Ahmet Yıldız (Öykücü)

Eleştirmen, Öykü Yazarı

Doğum
06 Şubat, 1960
Eğitim
Karadeniz Teknik Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
Burç
Diğer İsimler
Eren Yıldız

Yazar, Eleştirmen, Yayın Yönetmeni, TV Edebiyat Programı Yapımcısı. 6 Aralık 1960, Artvin doğumlu. Artvin Kâzım Karabekir Lisesi ve Ankara Gazi Lisesi'nde okudu. 12 Eylül 1980'den sonra, "Generallerin Sonu Şah ve Somoza Gibi Olacak" başlıklı bildirileri basıp dağıttığı için Trabzon'da yargılandı. Trabzon Boztepe Askeri Cezaevi, Erzincan 2. No'lu Özel Cezaevi, Ankara Ulucanlar Cezaevi ve Haymana Cezaevi'de toplam üç yıl tutuklu kaldı. Çıkınca Karadeniz Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Tatvan Sorgun'da "sakıncalı er" olarak 1989-1991 yılları arasında askerlik yaptı. 1. Körfez Savaşı'nda Sorgun tank taburu Irak sınırına İdil-Midyat-Cizre'ye taşındı. İzin kullanmadan tam 18.5 ay sonra buradan tezkere alabildi. Sakıncalı olduğu gerekçesiyle pasaport alamadı. Yıllar sonra mahkeme kararıyla alabildi.

İlk Öyküsü Trabzon'da Kıyı dergisinde 1982 yılında yayınlandı. Üçlü Kavşak adlı öykü kitabıyla 1987 Akademi Kitabevi Öykü Birincilik Ödülü'nü aldı. 1983 yılında Trabzon'da Yaşar Bedri'yle Dinç Adımlar dergisini çıkardı. 1992 yılında Ankara'da Edebiyat ve Eleştiri dergisini kurdu. Dergiyi 2009 yılına dek 99 sayı aralıksız çıkardı. 100. sayıyı tüm dergilerin giriş yazılarını toplayarak çıkaracağını söylüyor. 2005'te Kritik Kitaplar Yayınevi'ni Kurdu. Edebiyat Yıllığı 2006 kitabını hazırladı ve yayınladı. Eleştiri yazıları ve öyküleri değişik dergilerde yayınlanmaktadır. Eylül 2009'dan Şubat 2011 arasında Halk TV'de "Gerçek Edebiyat" adlı edebiyat programını tam 70 hafta hazırlayıp sundu. Burada edebiyatımızın önemli değerlerini konuk etti. "Sistem"in dışında gerçek edebiyatçılara yer verdi. Ekim 2018 yılında Ulusal Kanal'da Büyük Saat adlı edebiyat programı yapmaya başladı. Haziran 2012'de www.gercekedebiyat.com adlı edebiyat sitesini kurdu. 

 

Ödülleri:

 

Akademi Kitabevi Öykü Birincilik Ödülü (1987), Homeros Edebiyat Ödülleri 2012 Tarık Dursun K. Öykü Birincilik Ödülü / Karşıyaka Belediyesi ("Yaratma Gecesi" adlı öyküsüyle), Dil Derneği Onur Ödülü (2016).

 

“Kertenkeleler ve Edebiyat, dünyanın her yerinde gittikçe artan sayıda sanatçı ve eleştirmenin ‘yapıtın’ ve sanatçının durumunu tartışmaya başladıkları, ‘Sanat sanat için’ yaklaşımını, postmodern relativizmini sorguladıkları, ‘büyük ve militan’, diğer bir deyişle ‘büyük söylemler’i taşıyan, bir şeye karşı duran yapıtlar aramaya başladıkları bir dönemde, tam zamanında, yayımlanmış, bu ‘yeni’ ve heyecan dolu sanat ortamının parçası olmak isteyenler açışından çok yararlı bir çalışma.” (Ergin Yıldızoğlu)

 

ESERLERİ

 

Öykü: Üçlü Kavşak ( 1988), Kadın ve Boğa (1998), Genç Kyros'un Yazgısı (2002), Nizamülmük'ün Öldürülüşü (2014), Alçaklık Öyküleri (2018)

Eleştiri: Kertenkeleler ve Edebiyat (2004), Büyük Yapıtlar Küçük Yapıtlar (2014), Edebiyatta Doğu'ya Dönmek (2019)

 

KAYNAKÇA: Ayça Atikoğlu / İki Genç Öykücü Ahmet Yıldız ve Sezer Ateş’ten Güncellik Tartışması (Milliyet, Aralık 1987), Osman Çutsay / Ahmet Yıldız Tanrıları Anlatıyor (Edebiyat Dostları, sayı: 16-17, Ağustos-Eylül 1988), Adem Eryürük / Ahmet Yıldız ve Bir Genç Kızın Bakireliğinin Son Yarım Saati Adlı Öyküsünde Sanatsal / Toplumsal Unsurlar (Üçüncü Öyküler, sayı: 7, Bahar 2000), İhsan Işık / Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors (2005) - Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2006, gen. 2. bas. 2007), Adnan Satıcı / Kadın ve Boğa Üzerine Ahmet Yıldız’a Birkaç Soru (Edebiyat ve Eleştiri, sayı: 41), Neslihan Savaş / Hiçbir Canlı Mutlu Değildir (Radikal Kitap, 21.9.2002), Kaya Özsezgin / Ahmet Yıldız’la “Genç Kyros’un Yazgısı” Üzerine (Cumhuriyet Kitap, 10.10.2002), Aslıhan Ece Paköz / Ahmet Yıldız ve Genç Kyros’un Yazgısı (Alkış, Kasım-Aralık 2002), Metin Cengiz / Ahmet Yıldız Öykücülüğünde Önemli Bir Yönelim: Genç Kyros’un Yazgısı (Cumhuriyet Kitap, 19.12.2002), Ali Ulvi / Söyleşi (Varlık Kitap, Şubat 2005), Onur Zafer Ceylan / Genç Kyros’un Yazgısı ve Ahmet Yıldız (Eski, Ocak 2005), Ergin Yıldızoğlu / Yeni ve Heyecan Dolu Bir Sanat Ortamı İçin (Cumhuriyet Kitap, sayı: 764), Hüseyin Peker / Kertenkeleler ve Edebiyat (Kitap-lık, Ocak 2005).

 

ÖLÜMÜM ASLA SIRADAN OLMAYACAK

Bardan çıkıp Kızılay metro istasyonuna doğru yürürken artık çöplerin bir parçası olmuş kediler kaçıştılar. Çünkü sivri uçlu ve demir pençeli bot­larıyla ezik bir kola kutusuna vurmuştu. Az önce yağ­mış sonbahar yağmurunun oluşturduğu su birikintile­ri barlardan yansıyan neon ışıkları içinde rengarenkti. Ay yoktu. Ay yerine bir sokak lambası beynini yakı­yordu. Çok iyi tanıdığı sarhoş kahkahaları, kendileri­ni rezilce koyvermiş sevgililerin fingirtileri ve müzik, evet müzik beynini dağlıyordu. Deri montunun için­den ellerini çıkararak gözlerini oğuşturdu. Hiç böyle olmamıştı. Patronu bile programını bitirmeden ayrıl­mak isteğine şaşırmıştı. Çünkü işini iyi yapan, çalışma saatlerine uyan ender şarkıcılardandı. İçiyordu evet, ama büyük bir olgunluk vardı içişinde. Ama şimdi belki de çok kaçırmıştı, şarkı aralarında devirdiği li­monlu cinler midesini delmek için binlerce burgu bir­den kullanıyordu. Gerçekte her şeyin sonuna geldiği­ni, kırk yıllık yaşamının, uzun dalgalı saçlarına ve sa­kallarına karışan beyazlıkların bir anlamının kalmadı­ğını düşünüyordu. Artık çoktan kapanmış dönercilerin bulunduğu aralıktan pis bir koku geliyordu. Çöp kamyonu ağır kasasını homurdatarak çöpleri sıkıştırı­yor, ağzından pis sular sızıyordu. Koku bu gürültüden ve sulardan geliyordu. Döviz bürosunun bulunduğu köşede ise bütün gün boyunca ellerinde marklar, do­larlarla döviz bozulur, döviz satılır diye gelip geçenle­rin kulaklarına fısıldayan, ağızlarının kokusunu onla­rın burunlarına dayayan adamlar yoktu.

            Metronun derinlere inen merdivenlerine hızla dal­dı. Yönlendirme levhalarının, floresan lambalarının altında parlayan mermer parkelerin üzerinde topuklu botlarının kaymasına aldırmadan hızla yürüdü. Ce­bindeki yüzlük kartın son kredisini kullanarak gişe­lerden geçti. Manyetik gişelerin, metronun planlanan­dan bir yıl geç yapılmasına ve başbakan tarafından tö­ren yapılarak açılması komedisine rağmen daha ilk günlerde başlayan arızalarına son verilmişti. Bir an önce eve gidip yatağa kendini yüzüstü atmaya ve bey­nindeki uğultuyu dindirmeye çalışacaktı. Ancak tren, bir tırtıla benzeyen görüntüsüyle son vagonlarını da sürükleyerek tünelin ucundaki karanlıkta kaybolu­yordu. Bekleyecekti. Yeşil metal koltuklardan birine çöktü. Koltuğun kenarında bir İtalyan firmasının adı­nı okudu. Sandalyeler İtalya’dan gelmiş diye düşündü. Dizlerinin üzerine düşürdüğü gözlerini kaldırdığında yakasında DAK GÜVENLİK yazan lacivert giysili gü­venlik görevlisinin kavruk ve pislik yüzünü gördü. Sa­rı çizgiyi geçmeyin diye kaba bir biçimde uyarıyordu raylara yaklaşıp aşağıya aptalca bakmaya çalışanları. Rayların yanına bırakılmış küçük kırmızı levhalarda yıldırım işaretli DİKKAT TEHLİKE yazısını okudu.

            12 Eylül askeri darbesinde üniversitede öğrenciy­ken sol bir örgütün üyesi olduğu için tutuklanmış ve dokuz yıl içerde yatmıştı. Ancak hapiste sesini ve mü­zik tutkusunu diğer arkadaşları gibi saz ve bağlama öğrenmek için değerlendirmemiş, kendisine cezaevi yönetiminden uzun ısrarlar sonucu -bütün yemekle­rin kokusunu üzerinde toplayan mikrop yuvası tahta kaşıkların yerine metal kaşıklar verilmesi için yaptık­ları açlık grevine bir adet gitar isteriz isteğini de koy­muşlardı- gitar edinmiş, dışarıdan notalar getirtmiş, böylece yıllarını öğütebilmişti. Dostlukların ve arka­daşlıkların burnunu sızlattığı o anlar şimdi yoktu. Ço­ğu kez tekrar o küçük hücresinde olmayı istiyordu. Çıkınca yaşadığı yalancı ve hüzünlü özgürlük duygu­su çabuk sönmüştü. Karşılaştığı işsizlik belasını Cem Karaca’ya benzeyen kalın sesini değerlendirerek oluş­turduğu repertuarıyla, küçük barlarda elektronik gita­rın ağırlıkta olduğu bateri eşliğinde gür sesiyle yine Cem Karaca şarkıları söylüyor, şarkıların sonunda ise kendisinin bestelediği Ölümüm Asla Sıradan Olmaya­cak şarkısını bütün içtenliğiyle haykırıyordu. Bütün bar müşterileri bu şarkıyı da Cem Karaca’nın sanarak ayakta alkışlıyor, içki bardaklarını avuçlarıyla kavra­yarak içindekileri heyecanla boğazlarına gönderiyorlardı. Şarkılarına, yaşa, varol diye haykırarak el çırpan bu güruha aslında dudaklarına taktığı yalancı gülüm­semenin dışında iğrenerek ve tiksintiyle bakıyordu. Arkadaşlarının, etkilenerek ölüme gittiği, yıllarını, gençliklerini içerde geçirdiği şarkıları şimdi bu aşağı­lık dinleyici kitlesinin, kız tavlamak ve yeni tanıştık­ları kızları sarhoş ederek halletmek için kullanıyor ol­maları Ona, gördüğü işkencelerin en ağırı olarak geli­yordu. Kendisinden de iğreniyordu. Ancak yapacak bir işi yoktu. İçeriden çıktıktan sonra aç kaldığı, mer­diven altında arkadaşlarını ve dostlarını arayarak so­ğuktan titreştiği ilk günleri anımsayarak sahneye çık­madan önce içki limitini iyice dolduruyor ve öyle baş­lıyordu. Önüne gelen kızla, hayranıyım diyen her ka­dınla, kendisi içerdeyken onların yemiş olduğu her halttan intikam alırcasına yatıyordu. Şimdi ise bütün bunların hiçbirinden zevk alamıyordu. Hiçbir şeyin tadının kalmaması, son günlerde harala gürele yaşadı­ğı yaşamın hiçbir anlamının olmadığını böyle birden anlaması onu korkutmuştu. Şimdi bu boşluk duygu­sunun gövdesine vuran titremelerini dindirmek, bey­nini dağlayan acılarından kurtulmak için eve gitmek istiyordu. Ancak onu evine götürecek trenin yaklaş­makta olduğunu duyuran derin yeraltı sarsıntıları, raylardan gelen uğultu yaklaştıkça eve de gitmek iste­mediğinin ayırdına vardı. Kusmak istiyordu. iki kot pantolonlu kızın düzgün ve yumuşak bacaklarını sal­layarak önünden geçmelerini izledi. Gittikçe kalabalıklaşmış istasyonda bütün yolcular bir koyun grubu gibi sessizce bekleşiyorlardı. Sigara yakmak istedi. Sonra bunun yasak olduğunu anımsadı. Yine de paketi cebinden çıkardı. Çakmağıyla yaktı. Ciğer­lerine çektiği dumanları havaya üfledi. Tuhaf bir kauçuk ya da demirlerin sürtünmesinden çıkan kokuya benzeyen metro kokusuna taze sigara dumanı karıştı. Hemen bütün bakışlar üzerine çevrildi. Hoparlörden saygısız bir ses sarı çizgiyi geçmemeleri için uyarıyordu yolcuları. Uzun süredir kılık kıyafeti­ni süzüp duran güvenlik görevlisi copunu kalçasında sallayarak yanına geldi. Sigarasını söndürmesini söyledi. Sigarayı ayaklarının dibine atarak ezdi. Küllerin ve sarı tütün parçalarının cilalı parkelerin parlaklığın­da dağılışını izledi. Şimdi güvenlik görevlisi Onu kolundan tutmuş sallıyordu. Birden adamın yüzüne bakınca bir düşmanı görür gibi oldu. Adamı sil­keleyerek kendini kurtardı ve yaklaşmakta olan trenin önüne sarı çizgiyi ihlal ederek, kırmızı tabelasında yıldırım işareti olan rayların bulunduğu derin boşluğa, azgın bir nehirin huzurlu dalgalarına bırakıyormuş gibi bir duyguyla kendini bıraktı.

            İstasyonda, raylarda alevler çıkaran acı, metalik bir fren sesi duyuldu.

            - Rayların üzerinde lanet bir hippi var, diye böğürüyordu arkadaşlarına doğru güvenlik görevlisi. Çabuk gelin!..

(Kadın ve Boğa, 1998)

CUMHURİYET GAZETESİ TARTIŞMALARI VE GAZETENİN SİMGESEL ÖNEMİ

 

CUMHURİYET GAZETESİ TARTIŞMALARI VE GAZETENİN SİMGESEL ÖNEMİ

 

Ahmet Yıldız

 

Cumhuriyet gazetesinde yönetim değişikliği ile ilgili tartışmalar olması gerekenden sert ve hayli uzun sürdü.

 

Daha iyi görülüyor ki "olay", sanılanın aksine ne "içten fethetme", ne "saray"ın stratejik hamlesi ne "ideolojik" filandır.

 

Kavga tümüyle simgeseldir, –Değerli psikiyatr doktor dostlar Yıldırım B. Doğan,Kaan Arslanoğlu ve Mutluhan İzmir"in olduğu alanda bize düşmez ama– hem de psikolojiktir!

 

Cumhuriyet gazetesi -ve CHP- Cumhuriyet'imizin simgeleri değil midir?

 

Savaşlarda mevzi kazanmak ya da mevzi kaybetmek moral kazanmak veya moral üstünlüğü savaşın sonucunu etkiler.

 

(Baştan söyleyeyim: "Cumhuriyetçiler" derken kastettiğim Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu haklı ve meşru bulan ve bu meşruiyetini en küçük tartışma konusu bile etmeyenlerdir. Karşıtları ise söylemeye bile gerek yok Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanı olan ve tarihten silinmesi için çabalayan demeyeyim hadi Sevr sınırlarına hapsedilse bile üzülmeyecek tıynette genişlikte olanlardır!)

 

 

 

AKP İKTİDARA GELDİĞİNDE CUMHURİYETÇİLER

 

Bilindiği gibi AKP iktidara geldiği 2002 yılından bu yana Cumhuriyetçiler'in yaşamı zindan oldu. Her gün bir mevzi kaybetti; alay edildi; milyonlarca kişiyi toplamayı başarıp yaptığı Cumhuriyet mitingleri bile görmezden gelindi.

 

Her seçimi kaybettiler; Ankara, İstanbul Belediyelerini, en son kale Cumhurbaşkanlığına bile gözyaşları içinde –Ahmet Necdet Sezer'den sonra– veda ettiler.

 

Düşünün bir Atatürk'ün oturduğu koltuğa Abdullah Gül'ün oturduğunu görmeyi! Balkan topraklarının kaybedildiğini anlayan Cemal Paşa'nın "Keşke bugün ölseydim" dediği duygu anı gibiydi.

 

Cumhuriyetçiler yıllardır her gün "keşke bugün ölseydim"i yaşadılar!

 

(Hele Nuray Mert'i bizzat davet edip yazdırmak açıkça meydan okumaydı; aynı zamanda işkence aletinin çarkını biraz daha sıkıştırmak!)

 

Bütün bu karamsar ortama karşın başlarında "Cumhuriyet" yazan ve aslında Cumhuriyetimizi de bir anlamda kuran iki kale Cumhuriyet Halk Partisi ve Cumhuriyet gazetesini kaybedeceklerini yine de hiç düşünmemişlerdi.

 

İlk şoku CHP'yi kaybettiklerinde yaşadılar. CHP’ye dönük operasyon rezil bir kaset tezgâhının üzerine alçakça bina edildi. (Kılıçdaroğlu'nun önce yumuşak yüzünü sonra "Kılıc"ını sallamaya başladığı günlerde, bu satırların yazarı onun TESEV kurucu üyesi olduğunu buldu. Yavaşladı Kılıçdaroğlu ama CHP'yi bitirme amacından asla vaz geçmedi; CHP'yi YCHP yaptı; beynini dumura uğrattı ve bitirdi.)

 

Kendilerini "özgürlük", "demokrasi", "laiklik", "Marksizm", "liberalizm" vs. bilimum süslü kavramlar arkasına gizleyen Cumhuriyet düşmanları mezarlıkta davul zurna çalan cinler periler gibi "neşeli", Cumhuriyetin bütün mahrem alet edavatlarını pervasızca elliyor, bütün kurumlarını işgal ediyorlardı.

 

Cumhuriyetçiler ağlıyor, Türkiye'yi terk etmeyi bile düşünüyorken Cumhuriyet düşmanları, Feto (CIA) ve Aydın Doğan "medya"sı (BND-AB) ile AKP'ye komut/ayar veriyor, sular seller gibi ilerliyorlardı.

 

İdris Küçükömer’in 60’lı yıllarda ileri sürdüğü “Türkiye’de muhafazakar kesim devrimci, laik-cumhuriyetçi kesim gericidir” tezini "amentü belleyip" liberal faşizm diyebileceğimiz biçimde sürekli saldırdılar; en küçük müsamahada bulunmadılar!

 

Öyle ki Cumhuriyet gazetesinin efsane başyazarı 80 küsür yaşındaki İlhan Selçuk’u uydurma gerekçelerle gözaltına alıp yavaş yavaş öldürdüler.

 

Diğer önemli yazarı Mustafa Balbay’ı cezaevine tıkıp etkisizleştirdiler.

 

Sonrası, tam bir "gatagulli"yle açık işgaldi!

 

 

 

SOLİTİRAZ DİKKAT ÇEKMİŞTİ!

 

solitiraz.com'da Levent Yakış "Cumhuriyetin Düşmanları ve İki Kritik Operasyon" adlı yazısı bu işgallerin "simgesel önemi"ne dikkat çekmişti:

 

"Neden hedef alındıklarını uzun uzadıya izaha herhalde gerek yok. Bu iki kurumun başlıca özelliği Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadrolarca vücuda getirilmiş, dolayısıyla Cumhuriyetin ideolojisini kendilerinde cisimleştirmiş olmalarıydı. Zaman zaman yaşadıkları çizgi kaymalarına bariz sapmalara karşın esas olarak tarihleri boyunca bu misyonlarına yakın durmayı başardılar. Zaten bu kuruluş özellikleri ve tarihsel çizgileri nedeniyledir ki cumhuriyetçi kesimler tarafından her zaman önemsendiler, saygı gördüler.

 

Cumhuriyetçi kitleler nezdinde fiili ağırlıklarının çok üstünde simgesel bir değere sahiplerdi. Cumhuriyetçilerin tümü CHP’ye oy vermiyordu kuşkusuz, hatta çok azı Cumhuriyet Gazetesi’nin düzenli okuruydu ama istisnasız hepsinin gözünde kızsalar da sitem de etseler bu kurumlar Cumhuriyeti kuran kadrolardan yadigârdı. Cumhuriyetin geçmişiyle bugünü birleştiren volan kayışı işlevini görüyorlardı.

 

Şimdi her ikisi de işgal edilmiş durumda. Üstelik bu işgalin cumhuriyetçi saflarda ideolojik-politik, örgütsel yoksunluğun çok ötesinde psikolojik bir yıkıma yol açtığı her gün daha belirgin hale gelmekte…"

 

İşte bugünkü gürültünün kaynağı bu kez her şeyin "Türkiye düşmanları" aleyhine dönmesidir.

 

Cumhuriyet gazetesi, Cumhuriyet'in en önemli simgelerinden biri olarak yeniden bu iddiasına döndü. Feto darbesinden sonra AKP'den pek yüz bulamayan "liberal" güruh simgesel/psikolojik çok fena bir darbeyi de işte Cumhuriyet gazetesini kaybederek yedi. 

 

 

 

"CUMHURİYETÇİLER"SİZ AKP'Yİ YIKAMAZSINIZ!

 

Kendisi de eski "sıkı" bir Birikim yazarı olduğu anlaşılan Birgün yazarı Fatih Yaşlı kardeşimiz oldukça yerinde ve zekice "Birikim işgal edilse ne derdiniz" karşılaştırması yapmış; aslında "olay"ı bitirmiş.

 

Ancak peşinden gereksiz bir son paragraf eklemiş:

 

"Sosyalistlerin Cumhuriyet’teki yönetim değişikliğine sevinmesini gerektiren bir durum yoktur, öte yandan liberallerin arkasından ağıt yakmayı gerektiren bir durum da söz konusu değildir." buyurmuş.

 

AKP'yi "Cumhuriyetçiler"siz (Kemalistlersiz) altedebileceğini sanan aymazlar, ancak kendi beyniyle düşünemeyen zavallılar ya da art niyetli kişilerdir!

 

Cumhuriyet gazetesinin yayın politikası elbette yıllarca eleştirildi; epey bir sabıkaya sahiptir. (Okay Gönensin, Hasan Cemal, Oral Çalışlar, Celal Başlangıç, Ayşe Yıldırım gibileri yetiştirmesi, hele hele son seçimde Orhan Bursalı'nın bile HDP'ye oy istemesi bu günaha yeter.)

 

Fakat Fatih Yaşlı beyefendi, ister beğen ister beğenme, bu ülkede kendilerini cumhuriyet ideolojisi ile mutabık hisseden milyonlar var.

 

Sapına kadar haklı, meşru ve doğru yoldadırlar.

 

Unutmayın ki Türkiye solunun, sosyalistlerin on yıllarca beslendiği hatta sığındığı limanlardan biridir Cumhuriyetçilerin kucağı, onların gazetesi, partisi.

 

Cumhuriyetçilersiz bu ülkede hiç bir ilerleme kaydedemezsiniz. Cumhuriyetçileri liberallerle eş tutup yok saymak anız yakmak gibidir.

 

Levent Yakış'ın tanımıyla "Cumhuriyetin geçmişiyle bugünü birleştiren volan kayışı işlevini görüyor/lar."

 

Ahmet Yıldız

 

SOLİTİRAZ.COM

KAYNAK: Cumhuriyet Gazetesi tartışmaları ve gazetenin simgesel önemi / Ahmet Yıldız (15 Eylül 2018).

KAFTANCIOĞLU KİMİ KANDIRIYOR?

KAFTANCIOĞLU KİMİ KANDIRIYOR?

 

Ahmet YILDIZ  

 

Bütün göstergeler Ekrem İmamoğlu’nun büyük sermayeyle anlaştığı yönünde. Taşlar yerine konuyor.

Ekrem İmamoğlu’nun 9 Ağustos 2019 günü İstanbul Büyükşehir Belediyesi “üst yönetim” kadrosunu açıklaması CHP seçmeninde hayal kırıklığına ve tartışmalara neden oldu.

İSBAK’a atanan Bahaddin Yetkin (zaten başkandı) sonunda istifa etmek zorunda kaldı. İETT’nin başındaki Ahmet Bağış’ın da 23 Haziran gecesi CHP’ye oy verenlere sosyal medya hesabından ağır küfür ettiği ortaya çıkmasına rağmen o hala görevde.

On beş yıl sonra ve iki kez yapılmış mücadeleli bir seçimle kazanılmış İstanbul Büyükşehir Belediyesinde  AKP’nin en değerli adamlarını yerinde bırakmayı salt “liyakat”le açıklamak inandırıcı değil.

Tepkiler üzerine açıklama yapan CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun durumu “yol kazası” olarak nitelendirmesi hiç inandırıcı değil.

 

Kimdir bu insanlar? İBB’de neler oluyor?

 

Bahaddin Yetkin takkeli fotoğrafıyla

İstanbul Büyükşehir Belediyesine, atama ve personel alımları için özel sektörden bir insan kaynakları danışmanlık şirketiyle anlaşma yapıldığı biliniyor.

Bu insan kaynakları şirketi ile ilişkiler, İBB Genel Sekreteri Yavuz Erkut ve İmamoğlu’nun Basın Danışmanı Murat Ongun tarafından yürütülüyor.

Bu atamalarda özel sektör danışmanlık firmasının ne kadar etkisi var?

Belediye yönetimine atanan “yeni” yöneticilerin ortak yanları hemen hemen tümünün özel sektörde büyük firmalarda yönetici olması.

Bilindiği gibi İmamoğlu’nun seçim çalışmalarında Türkiye’nin en büyük sermaye grubunun patronu seçimlerin en kızgın döneminde birinci elden açık destek niyetine İmamoğlu’nu ziyaret bile etmişti.

Ayrıca İstanbul’da CHP’li belediyelerde çok sayıda bu iş adamının firmalarında çalışmış meclis üyesi ve belediye başkan yardımcıları var.

AKP’yle uzlaşma emri sermayeden mi geldi? Hangi yüksek yerle “mutabakat”a varıldı?

Yoksa bu kadar yanlış atama hiç araştırmadan düşünmeden nasıl yapılır? Kim inanır buna?

Kaftancıoğlu bu atamalara tepkiler çoğalınca, geri adım atıp “yol kazası” demiş.

(Asıl yol kazası sizsiniz hanımefendi; CHP otobüsünü uçurumdan yuvarladınız!)

AKP’Lİ ESKİ YÖNETİCİLER NİÇİN YENİDEN ATANIYOR?

Sayın İmamoğlu’nun seçim öncesi vaadleri arasında, otobüs filosunu baştan aşağı “milli” otobüslerle yenilemek vardı.

 

Halihazırdaki otobüslerin yüzde 60’a yakınının “milli” olduğunu düşününce ve daha önce bu alımları yıllardır İETT’nin başındaki Ahmet Bağış’ın yaptığı göz önüne alınınca, bulmaca sanırım çözülmüş olur.

Daha ağır söylersek, CHP tek başına İstanbul’u yiyemez, AKP’yle paylaşmak zorunda!

İstanbul gibi ye ye bitmez leb-i derya pasta tek başına insanın boğazına oturur; amiyane deyimle yedirmezler adama.

Hele devlet iktidar partisinin elindeyse.

(Kısıklı’da İmamoğlu – Erdoğan görüşmesi, belki de bu uzlaşmanın başladığı yer, kim bilir?)

Tek sorun bu uzlaşma/paylaşmanın büyük umutlarla İmamoğlu’na oy vermiş seçmen tabanına nasıl açıklanacağı.

Bu işler Kaftancıoğlu’nun yaptığı gibi çocuk kandırmakla olmaz.

İmamoğlu’nun “google”un otomatik çevirilerine benzeyen anlamsız, karmakarışık laflarıyla hiç açıklanamaz.

 

Ahmet Yıldız

 

Veryansintv.com

  21 Ağustos 2019

 

 

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör