Mücahit Dabakoğlu

Turizmci, İş Adamı, Şair

Doğum
16 Ocak, 1954
Ölüm
03 Aralık, 2019
Eğitim
Marmara Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı
Burç

İşadamı, turizmci, şair (D. 16 Ocak 1954, Silvan / Diyarbakır – Ö. 3 Aralık 2019, İstanbul). Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde, ilçenin tanınmış tüccar terzilerinden Teyfik Dabakaoğlu’nun (Teyfik Usta) 12 çocuğundan üçüncüsü ve ilk erkek çocuğu olarak dünyaya geldi. İlkokulu Gazi İlkokulunda, orta ve liseyi Silvan Lisesinde bitirdi. Silvan Lisesinin ilk mezunlarındandır. İlkokuldan liseyi bitirene kadar geçen zamanda, ilçenin ünlü terzisi ve kumaşçısı olan babası Terzi Tevfik Dabakoğlu (Tevfik Usta)’nun dükkânında çalıştı.

Lise eğitiminden sonra iki yıl Silvan ve çevre köylerinde yedek öğretmenlik yaptı. Aynı dönemlerde Silvan’da ilk sivil toplum kuruluşu olan Silvan Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğini kurup ilk başkanlığını üstlendi 1990’ların sonlarında aynı düşünceyle İstanbul’da Silvanlıları bir araya getirmek için dernek çatısı oluşturma amaçlı onlarca yemekli toplantılar düzenledi. 1992’de babasının yaşlılık, hastalık ve vefatıyla başlayan süreçte kendisini artık tümüyle ailesi ve kardeşlerinin yaşamına sahip çıkmaya adadı. Bu yıllarda yüksek öğrenimini İstanbul Marmara Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatında tamamladı.

Turizm hayatına 1978 tarihinde TURBAN Akçay Tatil Köyünde başlayıp Kilyos Tatil Köyünde devam etti. 1982 yılında kısa dönem askerliğini Isparta’da tamamladıktan sonra 1983-1987 yılları arasında özel bir kurumda İngilizce öğretmenliği yaptı. Bu sürede yabancılara Türkçe Dil Dersleri verdi. 1988 yılında Turizm hayatına tekrar döndü ve Kültür ve Turizm Bakanlığından A Belgeli Turizm ve Seyahat Acentalığı belgesiyle turizmcilik yaşamına devam etti. Acentanın kuruluşundan sonra altı ay Anadolu’nun tüm bölgelerini turizm, kültür ve sosyal yaşamı tanıma amaçlı gezdi.

1993-97 yılları arasında TÜRSAB (Türkiye Seyahat Acentaları Birliği) Asya Bölgesel Yürütme Kurulunda iki dönem 2. Başkanlık görevini üstlendi. Aynı dönemlerde üniversitelerde kurulmaya başlanan “Turizm ve Seyahat Acentacılığı Bölümleri”nde derslerin isimleri ve konuları konusunda Marmara Üniversitesi aynı isimle anılan bölümde danışmalık yaptı. Yine aynı zaman diliminde Eskişehir Anadolu Üniversitesi Turizm ve Seyahat İşletmeciliği bölümünün açılmasında TÜRSAB adına konferanslara katılıp seminerler verdi. Kültür ve Turizm Bakanlığının yurtdışından gelen basın mensubu misafirlerinin tanıtım organizasyonlarını gerçekleştirdi.

Silvanlı ilk turizmci olan Mücahit Dabakoğlu, Diyarbakır ve bölgesinin ilk Tur Operatörüdür. Aynı zamanda İstanbul Anadolu Yakasına ilk turist grubunu organize eden turizmci olarak bilinir. Her ortamda kendini “Sosyo-Politik Biri” olarak tarif eden, çeşitli gazete ve dergilerde turizm ile ilgili makaleler yazmış olan Dabakoğlu’nun sosyal medyada sosyal ve siyasal mesajlar içeren makaleleri de bulunmaktadır.

Mücahit Dabakoğlu, kitap okumayı, gezmeyi, sosyolojik konularla ilgilenmeyi seven Edebiyatçı olma iddiasıyla ortaya çıkmasa da çocukluk yıllarından beri şiirle iç içe yaşamayı sürdürmektedir. Oldukça güçlü şiirlerin şairidir. Şiire devam etmenin yanı sıra diğer ilgi alanı felsefeyle de bağlarını sürdürmekteydi.

 

Vefatı:

 

Mücahit Dabakoğlu, yakalandığı kanser hastalığından kurtulamayarak 3 Aralık 2019 günü İstanbul’da tedavi gördüğü hastanede vefat etti. Cenazesi, doğum yeri olan Diyarbakır’ın Silvan ilçesine götürülerek Karabehlülbey Mezarlığında toprağa verildi.

Dabakoğlu, Türkçe, Kürtçe, İngilizce, Almanca ve biraz da Farsça biliyordu.

KAYNAK: Mücahit Dabakaoğlu (17.05.2018), Ailesinden alınan bilgiler (03.12.2019).

BİR DOST ELİ

Kasırgalar kurşunluyor ruhumu

Beynim

Delikdeşik.

Tartaklıyor gönlüm bilincimi

                                       Usulsuzca…

Yıpranıyor benliğim

Çakan şimşeklerin

Maytaplarında…

Sağanak,

Çiselemeye başlıyor…

Güneşin meltem  esintisinde

                                     Bir el!

Ayna tutuyor,

Rengimi anlatıyor

Zarifçe

Taşıyor duygularım

Gözyaşlarımda

Dost omuzlarına

Sevinçle…

Kasırgalar kurşunluyor ruhumu

Çeliğe su verilmeyeceğini unutarak…

 

29.03.06

EKİP

Yoksa…

Duray gibi mi olsam diyorum kendime,

Gülücüklerime mi versem

                                   insanlığımı

“merhaba”  “günaydın” mı desem

Değer değmez herkese

İçtenlikle ve candan

                                   insan olmam sıfatıyla

 

Zelal gibi mi olsam,

Diyorum acaba,

Derinliklerine mi dalsam

            tüm gizemlerin

                        iyiliklerini ayıklamak için

Sahip mi çıksam sevgisizlere,

            kimsesizlerin tümüne

                        bir yudum sevgi içmek için kaynağından

 

Nagehan mı olsam

Diyorum,

Söylensem,

Karşı çıksam yanlışlıklara

Bağırıp çağırsam,

Yakınlarımı korumak için

Pembe dünyamın duygusal körlüğünde…

            değerimin anlaşılmadığından yakınarak

 

Yoksa

Medeni gibi

Pazarlık mı yapsam kendimle,

“hangisi insanlık adına beni daha iyi tanımlar”

            karmaşasıyla

Kapasam feleğin tüm kavşaklarını

Kötülüklere

                        size ulaşmasın diye

 

Veya jıyan gibi

Gözlerimin feri mi dönse

Kanatma korkusuyla bir kez daha

Hayat damarlarımı…

Sarılsam mı kavaga mı etsem

Kendimle ve herkesle

“nedir bu kendimde insanlardan çektiğim?”

İkileminde

İnsan olmam bütünlüğüyle

 

Gözde mi olsam

Diyorum bazen

Ürkek ve temiz

Dünyayı öğrensem

Dostlar sıcaklığında

Olduğum gibi davranarak

Varlığımı hissedip…

 

Acaba diyorum

Sonra kendime

Kanallar mı kuruldu aramızda

Biribirimize kan dağıtan

Damlalarımı ben mi sizden aldım

 zerreleri siz mi bana damlattınız

 

Doğrusu,

Kendim olmam bana zulüm

Anlatamazsam sevgiliye

İnsanlığım eksik kalmasın diye…

 

09.02.2006

GÖNÜL

Gönüldür…

Kalbi yoran.

Ciğerlere oksijen gönderen,

Gözlere neşe veren,

Duymayı engelleyen,

Dili ağırlaştıran,

Gönüldür…

Burnu sulandıran,

Kaşları çatan,

Gamze yaptıran,

Cildi yumuşatan,

Saçları dağıtan,

Kirpikleri ıslatan da

Gönül…

Hayatın tomurcuğu,

Ruhun tılsımı da,

Gönüldür…

Varlığın kendisi de…

TIRSMAM

Diken tehdit olmaz benim gülüme

Tırsmam yarimle uçurum kenarında

Ölüm kardeştir bu dünyaya

Yeter ki sevgi bende ben sevgi olayım

 

04.04.2011

OMURGALILAR VE OMURGASIZLAR

Omurga, omurlardan oluşmuş, içinde omuriliği barındıran kemik yapısıdır.

Omurga, kemikten, kıkırdaktan ya da her ikisinden oluşan iskeletin en önemli bölümü ve de temel eksenidir. Sırt boyunca uzanır ve vücuda destek sağlar.

İnsanların ve hayvanların çatısını, duruşunu, destek yapısını meydana getiren temel sistemdir. Kasların tutunduğu, başın, gövdenin göğüs ve karın boşluğundaki iç organların muhafaza edildiği hareketli veya hareketsiz organik yapıdır.

Omurgasız, bir omurgası olmayan hayvanlara verilen genel bir addır. Omurgasız olarak adlandırılan canlıların yapılarında hiçbir iskelet bulunmaz. Omurgasız hayvanların vücudunun dış kısmını örten ve destekleyen bir dış yapı ya da kabuk bulunur.

Hazır besinle beslenirler. Akciğerleri yoktur.

Omurgasız hayvanlardan bazıları; sivrisinek, çekirge, kene, örümcek, sinek, solucan, hamam böceği, ahtapot vb.

Bu açıklamaların nedeni;

Mecazi olarak insanlar aleminde, bunların kişisel, toplumsal, kültürel yansımalarını açıklamak ve siyasi dönüşümlerini benzeştirmektir. Yoksa doğadaki varlıklarının gerekli olduğu bilinçsiz hayvanları, düşünebilme yetisine sahip “omurgasız” insanlarla karşılaştırmak değildir.

Çevremizde bulunan insanlara bir bakalım; davranışları, düşünceleri, insan ilişkileri temel bir yapıyla örtüşüyorsa “omurgalı bir insan” diye tanımlarız. Tutarsızlıkları, davranış bozuklukları, düşünce ve davranışlarında sürekli bir değişim varsa “ omurgasız biri” diye adlandırırız.

Canlıların oluşum süreçlerine, yani milyarlarca yıla dönüp antropolojik açıklama yapacak değilim. Gelinen noktaları yorumlamakla zaten bunlar anlaşılmış olacak.

Gerek geçmiş tarihlerini gerekse aile kan bağlarını bilmeyen ya da bilmek istemeyen insanlar, doğal olarak onları sarmalayan kabuğun altına ya da içine girip saklanmayı tercih ederler. Bu onlar gibi “ omurgasız”ların yaşama şansı veya kurtulma yoludur. Hamamböceği bunlara güzel bir örnektir.

Diğer bir kısmını sivrisineklere benzetirim. Yaşamak için mutlaka birilerinin kanlarını emerler. Başka yolları da yoktur. “omugalı”lar bunları sevmez ve onları imha etmek için ellerinden geleni yaparlar.

Solucanlar vardır, kendilerine yer altında da olsa bir yol bulur. Ya da çekirgeler zıp zıp zıplarlar… Veya keneler, yapışıp kalır insan vücuduna.

Ama en tehlikeli olanları örümcek ve ahtapotlardır. Bu “omurgasız” lar herkesi kendilerine benzetmek ve onları sarmalamak için ağlarını ve kollarını çok iyi kullanırlar. Bir süre sonra onların hegemonyasındadırlar ve onlarsız yaşam düşünemezler. Böylece geçmişleri yoktur artık. Hatta geçmişlerini inkâr eder ve belleklerinden bunu silmeye uğraşır.

Ta ki bir “omurgalı” gelip ağları ve kolları parçalayana kadar. O zaman “omurgasız” ların dengeleri bozulur. Zaten artık “omurgalı” bir hale gelemezler ama sarmalayan kollar yıkılmış olur ve başkalarına zarar vermeleri engellenir.

O halde etrafımıza şöyle bir bakalım; çevremizdeki insanları bu gözle değerlendirip “ omurgalı” ve “omurgasız” olarak ayrıştıralım. Göreceğiz ki çoğu omurgalarını ya ahtapotun zehirli tükürüğünü almış ve onun kollarına bırakmış ya da örümceğin ağlarına yani “omurgasız” lığı tercih etmişlerdir.

 Elbette onların da ahtapot ve örümcek olma hayalleri oluşmuştur.

Ama düşünmezler ki bir serçe kuşu örümceği mahvedebilir. “deniz bukalemunları” da denilen ahtapotların ne kadar korkak olduklarını, tehlike hissettiklerinde en küçük bir kaya aralığına sığındıklarını...

“omurgasız” laşıp tek hücreli canlılara dönüşen insanların artık insan fıtratında bulunan vahşet ve zulüm gibi şeyleri savunmaya başlarlar. Karakterleri bozulmuştur. Güce taparlar. Yalan söylemek normalleşir. Evrensel değer yargıları ya bozulur ya da tersi durumuna dönüşür. En yakınlarının aleyhine entrikalar çevirmeye başlarlar. Ve buna şahsi ve uydurma felsefeler yaratırlar. Böylece çevrelerine ahtapot zehrini verip örümceğin kollarına atarlar.

Artık onlar için doğru budur.

Toplumlarda ve milletlerde “toplumsal algı yönetme” şekline dönüştürülebilen bu yöntem; bir üst kültüre hayranlıkla özenti şeklinde kendini gösterebilir. Veya ait olmadığı bir millete aitmiş gibi asimile edilmeye hazır kültürel erozyonuna da uğrayabilir.

Güç ve Kudret’ e tapım o denli toplumsal değişimler yaratır ki, milletleri diğerlerinden ayıran en önemli faktörler de inkâr edilmiş ve savunmasız halde bırakılmış olur. Doğruları savunanlar azınlık hale getirilip marjinalleştirilir. Çünkü Güc’e tapmayı reddetmişlerdir.

Halk artık başlıklara bakıp, gazete resimleriyle düşünmeye başlamıştır. Derinlemesine düşünmesi için sebebi yoktur. Onlar yerine birileri düşünüyordur zaten. Kendilerini yormaya gerek görmezler.

Öyle kalın kabuklarla kapatılmışlar ki üzerlerinden geçen ağırlığı, kendi güçlerinin kaldırdığına inanırlar.

Daha da ileri giderler. “Tanrı” kavramını yeryüzündeki temsilciliklerine dahi indirgeyebilirler. Biraz daha akıllıları kendilerinin kerametli bir “peygamber” olduğunu satır aralarında birilerine söyletebilirler.

Böylece oluşan toplumsal katmanlara yanaşabilmenin “becerisi” ni elde edebilenler yani “omurgasızlar” a gün doğar. Çoğunluktadırlar. Koyun olmanın keyfiyle şarlatanlıklar yaparlar. Elbette bu hem ahtapotların hem de örümceklerin işine gelir ve arada onları sınava tabi tutup bir üst sınıfa taşırlar.

Tabaka değiştirdiklerinde sıyrılmışlardır. Alttakilerle tenezzülen iletişim kurarlar. Halk onlar için “avam” durumuna düşmüştür. Kendilerine enjekte edilen zehrin bir kısmını etrafa saçmaya başlamışlardır.

Bu uyuşturmanın sersemliği onları keyiflendirir. Kral olma hayal dünyasına geçmek isteyenlerden çok daha fazlasını “kralcı” yalakalar oluşturur.

Tebaa “yeni kral sen çok yaşa” travmasını yaşamaya başlamıştır. Hayali doğrular, gerçeklerle yer değiştirmiştir.

Toplumsal psikolojide açılan gedikler magazin dünyasıyla kapatılmaya çalışılır. Gidişatı görenler, düşünenler, inançlılar ya sinerler ya da isyan bayrağı açarlar.

Tabi ki bu arada afyon verilmesi ihmal edilmez.

Bu denge bozukluğunun en güzel örneği 1999 olan deprem travmasıdır.  O dönemlerde sosyal psikolojinin düzeltilmesi için seferber olmak isteyen toplum bilimcilerin dikkate alınmadığını hatırlayalım.

Siyaset bilimi ( politikacıları kastetmiyorum) bütün bu keşmekeşlikleri, bozuklukları, dengesizlikleri, toplumsal ayrışmaları, çatışmaları hatta düşmanlıkları engellemek veya körüklemek için siyasi projeler geliştirirler.

Bunların bir kısmı “demokratik” olabileceği gibi diğer bir kısmı “imha etme” ye yöneliktik.

Bunları bir mekanizma halinde düzenlemek için de bir devlete ihtiyaç duyarlar. Devleti ele geçirenler “muktedir” olacakları için her yolu mubah görmeye hakları olduğunu düşünürler ve öyle davranırlar.

Devlette kurdukları düzen ya bir sömürü düzenidir ya da eşitlik ve huzur…

Toplumdaki her kesim, taraf oldukları tercihlerini dile getirmek için siyasi partiler kurar veya kendilerine en uygun siyasi yapılara yönelir.

İşte devlet bu noktada ne olduğunu gösterir: Cumhuriyetçi mi, Demokrat mı? Ezen mi, Eşitlikçi mi? Halkın hizmetine mi geçer, Halkı hizmetine mi alır?

Sadece devletlerin “omurgalı” “omurgasız” larını kastetmek eksik kalır. Bu arada siyasi partilerin ne kadar “omurgalı” oldukları da gelişen olaylardaki “dik duruş” ları ile anlaşılır.

Bu “dik duruş” lar demokrasiye mi hizmet ediyor yoksa imha etmeye mi? Kısır parti çıkarlar mı, toplumsal huzur mu? Hazır besinle besleniyorlar yoksa kendileri mi üretiyor? Topluma nefes verecek akciğerleri var mıdır, yok mudur?

Savaş mı, Barış mı?

Sorularımın cevapları elbette bende bulunuyor. Ben bunu okuyanlara soruyorum. İster kendileri düşünsün ister çevrelerine sorsunlar.

“omurgasız” lar hiçbirine zahmet etmeyecek zaten.

Son sözüm bu “omurgasızlar” olmasaydı, biz, “omurgalılar” ın değerini nasıl anlayacaktık.

Tüm çiçekleri gezip bize bal yapan ARI’yı yazdıklarımdan muaf tutuyorum…

10.09.2015 facebook

SOMA

Üç gündür bir sis var üstümde,

Karanlık bir toz,

Yangınlardayım…

Tutturamıyorum beynimden geçenle,

Ağzımdan çıkanı,

Yazıya dökülenle…

Ruhumun ezikliği

Kalbimle eşitlenmiyor.

Gözlerim dudaklarımı titretiyor.

Can pazarı yaşıyorum benliğimde.

Ekmek arası kömür mü yesem bu öğlen yemeğinde,

Yirmi dört saat nefes mi almasam,

Kör bir kuyunun içinde mi kalsam

Üstünü kapatıp,

Versem gazı

Alevleri çeksem içime…

Varsa vicdan,

Ne Türk, Kürt,  Alevi, Suni

Orda insan…

Varsa hem şehri,

Ne Manisalı, Karadenizli, Diyarbakırlı,

Orda herkes SOMA’lı…

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör