Gökben Derviş

Oyuncu, Oyuncu, Oyuncu, Yazar, Şair

Doğum
25 Nisan, 1986
Eğitim
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne ve Görüntü Sanatları Oyunculuk Ana Sanat Dalı
Burç

Şair, yazar, sinema ve dizi oyuncusu. 25 Nisan 1986, İzmir doğumlu. Faik Muhittin Adam İlköğretim Okulu ile İzmir Karşıyaka Lisesi’ni bitirdi. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne ve Görüntü Sanatları Oyunculuk Ana Sanat Dalı’ndan “Jean Genet Tiyatrosu’nda Ritüellik ve Kurban-Cellat Paradoksu” (2010) başlıklı tez çalışmasıyla mezun oldu. 2005 yılından itibaren oyunculuk yapan Derviş; 2011-12 yıllarında İzmir Karşıyaka Halk Eğitim Merkezi’nde ve İzmir Özel Ata Koleji’nde sözleşmeli öğretmen olarak çalıştı. Tiyatro Bügü’de oyun yazarı, oyuncu ve kurucu (2013) olarak görev aldı, Tiyatro Seyirlik’te (2013), oyunculuk yaptı; “Yabancı” adlı sinema filminde, “Ana Yüreği”, “Farklı Desenler” ve “Hızır Ekip” adlı TV dizilerinde rol aldı.

Gökben Derviş’in ilk şiiri  “Denizsuyukâsesi” dergisinin Mart- Nisan 2008 sayısında yayımlandı. Şiir, yazı ve söyleşileri daha sonra; “Varlık”, “Hayal”, “Sincan İstasyonu”, “Şiiri Özlüyorum”, “Eliz Edebiyat”, “Dize”, “Şiirden”, “Karakalem” ve “Özgür Edebiyat”  gibi dergilerde yayımlandı. Bir ara “Temren” dergisinin yayın kurulunda çalıştı.

“Yalnızlık Manifestosu” adlı dosyası ile Homeros Edebiyat Ödülleri Kemal Özer Şiir Ödülü (2010)’nü aldı. Aynı dosya Memet Fuat Genç Şiir Ödülü (2010)’nde Övgüye Değer bulundu. 2011’de “Kabuk” adlı dosyayla, Arkadaş  Z. Özger Şiir Ödülü Seçici Kurul Özel Ödülü’nü aldı. 2013 yılında Homeros Edebiyat Ödülleri / Bir Şiiri İnceleme Yarışması’nda  “ Tristam: Poetik, Politik, Estetik ve Etik Bir Şiir Tasarımı” adlı çalışmasıyla birinci oldu.

Gökben Derviş’in de şiirlerini kurarken okuyucuyu düşündüğü söylenemez gibi. Bütüncül bir şiir yazıyor o. Tek bir tema ile sınırlamıyor şiirlerini. Yaşamın sunduğu bütünsellikte olsun istiyor her şiiri. Eşzamanlı ve artzamanlı olay, olgu ve durumları, her şiirinde bir araya getiriyor. Bu nedenle şiirlerinin çok izlekli olduğunu saptamak doğru olur. Şiir yazarken hiçbir nedenle kendini sınırlamadığı görülüyor. Alabildiğine özgür. Özetleyerek söylemek gerekirse Gökben Derviş’in “Bütün bütüne dile bağımlı davranmadığı da görülüyor. Amaçladığı şiiri ele geçirmek için bazen kelimelerin biçimsel değerlerini öne çıkartıyor; bazen de kavramı öne çıkartarak düşünsel olanın şiirini yazıyor.” (Veysel Çolak)

Kabuk, Gökben Derviş’in şiir okuruna sunduğu ilk çalışma. ‘Şiir okuru’ ifadesi rastgele yazdığım bir şey değil; bu kitap gerçekten şiir okuruna hitap ediyor çünkü. Günümüzde yayımlanan birçok şiir kitabının böyle bir özelliği yok; her şiir kitabı yayımlayan ‘şair’ adını kapağa yazarken, Gökben adını kitabın her sayfasına işlemiş. Bu söylediğim abartılı bir övgü gibi duruyor olabilir, ama kim çölün ortasında bir vahaya rastlasa tutabilir kendini? Hatta şöyle söyleyeyim, istediğiniz gibi anlayın, Gökben Derviş’in ‘Kabuk’unda resmen dizeler var. Özlemişiz.” (Onur Akyıl)

ESERLERİ:

ŞİİR: Kabuk (2012), Şairin Parmak İzi (2013).

DENEME-İNCELEME: Fahriye Abla’dan Çanakkaleli Melahat’a - Modern Türk Şiirinde Kadın İmgesi (Hazırlayan: Deniz Durukan, 2012), Konuşmalar Kitabı - Şairler Arasında Kadın Olmak (Hazırlayan: Betül Dünder, 2013), Bir Şiirin İçi (A. Tüylüoğlu, N. Altunkaya, N. Kekeç ile; İzmir 2013).

 

Rol Aldığı Film ve Diziler:

 

İki Dünya Arasında (Meyra, TV Dizisi, 3. Sezon, 2014)

Hızır Ekip (Fatma, TV Dizisi, 2013)

Yabancı (Şafak, Sinema Filmi, 2011)

Ana Yüreği (Nermin, TV Dizisi, 2011)

Farklı Desenler (TV Dizisi, 2. - 3. Sezon, Melek, 2011-2012)

 

Ayrıca 2013’te Tiyatro Bügü’de oyun yazarı, oyuncu ve kurucu; Tiyatro Seyirlik’te oyuncu olarak görev aldı.

 

KAYNAKÇA: Hülya Deniz Ünal / Şiir Gözetleme Kulesi (Denizsuyukasesi, Aralık 2008), Sina Akyol / Dergiler… Dergiler…, “Toz ve Töz Yuvaları” II (Varlık, Nisan 2010 ve Mayıs 2010), Mustafa Durak / Şiirin Kızları (Şiiri Özlüyorum, Ekim 2010), E. Bülent Yardımcı / Bir Şair: Gökben Derviş (Eliz, Aralık 2010), Fahriye Abla’dan Çanakkaleli Melahat’a / Modern Türk Şiirinde Kadın İmgesi (Haz: Deniz Durukan (İstanbul 2012), Onur Akyıl / Gökben Derviş’in Şiiri (BirGün Kitap, 19 Ocak 2013-1 Şubat 2013), Konuşmalar Kitabı / Şairler Arasında Kadın Olmak (Haz: Betül Dünder, İstanbul 2013), Özgen Kılıçaslan Danyal / Gökben Derviş ile Söyleşi (Hayal, Sayı: 43), Ahmet Günbaş / Şiirden Şiire (Kum, Sayı: 71), Gökben Derviş (Bilgi teyidi, 12.05.2017), İhsan Işık / Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (C. 12, 2018).

DURUŞMA GECESİ*

işte av zamanı sevgilim, işte alnım

yüzerek geçtiğin o eski nehir

ayrılık: sırt sırta duruşma gecesi

 

ülkenin bütün katillerine haber sal

taştan anılarla vurun beni

 

kapı yerinde değil, anahtar paslı

 

eşikte fazla durmamalı

eşikte fazla durulmaz

 

beklemek çürütebilir pencere camını

üşütürüm, üzerime tırmanır cinnet

terini unutsam, deniz eksilir dünyadan

su basar bütün sığınakları

 

uzaklığın alınganlığına yaslandım

ateşe verdim kanımı, ısınmadı

 

sırtımla tanışmadım hiç, bana sırtımı anlat

 

                               * Friedrich Dürrenmatt

GÖK BENDEN GÖÇERKEN

göğsüm sıkışmaktan hoşlanıyor

 

sanki yağmur

sanki solucanlar ve böcekler iş birliğinde bahçeyi terk ediyorlar

sanki kış

duvar ve karabasan bana çalışıyor

 

rüyalar çok orospu, az değil

ölecekmiş gibi halleniyoruz, ben ve zaman

mezarmış gibi yapıyor ev, kapı tabut

balkon durmadan kendini aşağı atıyor

 

sessiz olun, komşular duyacak

kedilerim arkamdan terlik fırlatacak

 

içim dışıma sarkıyor

 

rahatsız sesleri var nesnelerin

-meselâ cam kırılması, meselâ balon patlaması-

insanların da!

iklim sallamıyor, İstanbul hiç

sanki durmadan seyiren göz

-beni konuşuyorsunuz biliyorum-

gözümün fırıldak yerlerine asıyorum sizi

meydanlarımda sallandırıyorum

 

göğümden bir parça bile koklatmıyorum

 

çünkü ayrık otlar çıkarken, üzüm asmada çürürken

kendimi kediyle değiştim

 

sizden haz etmiyorum

 

sizin bir kokunuz var ki tam şehir

sarılışınız gri

aşk insanın tükürme hâli

 

yakışmadıklarımdan kurtardığım yakam ve ben

benden göçen gök

korkunç yalnızız, müthiş sanrılı ve hasta

 

o değil de, kargaları neden kovaladınız?

YANDAŞ ATEŞ

uçurtmaya çuval bağlamayı ilk sizden gördüm

kaldırımları yanlış okumayı da

yüzünüzde ölgün bir fener, içeriden paslı ışığı

 

bir an sırtımı açsam, şaha kalkar nefretiniz

sarılmanız yalandan karnaval

 

nasıl yırtıldım derinizden ben de anlamadım

defterimi dürdüm, iyi mi!

tepesine çöreklenip güneşin zindan kesildim

 

kazığa bağladım hayvanımı, sonra beni

çünkü çok kızdım solgunluğuna köylerin

taşlandım, ağıt tutuşturdum dilime

sıkıntıyı örtündüm sıcaklasın diye kâlbim

çoğalırken cebimde sakladığım şimşek

dikenine bata çıka rengine tırmandım gülün

 

doğduğum ırmak artık ırak diye

bilmediğim gibi eğildim sulara

dışarı çıkarken kapıyı hep üzerime kilitledim

 

çünkü siz uzun küserdiniz kusura

siz ki hep bana aralıksız gürültü

ve asfalt kokusu, suni sıcak: siz

 

ateşi buldum

hadi yanmaya!

KIYI DİLİNDE BİR ŞAİR: GÖKBEN DERVİŞ

Gökben Derviş’in “Yalnızlık Manifestosu” isimli çoğu dergilerde yayımlanmış şiirlerden oluşan dosyasını okuyorum. Okuyorum eylemi şimdiki zamanı kapsamıyor; geniş zamanı kapsıyor. Bilindiği gibi Derviş, bu dosyayla Homeros/2009* şiir yarışmasında birincilik ödülü almıştı. Gene bu dosyada yer alan üç şiiriyle Denize Dizeler şiir yarışmasında birincilikle ödüllendirilmişti.

“Piyasa”da şiir diye uçuşturulan gevezeliklerle kıyaslandığında; Türk Şiiri, gür sesli, cesur, hırçın, şaşırtıcı, duyarlı, içtenlikli, kapitalizmin çürütmeye uğraştığı insani değerlere sahip çıkan, bu yıkıcılığa kafa tutan, başkaldıran genç bir kadın şair daha kazanmıştır, yargısında bulunmak hiçte yanlış olmayacaktır.

Şiirlerindeki kapsama alanının genişliğine ve derinliğine, tarihsel boyutlarına, sorgularının tutarlılığına bakıldığında, Gökben Derviş, omuzlarına aldığı şair sorumluluğunu kesintisiz ve yoğunlaştırarak sürdürecek gibi görünmektedir.

Türk Şiiri’nin pısırıklaştırıldığı, korkaklaştırıldığı, çürütülmeye çalışıldığı bir ortamda, yarattığı öznelerle, imajlarla, o imajların oluşturduğu anlamlarla; bazı gereksiz özenmelerine, bazı güzel acemiliklerine karşın; Derviş, son beş yılın, bana göre, Türk Şiiri’ndeki genç neslin en önemli çıkışını temsil etmektedir.

Ben, öncelikle dosyaya verilen isim üzerinde durmak istiyorum. Manifesto sözcüğünün anlamı “bildiri” demek; Yalnızlık Bildirisi… “Yalnızlık”ı şiirinizde bir yaşam birimi halinde işlemeyi, dosyanıza ya da kitabınıza isim olarak bu birimin damga vurmasını istiyorsanız bu sözcükle yapabileceğiniz, kulağa hoş gelebilecek, şiir diline uygun o kadar çok olanak var ki! Yalnızlık, manifesto haline getirildiğinde daha bir anlamlı olmuyor; cafcaflı, cakalı, aşırı iddialı bir önermeden öte gitmiyor.

Derviş’in, “yalnızlık manifestosu”, “cani rahibeler ritüeli”, “İsalı Meryemli fanteziler”, “Freudyen sanrılar”, “Polyanna kılıklı adamlar”, “kronik sıkıntı”, “damdaki kemancı”, “sıkıntı buhranı”, “ naturmort resimler”, “ruhsal veba”, “esrik sayıklamalar”, “kirli seccade” gibi ayrık otlarına şiirinde yer vermemesi; şiir için olumsuzluktan başka hiçbir şey ifade etmeyen bu söylemeleri, güzel dizelerine taşıttırıp, o güzel dizelerin ritmini, yoğunluğunu bozmamasını, onları yormamasını bir öneri olarak değerlendirmesini umuyorum.

İlgi dosya, cinsellik konusunda çarpıcı, cesur ve içtenlikli yaklaşımlar da içeriyor. Genç bir kadın şairin, edebiyattaki töre bekçilerine attığı bir şamar niteliğinde bu yaklaşım. Bu konuda şaire şapka çıkartmak ve sözü Nermi Uygur’a bırakmak gerekiyor.

“Tüm dokusuyla ürküyorlar sevgiden. Sussun istiyorlar yazar cinsellik konusunda.Böylece edebiyat ürünlerine girmesini önlemeye çalıştıkları şeyin, insan varoluşunun en önemli yörelerinden birileri olduğunu bilmezlikten geliyorlar. Tutumları benimsenecek olursa edebiyatın büyük ölçüde güdükleşeceğini, insan yaşamasının tümünü kucaklayan bir başarı olarak edebiyatın edebiyatlıktan çıkacağını görmüyorlar, görmemezlikten geliyorlar daha doğrusu.”**

Her edebiyat yapıtı insanı anlatır, insana anlatır. “İnsan varoluşunun en önemli yörelerinden biri” olan cinselliği insandan ayırarak, insanın aşkını, yalnızlığını, öfkesini, ezilmişliğini kısaca duygularını, yaşanılan dünya ve toplum karşısındaki etki ve tepkilerini anlatabilmek olanaklı değildir. İşte, Gökben Derviş’in şiir eylemiyle ortamda yarattığı farklılık, önem öncelikle buradadır. Yarattığı özneler, insani özellikleri bakımından tamdır, eksiksizdir; her şeyleriyle, her yönleriyle şiirin kurgusu içindedirler.

“vajinandan kusardın duygunu / hadi harekete geç, lanetle kendini / sonra sev kırık döküklüğünü / sırtlanların pençesinde kimliğini ara”

***

“reklam panosuna dönmüş kadınların / kurut şelalelerini, cinsiyetsiz kalsınlar

erkeklerinse dallarını kes, budaklarıyla kalsınlar”

***

“spermlerinin kafası güzel, gecenin de”

***

“bacaklarının arasındaki kuyu yorgun”

 

Derviş’in bu söylemelerinden yola çıkıp şiirindeki özneleri yalnızca cinsellikle sınırlı bir etki-tepkinin kaynakları olarak düşünmek kısır bir yaklaşım olur. Bu öznelerin duyguları, hırçınlıkları kapitalist ilişkilerin yarattığı çürümelere karşı, insan ilişkilerindeki bencilliğe ve yıpranmışlığa ve alabildiğine yaygınlaşmış sevgisizlik ortamına karşı isyankâr dalgalardır. Derviş, güncelin zehir yeşilindeki çirkinliklerini, insanda açtığı derin yaraları geçmişle bağ kurarak sağaltmaya çalışır.

“oysa halkların ağzında bir şarkıydı dünya / direnişin yeşerdiği dağlarda / ihtilâl hevesiydi sahipsizlik / dağ çiçeklerindendi çocukların yatağı / annelerin anlattığı düştü onların da gördüğü / yaşanılan öfkeydi açılımsız hayata!

Gökben Derviş, 1986 doğumlu. Bir anlamda, uzayan 12 Eylül karanlığı ve korkularında, ABD orijinli yeşil kuşak projesi ortamında büyütülmüş, büyümüş çocuklardan biri; ama dağ çiçeklerini sonsuzluğa yatak yapan, ihtilal heveslisi, yiğitliği aşk bilmiş kuşaklarla bağını kurabilmiş ve daha da ötelere giderek, Anadolu’da egemenlere karşı en büyük başkaldırıyı gerçekleştirmiş öznelerin de duygu ve eylemlerini genç yaşına karşın kavrayabilmiş bir şair.

“her damla ter bir zeytin tanesi / topraktan adamların buğday sarısı düşlerinde / doğanın sofrasındasın - makiler gülümseyerek seriliyor ayaklarına / deniz tuzu yıkarken yaralarını / Börklüce Mustafa, Torlak Kemal / ve sonra Şeyh Bedreddin / iç içe binlerce deniz…”

 

Uzun yıllardır süregelen şair mızıldanmalarının benliğimde yarattığı küften baskıya karşı, benim için bir nefes oldu bu dizeler. Nazım Hikmet’in dizelerinden sonra Şeyh Bedreddin ve yoldaşları için okuduğum en güzel ve anlamlı dizeler bunlar.

Derviş, sırtlan pençeli, yüzlerinin astarı söküldükçe sökülen, bukalemunculuk oynayan, küflenmiş bir erkek koleksiyonunda yer almış zavallı öznelerin yanı sıra; ihtilal heveslisi, devrimci, begonya tadında bir gelecekten söz eden topraktan adamların buğday sarısı düşlerini de yansıtıyor okura. Bu, okuruna bir ayna tutma isteği aslında, yüzleşmeye, anımsamaya, kıyaslamaya bir çağrı. Buradan bakıldığında Gökben Derviş, şiire bir işlevsellik yüklüyor; bu tutumuyla da şairin bir laf cambazı olmadığı, olmaması gerektiği doğrusuna önemli bir vurgu yapıyor.

Onun, dikkat çekici kavrayışlarından biri de şiirlerinde mitolojik varlıkları birer simge olarak kullanmış olmasıdır. Tarihin varlığı ne ise, tarih öncesinin de bir varlığı var. Mitolojiyi yaratan söylenceler insanlık açısından bir hazine olduğu gibi Türk Şiiri açısından da bir hazinedir. Bu hazineden M.C. Anday alabildiğine yararlanmış bir şairdir. Ama onlarla bugün de anlamlı, öğretici, bağ kurucu, düşündürten yeni imajlar yaratılabilir. Anadolu toprağında şairliğe soyunan bir yazı eylemcisi ilgi konuyu es geçemez, geçmemelidir. Olanağım olsaydı Halikarnas Balıkçısı’nın konuya ilişkin yapıtlarını okullarda ders kitabı olarak okuturdum. Şairin mitolojik varlıklarla neler yaptığına bakalım.

“kızıla boyasam saçlarımı / bölük pörçük ninnilerin ağlatan kanamalarını / resmetsem her teline / medusa’nın öfkesi koşar – yenilirim”

(Medusa, saçları yılanlarla örülü, tunç elleri ve uçmak için altın kanatları olan yaratık, başlıca niteliği korku salmak…)

beni dionysos’un esrikliğinden inşalamışlar…”

(Dionysos, şarap tanrısı…)

“Ruhi bey söyle babama - /maruanalarla taç yapsın kanamalı saçlarıma / bacalı evlerden kaçsın köşe bucak / beni hades’e satsın

(Hades, ölüler ülkesinin amansız, insafsız tanrısı…)

“kadın poseidon’un daimi sunağı! / kesik yerlerinden akıttı hep denizyıldızlarını

derininde inciler… “

(Poseidon, denizlerin tanrısı, tanrıların babası Zeus’u buyruklarından ötürü zincire vurmaya kalkışmış bir tanrı…)

Mitolojik varlıkları yeniden Türk Şiiri’ne taşıdığı için şairi kutlamak gerekiyor. Bu, bir zenginliktir ve yok sayılmamalı, görmezlikten gelinmemelidir.

Şairin olumsuz bulduğum bazı seçimlerine yazımın başında değinmiştim. Bir de şu “naturmort resimlerin gözlerinden sarkıyorum” dizesine takıldım. Bu dize “Ölüdoğa resimlerin gözlerinden sarkıyorum” biçiminde olabilirdi. ‘Naturmort’ yerine ‘ölüdoğa’ denmesi daha doğruymuş gibi geliyor insana. Anadilinden uzaklaşmamalı şair. Önemli bu.

Burada, bir şairin, yazarın anlamı kendisinde tam oturmamış sözcüklere yakalandığında, üşenmeden sözlük çalışması, dil çalışması yapmasının ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca nesneler arasındaki ilişkiler bağlamında da bir sorun içeriyor bu dize. Göz, canlılara özgü bir organ, o organdan “sarkmak” şiirsel bir eylem biçimi olabilir elbet; ama anlamı cansız nesneler diye tanımlanmış bir resim türü olan natürmort sözcüğüyle natürmort resimlerin gözleri diye bir göz yaratıp bir de o gözlerden sarkmanın fiyakalı söz etmekten başka nasıl bir anlamı olabilir ki?

İlle de bir gözden sarkılacaksa kayanın gözlerinden, deniz gözlerinden filan sarkılabilirdi. Canlı ya da cansız varlıklar diye tanımlanan nesnelerle yaratılan bir imaj olarak bakılabilirdi o zaman yapılan işe. Ayrıca, natürmort sözcüğünün tınısı, sıcaklığı ve Türkçeye, özellikle şiire uyumu da düşünülmeliydi. Bana göre Türkçenin ses tınısına olabildiğince uygunsuz bir sözcük bu, itici.

Şairler, bu gibi özentilerden uzak durmalıdırlar. Bir dünya dili olan Türkçede binlerce sözcük, yetenekli şairlerin yaratıcılığını beklerken; böylesi sözcüklere şairlerin sırf söylediğimiz havalı, gizemli olsun diyerek, dizelerinde yer veriyor olmaları anlaşılır şey değildir.

Gökben Derviş, bazı şiirlerine koyduğu başlıklar üzerinde de bence yeniden düşünmelidir. Bir şiir başlığı ya da ismin o şiir için yaşamsal bir önemi olduğu unutulmamalıdır.

Şiirde ünlem (!) ve soru (?) imlerini bir türlü sevimli bulamadım nedense. Ritmi bozduğunu düşündüğümden olsa gerek. Hele bir de özensiz bir şekilde ve yapıya ya da anlama bir katkı içermiyorsa hiç kullanılmamalı. Şairler, noktalama imlerinin kullanımında dikkatli ve özenli olmalıdır.

Derviş’in şiirleri yakın zamanda kitaplaşır. Kıyı dilinin bir şairiyle daha buluşacaktır şiir okurları. Şimdilik bir merhabasını iletelim.

“tetikteyim, bir ejderha öfkesi yalnızlığım / yüzümde kuşların savrukluğu…”

 

Notlar:

(*) Karşıyaka Belediyesi Homeros Edebiyat Ödülleri Kemal Özer Şiir Ödülü.

(**) Nermi Uygur, İnsan Açısından Edebiyat, Remzi Kitapevi.

Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitapevi.

Yazar: E. BÜLENT YARDIMCI

GÖKBEN DERVİŞ’İN ŞİİRİ

“rengini

sevmedim

bu şehrin”

 

Tarafsız yazılmış şiirler bunca çokken, Gökben Derviş şiiri, sıkı şiir aranan biri için kuşku yok ki çok acımasız; çok kuvvetli, çok yalnız, en önemlisi gerçekten kadın. 'Abla'lardan iyi yazmak kaderin garip bir cilvesi olsa gerek; ustalardan iyi olmak / güzel yazmak her zaman ayıptır ne de olsa, bilinir. Hafta sonları toplaşıp, biraz dedikodu biraz şiir konuşanların dünyasına ancak böyle misilleme yapılabilir aslında; anlamayacak

bir şey yok. Düşünüp gülüyorum; muhtemelen hiçbir şey anlamadıkları

Gökben Derviş şiirini;' a sen çok güzel yazıyorsun, sakın bırakma'yla öpüp koklamışlardır; bu şiirler sanırım biraz da bu yüzden önce yakındakine nişan alır... Yoksa, altında belki de bir tenin bile olmadığı bir 'kabuk', bunca sözcükle hayata nasıl bağlanır? 'Kabuk' gerçekten çok iyi; Arkadaş Zekai Özger Şiir Ödülü jürisi, 2011 yılında bu dosyaya, 'Kabuk'a 'Jüri Özel Ödülü'nü vererek, bundan sonra yarışmaya katılacak dosyalara gizli bir mesaj iletmiş ve 'Alabiliyorsanız, Jüri Özel Ödülü'nü alın.' demiş bence...

Mayıs Yayınları tarafından, Kasım 2012'de yayımlanan Kabuk, Gökben Derviş'in şiir okuruna sunduğu ilk çalışma. 'Şiir okuru' ifadesi rastgele yazdığım bir şey değil; bu kitap gerçekten şiir okuruna hitap ediyor çünkü. Günümüzde yayımlanan bir çok şiir kitabının böyle bir özelliği yok; her şiir kitabı yayımlayan 'şair' adını kapağa yazarken, Gökben adını kitabın her sayfasına işlemiş. Bu söylediğim abartılı bir övgü gibi duruyor olabilir ama kim çölün ortasında bir vahaya rastlasa, tutabilir kendini? Hatta şöyle söyleyeyim, istediğiniz gibi anlayın, Gökben Derviş'in 'Kabuk'unda resmen dizeler var. Özlemişiz.

'Kabuk' üç bölümden oluşuyor; bölümlere isim verilmemiş ama meseleyi özetleyen alıntılarla, bölümler güçlendirilmiş, ilk şiirden son şiire değin kitap boyu süren, zaman zaman yazılmış olandan ses veren, zaman zaman yazılacak olana selam eden ama hep bir kadın olma halinin dünyayla resmen kapıştığı yerden yükselen bir ses var. Teslim olmuş aşk sözleri yok; bir şiir kitabında böyle bir şeyin olmaması ayrıca övgüye değer. Öylesine güçlü inançlar ve inatlar kurulmuş ki; kadın evinden barkından alınıp, acımasız hayata acımadan öyle bir kafa tutmuş ki, umuyorum bu yükseklik okurun düşmesi için hep baki kalır Derviş şiirinde. . Tabi şimdi bunların üzerinde düşünmek, aklımızın yettiğince hayat içre bir yere koyabilmek için bu şiirleri alıntılara ihtiyaç duyuluyor; başka şiir kitapları üzerine yazdığımda / ya da başkaları yazdıklarında hep böyle oluyor ya; şair şöyle diyor, şair böyle diyor, bir nebze manasız aslında. Bazı kitaplar çünkü, içindekini saklıyor, vermek istemiyor, benden tek bir parçayı bile benden sökme diyor; Kabuk öyle bir kitap. Normal, dedim ya içinde dizeler var... Ama bağışlanmayı dileyerek, bir iki örnek vermek niyetindeyim.

Kitaba ismini veren 'Kabuk', son bölümün ilk şiiri ve gerçekten 'tehlikeli'. Duyar duymaz 'eyvah!' denecek bir duyarlık içeriyor; her şeye değiyor, her yere gidiyor, herkesten bahsediyor: "tehlikeli bir dille gelsene / bir hediye paketiyle / kınanmış kusurların doluşsun içine' deyip sendeletiyor, "cinsiyetimi ezdim suyunu çıkardım / kadın oldum, erkek oldum, . çocuk oldum / ters yüz edip dünyayı / insanla buluştum' diyerek, ona kadar saydırtıyor hakemi. Okur anlıyor ki, 'Kabuk' pek öylesine bir isim değil; biz yaraysak, üstümüz iyileşelim diye mi örtülüyor... 'Şeylerin' üstü bu yüzden mi örtülüyor hayatta?

 

Aslında, isterdim ki, bu yazı şöyle olsun: "Gökben Derviş genç şairler içinde dikkat çeken bir isim. Uzun zamandır dergilerde şiirlerini okuduğumuz Derviş, Kemal Özer Şiir Ödülü'nün ardından, 2011 yılında da Arkadaş Zekai Özger Şiir Ödülü'nün sahibi oldu. (vs)"... Ama mümkün değil ki, bu yazının böyle olması; çünkü: 'benzerliklerimizi kapıştıralım bu gece / dalalım aynalara, tekme tokat'...

Ben kendi adıma hayatta aynı anlama gelen sözcük diye bir şeyi pek kabul edemiyorum; çünkü her sözcük en azından onu kullanan tarafından bir başka hikayeye sahip, bir başka enerji tanıyor; dolayısıyla sözlüğü açıp baktığınızda birbirlerinin karşısında yer alan sözcükler aslında pek aynı anlamı taşımıyor. Bu bağlamda, Gökben Derviş'in şiirleri bence anlamlı değil manalı şiirler. Söylendiğinde olduğu gibi yazıldığında da böyle bu durum; bazı şeyleri anladığımızı iddia etsek de, sözcük denen bitimsiz derinlik yüzümüze / kulağımıza çarptığında, işin aslında pek de öyle olmadığı anlaşılıyor. Söylenirken / yazılırken kurulan an, sözcüğün nereye gideceğini belirliyor aslında; anlamdan kendini kurtarmış bir başka anlam olarak mana tam da burada çarpışıyor kodlarla; örneğin Deviş: 'ah sevgilim! bir bilsen / seni parçalara ayırıp köpeklere yediresim var' derken, inanın anladığınızı zanettiğiniz şeyi söylemiyor. Ne söylüyor peki? Bir fikir yok; olamaz da...

Ya da, babaanneye seslenirken üzerinde gezilen uzaklık; evet, Derviş tam da böyle yapıyor aslında, uzağın üzerinde geziniyor; aynı noktayı işaret ediyor: 'bu gün görücüye çıksak hayata//tükettiğin kentleri bavuluna yerleştir//'ben konuşunca herkes sağır' ve sonra uzağın üzerinden 'gece bir kadehten boşaldı odama / kafamın içinde kaçıncı lunapark'. Burada söylenmesi gereken bir şeyi, en hakiki haliyle ortaya koyuyor Derviş; dizenin işlevi. Doğru bağlanmış, farklı ipler de sağlam bir kuvvetin sahibi olabiliyor; dize oldukları sürece...

Velhasıl kelam; Derviş'in Kabuk çalışması, bir şey bir şey söyler, iyi bir şey çok şey meselesinin özetlenmiş hali olarak, okuru savurmayı bekliyor olmadığı bir yerden / olduğunu zannettiği bir yerden, bir başka yere; militanca çünkü, şehrin tüm sokaklarını bilip, tüm sokaklarında tedirgin olup, aynı şehirde bir parkta huzur içinde çayını yudumlayabiliyor bu şiirler ve onların 'sahibi'. Bu kuvvet, seksenden sonra kayboldu; herkes gizi aldı eline çalmaya başladı şiir aleminde; şimdi bu gerçeğe dönmeye ihtiyaç var; biri başardıysa başkaları da yapabilir.

Kitapta yer alan Mutluluğa Jübile şiiri ise, direkt olarak evde duvara asılabilir; her sabah evden çıkarken, her akşam eve gelindiğinde, bir kez okunarak, bütün gün yaşadıklarınızın, hayatınızın neresine taşınması gerektiğine karar vermenize yardımcı olabilir.

Hep, en sonunda bir şey söylemek icap eder ya:

'rengini sevmedim bu şehrin. Ölsek mi ne?'

 

*Gökben Derviş, Kabuk, Şiirler, Mayıs Yayınları

(Birgün Kitap, 19 Ocak 2013-1 Şubat 2013)

Yazar: ONUR AKYIL

ŞAİRİN ÖZGÜRLÜK ALANI OLARAK ŞİİR ve BİR ÖRNEK: Gökben DERVİŞ

I. Ustaları Çoğalınca Eskiyen Şiir

 

Şiir, doğası gereği, sonsuz bir özgürlük alanı olarak düşünülür. Şiirde us’a gelebilecek ne varsa yapılabileceği anlamına gelir bu. Dünyayı yeniden kurabilirsiniz örneğin; okyanusların, dağların yerini değiştirebilirsiniz. Suları tersine akıtabilirsiniz. Toplumları yeniden biçimleyebilir, tüm düzenleri değiştirebilirsiniz. Şiirin içerdiği bu olanaklar, aynı zamanda şaire yüklenen sorumluluğu da imlemektedir. Bu anlaşılmadığı için olacak, şiirde içkin olan bu özgürlük olanağının şairler tarafından kullanıldığı söylenemez pek. Bu bağlamda Turgut Uyar’ın sözünü ettiği sınırlayıcı, geriletici ustalığın aşılması gerektiği de bir bilinç oluşturmamış gibi. Yoksa öğrenilebilen şiir bilgileriyle yetinip ele geçirilmiş biçimsel, yapısal, imgesel, dilsel beceriler bu denli yinelenip durmazdı. Ne yazık ki her yeni şiir bir öncekinin (öncekilerin) devamı, onların bir parçası gibi yazılıyor. Oysa öyle olmamak gerekir. Çünkü her yeni şiir, kendi karakteristik özelliklerini oluşturmak zorundadır. Bir önceki şiirin karakteristik özelliklerini taşıyan şiir, hiçbir zaman yeni olamaz. Şiirin tek tanımının olmayışı, her şiirin kendi tanımını beraberinde getirişi; bir şiirin diğerinden farklı olması gerektiğini dayatmıyor mu? Bunu yapmak elbette kolay değil; ama şair yazdığı her şiirinde, nokta kadar da olsa, bir yenilik getirmenin peşine düşmeli ve o yeniliği getirebilmelidir. Bu, bir anlaşılsa ve gereği yapılsa çok başarılı şiirler çıkacak ortaya. Türk şiiri yorulan ayağını değiştirecek ve alabildiğine soluklanacak o zaman. Şimdilerde, iyice belirginleşen bu genel açmazın aşılması için bir “şiir düşüncesi” olmalı her şairin. Tamam; yazma sürecinde yazdığının, yaptığının ne olduğunu düşünemez şair; ama şiirin dışına çıktığında (yazma edimi tamamlandığında); o, çok gerekli, düşünme süreci de başlamalı. Çünkü ortaya çıkan şiir, üzerine düşünülebilecek bir nesnedir artık. Bu yapıldığında şiir, tüm özellikleri ile görülebilecektir. Böylece şair kendini yineleyip yinelemediğini, kendini hangi noktalarda aştığını / geliştirdiğini görür; görmeli. Bu bağlamda, şair kendinin ilk eleştirmenidir, bunun gereğini de yapabilmelidir elbette. Çünkü bu yapılmayınca başarılı şiirler yazmanın olanağı da yok gibi görünüyor.

Yeni olabilen, özellikle gençlerin yazdığı şiirler önceki kuşaklara gönderilmiş, uyarıcı bir mektuptur. Tazeleyicidir o tür şiirler, yenileyicidir, canlandırıcıdır. Bu duyarlılıkla izliyorum genç şairleri. Genç şairler de bunun bilincinde olmalı elbette. Ne yazık ki öyle olmuyor. Öğrenilebilen şiir bilgileriyle yetiniyor çoğu. Şiir tarlasını çapalıyorlar bile denilemez onlar için. Bu açmazdan uzak durmayı başarmalı şair, yoksa şiir yazmayı bıraksın, daha iyi. Unutulmamalı ki şiirin gereksindiği ve şaire yüklediği birincil sorumluluktur bu. Yazılan şiirlerin neden hızla eskidiği de düşünülmeli. “Turgut Uyar’ın saptamasıyla, belli bir anlayışla yazılan şiirin ustaları çoğaldıkça, o şiirin eskidiği rahatça söylenebilir. Sanırım, böyle bakıp dikkatli olmak gerekiyor.” (1)

 

II. Gökben Derviş: Kendi Olan Bir Şair

 

Anlaşılacağı üzere, korkarak izliyorum genç şairleri. ‘Öyle değil, şöyle yazın.’ denilemeyeceğini de unutmamak gerekiyor. Yoksa hiçbiri kendi olamaz. Daha başlangıçta, yazdıkları şiir zedelenmiş olur. Dikkatle izlediğim birinin başka şair, yazar ve eleştirmenler tarafından izlenip izlenmediği, fark edilip edilmediği önemlidir benim için. Tam bu noktada, sözü Gökben Derviş’in yazdığı şiire getirmek istiyorum: Gökben Derviş izlenen, fark edilen bir şair. Birçok şiir öznesi, adını anma gereği duydu. Hülya Deniz Ünal, ‘Şiir Kulesi’ başlığı altında hazırladığı köşede Gökben Derviş’in ‘Gravür Konuşmalar’ adlı şiirini ayın şiiri seçerek; “Gökben Derviş, tiyatro okuyor ve öğrenim gördüğü dal ile şiiri çok iyi ilişkilendiriyor. Dizelerini bir tiyatro sahnesi gibi kurup canlandırmayı biliyor. Genç şairi sevgiyle izliyoruz.” (2) değerlendirmesini yapıyor. Doğru bir belirleme bu. Çünkü Gökben Derviş yazdığı şiirlerin biçim ve yapısında tiyatronun olanaklarından ustaca yararlanmasını biliyor. Cihan Oğuz da, ona ilişkin ilk saptamasını “Gökben Derviş’in ‘Bukalamun Çıkmazı’ şiiri ironik dizeler taşıyor.” (3) diyerek yaparken; bir başka yazısında “Gökben Derviş’e galiba nazar değdirdik. Şiiri Özlüyorum’un Mart-Nisan ( 2010) sayısında yayımlanan ‘Polyanna Kılıklı Adamlara’ şiiri görüntüde ironiye göz kırpıyor ama hayli cılız ve basit dizelerle örülü. Yazdıklarını cidden avangart şeyler sanıyorsa, asıl eyvah o zaman.” (4) deyip bir uyarıda bulunma gereği de duyuyor. Kara Kalem’de, “Beni bir şaşırtıp bir hayal kırıklığına uğratan Gökben Derviş ‘Yasak Bilinçaltı’ şiiriyle dikkat çekiyor.” (5) sözleri de Cihan Oğuz’a ait. Olumlayan ya da olumsuzlayan ve genel olan her yaklaşım; sadece şiirin dışındaki öğelere bakılarak yapılınca bu doğru sonuçlara götürmüyor. Elbette, bilinçli olarak şiirin dışında bırakılanlar da şiire dahildir. Bu, göz önünde tutulabilir, ama her şiirin bilgisi kendinde içkindir. Önemli olan bu bilgileri açığa çıkartabilmektir. Ancak o zaman sağlıklı bir değerlendirme yapılabilir. Cihan Oğuz, yazılarında buna özen göstermiyor. Sina Akyol da böyle düşünüyor olmalı, ki Cihan Oğuz’un karşı çıktığı; Gökben Derviş’in ‘Polyanna Kılıklı Adamlara’ şiirini değerlendiriyor. Şiirin bütününü yazısına alıntıladıktan sonra “Şair, bir olasılık elbet bu, ‘romantızm’ yönelik kendi eleştirel bakışını da dahil etmiş olabilir şiirine, ama sanki salt bundan ibaret değil şiir; günümüzün ‘romantizm’e yönelik eleştirel bakışıyla ilgili keskin bir eleştiriyi, batırıcı bir eleştirellik çerçevesinde de dile getiriyor, böyle kuruyor ironisini. Nereden mi belli, aynı dergide (Şiiri Özlüyorum) yayımlanan ‘Sıkıntı Buhranı’ başlıklı bir diğer şiirinde yer alan şu ikilikten: ‘dünyayı domaltıyor birileri / yüzüm kızarıyor diyemiyorum, kulak yok.’ Bir soru: ‘Palyanna Kılıklı Adamlara’ şiiri daha ‘güzel’, daha ‘ustaca’ yazılabilir mi? Yazılabilir elbet. Ama o zaman bu şiir olmaz yazılan. Gökben Derviş’in daha ‘güzel’ ve daha ‘ustaca’ bir şiir yazmak istemediği besbelli. ‘Polyanna Kılıklı Adamlara’ şiirinin tam olarak da yazdığı şiir olmasını istemiş.” (6) Bence de öyle. Sağlıklı, doğru olduğunu düşündüğüm ve önemsediğim bir yaklaşım biçimi var Sina Akyol’un. Şiirde içkin olanı bulup çıkartmaya çalışıyor. Kendi olmasına / kalmasına özen gösteriyor şairin.Gökben Derviş’e ilişkin başka değerlendirmeleri de var Sina Akyol’un: “Sunak Taşı İniltileri’nde, ‘beni dionyso’un esrikliğinden inşalamışlar’ demekten çekinmiyor Gökben Derviş. Doğrusu, ‘inşa etmişler’ olmalıydı. (…) ‘Bukalamun Çıkmazı’nda ise ‘harlandır kasap bıçaklarını’ dizesiyle belirli bir sözcüğün farklı kullanımını da getirip atıyor önümüze, iyi yapıyor.” (7) Sina Akyol, bu olumlayıcı tutumuyla şairin şiirdeki özgürlük alanını özenle koruyor; hatta genişletiyor. Elbette, yapılması gereken de bu, ama ‘inşalamışlar’ ve ‘harlandır’ sözcüklerinde olduğu gibi, Arapça, Farsça, İngilizce… sözcüklerin kök ya da gövdelerine yapım eki getirerek yeni bir sözcük yapmak yerine; Türkçe sözcüklerin kök ve gövdelerine yapım ekleri getirmenin daha doğru olacağını söylemek, şairin özgürlük alanını kısıtlamak olur mu? Bu bağlamda yazdıkları şiirler üzerine düşünülebilecek çok şair var Türkiye’de. En tipik örneğin ise, Metin Eloğlu olduğunu anımsamakta yarar var. E. Bülent Yardımcı da Gökben Derviş’in oluşturduğu bazı sözcük öbeklerine karşı çıkıyor. Örneğin ‘Ruhsal Veba’ yerine, ilgi şiirden bulduğu ‘Bozuk Saatler Zamanı’ adını öneriyor ve “Piyasada şiir diye uçuşturulan gevezeliklerle kıyaslandığında; Türk şiiri, gür sesli, cesur, hırçın, şaşırtıcı, duyarlı, içtenlikli, kapitalizmin çürütmeye uğraştığı insanî değerlere sahip çıkan, bu yıkıcılığa kafa tutan, başkaldıran genç bir kadın şair daha kazanmıştır, yargısında bulunmak hiç de yanlış olmayacaktır.” (8) diyerek olumluyor Gökben Derviş’i. Atalay Saraç ise, onun izlek ve dilsel aranışını şu sözlerle ortaya koyacaktır: “Gökben Derviş’in (1986) Mutluluğa Jübile şiirindeki “Reklam panosuna dönmüş kadınların / kurut şelalelerini; cinsiyetsiz kalsınlar” dizeleri, tüketim çılgınlığı içindeki kadınları ve onların yapaylıklarını, öfkeli; ama çarpıcı bir şekilde ilençle dile getirirken yeni bir benzetmeye başvurarak şiirselliği sağlıyor; çağrışıma açık dizelerde.” (9) Öte yandan Mustafa Durak’ın Gökben Derviş’i fark etmesi ve onun ‘Yalnızlık Manifestosu’ şiirine ilişkin yaptığı ayrıntılı çözümleme, geneli ilgilendiren / uyaran iletiler de içeriyor: “Diyeceğim şair, okurun algılama kapasitesini göz ardı etmemeli.” diyor Mustafa Durak. (10) Elbette ortaklaşa düşünülmeli bu konu üzerine; ama hangi okurun algılama kapasitesini ölçüt alacağız? Şiir eğitiminden geçmemiş; şiir denilince, manileri anımsayan okuyucu, şiir yazarken nasıl gözetilebilir? Yanıtlanması zor sorular bunlar. Gökben Derviş’in de şiirlerini kurarken okuyucuyu düşündüğü söylenemez gibi. Bütüncül bir şiir yazıyor o. Tek bir tema ile sınırlamıyor şiirlerini. Yaşamın sunduğu bütünsellikte olsun istiyor her şiiri. Eşzamanlı ve artzamanlı olay, olgu ve durumları, her şiirinde bir araya getiriyor. Bu nedenle şiirlerinin çok izlekli olduğunu saptamak doğru olur. Şiir yazarken hiçbir nedenle kendini sınırlamadığı görülüyor. Alabildiğine özgür. Özetleyerek söylemek gerekirse Gökben Derviş’in “Bütün bütüne dile bağımlı davranmadığı da görülüyor. Amaçladığı şiiri ele geçirmek için bazen kelimelerin biçimsel değerlerini öne çıkartıyor; bazen de kavramı öne çıkartarak düşünsel olanın şiirini yazıyor.” (11)

 

Notlar:

(1) Veysel Çolak, Şiir Denilen Cehennem (2010 Şiir Yıllığı), s. 41, Etki y, İzmir 2010

(2) Hülya Deniz Ünal, Şiir Gözetleme Kulesi, Denizsuyukasesi sayı: 36, Aralık 2008

(3) Cihan Oğuz, Poetika / Polemika, s.10, Akatalpa, sayı 122, Şubat 2010

(4) Cihan Oğuz, Poetika / Polemika, s. 12, Akatalpa, sayı 124, Nisan 2010

(5) Cihan Oğuz, Poetika / Polemika, s.12, Akatalpa, sayı 125, Mayıs 2010

(6) Sina Akyol, Dergiler… Dergiler…, “Toz ve Töz Yuvaları” III, Varlık, s.72, Mayıs 2010

(7) Sina Akyol, Dergiler… Dergiler…, “Toz ve Töz Yuvaları”II, Varlık, s. 67, Nisan 2010

(8) E. Bülent Yardımcı, Bir Şair: Gökben Derviş, Eliz, s. 10, sayı 24, Aralık 2010

(9) Atalay Saraç, Dizelerden, Dize, s. 4, sayı 180, Ekim 2010

(10) Mustafa Durak, Şiirin Kızları, Şiiri Özlüyorum, s. 1, sayı 38, Eylül/Ekim 2010

(11) Veysel Çolak, Şiir Denilen Cehennem (2010 Şiir Yıllığı), s. 42, Etki y, İzmir 2010

Yazar: VEYSEL ÇOLAK

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör