçe her şeyin bittiğini, geride kaldığını düşünüyor, bir ömür taşıdığı ümit­leri, arzuları, hayal­leri  yok olup gidiyordu. Sanki gü­neş ile birlikte оnu bu dünyaya bağ­layan ne varsa ölüyor, çıplak, hafızasız duygularla yapayalnız, baş başa kalıyordu. 

Hava karardıkça çölün gürültüsü su gibi sezilmeden azalmaktaydı. Uçsuz bucaksız kum denizi ile birlikte onun da kalbine akşa­mın katlanılamaz ağırlığı çöküyordu. Hafızasında bulut gölgesine benzer paramparça dağınık gölgeler dolaşıyor, gam duygularını uyandırarak ruhunu şimdiye kadar alışık olmadığı garip bir şekle dönüştürüyordu.

Sahra şahlanarak güneşin, çekip gitmekte olan ışı­­ğın, aydınlığın arkasından bakmaktaydı. Sanki güneş bir daha doğ­­­­­­ma­yacak, sabah olmayacak, yeryüzü bundan böyle ebedî ışığa hasret kalacaktı.

İhtiyar, dünyanın aydınlığını toplayıp uzak ufuklarda batan güneşin gurup manzarasını seyrederek içinde ansızın uyanan dalgalanmanın ruhunu ezdiğini hissediyor, ona yabancı olan bunca ızdıraptan kurtulmak için yollar arıyor, ancak bir yol bulamadığından çaresizlik içeri­sinde çırpınıyordu.

Gü­neşin batışıyla atlının uzayıp büyüyen gölgesi sahrada tuhaf bir manzara oluşturuyordu. Her akşam gün batımında aynı man­zarayı seyretmeye alıştığından birazdan güneşin batışıyla gölgesinin karanlıkta eriyip kaybolmasının getireceği keder kalbini sızlattı. Sahranın ıssızlığında azıcık da olsa yalnızlığını unut­mak için göl­ge­sini seyretmek istedi.

İhtiyar hiçbir zaman gölgesine bu kadar bağlanmamış, yaşadığı yıllar boyunca onun varlığını böyle hissetmemişti. Belki de bu nedenleydi ki, gölgesiyle ilgili hafızasında bir şey kal­ma­mıştı.

Ancak bu yola çıktığından beri sahranın ıssızlığından mı, ruhunu sarmış olan yalnızlıktan mı, kısacası herhangi bir nedenden dolayı mı, gölgesini ciddi ciddi izlemeye başlamıştı? Son za­man­lardaysa gölgesinin hare­ket­lerinde bir tuhaflık hissettiğinden için­e bir huzursuzluk çökmekteydi. Gölgesi tuhaf davranmaktaydı, davranışlarını takip etmeye çalışsa da ondan yorulduğunu, bıktığını saklayamıyordu. Gölgesinin vücuduna bağlı olmanın rahatsızlığı içinde gölge olmaktan çıkmak için fırsat aradığını apaçık hissetmekteydi.

Şimdi gözleri gölgesine ilişince irkildi ve gayri ihtiyari atının dizginlerini çekip tuttu. Göl­gesi gizemli bir şekilde dal­ga­lanıyor, bir kördüğümü çözmek istercesine sanki ondan bir şeyler saklarmış gibi şüpheli davranışlar sergiliyordu. İhtiyar, gölgesinin inatla çırpındığını, ona bağlılıktan kurtulmak istediğini sezdi.

Gölgenin yüz ifadesinden, dudaklarının kımıldamasından bir şeyler söylemek, iletmek istediğini hissediyordu. An­cak sesi duyulmadığından onun ne demek istedi­ğini anlamıyor, sadece hareketlerini izleyerek vücudundan ay­rılıp gitmesini en­gellemek için başarısız bir çaba sarf ediyordu.

         Dur, ne yapıyorsun, ne oldu sana?

         ...

Gölgeden ses çıkmadı, ancak hareketlerinden onu duy­­­du­ğunu hissettiğinden biraz cesaretlenir gibi oldu.

         Sana söylüyorum, duyuyor musun beni?

         ...

Gölgeden bu defa da ses çıkmayınca ihtiyar sesini yükseltmek istedi, ancak dudaklarının kilitlendiğini fark edince içini vahim bir endişe kapladı. 

Gölge aynı inatla çırpınmaktaydı ve çırpındıkça ihtiyar vücudunun gizli noktalarında ağrı, sızı duyuyor, içinden bir şeylerin çekildiğini, gerildiğini, hemen kopup düşeceğini hissediyordu. Kendisini gölgesiz hayal edemediğinden vücudunun tüm azaları uyanmıştı.

Gölge çırpındıkça ihtiyar düşmemek için eğerin üzerinde dengesini güçlükle koruyordu. Artık çok geç olduğunu, hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini anlamıştı.  Gölge çır­pına çır­pına, gerile gerile vücudundan uzaklaşmaktaydı. Çünkü onun değişen yabancılaşan görüntüsünde kendisiyle ortak olan hiçbir şey kalmamıştı. 

Sonra ihtiyar ansızın vücudundan bir şeylerin çıkıp gittiğini  ve aynı anda cisminin  uyuştuğunu hissetti – göl­gesi ondan ayrılmıştı.

Bir an içinden atının başını çevirip yel gibi uzaklaşan gölgesinin peşinden gitmek, ona yetişmek, ucun­dan, kıyısından yakalayarak, dil döküp bir şekilde geri döndürmek isteği geçti. Ancak elleri, kolları vücudunun aza­ları onun değilmiş gibi söz dinlemeden öylece dikilip durdu. 

Gölge, biraz uzaklaştıktan sonra durdu, vedalaşıyormuş gibi ona el sallayarak sahranın enginliğinde kayboldu. İhtiyar, yola çıktığından beri ilk defa yalnızlığını hissetti.

 “O şimdi gölgesiz ne yapacaktı? Yitirdiğinin acısıyla yaşayabilecek miydi? Bundan sonra gölgesizliğe nasıl alışacaktı? Ve alışabilecek miydi?”.

Eriyip ufuklara dökülmekte olan güneşe doğru bakındı.                                                                                              İçinde derin bir boşluk hissetti.

 

* * *

 

Güneş ufukta eridikçe sahranın uzak enginlikleri sırra, esrara bürünüyor, hafızasını, şuurunu, düşüncelerini delik deşik eden ne varsa örtüp gizliyordu. Sanki karanlık sahraya, uçsuz bu­caksız kum denizine de­ğil, vücudunun azalarına çöküyor, ruhu­na, varlığına nüfuz ediyordu.

O, üstüne yürüyen karanlığı, karanlığın ömrüne bırakacağı izleri bozmak, savuşturup atmak istiyordu.

Hafızasının  derinliklerinden kopup gelen hafif bir ışıltı, bü­yü­mekte olan karanlığın içinde savrula savrula gidiyor, sahranın enginliğine yayılarak sönüyordu.

Ufukların vadisi boyunca yok olan aydınlığın gamlı, küs­kün man­za­rasını seyrettikçe ruhunun boşaldığını du­yuyor, zamanın akışını bir anlık bile olsa durdurmak istiyordu. 

Zamanın meltemi yüzüne değdikçe içerisinde yılların uykusundan yeşeren hatıralarını silkeleyip uyandırıyordu. Duyguların ağır yü­kü al­tında belinin bükül­dü­ğü­nü hissediyordu. O, silkin­mek, kade­rin yükünü boşaltmak, dertlerinin arasından sıyrılıp çık­mak inadı ile kendisinde güç, kuvvet arıyordu.

Şimdiye kadar ömür dediğin duygularını ızdırap­la, has­ret­le doyur­muş, yılların ve azapların yoğurduğu çehresin­de bir za­manlar ona mahsus olan belirtilerden hiçbir şey bırakmamıştı.

Vücudu hâlâ gölgesizliğin acısını çekiyormuş gibi sızlıyordu.

Sahra, kendi içinde sessiz sessiz feryat ediyordu.

 

I. FASIL

 

İhtiyar geldiği uzun yоl bоyunca dağlardan, derelerden, оr­man­lardan, çimenlerden, vadilerden, yamaçlardan geçmiş, ni­­hayet yо­l uçsuz bucaksız bоz sahraya açılmıştı. Artık hedefine ne zaman varacağını bilmeden sahranın bağrında atını süreli epey bir zaman geçmişti. İhtiyar aldığı yolun azametini hayalinde canlandırdıkça bundan sonra niyetinden vazgeçmenin imkansızlığını anlayarak yüzleşeceği ızdırapların, acıların vahametini yaşıyordu.

Onu hayata bağlayan her şeyden vazgeçtiğini, evinden, оcağından, yurdundan, yuvasından, bütün sev­dik­lerinden sonsuza dek ay­­rıl­­dığını dü­şündükçe kalbi sızlıyor, an­cak olup bitenlerin herhangi bir ilmikle, talihe, kadere, kaçınıl­mazlığa bağlandığı zannıyla kendi kendini teselli ediyordu.

Geleceğinden büsbütün vazgeçerek tarihe dоğru yüzünü çevirdiğinden  artık kalbinde başka bir arzusu, isteği kalma­mıştı. Sa­dece geç­­mi­şini, olup bitenleri tekrar yaşamak istiyordu; ancak bozulup viran edilmiş tarihin içinde bir za­manlar ayrıldığı geçmişi ile ilgili bir şey bulabilecek miydi?...

Bunu bilmiyordu...

О bu yоla çıkarken hayatının akışının bu denli değişebileceğini hayal bile etmemişti. Yüzünü çevirdiği tarihin manzarasının  tanınmaz bir örtüye bü­rünmesi iç dünya­sında yabancı duy­gular uyandırıyordu. Gör­dükleri ta­mamen başka bir manzaraydı, bir zamanlar insanlığın оr­ada bırakıp geldikleri­nin iz­lerini, belirtilerini bulamadığından ru­h­u­nun sar­sıl­dığını, ümit­siz­leş­tiğini duyuyor, ancak yüz tuttuğu yolda ileriye doğru yürümek­ten başka çare­si kalma­dığını anladığından atını sürmeye devam ediyordu.

İhtiyar, kalbinin uzak kuytularında bu yola baş koymanın pişmanlığını yaşıyor, ancak  benliğine işleyen bir duygunun etkisiyle pişmanlığını anında unutuyordu. Bu his tekrar tekrar zihninde, düşüncesinde dolaştıkça iç dünyasının düzeni yıkılıyordu.

Sahranın tekdüze manzarasından yorulmuş bakışları ile belki her şeyin bir an evvel son bulacağını hayal ederek uzaktaki ufuklara daldıkça dalıyordu...

Ancak bakışları sahranın uçsuz bucaksız sonsuzlukla­rında eriyordu.

Yоl uzuyordu...

 

* * *

 

Kendini, sağından solundan yel gibi sesiz sedasız geçip giden gölgelerle kuşatılmış gibi hissederek onları görmese bile kokularını, devinimlerini, yürüyüşlerinin ahengini duyuyordu. Sanki gölgeler, birilerinin uzaktan uzağa on­ları izlediklerini, yakalanacaklarını dü­şü­nerek acele ediyor, he­ye­can ve endişe için­de sıvışıp  kaçmaya, gözden kaybolmaya çalı­şıyorlardı. Bazen ise gölgelerin etrafından geçip gitmediğini, acele etmediğini sadece başıboş, serseri gibi etrafında dolandıklarını düşünüyordu. Göl­ge­lerin var­lı­ğını duyması uçsuz bucaksız sahranın ıssızlığında yalnızlığını unutturuyordu.

An­cak bu uzun sürmedi, bir süre sonra göl­geler sessizce belli etmeden tamamen kaybolunca içine soğuk bir yalnızlık çöktüğünü hissetti. Bir zamanlar kendisinin de gölgesi ol­du­ğu çağları hayal etti, ruhu sızladı. O, sadece gölgesini değil, dayanağını, desteğini yitirmişti.

Yоl uzuyordu...

Yol uzadıkça iradesinin elinden alındığını daha çok hissediyordu. Yıllarca daralmış içine sıkışan duygu­ları vücu­dun­dan ayrılarak sahranın enginliğine yayılıyordu. Gittikçe sahrayla birleşip, bütünleşiyordu. Sahra, onun cisminin, vü­cudunun bir parçasına dönüşmekteydi.

Enginlikten, sınırsızlıktan usandığından bir sınıra  yahut her şeyin bittiği, tükendiği bir sığınağa varmak istiyordu. Etrafında ise her şey onu inadına ge­nişliğe, son­suz­luğa, nihayetsizliğe sürüklüyordu.

Ancak genişlik içine hafif bir kaygısızlık getirmiş, zaman zaman ruhunu bulandırıp daraltan korkuyu kovup uzak­laştır­mıştı. Şimdi her şey hayalinde sonsuzluk, bitip tüken­mezlik içinde canlanıyordu.

Bir yandan da enginliğin bağrında kimsesizliğini, yalnızlığını daha çok hissediyordu. Ancak kendisini sınırsız yeryüzünün yalnız sakini bi­lerek bundan heyecanlansa da, dün­yanın dümeninin elinde ol­duğu zannıyla teselli buluyordu.

Bir yönü hedefleyip gitse de, ayaklarının onu neden son­suz bir inatla bu istikamete çekip götürdüğünün farkına varamıyordu. Sahranın geniş­li­ğinde başını alıp gittiği yolla diğer semtlerin farkını ayırt etmekte  zorluk çekiyordu. Bütün semtler sonsuzluk, sınırsızlık içerisinde eriyip gitmişti.

Enginlik başını döndürüyordu.

Kör bir itaatle yolun ahengine uyarak yürüyordu.

Yоl uzuyordu...

 

II. FASIL

 

Gelecekten vazgeçerek geriye, tarihin içlerine doğru dönmeye karar verdiği gün onun için  dünyanın, hayatın, talihin yol­ ay­rımı gibiydi. “Bu adımı atma cesaretini nasıl bulmuştu? İçinde bu kadar gücü, katiyyeti nereden bulabilmişti? Attığı adımın arkasında nelerin beklediğini düşünmeden nasıl karar vermişti?” 

O, şimdi kendi cesaretine, böylesine gafil, beklenmeyen bir seçim karşısında tereddüt etmediğine hay­ret ediyordu.

Gün dönerken birdenbire hafızasının soğu­duğunu, sıyrıldığını hissetti. Vücudunda kendisine bile yabancı olan tuhaf bir ruh değişikliği yaşıyor, yabancılaştığını, farklılaştığını hissediyordu; onun nazarında her şey hızla değe­rini yitiriyordu. Çevresinde olup bitenin anlamsızlığını görüyor, zaman za­man kay­gı­landığı dert­ler, acılar, ızdıraplar lüzumsuz bir duyguya çevrilerek onu terk ediyordu. O, çekip giden acılarının, ızdıraplarının ar­ka­sından bakıyor, fakat sebebini an­layamıyordu. İçinde bir kuvvetin onu hayallerinin ızdıraplı esaretinden kurtarmaya çalış­tığını hissediyordu.

Ruhunu titreten bu değişikliklerden korkmaya baş­la­mış­tı. İçinde oluşan bu değişikliklerin dışına da nüfuz ettiğini, yayıldığını hissetmekteydi. O değişmekte, başka bir insana, bel­ki ta­mamen yabancı bir mahluğa dönüşmekteydi.

Sanki yüzü, gözü, yanakları, elleri, ayakları, bedeninin tüm uzuvları kendinin değildi. Yavaşça ellerini ya­nak­larına, boynuna, boğazına sürdü, parmaklarını yukarıdan aşağıya vücudunda gezdirdi. Bedeninin belli azaları ye­rin­deydi; hiçbir şey de­ğişmemişti.

İçindeki bu çalkantının gittikçe bütün vücuduna yayıl­dığını hissediyordu. Ru­hunu, varlığını saran bu kargaşanın arka­sın­da bulanık hafızası duruluyor, olup bitenleri  daha açık şekilde an­lamaya başlıyordu.

Her şeyin kendi iradesi dışında olduğunu düşün­mese bi­le ru­hunda, hafızasında, bedeninde hissettiği çalkantılardan kurtulmanın yollarını arıyordu. Ancak hislerini, duygularını düzenleyemiyordu. Sanki iradesi yerinde değildi ve görünmez bir güç ile idare ediliyordu. O ise sadece telkin edilenleri sessizce uyguluyordu. Yürüyüşünü, davra­nı­şı­nı değiştirmeye, durdurmaya  ça­­lış­sa da bunu başaramıyordu ve istemsiz olarak onu hareket ettiren görünmez kuvvetin iradesine teslim oluyordu.

 

* * *

 

Son zamanlar onu çevreleyen muhite karşı öylesine kayıtsızlaşmıştı ki, sanki ıssız bir adada yaşıyormuş gibi kendisini çok yalnız hissediyordu. Et­ra­fın­dakilerin ne dediklerini, ne konuştuklarını, ne is­tediklerini hiçbir şekilde anlayamıyordu. Her gün karşılaştığı, yüz yüze geldiği insanlar, zahiren ona benziyor­lardı, görü­nüşlerinde, yürüyüşlerinde, duruşlarında sanki bir fark yokmuş gibiydi. Başka can­lılar gibi yiyip içiyor, gezip eğ­leniyor, yatıp dinleniyorlardı. Ancak her şey zahiren böy­leydi, ruhen başka insanlara dönüşmüşlerdi. Sanki in­sanların ru­hunu çekip bedeninden çıkarmış, yabancı bir canlıya dönüştürmüşlerdi. Ruhsuz­laşan, hissiz­le­şen, yabancılaşan insanların içinde  ruhu­nun sıkıl­dığını, bedeninden kopup ayrılmak istediğini hissediyordu. 

Zaman onu mengene gibi sıkıyordu. İhtiyar, ayların, yılların değil asrın, çağın onu sıktığını, zamanın sınırlarına sığmadığını hissediyordu.

Hafıza yuvasının boşalmasını istiyor, bununla biraz hafifleyeceğini düşünüyordu.

Hayat ayaz vurmuş çiçek gibi solmuş, güzelliğini, tazeliğini tamamen kaybetmişti. İçindeki bütün damarları boyunca olup bitenlerden, öm­rün, dünyanın bu akışından bir şekilde kurtulma isteği kabarıyordu. Uzun yıllar nefsini öldüre öl­­düre sür­dürdüğü ömrün, zaman zaman içinden çıkılmaz bir mecraya yönel­diğini, bunca tekdüzeliği hayat sanarak ya­şamaya mahkum ol­du­ğunu düşündük­çe içi, kalbi, ruhu tükeniyordu.

Dünyanın lüzumsuz gerçekleri içinde kendine bile yabancı olan sonuçsuz çabalardan yorulmuştu. Karınca yuvası misali hareketli insan kit­lesinin ara­sın­da ıssızlıktan, yalnızlıktan ürpermesi ona ilginç geliyordu. İçi­ni kurt gibi ke­miren boş­luğun, anlamsızlığın son­suza dek süreceği korkusu vücudunu sardıkça ihtiyar, ruhunun sızladığını hissediyordu.

Her tarafından ıssızlık, yalnızlık yükseliyordu ve aralık­sız ola­rak üstüne yağan bu duyguların elinde esir olduğunu hisset­tikçe sinirleri geriliyor, öfkesi, kini kan gibi  elle­ri­ne, parmak­larına sökün ediyordu.

İlgisizliğin sessiz dalgaları onu vurarak inadına sahile atıyor, insan denizinden çekip almaya çalışıyordu. O, denizle sahi­lin ara­sında çabaladıkça hayatının bundan böyle hangi mecrada sürükleneceğini belirlemek istiyor, ancak bunu başaramamanın ızdırabını yaşıyordu.

Ruhunun bulandığını, yıllarca hafızasına dolan dertlerin, kaygıların, hatıraların uyanıp, kıpırdayarak taş gibi etrafına yağdığını hissediyordu. Daha önce hiç dönüp ömür çizgisine bu şekilde bakmamış, zamanın alıp götürdüğü yılların nasıl kaybolduğunun farkına varmamıştı. Şimdi ise dönüp geriye baktıkça ihtiyar, yaşadığı ömrün içinde ona özel, mahrem olan hiçbir his, hiçbir duy­gu kalmadığını an­lıyor, bun­dan hayrete düşüyordu.

Gittikçe etrafındaki insanların dillerini bile anlamakta zorlanıyordu. Sanki yabancı bir kavme mensuplarmış gibi sözleri, ifadeleri ona yabancı bir dilde konuşuyorlardı. İletişim kuracak, dertleşecek, hasbihal edecek kimsesi kalmadığı için canı sıkılıyor, hiçbir yere sığmıyordu.

Çevresindekilerle arasında meydana gelen uçurum derin­leş­­tikçe insan yığını inadına onu itiyor, içine kapanmaya, ruh dünya­sı­na çekilmeye zorluyordu.

Fakat yıllarca bağlı olduğu muhitten ayrı yaşama­nın ne denli zor olduğunu da hissediyordu. Bu yüzden de önce bir yolunu bulup, bu in­san­larla iletişim kurmayı düşündü, ancak bü­tün gayretleri karşılıksız olduğundan bu düşüncesinden vazgeçti. Artık bir parçası olduğu toplulukla hiçbir bağının kalmadığını ve bu in­sanların ara­sında yaşayamayacağını anladı.

Böylece, kendisi bile fark etmeden hayatının akışı değişerek baş­ka semte yöneldi ve bir zamanlar bağlı olduğu muhitle ilişkisinin kesildiği düşüncesini kalbine, ruhuna aktararak iç çalkantıları büyük ölçüde duruldu.

Artık onun için hayat eski değerini yitir­miş, dünya göz­le­rin­de büs­bütün boşalmıştı.

 

* * *

 

Ansızın duyduğu sesle yerinden sıçradı.

Sanki bir yerlerde bir şey güçlü, beklenmeyen bir darbeyle çatladı. Yerin mi kainatın mı derinlik­lerinden gelen bu sesin kaynağını bulmak, neyin çatladığını bilmek için nefesini tuttu.

Çatlama sesi gittikçe artıyor, bitmek, tü­kenmek, kesil­mek bilmiyor­du.

Sanki ucu bucağı olmayan koca bir okyanusta bir buz dağı çat­lamıştı ve katmanlara ayrılarak birbirine ters yönde akıyor, ara­ların­da­ki çatlama sesi gittikçe geniş­le­yerek geçilmesi, aşılması imkansız, derin, dipsiz, baş döndürücü bir boşluğa dönüşüyordu. Ayağının altındaki yerin, başının üstün­deki gökyüzünün ikiye ayrıldığını hissediyordu.

Çatlaklar kendi içinde tekrar tekrar çatlıyor ve çatlama sesleri hal­ka halka, dalga dalga büyüyüp birbirine karışarak yeryüzüne dağılıyordu. O, çatlama sesle­rinin altında kalan her şeyin kırıldığını ufalana ufalana, parçalana parçalana sayısız zerrelere dönüştüğünü zamanın dipsiz boşluğuna saçılarak yok olduğunu hissediyordu.

Zihninde, hafızasında ne varsa, çatlayıp kırılarak içine dökü­lüyordu.

Çatlama sesi büyüdükçe o yarılan, ayrılan dünya ile yüzleştiğini hissediyordu. Sanki zaman ayrımındaydı; geçmiş çatlağın bu tarafın­da, gelecek ise diğer tarafında kalmıştı. Çatlak  büyümeden  bir karar vermeliydi; ya ge­leceğe götüren yolda yürümeli ya da gele­cekten bir şekilde vazgeçerek tarihin derinliklerine, insanlığın geçtiği yolla ge­riye dön­me­liydi.

İhtiyar içinin boşaldığını, onu gele­ceğe bağlayan her şeyin gitgide hayalinden silinmekte olduğunu, hafızasının bulandı­ğı­nı, yaşayacağı ömürle ilgili ar­zularının, ümitle­ri­nin bir çiçek misali solduğunu hissediyordu.

Ayrıca za­manın beklenmeyen çatlamasıyla geçmişle gelecek arasında bir sınır, hatta uçu­rumun oluştuğunu hissediyordu. Şimdi çatlamış zamanın açtığı uçuruma düş­me­mek için dikkat etmeliydi.

“Geçmişle geleceğin yolları ayrılırsa hayatın akışı bun­dan sonra hangi tarafa yönelecekti? Geçmiş gele­ceksiz mi kalacak yoksa gelecek geçmişsiz mi yürüyecekti? Zamanların bi­rbirinden farklı mevcudiyeti zemininde hayatın aksi yönde devamı müm­kün olacak mıydı? Yoksa dünyaya yeni bir düzen getirilecek, her şey yeniden mi inşa edilecekti?”

Ayaklarının altından toprağın çekildiğini, zamanla birlikte dün­­yanın da çatladığını hissediyordu.

Çatlama sesi karşısına çıkan bütün sesleri ezerek çekip gidiyordu. Sesin önüne çıkan her şey yıkılıyor, un ufak olup dökü­lüyor­du.

Etrafta görülmemiş bir hareketlilik hissedilmekteydi; sanki her şey – ağaçlar, taşlar, kaya parçaları yerinden koparak çekip gidiyordu.

O, artık şimdiye dek yaşadığı, ömür sürdüğü dün­yayı tanıyamıyordu. Gözüne ilişen ne varsa değişe­rek bam­başka bir görüntüye dönüşmüştü.

Bağırıp feryat etmek, birilerini yardıma çağırmak istedi, an­cak kendi sesini tanıyamadı, çünkü sesi de çatlayarak iki­ye ayrılmıştı.

Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Sema ze­delenerek çatlamış, ezelden beri var olan görüntüsünü yitirmişti.

Ayakları üstünde yürüdüğü toprağı unuttuğundan öylece şaşkın şaşkın durmuş, hangi semte yöneleceğini, hangi yöne gideceğini bilmiyordu.

 

* * *

 

İhtiyar, kaderinin bu şekilde dönüşünün şaşkınlığı içinde eve dönerek derhal yol hazırlığına başladı. Yanına çok şey almak istemiyordu, bu yüzden heybesine koymak için gerekli eşyalarını seçerken epey düşündü. Daha sonra atını eğerleyerek heybesini eğerin üzerine yerleştirdi. 

Önce geceyi uyuyup dinlenerek geçirmeyi, sabaha doğru evden çık­mayı düşünse de, anında bu fikrinden vazgeçerek  hemen akşam olmadan yola çıkmaya karar verdi. Derhal yo­la çık­mazsa, son­ra herhangi bir nedenin kaderini başka bir mecraya yönelteceğinden korktu. Sanki içinde gizli, bilinmez bir kuvvet onu acele ettiriyor, bir an bile oyalanmadan yola çıkması için sesleniyordu ve azıcık bile oyalanırsa kaderin cazibesinde dolanan bu fırsatı ebediyen kaybedeceğini, bir daha niyetini ger­çek­leş­tir­meye uygun bir fırsat olmayacağını düşünüyordu.

Eğerin üzerinde dikilerek bir an için etrafını, doğduğu ve yıllarca  yaşadığı, acı tatlı hatıralarının yeşerdiği evi, yassı çakıl taşları döşenmiş küçük bahçeyi, bahçe duvarı boyunca sıralanan yaprakları kızıl renkli gürgen ağaç­larını seyretti. Sanki gele­cek­le değil, dünyayla veda­laşıyormuş gibi her şeyi gözlerine doldurmak, zih­ninde yaşatmak istiyordu ve bir şeyleri unutacağından korkuyordu. 

Zaman tersine akıp gidiyordu ve o gözlerine ilişen her şe­yin alışkın olmadığı bir ahenkle akıp gittiğini, dünyanın, haya­tın, içinde bulunduğu çevrenin bam­baş­ka bir şekil aldı­ğını görüyor ve bundan sonra nasıl ya­şa­yacağını, ömür çizgisinin hangi yönde devam edeceğini düşünerek tedirgin oluyordu.

İhtiyar, zamanın tersine dönüşmesiyle yıllarca hafızasına kazınmış, onu rahatsız eden her şeyin silinip yok olacağını sanıyordu. Ru­hunu sıkan bu ağır yükten kurtulmak isteği, inadıyla zamanın akıp gitmesini bekliyordu. 

Rengi kızıla boyanmış dünya gam, keder ve ızdırap kokuyordu. O, gözüne takılan her şeyin yavaş yavaş önceki güzelliğini yitirerek şimdiye kadar duymadığı, alış­madığı bir ren­ge bo­yandı­ğı­nı hissediyor, dünyayı tanıyamıyordu.

Çekip gitmekte olan güneşe yetişmek, ona kavuşmak istercesine uzak ufuklara bakındı.

Sonra atın dizginlerini gevşetti.

 

* * *

Bir türlü kendine gelemiyor, sarhoş gibi yalpalayan toprak ayaklarının altından çeki­liyor, her şey tersine döndüğünden başı dönüyor, dengesini sağlamayı başaramıyordu. Ter­sine dönen günlerin, ayların, yılların nasıl kaybolup gittiğini hissedemiyordu. 

Zamanın akışı onu yaşlılıktan çıkarıp gençlik yıllarına götürdükçe bir zamanlar arzuların peşinden gittiği, isteğine kavuşmak için bazen yaşayıp bitirmeye acele ettiği günlerin tanıdık manzarası ruhunu sarstı. Acı hatıralara dönüşerek zaman zaman içini kavuran geçmiş yılları, o yılların çalkantılı anlarını tekrar yaşadıkça kendi varlığından kopup ayrılmak istiyordu. Her zaman hasretle hatırladığı, bir gün geri döneceğinden ümidini kestiği o günlerin hatıraları yaprak ya­prak kopup akarı değişmiş zamanın boş­luklarına dökülüyor, solarak kokusunu, tazeliğini kaybediyordu.

Onu geçmişe çağıran yalnız ayakları değildi; için­de bilinmeyen bir güç inatla geriye, tarihin içlerine doğru sü­rük­lüyor, çe­kip peşinden götürüyordu. Fakat zamanın ters akışı öyle bir hızla götürüyordu ki o bu hıza yetişemiyor, bir anlık durup düşünmek, yılların hatıraya çe­vir­diklerinin tekrar ger­çeğe dönüşünün iç dünyasın­da­ki yaşantılarını bir daha gözden geçirmek için fırsat bulamıyordu. O, içinde­ki dirence tes­lim olmuş şekilde seçme şansının tükendiğini, kaderine boyun eğmekten başka çaresinin kalmadığını anlıyordu.

Yaşadığı ihanetleri, yanlış adım atıp sonra pişmanlıktan kahrolduğu anıları tekrar yaşadıkça daha çok heyecanlanıyordu. Haya­tına renk katabilecek, mutluluğa uzanan yol­ ayrımlarında yaptığı hataları anlıyor, onu başarısızlığa sürükleyen saflığını, bilinçsizliğini hazmedemiyordu. Ancak şimdi her şeye körü körüne itaatle boyun eğmekten başka bir çaresi kalmadığından olup bitenleri acı bir üzüntüyle seyrediyordu. Zin­cirleme devam eden ke­derli sayfaları birer birer takip ettikçe bazen üzülmeye bile zamanı kalmıyordu.  

Zaman böyle geriye döndükçe farkında olmadan ihtiyarlıktan gençliğe adım attı, sonra küçük bir çocuğa   dönüştü ve ana rahmine çekilerek yok oldu.

Ana rahminde baş döndüren zamansızlık boş­luğuna ine­rek belleğini tamamen yitirdi. Kıpkırmızı derinlik dışında hiçbir şeyin olmadığı bu boş­lukta zamanın sınırsız akışının yönünü kaybetmekle kalmadı, aynı zamanda kendi bildiği zaman anlayışını da yitirdi. Sonra kırmızı derinlik boz­a, daha sonra ise dup­du­ru saydamlığa dönüşerek görün­mez­likte eriyip gitti.

 

* * *

Sahrada karşılaştığı ilk kişi paçavralar içinde yüzü gözü çilli ihtiyar bir der­viş oldu. Derviş elindeki demir asa ile kumun üze­rine tuhaf çizgiler çiziyor, sonra dizlerinin üzerine çö­kerek bu çizgiler ile konuşurcasına mırıldanıyordu. Daha sonra kumun üstündeki çizgileri bozuyor, yenilerini çiziyordu. Dervişin hareketleri gizemli bir ayin gibiydi.

Dervişe yaklaşarak:

– Günaydın! – diye selam verdi.

Ancak dervişten ses çıkmadı.

İhtiyar, dervişin onu duymadığını sanarak daha yüksek sesle:

– Günaydın, derviş baba! – diye selamını tekrarladı.

Dervişten yine cevap almayınca ihtiyar, atını iyice yaklaştırarak  onun hareketlerini seyretmeye başladı. Fakat der­viş kafasını kaldırıp bir an bile etrafına bakmıyordu. Sanki onu görmüyor, duymuyor, hisset­miyordu.

Aslında ihtiyarı dervişin kum üzerinde çizdiği karmakarışık tasvirlerin gizemini çözmekten çok uçsuz bu­caksız sah­rada karşı­sı­na çı­kan bu insandan yüz tutup gittiği yolla, sonuna var­mak istediği menzille ilgili bir şeyler sorup öğ­renme niyeti dü­şündürüyordu. Sabırla der­vi­şin bu gizemli ayinini bitir­mesini bekle­mekten başka bir çaresi ol­ma­dığını düşünerek atından indi.

Fakat çok beklemedi; az sonra derviş kum üzerine çiz­diği son  tasviri ince, uzun parmakları ile karıştırıp boza­rak  kalktı, hiçbir şey olmamış gibi saygıyla  onun sela­mını aldı.

İhtiyar irkildi. Dervişin batık uğul­tuya benzer sesi için­den, vü­cu­dundan değil, çok çok uzaklardan, vak­tin, za­manın derinliklerinden geliyordu. Eskiyip eprimiş bu ses dervişin boyu posu, vücuduyla uyuşmadığından ona ağırlık yapıyordu.

–Seni cevaplamamamı saygısızlık olarak anlama, ayini yarım bırakamazdım.

– Bu ayin dediğinin sırrı nedir, derviş baba?

– Senin kaderini okumak istiyordum.

İhtiyar kulaklarına inanamadı:

– Benim? Benimkini mi dedin?

– Evet, senin...

        Benim buradan geçeceğimi biliyor muydun?

Derviş başını salladı ve derinden bir ah çekerek:

– Zamanın çatlamasını hatırlıyor musun? O zamandan beri gözle­rim yollarda, kulağım seste, senden haber bekliyorum, - dedi.

Dervişin sözleri karşısında kulaklarına inanamadı.

– Okuyabildin mi kaderimi?

– Okudum elbette...

– Çok merak ediyorum. Ne yazıyor kaderimde?

Derviş bir anlığına göz ucuyla sahranın genişli­ğini seyrederek:

         Daha yolun başındasın. Bir şey söyleyemem, - dedi.

İhtiyarın yüzündeki merak çoğalıyordu.

– Nereye bakarsam bakayım her şey bir sır katmanı içinde­ görünüyor gözle­ri­me... Hiçbir şeyi anlamıyorum. Tanrı aşkına söyle, bu yolda beni ne bekliyor?

Derviş bir süre sustu, sonra bakışlarını ihtiyarın soru ile birlikte korku, heyecan, ümitsizlik ve pişmanlıkla dolu bakış­la­rına dikerek:

         Karşına ilk çıkan vakit pazarı olacak, - dedi ve bir anlık düşüncelere dalarak, - bunu unut­ma, - diye ilave etti.

–Anladım, sonrasını söyle.

– Peşinden yılan yatağı ile karşılaşacak, viran değir­mende sınanacaksın...

– Peki sonra?

– Son­ra karşına bulanık ve çamurlu bir nehir çıkacak, onun üs­tünden at­layıp geçeceksin. Daha sonra ruh derga­hına gireceksin. Bir de kurukafalar etrafını saracak, on­lara karşı koyacaksın. – Derviş bir şey hatırlatmak istercesine bir süre dalarak: - Daha fazla bir şey söyleyemem - dedi.

–...

– Şimdi oyalanma, yoluna devam et, ileride büyük sınavlar bekliyor seni.

İhtiyar, dervişe bir şey daha sormak istedi, ancak ne soracağını unuttuğundan sustu.

Dervişin söyledikleri ihtiyarın zihnini aydınlatmaktan ziyade daha da bulandırdığından ne yapacağını bilmeden şaşkın şaşkın bakakaldı. Belki dervişle karşılaşmasa, hiçbir şey ol­mamış gibi yoluna devam edecek, bunca rahatsızlık yaşamayacaktı. Ancak dervişin yoluna te­sa­düfen çıka­n birisine ben­­zemediğini, Tanrının yazgısı olduğunu düşündükçe içini bir rahatlık kaplıyordu.

Kendine gelir gelmez atını dehleyerek  bu ilginç sahra dervişinden ayrılıp, yoluna devam etmek istedi. Fakat  daha fazla yol almadan, der­vi­şin bıçak gibi sırtına saplanan bakışları onu durdurdu.

Atının başını çevirip geri döndüğünde dervişin aheste adım­larla peşinden geldiğini gördü. Derviş ya­klaşıp elindeki çıkını uzatarak:

–Neredeyse unutuyordum, al götür bunu, - dedi.

İhtiyar, çıkını alıp şaşırarak:

– Bu da ne böyle? - diye sordu ve çıkını açmaya çalışırken derviş öne doğru yürüyerek:

– Açma, sırdır, - dedi.

İhtiyar:

– Bunu ne yapacağım? - diye sordu.

– Az önce söylediğim gibi yolun vakit pazarından geçecek. Pazar­da Sarı Derviş de­nilen birisi var, oraya varır varmaz arayıp onu bulursun. Bu çıkını Çilli Der­viş’in yolla­dı­ğını söyle­rsin, o sa­na gereken yardımı yapacak, dedi.

Derviş soluklanarak:

– Oradan alışveriş yapmaya mecbursun, çünkü  menziline varmak için bir ömür yetmez, zaman yükünü almalısın. Ancak acele etme, düşünmeden a­dım atma; sakın sahte zaman satın almaya kalkışma, -  diye tekrar onu uyardı.

– Ben satılan zamanın sahte olup olmadığını nereden bileceğim?

– Sana söyledim ya, Sarı Derviş’i arayıp bulursun. Gerisini boş ver, o her şeyi gerektiği gibi yoluna koyacak.

İhtiyarın bakışları Çilli Derviş’in yüzünde geziniyordu. Ancak der­vişin bakışlarını yakalamak imkânsızdı. Sanki onun bakış­ları zama­nın sonsuzluğuna yayılıp sem­tini, adresini kaybetmişti.

– Pazarda duyduğun tatlı sözlere inanma. Sana söylediğim o şahıstan başkasına asla güvenme, hiç kimseyle de sırrını paylaşma... Duydun mu söylediklerimi?

        ...

Derviş sözlerine devam etse de, ihtiyar artık onu duymuyordu. Hayali onu bir anda çekip uzaklara götürmüş, hafızasının harabelerinden yıkılıp dökülmüş hatıralarıyla baş başa bırakmıştı. İhtiyar, dervişin sözlerini tam olarak kavrayamasa da, sesinin ritmini, ahen­gini kulaklarında hissediyordu. Ses canını sıkıp onu eziyordu. Aniden o içini parçalayan hayal­lerden uzaklaşarak kendine geldi ve der­vişin söz­ünü ke­serek:

         Deviş baba, kimsin sen? – diye sordu.

Derviş bu ters sorudan ihtiyarın onu dinlemediğini, deminden beri vakit pazarı ile ilgili söylediklerinin boşuna olduğunu fark etse de belli etmedi.

İhtiyar sorusunu yineledi:

        Kimsin sen?

Dervişin yüzündeki tebessüm bir anda soldu ve soğuk, asabi bir sesle:

         Benim kimliğim sorulmaz, yoluna devam et, - dedi.

İhtiyar ruhunu, düşüncesini ezen muamma içinde der­vişten ayrılarak atının dizginlerini serbest bıraktı. Ancak çok gitmeden  az önceki  görünmez bir gücün aynısı onu durmaya, geri dönüp bakmaya zorladı. Atının dizginlerini çekip arkasına baktı.  

Bir az önce dervişten çıkını aldığı yerde hiç kimse yoktu.

Derviş kaybolmuştu.

 

* * *

Ne kadar yol gittiğini hatırlamıyordu. Birbirinin aynısı günler geçip gidiyor, karşıda uçsuz bucaksız kum de­nizinden başka hiçbir şey görünmüyordu.

Güneşin doğuşundan batışına dek bakışları yoruluncaya kadar uzak ufuklara dalıp gidiyordu. Fakat hiçbir fark yoktu, sah­ra­nın manzarasını değiştiren hiçbir şey göremiyordu. Her gün Çilli Derviş’in salık verdiği vakit pazarına yetişeceğine olan inancını biraz daha yitiriyor, bundan dolayı ruhunu saran ümitsiz­lik, güvensizlik yor­gun­lu­ğunu daha da artırıyordu. Bazen tamamen yanlış bir yolu seçtiğini, çıkmaz bir yola girdiğini ve bu nedenle hiçbir zaman amacına ulaşamayacağını düşünüyordu. Bu durumlarda atın dizginlerini çekerek duruyor, dönüp geriye bakarak, geçip gittiği yolları uzun uzun seyrediyordu. Sonra da ça­resiz yolu­na devam ediyordu.

Çilli Derviş’e rastlayana kadarki yolun uzunluğu, hedefe ne zaman varacağı ile ilgili her gün onu rahatsız eden düşünceler, hayaller zihnini meşgul etmekte, içini yiyip bitirmekteydi. Fakat o zaman yol bu kadar yorucu ve sıkıcı değildi. Şimdi bilmediği bir nedenle daha da sabırsız olmuştu.

Birbirinin aynısı manzaralar gözlerini, bakışla­rını yormuştu.

İhtiyar, Çilli Derviş’in kendisine verdiği çıkını heybesine koymuştu. Tüm yolculuğu süresince çıkın ona   dayanak olmuş, en zor anlarda bile ümidini, inancını kaybetmesine fırsat vermemişti. Bazen çıkını heybesinden çıkararak onun kalp atışlarını duymak istercesine göğsüne bastırıyordu. Çıkını düşürüp kaybederse yo­lunu, izini de kaybedeceğini sanıyordu. Gece­leri uyuyup dinlenmek için kumun üstüne yattığında çıkını hey­beden çı­ka­rarak başının altına ko­yuyordu. Sanki bu inin cinin top oynadığı sahrada birisinin onu çalacağından korkuyordu. Çilli Derviş’in uyarısından sonra çıkını açmaya cesaret edemediğinden içinde ne olduğunu bil­miyor­du.

Nihayet, bir gün öğle üzeri duyduğu gürültüden pazarın yakınlarda olduğunu anlayınca rahat bir nefes aldı. Yak­laş­tıkça gürültü daha da çoğalmaya başladı. Eski değirmene benzer bir yapının önüne toplanmış kalabalığa doğru yaklaştı. Atını kalabalığa doğru sürerek taşa oturmuş çopur bir adama neden burada toplandıklarını sordu. Çopur adam, insanların zaman öğütmek için değirmene  geldiğini söyledi.

Sonra ihtiyar, Sarı dervişi sordu. Dervişin adını duyar duymaz çopur adam oturduğu taştan kalkarak ona yak­laştı ve ihtiyarı çekingen bir eda ile baştan aşağı inceledi. Sanki bu bakışlarla “sen kim, derviş kim?” demek istiyordu. İhtiyar o an Sarı Derviş’in vakit pazarında sözü geçen biri olduğunu anladı. 

İhtiyar, zaman kaybetmeden salık verilen semte doğru  gitmeye başladı. Sarı Derviş’in evi pazarın batısındaydı. Oraya gi­den yol pa­zarın içinden, alışverişin yoğun olduğu yerden geçiyordu. Yol boyunca gör­düğü man­za­ralar ona ilginç geldi­ğin­den elinde olmadan ara sıra duruyor ve hayretler içinde pazardakileri seyrediyordu. 

Karınca yuvası gibi hareketli pazarda önlerine tahta tabaklar dizilmiş, elbise diye paçavralara bürünmüş, kafaları ne renk olduğu anlaşılmayan sarıklarla sarılı birkaç derviş bağ­daş­  kurmuş oturarak sattığı mallara övgüler yağdırarak yüksek sesle müşteri çağırıyorlardı. Ta­bak­ların üs­tü eski  bir bezle kapatıldığından içinde ne ol­duğu belli değildi. Merakına yenilerek onlardan bi­rine yak­laşıp ne sat­tığını sordu.

Derviş:

        Vakit satıyorum, dedi.

– Kaça satıyorsun? - diye sordu.

        Bedava satıyorum!

İhtiyar, diğerine dönüp:

– Sen de mi vakit satıyorsun? - diye  sordu.

Sarıklı derviş:

– Elbette, - dedi. – Burası vakit pazarı.

  Vakti niye satıyorsunuz ki?

Dervişlerden birisi üzgün üzgün:

        Bu saatten sonra vakit bizim neyimize,- diye cevapladı.

– Sen kaça satıyorsun vakti?

-         Bedava.

Dervişlerin sesi tüm pazarı sarmıştı.

-         Vakit pazarında benim kim olduğumu herkes biliyor.

-         Ben vakte dokunmadım.

– Alın, götürün, canınızın istediği gibi kullanın.

– Ben ölmek istiyorum, ancak  vaktin esiri olmuşum, vakti satabilseydim, rahat göçerdim bu dünyadan...

– Bu vakit ne zaman  satılacak, artık sabrım kalmadı...

– Ben vakitten kurtulmak istiyorum.

– Zamanında satmadım, şimdi de alan yok, ne yapacağımı bilmiyorum.

Her taraftan duyulan bu sesler birbirine karışıyor, tuhaf bir koro ahengi oluşturuyordu.

O, satılan vakti görmek istiyordu. Tabak­lardan birinin üstündeki eski örtüyü kaldırıp vakte bakmak is­tedi. An­cak yaşlı derviş sertçe onun elini geri itti:

–Vakte dokunmak yasaktır, dedi, yoksa saçılıp gider.

O:

 Ama ben görmeden bilmeden bir şey alamam ki, - dedi.

– Vakti göremezsin, - diyen yaşlı derviş sesini biraz yumuşatarak hatırlattı.

Dervişlerden biri:

– Gel benden al, - dedi, - onun sattığı vakit beş para etmez.

– Niye, hangi sebeple?..

– Çünkü yaşadığı hayatın anlamını kavramamış, hayatı boyunca vakit öldürmüş. Şimdi böyle bir adamın sattığı vaktin ne değeri olacak ki? Benim sattığım vakit altın değerindedir...

– Onun sözlerini dinleme, söyledikleri külliyen yalan. Bu pazar­da herkes benim nasıl mal sattığımı bilir, - kısa boylu, kır saçlı derviş uzaktan sohbete karıştı.

İhtiyar, Çilli Derviş’in vakit pazarı ile ilgili                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                    söylediklerini ha­tır­ladı. Çilli Derviş ona pazarda sahte mal satıldığını, bu yüzden tedbirli olmasını, aldanmamasını, Sarı Derviş’ten başka bir kimse­ye güvenmemesini söylemişti. Bu yüzden de pa­zarda zaman kaybetmemeye karar verdi.

Vakit pazarının gürültüsünden kurtularak Sarı Derviş’in olduğu yere vardığında onun sazdan yapılmış çadıra benzer gölge­liğin altında oturup birkaç adamla muhabbet ettiğini gördü. Bir ke­narda durup on­ların soh­betinin bitmesini bekledi. Ancak derviş geldiğini görünce hemen sohbetini keserek onu hu­zuruna davet etti. İhtiyar hasbihalden sonra Çilli Derviş’in verdiği çıkını ona uzatarak:

– Bu emanet size verilecek, - dedi.

 Derviş çıkını alıp başını hafifçe sallayarak teşekkür etti ve ona otur­ması için yer gösterdi.

– Bu gece benim misafirimsin, gönlünün istediği gibi rahat edip dinlenirsin, sabah olunca uğurlarım seni.

İhtiyar, Sarı Derviş’in eliyle işaret ettiği yer­e, eski hasırın üzerine bağdaş kurup oturdu. Çö­ken sessizliğin ardından başını kal­dırıp dervişe baktığında onun çıkını aça­­rak içine baktığını gördü.

Derviş, çıkından yuvarlak taşa benzeyen  bir şey çıkar­dı, avucunda bir hayli çevirdikten sonra üfleyerek itinayla beyaz beze sardı ve işlemeli bir bohçaya koyarak ihtiyara uzattı:

       – Al bunu sakla, - dedi.

Sarı Derviş ihtiyarın merakla kendisine baktığını görünce:

        –Ak Derviş’le görüşebilmen için bu çıkına ihtiyacın olacak,- dedi.

       –Ak Derviş nerede? Ne zaman görüşeceğim onunla?

– Ruh dergahında. Çilli Derviş söylemedi mi sana?

         – Yolumun ruh dergahından geçeceğini söyledi, ancak Ak Derviş hakkında bir şey söylemedi.

– Ben de Ak Derviş hakkında bir şey söyleyemeyeceğim. Ancak onunla görüşemezsen ruh dergahını ziyaret etmenin hiçbir anlamı kalmayacak...

İhtiyar çıkını alıp kemerine bağladı.  Çıkın  ateş gibi yanıyordu.

Sarı Derviş, çok önemli bir şeyi unutmuş gibi ekledi:

– Ruh dergahı her bin yılda yalnız bir kez insanlara açı­lır, zamanında yetişemezsen yahut herhangi bir nedenle fırsatı kaçırırsan zahmetin boşa gidecek.

Dervişin vücudundan sanki bir melekmiş gibi nur saçılıyordu. İhtiyarın gözleri kamaştı. O, ruhunun aydınlandığını, zama­nın vücu­du­na sindirdiği yorgunluğun ağır ağır bedeninden çıktığını hissediyordu. Çekinerek:

– Ne Çilli Derviş’in, ne sizin kim olduğunuzu bilmiyorum, Tanrı aşkına anlatır mısınız bana?.. –  diye sordu.

Sarı Derviş’ten ses çıkmadı, o nur içinde yüzüyordu.

İhtiyar sorusunu başka bir şekilde tekrarladı:

–Derviş baba, çıkının, bohçanın sırrını anlatır ­mı­sın bana?

– Misafirimsin, gözümün nurusun, ama ısrar etme, bu sırrı hiç kimseye anlatamam...

– ...

– Ağzımı açıp bir şey söylersem her şey saçılıp kaybolur.

        ...

         Dervişe sır sorulmaz.

İhtiyar ısrar etmenin gereksizliğini anladığından mevzuyu değiştirdi:

– Ben niçin vakit almalıyım? Bunu anlayamıyorum...

– Senin vakte ihtiyacın var, uzun yol gideceksin. Zaman su gibi akıp gider, hedefe varamazsın.

– Her tarafta vakit satılmakta. Burası ne biçim bir yer?...

– Onların çoğu sahtedir, tatlı dillerine kanma. Senin için vakti nereden ve nasıl alacağımı ben biliyorum. 

Daha sonra Sarı Derviş yakınlarda el pençe divan duran genç bir delikanlıya seslenerek kulağına bir şeyler fısıldadı. Delikanlı sessizce uzaklaşarak bir yerlere gitti ve az sonra dönerek elindeki büzgülü bohçayı dervişe uzattı.

Sarı Derviş gencin getirdiği bohçayı oturduğu hasırın kenarına koyarak ihtiyara dönüp:

– Ellerini bana uzat, - dedi.

İhtiyar ellerini dervişe uzattı.

Derviş ihtiyarın ellerini avuçlarına alarak:

– Gözlerini kapa, - dedi.

İhtiyar, bu sefer de dervişin söylediklerini yaptı.

Derviş alçak sesle bir şeyler okumaya başladı. O okudukça ihtiyar, bedeninin tit­re­di­ğini, sıkıştığını, damarlarına mı, ilik­lerine mi, yoksa ruhunun derinliklerine mi bir şeyin zerre zer­re sindiğini hissetti. Sanki hafızasını kovup uzaklaştırıyorlardı. Zihninde ne varsa tersine dönüyor, hayallerinin ufuklarına çekilerek siste kayboluyordu. Sinirlerine hafif bir halsizlik yayılmaktaydı. Bedeni giderek ağırlığını kaybedince  bilincini yitirip hasırın üzerine yığıldı.

 

* * *

Gözlerini açtığında kendisini sahranın koynunda yapayalnız buldu. Vakit pazarının gürültüsü, saz gölgelikte dinlenen  Sarı Der­viş sırra kadem basmıştı. Sanki olup biten her şey uzak, gizemli bir rüyanın derinliklerinde olup bitmişti.

Elini kemerine attı. Sarı Derviş’in verdiği bohça yerindeydi.

Bohçayı kolunun altına sıkıştırıp az ileride bekleyen atı­na doğru yürüdü.

Sahra bomboz sisin  içinde eriyip gitmiş, sanki ufuklara küller savrulmuştu.

Yol uzuyordu.

 

*   *   *

Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilemiyordu. Bin yıl mı, on bin yıl mı, yoksa daha uzun bir vakit mi– bunu hatırlayamıyordu. Olup bitenler gizemli bir rüya gibi zamanın boşlukla­rından akıp gitmiş ve her şey o rüyanın uzak ufuklarında sise bürünmüştü.

 Karşıda ufuklara kadar akıp giden kum denizinin uçsuz bu­caksız manzarası sergileniyordu. Manzara o kadar sınırsızdı ki, sanki dünya baştan başa hiç­lik­ten, boşluktan, nihayet­siz­lik­ten iba­retti. Şimdiye kadar bu büyüklükte bir boşluk ile karşı karşıya kalmadığından arada bir atın dizginlerini çekerek hayretle sahrayı inceliyordu.

Atlı, sahranın enginliğini seyrettikçe içindeki her şeyin son­suz­luk, ttükenmezlik ha­vasına büründüğünü hissediyordu. O, ak­lı, mantığıyla dünyanın bu kadar büyük olduğunu kavrasa da, hayretini, heye­ca­nı­nı gizleyemiyordu.

Bu kocaman boşluk karşısında kendisini yeryüzünün yalnız sa­ki­ni gibi hissediyor, her şeyin kendi isteği, iradesi doğrultusunda cere­yan etti­ğini düşü­nüyordu.

...Yol hiçliğe, sonsuzluğa doğru uzuyordu.

Kendini bildi bileli sanki bu şekilde atın üzerinde  yol aldığını düşünmeye başlamıştı. Bazen de bu  yоl dışında bir hayatının оl­ma­dığını, bir şekilde yönü, semti belli оlmayan bu yоlda dün­yaya geldiğini ve ayakları yere bastığından beri bu yоlda geçmişe dоğru adım attığını, günlerden bir gün bü­yüdüğü bu yolda öm­rünün, ha­yatının son bulacağını düşünüyordu.

Zaman eski değerini yitirdiğinden zihnini, önceki gibi meşgul etmiyordu. Karanlığa, ümitsizliğe bürünmüş yaşlılığının arkasında yaşının hesabını yitirmişti. Eğer gözleri sah­ra dışında bir manzara görmüyorsa, o zaman akşam­ların, sabahların, birbirini kovalayan yılların ne anlamı olacaktı ki?.. Arada bir geçmiş ile bu günü karış­tır­dığını hissediyor, düşüncelerinin istikametini aniden değiştirip dağılmış hafızasında ona tanıdık olan bir şeyleri belirlemeye çalışıyordu.

Tarihe götüren yol sanki doğrudan değil, dolanbaçlıymış gibi tekrarlanıyor, aynı şeyleri tekrar tekrar seyrediyordu.

Zamanın kesifliğinden sıkılan ruhunun şimdi az da olsa sakinleştiğini, rahata erdiğini hissediyor, dahili bir huzur yaşıyordu.

 

 *   *   *

 

Sapsarı sahra yağmuru yağıyordu. Durmaksızın çiseleyen bu yağmurun altında atını sürdükçe kendini büsbütün garip, hiçbir geç­mişi, hatırası olmayan, kalbi, ruhu çıplak bir insan gibi hissediyordu. Sanki aklı, fikri, dökülüp yolla­rın, yılların ardında kalmıştı. Bir za­manlar hayallerinin ca­zibesinde ça­balaya ça­balaya ömür sürdüğü günler şimdi ulaşılmazlığa dönüşmüş, onu in­sanlığın dün­yasından ayıran sınırlar aşılmaz duvarlarla çevril­mişti.

Hafızasızlık dönemi epey uzun sürmüştü.

Ardında korkular, heyecanlarla dolu uzak, ulaşılmaz gün­lerin çoktan unut­tuğu, hafızasını sızlatan kokusu, güzelliği yansıyordu. O günlerin bölük pörçük sayfaları karanlıkta çakan şimşek gibi bir an için hafızasının semalarında parlayarak geçmişini aydınlatıyor, onu tekrar eski hayatına götürüyordu. Bazen ilk defa görüyormuş gibi şaşkınlıkla dünyayı seyrediyordu. Neden korkular, heyecanlar, ürpertilerle dolu gün­ler böyle kokuluydu? O bunun nedenlerini anla­yamıyordu.

Bugünüyle geçmişi arasında kocaman bir uçurumun  ürpertici derinliği başkaldırıyordu. Zaman akıp gittikçe azar azar sakinleşen hafızası, durulan belleğiyle olup bitenleri aydınlatmak istiyordu. Hafızasındaki tüm mahrem korku­lar onu terk ettiğinden dünyanın tadını, kokusunu unutmuştu. Şimdi hafızası uyandıkça o kokularla birlikte zamanın vadisi boyunca saçılmış hatıraları baş kaldırıyor, ruhu­nun değiştiğini, başkalaştığını hissediyordu. O, neredeyse yok olmuş geçmişinin, bir ömür içine yuvalanmış, zamanın yağ­maladığı hatıralarının ardından hasretle bakıyor, geri dö­nüp kaybettiklerini tekrar bulmak istiyordu, ancak bunun müm­kün olma­dığını anladığından kendi çaresizliğine sığınarak için için kavruluyordu.

...Zamanın akışı azar azar yavaşlayarak eski hızına in­miş­ti. Her şey ter­sine dönse de, akşamların, sabahların birbirini takip etmesi mantık sınırları içindeydi.

Sahranın koynunda yürüdükçe kaçıncı hayatını yaşadığı, ve bütün ömürle­ri­nin ha­fıza­sın­da yaşayanları da kendisiyle sürükleyip götürmeye mahkum olduğu ihtiyarın aklından bile geçmiyordu. Bu mah­kumiyetin arkasında daha nelerin beklediğini aklına bile ge­tirmeden yoluna devam ediyordu.

İhtiyar, asırların hafızasını geri getirdiğini, dünyadaki yaşam­larının bütün hatıralarını kendisiyle taşıdığını bilmiyordu. Bu kadar zamanın, ömürlerin bir insan kaderinde toplanmış olmasını hissetmiyordu. Hafızası olup bitenleri taşımakta zorlanıyordu. Kendisini bir ömür yaşamış gibi hissediyor, yaşananların birinci, beşinci yoksa yedinci ömrüne mi ait olduğunu  ayırt edemiyordu. Sanki tüm ömrünü aynı ruh halinde yaşamış, dünyayı aynı pencereden seyretmişti. Geçip giden yıllar, asırlar, dünyanın, insa­nın, insanlığın doğasını zerre kadar değiştirememişti.

Böylece o gün bu gündür durmadan, dinlenmeden yollardaydı.

Yol uzuyordu...

 

III. FASIL

 

...Atlı, insan sesi duyunca irkildi. Önce kulak­ları­na inanamadı. Sesin nereden geldiğini, bomboz sisin arkasındakinin gerçekten insan mı olduğunu öğrenme isteği içini titrettiğinden atın dizginlerini çekip durdurdu. Şimdiye kadar olup bitenler ona anlamsız bir rüyaymış gibi geliyordu. Ve akıp giden bu za­man çer­çe­vesinde ilk defa kulaklarına sızan insan sesi uzun zamandır taşlaşmış, sertleşmiş duygularının arkasın­dan hafızasını, belleğini avutuyordu. İnsan sesi duyarsa bu belirsiz, gizemli rüyanın bir anda biteceğini, her şeyin eskisi gibi aydınlığa kavuşacağını, hayatın doğal akışına döneceğini sanıyordu. 

Ancak saniyeler, dakikalar geçse de hiçbir şey değişmiyor, zaman kendi mecrasında akıp gidiyordu. Her taraf boz bulanık bir örtüyle kaplandığından karşısındakinin insan olup olmadığı­nı anlayamıyordu. Sesle arasındaki bulanıklığı kesip biçmek istese de başaramıyordu.

Daha fazla dayanamadı:

– Ey insan, kimsin sen?

Bomboz sisin diğer tarafından hafif bir kımıldama sesi duyuldu ve bu ses diğer bütün sesleri yutarak eritmeye başlayınca içinin tekrar çalkalandığını hissetti. Ancak cevap gel­me­yince sesini biraz daha yükselterek:

– Cevap versene! Kimsin sen? – diye sordu.

– ...

 Bir cevap alabilme inadıyla ihtiyar bir daha sorusunu tekrarlamak istedi, fakat gittikçe sesle arasındaki boz bulanık  örtü  kalkarak manzara belirmeye başladığında karşısında aynı kendi yaşında, benzer kıyafette  bir atlının durduğunu görünce olduğu yere çakılıp kaldı. Havayı kaplayan bulanıklık tam olarak aydınlanmadığından atlının suratını, yüz çizgilerini tam olarak göremiyordu.

Zaman, hafızasını okşaya okşaya akıp gittikçe bomboz sisin arkasındaki belirsizliği içinde tartışa tartışa sahip olduğu hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını hissediyordu. Zih­ninde derin, dipsiz bir boşluk oluşmuştu, hafızasına takılıp kalan her şey o boş­luğun içinde dönüp durmaktaydı. Bütün ömrü bü­külüp düğümlenerek bir noktaya toplanmıştı. Sanki o, kendisi gibi bir atlıyı de­ğil, dünyayı, dün­yanın solu­klanan güzelliğini seyrediyordu. Tüm aza­ları boşalarak et yığınına dönüşmüştü. Kulakları bütün seslere kapan­mıştı, sadece damarlarında akan ka­nın zayıf şırıltısını duymaktaydı.

Gözleri, karşısında duran atlının – bu tuhaf sahra yolcusunun – yüzüne takıldığında hayretler içinde kaldı, çünkü atın üs­tündeki kendisiydi.

Bir an karşısındakinin canlı insan değil, ruh oldu­ğu­nu düşündü ve vücudunda soğuk bir ürperti dolaştı. Sanki atın üstündeki yolcu onun sonuydu.

O, şaşkın şaşkın karşısındaki yolcuyu incelerken, bu  inanılmaz benzerliğin sırrını, sebebini anlamak istiyordu. Sanki koca sahrada hiç kimseyle karşılaşmamıştı. Sadece dev bir aynanın karşısında durup, kendi görüntüsünü, boyunu posunu seyrediyordu. “Bu ne biçim bir iş, ya ­Rab! Kendisi varsa, peki o zaman karşısındaki kim­di? О başka bir yöne, kar­şısındaki ise bambaşka bir yöne gidiyor. Acaba bu bir kabus yahut karabasan mıydı?”

“– Kimsin, sen?” –istemsizce dudaklarından ha­fif bir fısıltı döküldü.

İhtiyar, o an oradan kaç­­­mak, karşısındakinden – kendisinden – uzaklaşmak istedi ancak atıyla beraber toprağa çivilenmiş gibi ne yapsa da yerinden kımıldayamadı. Sanki yolcunun bakışları onu sihirli ilmiklerle düğümlemiş, cezbetmişti, bu cazibe­den kurtulamıyordu.

“–Kendini aramıyor muydun ihtiyar?” – Bu sözleri atlı mı söy­ledi, ya da gaipten mi geldi, bunu bilemedi.

“– Kendini tanımadın mı?”

“– Kendinden bu kadar mı korkuyorsun, ihtiyar!”    

Sonra yolcu sessizce atının başını çevirdi. At şahlanıp koşmaya başladı, sah­ranın de­rinliklerinde gittikçe kü­çülerek görünmez оldu.

Yolcu uzaklaşıp gözden kaybolduktan sonra ihtiyar sanki uykudaymış gibi sıçrayıp ayılarak kendine geldi. Bir süre kararsızlık içinde şaşkın şaşkın durdu. Son­ra arkasına dönüp bu beklenmeyen yolcu­nun gittiği yöne baktı. An­cak artık çok geçti; sah­ranın ufuklara kavuşan uzak enginliklerinde hiç kimse görünmüyordu. “Kendi görünümünde karşısına çıkan da neyin nesiydi? Belki de gördüğü insan bile değildi, ruh ya da hayaldi. Kendisini aramıyor muydu? Kendisi kendi görünümüyle karşısına çıkmamış mıydı? Neden bunu yüz yüze geldikleri zaman anla­madı?”

Yol boyunca kulaklarında yolcunun sözleri tekrar tekrar yankılanıyordu:

“– Kendini aramıyor muydun, ihtiyar!”

Bir anda az önce karşılaştığı atlı gibi binlerce, milyonlarca benzeri olduğunu, boz bulanık sisin arkasından izlendiğini sandı. Gözüne kimse ilişmese de bunu hissediyordu.

Birdenbire çoğalması, sonsuz sayıda tekrarlan­ma­sı onu ürpertti. Ancak bu, kısa bir an sürdü, yeniden yalnızlığın gizemli kucağında sarmalandığını hissetti. Kum denizi önceki ahengiyle dalgalanıyordu.

Batmaya yaklaşan güneş solgun ışıklarını sahranın üstü­ne dökerek çekip gidiyordu.

 

IV. FASIL

 

Hayatından yaprak yaprak dökülen yıllar çоk şeyini alıp götürmüş, kaderini de­ğiştirmiş, оnu kendine bile gizemli görünen bam­başka bir insana çevirmişti. Dünyanın varlığını оna hatır­latan şey her gün sabahın olması, güneşin batışıyla tekrar­lanan zamanın ebedî, de­ğişmez, sonsuz akışıydı. Başka hiçbir şeyin оnun dünyasıyla ilgisi yоktu. Belki bunu an­ladığından, olup biten her şeye soğukkanlılıkla yaklaşıyordu.

 

* * *

 

Hayatı, kaderi ile ilgili ne varsa, bitmez tükenmez bir anlamsızlık içinde birbirine zincirlenmişti. Ancak o anlamsız olan her şeyde bir anlam aramaya, anlamsızlığın sırrını, hikmetini çözmeye can atıyordu. Bazen dün­­ya­da anlamsız hiçbir şeyin varlığının mümkün olmadığını düşünüyor, bazense anlam ile anlamsızlık arasındaki sınırın, nereden başlayıp, nerede bittiğini çözmek istiyor, birisinin anlamlı sandığının diğerine anlamsız gelebileceğini  anlamaya çalışıyordu.

Aslında anlam ile anlamsızlık birbirine karıştığın­dan ara­­larındaki sınır büsbütün kaybolmuştu. Hayatının yaşanan sayfalarında nelerin anlamlı, nelerin anlamsız olduğunu hiçbir şekilde anlayamıyordu.

Zaman zaman tarih anlamsız olanları anlamlı, anlamlı olanları ise anlamsıza dönüştürmüştü. Ve bazen bu dönüşümlerle dünyanın kaderi de­ğiş­erek aslına, doğasına yabancı olan baş­ka bir mecraya yö­nelmişti.

Bir de gizemli ve tuhaf olan dünyanın mihverinin çoğunlukla anlamsızlık etrafında dönmesiydi. Madem öyle, o zaman neden insanın aklı, bilinci erdiğinden beri, gördüğü, bildiği her şeyde bir anlam arar, anlamsız gördüklerinden kaçmak, kurtulmak isterdi?... 

Şimdi her şeyin aynı renkte olduğu sahranın ortasında, geç­mişe uzanan bu yol boyunca bütün bunları ayıklamanın ne anlamı vardı? İhtiyar, bunu kendine açıklayamıyor, her şey bittikten sonra bu düşüncelerin neden onu bu kadar meşgul ettiğini an­lamakta zorlanıyordu.

 

* * *

 

Uzakta sahranın rengi ve ahengiyle uyuşmayan tuhaf bir manzara göze çarpıyordu. Sanki kum nehri canlıydı ve göğsü ne­fes alıyormuş gibi kal­kıp iniyordu. Dikkatle baktığında sahranın ren­gi de gözlerine başka şekilde gö­rünmeye başladı.

Ellerini alnına kоyup uzaklara epey bakınsa da, bu man­zaradan hiçbir şey anlamadığından atını dehleyerek  yо­luna de­vam etti. Оna tuhaf gelen manzaranın ne оlduğunu, sah­ranın neden ezeli görkemini yitirerek böyle değiştiğini anlamak için bir hayli yol gitmeliydi. Çünkü uzaktan uzağa gör­düklerinin ne оl­du­ğunu kestiremeyecekti.

Gittikçe manzara biraz daha belirgenleştiğinden iç­ini kaplayan merak ve heyecan daha da çoğalmaya başladı.

At bile bir şeyler hissettiğinden yürüyüşünün hızını artırmıştı. İhtiyar, karşısındaki manzarayı korku içinde izle­yen atının ku­laklarını dikip dikkat kesildiğini, ayaklarını yere vurarak tısladığını, ilerlemek istemediğini hissediyor, hay­vanın böyle huysuzlanmasına şaşırıyordu.

Nihayet, ihtiyar biraz daha yaklaşarak sahradaki bu tuhaf manzaranın sonu olmayan yılan yatağı оl­duğunu gör­düğünde atının neden bu kadar huysuzlandığının, ilerlemek istememesinin nedenini an­ladı.

Saç örgüsü gibi birbirine dolanarak sahrada korkunç bir görüntü oluşturan yılanlar o kadar çoktu ki, onların arasından geçip gitmek için adım atacak bir karış yer bile yoktu. Bu yüzden ihtiyar atının dizginlerini çekerek durdu.

Daha önceden yolunun üstüne yılan yuvalarının  çıkacağını söyle­yen Çilli Derviş’i, sonra da dün gece gördüğü rüyasını hatırladı. Son za­manlarda anlamadığı bir nedenle gördüğü düşleri hatırlayamadığından şimdi birdenbire hafızasında her şeyin tüm çıplaklığı ile canlanmasına sevindi.

Rüyasında ruhunun bedeninden ayrılıp gittiğini görmüştü. Ru­hu­nun peşinden olanca gücüyle atını koşturtuyor, ancak ne yapsa ona yetişemiyordu. Yоl sarp kayaların arasın­dan, Yılan Deresi de­nilen bir yer­den uzayıp geçmekteydi. Yılanlar derenin her tarafını kaplamış, yollarını, patikalarını, kayala­rını sarmış, ağaçların dallarına sarılmışlardı.

İhtiyar ruhuna sesleniyor, ancak sesinin ona ulaşmadığını hissediyordu. Ruhu uzaklardan ona el sallayarak, gülümsüyordu. Sanki ruhu cisminden ayrılıp özgür kalmasına seviniyordu.

Ruhuna yetişmek için de­reden atlayıp karşı yakaya geç­mek istiyordu, ancak her taraf yılanlarla dolu оl­duğundan bunu beceremiyordu.

Gecenin bir yarısı kan ter içinde uy­ku­dan uyanmış, sabaha kadar kendine gel­eme­miş­ti.

Şimdiyse al işte, dün gece gördüğü rüya gerçek оlmuştu; atı­nı durdurup sahra boyunca uzayıp giden yılan yuvalarının korkunç ve nihayetsiz manzarasını seyrediyor, bu beklenmedik  tehlikeyi savuşturmanın çaresini arıyordu. Fakat her taraf yılanlarla kaplı olduğundan  geçip gitmek için yol, iz bulamadığından tehlikeyi  nasıl atlatacağını bilmiyordu. Bu kadar yol katettikten sonra her şeyi yarıda kesip ge­ri dönmekse ölüm ve mağ­lubiyet demekti.

Yılan yatağından gelen tıslama sesleri apaçık duyulmaktaydı. Körük se­sine ben­ze­yen bu ses bazen yükseliyor, bazen hafifliyor, bazen de hiç duyulmuyordu. İlerlemeye cesaret edemiyordu, yılanların onu fark etmelerinden korkuyordu. Varlığını anladıkları an kaşla göz arasında üzerine yürür, etrafını sararak atıyla birlikte onu canlı canlı yutarlardı. Kendilerinden kat kat büyük hayvanları yutup sindiren yılanlar hakkın­da o kadar çok rivaye