Emrullah Güney

Coğrafya Bilgini, Profesör, Akademisyen

Doğum
Eğitim
Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi (DTCF) Fiziki Coğrafya ve Jeoloji Kürsüsü

Coğrafya profesörü, akademisyen, yazar, fotoğraf sanatçısı. 1947 Nevşehir doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi (DTCF) Fiziki Coğrafya ve Jeoloji Kürsüsünü 1968 yılında bitirdi. Fen Fakültes'nde Genel Jeoloji sertifikasını; Ziraat Fakültesinde Toprak sertifikasını aldı. Eğitim-öğretim, didaktik konulu dersleri de DTCF’de izleyerek Pedagoji Sertifikalarını elde etti. 1971-1978 arasında Milli Eğitim Bakanlığında görev yaptı.

Prof. Dr. Emrullah Güney, Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesinde Coğrafya Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı olarak görevine devam etmektedir. Milli Eğitim Bakanlığında,danışman olarak, Lise ders kitaplarının Avrupa Birliği Standartlarına uygun hale getirilmesi konularında çalışmalar yapmaktadır.

ESERLERİ:

Türkiye Çevre Sorunları (2004),

Yerbilim Terimleri Sözlüğü (2006),

Yerbilim 1 - Jeoloji (2011),

Yerbilim 2 Jeomorfoloji (2011),

Bitki Coğrafyası Ders Kitabı 1 (Ömer Saya ile birlikte, 2011), 

Genel Ortam Kirlenmesi (2013),

Türkiye’nin Komşuları (2013),

Türkiye Coğrafyasının Uygarlıkları (Umut Güney ile birlikte, 2015),

Türk Kültüründe Coğrafya - I (Editör(ler) : Ali Meydan Turhan Çetin, çok yazarlı, 2015),

Geo – Yerbilim Sözlüğü (Nurdan İnan ile birlikte, 2015),

KAYNAKÇA: Emrullah Güney (literatur.com.tr, 17.12.2016), Emrullah Güney (facebook sayfası, 17.12.2016), Emrullah Güney kitapları (pegem.net, 17.12.2016), Didergin Müellim (bizimanadolu.com, erişim 17.12.2016).

DİDERGİN MÜELLİM

DİDERGİN MÜELLİM

 

EMRULLAH GÜNEY

 

Soğuk bir akşam.

Odamın camları buğulu. Dışarısı hayal meyal seçiliyor.

Gün boyu süren uğultu dindi.

Öğrenciler çekildiler yurtlarına, yuvalarına, toplaştıkları yerlere.

Gezenek, geçenek loş…

Çevremdeki odalar da boşaldı.

Saat 17'yi geçse de ben yerimdeyim.

Verdiğim dersler yormuş beni; çay içiyorum.

Kapı ürkekçe vuruluyor. Çekingen bir açış... "Acaba, rahatsız mı ediyorum!"

Kimdir gelen? Bir öğrencimin babası mı, ağabeyi mi?

"Ahşaminiz heyr, müellim beg!" diyor gülümseyerek.

Anlıyorum. Bir Azerbaycan didergini. Ayağa kalkıp "Hoş gelmişsin!" diyorum.

Yer gösteriyorum. Koltuğa oturuyor; tedirgin, yorgun.

Tanıtıyor özünü sonra. Coğrafya Profesörü Asgerov…

Pehlivan yapılı... Dışarıda görsem, Toroslardan gelmiş bir köylüdür, derim.

Sormadan çay ikram ediyorum. Bilirim ki, severler.

Kitaplığıma göz gezdiriyor.

Budag Budagov'un kitabını eline alıyor: "Budagov müellim menim hocamdır, görkemli alimdir" diyor.

Çayını keyifle içiyor. Dışarısı soğuk. Mutlulukla içince çayı, ben de ikramıma seviniyorum.

"Emrullah müellim" diyor çekingen bir ses tınısıyla. "Sizden vezife isterim."

"Azerbaycan üniversitelerinin durumu nasıl?"

"İntikal dövrü... Ortalık toz duman... Kimin ne iş eylediği malum değildir."

"Maalesef ben kendim karar veremiyorum sizin burada görev almanız için. YÖK'e başvurmanız gerekiyor. Sonra da, Üniversite Rektörlüğünün kabulü gerekiyor."

………………

Duvarda Azerbaycan Respüblikası Haritası'nı gördü.

Daldı. Ayağa kalktı, parmağını bir yere bastırdı.

"Dilcan Deresi! Ben o deredeki bir kendde doğmuşam" dedi.

Bildiğim bir şiirdi. Semed Vurgun'un en sevdiğim eseri... Ezberden okumağa başladım.

 

Yene gördüm seni Dilcan deresi,

Yadıma çoh köhne zamanlar gelir.

Ömür dedikleri bir kavran yolu,

Ne canlar gederek, ne canlar gelir.

 

Felekler yaratmış bu yeri cennet-

Desem, çoh münasib heggindir elbet.

Sende var doğrulug, var semimiyyet,

O ibret bağına loğmanlar gelir.

 

Yazda gülümserken bütün kainat,

Sen de bezenersen, açarsan ganad;

Heyrandır hüsnüne Kasbek, Ararat,

Her ahşam secdene dumanlar gelir.

 

Daşlar yaralandı günün telinden

Emersen dağların garlı selinden.

Sene gonşu olan Gazah elinden

Vefalı, vefasız mehmanlar gelir.

 

Yükseler tar sesi her eyvanından,

Guşlar ganad salar keçse yanından.

Daşlar boyanmışdı bir gün ganından,

Heyalıma gara dövranlar gelir.

 

Dalgın dalgın dinledi. Baktım, gözlerinde yaş… Ayağa kalktı, geldi beni kucakladı.

 

"Müellim beg" dedi duygulu bir sesle "Memleketten didergin olmuşam, gıymatımı kimesne bilememiş de ondan. Türkiya'ya gelmişem. Seni bulmuşam. Semed Vurgun'un Dilcan Deresi'ni ohuyan bir coğrafyaşünasla garşılaşmışam. Men bundan sonra vezife yapmasam da oluur. Bu seadet meni yaşadır. Sağoool, vaar oool!"

 

Gözlerim yaşardı. Birşey diyemedim.

 

Eğitibilimde empati terimi vardır. Bir an, kendimi Onun yerine koydum. Türkiye ile Azerbaycan yer değiştirdi. Baku'ya ya da bir diğer üniversitesi olan şehre gitmişim. Bir görev istiyorum. Herkes, yetkili olmadığını söylüyor; sorumluluk almıyor. Ne yapar, ne ederim!

 

Kapıya doğru yürüdü. Bir daha kucaklaştık. "Uğurlar ola!"

 

Dışarı çıktı. İzledim gözlerimle… Gezeneğin loş ışığında gözden yitti Prof Dr Asgerov…

 

Temmuz-Ağustos 2013

KAYNAK: Didergin Müellim (bizimanadolu.com, erişim 17.12.2016).

ADİL TEKİN: DİYARBAKIR’IN GÖRSEL TARİHÇİSİ

ADİL TEKİN: DİYARBAKIR’IN GÖRSEL TARİHÇİSİ

Prof. Dr. Emrullah  GÜNEY


Lice’nin bir köyünden çıkıp geliyor Diyarbakır’a. Daha çocuk. Cumhuriyet’in  ilk yılları. Şehirde elektrik yok. Fotografçı tek bir kişi var. Karanlık kutuya ışık düşürerek film çekip ak kara karta basıyor. Adil çocuk çırak oluyor bu ustaya. Benimsiyor fotografçılığı. Mesleğini yalnız geçimini sağlayan bir zenaat olarak görmüyor ; sanat derecesine yükseltiyor. Yıllar ve yıllar boyu Diyarbakır’ın değişimini, gelişimini objektifiyle “zaptediyor.” Şehre gelen her gezgin, araştırman, sanatçı,  onu buluyor, onu rehber sayıyor, eski şehir ve il görünümlerini ondan alıp kullanıyor.

 

Gazetecilerin de uğradığı yer, onun mekanı oluyor.

 

1967 Diyarbakır İl Yıllığı…

1973 Diyarbakır İl Yıllığı…

Daha Ürgüp Lisesinde öğretmen iken, bu yıllıklardaki olağanüstü güzel fotograflardan tanıyordum büyük ustayı. Resimler ak-kara idi. Ama, bir çekiciliği vardı. Hani, gezgin gelir, bir taksi, cip kiralar, ayağını yere basmadan içerden resim çeker, gider.

Sonra da öğünür : “Diyarbakır, benden sorulur.” Bu ne “nahoş” öğünmedir.

 

Adil Tekin, dört mevsim, üçyüzaltmışbeş gün  yaşıyordu beldesini, ilini.

Bu nedenle yıllıklardaki resimler olağanüstü güzel idi. Dört başı mamur ve murassa…

 

Fırat Üniversitesi’nde coğrafya asistanı olarak göreve başladığım zaman, 150 km güneydeki Diyarbakır’a yaklaşmış oldum. Usta’ya bir mektup yazarak bu yıllıklardaki resimlerden göndermesini rica ettim. Büyük bir kutu içinde geldi resimler. Malabadi köprüsü, Dice ırmağı ve koyağı, Ergani, Zülküfül Dağı, Çermik’in Gelinkayaları, Meyafarikin Ulu Camisi, On Gözlü Köprü, Diyarbakır Ulucamisi, İçkale, Mesudiye Medresesi, Dicle ırmağında Piran’ın odununu taşıyan kelekçiler, Lice, Kulp, Hani, Hazro..Güneydoğu Toroslar, Karacadağ,Siverek, Mardin, Deyrülzağfiran, Midyat, Hasankeyf…

 

Bu bir resim kutusu değildi benim gözümde; bir define sandığı idi , bir mücevher kutusu idi.

 

Dicle Üniversitesi’ne geçtiğim zaman, daha ilk gün,  ziyaret ettiğim ilk yer Adil Tekin ustamın küçük atölyesi oldu. Tanıttım kendimi. Sevgiyle karşıladı beni. Çay içerek yarenlik ettik. Daha önce gönderdiği fotografların bedelini masanın üzerine koydum. Gülümsedi, onları alıp cebime yerleştirdi. Davranışlarında bir baba şefkati…Kucaklaştık.

 Fotograf, değerini bilene armağan edilir Bunun bedeli yoktur,” dedi.

Gözlerim yaşardı.

 

Diyarbakır’da yaşamağa başladıktan sonra, özellikle cumartesi günleri onun yanına uğramak artık bir tiryakilik olmuştu. O, yalnız bir fotograf ustası değildi, Diyarbakır tarihini, insanını iyi bilen bir sosyal antropolog, bir insan sarrafı, aydın bir sanatçı idi. Deneyimleriyle zenginleştirdiği anılarını dinlemek sonsuz bir keyif veriyordu insana. Diyarbakır folkloru ile ilgili en güzel, değerli eserler hazırlayan Avukat Şevket Beysanoğlu, Tiyatro yazarı , ozan Orhan Asena, Avukat İhsan Biçici  de bazen yarenliklerde hazır bulunuyordu. Adil Bey  pek varsıl olan fotograf koleksiyonunu da önümüze seriyor, açıklıyordu. Öğrendim ki, bunu herkese göstermezmiş, değer verdiği insanlar için yaparmış.

 

Aramızdan ayrılmasından 51 hafta önce, 1937 yılının 17 Kasım günü Diyarbakır’a gelen ve şehrin hemşehrisi ilan edilen Uluğ Önder Atatürk hakkında da ilginç bilgilere sahipti o. Diyarbakır’ın en güzel yapısı olan Dağkapı’daki Halkevi’nde yaptığı konuşmayı aynen anımsıyor, o günün coşkusunu hala yaşıyordu. O anıları da zevkle  dinliyorduk.

 

Yılların birikimiyle, kendimizde bir özgüven gördük ve bir fotograf sergisi açtık. Resimleri onun atölyesinde, oğlu Güçhan Tekin ile birlikte karta bastık. 44 resimden oluşan sergiyi açarken Vali bey, Rektör bey açış konuşmasını ondan rica ettiler. “ Fotograf bir hastalıktır. Genç arkadaşımz (daha yaşımız 40 idi o zaman) Dr Emrullah Güney de hasta. Ben, onun iyileşmesini istemiyorum. Hastalığı devam etsin ve güzel eserler meydana getirsin.  Güney dostumu  seviyorum. Kadirbilir bir meslekdaş olarak görüyorum onu.” Bu sözler alkışlandı.

 

Yıllar ve yıllar boyu sürdü dostluğumuz.

Aramızdaki 40 yıllık yaş farkına karşın iyi anlaşıyorduk.

O, Diyarbakır için bir öğünç kaynağı idi.

 

Fotogaflarla Diyarbakır…O’nun yayımladığı bir eserdir. Pek az basılmış.

Acaba, kimler bildi değerini. İmzalayıp bana armağan ettiği bu kitabı, şimdilerde öğreniyorum; ABD’den Japonya’ya; Güney Afrika’dan Finlandiya’ya pek çok araştırmacı, sahaf arayıp bulamıyormuş .

Kitaplığımda böyle bir eserin varlığıyla gururluyum.

 

Burada duralım biraz.

Yapıldığı zaman adı Vedat Dalokay olan Dağkapı Yeraltı Çarşısında bir bölümün adı Adil Tekin Güzel Sanatlar Galerisi idi. Ve anlaşmıştık. Burada da bir sergi açacaktım. Ne oldu !  Bu güzel çarşının adını Selahaddin-i Eyyubi yaptılar ve galeriyi de para getirsin diye dükkana çevirdiler ; AVM oldu.

 

Vefa yalnızca İstanbul’da bozası, Lisesi, sporcuları, yetiştirdikleriyle ünlü bir semtin adı mıdır? Nerede kaldı vefa duygusu !..

Ben, Adil Tekin ustama karşı borçlu duyumsuyorum özümü.

Sanıyorum, Diyarbakır bu büyük sanatçıyı unutmamıştır.

Halk, şehrini seven insanları, eser bırakan sanatçıları unutmaz, unutmamalıdır.

 

Adil Tekin ustam için en özlü,en güzel sözü , çok sevdiği dostu Sanat Tarihisi Prof Dr Metin Sözen (Elazığ 1928 ) söylemiştir: “ Adil Tekin, Diyarbakır’ın ve Güneydoğu Anadolumuzun tarihini fotografla yazan sanatçıdır. Böyle bir üstadı yetiştiren Diyarbakır’a ne mutlu !”

 

KAYNAK: Emrullah Güney / Adil Tekin: Diyarbakır’ın Görsel Tarihçisi (haber50.com, 06 Mayıs 2011, 06 Mayıs 2011, bilgi teyidi 28.08.2019).

 

AKINCIOĞLU NİYAZİ BEY

AKINCIOĞLU NİYAZİ BEY

 

Prof. Dr. Emrullah GÜNEY

 

 

Dumanlı yaylalarda otlaklarımı,

Ceylanlar yitürdü, kuşlar yitürdü;

Ovada dönüm dönüm topraklarımı

Dostlarım paylaştı, dostlarım sürdü.

 

Seferde gemilerim korsan elinde,

Tezgahımı kurduğum köyü su bastı.

Son kalan kervanımı soydular Çin7de,

Devecilerim yolda kendini astı.

 

Başımı koymuşum bir aşka dünyada,

Kendi kendimin bile değilim dostlar1

Ne malım, ne mülküm var başka; dünyada,

Topu topu üç arşın bir toprağım var.

1940

 

 

Niyazi Akıncıoğlu 1919’da Kurudere ’de doğdu. 16 yaşında şiir yazmağa başladı. 1938’de ilk ürünlerini Haykırışlar adlı kitapta topladı. İlk şiirlerinde kimlerin etkisi var? Faruk Nafiz, Orhan Şaik, Nihal Adsız, Namdar Rahmi Karatay… Zaten kitabını da öğretmeni Gökyay’a adadı.

 

Adını ilk defa

Yedibela Rasim’ in hançerinde okudum.

Çocuktum.

Çatal geyik boynuzu kabzasında

İlk Bursalıyı tanıdım:

“ Bıçakçı Remzi” yazıyordu.

Ve kıvrak, söğüt yaprağı çeliğinde

Bir yara izi gibi kazılmıştı : Bursa.

…..

Bursa eyi, Bursa güzel.

Bursa için destan yazılır,

Bursa için iğneyle kuyu kazılır;              

                   Fakat yalan:

“ Bursa’da zaman,

Billur bir avize, gibi değil.

                                             Değil ama,

Bir ölmemek arzusu veriyor adama.

Dünyayı bırakıp gitmek haseti,

Yaşamak hasleti,

                            Dünya sevgisi;

Yeşil yeşil yeşeriyor,

Mavi mavi gülüyor.

 

 

1938’de Bursa Lisesi’ni bitiren Akıncıoğlu, 1939’da İstanbul Hukuk Fakültesi öğrencisi olur. İkinci Büyük Paylaşım Savaşı’nın etkisiyle toplumcu düşünceye yönelir. Şiirlerinde insancıl köz dikkat çeker. Savaşların insanımıza yansıyan üzünç ve acısını yüreği eriyerek şiirleştirir. Kana susamışlara karşı kardaşlığı, barışı, demokrasiyi, özgürlüğü savunur. Artık hece şiirinden biçim ve içeriğinden ayrılır.

 

1940’larda özgün şiire ulaşmış. Şiirimize ayrı bir tad, yeni bir soluk getirir. Bir “umut şairi” olarak tanınmış. Yürüyüş, Ses, Gün, Sokak, Pazar Postası, Pınar, Yeryüzü, Meydan, Dost gibi dergilerde yayımlamış şiirlerini.

 

Yeni doğmuş gibiyiz;

Kitaplarımız, defterlerimiz yeni.

Dünya eski bile olsa,

Gün aynı günse de;

Bacamız tüter,

Destilerimiz dolu.

Elden öğün beklemez oldu

Beş parmağında beş hüner,

Mes’uttur insanoğlu.

Evimiz-barkımız var,

Alıştık lezzetine sofranın.

Sütü yetiyor çocuklarıma

Hoşnuduz, karımız var.

Ve dünya habersiz değildir bizden,

Her taşın altında künyemiz yazar.

 

Yazar, şair Mehmed Kemal diyor ki : “Niyazi Akıncıoğlu, divan şiiri kelimeleri kullanarak kendine özgü bir şiir dili oluşturmaya çalışmıştır. Onun için şiirlerinde birçok divan şiiri “mazmun”u bulabilirsiniz, Niyazi’den sonra üne kavuşmuş birçok şair, bilerek bilmeyerek, onun geliştirdiği şiir dilinden yararlanmıştır” (Cumhuriyet.17 Şubat 1979 ). 

 

Selamın geçiyor besbelli,

Yeşerdi telgraf direkleri;

Seneler sonrası, ormanından ayrı.

 

Bir sevinçtir aldı kırlangıçları,

Rastgele öpüştüler

Düşünmeden günahı,

Öbür dünyayı.

 

Ben deli-divane olsam

Çok mu görülür?

 

1939-45 arasındaki dünya cehennemden farksızdır. Yalnız, cennet olmasa da, bu cehennem evreninde küçük adacıklar vardır. Türkiye de bunlardan biridir. Akıncıoğlu, savaşı çıkaran Alman nazizmine düşmandır.

 

Nakışında bülbül ötmüyor,

Çiçek açmıyor kumaşların.

Çatlamış arından kanter içinde:

Toprağın derdi büyük,

Başağın yükü ağır

Silah çatmış ifritler harman yerinde;

Kulakları sağır,

                  Gözleri kör.

Görmüyorlar güneşi,

Bu sesi duymuyorlar;

Nankör, nankör insanlar.

Bu ses ki pervaz-pervaz,

Bu ses ki şehir-şehir,

Ve köy köy ve dağ dağ

İnsanın sesidir; insanı arar.

 

1950 yılında Akıncıoğlu gizli bir parti kurduğu savıyla yargılanır; iki yıl tutuklu kalır. İçerdeyken de şiir üretir. Savunmanı Abdurrahman Altuğ, mahkemede onu şöyle savunur : “ Müvekkilim şairdir. Ama memleket çapında isim yapmış, edebiyat antolojilerine geçmiş bir şairdir. Müvekkilimin Edirne hakkında yazdığı şiir, bugüne kadar  bu belde için yazılmışların en güzelidir. Bursa için yazılan yüzlerce şiirin en güzellerini de müvekkilim yazmıştır. İstanbul ve Kırklareli için de şiirleri vardır. Vatanını ancak üstün bir aşkla sevenler böyle şiirler yazabilir.”

 

Yalansa, dolansa eğer

Vebali tarihin boynuna olsun.

Vaat ettiği günden bahistir

Konuştuğumuz dil,

Yazdığımız her satır.

Bir umuttur bu,

Veya bir arzu;

Veya canevimizden koparılmış

En aziz, en güzel, en kıymetlimiz.

Onunla biz

Etle tırnak gibiyiz;

Deli-divane babından,

Yoluna adak kişiyiz.

 

Özgür kaldıktan sonra ekmek parası için avukatlık-savunmanlık eder. Fakat, 1970’e dek sessiz, suskun kalır. 1971’de Yağmur duası, Hasbihal, Hürriyet Kasidesi; 1972’de Uzaktan sevgilerle; 1977’de Mev’ut Gün, Mutluca Şiir yayımlanır.

 

Asrımızda niceler var:

Kan damlamasa kaleminden şairin

Yazılmadık kalacaktır şarkısı

                          Ve türküsü yakılmadık.

……….

Asrımızda

Geçip yardan, anadan,

Dönüp bir yol arkasına bakmadan

Niceler var:

Yürür dağlar gibi dağda;

Savrulur bir yangın gibi rüzgarda;

Gider yolda ulam ulam;

Akar suda oluk oluk.

Kan gelir gözlerinden,

                         Kan gider dizlerinden.

 

Hababam Sınıfı yazarı, Cideli ozan Rıfat Ilgaz’ı dinleyelim : “ 1940 Kuşağı’nın ünlü şairlerinden Niyazi Akıncıoğlu, yalnız şiirleriyle değil, ipince, upuzun boyu, sarı bıyıklarıyla da gösterişli bir kişiydi. İnce, uzun parmaklarıyla bıyıklarını kıvıra kıvıra, yalnız kendi şiirlerini değil, hocası Şair Orhan Şaik’in  şiirlerini bile okusa sevdirirdi. Gökyay’ın  kağıt kayıklarının kenarlarına  etkili sesiyle “Selam sabah dizdirir”,  bu kağıt kayıklarla enginlerin ötesine doğru çeker giderdi okurken. O gider de biz kalırsak, önce Niyazi’ye “Sitemdi” bu! sen de onun arkasından takılıp gidecektin ister istemez! Nereye dek? Diyelim ki, “Zekatı mey verilen bir diyare dek!”

 

Gün geldi, vakterişti;

Tebdil oldu yuva, azad oldu kuş.

Üryan oldu, gördük;

Ayan oldu bize hali:

Ağzında zeytin dalı,

Ve unutulmuş belli

Bileklerinde bakla bakla

                               Zincir vebali.

 

“ Niyazi Akıncıoğlu bu arada, barış içinde yaşamaya en yatkın arkadaşlarımın başında gelirdi. Eli açık mı açıktı. Faruk Toprak’ın insanı deli eden hesaplılığına karşı, Niyazi kuşağımızın en savurgan kişilerindendi. Öğretmen olan babasından para geldi mi, sanatçı dostlarını hemen toplar, gelen paranın tümünü bir gecede harcardı. Böyle gecelerinde Beyoğlu’ndan, yattığı yere, Sirkeci üzerinden Aksaray’a, taksiyle dönmekten çok hoşlansa da sonunda yayan gitmek zorunda kalırdı. Parası oldu mu, hiç gözünün yaşına bakmamak gerekirdi. Nasıl olsa dibine darı ekilecekti. Sen olmamışsın da başkası olmuş ne fark ederdi ki…

 

Radyoda bir hüzzam şarkı var

Dışarıda sümbül havası

Halbuki şimdi uzak ufuklarda kar yağıyor”

……….

Bir şarkıdır bu

Kalübeladan beri söylenir

Kurtlar dilinde, kuşlar dilinde.

Ben, onunla büyüdüm

                       Onunla yürüdüm

                        Onun için ölebilirim.

………

Bir şarkıdır bu

Kan ve ölümle yazılmış kalplerimize,

                                            Unutulmaz.

 

Sıvas’ta Madımak yangınında yok edilen yazar, eleştirmen Asım Bezirci’yi dinleyelim : “ Akıncıoğlu –Nazım Hikmet’ten sonra, ama Enver Gökçe ve Ahmed Arif’ten önce- halk şiirinden yararlanan ilk toplumcu şairdir. Gelgelelim o, bununla yetinmez, sırasında divan şiirinden de yararlanır, fakat ikisini de taklide yeltenmez. Hem divan, hem de halk geleneğinin kimi öğelerini beceriyle kullandığı “Edirne” şiiri buna iyi bir örnektir.”

 

Bir yerde görürsen ki:

Ağır ve edalı akar,

dal dal söğütleri öperek

samur üç belik gibi

                            Üç koldan sular;

müjdeler olsun efendim:

                           Edirne’desin.

 

Mevsim , fasl-ı bahardır,

gecedir ve mehtap vardır.

Ve sen,

bir kavsi kuzahta yürür gibi

                       Köprülerdesin.

 

Şataraban makamında bir şarkı dudaklarında,

düşünür çözemezsin:

Bu naz-ı istiğna, bu avaz neden:

neden yarı eğilmiş suya dallar?

Öyle ferman etmiş eden

                                  kimseler bilmez.

 

“Gönül bir top ibrişim

sarılsa çözülmez”.

Burada her şey,

bakınır hüsnüne hayran.

Seyreyler cemalini eğilmiş suya

mermer ihtişamında serhad-di vatan.

 

Aşina bir çehre sezer belki diye

devr-i saltanatından Edirne;

bir deste alev güldür, mahzun;

yar elinden düşürülmüş şimdi suda.

 

Ve sular;

şimşir kelamı dilinde

destan okur, okur akar.

Ve bihaber, Yıldırım’da bir evcikte

-          akan sudan, uçan kuştan-

yeşil dut yaprağındaki bir ipek böceği,

kozasını dokur dokur ölür.

 

Uyanır veda etmiş gibi uykuya,

konuşan bir dil olur

çiler uzakta;

bülbül sesi yağmur gibi

Bülbül Adası’nda.

 

Kanadı gümüşlü kuşlar geçer

İki şak bölüp mehtabı;

                           Kıyık’tan uçurulmuş

salınır bahçeler içre kızlar ki;

                              Nazardan kaçırılmış.

Ağzında kan kırmızı can eriği,

mehtapla beraber düşmüş gibi arza;

kızlar ki güzel,

dört başı mamur ve murassa.

Sevdaya tutulmak bile mümkün

                                  Yeni baştan.

 

Neden yarı eğilmiş suya dallar?

Öyle ferman etmiş eden.

Söylemek kolay olsa eski türküsünü:

“Edirne köprüsü taştan

sen çıkardın beni baştan”.

Ayırdın anamdan, hem kardaştan.

1945

 

KAYNAK: Emrullah Güney / Akıncıoğlu Niyazi Bey (haber50.com, 08 Temmuz 2013, bilgi teyidi 28.08.2019).

AHMET AKİF TÜTENK: TARİH ÖĞRETMENİ

AHMET AKİF TÜTENK: TARİH ÖĞRETMENİ

 

Prof. Dr. Emrullah GÜNEY

 

1970’lerin ortalarında Nevşehir Lisesi’nde bir tarih öğretmeni vardı: Ahmet Akif Tütenk.

Aslen Diyarbakırlı. Fakat, Fransa’da tarih öğrenimi görmesi için Maarif Vekaleti’nce gönderilmiş ve dönüşte, istese İstanbul Üniversitesi’nde Edebiyat Fakültesi’nde Tarih doçenti olabilecekken, O, liselerde öğretmen olmayı yeğlemiş. Yaşamı boyunca arkeolog, sanat tarihçisi, Selçuklu uygarlığı hayranı Prof Dr Albert Gabriel’in izinden gitmiş, onun yöntemini benimsemiş.

 

Hep bekar yaşamış , hiç evlenmemiş, yurt yuva kurmamıştı.

Nevşehir’e nereden gelmişti A.A. Tütenk?

Hep, Selçuklu’nun en önemli eserlerini bıraktığı beldelerde görev yapmıştı.

Denizli, Kayseri, Niğde.

Ve görev yaptığı yerlerle ilgili te’lif, çeviri eserler de vermişti: Denizli ve Pamukkale, Niğde Tarihi gibi.

 

Öğrencilerden adını duyuyordum bu ünlü Tarih öğretmeninin. Fakat, nedense bir türlü bir araya gelemedik. Derslerinde belli bir kronoloji izlemez, olayları hayli dağınık anlatırmış. Fakat, belli ki, etkili bir “hocalığı” var.

 

Sonra, Onun emekliye ayrıldığını, fakat, yine Nevşehir’den kopamadığını öğrendim. Üzerinde çalıştığı bir tarih kitabı varmış. Bitirmeden bu toprakları bırakmayacakmış.

 

1978’de Fırat Üniversitesi’ne geçtiğim zaman, o yaz aylarında A.A. Tütenk ile tanışma olanağı doğdu. Nevşehir Öğretmenler Lokalinde babama söylemiş: “ Şükrü Beğ, senin oglan doktora tezi hazırlıyormuş. Belki bir faidemiz dokanır. Söyle de tarafıma azimet eylesin. Bendeniz Uçhisar nam kariyede ikamet etmekteyim.”

 

Bunu işitir  işitmez, bir olanak bulup, arabama bindim,  Uçhisar’a gittim.

Düş dünyamda Ona büyük bir villa yakıştırdım. Üç kat. Dayalı, döşeli. Bahçe içinde bir saray yavrusu, bir konak. İçerde konuk kabul salonu. Kapıyı açan üniformalı hizmetçi konuğu salona alıyor, bir içecek ikram ediyor. Üstada haber veriliyor. Fakat, yaşlıdır, Onun aşağıya gelmesine gerek yok; zahmet olmasın. Konuk, Onun yanına çıkıyor. Orta kat tümüyle kütüphane. Sekreter, katip, katibeler çalışıyor. Sesler banta kaydediliyor. Sonra dökümü yapılıyor. Tarihçi sürekli meşgul. Cilt cilt kitaplar, dergi koleksiyonları, ortada kocaman bir kürre-i arz… Gizemli bir atmosfer. Uçhisar’ın parlak temmuz güneşinde loş bir ortam. Hatta karanlıkça. Güneş girmesini önleyen kalın perdelerin yarattığı alacakaranlığı yer yer köşe lambaları önlüyor. Hizmetçiler Üstada zaman zaman kahve getiriyorlar. Havada bir buhur kokusu. Ortamı daha da gizemli, yapmakta; şarki bir hava vermekte.

 

Araya sora buldum Tütenk Hoca’nın evini. Almanya’da yaşayan bir işçinin yaptırdığı temiz, bakımlı, yapraklıseki taşından bir ev. Kapıya vurdum. Üstad kendisi açtı. Üzerinde pijama. Saç, baş dağınık. Kaç gündür sakal traşı olmamış. Yüzünde yılların yorgunluğu. Gözaltı torbaları sarkmış.  İlk düş kırıklığı. Tek bir odasını kullanıyor evin. Bir tüp –ocak değil- üzerinde alüminyum tencere içinde patates kaynıyor. Demek, üstadın öğlen yemeği bu olacak. Haşlanan patatesin odaya yaydığı ham koku. Dağınıklık her yerde. Dergiler, gazeteler, kitaplar. Süprüntü içinde. Bu eve hanım eli değmemiş hiç. Demek, Üstadın ziyaretçisi de yok. Belki kendisi istemiyor. Konuya girdim; Kapadokya tarihi…Anlatıyor, ama dağınık. Zaman zaman bugün, Göreme’, Asur Ticaret Kolonileri, Kültepe Höyüğü, Strabon, Erciyes, Mazaka…Kronolojiyi karıştırıyor. Milattan Önce oluyor Milattan Sonra…Not alıyorum, fakat bu darmadağınık bilgilerden nasıl yararlanacağım? Üstad, yemeği birlikte yemeyi öneriyor. Bu zahmeti ona vermek istemiyorum. Belki, konuk için yedekte bir tabağı, çatalı da yoktur. Çünkü, ortada, gazetelerin arasında kuru ekmek parçaları, kırıntıları da var. Perdesiz pencerelerden parlak günışığı giriyor odaya. Gözü kamaşıyor insanın. Prof Dr Albert Gabriel’den söz ediyorum. Duygulanıyor. Gözlerinde yaş. Anlıyorum ki, Selçuklu ekini ve uygarlığına hayran bu büyük Fransız bilgin Onun “idol”ü. Başlıyor anlatmağa. Fransa’daki öğrencilik günleri…Hocasının ders işleme yöntemi. Özenle, titizlikle çizdiği haritaları, kervan yolları üzerindeki hanları…İştahla, sevinçle, mutlulukla konuşuyor. Bir insan, böylesine hayran olabilir bir bilgine. Vefa duygusunun ne olduğunu daha iyi anlıyorum.

 

Üstad emekli ama, yine de fazla vaktini almak olmaz. Kapadokya hakkında kitap hazırladığını duymuştum. Yaşadığı odada öyle bir dosya görünmüyordu. Elbet, her şey aşikare, ayan beyan olmaz. Fakat, derin bir burukluk var içimde. Anlı şanlı tarih öğretmeni, Türkçe kadar Fransızcaya da “hakim” Ahmet Akif Tütenk üstad böyle mi yaşamalıydı, böyle mi geçirmeliydi emeklilik günlerini! Gözlerim yaşarıyor. İyi ki, çevrede kimse yok; görmüyor beni.

 

Güneşli Uçhisar sokaklarında yürürken mırıldanıyordum:

 

Bir nehri muazzam gibi cuş etmişsin,

Fakat eyvah, bir çorak vadide akıp gitmişsin.

 

 

KAYNAK: Emrullah Güney / Ahmet Akif Tütenk: Tarih Öğretmeni (haber50.com, 06 Mayıs 2011, bilgi teyidi 28.08.2019).

 

 

 

MEHMET ERBİL: ÖĞRETMEN, OZAN, RESSAM…

MEHMET ERBİL: ÖĞRETMEN, OZAN, RESSAM…

 

Prof. Dr. Emrullah GÜNEY

 

Açarsam güneşle açıyorum her sabah

Ondan tütüyor aşkın gülü

 

Seversem toprakla seviyorum sizi

Ondan ışıtıyor buğday evleri.

 

Konuşursam denizle konuşuyorum

Ondan sözcüklerim ıslak ve tuzlu.

 

Kızarsam ormanla, rüzgarla kızıyorum

Ondan dolduruyor kenti uğultu.

 

Gelirsem halkın gücüyle geliyorum

Ondan kesemez kimse yolumu ( Başaran )

 

Yetenek önemlidir.

Rehberlik önemlidir.

Adıyaman’da 1948’de doğmuş Mehmet, 1960’ların ortalarına doğru Adıyaman Lisesi’nde iyi bir resim öğretmeninden ders almasaydı belki de biz onu hiç tanıyamayacaktık. Belki de, Gazi Eğitim Enstitüsü’ne giremeyecekti. Öğretmen, ressam, üretgen bir sanat adamı olamayacaktı.

 

1964’te Mehmet’i resim eğitimi almaya yönlendiren öğretmenler kimlerdi?

Onlara bin saygı, bin şükran…

Sayın Öner Ayan Öğretmenimize, adaşım Sevgili Emrullah Bulurman öğretmenimize…

Onların kılavuzluğuyla Türkiye bir büyük sanatçı kazanmıştır. Daha lisede öğrenci iken dükkan tabelaları yazan, resim sergisi açan bir öğrenciyi Gazi Eğitim Enstitüsü’ne yönlendirdikleri için Ülkemize bir resim eğitimcisi, sanat yazarı  kazandırdıkları içindir şükranımız, minnettarlığımız.

 

1968-69 ders yılı…O zaman Gazi Eğitim Enstitüsü  bir köy, kasaba üniversitesi. Öğretmen yetiştiren bir üstün yuva, eğitim ocağı. Dr. Niyazi Altunya diyor ki : “ Bu Enstitü, Resim-İş Bölümü ile Ankara ve Anadolu kentlerinde resim, yazı, grafik, fotoğraf sanatlarını tanıtmıştır.”

 

Erbil böyle bir ocaktan “feyz” aldı. Muammer Bakır, Nevzat Akoral, Mürşide İçmeli, Turan Erol, Hidayet Telli gibi eğitmenleri dinledi. Onları rehber saydı, örnek bildi.

 

1967-68 yılında okulu bitiren 41 öğretmenden, yediveren güllerinden  biri de Erbil oldu ve Nevşehir’e atandı. Ankara’ya 310 km, Adıyaman’a 410 km uzaktaki Nevşehir, Erbil için bir gurbet olmadı. Peribacaları diyarını benimsedi. Orta Kızılırmak havzasının güzel diyarı onun için doğal bir laboratuar, bir işlik  oldu.  Eğitmenlik deneyimleri arttıkça  sevdi ve nitelikli öğrenci yetiştirmenin yollarını aradı, buldu.

 

Mehmet Erbil, Nevşehir Kız İlköğretmen Okulu’na atanmasaydı, belki de tanışmayacaktık.

 

Ben 1971’de Ürgüp’te Ünlü ailesine damat oldum; öğretmen Hatice hanımla evlendim.

Erbil, Güner ailesine damat oldu; Öğretmen Emine hanımla evlendi. Baba Necdet Güner, Ürgüp’te ilk turizm “misyoneri” idi. Bir derviş sabrıyla , kendi cebinden para harcayarak Anadolu’yu gezip Ürgüp’ü tanıttı herkese.

 

Aynı kasabanın damadı olmak bizi “kardeşce” bağlarla bağladı, yakınlaştırdı.

1972-73 ders yılında Nevşehir’de, öğretmen adaylarına coğrafya dersi verirken,

Erbil’in atölyesinden beslendim. Sanat konulu söyleşiler eğiticiydi, öğreticiydi.

Orada geçirdiğim her dakikanın ayrı bir değeri vardı. O gün, nöbetçi öğrencilerin özenle hazırladıkları pasta, börek ikram edilirdi öğretmenlere. Yanında demli çay…

Postacı bir kitap getirir; bakarım: Duvar resmi, fresko tekniği…Kendini yetiştirmede sonsuz isteği vardır; azimlidir. Bir öğrenci sorununu iletir, çözüm ister. Bir öğrenci yaptığı tabloyu getirir, Onun düşüncesini alır; düzeltecek yerleri öğrenir.

 

Dersler biter, okula fazla uzak olmayan evlerine gideriz. O zamana göre, Nevşehir’de sanırım ondan daha varsıl bir özel kitaplık yoktu. Sanat , yazın, düşün kitaplarıyla dopdolu… Dünyanın en ünlü ressamlarının eserlerinin tanıtıldığı nefis baskılı kitaplar…

O raflardan çekip çıkarılan kitapların yönlendirdiği yarenlikler…

 

İlkbaharda, yaz dinlencesinde zaman zaman bir araya geliriz, düşeriz yollara.

Çantalarımızda  fotograf makinaları. Belki pek pahalı değil; objektifleri de öyle ince değil. Fakat, resim gönül gözüyle çekilir. Öyleyse , niteliksiz makinayla da nitelikli sonuçlar alınabilir. Bir avuntu belki. Attığımız her adım sanat yüklü. Yorulmak nedir, bilmiyoruz. Azimetimiz nereye? Üzengi Deresi…Maden sularının serinliği,hoş içimi…Çantamızda ekmek, peynir, domates var…Güvercinler uçuşuyor. Üzengi Deresi bir saklı cennet…Güvercinliklerin renkli işlemeleri başlıbaşına bir söyleşi konusu…

 

Bir gün benim Murat 124’e bindik. Damsa Çayı koyağından öbür yana, Yeşilhisar canibine geçtik. Eski adı Mavrican olan Güzeldere, Soğanlı Çayı koyağında kaya konilerini gezip dolaştık, resimledik. Rastlantı bu ya, köyde Kimya adlı bir öğretmen, Erbil’in eski bir öğrencisi imiş. Duygulu bir karşılaşma idi. Bizi sevinçle tek odalı evine aldı. Öğrenciliğinde geçirdiği ağır ameliyatın izleri vardı, yorgundu genç öğretmen hanım. Çay hazırladı. Mutlulukla içtik. Anılar dile geldi. Gözlerinde yaşlarla anlattı…Orada, Erbil’in öğretmenliği, sevecen kişiliği gözler önüne serildi. Nasıl  sayılan, sevilen bir öğretmen olduğu belirginleşti.

 

Bir gün Başköy-Başdere otobüsüne bindik. Topuz Dağı-Tekke Dağı yüksekliğinde güzel yayla beldesi. Oradan yürüye yürüye Demirtaş, İltaş, Boyalı, Karacaören önünden geçerek, insanlarla söyleşerek Ürgüp’e geldik. Karşılaştığımız insanlardan efsaneler  dinledik. İltaş köyü insanının neden safca, temiz kalmış, çocukca duygulara sahip olduğunu öğrendik. Yorulduk, ama unutulmaz izlenimler edindik. Gözlemler yaptık. Yorgunluğumuzu Pınar Oteli’nin bahçesinde bir çay içerek giderdik.

 

Yine bir gün, yürüye Sarıhan’a gidip geldik. Ürgüp’ten aşağı Damsa Çayını izleyerek. Sarıhan tüm görkemiyle duruyordu. Onarılmamış , yıkıntılı Sarıhan daha güzeldi. Fotograflar çektik, yabancı gezginler hayranlıkla izliyordu hanın her bir köşesini. Onlarla da konuştuk, yorgun argın, fakat mutlu, döndük evimize…

 

1 Ağustos 1977. Kadışehri Ortaokulu’ndan Ürgüp Lisesi’ne yeniden dönmüşüm. O zaman haberleşmek şimdiki gibi kolay değil. Fakat, Erbil ile anlaşmışız. Adıyaman’da buluşacağız. Bindim otomobilime, düştüm yola. Kayseri, Pınarbaşı, Göksun, Maraş (Daha Kahraman idi, Kanlı olmamıştı), Pazarcık, Gölbaşı ve Adıyaman. Akşam serinliğinde buluştuk. Ailecek beni sevinçle karşıladılar. Gölyeri mahallesinde tipik bir Adıyaman evi. Gece fırtına çıktı. Tozlu bir hava. Dışarıda, avluda geçiriyorduk geceyi. Fakat, ne güzel bir geceydi…Sabahleyin düştük Kahta yoluna. Niyetimiz Nemrut Dağı’na tırmanmak. Kahtalı Nedim adlı bıçkın bir şoförü tanıyormuş Erbil. Jeepini 500 TL’ye kiraladık ( Az para değil. Aylığımızın yedide biri).Bozuk dağ yollarından tırmandık. Yolda, Almanya’dan daha yeni dönmüş bir yurttaşın açtığı temiz bir aşevinde sahanda yumurta yedik. Temiz bir yatak gösterdiler. Gece uykusuz kaldığımız için biraz dinlendik; yatıp uyuduk. Sonra Commagene anıtlarını, Kral Antiokos’u resimledik. Bir türlü ayrılamadık. Siverek’ten Belediye Başkanı tam kadro gelmişti. Kenan Mürrey’in bol sövgülü fıkralarını, kendine özgü şivesiyle anlattıklarını dinleyerek, geceyi o dağ başında, üşüyerek geçirdik. Bir gece önce Adıyaman’da tozdan uyuyamamıştık. Nemrut Dağı tepesinde o ağustos gecesinde sıcaklık sıfır dolayındaydı, soğuktan uyuyamadık. Fakat, yaş 30…Dayanılıyor…Hiçbir şeyi dert etmeğe gerek yok…

 

Nevşehir defteri yeter artık…

Ankara olsun olursa. Fakat, başkentin içine atanmak zor. Neresi olabilir? Köy Enstitüsü ile ünlü Hasanoğlan…1976…Ben Zara’ya atanmıştım. Bir Ankara gezimde, birden içimden bir istek geldi. Trene bindim Hasanoğlan’da ziyaret ettim Erbil’i. Tanımak istiyordum eski Köy Enstitüsü’nü. “ Çarığımı Yitirdiğim Tarla”nın yazarı, ulu ozan Trakylalı Başaran , Beypazarlı yüce eğitmen, “Yarbükü”  yazarı Apaydın, Nevşehir Lisesinde bizim kuşağı derinden etkileyen Hacı Küçükkaraca bu ocaktan yetişmişlerdi. Pek iz kalmamıştı eskilerden, eski ruhtan. .. Ama, yine de yararlı oldu. Nevşehir’de, Hasanoğlan’da sanatını geliştirmişti Erbil. Kuru boya, guvaj, yağlıboya Atatürk portreleri yapmıştı. Diyebilirim ki, ülkemizde en anlamlı Gazi Paşamızın resimlerini O yapmıştır. Her bir eserinin özelliklerini tek tek açıkladı o akşam.

Bir tablo gözümün önünden hiç gitmiyor…Peribacalarının dibindeki serin gölgeye sığınmış küçük bir koyun sürüsü. Birbirlerine sokulmuşlar, öylece duruyorlar. Bozkır güneşinin sıcağı o serin Hasanoğlan akşamında içimizi ısıtmıştı. Tablo, sıcak renkleriyle etkileyiciydi.

 

O resimleri incelerken, Melih Cevdet Anday’ ın şiirini söylüyorduk:

 

Atatürk’ün bir sözü vardı

Yediveren gül gibi açardı

 

Atatürk’ün bir atı vardı

Etilerden beri yaşardı

 

Atatürk’ün bir resmi vardı

Buğday tarlası gibi ağardı

 

Atatürk’ün bir saati vardı

Durmadı.

 

Ağustos ayında okulun lojmanında sobayı yakmak gerekmişti. Eğitim, sanat, güncel sorunlar yakıp kavururken içimizi, soğuk neymiş? Ertesi gün çıkıp gezdik. Hasan Ali Yücel’i, Tonguç’u düşledim okulu gezerken. Eyuboğlu ailesinin izleri…Tiyatro, kitaplık…Değişse de kimi yapılar, eski hava vardı. Kimi öğretmenler de üretgendi. Bir komşu , evinin önünde kovanları dizi dizi sıralamıştı, bal süzme makinası çalışıyordu bodrumda.

 

Şu dağın başında bir top gül vardı

Eşi görülmemiş bir gül katmer katmer açardı

Kırk bin köyde kırk bin umut

Kırk bin köyde kırk bin tomurcuk

Kırk bin adet meyveye durmuş fidan

Köy okullarımıza nasıl kahpece kıydılar anlatamam

Hey gidi mangal yürekli Tonguç baba

Köy okullarımızı kilim misali ilmik ilmik ören

Adını kaç aydın koydu acaba

Mangal yürekli Tonguç baba

Sana Anadolu’nun her yanından

Kekik kokan, keklik kokan Cevat Şakir işi

Kınından çekilen kılıç gibi bir merhaba

Bir mangal yürekli Tonguç baba yetmedi bre şahin aman

Bir Tonguç baba daha    ( Bedri Rahmi Eyuboğlu )

 

Mehmet Erbil…

O bir öğretmen…O bir sanat adamı…O bir üstün değerde ressam. Bir duygulu ozan ( Son olarak Dalyanlı Yaşlı Amca şiirini okuduk) Gönül ister ki, örneklerine batıda rastladığımız türden kitapları çıksa. Yaşam öyküsü, eskizleri, tabloları, sanat yazıları… Büyük bankalar yayımlıyor  böyle kitapları. Sınıflandırmak da olanaklı…Kapadokya ile ilgili resimler…Atatürk ile ilgili resimler…Adıyaman, Fırat boyları, Samsat ile ilgili resimler…

Kültür ve Turizm Bakanlığımız ne güne duruyor !

Böyle bir kitap Eğitim fakültelerinin resim bölümlerinde ders kitabı olarak değerlendirilir.

 

Nevşehir yıllarındaki gibi bir araya gelemiyoruz artık.

Fakat, iletişim olanakları geliştikçe bağlantılarımız da güçlendi.

İnternetle yazışıyoruz. Facebook da var.

Ayrıca Erbil, yaptığı çalışmaları CD olarak da bize iletiyor ve bunları ben öğrencilerimle değerlendiriyorum.

 

Mehmet, Emine, Barış, Başak…Şimdi Ankara’da bir güzel aile…Meslek sahibi çocuklar, iyi yetişmiş, çağdaş, aydınlık yüzlü…Işıklı gözlerinde sevinç pırıltıları…Şehir ve Bölge Planlama öğrenimi görmüşler üniversitede.

 

Erbil, yine öğrenci yetiştiriyor. Çünkü sanatçı emekliye ayrılamaz; böyle bir lüksü yoktur. Yine ürün vermeyi sürdürüyor O. Atölyesinde, işliğinde resim-iş bölümleri için sınava  girecek öğrencilere, amatör ressamlara dersler vermekte.

Ne mutlu !

Öğretmen, sanatçı, ressam Erbil’i tanımış olmak, dostluğunu kazanmış olmak, bu fakirin yaşamındaki en mutlu olaylardan biridir. Bir de, ardı ardına sanat, öykü,şiir, deneme kitapları çıksa, okuyup okuyup öğrense, müstefid olsa  mutluluğu daha da artacak…

 

Bir büyük sofra olsa yurdumda

Bütün ulus karnını doyursa oradan

Bir ucu Çankayalar

Öbür ucu Edirne, Van, Muş

Toplansak üç öğün

O kocaman masanın kıyısına

Eşit ekmeklerle –eşit peynirlerle hepimiz

Yesek içsek

Sonra ayağa kalksa sofrabaşı

Dese, bugün yemek iyi değildi ya

Daha iyilerini sunacağız, yarın  ( Fazıl Hüsnü Dağlarca )

 

KAYNAK: Prof. Dr. Emrullah Güney / Mehmet Erbil: Öğretmen, Ozan, Ressam… (27.08.2019).


Adnan Binyazar (Portre Emrullah Güney)

Ahmed Arif (Portre Emrullah Güney)

Ahmed Arif 2 (Portre Emrullah Güney)

Cahit Sıtkı (Portre Emrullah Güney)

İzzet Çetin (Portre Emrullah Güney)

Orhan Asena (Portre Emrullah Güney)

Yılmaz Odabaşı (Portre Emrullah Güney)

Dinçer Sümer (Portre Emrullah Güney)

İhsan Işık (Portre Emrullah Güney)

Mahmut Makal (Portre Emrullah Güney)

Ramis Dara (Portre Emrullah Güney)

Tarık Akan (Portre Emrullah Güney)

M. Halit Bayrı (Portre Emrullah Güney)

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör