Mustafa Miyasoğlu

Yazar, Şair

Doğum
14 Ağustos, 1946
Ölüm
01 Ağustos, 2013
Eğitim
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
Burç
Diğer İsimler
Semih Güngör

Şair ve yazar (D. 14 Ağustos 1946, Kayseri – Ö. 1 Ağustos 2013, İstanbul). Bazı yazılarında Semih Güngör imzasını kullandı. Kayseri M. Karamancı İlkokulu (1967), Kayseri Akşam Lisesi (1967), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (1973) mezunu. Burada Türkoloji, felsefe, tiyatro tarihi ve İngiliz edebiyatı dersleri aldı. Öğrencilik yıllarında Kayseri Ana Tamir Fabrikası’nda teknisyenlik yaptı. Milli Türk Talebe Birliği (MTTB)’nin Basın-Yayın Müdürlüğünde (1968) ve Kubbealtı Cemiyeti’nin sözlük işlerinde (1972) çalıştı. Üniversite öğrenimini tamamladıktan sonra İzmit (1974-78) ve İstanbul (1978-81) liselerinde edebiyat öğretmeni; Mimar Sinan Üniversitesi’nde (1985-88) Türk dili okutmanı olarak görev yaptı. 1988-92 yılları arasında, YÖK ve Millî Eğitim Bakanlığı’nın görevlendirmesiyle Pakistan’ın İslâmabad şehrindeki Modern Diller Enstitüsü’nde yardımcı profesör unvanıyla yabancılara Türkçe dersleri verdi. Yurda dönüşünde üniversitedeki görevini sürdürürken Şehir Tiyatroları Repertuar Kurulu’nda çalıştı (1996-98). Edebî çalışmalarına yoğunlaşmak için üniversitedeki görevinden emekliye ayrıldı (1998). Sonrasında bir süre Tuzla Belediyesi’nde kültür danışmanlığı (1998-2000) hizmeti verdi.

İlk yazıları 1966’da Filiz dergisinde (Kayseri) yer aldı. Daha sonra şiir ve yazılarını Millî Gençlik (1968-69), Tohum (1969-70), Hisar (1970-80), Türk Edebiyatı (1972), Edebiyat (1972-75), Mavera (1975-80), Yeni Sanat (1974-75), Sedir (1980), Millî Gazete (1973), Yeni Devir (1977-85), Türkiye (1985) dergi ve gazetelerinde yayımladı. Umut Suları adlı oyunu 1973 yılında MTTB Tiyatrosunda sahnelendi. Kültür hayatımızın gelişmesi ve önemli eserlerle şahsiyetlerin tanıtılması için yaptığı çalışmalar yanında radyo ve televizyon programlarına katıldı, edebiyatımızın yurtdışında tanıtılabilmesi amacıyla dostluklar kurdu. Millî Gençlik, Yeni Sanat ve Sedir dergilerinin yönetimine katıldı. Suffe Yayınlarını kurarak Suffe Kültür Sanat Yıllığı’nı (1982-88) yayımladı. 1975’te Kaybolmuş Günler adlı romanı, 1981’de Hicret Destanı adlı şiir kitabıyla Türkiye Millî Kültür Vakfı Armağanını, Dönemeç romanıyla 1980’de, Bir Aşk Serüveni adlı eseriyle de 1995’te Türkiye Yazarlar Birliği’nin Yılın Romancısı ödüllerini kazandı. Ayrıca İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarafından çeşitli ödüllere layık görüldü. Edebî eserleri üzerine pek çok üniversitede tez yapıldı, bazıları da yabancı dillere çevrilerek yayımlandı. Ahmet Midhat Efendi’nin aynı adlı romanından oyunlaştırdığı Çengi adlı oyunu 2003’te İstanbul Şehir Tiyatroları Gaziosmanpaşa Sahnesinde Naşit Özcan yönetiminde oynandı.

Şair ve yazar Mustafa Miyasoğlu, beynindeki tümör rahatsızlığına bağlı olarak 2 ay tedavi gördüğü İstanbul Bağcılar Medipol Hastanesi'nde 1 Ağustos 2013 günü vefat etti. Cenazesi, Fatih Camisi'nde ertesi gün Cuma namazını müteakip kılınan namazın ardından Eyüp Mezarlığı'nda toprağa verildi. Türkiye Yazarlar Birliği, Dünya İslâmî Edebiyat Birliği ve İslâmî Edebiyat Vakfı üyesiydi.

Miyasoğlu, ilk şiirlerinde yalnızlığı, rüyalara sığınışı, imkânsız aşkı ve büyük şehirlerde tedirginliğe düşen insanın temel değerleriyle tarih özlemini dile getirdi. Edebiyat geleneğimizin temel motifleriyle çağdaş insanın iç dünyasındaki kırılmalara ve hüzünlere de şiirlerinde yer verdi. Romanlarında yaşadığı dönemdeki acıları derinliğine hisseden gençleri ve kuşak çatışmalarını ele aldı. Anadolu insanının kendi memleketlerindeki sıkıntılarıyla büyük şehirde tutunma çabasını eserlerinin eksenine oturttu.

“Mustafa Miyasoğlu, son yıllarda kendisini daha ziyade romana ve romanlara vermek yolundadır. Aynı şekilde romana ağırlık vermesi, hikâyeden kopması değil belki, ama yavaş yavaş bu türü ihmal etmesi sonucunu da doğurmuyor değil. Güzel Ölüm’ü okuyunca anlıyorsunuz ki, yazarın zihni sürekli romanlarla, roman mevzularıyla yüklüdür. Miyasoğlu ister istemez günlük meşgalelerini, edebî telâkkilerini, tasarılarını, daha doğrusu kendi dünyasını, romanlarına açıktan açığa yansıtmaktan geri kalmıyor. Hep bu tür mevzularla yüklüdür.” (Necmettin Turinay)

“Mustafa Miyasoğlu üzerine yazanların neredeyse tümünün vurguladığı noktalar, onun çok yönlü ve velût olduğudur. Tabii ki ortadaki eserler ve bunların türleri bu hükmü tartışılmaz kılıyor. Miyasoğlu’nun lise yıllarında okuduğunu söylediği Necip Fazıl ve üniversite yıllarında tanıdığını belirttiği Tanpınar da böyledirler. Onlar da değişik türlerde eserler verirler ve çok verimlidirler. Bu, belki de ‘komple sanatçı’ olma arzusunun bir tezahürüdür. Ne var ki bu çok yönlülüğü bir dağınıklık olarak da algılamamak gerekir. Dikkatli bir bakış Miyasoğlu’nun şiirleri, deneme ve romanları arasında bir bağlantıyı ortaya çıkarır. O, şiir, roman, hikâye gibi edebî türlerde eserler verirken deneme ve incelemeleriyle de bir bakıma yaptığını tartışıyor; kaynaklarını irdeleyerek okuyucusuyla paylaşıyor.” (A. Vahap Akbaş)

ESERLERİ:

ŞİİR: Rüya Çağrısı (1973), Devran (1978), Hicret Destanı (1981, Dr. Muhammed Harb tarafından “Melhametü Hicre” adıyla Arapçaya çevrilip El Belağ dergisinde 1981’de yayımlandı), Şiirler (1983), Bir Gülü Andıkça (1997), Kalbimin Coğrafyası (2005).

HİKÂYE: Geçmiş Zaman Aynası (1976, yeni baskısı Pancur adıyla 1998), Devrim Otomobili (2003).

ROMAN: Kaybolmuş Günler (1975), Dönemeç (1980), Güzel Ölüm (1982), Bir Aşk Serüveni (1995), Yollar ve İzler (2002, Masud Akhtar Shaikh tarafından “Roads and Footprints” adıyla 2003 yılında İngilizceye çevrilip Konya’da yayımlandı).

OYUN: Umut Suları (1973, MTTB Tiyatrosunda sahnelendi, ama basılmadı), Telefon (radyo oyunu, Yeni Sanat’ta yayımlandı, Şubat 1974), Çengi (Ahmet Midhat Efendi’den müzikli oyun uyarlaması, 1999).

DENEME: Edebiyat Geleneği (1975), Devlet ve Zihniyet (1980), Muhacir (1981), Roman Düşüncesi ve Türk Romanı (1998), Kültür Hayatımız (1999), Edebiyat Sohbetleri (2003).

İNCELEME: Dede Korkut Kitabı (1984), Necip Fazıl Kısakürek (1985), Âsaf Hâlet Çelebi (1986), Ziya Osman Saba (1987), Haldun Taner (1988), Bir Gönül Medeniyeti (2005).

KONUŞMA: Sanat ve Edebiyat Konuşmaları (1999).

GEZİ: Zügüdar - Babil’den Tac Mahal’e Gezi Notları (2003).

SADELEŞTİRME: Çengi (Ahmet Midhat Efendi’den, 1997).

DERLEME: Suffe Kültür Sanat Yıllığı (Beş cilt, 1982-88), Necip Fazıl Armağanı (1984, ilaveli yeni baskılar 1996, 2004), Gül Şiirleri Antolojisi (1999).

KAYNAK: Necip Fazıl Kısakürek / Babıali (1975), Muzaffer Uyguner (Türk Dili, Eylül 1975), Seyit Kemal Karaalioğlu / Resimli Türk Edebiyatçılar Sözlüğü (2. bas. 1982), Bahaettin Karakoç (Kültür ve Sanat, Kasım 1982), Necmettin Türinay / Geleneğin Dünyası Yeniliğin Ufukları (1983), İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) - Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2007, 2009), Ahmet Kabaklı / Türk Edebiyatı (Şiir, Cilt: 4, 1991), Behçet Necatigil / Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü (18. bas. 1999), Şükran Kurdakul / Şairler ve Yazarlar Sözlüğü (gen. 6. bas. 1999), A. Vahap Akbaş / Muhtasar Bir Portre Denemesi (Seviye, Mart-Nisan 1999), Abdullah Satoğlu / Kayseri Ansiklopedisi (2002), Yazar Mustafa Miyasoğlu vefat etti (AA - hurriyet.com.tr, 1 Ağustos 2013), Türkiye Yazarlar Birliği / Türkiye Kültür Sanat Yıllığı (2014).

İSTANBUL

Bir yerden sonra her şey İstanbul oluyor

Sürekli İstanbul’u yaşıyoruz akşam oluyor

Kirli paralar dolanıyor mafyalar kaçakçılar

Ne yandan baksan ağızları bıçak açmıyor

Herkes bir şeyleri saklıyor saklanıyor

 

Sürekli acıları yaşıyoruz sürekli ziyanda

Ötede kanlı güller açıyor şehit kanları sebil

Muhacir yüreklerde hep hüzün ve acı ve dua

Vakitlerden bir vakit huzurdayız kabul

Yanıyoruz yakıyoruz ey koca İstanbul

 

Muhalif rüzgârlar uysal insanlar panayırı

Bütün kapılar kapalı bütün renkler kirli sarı

Acıları afyonlanmış geceleri tutuklanmış

Eskitilmiş hüzünlerin bürokrat neşeleri mor

Tutulmuş güneşlerde solgun güller kanıyor

 

Metropol akşamları gökdelen lambaları

Aynı şarkıları söyleyen dilenciler tufeyliler

Kentli soytarılar palavracı silahşörler

Sahte renkler dizi film hastaları

Büyük puntolu konuşmalar çağdaşlık tafraları

 

Bir mazlum bir mazluma dert yanıyorsa

Saat başları hece taşları defterler dolusu

Kim kimin yanında kimlerin eli kanımda

Sorular sorulur cevaplara durulur paydos

Uzaklara gidelim sus dostum sus

 

(Bir Gülü Andıkça, 1997)

KAYBOLMUŞ GÜNLER'den

Bu roman, Beşir Güner’in "Kedi Günlüğü" adını verdiği notlarının düzenlenmesiyle ortaya çıktı. Bunların bir kısmı günü gününe tutulmuş notlardan, bir kısmı da iç içe girmiş hatıra­lardan oluşmuştu. Bazılarında tarih de yoktu. Ben, gerekli ayıklamaları yaparken, notların başındaki tarihlerle, bütünlüğü bozan yerleri çıkardım.

 Beşir Güner’i Beyazıt'taki kahvelerden birinde tanımış­tım. Her şeye öfkelenen, gergin ve tedirgin bir hali vardı. İpin ucunu kaçırmış, kaybettiği şeylerin acısını çevresindekilerden çıkaran, sık sık rastladığımız gençlerden biriydi. O gün geç vak­te kadar oturduk, herkes dağılırken bana yaklaştı, benim için bir şey yapar mısın? dedi. Sonra da cevabımı beklemeden ko­nuşmasını sürdürdü. Yaparsın dedi, çünkü elinden gelir. Yarın akşam burada buluşalım.

Ertesi gün, elinde cildi parçalanmış iki defterle geldi oturduğum masaya. Bu notlar dedi, bir zaman yazdığım, şimdi de ne yapacağımı bilmediğim günlüklerim. Bunlardan bir roman çıkabilir. Ben yorgunum, hiçbir şey yapmak isteği gelmiyor içimden. Fakat sen yapabilirsin, elinden gelir. İstersen, bazı değişiklikler de yaparak yayınla. Vereceğin zamana değerse tabii. Yalnız şu parçayı atma. Hatta, kitabın ilk sayfasına koyarsan iyi olur.

Gösterdiği sayfada, A. de Musset'in "Bir Zamane Çocuğunun İtirafları" isimli romanından alınmış şu satırlar yer alıyordu:

“Hayatının hikâyesini yazmak için adamın önce yaşamış olması lâzımdır; onun içindir ki ben kendi hikâyemi yazıyorum.

Daha genç yaşta, berbat bir ruh hastalığına tutulduktan sonra üç sene içinde başımdan geçenleri anlatıyorum. Bu hastalığa tutulan yalnız ben olsaydım bahsini bile etmezdim; fakat daha pek çokları aynı illete müptelâ olduklarından, bunu onlar için yazıyorum, ama bilmem söylediklerime aldırış edecekler mi; kimse aldırış etmese de, anlattıklarım kendimin daha çok iyileşmeme yarayacak, ve kapana tutulmuş bir tilki gibi kısılmış ayağımı kendi dişlerimle kemirmiş olacağım.”

Muısset’in kahramanıyla Beşir Güner arasında, yirmi beş yaşın gençliğinden başka hiçbir ortak yan yoktu. Bense, günümüz gençlerinden birinin hikâyesini anlatan bu romana, çok başka şartlarda yaşamış yabancı bir kahramanın sözleriyle girmenin yanlışlığını düşünerek; bunları, böyle bir açıklamanın arasına sıkıştırıp onun da isteğini gerçekleştirmeyi uygun bul­dum. Buna ne der, bilmiyorum.

Defterleri bana verdiği akşam, onu son görüşüm oldu. Bir daha görüşmek istemediğini, bunlara bir neslin sayıklamaları gözüyle baktığından üzerinde hiçbir hak iddia etmeyeceğini, belki kitabı da alıp bakmayacağını söyledi. Kitaplarla büsbütün ilgimi keseceğim dedi, bu notları yazmak beni daha berbat etti. Ben hayatı istiyorum, fakat pek fazla yaşayacağımı da sanmıyo­rum. Böyle bir his var içimde.

Buna benzer sözlerle yarım saat kadar konuştu, o gün pek anlayamadığım şeyler söyledi, içinde bir parça iyilik duygusu bulunan herkes gibi, ben de bu karamsar sözlerden telâşa dü­şerek teselli etmeye, gencecik bir hayatı kurtarmaya, onu umutlandırmaya çalıştım. Gülümseyerek ayağa kalktı, bu lafla­ra karnım tok arkadaşım dedi, kendini çok önemli bulan salak­lardan değilim. Ben olmasam da sürüp gider dünyanın bozuk düzeni. Hayatımızın belli bir noktasında seninle karşılaştık. Bunun pek önemi yok. Ne sen beni tanıyorsun, ne de ben seni. Şu defterlerle de ilgim kalmadı artık. İster sepete at, ister yayınla. Umurumda değil. Bana, benim hayatıma, ne yaptığıma ve ne yapacağıma da boş ver. Bunlar yarınsız günlerin notları. Bildiğim tek özelliği bu. Bunlara dikkat et ve bir daha da yoluma çıkma. Hadi eyvallah...

Bunları söyledikten sonra, beni gülümseten bir öfkeyle kapıyı çarparak çıkıp gitti kahveden.

O günden bu yana bir yıl geçti. Anladığım kadarıyla okulunu bitirmemişti henüz. Belki hâlâ öğrenci kahvelerinde oturup önüne gelene ateş püskürüyor, yapamadığı şeylerin acısını arkadaşlarından çıkarıyordur. Yahut da yabancı olduğu her halinden belli olan bir "hayat"ı yaşamaya çalışıyordur. Tabii, ömrü varsa… (…)

                                                                 (Kaybolmuş Günler, 5. baskı, 1975)

PANCUR'dan

Ertesi gün Ekrem, tam zamanında kapının önün­de bekliyordu. Kız gülümseyerek geldi, onu içeri alıp koltuğa oturttu. Hazırlığını yaptıktan sonra Ekrem'in dişlerini gözden geçirdi, trinef dedikleri ucu sivri bir çelikle dişleri temizlemeye başladı. Kız dişe dikkatle

bakıyor, Ekrem de onun yüzüne... Açık kahverengi gözlerine, renkli cami pencerelerine benzeyen göz bebeklerine dalmıştı. İnsan bunlara ne kadar baksa doymazdı. Pırıl pırıl bir ses, bir su gibi kımıldanan göz bebekleri...

- Ah!...

- Affedersiniz, sinir ucunu bulmam gerek...

Yalnızca başını salladı. Dişi hiç bu kadar ağrımamıştı.

- Acıyor mu?

- Geçti sayılır...

- Bakalım, belki bir iğne yaparız.

Kız gitti asistanlardan birini çağırdı. Röntgen çektirmek gerekiyordu. Yaptırdılar. Dişin kurtarılabilmesi için Ekrem'in biraz dayanması gerekti. İğne yapılamıyacak hale gelmişti.

Asuman bir kart getirdi, çürük ve sağlam olanlarını tesbit etmeye başladı. Sonra Ekrem'in kâğıtlarını aldı, onlara da kendine göre bir şeyler yazdı. Diş hâlâ ağrıyordu.

- İsminizi bir yerden hatırlar gibiyim.

- Ben de sizinkini... Ama bir türlü çıkaramıyorum.

- Ben dişi temizlerken siz de benim kim olduğumu çıkarın...

Gülümsediler. Asuman'ın yüzü daha sevimli bir kızıllığa dönüşmüştü. Çarkın motorunu çalıştırdı, kolunu eline aldı, dişi temizlemeğe başladı. Ekrem şimdi daha çok korkuyor, oyulan dişin çıkardığı ses beynini zonklatıyordu. Bütün gücüyle koltuğun yanlarına sarıldı. Gözlerini kapamaktan utandığı için, ister istemez kızın yüzüne bakıyor, onun mimiklerinden, göz bebeklerinin kıpırdanışından bir anlam çıkarmaya ça­lışıyordu.

- Ah Âsü...

- Evet İkram Bey...

Kafasına balyoz yemiş gibi sersemledi. Hiç bir şey düşünemiyordu. Alkollü suyla ağzını çalkalarken Asü ve İkram seslerini hatırladı. Bunlar çok derinle­rinden, bir hatıra sıcaklığı içinde, tâ çocukluğuna ka­dar uzanıyordu. Neden sonra kendini topladı. İkram onun ilk okuldaki arkadaşlarının kendisine taktıkları isimdi. Bu da sıra arkadaşı kız olmalıydı. Hep Asü derdi ona.

- Siz Kayseri'de kaldınız mı hiç?

- Evet...

- Bahse girerim ki, Safa İlkokulu'nu bitirdiniz!

- İşte çıkardınız... Ama ben daha sinir uçları­nı çıkaramadım. Biraz daha dayanacaksınız.

Her şey iyi ama, şu beynini zonklatan çarkın sesi olmasaydı.. Asuman'ın biraz önce doldurduğu kartı  alıp baktı, bir yığın işaretler vardı üzerinde.

- Sizin tabloya göre, bizim dişlerde hayır yok galiba...

- Evet... Fakat hepsini doldurmaya vaktim yok. Pratiklerim bir kaç güne kadar bitiyor.

- Benim de vaktim yok...

Diş için vakitleri yoktu ya, hatıraları vardı. O hiç unutulmayan, insanın kişiliğini oluşturan, ölümden sonrasına bile pek değişmeden götüren çocukluk günleri. Çabuk kaynaştılar. Daha o gün birlikte yemeğe gitmeler, arkadaşlarla tanışmalar, «sen» olan «siz» ler ve hatıralar, hatıralar...

İkisi de bu yıl okulu bitireceklerdi. Ekrem Huku­ku, Asuman Dişçiliği. Bir yıl Edebiyatta okuyan Ek­rem, şiiri çok seviyordu. Liseden beri yaptığı çalışma­larını halen sürdürüyordu. Öğretmen olmak isteme­diğinden ayrılmıştı Edebiyat'tan. Avukat, olunca da­ha rahat çalışabilecekti. Okul arkadaşı Faruk'un kitap­larını ve izlediği dergileri okuyarak, derslerle sanat il­gisini birlikte yürütüyordu. Şiirin özünden bir şey kaybetmeksizin ortaya konan tiyatroyu da seviyor, onda hayatın yoğun ve dinamik yanlarını buluyordu. Asu­man da her genç kız gibi, —24 yaş genç sayılabilirse tabiî!— edebiyatı seviyordu. Fakat kitap okumaktansa sanat değeri olan filmleri görmeyi tercih ederdi. Bu yüzden Sinematek'e üye olmuş, evleri karşıda olmasına rağmen, haftada iki üç kere gösterilere gitmeyi bir alışkanlık haline getirmişti. Dışarda gösterilenler, bir yığın abuk sabuk filmler ile bir sürü saçma sapan gangster filimleri değil miydi? Değil mi ki, değerli filimler önce orada oynatılıyor, öyleyse insan zevkini bozmamak için yalnızca Sinematek'e gitmeliydi. Tanıştıktan üç gün sonra Ekrem'i de oraya üye ettirdi. Hatırı için dışarda üç dört yerli filim gör­meye razı oldu. Ustalığından söz edilen rejisörlerin filimlerini, umduğundan daha güzel buldu, Türkân Şoray’ı beğendi. Ama Ekrem bir türlü   Sinematek'e ısınamadı. O sırf Asuman için gidiyordu, bütün hareketlerinde bir yabancılık, bir iğretilik seziliyordu. Bunu Anadolulu'ğuna vererek takılmak istedi Asuman. Fakat Ekrem buna gülümseyip geçti.(…)

                                                                       (Geçmiş Zaman Aynası, 1976)

MİYASOĞLU'NUN GÜZEL ÖLÜM'DEKİ TASARRUFLARI

Mustafa Miyasoğlu, son yılların en verimli yazarları arasında yer alıyor. Şiirden deneme ve eleştiriye, oradan roman ve hikâyeye kadar değişik türlerde kendini sınıyor ve hemen her alanda eserler veriyor. Bu onun, kendi "akranı" yazarlar arasında beliren en bariz vasfıdır. Bu vasıf, yoğun bir çalışma ve yerinde bir cesarette toplanır denilse daha da uygun düşer. Kendisiyle 1970 başlarında yazı hayatına girmiş nice arkadaşı vardır ki, hâlâ emekleme dönemindedirler. Bu dost çevresi bütün dikkatleri, bütün meşgaleleri ile edebiyatın ve sanatın içindedirler. İçindedirler fakat, Miyasoğlu kadar piyasaya eserler sürememişler, ya da daha ihtiyatlı olmak gerektiği hususunda, kendilerini âdeta şartlandırmış gibiler. Esas üzerinde durulacak husus, telâkkilerdeki bu farklılıktan ziyâde; mesaîlerini belli noktalara teksif edememenin ve kendilerini dağıtmanın verdiği acı bir kayıp oluyor. (…)

                                                                * * *

Güzel Ölüm, tam bir Miyasoğlu romanıdır. Ve tabiî giderek gelişen ve kendini tamamlayan bir anlayışın son noktası! Hiç de gizlemeye gerek duymadan belirtmek gerekecektir: "Güzel Ölüm"ü okumaya başlayınca ve belli bir mesafe alıncaya kadar, derin bir sükûtu hayâle kapılmaktan kendimi alamamıştım. Ne yapıyordu Miyasoğlu Öyle? Kayseri'den gelmiş ve İstanbul'da Vakıflar idaresi'nde avukatlığa başlamış Şakir'in son derece dıştan, yani derinlikten yoksun duygularını ve can sıkıntılarını mı okuyacaktık? Miyasoğlu, dar bir kişi kadrosu ve hiç de gelişme istidadı taşımayan bir atmosfer içinde nereye ulaştırmak istiyordu bizi? Romanda hiçbir şey gelişmiyor, fakat önümüzdeki sayfalar bu durgunluğun aksine nasıl da hızla ilerleyebiliyordu?

Ne var ki, romanın Serpil'de yoğunlaşan bölümüne, dördüncü bölüme kadar devam eden can sıkıcı hava, romancının anlatımında bir değişiklik olmadığı hâlde, nasıl birden kayboluyor ve romanın havası bizi iyiden iyiye sarıyordu? Romanın, üzerinde düşündüğüm esas problemi burası oldu. Zira burada, belirgin bir tezat yatıyor olmalıydı. Tekrar edecek olursak romancı; anlatım tarzında, zamanın sıralanışında bir değişikliğe, bizi kombinezonlarla uğraştırmak gibi hiçbir oyuna başvurmuyor; buna rağmen eserin başlarında şikâyetçi olduğumuz havası dağılıyor ve bunun yerini sıcak bir iklim dolduruveriyor.

Buna sebep olarak, ilk bakışta, Serpil'le Şakir'in temiz sevgilerine bizim de bir takipçi olarak katılmamız gösterilebilir. Bu ise, romana, roman dışı bir ilginin hâkim olmaya başlaması anlamına gelir. Yani romanın aleyhinde bir sonuca ulaşmış oluruz. Sanırım burada esas olan, romancının, şikâyetçisi olduğumuz anlatım biçimine, yavaş yavaş alışmaya başlamamız ve giderek bu anlatıma bağlı itirazlarımızın havada kaldığını hissetmemizden doğan bir teslimiyettir. Şakir'le Serpil'in aşklarındaki gelişme, işin asıl değil, fer'î tarafıdır. Anlaşılan, artık kendimizi romana iyice teslim etmişizdir. Aslında her roman, daha doğrusu her iyi roman; okuyucusundan, başlangıçta böylesi bir teslimiyet ister. Bu, okuyucu ile gizli bir savaştan sonra hâsıl olur. Okuyucu ile roman, romanın anlatım tarzı arasında git-gel'lerle devam eden ve gizliden gizliye gelişen bir alışma devresidir bu. Bazıları buna "üslûba ısınma" da derler. Isınmadan ziyâde, yazarın dünyasına kendi şartlarımızı terkederek dâhil olma veya o dünya içinde yerimizi alma ameliyesi.

O zaman sorulacaktır: Güzel Ölüm'de Miyasoğlu nasıl bir yol tutuyor, ya da nasıl bir sitildir Güzel Ölüm 'de uygulanan? Bu soruları biraz açmak icab edecektir. Fakat ondan daha önce, bu yolda serdedilecek hükümleri taşıyacak izahlara girişmek gerekir.

Son romanında Miyasoğlu bize, çok basit bir konuyu anlatıyor: Şakir'le Serpil'in ince, temiz ve el uzanmamış sevgilerini. Elbette konuyu basitleştiren veya kompleks bir hâle koyan, yazarın kendisidir. Bizatihi olayın kendisi değildir büyük veya küçük olan. Romanda iki genç evlenecekler. Ancak bildiğimiz aşkların, evliliklerin dışında, bugün için "kaybolmuş bir dünya"yı taşıyorlar bize. Ne var ki, romanın sonunda Serpil ölecek ve bu evlilik gerçekleşmeyecektir. Hemen belirtelim ki romancı, bizi mutlaka gerçekleşecek bir evliliğe hazırlamıyor. Böyle bir beklentiyi, romanda, okuyucu ilgisinin merkezi hâline getirmiyor.

Bu bakımdan roman için ilk söylenebilecek husus; merakları tahrike ve alâka istismarına dayanmadığıdır. Okuyucunun, vakaların tahrikinden doğan meraklarına yaslanmak istemiyor romancı. Bildiğimiz kadarıyla romancı ve hikayeciler, okuyucunun bu zaaflarını sürekli istismar eder ve devamlı soru işaretleri ve zıtlaşmalarla eserlerini beslerler. Bunun sebebi, okuyucuyu esere daha kolay bağlamak veya kolay okunmayı sağlamaktır. Fakat daha derinlerde yatan esas sebep ise "roman ve hikâye ancak böyle yazılır, bu yollardan birini denemekten başka çıkar yol yoktur" "gibi, kendilerini, sakin bir kanaate kaptırmalarından ileri gelmektedir. Batı romanının ana geleneğinin bu olduğunu, ayrıca zikretmeye gerek var mı bilmiyorum. Ama ne olursa olsun, iktibas yoluyla, bizim yazarlarımız tarafından da aynı geleneğin sık sık kullanıldığı ortada. Kendisini bu cendereden kurtarabilen ne kadar az kişi var.

Güzel Ölüm’de dar, çok dar bir zaman dilimini işliyor yazar. Hatta, birkaç günlük bir zaman diyebilirsiniz siz buna. O zaman romancı, bu dar zamandan nasıl oluyor da, geniş bir roman çıkarabiliyor? Zira romanda hareket unsuru fazla değil, iç veya dış, bir mücadele de yok! Romanın baş kişisi Şakir, ya bir yerlere ulaşmak amacıyla, ya da can sıkıntısıyla hep yollardadır. Mekân hep İstanbul'dur. Kapalı mekânlar, odalar ne kadar azdır öyle! Bunlara karşılık Şakir'in gezerek düşünceleri geniş bir yer tutuyor romanda. Romanı besleyen diğer kaynaklar ise şunlar: Gezmeler, kısa yolculuklar, küçük yer değiştirmeler; gezme esnasında Serpil'le ilgili eski günleri hatırlamalar, Kayseri'deki avukatlık zamanları ve daha eski çocukluk dönemleri.. Yani romancı eserinde, şimdiki zamanla içiçe olmak üzere, bir "arka plân" olarak yararlanıyor. Bunlara Serpil etrafında geliştirilen tasavvurlarla, edebiyat ve basın çevrelerinin aktüalitesini ve bilhassa Kıbrıs harekâtıyla beslenen geniş bir çevrenin kanaatlerini de eklemek gerekecektir. (…)

                                                      (Geleneğin Dünyası / Yeniliğin Ufukları, 1983)

Yazar: NECMETTİN TURİNAY

MİYASOĞLU’NUN EDEBİYATIMIZDAKİ YERİNE MÜTEVAZİ BİR BAKIŞ

60. yaşını sevinçle kutlayıp, samimi duygularla kendisine sağlık ve üretim dolu uzun yıllar dilediğimiz Mustafa Miyasoğlu, yaş itibariyle edebiyat ve düşünce hayatımızın 60 kuşağı ile 70 kuşağı arasında yer alan, yakın çevresi ve ürünlerinin özellikleriyle daha çok 70 kuşağı içinde değerlendirilmesi mümkün olabileceğini düşündüğüm değerli bir şair ve yazarımızdır. Mustafa Miyasoğlu’nun 60. yaşdönümü dolayısıyla dergilerin özel sayılar düzenlemesi ve bu nedenle bazı toplantılar düzenlenmesi son derece yerinde olup; hem yeni kuşağın dikkatini çekmek, hem bu şahsiyeti edebiyat tarihimizdeki layık olduğu yere oturtmak için gerekli malzemelerin toplanması açısından ayrıca gereklidir. Belki bu aşamada yazılan ve söylenenler, Miyasoğlu’nun edebiyat ve düşünce hayatımızdaki yerini ortaya koymakta aciz kalacaktır. Çünkü mükemmele yakın doğru ve isabetli değerlendirmeler için üniversitelerimizde akademisyenlerimiz tarafından, ayrıca serbest araştırmacılarımız tarafından kitaplık çapında birden çok araştırmanın tamamlanarak yayımlanması gerekecektir.

Şimdilik özetle belirtmeye çalışacak olursak; Mustafa Miyasoğlu’nu, Edebiyat ve Mavera gibi 70’li yılların ünlü dergilerinin vitrinlerinde en çok öne çıkan Atasoy Müftüoğlu, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu vd  ünlü 60 kuşağı yazarlarımızın  etkilerinin güçlü bir biçimde sürdüğü, 70 kuşağı yazarların da yeni yeni ortaya çıktığı bir dönemde tanımaya başlıyoruz Miyasoğlu’nu. Bu yıllarda öğrenciliği sürerken, birçoğumuzun çatısı altında hizmetler verdiği MTTB’nin Basın-Yayın Müdürlüğünde (1968) ve Kubbealtı Cemiyetinin sözlük işlerinde (1972) çalışan, üniversite öğrenimini tamamladıktan sonra İzmit (1974-78) ve İstanbul (1978-81) liselerinde edebiyat öğretmenliği yapan Miyasoğlu’nun yazı ve şiirlerini yoğunluklu olarak yayımladığı yerler olarak Millî Gençlik (1968-69), Tohum (1969-70), Hisar (1970-80), Türk Edebiyatı (1972), Edebiyat (1972-75), Mavera (1975-80), Yeni Sanat (1974-75), Sedir (1980), Millî Gazete (1973), Yeni Devir (1977-85), Türkiye (1985) dergi ve gazetelerinin olduğunu görüyoruz. Miyasoğlu’nun, bu dergilerde çıkan yazı ve şiirleriyle, döneminin üzerinde en çok konuşulan ve okunan isimlerinden olduğunu not etmek gerekir.

Aynı yıllarda Umut Suları adlı oyunu 1973 yılında MTTB Tiyatrosunda sahnelenmiş; o dönemin gençliği tarafından ilgiyle izlenen Millî Gençlik, Yeni Sanat ve Sedir dergilerinin yönetimine katılmıştır. Bu yayın organlarından Tohum, Yeni Sanat dergileriyle Milli Gazete ve Yeni Devir, kendisiyle birlikte yazdığımız gazete ve dergiler olmaktadır ki, onun da benim de dergilerde birlikte en çok göründüğümüz yıllardır.

Şurasını da önemli bir not olarak belirtip sözlerimizi sürdürmemiz ancak mümkün ki; benzer durumdaki bazı yazarlarımız da dahil olmak üzere, Mustafa Miyasoğlu, yukarda adı geçen dergi va gazetelerde ürünleri yer almış bir çok isimle ortak bazı düşünce kaynaklarından beslenmekle beraber; farklı kaynaklardan da yararlanmasını bilmiş ve bu yazarların yazdıklarından bağımsız düşünceler ile kendisine has üslubunu ortaya koyabilmiş bir şahsiyettir.

Yine özetle devam edecek olursak; 70’li yıllardan sonra da yazı ve şiirlerini Milli Gazete, Yeni Şafak, Vakit (Akit) gazetelerinde sürdüren Mustafa Miyasoğlu için çok sayıda ismin birleştiği tanımlardan ilki, velüt (üretken) bir edebiyatçımız olduğudur. Çalışkanlığı şuradan açıkça bellidir ki, bir yandan telif eserler yayımlarken öbür yandan, gazete ve dergi yazarlığını hep devam ettirmiş (mesela ben, kitap çalışmalarıma vakit ayırabilmek için gazete yazarlığına 1986’da havlu attım), ayrıca edebiyat ve düşünce hayatımızdaki akışı ve değişmeleri dikkatle izleyip okuyucuya gerekli notları düşürmek amacıyla önemli gördüğü hatırlatmalarda bulunmuş, bu amaçla Suffe Yayınlarını kurarak döneminde geniş yankılar uyandıran ve ilgiyle okunan Suffe Kültür Sanat Yıllığı’nı (1982-88) yayınlamıştır. Mesela benim, 1980’de Cemil Meriç’le yapıp Yeni Devir sanat sayfasında yayımladığım bir uzun söyleşiyi ilk kayda geçirip kaybolmaktan kurtaran yine Miyasoğlu’nun Suffe Yıllığı’dır.

2006 yılına kadar 6 şiir, 2 hikâye, 5 roman, 3 oyun, 6 deneme, 6 inceleme, 1 konuşma, 1 gezi, 1 sadeleştirme, 3 derleme olmak üzere 34 kitaba imza atan Mustafa Miyasoğlu, eser verdiği her türün hakkını veren sıra dışı yazarlarımızın en önemlilerindendir. Bu yüzdendir ki, şiirleri ve romanları başta olmak üzere tüm kitaplarını –zaman zaman tekraren- keyifle okumayı sürdürebiliyoruz

Kırk küsur yıldan beri edebiyat ve düşünce hayatımızın önemli temsilcilerinden biri olmayı sürdüren Miyasoğlu, çeşitli yayınlarıyla birçok ödül alarak, yazdıkları geniş ilgi uyandırıp beğeni toplamış; 1975’te Kaybolmuş Günler adlı romanı, 1981’de Hicret Destanı adlı şiir kitabıyla Türkiye Millî Kültür Vakfı Armağanını, Dönemeç romanıyla 1980’de, Bir Aşk Serüveni adlı eseriyle de 1995’te Türkiye Yazarlar Birliğinin Yılın Romancısı ödüllerini kazanmış; ayrıca İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin yarışmalarında çeşitli ödüller almıştır.

Eserleri yabancı dillere çevrilmeye başlanmış olan Miyasoğlu, yurt dışında da tanınan edebiyatçılarımızdandır.Hicret Destanı (1981)’nındaki şiirleri, 1981’de Dr. Muhammed Harb tarafından “Melhametü Hicre” adıyla Arapçaya çevrilip El Belağ dergisinde; Yollar ve İzler (2002) adlı romanı Masud Akhtar Shaikh tarafından “Roads and Footprints” adıyla 2003 yılında İngilizceye çevrilip Konya’da yayımlanmıştır.

İlk şiirlerinde yalnızlığı, rüyalara sığınışı, imkânsız aşkı ve büyük şehirlerde tedirginliğe düşen insanın temel değerleriyle tarih özlemini dile getiren Miyasoğlu, edebiyat geleneğimizin temel motifleriyle çağdaş insanın iç dünyasındaki kırılmalara ve hüzünlere de şiirlerinde yer veren bir sanat adamıdır. Romanlarında yaşadığı dönemdeki acıları derinliğine hisseden gençleri ve kuşak çatışmalarını ele almış; aşk acısıyla kimlik bunalımına düşen gençleri, büyük şehir kültürüne yansıyan sosyal değişimi ve geleneksel yapısı parçalanan ailelerin toparlanma çabalarıyla tarih bilincinin doğurduğu sorumluluğu romanlarında konu edinmiş; Anadolu insanının kendi memleketlerindeki sıkıntılarıyla büyük şehirde tutunma çabasını eserlerinin eksenine oturtmuştur.

Edebiyat ve kültür dünyamızın bu seçkin ismini, şimdiye kadar verdiği eserlerden sevgiyle ve saygıyla selamlıyor; bundan sonraki yıllarında da sağlık ve esenlik içinde bizi aydınlatmaya devam etmesini diliyoruz.

Yazar: -

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör