Osman Akyol

Şair ve Yazar, Oyuncu, Eğitimci

Doğum
31 Ekim, 1972
Eğitim
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Matematik Bölümü
Burç

Şair ve yazar, eğitimci, oyuncu.  31 Ekim 1972’de Adana’da doğdu. Çandırlar Köyü İlkokulu’nu (1983), Yemişli Köyü Yatılı Kuran Kursu’nu (1985), Kozan Ellinci Yıl Lisesi orta kısmını (1988), Adana Baraj Lisesi’ni (1991) ve Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Matematik Bölümü’nü (1996) bitirdi.

Asıl mesleği öğretmenliğe 1997’de Ağrı Taşlıçay İlçesi Yardımcılar Köyü İlkokulu’nda sınıf öğretmeni olarak başlayan Akyol, daha sonra branş değiştirerek sırasıyla Ağrı Merkez Naci Gökçe Lisesi, Bağcılar Orhangazi Lisesi, Sarıyer Hüseyin Kalkavan Lisesi, Eminönü Cibali Lisesi ve Fatih Davutpaşa Anadolu Lisesi’nde çalıştı. Halen Fatih Davutpaşa Anadolu Lisesi’nde matematik öğretmeni olarak mesleğini sürdürüyor.

Askerliğini Çankırı Dokuzuncu Zırhlı Tugay Komutanlığı’nda (1998-1999) yedek subay olarak yapan Akyol; asıl mesleği öğretmenlik yanında öykü yazarlığı, oyunculuk ve amatör olarak internet gazeteciliği de yapmaktadır.

Varlık, Posta, Yordam, Şehrengiz, Ekin Sanat, Yaz Kalemim, Aşkın e-Hali, Sanat Cephesi, Öykü Teknesi, Çağdaş Yaşam, Afrodisyas Sanat, Berfin Bahar, Fayrap, Lacivert, Yaba, Edep, Deliler Teknesi, Mühür, Tmolos Edebiyat, Kurgu Düşün-Sanat-Edebiyat, Kardelen, Galapera Öykü, Kültür Mafyası, Düşünbil, Hayal, Zula, Güney, Natama, Patika, Dil ve Edebiyat, Ada, Yaşam Sanat, Zarf, Evrensel Kültür, Hece, İnsancıl, Eliz Edebiyat, Halk Edebiyatı, Zil, Sarmal Çevrim, Edebiyat Nöbeti gibi gazete ve edebiyat dergilerinde; hikâye, şiir, deneme ve sinema yazıları yayımlandı.

Öyküde “betimsiz kurgu” yazım tekniğinin de mucidi olan yazar, Zil adında İstanbul orijinli bir de dergi çıkarıyor.

Eğitim, edebiyat, inanç, işçi-sendika gibi konularda yaptığı haberler ağırlıklı olarak; Aydınlık, Mir Haber, KamuGazetesi.Com, Demokrat Haber, on5yirmi5, Oda TV, Dipnot, bianet, Timeturk, soL Haber Portalı, Mürekkep Haber, SanatLog, insanokur.org, Kızıl Bayrak, Mücadele Birliği, TV 5 Haber, Gazete RED, Yorumca Haber, Welg Medya, Marmara Gazetesi, T4 Haber gibi gazete ve internet haber sitelerinde yayımlandı.

Evli ve bir çocuk babası olan Akyol, yazar olarak dördü öykü, biri araştırma/inceleme, ikisi şiir türünde olmak üzere yedi kitaba imza attı.

Kitaplarından İlahi Adalet Komünizm’e Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından; “halkın bir kesimini sosyal sınıf, din, mezhep, cinsiyet ve bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılamak” ve “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılamak” suçlamalarıyla açılan dava, Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi nezdinde sürüyor.

 

ESERLERİ:

 

Öykü:

 

Sorumlu Müdür (2012), Yükselen Yeni Devrim Dalgası (2012), Gezi Raporu (2013), Marks Radiyallahu Anh’ın İzinde (2018).

 

Araştırma/İnceleme:

 

İlahi Adalet Komünizm (2012).

 

Şiir - Sinema:

 

Hüznümün Direği (2019).

 

Şiir - Metin:

 

Ah İstanbul (2020).

 

KAYNAKÇA: Osman Akyol (İnternet kitapçıları, 12.07.2020), Osman Akyol (Bilgi teyidi, 12.07.2020).

KARANLIKTA UYANANLAR’DAN İŞ VE EKMEK’E YEŞİLÇAM’DA İŞÇİ FİLMLERİ

KARANLIKTA UYANANLAR’DAN İŞ VE EKMEK’E YEŞİLÇAM’DA İŞÇİ FİLMLERİ

 

Osman AKYOL

 

            “İşçiler” ve “işçi sorunları”, hiçbir zaman bir furyaya dönüşmediyse de, Yeşilçam’da işlenmeye değer temel konulardan biri olarak her zaman önemini korumuştur.

            İlk işçi filmimiz, 1964 tarihli bir yapım: Karanlıkta Uyananlar (Ertem Göreç, 1964)

İlk prototip olmanın tüm avantaj ve dezavantajını taşıyan Karanlıkta Uyananlar’ın ardından, ekonomik kuşatılmışlık ve sansür gibi çeşitli nedenlerle, işçi filmleri tekrar uykuya dalar ta ki Yılmaz Güney adında biri çıkıp onları uyandırana dek: Umut (Yılmaz Güney, 1970).

Aslında Yeşilçam, sanılanın aksine başlarda bilinçli bir tercih olarak, işçileri ve sorunlarını görmezden gelmişti.

Fakat 70’lere gelindiğinde; sendikal mücadele, toplu sözleşme, grev, lokavt, iş güvenliği, işçi sorunları gibi konular işçilerin ve dolayısıyla tüm halkın gündemini meşgul eden konular haline gelmişti. Artan sanayileşmeyle birlikte çığ gibi büyüyen bu sorunlara Türk sineması da daha fazla sessiz kalamazdı. Kalmadı da. Ne de olsa sinema, hayatın aynasıydı ve oradan besleniyordu.

Çok geçmeden sol damardan gelen cesur birkaç yönetmen, sırtlarında yumurta küfeleri, ürkek adımlarla kameralarını kentsoyluların ışıltılı çıkar dünyasından alıp işçilerin acımasız gerçeklik dünyasına çevirme cesaretini gösterdiler:

Karanlıkta Uyananlar (Ertem Göreç, 1964), Umut (Yılmaz Güney, 1970), Diyet (Ömer Lütfi Akad, 1974), Endişe (Yılmaz Güney, Şerif Gören; 1974), Otobüs (Tunç Okan, 1974), Bir Gün Mutlaka (Bilge Olgaç, 1975), Güneşli Bataklık (Süreyya Duru, 1977), Maden (Yavuz Özkan, 1978), Sürü (Zeki Ökten, 1978), Düşman (Zeki Ökten, 1979), Bereketli Topraklar Üzerinde (Erden Kıral, 1979), Demir Yol (Yavuz Özkan, 1979), Çark (Muzaffer Hiçdurmaz, 1987), İş (Faik Ahmet Akıncı, 1994), Ekmek (Faik Ahmet Akıncı, 1996)…

Peki, ama halk arasında “işçi filmi”, “sendika filmi”, “grev filmi”, “emekçi filmi”, “devrim filmi”, “protesto filmi” gibi çeşitli adlarla anılan, sinematografik bir tür olarak toplumsal gerçekçi diye adlandırabileceğimiz bu filmlerde işçiler nasıl anlatılıyordu, ya da bu filmler işçi-işveren çatışmasını nasıl yansıtıyordu?

Şimdi genelden özele geçip listedeki filmleri tek tek görelim. 

Başta da değindiğimiz gibi senaryosunu Vedat Türkali’nin yazdığı, başrollerinde Fikret Hakan, Beklan Algan ve Ayla Algan’ın oynadığı, yönetmenliğini Ertem Göreç’in üstlendiği, 1964 yapımı Karanlıkta Uyananlar, işçi sorunları üzerine yapılmış ilk Türk filmi olarak Türk sinema tarihinde yerini alır.

Bir boya fabrikasında geçen filmin konusuna gelince: Boya fabrikasının kötü patronu Şeref Yetimoğlu, fabrikasında çalışan işçilerin özlük ve sendikal haklarına karşı duyarsız biridir. Bu duyarsızlığa daha fazla dayanamayan işçiler, bir süre sonra, emektar işçi Nuri Baba’nın önderliğinde, grev silahlarını çekerek mücadeleye girişirler.

Fakat bu hiç de kolay olmaz. Olaylar tıpkı gerçek hayattaki gibi gelişir: Çıbanbaşı olarak görülen bazı işçiler işten atılır, muhbir işçi Mahmut olanı biteni patrona ulaştırır vs.

Film, gösterime girdikten iki ay sonra, 1965 Temmuz’unda İçişleri Bakanlığı tarafından, filmin gösterildiği illerde çıkan bazı olaylar bahane edilerek, yasaklanır. Böylece filmin “İlk işçi filmi” etiketine “yasaklı film” damgası da vurulmuş olur.

Peşinden gelen “Çirkin Kral” Yılmaz Güney’in yazıp yönettiği ve başrolünde oynadığı 1970 yapımı Umut filmi ise aslında bir umutsuzluğu anlatır: Arabacı Cabbar’ın çıktığı umutsuz define yolculuğunu.

Adana’da arabacılık/faytonculuk yaparak geçimini sağlayan Cabbar’ın işleri, otomobiller çoğalmaya başlayınca bozulmaya başlar. Cabbar, borçla aldığı ve taksitlerini henüz bitiremediği atlarından birini başkasının çarptığı bir trafik kazasında kaybeder. Atı ölen Cabbar’ın eli kolu bağlanır. Yeni bir at alabilmek için evdeki en değerli eşyası, baba yadigârı toplu tabancasını satlığa çıkarır, fakat müşteri bulamaz. Vaktiyle yanında çalıştığı eski patronlarından borç ister, alamaz. Bütün bunlar yetmezmiş gibi ölen atın taksit zamanı da gelir çatar. Derken alacaklılar çok beklemeden, alacaklarına karşılık arabasını da haczederler. Derin bir yoksulluğun içine yuvarlanan Cabbar, son çare olarak, definelerin yerini bildiği iddia edilen Hüseyin Hoca’nın peşine takılır.  

Ömer Lütfi Akad’ın yazıp yönettiği, başrollerinde Hülya Koçyiğit ve Hakan Balamir’in oynadığı 1974 yapımı Diyet filminde ise memleketinden İstanbul’a göçüp gelen ve hemşerisi Bilal Usta’nın yanında bir fabrikada işe giren Afyonlu Hasan’ın öyküsü anlatılır.

Çalıştığı fabrikanın patronu, çıkarlarının zedelendiği düşüncesiyle, fabrikasındaki işçilerin sendikalaşmasına karşı çıkmakta ve bu konuda sıkı tedbirler uygulamaktadır. Patronun yakın adamı olan köylüsü Bilal Usta’nın da baskısıyla lümpen Hasan, başta sendikaya karşı çıkar ve sendikalı olmamak için direnir ta ki bir kolunu makineye kaptırıp işsiz kalana dek. Kolunu kaptırdığındaysa her şey için artık çok geçtir.

Senaryosu yine Yılmaz Güney tarafından yazılan ve 1974 yılında Adana’nın Yumurtalık ilçesinde çekimlerine başlanan Endişe filmi, yönetmen ve başrol oyuncusu Yılmaz Güney’in Yumurtalık hâkimi Sefa Mutlu’yu öldürmekten tutuklanmasıyla yarım kalır. Sonradan yardımcısı Şerif Gören tarafından tamamlanan ve başrollerinde Erkan Yücel, Ayşe Emel Mesçi ve Kamuran Usluer’in oynadığı film, bir köyde ağa tarafından sömürülen köylülerin yaşadığı sorunları anlatır.

Başlarda ağa tarafından ucuz iş gücü olarak sömürülen köylüler, ağanın traktörü “keşfetmesiyle” birlikte bir kenara itilirler ve dahası aç kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.

Tunç Okan’ın ilk yönetmenlik denemesi olan ve başrolünde Tuncel Kurtiz’in oynadığı 1974 yapımı Otobüs filminde ise İsveç’e kaçak işçi olarak giden bir grup köylünün trajik hikâyesi anlatılır.

Köylerinden ilk defa çıkan köylüler organizatör (Tunç Okan) tarafından dolandırılırlar ve İsveç’in başkenti Stockholm’de bir otobüsün içinde şaşkın, çaresiz bir başlarına kalırlar.

Senaryosunu Yılmaz Güney’in yazdığı ve Bilge Olgaç’ın yönettiği, başında ve sonunda belgesel görüntülere de yer verilen; yönetmenin tüm iyi niyetine rağmen yer yer biçim ve dil sorunları da göze çarpan 1975 yapımı Bir Gün Mutlaka filmi ise, Akif isimli bir işçi önderinin davası için katlandığı fedakârlıkları konu eder.

Dava adamı Akif, yakın dava arkadaşları ile birlikte iş çıkışı afiş yapıştırarak ve el ilanı dağıtarak işçilerin/emekçilerin bilinçlenmesi için çaba göstermektedir. Bir takım karanlık güçler (ki bu karanlık karakterler iyi çizilmemiş) Akif’in bu çalışmalarından rahatsız olurlar ve karşı saldırıya geçerler. Bu saldırılar sonucu arkadaşlarından bazıları vurulan, bazıları da tutuklanan Akif’in başı karısı Sultanla da derde girer: Sultan, Akif’in eve geç gelmesini, kendisini aldattığına yorumlamaktadır.

Senaryosunu Vedat Türkali’nin yazdığı, başrollerinde Hakan Balamir, Semra Özdamar’ın oynadığı ve yönetmenliğini Süreyya Duru’nun yaptığı 1977 yapımı Güneşli Bataklık filminde ise karşıt iki dünya anlatılır: Burjuvazinin kokuşmuş bataklığı ve işçi sınıfının aydınlık dünyası.

Patronuna şantaj yaparak ondan para koparmaya çalışan Salih’in çöküşüne karşılık sendikal mücadele veren işçilerin safına geçen ve orada işçi liderliğine yükselen Gümüşhaneli Hasan’ın öyküsü bu iki dünyayı temsil eden birer metafor imgedir.

Senaryosunu ve yönetmenliğini Yavuz Özkan’ın yaptığı, başrollerinde Cüneyt Arkın, Tarık Akan ve Hale Soygazi’nin oynadığı, 15. Antalya Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü dâhil 4 ödül birden alan 1978 yapımı Maden’de ise, bir madende çalışan işçilerin çelişkileri, sefaletleri ve mücadeleleri epik bir dille anlatır.

Her ne kadar bir ödüle layık görülmese de filmde arkadaşlarıyla maden ocağındaki kötü yaşam koşullarına karşı mücadele eden İlyas adındaki devrimci bir işçi önderini oynayan Cüneyt Arkın, sinema kariyerinin en iyi performansını bu filmde ortaya koyar.

Senaryosunu hapisteki Yılmaz Güney’in yazdığı, başrollerinde Tarık Akan (Tarık Akan ilk kez bu filmde bıyıklı görülüyor), Melike Demirağ ve Tuncel Kurtiz’in oynadığı; Zeki Ökten tarafından yönetilen Sürü filminde ise, Halilan ve Veysikan adlı birbirine düşman doğulu iki aşiret arasındaki kan davası ve ekonomik zorluklar nedeniyle bir süre sonra Veysikan Aşireti’nin trenle sürülerini Ankara’ya götürüp satmak zorunda kalması işleniyor.

Çok katmanlı filmin bir katmanında da babası Hamo Ağa’ya ve aşiret düzenine isyan eden Şivan’ın karısı Berivan’ı tedavi ettirme çabasını görüyoruz.

Tüm zamanların en iyi on filmi listesinde her zaman yerini koruyan ve Zülfü Livaneli tarafından yapılan müziğiyle de öne çıkan film, pek çok otoriteye göre Yılmaz Güney’in en iyi üç filminden birisi sayılıyor.

Senaryosunu hapisteki Yılmaz Güney’in yazdığı, başrollerinde Aytaç Arman ve Güngör Bayrak’ın oynadığı, yine Zeki Ökten tarafından yönetilen 1979 yapımı Düşman ise, işsiz İsmail’in parasızlık yüzünden başına gelenleri işliyor gibi görünse de filmde asıl verilmek istenen mesaj düşmanın kim olduğudur: Kapitalizm.

Düzenli bir işi olmayan İsmail, mahallesinde ne iş bulursa çalışmaktadır. Bir süre sonra sömürüldüğünün ve bir şeylerin yanlış gittiğinin farkına varır. Fakat yaşadığı bu aydınlanma sürecinde, karısı dâhil, yanında hiç kimseyi göremez. Tüm mahalleyi istila eden ahlaksızlık ve yozlaşma karısını da beraberinde sürükleyip götürmüştür çünkü.

Senaryosunu Orhan Kemal’in aynı adlı romanından Mahmut Tali Öngören’in uyarladığı, başrollerinde Yaman Okay, Erkan Yücel, Tuncel Kurtiz ve Nur Sürer’in oynadığı Erden Kıral tarafından yönetilen 1979 yapımı Bereketli Topraklar Üzerinde ise; Çukurova’ya çalışmaya giden Köse Hasan, Pehlivan Ali ve Yusuf adlı aynı köyden üç arkadaşın hikâyesini anlatır.

Sivas’ın bir köyünden olan üç arkadaş, bir hemşerilerinin sahibi olduğu iplik fabrikasında çalışmak üzere Çukurova’ya gelirler. Hemşerileri kendilerine yüz vermez. Onlar da bir çırçır fabrikasında işe başlarlar. Bir süre sonra içlerinden Köse Hasan fabrikadaki ağır çalışma koşullarına dayanamayarak hastalanır. Hasta arkadaşlarını da arkalarında bırakan Ali ile Yusuf, fabrikadan ayrılırlar; tarım ve inşaat gibi geliri yüksek işlerde çalışmaya başlarlar. Zamanla işinde yükselen Pehlivan Ali patoz operatörü olurken Yusuf da duvarcı ustası olur. İki arkadaş bir süre sonra Köse Hasan’ın öldüğü haberini alırlar. Derken Pehlivan Ali de ayağını patoza kaptırıp ölünce Yusuf tek başına köyüne geri döner.

Çekildiği dönemde Sıkıyönetim tarafından yasaklanan film, tam 28 yıl sonra, 2 Mayıs 2008’de sinemada gösterime girme olanağı bulur, fakat geçen zaman içinde on iki dakikasını yitirmiş olarak.

Yavuz Özkan’ın yazıp yönettiği başrollerinde Tarık Akan ve Fikret Hakan’ın oynadığı 1979 yapımı Demir Yol ise, demiryolu inşaatında çalışan ve greve giden bir grup işçiyle Migros (filmde sansüre takılmamak için kamyonun üzerinde “Nigro” yazıyor)’un erzak kamyonunu soyup halka bedava dağıtan silahlı mücadele yanlısı bir grup solcu üniversite öğrencisinin kesişen öyküsünü anlatır.

Fikret Hakan’ın oyunculuk performansıyla öne çıkan filmde aynı zamanda yönetmen tarafından sendikal mücadelenin de bir adım öne çıkarıldığını görmek mümkün.

Senaryosunu Bekir Yıldız ve Haşmet Zeybek’in yazdığı, başrollerinde Tarık Akan, Müge Akyamaç ve Cezmi Baskın’ın oynadığı, Muzaffer Hiçdurmaz tarafından yönetilen 1987 yapımı Çark filminde ise, İstanbul Kazlıçeşme’de deri atölyelerinde çalışan dört deri işçisinin mücadelesi anlatılıyor.

Emeklerinin karşılığını alamayan dört arkadaş, patronla çatışmaya girerler ve beklendiği üzere kendilerini kapının önünde bulurlar. Daha sonra iş değiştirerek bir tersanede çalışmaya başlayan arkadaşlar gittikleri yerde de kendilerini aynı çarkın içinde bulurlar…

Faik Ahmet Akıncı’nın yazıp yönettiği, başrollerinde Berhan Şimşek ile Sumru Yavrucuk’un oynadığı ve bir ikilemenin ilki olan 1994 yapımı İş filminde, bir baraj inşaatı sırasında yaşanan işçi-işveren çatışması anlatılırken yine Faik Ahmet Akıncı’nın yazıp yönettiği, başrollerinde Fikret Hakan ve Demir Karahan’ın oynadığı ikilemenin sonuncusu olan Ekmek (1996)’teyse özelleştirmeye karşı çıkan Zonguldak maden işçilerinin direnişi anlatılır.

İşçi filmleri elbette bu listeyle ve dönemle (Yeşilçam) sınırlı değil, toplumda artı değer sömürüsü devam ettiği sürece, Yaşam Kavgası (Halit Refiğ, 1978), Zerre (Erdem Tepegöz, 2012), Toz Bezi (Ahu Öztürk, 2015) ve Babamın Kanatları (Kıvanç Sezer, 2016) filmleri örneklerinde olduğu gibi çekiliyor ve çekilmeye de devam edecek.

 

Osman Akyol

5 Temmuz 2016, İstanbul

 

KIRILAN ELLER

KIRILAN ELLER

 

Osman AKYOL

 

Çevik kuvvet polisi Ahmet, kumanyasını açıp içinden çıkan dürümü iştahla yemeye koyuldu.

Çok açtı, onu yapan dönerci ustası Çorumlu Ethem’in döner bıçağını tutan nasırlı ellerini düşünecek halde değildi. Alışılmış hareketlerle, boşta kalan eliyle Sütaş işçilerinin sağlıksız çalışma koşullarında ürettiği kutu ayranı açtı, hiç düşünmeden başına dikti, yarısına kadar içti.

Kim bilir, hangi çobanın güttüğü ineğin ya da koyunun sütünden yapılmıştı? Hiçbiri gelmedi de aklına da; köyde annesinin, keçi sütünden mayalanan ekşi yoğurttan yaptığı buz gibi soğuk ayran geldi. Biliyordu, o tadı bir daha asla bulamayacaktı. Yediği dürümden hırsla büyük bir ısırık daha aldı.

Biten dürümün kâğıdını Beyoğlu Belediyesi’nin taşeron temizlik işçisi İrfan’a havale ederken yaka cebinden usulca, işten atılma tehdidiyle 4C’li yapılan Tekel işçilerinin alın teriyle harmanlanmış Tekel 2000 sigarasını çıkardı, içinden bir dal çekip Tokai marka çakmağıyla yaktı.

O, ağzındaki yoğun sigara dumanını havaya üflerken Tokai firması, çoktan bünyesindeki son sendikalı işçiyi de çıkarmış yerine asgari ücretten çalışan sendikasız ve güvencesiz üç işçi daha almıştı bile.   

Hava, yaz olmasına rağmen, kapkara ve iç sıkıcıydı. Ahmet, biten sigarasının izmaritini yere atıp topuğuyla ezdi. Ardından sızlayan sağ bileğini sağa sola döndürerek egzersiz yapmaya başladı.

Sıkıntıdan bunalan bazı polisler de ikişer-üçer durakta volta atmaya başlamışlardı.

Polislerin beklemeleri uzun sürmedi, belediye otobüsü uzaktan göründü. Sırayla gelen otobüse bindiler.

Bir gün daha bitmişti.

Ahmet, ön tarafta şoföre yakın bir yere oturdu.

Dikiz aynasından koltukların dolduğunu gören otobüs şoförü Recep Usta, yavaşça vitesi bire taktı, otobüsü hareket ettirdi.

Yaşlanmasına rağmen hâlâ saat gibi tıkır tıkır çalışıyordu kardeş Macar mühendislerin yaptığı Ikarus marka belediye otobüsü.

Bir o kadar yaşlı olan kır saçlı Recep Usta da en az altında inlettiği otobüs kadar sağlamdı. Yıllar sanki onu eskitememişti. Hâlâ ilk gençliğindeki gibiydi. Otobüsü hiç sarsmadan, tüy gibi kullanıyordu.

Artarda geçtiler durakları: Tarlabaşı, Ömer Hayyam, Tepebaşı, Şishane…

Polislerden bazıları başlarını koltuğa yaslayıp uykuya daldılar.

Uykusu gelmeyen Ahmet, otobüsün yan camından dışarıyı seyretmeye başladı. Her birinde her gün yüzlerce işçinin çalıştığı dükkânlar, hızla gözünün önünden geçmeye başladılar.

Vızz… Vızz… Vızz…

Belirsiz bir geleceğe doğru hızla savruluyordu sanki Ahmet. Fakat herkes gibi o da çok yoğundu; durup düşünmeye, yaşadığı hayatı sorgulamaya hiç vakti yoktu. Bir süre sonra başı döndü, tekrar ön tarafa döndü.

Bayrampaşa Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü önüne gelince tıslayarak durdu otobüs. İçinden polisler sırayla indiler. En önde olduğu için otobüsten ilk inen Ahmet oldu.

Recep Usta, herkesin indiğini gördükten sonra şubenin biraz uzağına otobüsü park etmek için hareket etti.

Bir süre sonra, kasklarını, kalkanlarını şubeye teslim eden polisler, resmi kıyafetlerle tekrar bindiler otobüse. Tuhaf bir şekilde herkes yine önceki yerine oturuyordu. Sanki, havada asılı, “Herkes aynı yere oturacak” diye görünmeyen gizli bir kural vardı.

Koltuklar dolunca direksiyona abanıp usta bir u dönüşüyle otobüsü kaldırdı Recep Usta. Bu sefer evlerine bırakacaktı çevikleri.

Evine birkaç durak kala indi otobüsten Ahmet. Tanıdığı bir korsan sidiciye girdi.

“Yıkılmayan Adam var mı?”

“Yok abi. Hiç çıkmadı piyasaya.”

Bir iki yere daha sordu, yoktu aradığı film. Umudunu kesip dümeni eve kırdı. Yoldan geçen bir otobüse el kaldırıp durdurdu. Otobüs şoförü ve asık suratlı birkaç yolcunun öfke ve nefret dolu bakışları altında akbil basmadan geçti boş bir koltuğa çöktü.

Fındıkzade Durağı’na gelince indi. Yorgundu. Bir an önce eve ulaşmak istiyordu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi işçilerinin kim bilir ne zaman taktığı şu ışıklardan karşıya geçtikten sonra on dakikalık yolu kalmıştı. Yeşil ışığın yanıp yanmadığını kontrol etmek için tekrar baktı karşı tarafa, hâlâ kırmızı yanıyordu.

Amaçsızca sağa sola bakarken gözü, biraz ötede sarı renk baretleri ve işçi yelekleriyle kaldırım inşaatında çalışan çoğu Güneydoğu’dan gelmiş taşeron işçilerine takıldı. Onları öyle kazma kürekle görünce zihni bir anda; zılgıtlar, ıslıklar arasında yürüyen poşulu, Kalaşnikoflu görüntülerin işgaline uğradı. İçinde nedensiz bir sıkıntı duydu. Farkında olmayarak elini beline götürdü. Makine Kimya işçilerinin el emeği Sarsılmaz yerindeydi. Rahatladı.

Yeşil ışık yanar yanmaz geçti karşıya. Sağ bileğindeki ağrı geçmemişti hâlâ. Aklına gelince birkaç kez sağa sola çevirdi bileğini.

Oturduğu apartmana gelmişti. Hangi fabrikada üretildiğini ve hangi usta tarafından getirilip buraya monte edildiğini bilmediği zile peş peşe bastı. Eşi Bekçi Şükran gecikmeli olarak açtı kapıyı. “Niye zamanında açmıyorsun lan kapıyı?” der gibi ona sorgulayan bir bakışla bakıp rahmetli Abdullah Usta’nın döşediği laminant parkenin üzerinden yorgun adımlarla yürüyerek yatak odasına geçti. Sağ olsun Hizmetçi Şükran, yatağı toplayıp her yeri düzeltmiş ve akşamki ateşli sevişmeden geriye hiçbir iz bırakmamıştı. Üzerindeki resmi üniformasını çıkarıp, Bağcılar’da bir kaçak tekstil atölyesinde dikilen kahverengi pijamalarını giydi. Üzerini değiştirirken, adının Şükran olduğunu hatırladığı, dünkü fahişe geldi aklına nedense.

“Telefon numarası kaçtı karının ya?”

Çok uğraştı fakat son yedi rakamını bir türlü çıkaramadı.  

Beş yıl önce buraya ilk taşındıklarında, şimdi ekonomik krizden dolayı işsiz kalan, Mehmet Usta’nın taktığı şofbende duş alsa rahatlayacaktı ama çok yorgundu, göze alamadı.

Doğruca oturma salonuna geçip marangoz Ali İsmail Usta’nın elini planya makinesine kaptırıp sakatlanmadan önce yaptığı tekli siyah koltuğa oturdu; günde bir dolara çalışan Çinli bir işçinin intihar etmeden önce yaptığı kumandayı sehpanın üzerinden alıp açma kapama düğmesine bastı.

İlk açılan kanalı beğenmedi. Kumandanın kanal değiştirme tuşuna peş peşe bastı. Ahmet kanalları hızla zaplarken Aşçıbaşı Şükran, özelleştikten sonra işten atılan demir çelik işçilerinin ürettiği düdüklü tencerenin altını kapatmakla meşguldü. Mutfak dolabının çekmecesinden Paşabahçe işçilerinin nasırlı elleriyle yaptığı pırıl pırıl çatal kaşıkları çıkarıp sofraya dizmeye başladı.

Evde ekmeğin kalmadığını fark eden Ahmet, odasında ders çalıştığını düşündüğü oğlu Berfin’e seslendi.

“Oğlum hadi git bakkaldan ekmek al.”

Berfin, o esnada Minh Lee ve Jess Cliffe adlı emekçiler tarafından yaratılan Counter Strike 5.1 oynamakla meşguldü.

“Bir seviye kaldı baba, atlayıp çıkıyorum…”

Anne Şükran; bir profesör doktor, bir doçent doktor, iki hemşire ve bir embriyolog tarafından titiz bir işçilikle tüp bebek ünitesinde dokuz ay on günde üretilen sorumsuz oğlunu uyardı.

“Sinirlendirme babanı…”

Çünkü babası o gün vatan, millet düşmanlarına yeterince sinirlenmişti; daha fazlasına tahammül edemezdi.

Tüp çocuğu Berfin, Vietnamlı işçilerin günde on dört saat çalışarak ucuza mal ettikleri Adidas marka ayakkabılarını ayağına geçirip sinirle çıktı evden.

Anne Şükran, kara yağız Konya köylülerinin mahsulü olan kuru fasulyenin etli yerlerinden kocasının tabağına bolca koyarken Vestel işçilerinin alın teri olan LCD televizyonda güvencesiz basın emekçilerinin, hayatlarını hiçe sayarak, hazırladıkları akşam haberleri başladı.

“Sevgili seyirciler bültenimizi bir son dakika gelişmesiyle açıyoruz. Amerikan Merkez Bankası FED, iki gün süren toplantının ardından az önce faiz oranlarını açıkladı… Şimdi bu gelişmeyi almak üzere Washington muhabirimiz Esra Ceyhan Akyol’a bağlanıyoruz…”

Bunun gibi çok çok önemli haberler bitip de sıra 1 Mayıs haberlerine gelince Ahmet, televizyonun sesini biraz daha açtı.

İzlediği görüntüde polisler, Beyoğlu’nda kalkanlarıyla bir çıkmaz sokakta sıkıştırdıkları 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı kutlayan işçileri acımasızca copluyorlardı.

Ahmet bileğindeki sızıyı tekrar hissetti.

 

Osman Akyol

11 Mayıs 2014, İstanbul

 

Fayrap, Sayı 83, Nisan 2016

MARKS RADİYALLAHU ANH’IN İZİNDE

MARKS RADİYALLAHU ANH’IN İZİNDE

 

Osman AKYOL

 

 

            Dışarısı soğuk ve karanlıktı. Müslüm, ellerini ovuşturarak kapısında Kafe döla Rejans yazan kafeden içeri girdi. Montunun sağ cebinden cep telefonunu çıkarıp birini aradı. Aradığı kişinin sol tarafta cam kenarında kendisine el salladığını görünce telefonu kapatıp ona doğru yürüdü.

            “Selamün aleyküm, Ferdi’ydi değil mi?”

            Masadaki kişi oturduğu sandalyeden hafifçe doğruldu, gelen Müslüm’ün elini sıktı.

            “Aleyküm selam, siz de Müslüm Bey olmalısınız. İsterseniz benim yerime oturun, petek yanıyor…”

            “Allah razı olsun.”

            “Ecmain…”

            Müslüm, Deniz Gezmiş montunun iç cebinden buruş buruş olmuş Serfliğe Giden Yol kitabını çıkarıp masaya koydu.

            “Dün gece ikide bitirdim…”

            Bir kulağı Müslüm’de olan Ferdi, elinde tepsiyle bir başka masaya servis yapan papyonlu garsona seslendi.

            “Mübarek bize iki bira… Soğuk olsun.”

            Kafenin duvarlarını asr-ı saadet döneminde yaşamış devrimci önderlerin resimleri ve Hazreti Marks’ın özlü sözleri süslüyordu. Kasanın yanındaki duvarda ise sırmalı işlemeli, çanta görünümlü bir bez kılıf içinde Das Kapital asılıydı.   

“Bütün ülkelerin işçileri birleşin!”

“Din; ezilen insanın içli ezgisi, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığı, manevi olanın dışlandığı toplumsal koşulların maneviyatıdır…”

“Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre!”

“İşçilerin zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeyleri yoktur!”

            Müslüm, sarı pos bıyıklarını avucunun içiyle sıvazladıktan sonra yaka cebindeki Marlboro’yu çıkarıp önce Ferdi’ye tuttu ardından bir tane de kendisi yaktı.

            “Hangi okula gidiyorsun Ferdi?”

            “Frankfurt Okulu’na.”

            “Bizim Zayıf Halka’yla aynı okuldasınız…”

            “Aynı sınıftayız.”

Müslüm tam bir şey söyleyecekken garson biraları getirdi. Ferdi, uzanıp tepsiden biraları aldı, birini Müslüm’ün önüne koydu, diğerini kendi önüne. Adisyon fişine bir şeyler karalayan garson, adisyonu masadaki küllüğün altına sıkıştırıp uzaklaştı.

Birasından büyük bir yudum alan Müslüm, üst dudağına yapışan bira köpüklerini alt dudağıyla yalayarak temizledi.

“Gramski diye bir hoca giriyor mu dersinize?”

“Yok, o, Altuzer’in dersine giriyor.”

“Zorunlu Marksizm dersinize kim giriyor?”

“Adnan Hoca giriyor. Bugün yazılı olduk. Komünizm nedir, diye sordu…”

Ferdi, çekemediği kopyalığı Müslüm’e uzattı: Komünizm, daha yüksek bir burjuva yaratmak ve sınıf savaşlarını kontrol altına almak için emperyalist mason sermayenin yarattığı bir akımdır.

“Tabi ben; üretim biçimi, sınıf savaşları ve meta fetişizmi gibi kavramlar üzerinden tanımladım… Yanlışmış…”

“Hizmetle tanışmanız nasıl oldu Ferdi kardeş?”

“Hakkı arkadaş vesile oldu. İşçi Bayramı namazında tanıştık.”

“Kısa film çektiğinizi söyledi arkadaşlar?”

“Deneysel bir şeyler yapıyoruz, evet…”

Müslüm, paltosunu çıkarıp oturduğu sandalyenin arkalığına astı. Gömleğinin üstten bir düğmesini daha çözdü.

            “Dün Parçala Behçet filmi vardı kanalın birinde… Onu izlerken sizin Forverts’deki ‘Yeşilçam’da Kopan İstismar Furyaları’ yazınız geldi aklıma…”

“Parçala Behçet kiç bir film fakat bazı sahnelerinde pornoya giden sürecin içsel dinamiklerini görmek mümkün…”

Ferdi, çerez tabağına uzandı, iki tane fıstık alıp attı ağzına.   

“Geçen Pazar öğrenci arkadaşlarla evde Tarkovski’nin Nostalji’sini izledik…”

“Çaykovski mi?”

“Tarkovski…”

Müslüm peçeteyle sildi ağzını.

“Hangi mezheptensiniz Ferdi?”

“Babam Ortodoks Marksist’ti… Ben agnostiğim…”

Bu esnada iki arkadaşın arkasındaki masada yapılan fuhuş pazarlığı bitmek üzereydi. Sesler iki arkadaşın kulaklarına kadar geliyordu.

“Hayatım arkada Auşvitz Apart Otel var, istersen oraya gidelim…”   

Biten sigarasını yenisiyle tazeleyen Müslüm, müşterisiyle giden fahişenin arkasından baktı bir süre.

Müslüm giden fahişenin arkasına bakarken Ferdi de, yan masadaki Raynişe Zaytung gazetesinde dikkatini çeken manşete atılmış bir haberi okumaya koyuldu.

“… İnsanların varlığını belirleyen onların bilinci değil, tersine onların bilincini belirleyen onların toplumsal varlığıdır…”  

Müslüm önüne döndü.

“Mevlit Kandili’ne geliyorsun değil mi Ferdi?”

Ferdi gazeteden başını kaldırdı.

“Ne zamandı?”

“5 Mayıs’ta… Geçen sene Stalin Camisi’nde yaptık. Yoğun bir katılım oldu. Bu sene Lenin Camisi’nde yapacağız inşallah…”

“Mevlüdü kim okuyacak?”

“Yine İhsan Hoca okur herhalde…”

Ferdi, gazeteyi katlayıp aldığı yere koyduktan sonra masanın altına eğilip bir poşetin içinden çıkardığı eski bir plağı Müslüm’e gösterdi.

“Sahaftan aldım. Pink Floyd’un 79 sonunda çıkardığı albüm…”

“The Wall… Bende demo kayıtları vardı bunların, yerim olmadığından eskiciye verdim hepsini. Eee başka neler yapıyorsun Ferdi Kardeş?”

“Gezi Komünü üzerine bir makale yazıyorum…”

Müslüm’le Ferdi konuşurken kafeden içeri asık suratlı bir genç girdi, doğruca Müslüm’le Ferdi’nin olduğu masaya gelip elindeki dergiyi masaya fırlattı.

“Jeni Fon Vestfalen annemizin çıplak karikatürünü yayımlamışlar…”

Dergiyi adeta kapan Müslüm, çıplak karikatürü bir süre inceledikten sonra sırada bekleyen Ferdi’ye uzattı.  

“Faşist köpekler! Efendimizin Kemnits’deki büstünü parçaladılar, yetmedi…”

Müslüm, öfkeli genci masaya oturtup sakinleştirmeye çalıştı.

“Son günleri… İnşallah Mehdi gelecek, bunların hesabını görecek kardeşim, üzülme... Tanıştırmayı unuttum. Ferdi… Orhan…”

“Tanışıyoruz…”

Orhan, Ferdi’ye başıyla selam verdi. Müslüm, elindeki bira bardağını kafasına dikti, boşalan bardağı sert bir şekilde masaya koydu, geğirdi. Eliyle barmene üç bira işareti yaptıktan sonra masadan kalktı, yalpalayarak kitaplıktan Mehdi ve Komünizmin Altın Çağı kitabını getirdi. Kitaptan bir sayfayı Ferdi’yle Orhan’a gösterdi.

“… Vestfalen annemiz buyurdu ki: ‘Kıyametin kopmasına bir gün bile kalsa mehdi gelecek ve komünizmi dünyaya hâkim kılacaktır’…”

Müslüm, kitabı kapattıktan sonra Orhan ve Ferdi’ye doğru eğilip bir sır verir gibi:

“Bu cümledeki harflerin ebced değerlerini toplayıp otuz bire bölünce iki bin yetmiş bir çıkıyor…” dedi.

Orhan şimdi daha sakin görünüyordu.

“Bazen her şeyden, herkesten nefret ediyorum abi… Çekip gideyim diyorum taşraya, bir balıkçı kasabasına…”

 

Osman Akyol

31 Ekim 2013, İstanbul

 

Çağdaş Yaşam, Sayı 31, Şubat 2013; Ekin Sanat, Sayı 96, Şubat 2014

NEDEN BİZ DEĞİL?

NEDEN BİZ DEĞİL?

 

Osman AKYOL

 

            Seçimden önceydi. Liberal bir arkadaşla yine bu masada oturmuş konuşuyorduk… Arkadaş benim sosyalist biri olduğumu bildiği için, başladı sosyalizmi kötülemeye.

Efendim neymiş “Dünyanın En Cani On İnsanı” sıralamasında Mao Zedung, yetmiş milyon insanla, birinci sıradaymış. İkinciliği kıl payı farkla Cengiz Han’a kaptıran Josef Stalin, yirmi üç milyon insanla üçüncü sıradaymış. Pol Pot, Nikolay Çavuşesku, Tito gibi eli kanlı diktatörlerin hepsi komünistmiş. Çark Çekiç Partisi son seçimlerde binde iki nokta iki oy almışmış.  

            “İyi” dedim, “kalk gidelim. Hemen ilerimizde Müslüman Demokrat Parti’nin Fatih İlçe Başkanlığı var, önce orayı ziyaret edelim sonra da bizim kelaynakları.”

            “Tamam” dedi.

Kalktık, yürüyerek Müslüman Demokrat Parti’nin Akdeniz Caddesi’ndeki ilçe binasına geldik. Binanın bir katında parti teşkilatı var, diğer katlarda partiye yakın vakıf ve dernekler.

Apartmanın açık kapısından girdik içeri. Merdivenlerden çıkıp partinin olduğu kata geldik. İçeri girer girmez hoş bir parfüm kokusu karşıladı bizi. Sağa sola bakınırken türbanlı, güler yüzlü bir kız geldi yanımıza.

            “Hoş geldiniz, nasıl yardımcı olabilirim?”

            Elimle arkadaşa işaret ettim konuşması için. Az önce bana nutuk atan arkadaş kızın karşısında dut yemiş bülbüle döndü. Kem küm etmeye başladı. Durumu yine ben kurtardım.

            “Özel bir işimiz yok, partiyi ziyarete geldik.”

            “Buyurun. Bekleme salonunda kütüphanemiz var. İsterseniz şuradaki otomattan çay kahve alabilirsiniz. Başkan beyle görüşmek isterseniz arkadaşlar yardımcı olabilirler.”

            Kitap okumayı sevdiğim için, “Bekleme salonunu görelim” dedim.

            Kız yol göstermek için önümüzden yürümeye başladı. Allah’ım, türban bir insana bu kadar mı yakışır. Koridordaki camlı bir panoda “Fatih İlçesi’nde Gerçekleştirilen Kentsel Dönüşüm Projeleri” sergilenmiş.

Oturma salonuna geldik. Salonda her şey yerli yerinde, yerler pırıl pırıl. Otomattan kahve aldım. Sonra da kitaplıktaki kitapları karıştırmaya başladım. Hepsi de sevgi, hoşgörü ve kardeşlik gibi değerler üzerine yazılmış kitaplar, okuyunca insanın içi aşk ve sevgiyle doluyor. Baktım arkadaşım da kahve almış, gazete okuyor koltukta.

“Kahven bittiyse çıkalım, sigarasızlık başıma vurdu” dedim.

Bize yardımcı olan türbanlı kıza Japon usulü selam verip ayrıldık oradan.

            Dışarı çıkar çıkmaz o da sigara yaktı. Sırada bizimkiler vardı. Saydık iki yüze yakın sol parti ve fraksiyon var.

“Hangisine gitsek?”

Çark Çekiç Partisi’nde karar kıldık. Şubat ayı olduğu için hava çok soğuktu. Pardösülerin yakalarını kaldırıp Çark Çekiç Partisi’nin Çapa’daki ilçe binasının yolunu tuttuk.

On dakikalık bir yürüyüşün ardından Çapa Tıp Fakültesi’nin önündeydik. Millet Caddesi’nin karşısına geçip bir katında çark-çekiç resmi olan binadan daldık içeri. Koridoru bitirip tam merdivene yönelmiştik ki, beklemediğimiz bir sürprizle karşılaştık: Bizim barikatçı komünistler hızlarını alamayıp merdiveni demir kapıyla kapatmışlar. Kapının üzerinde de kocaman bir kilit asılı. Yoklar herhalde, diye düşündük.

Tam iş hanından çıkarken, bir de çay ocağına soralım, dedik.

Meğer kapının gizli bir yerinde zil varmış, basınca inip açıyorlarmış. Bastık zile, beklemeye başladık. Bir süre sonra merdivenlerden ayak sesleri duyuldu. Gelen kişi, kapının üst kısmındaki sürgülü gözetleme deliğini açtı, baktı bize.

            “Kime bakmıştınız?”

            Sesimi temizledim.

            “Partiyi ziyarete geldik.”

            “Bi dakka…” deyip sürgüyü kapattı, birini aradı.

Herhalde karşıdan okey almış olacak ki, cebinden şangur şungur bir anahtar çıkarıp bize kapıyı açtı. Yer yer boyası badanası dökülmüş, küf ve sidik kokan merdivenleri çıkmaya başladık adamın peşinden.

            Partiden içeri girdiğinizde büyük bir salon karşıladı bizi. Diğer odalara buradan geçiliyormuş. Sol tarafta duvara yakın yerlere masalar konmuş. Tek tük insanlar oturuyor masalarda. Bizi görünce tip tip bakmaya başladılar. Sağ tarafta parti rozeti, parti amblemli kalem, çakmak, anahtarlık gibi hediyelik eşyalar ve partinin yayın organı olan gazete ve dergilerin satıldığı bir yer var. Başındaki kişi bizi görüce ayağa kalktı, zoraki gülümsedi. Zaten bizi güler yüzle karşılayan son kişi de bu kişi oldu.

Bir tane Solcu gazetesi alıp boş bir masaya oturduk. İçerisi çok soğuktu. Baktık herkes sigara içiyor, biz de yaktık birer tane. Peteklere dokundum, yanmıyor. Masada arkadaşla hiç konuşmadan öylece oturuyoruz. Gazeteye baktım, haber namına hiçbir şey yok, sırf ajitasyon. Katlayıp koydum masaya. Duvarın birinde “Gecekondu tapuları halka ücretsiz dağıtılsın!” yazıyor. Yan masada oturanlardan biri çaktırmadan cep telefonuyla fotoğrafımızı çekiyor. Yarınki Solcu gazetesinin manşetini görür gibiyim:

            “İki salak MİT ajanı partimizi ziyaret etti. Ahan da görüntüleri…”

            Arkadaşım hayatından memnun. İlk ve son kez geldiği bu egzotik ortamın tadını çıkarıyor. Karşımızda sadece iki rafında kitap olan bir kitaplık var. Gidip bakmak bile gelmiyor içimden. Ciltleri yeni olsa da çoğu en az iki yüz yıllık kitaplar: 1844 Elyazmaları, Feuerbach üzerine Tezler, Alman İdeolojisi, Felsefenin Sefaleti, Komünist Manifesto, Ücretli Emek ve Sermaye, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Artı Değer Teorileri, Das Kapital, Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Felsefenin Temel İlkeleri… Zaten diğerleri de papağan gibi bunları tekrarlayan kitaplar. İnsana ve yaşama dair hiçbir şey yok. Bunları düşünürken kıvırcık saçlı, erkek suratlı bir kız geldi masamıza.

            “Oturabilir miyim?”

            “Buyurun.”

            Hemen sorguya başladı.

            “Partili miydiniz?”

            “Partiliyiz” diye atladı bizim arkadaş. Ayıkla pirincin taşını.

 “Kimi tanıyorsunuz partide?”

 “Kimseyi tanımıyoruz.”

Ben de sizin gibi salon sosyalistlerindenim, diyemezdim ki.

Bu sinir bozucu sorgu sürerken kapalı kapılardan biri aniden açıldı, bonus kafalı bir genç imdadımıza yetişti.

“Arkadaşlar! Partili arkadaşlarla toplantı yapıcaz. Partili olmayan arkadaşlar çıkabilirler.”

Belli ki, yoldaşlar yarın kanlı bir devrim yapacaklardı ve çok gizli planlarını gözden geçirmeleri gerekiyordu. Bu yüzden bize yol görünmüştü. Yarım sigaralarımızı tablaya bastırıp kalktık.

Masadayken fark etmemiştim ama ayağa kalkınca sıkışmış olduğumu fark ettim. Hediyelik eşya satan adama tuvaleti sordum. Eliyle işaret ederek, “Koridoru geç, soldan ikinci kapı” dedi.

Tuvalete giderken açık kapısından mutfağı gördüm. Üst üste dizilmiş, kurumuş bulaşıklar arasında siyah böcekler geziyor. Nerdeyse hiç yıkanmayan çay bardaklarının dipleri yeşil yeşil küf tutmuş. Mitinglerde kullanılmış pankartlar, afişler, dövizler, parti bayrakları mutfakta bir köşeye yığılmış. Kimsenin okumadığı, sırf birilerinin egosunu tatmin için partinin parasıyla çıkarılmış yayınlar, kitaplar, broşürler koridorda duvar diplerinde açılmamış halde kolilerde bekliyor…

Bu kesafetli ortamdan kendimizi dışarı attığımızda derin bir oh çektik. İstanbul’un kalabalığını ve gürültüsünü bu kadar seveceğim hiç aklıma gelmezdi.

Soğumuş çayımdan bir yudum daha alıp gazetedeki haberi karşımda oturan arkadaşa gösterdim.

“Çark Çekiç Partisi dünkü seçimde binde bir oy aldı.”

 

Osman Akyol

30 Ocak 2014, İstanbul

 

Kurgu, Sayı 13, Nisan-Mayıs 2014; Çağdaş Yaşam, Sayı 33, Nisan 2014

SALTANAT KAYIĞI

SALTANAT KAYIĞI

 

Osman AKYOL

 

Yeni sezonda Saltanat Kayığı adında bir dizi başlayacaktı.

Oyuncu kadrosu sağlamdı: Muhteşem Yüzyıl’dan transfer olan Halit Ergenç, Öyle Bir Geçer Zaman ki’nin Cemile’si Ayça Bingöl, Behzat Ç. Dizisinin Behzat Ç.si Erdal Beşikçioğlu… İki hafta boyunca televizyonlarda döndü durdu dizinin fragmanı.

Halit Ergenç bu dizide de yine padişah rolündeydi. Ayça Bingöl padişahın seksi karısı Valide Sultan’ı, Erdal Beşikçioğlu ise padişahın can düşmanı kötü adam Kara Şövalye’yi oynuyordu.   

Mahalledeki herkes, tutar bu dizi, diyordu.

Başlasa da kurtulsak şu tanıtım programlarından, derken nihayet beklenen gün geldi çattı. Dizi başlamadan beş dakika önce yanıma çayımı, sigaramı alıp baba koltuğunda yerimi aldım.

  Dizi başladı, başlar başlamaz da reklama girdi. On dakikalık bir reklam kazığından sonra tekrar başladı.

Uzun bir jenerik… İlk ve son (?) bölüm yazısı… Derken bir kavga sahnesinin içinde bulduk kendimizi. Kötü adam Erdal Beşikçioğlu ile iyi adam Halit Ergenç dövüşüyorlar sahnede. Nedense figüranlar yok ortalıkta. Kılıçlar havada parlayıp sönüyor. Halit Ergenç, kılıcını ustaca kullanıyor, hamle üzerine hamle yapıyor. Sahnenin dövüş koreografisi çok iyi tasarlanmış, belli.

Halit Ergenç’in hamleleri karşısında bir süre savunmada kalan kötü adam Erdal Beşikçioğlu, sonunda bir punduna getirip kılıcını Halit Ergenç’in karnına sapladı. Halit Ergenç dizlerinin üzerine çöktü, yüzü kasıldı, gözlerinin akı büyüdü, kılıcı yavaşça elinden kaydı…

Kılıcın düşme detayı çok güzel çekilmiş. Kılıç, Halit Ergenç’in elinden yavaşça kayıyor, ağır çekimde yere düşüyor, zıplıyor, yere çarparken çıkardığı ses boşlukta yankılanıyor falan… Güzel…

Güzel de, dakka bir gol bir, dizinin jönü ölüyor yahu… Ne olacak şimdi?

“Olsa olsa bu bir kâbus sahnesidir, birazdan Halit Ergenç, sırmalı yatağından sıçrayarak uyanır” diye düşünürken kötü adam Erdal Beşikçioğlu, bu sefer kılıcının kabzasını havada iki eliyle kavradı, yerde yatan Halit Ergenç’in kalbine sapladı. Halit Ergenç’in kalbinden kanlar fışkırdı.

Çok tuhaf… Sahnede hiçbir bölünme yok, tek seferde çekilmiş. Evet, Halit Ergenç, çok iyi ölme numarası yaptı. Gerçek gibi. Sinema tekniğimiz çok gelişmiş çok… N’oluyor lan yoksa… Yok yok, rüya sahnesidir, rüya sahnesi…

İyi de bu herif aldığı yaradan nasıl kurtulacak da diziye devam edecek? Ne yani sırf “Osmanlı’da tıp o kadar ilerledi ki…” mesajı vermek için mi bu sahne çekildi? Kim oynayacak şimdi başrolde? Kötü adam mı?

İyi fikir. Başrolde hep iyi adamlar oynar diye bir kural yok. Bari bizimkiler bu fikrin patentini alsalar…

Kötü adamı tuttum. Hafif beyazlamış, uzun saçlarıyla müthiş karizmatik bir herif. İyi adamın işini bitirdikten sonra artistik bir hareketle ayağa kalktı, bir samuray edasıyla kılıcını kınına koydu ve kameraya doğru kasıla kasıla yürümeye başladı. Az şey mi, koskoca Kanuni’yi öldürdü herif, tadını çıkarıyor. Bir süre sonra kamera onun gözünden akmaya başladı. Aktı aktı aktı…

Ve birden sarsıldı kamera. Sarsılır sarsılmaz da açı değişti. Bir yeniçeri askeri, namlusu eğri kılıcıyla Erdal Beşikçioğlu’nun kellesini uçurdu. Ne yalan söyleyeyim çok başarılı bir sahneydi. Bizdeki kafa uçurma sahneleri genelde kötüdür çünkü. Boynundan kanlar fışkıran Erdal Beşikçioğlu yerde debelenerek öldü. Çok doğal oynadı, sanki…

Eee kim oynayacak başrolde şimdi? Kötü adam da öldü. Yeniçeri kılığındaki bir figüranı oynatacak değiller herhalde.

Bence bir sakıncası yok da… Dizi piyasası bu kadar düştü demek… Figüranlardan başka sömürecek adam bulamadılar anlaşılan. Çok yazık.

  “Ve de çok saçma bir film” demeye kalmadı ekrana ters görüntüler gelmeye başladı. Mantık bağından yoksun resimler akıyordu ekranda. Kimi sahnelerde ters ve düz insanlar yan yana yürüyordu. Kübik resim yapar gibi birbirinden kopuk imaj parçalarını birleştirip film yapmışlardı sanki.

Montaj hatası… Yok yok bu da rüya sahnesi. Birazdan saray bahçesinde cıvıl cıvıl oynayan çocuklar falan görürüz.

Dizi tekrar reklama girdi. Bu arada kapı çaldı, açtım. Karım, eli kolu dolu tıslayarak girdi içeri. Marketten aldıklarını mutfağa atıp hemen çekyata kuruldu.

“Başladı mı dizi?”

  “Başladı, reklama girdi. Çay al, sıcak…”

  Dizi başladı. Valide Sultan, yakın plan çekimde siyah bir şey somuruyor. Uzaktan ne olduğunu pek anlayamadım iyice yaklaştım ekrana. Bu arada odasında ders çalışan kızım da geldi, o da merak etmiş yeni diziyi. Herhalde yönetmen de, merak ettiğimizi anlamış olacak ki, gerilim müziği eşliğinde kamera zumdan çıkmaya başladı. Valide Sultan’ın somurduğu şeyi görür görmez kızımın üstüne atladım, gözlerini kapadım.

“Resmen porno bu!”

Olur şey değil. Adamlar dizi diye dörtlü grup seks fantezisi çekmişler. Zenci oyuncu Valide Sultan’a penisini yalatıyor, bir başka eleman alttan çalışıyor… Pis bir herif üçlünün biraz uzağında mastürbasyon yapıyor. Figüran olsa gerek. Üstelik adamların tarihi kostümleri de yok. Rezalet…

“Tamam, herkes sakin olsun! Bu bir kâbus…”

Kamera uzaklaştıkça detaylar da ortaya çıkmaya başladı. Kameralar, tripotlar, bumlar, projektör ışıkları, aydınger kağıtları, refleler, jimijipler, kamera kreynleri, stedikemler, şaryolar ortalıkta…  

Yönetmen de göründü. Çırılçıplak koltuğunda yarı baygın oturuyor. Yaşayıp yaşamadığı belli değil.

Yönetmenin biraz ötesinde iki set işçisi asistan kızı tost pozisyonunda… Tövbe tövbe… Kamera sallanarak çıktı mekândan. Mekânı hemen tanıdım: Haseki Külliyesi.

“Bizim burada çekmişler.”

Ardından kadraja bir sokak levhası girdi: Darüşşifa Sokak.

“Hassiktir bizim sokak! Ada Şarküteri, sucu…”

Kamera sokak boyunca ilerledi, ilerledi, geldi, bizim apartmanın önünde durdu. Filmin içinde gibiydik.

Kapının zili çaldı…

 

Osman Akyol

20 Kasım 2013, İstanbul  

 

Ekin Sanat, Sayı 97, Mart 2014; Zula, Sayı 5, Mart-Nisan 2014; Berfin Bahar, Sayı 197, Temmuz 2014

TÜRK SİNEMASINDA SANAT FİLMLERİ

TÜRK SİNEMASINDA SANAT FİLMLERİ

 

Osman AKYOL

 

 

“A Ay” desem? Peki, “Hababam Sınıfı” desem?

Filmin özgün müziğini yapan Melih Kibar’ı saymazsak; Güdük Necmi’yi, İnek Şaban’ı, Damat Ferit’i, Hayta İsmail’i, Kel Mahmut’u, Hafize Ana’yı ve Badi Ekrem’i kim hatırlamaz.

Parçala Behçet, Beş Dakikada Beşiktaş, Tak Fişi Bitir İşi, Turist Ömer, Savulun Battal Gazi Geliyor, Kara Murat Fatih’in Fedaisi, Davaro, Kibar Feyzo, Sahte Kabadayı, Dünyayı Kurtaran Adam, Acıların Çocuğu, Recep İvedik… filmlerini duymayan ya da izlemeyen yok gibidir. Baştaki filmi neden çıkaramadık? Çünkü Türk sinema tarihinde yapılmış en sofistike sanat filmi, diğerleri ise dönemsel ve ticari eğilimlere göre “kotarılmış” popüler filmler. Hatta içlerinden bazıları; artizler kahvesinde kastı yapılıp bir hafta gibi rekor sürelerde, kimi zaman senaryosuz olarak, çekilmiş B sınıfı çöp filmler.

Nedir bir filmi sanat filmi yapan, bunun herkesçe kabul edilen genel geçer bir kuralı var mıdır? Neden bazı filmler elli bin seyirciye ulaşamazken bazıları üç milyon seyirciye ulaşır? Sanat filmi kategorisindeki bir filmin gişe hasılatı rekoru kırması olası mıdır?

Tüm bu soruların yanıtlarını aramaya başlamadan önce kendi seçkim olan ve sanat filmi kategorisine girebilecek bir listeyi paylaşmak istiyorum:

Susuz Yaz (Metin Erksan, 1963); Gurbet Kuşları (Halit Refiğ, 1964); Sevmek Zamanı (Metin Erksan, 1965); Vesikalı Yarim (Lütfi Akad, 1968); Umut (Yılmaz Güney, 1970); Senede Bir Gün (Ertem Eğilmez, 1972); Gelin (Lütfi Akad, 1973); Canım Kardeşim (Ertem Eğilmez, 1973); Arkadaş (Yılmaz Güney, 1974); Diyet (Lütfi Akad, 1974); Tosun Paşa (Kartal Tibet, 1976); Mağlup Edilemeyenler  (Atıf Yılmaz, 1976); Kapıcılar Kralı (Zeki Ökten, 1976); Selvi Boylum Al Yazmalım (Atıf Yılmaz, 1977); Sürü (Zeki Ökten, 1978); Maden (Yavuz Özkan, 1978); Bereketli Topraklar Üzerinde (Erden Kıral, 1979); Yol (Şerif Gören, 1981); Ah Güzel İstanbul (Ömer Kavur, 1981); Bir Yudum Sevgi (Atıf Yılmaz, 1984); Züğürt Ağa (Nesli Çölgeçen, 1985); Adı Vasfiye (Atıf Yılmaz, 1985); Aaah Belinda! (Atıf Yılmaz, 1986); Asiye Nasıl Kurtulur (Atıf Yılmaz, 1986); Değirmen (Atıf Yılmaz, 1986); Anayurt Oteli (Ömer Kavur, 1986); Muhsin Bey (Yavuz Turgul, 1986); Ses (Zeki Ökten, 1986); Kadının Adı Yok (Atıf Yılmaz, 1987); Düttürü Dünya (Zeki Ökten, 1988); Uçurtmayı Vurmasınlar (Tunç Başaran, 1989); A Ay (Reha Erdem, 1989); Piano Piano Bacaksız (Tunç Başaran, 1990); Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni (Yavuz Turgul, 1990); Madde 438 (Ümit Efekan, 1990); Gölge Oyunu (Yavuz Turgul, 1992); Cazibe Hanımın Gündüz Düşleri (İrfan Tözüm, 1992); Dönersen Islık Çal (Orhan Oğuz, 1992); Sarı Tebessüm (Seçkin Yaşar, 1992); Kız Kulesi Aşıkları (İrfan Tözüm, 1993); Gece, Melek ve Bizim çocuklar (Atıf Yılmaz, 1993); Böcek (Ümit Elçi, 1994); İstanbul Kanatlarımın Altında (Mustafa Altıoklar, 1995); Eşkıya (Yavuz Turgul, 1996); Mum Kokulu Kadınlar (İrfan Tözüm, 1996); Hamam (Ferzan Özpetek, 1996); Tabutta Rövaşata (Derviş Zaim, 1996); Ağır Roman (Mustafa Altıoklar, 1997); Masumiyet (Zeki Demirkubuz, 1997); Gemide (Serdar Akar, 1998); Mayıs Sıkıntısı (Nuri Bilge Ceylan, 1999); Üçüncü Sayfa (Zeki Demirkubuz, 1999); Güneşe Yolculuk (Yeşim Ustaoğlu, 2000); Filler ve Çimen (Derviş Zaim, 2001); Uzak (Nuri Bilge Ceylan, 2002); Metropol Kabusu (Ümit Cingüven, 2003); Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak (Ahmet Kuruçay,2004);  Duvara Karşı (Fatih Akın, 2004); Takva (Özer Kızıltan, 2005); Babam ve Oğlum (Çağan Irmak, 2005); Eve Dönüş (Ömer Uğur, 2006); İklimler (Nuri Bilge Ceylan, 2006); Hokkabaz (Cem Yılmaz, Ali Taner Baltacı; 2006); Kader (Zeki Demirkubuz, 2006); Mavi Gözlü Dev (Biket İlhan, 2007); Pazar: Bir Ticaret Masalı (Ben Hopkins, 2007); Sis ve Gece (Turgut Yasalar, 2007); Üç Maymun (Nuri Bilge Ceylan, 2008); Issız Adam (Çağan Irmak, 2008); Devrim Arabaları (Tolga Örnek, 2008); Bal (Semih Kaplanoğlu, 2009); Çoğunluk (Önder Çakar, Seren Yüce; 2010); Kaybedenler Kulübü (Tolga Örnek, 2010)

Şimdi de bu listeden bir top yirmi çıkaralım:

1.      A Ay (Reha Erdem, 1989)

2.      Anayurt Oteli (Ömer Kavur, 1986)

3.      Sevmek Zamanı (Metin Erksan, 1965)

4.      Muhsin Bey (Yavuz Turgul, 1986)

5.      Susuz Yaz (Metin Erksan, 1963)

6.      Umut (Yılmaz Güney, 1970)

7.      Sürü (Zeki Ökten, 1978)

8.      Selvi Boylum Al Yazmalım (Atıf Yılmaz, 1977)

9.      Gelin (Lütfi Akad, 1973)

10.  Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni (Yavuz Turgul, 1990)

11.  Uçurtmayı Vurmasınlar (Tunç Başaran, 1989)

12.  Masumiyet (Zeki Demirkubuz, 1997)

13.  Uzak (Nuri Bilge Ceylan, 2002)

14.  Bereketli Topraklar Üzerinde (Erden Kıral, 1979)

15.  Gemide (Serdar Akar, 1998)

16.  Kadının Adı Yok (Atıf Yılmaz, 1987)

17.  Takva (Özer Kızıltan, 2005)

18.  Senede Bir Gün (Ertem Eğilmez, 1972)

19.  Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak (Ahmet Kuruçay, 2004)

20.  Çoğunluk (Seren Yüce, 2010)   

Görüldüğü gibi sanat filmleri, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra artış gösteriyor. Anlaşılan askeri cunta, mevcut iktidara darbe yapmakla kalmamış; sinemacıların korteksinde sanat filmi yapan bölgeye de darbe etkisi yapmış. İşin şakası bir yana, yılda 300-400 filmin çekildiği yıllarda Yeşilçam piyasasından sanat filmi beklemek mucize olurdu.

Peki, Ömer Kavur’un Anayurt Oteli’ni Türk sinemasının başyapıtı yapan nedir?  Ömer Kavur gibi bir ustanın elinden çıkan bu film, aynı zamanda bir roman uyarlamasıdır. Yusuf Atılgan’ın aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmıştır. Edebiyat ve sinemanın dostluğu diye özetlenebilecek bu gerçek başka pek çok sanat filminde de karşımıza çıkar. Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un “Kırmızı Eşarp” romanından uyarlanan Selvi Boylum Al Yazmalım filminde; Duygu Asena’nın aynı adlı romanından uyarlanan Kadının Adı Yok filminde; Orhan Kemal’in aynı adlı romanından uyarlanan Bereketli Topraklar Üzerinde filminde; İhsan Koza’nın aynı adlı öyküsünden uyarlanan Senede Bir Gün filminde olduğu gibi…

İlk neden bu olsa gerek. İkinci ve belki de en önemli neden; filmin seyirciyi harekete geçiren bir etkiye sahip olması gösterilebilir. Filmin anti-kahramanı Zebercet; suçlarından arınmak için mahkemeyi beklemez, kendi vicdanında kurar mahkemeyi ve ucunda intihar olan karanlık bir tünelde sürdürür yolculuğunu. 

A Ay; şiirsel ve simgesel bir film: Anlatmak istediklerini, tıpkı Yunanlı yönetmen Theo Angelopoulos’un Puslu Manzaralar filminde olduğu gibi, simgeler üzerinden yaptığı göndermelerle verir. Saklı mesajı bulup çıkarmak tabi burada seyirciye düşmektedir. Elbette böylesine durağan sanat filmlerini; hoşça vakit geçirmek, mesajı zahmetsizce almak ve hemen oracıkta tüketmek isteyen milyonların izlemesi beklenemez. 

Susuz Yaz ve Sevmek Zamanı filmlerinde kusursuz bir çevre betimlemesi vardır. Işık ve çekilecek planlar, kamera açıları milimetrik olarak hesaplanmıştır. Fakat günümüz sanat filmlerinin olmazsa olmazı; döngüsel kurgu ve flashback (hayal, çağrışım) sahneleri yoktur. Olaylar tarih sırasına göre verilmiştir. Zaten döngüsel kurgu için Quentin Tarantino’nun Rezervuar Köpekleri filmini beklemek gerekecektir.

Sonraki dönemlerde çekilen sanat filmlerine damgasını vuran döngüsel kurgu, bizde ya hiç kullanılmaz ya da çok abartılı olarak kullanılır.

Muhsin Bey ve Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni filmlerini diğerlerinden farklı kılan şey belki de, verdiği güçlü toplumsal mesajlardır. Her iki filmde de “arayış” teması, üzerinde yeşerdiği değerler zemininden kopartılmadan işlenir. Yavuz Turgul, Senede Bir Gün filminde Ertem Eğilmez’in yaptığı gibi, kahramanları eliyle geçmişin değerlerine sahip çıkar. Aşk filmleri çeken Haşmet ve batık organizatör Muhsin Bey’in kaderi ortaktır: Vefa duygusunun kurbanı olmak…

Umut filmi; çekim tekniğinin mükemmelliği yanında güçlü bir senaryo ve kusursuz bir kurgunun ürünüdür. Filmde ideal toplum düzeninin sosyalizm olduğu mesajı, seyircinin suratına çarpılmak yerine onun bilinçaltına verilir.

Sürü filmi sinemanın dahi çocuğu Yılmaz Güney’in kusursuz senaryosuyla fark yaratmayı başarmıştır. Filmde; “sürü” teması, reel sürüden seyirciye dek uzanan zincirde katmanlar halinde işlenerek, toplumsal gerçeklikten sanata uzanmanın mümkün olduğu gösterilmiştir.

Ömer Lütfi Akad’ın Gelin-Düğün-Diyet üçlemesinin ikincisi olan Gelin’de;  memleketinden kopup gelen insanların İstanbul cangılında var olma mücadeleleri belgesele yakın bir gerçeklikle verilir. Karşıtların birbirinin özünü içinde taşıdıkları gerçeği, zamanının ötesine geçen bir öngörüyle, seyirci faktörü dikkate alınmadan filmde işlenir. 

Uçurtmayı Vurmasınlar filminde ise olay, Barış karakterini canlandıran çocuk oyuncu Ozan Bilen’in gözünden anlatılır. Bu yaklaşım başka pek çok sanat filminde yine karşımıza çıkar. Örneğin Umut filminde toplumsal dönüşüm, arabacı Cabbar’ın gözünden anlatılır.

Pek çok sanat filminde olduğu gibi Masumiyet’te de bir aşk üçlemesiyle karşılaşırız: Hapisten çıkan Yusuf, Uğur ve onun dostu Bekir…  

Uzak filminde Rus Yönetmen Andrey Tarkovski’nin Nuri Bilge Ceylan üzerindeki etkilerini görmek mümkündür. Filmdeki boş diyaloglar Quentin Tarantino’nun, ışık oyunları ise Theo Angelopoulos’un izlerini taşır. Zaten bir yönetmenin çağının sanatçılarından etkilenmemesi mümkün değildir. Ki, sanatın ait olduğu topluma ayna tutması gerçeği gibi sanatçı da içinde yaşadığı toplumun bir ürünü olmak durumundadır.

Uzak filmini sanat filmi yapan şey, tıpkı Sürü filminde olduğu gibi iç içe geçmiş katmanlarıdır. Sıradan bir seyircinin filmi izlerken alacağı mesajla dikkatli bir seyircinin alacağı mesaj farklıdır. Aynı yöntem Yol filminde de görülür.

Hem Gemide hem de Takva filminin en önemli özelliği güçlü oyunculuk ve diyaloglara sahip olmasıdır. Düşük bir bütçeyle, insanda klostrofobik etki yapan sabit mekanlarda çekilmiş olmalarına rağmen, her iki film de, Erkan Can’ın güçlü oyunculuğu ile öne çıkıyor.   

Düşük bütçeyle çekilen bir başka film Karpuz Kabuğunda Gemiler Yapmak… Film sanat üretiminde “insan” faktörünün ne kadar önemli olduğunun açık bir göstergesidir. Bu filmde yönetmen Ahmet Kuruçay; büyük kentlerin kenar mahallelerinde, varoşlarda ya da kasabalarda yaşayan küçük insanların işlenmeyi bekleyen büyük öyküleri olduğunu adeta gözümüze sokar.     

Kurulu düzeni reddetmenin çok da kolay olmadığı temasını sürrealist bir üslupla işleyen Çoğunluk filmi, bunu hiç zorlanmadan yapar.

Rönesans filmleri olarak adlandırılan; İstanbul Kanatlarımın Altında, Eşkıya, Mum Kokulu Kadınlar, Hamam, Ağır Roman gibi bazı filmler; belki de iyi bir PR (itibar yönetimi) çalışması sayesinde, hak ettiği ilgiyi görmeyi başarmış ender sanat filmlerindendir.

Sonuçta önemli olan bir filmin, A Ay’dan Recep İvedik’e dek uzanan yelpazede nereye oturtulması gerektiğidir…

 

Osman Akyol

6        Aralık 2011, İstanbul

 

Ekin Sanat, Mart 2012; Yordam, Mart-Nisan 2012; Sanat Cephesi, Mayıs 2012; Zula, Haziran-Temmuz 2014

          

YEŞİLÇAMDA KOPAN İSTİSMAR FURYALARI

 

YEŞİLÇAMDA KOPAN İSTİSMAR FURYALARI

 

Osman AKYOL

 

     

Türk sinemasında istismardan, furyadan söz edince çoğumuzun ve özellikle belli bir kuşağın aklına seks filmleri furyası gelir. Oysaki Türk sinemasının tarihsel gelişim serüvenine baktığımızda sadece cinsellik sömürülmez: gözyaşı, masal, aksiyon, çocuk, kovboy, tarih, güldürü, arabesk, inanç… Ne varsa sömürülmüştür.

İstismar ya da furya filmlerinin genel karakteri, dar bütçeli ve ticari eğilimli filmler olmalarıdır. Bu tarz filmler, genel olarak Hollywood sinemasında kopan furyaları taklit etmiş ya da bizdeki eğilimleri izlemişlerdir. Birçoğu çöp film olan furya filmler ve sakız senaryolar önce seyirciyi duygusal –hatta parasal- olarak sömürmüş, sonra da bıktırıp sinemadan uzaklaştırmıştır.

Şimdi bu çizdiğimiz genel çerçeveden özele geçip dönem dönem kopan furyaların bazılarından söz edelim.

1960’lı yıllarda, Kore savaşı ve kırsal alan (köy) filmleri yeterince istismar edilip tüketildikten sonra sıra, küçük yıldız Zeynep Değirmencioğlu’nun canlandırdığı “Ayşecik” karakteriyle özdeşleşmiş çocuk filmlerine gelir. İşte birkaç örnek: Ayşecik (Memduh Ün, 1960); Ayşecik Şeytan Çekici (Atıf Yılmaz, 1960); Ayşecik Yavru Melek (Osman F. Seden, 1962); Ayşecik Ateş Parçası (Hulki Saner, 1962); Ayşecik Fakir Prenses (Ertem Göreç, 1963); Ayşecik Canımın İçi (Hulki Saner, 1963); Ayşecik Çıtı Pıtı Kız (Hulki Saner, 1964); Ayşecik Cimcime Hanım (Hulki Saner, 1964); Ayşecik Boş  Beşik (Hulki Saner, 1965); Ayşecik Canım Annem (Aram Gülyüz, 1967); Ayşecik Yuvanın Bekçileri (Aram Gülyüz, 1969); Ayşecik Sana Tapıyorum (Aram Gülyüz, 1970); Ayşecik Bahar Çiçeği (Aram Gülyüz, 1971); Ayşecik ve Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde (Tunç Başaran, 1971)... [1]  Liste uzayıp gidiyor, biz daha Ömercik ve Sezercik’ten söz etmedik: Ömercik Babasının Oğlu (Aram Gülyüz, 1969); Sezercik Aslan Parçası (Memduh Ün, 1972).

            1982 yılında başrolünü Cüneyt arkın’ın oynadığı Çetin İnanç’ın kült filmi Dünyayı Kurtaran Adam (Çetin İnanç, 1982) filmiyle en iyi örneğini veren fantastik türü, 60’lı yılların sonuyla 70’li yılların başında Kızıl Maske, Sihirbaz Mandrake, Süpermen, Killing, Zagor, Kaptan Swing gibi çizgi roman kahramanları uyarlanarak sömürülmeye çalışılmış, ama seyirci tarafından pek rağbet görmemiştir.  

Yine 60’lı yıllarda karşımıza, Sezer Sezin’in oynadığı Şoför Nebahat (Metin Erksan, 1960) filmindeki gibi argo konuşan ve erkek tavırlı kadınların oynadığı filmler furyası çıkar:  Şoför Nebahat ve Kızı (Süreyya Duru, 1964); Şoför Nebahat Bizde Kabahat (Süreyya Duru, 1965).

60’lı yılların ortalarında, Batı sinemasından sonra bizde de, biraz eğreti kalmakla birlikte, yerli western filmleri furyası kopar, işte birkaç örnek: Ringo Kit (Zafer Davutoğlu, 1967); Çifte Tabancalı Damat (O. Nuri Ergün, 1967); Cango Ölüm Süvarisi (Remzi Jöntürk, 1967); Bir Çuval Para (Yücel Uçanoğlu, 1970); Çeko (Çetin İnanç, 1970); Kızgın Yabancı (Yavuz Figenli, 1971); Zapata (Melih Gülgen, 1971); Hey Amigo Santana (Nuri Akıncı, 1971); Hey Amigo Beş mezar (Nuri Akıncı, 1971); Batıdan Gelen Adam (Savaş Eşici, 1971); Cilalı İbo Teksas Fatihi (Osman F.Seden, 1971); Bir Kurşuna Bir Ölü (Mehmet Aslan, 1971); Şafakta Silah Sesleri (Semih Evin, 1971); Belalılar Şehri (Ahmet Sert, 1972); Son Düello (Nuri Akıncı, 1972); Küçük Kovboy (Guido Zurli, 1973)… [2]

Yine aynı dönemlerde masal furyası da kopar, ancak bu sefer furyanın kopuş nedeni biraz farklıdır. Türk sineması, sinema salonlarını dolduran seyircinin taleplerini karşılayamamakta ve konu/kaynak sıkıntısı çekmektedir. Tam da bu noktada yerli ve yabancı kaynaklar peş peşe kullanılır: Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler (Ertem Göreç, 1970); Alaeddin’in Lambası (Natuk Baytan, 1971); Altın Prens Devler Ülkesinde (Muharrem Gürses, 1971); Binbir Gece Masalları (Ertem Göreç, 1971); Bir Varmış Bir Yokmuş (Sırrı Gültekin, 1971); Keloğlan (Süreyya Duru, 1971); Keloğlan Aramızda (Sırrı Gültekin, 1971); Keloğlan ve Yedi Cüceler (Semih Evin, 1971); Sinderella Kül Kedisi (Süreyya Duru, 1971); Şehzade Sinbad Kaf Dağında (Muharrem Gürses, 1971)… [3] Bir yılda bu kadar yoğun istismar, sadece bize özgü bir başarı (!) olsa gerek…

Derken 70’li yılların başlarında o en çok tartışılan/sevilen furya gelir: seks filmleri furyası… Türk sinemasındaki seks furyası, sadece cinselliği mastürbasyon düzeyinde yaşayan bir seyirci/hedef kitlesinin, ticari zekaya fazlasıyla sahip yapımcılar tarafından keşfedilmesiyle açıklanacak bir olgu değildir. Bu furyanın patlamasında; film şirketlerinin yapım, dağıtım ve gösterim ağıyla ilgili yaşadıkları ekonomik sorunların yanında, televizyonun hayatımıza daha fazla girerek aile seyircisini sinemadan çekmesi yatar. Bu furyanın, Behçet Nacar’ın oynadığı Parçala Behçet (Melih Gülgen, 1972) filminin iş yapmasıyla başladığı söylense de, aslında furyanın kökleri daha eskilere hatta İtalyan seks avantür filmlerine kadar gider. İşte size seks filmlerinden birkaç örnek: Ah Deme Oh De (Nazmi Özer, 1974); Tak Fişi Bitir İşi (Ülkü Erakalın, 1974); Zımbala Behçet (Yavuz Figenli, 1975); Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak (Nazmi Özer, 1975); Hababam Git Hababam Gel (Aram Gülyüz, 1975); Hasan Almaz Basan Alır (Aram Gülyüz, 1975); Tokmak Nuri (Yılmaz Atadeniz, 1975); Şehvet Kurbanı Şevket (Sırrı Gültekin, 1975); Vur Davula Tokmağı (Aram Gülyüz, 1975); Muz Sever misiniz? (Oksal Pekmezoğlu, 1975); Kokla Beni Melahat (Temel Gürsu, 1975); Amigo Hüsnü (Arif Kibar, 1975); Şeftalisi Bala Benziyor (Birsen Kaya, 1975); İşte Kapı İşte Sapı (Yavuz Figenli, 1975); Çukulata Tarlası (Günay Kosova, 1975); Çalkala Yavrum Çalkala (Ülkü Erakalın, 1975); Dam Budalası (Yavuz Figenli, 1975); Beş Dakikada Beşiktaş (Aram Gülyüz, 1976); Kayıkçının Küreği (Çetin İnanç, 1976); Fırçana Bayıldım Boyacı (Ülkü Erakalın, 1978); Astronot Fehmi (Naki Yurter, 1978); Öttür Kuşu Ömer (Yücel Uçanoğlu, 1979); Kasımpaşalı Emmanuel (Sırrı Gültekin, 1979); Öyle Bir Kadın ki (Naki Yurter, 1979)…

Seks furyasının özellikle Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisi’nin de koalisyon ortağı olduğu Milliyetçi Cephe hükümeti (1975-1977) zamanında azmış olması, ibret verici bir manzara olsa gerek… 1980 Askeri Darbesiyle birlikte seks furyası da sona erdi; birçok pornocu oyuncu ve yönetmen tutuklandı, seks filmlerini oynatan sinema salonları basıldı/kapatıldı. Giovanni Scognamillo’nun yorumuyla,”Furya’nın kesilebilmesi için 12 Eylül’ü beklemek gerekiyor. Ama 12 Eylül’e gelindiğinde Yeşilçam’da sık sık olduğu gibi furya zaten kendiliğinden tükenmiştir ve yerini yine varoşların desteklediği arabesk’e bırakmıştır.” [4]

Elbette bu yazının sınırları içinde bir çok furyayı atlamak zorunda kaldık. Özellikle 70’li yıllarda seks furyasıyla paralel giden, ama arada bir yolları kesişen tarihsel macera filmleri ve yine 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’yla birlikte patlayan, Hollywood’un Vietnam filmlerinin kötü bir kopyası olmaktan öte gidemeyen Kıbrıs filmleri… Örneğin Cüneyt Arkın’ın canlandırdığı Malkoçoğlu, Battal Gazi ve Hacı Murat karakterlerini bir kenara bırakır sadece Kara Murat serisini alırsak: Kara Murat Fatih’in Fedaisi (Natuk Baytan, 1972); Kara Murat Fatih’in Fermanı (Natuk Baytan, 1973); Kara Murat Kardeş Kanı (Natuk Baytan, 1974); Kara Murat Kara Şövalye’ye Karşı (Natuk Baytan, 1975); Kara Murat Şeyh Gaffar’a Karşı (Natuk Baytan, 1976); Kara Murat Denizler Hakimi (Natuk Baytan, 1977); Kara Murat Devler Savaşıyor (Natuk Baytan, 1978)… [5]

Yine aynı dönemde Sezgin Burak’ın yarattığı çizgi roman karakteri “Tarkan”, Kartal Tibet kullanılarak beş bölüm halinde istismar edilir. Tarkan (Tunç Başaran, 1969); Tarkan Gümüş Eyer (Mehmet Aslan, 1970); Tarkan Viking Kanı (Mehmet Aslan, 1971); Tarkan Altın Madalyon (Mehmet Aslan, 1972); Tarkan Kolsuz kahraman’a Karşı (Mehmet Aslan, 1973)…

Tekrar 12 Eylül’e geri dönecek olursak, 12 Eylül sonrasında özellikle kimlik bunalımlarını işleyen “bunalım” filmleri [7] patlak verse de kalıcı olan arabesk filmleri furyası olur. Seks filmlerinin antitezini oluşturan ve Yeşilçam sinemasının geleneksel klişelerinden beslenen arabesk filmleri furyası, daha çok gözyaşını sömürüyordu. “Gözyaşı” sömürüsü, Türk sineması için sonun başlangıcı olur ve ardından hızla çöküşe geçer. Türk sinemasını durma noktasına getiren bu çöküş, 90’lı yılların ikinci yarısına kadar sürdü. Dibi gören Türk sineması ancak,  Eşkıya (Yavuz Turgul,1996) ve Ağır Roman (Mustafa Altıoklar, 1997) gibi Rönesans filmleriyle ayağa kalkabildi. Arabesk furyasını, sadece çıkış yılı olan 1980 yılını baz alarak örnekleyelim:

Orhan Gencebay’ın oynadıkları: Ben Topraktan Bir Canım (Osman F. Seden, 1980); Kır Gönlünün Zincirini (Şerif Gören, 1980); Yarabbim (Temel Gürsu,1980).

İbrahim Tatlıses’in oynadıkları: Ayrılık Kolay Değil (Temel Gürsu, 1980); Çile (Remzi Jöntürk,1980).

Ferdi Tayfur’un oynadıkları:  Boynu Bükük (Temel Gürsu, 1980); Durdurun Dünyayı (Osman F. Seden, 1980); Huzurum Kalmadı (Natuk Baytan, 1980)…

Müslüm Gürses’in oynadıkları: Bağrıyanık (Yücel Uçanoğlu, 1980); Kul Sevdası (Melih Gülgen, 1980)

Ercan Turgut’un oynadığı: Perişanım (Temel Gürsu, 1980).

Gökhan Güney’in oynadığı: Sevgi Dünyası (Kartal Tibet, 1980)…[6]

Daha Küçük Ceylan’dan ve filmlerine Nuri Alço’nun büyük “katkı” sunduğu Küçük Emrah’ın filmlerinden bahsedemedik…

Küçük Emrah’ın oynadığı ilk iki-üç filmi: Acıların Çocuğu (Ümit Efekan, 1985); Boynu Bükükler (Ümit Efekan, 1985); Ayrılamam (Temel Gürsu, 1986)…

Küçük Ceylan’ın “küçüklük” yıllarında oynadığı iki film ise: Yuvasızlar (Temel Gürsu, 1987); Annem (Temel Gürsu, 1987) olarak kayıtlara geçer.

Her filme furya film gözüyle bakmak, Türk sinemasına yapılmış büyük bir haksızlıktır. Sinema elbette, belli bir estetik değere ulaşmak için gözyaşı, çocuk ve cinsellik dahil her konuyu işler, ama sömürmez…

 

Osman Akyol

17 Ekim 2010, İstanbul

 

Yordam, güz 2010

                 

     

 

 

  1. Giovanni Scognamillo, Türk Sinema Tarihi, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2003
  2. A.g.e.
  3. A.g.e.
  4. Giovanni Scognamillo, Erotik Türk Sineması, s.145, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2000
  5. Giovanni Scognamillo, Türk Sinema Tarihi, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2003
  6. A.g.e.
  7.  Ses (Zeki Ökten, 1986), Sen Türkülerini Söyle (Şerif Gören, 1986), Prenses (Sinan çetin, 1986), Dikenli Yol (Zeki Alaysa, 1986), Av Zamanı (Erden Kıral, 1987), Sis (Zülfü Livaneli, 1988), Bütün Kapılar Kapalıydı (Memduh Ün, 1989), Uçurtmayı Vurmasınlar (Tunç Başaran, 1989), Bekle Dedim Gölgeye (Atıf Yılmaz, 1990), Suyun Öte Yanı (Tomris Giritlioğlu, 1991), Uzlaşma (Oğuzhan Tercan, 1991), 80. Adım (Tomris Giritlioğlu, 1995), Babam Askerde (Handan İpekçi, 1995), Gülün Bittiği Yer (İsmail Güneş, 1999), Eylül Fırtınası (Atıf Yılmaz, 2000), Vizontele Tuba (Yılmaz Erdoğan, 2004), Babam ve Oğlum (Çağan Irmak, 2005), Beynelmilel (Sırrı Süreyya Önder, Muharrem Gülmez; 2006), Eve Dönüş (Ömer Uğur, 2006), Zincirbozan (Atıl İnaç, Selda Yıldırım, Ebru Kahraman; 2007)

 

Taştı Gönlüm

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör