Hilmi Yavuz

Yazar, Şair

Doğum
14 Nisan, 1936
Eğitim
Londra Üniversitesi (University College) Felsefe Bölümü
Burç

Şair ve yazar. 14 Nisan 1936 tarihinde İstanbul’da doğumlu. Terme İlkokulu (1947), Siirt Ortaokulu (1950) ve Kabataş Erkek Lisesi (1954)’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki öğrenimini yarıda bırakarak İngiltere’ye gitti. BBC Türkçe Yayınlar Bölümünde (1964-69) çalıştı. 1969’da Londra Üniversitesi (University College) Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Gazeteci olarak “Vatan (1957-62), “Cumhuriyet (1962-64), “MilliyetveYeni Ortam gazeteleri ile “Meydan Larousse ansiklopedisi (1970-77) ve Gelişim Yayınları (1972-78)’nda çalıştı. 1969 yılında Londra’dan dönünce Ali Hikmet takma adıyla “Cumhuriyet” gazetesinde yazılar yazdı. Ayrıca Osman Şirvan, Yavuz Ömercanoğlu, İrfan Külyutmaz takma adlarını da kullandı. Öğretim üyesi olarak Boğaziçi Üniversitesi (1974-90)’ndefelsefe, Mimar Sinan Üniversitesi (1990)’nde uygarlık tarihi dersleri verdi. 1989-94 yılları arasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi Başkanlığı yaptı. TRT İstanbul Radyosu’nda “Gecenin İçinden”, TRT 2 Televizyonu’nda “Ondan Sonra” (1995), “Şiir Her Zaman”, CNN Türk Televizyonu’nda “Gökkubbemiz” (1999-2000) adıyla programlar hazırlayıp sundu. Bir süre Can Yayınları’nın şiir dizisini yönetti. Bilkent Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. “Zaman” gazetesinde yazarlık yaptı.

İlk şiiri “Sabahların Türküsü”, Kabataş Erkek Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olan şair Behçet Necatigil’in yönetiminde yayımlanan “Dönüm dergisinde (1952) yayımlanmıştı. Sonraki yıllarda şiirleri, arkadaşlarıyla birlikte önce el yazısıyla hazırladıkları “Sesimiz dergisinde  (1952-53) yayımlandı. Bu dönemde daha çok İkinci Yeni akımının etkisinde imgeyi önceleyen şiirler yazdı. İmgeci şiir anlayışını sonraki yıllarda da sürdüren Yavuz, ancak İkinci Yeni anlayışından farklı, zaman zaman toplumcu, zaman zaman mitolojik, zaman zaman mistik öğeler içeren ve Divan şiiri geleneğinden etkilenen kendine özgü bir şiiri geliştirdi. Gelenek ile çağdaş bir bakışı kaynaştıran, biçimle özün dengelendiği bir düzey sergiledi ve tasavvuf felsefesinden yararlanarak kendine özgü bir sözcük ekonomisi oluşturdu… İkinci şiir kitabı olan “Bedreddin Üzerine Şiirler”den (1075) başlayarak, daha sonraki kitaplarının tümünde bir izlek (konu) etrafında yazdığı şiirleri topladı. Daha doğrusu, her kitap için bir konu belirleyerek şiirlerini o izlekte oluşturdu.

Hilmi Yavuz, Hukuk Fakültesi öğrencisiyken Erdal Öz, Onat Kutlar, Adnan Özyalçıner, Kemal Özer gibi şair ve yazar arkadaşlarıyla birlikte a dergisini çıkardı. Cemal Süreya’nın Folklor Şiire Düşman başlıklı ünlü yazası da ilk kez bu dergide yayımlanmıştı. Çalıştığı gazetelerde eleştiri, deneme ve inceleme yazıları yayımlayan Yavuz’un şiir ve edebi denemeleri ayrıca Yeditepe, yeni a, Varlık, Hürriyet Gösteri, Yeni Ufuklar, Küçük Derg, Şiir Sanatı, Papirüs, Milliyet Sanat gibi dergilerde yer aldı. Zaman gazetesinde haftalık köşe yazıları yazdı. Şair olarak kendisini kabul ettirdiği kitaplarından biri olan Doğu Şiirleri (1977) kitabıyla 1978 Yeditepe Şiir Ödülünü, Zaman Şiirleri ile de 1987 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü’nü; Modernleşme Oryantalizm İslâm adlı eseriyle de 1999 yılı Türkiye Yazarlar Birliği Fikir Ödülü’nü aldı. 1970’li yıllardan itibaren kendisiyle yapılan söyleşileri Şiir Henüz ve Şiirim Gibi Yaşadım adlı iki kitapta derledi.

Şair ve yazar Talât Sait Halman tarafından Hilmi Yavuz’a çağdaş “Şairi Azam” sıfatı verilmiştir. Mustafa Şerif Onaran ve Talat Sait Halman ile birlikte TRT 2 Televizyonunda “Önce Şiir Vardı” ve “Şiir Her Zaman” adlı yıllarca süren haftalık iki program yaptılar. Başka televizyon kanallarında, özellikle Beşir Ayvazoğlu ile programlar yaptı.

“Hilmi Yavuz, dili, sözü, sözcüğü arıtır, yeniden kurar ve Türkçeyi tarihi coğrafyasıyla kuşatır, ama şiiri orada bırakmaz... ‘Hüzünle beslenen ve insani olan hiçbir şeyi’ dışta bırakmayan bir duyarlık birikimiyle dokur şiirini.” (Füsun Akatlı)

 “Her şeye rağmen Hilmi Yavuz şiiri Türk şiirinin önemli halkalarından birisini oluşturuyor. Zira şiirin kaderini bütünüyle şiirsel söylemler çizmiyor. Söylemine rağmen şiir veya şair kendi yolunda gidebiliyor. Belki de, ne Entelektüel ne de Şair Hilmi Yavuz’un ne dediğine bakmadan şiirine bakmak en doğrusu. Hem şiiri şairini dinlemiyorsa biz ne yapabiliriz?” (Ali K. Metin)

“Hilmi Yavuz ilk kitabı Bakış Kuşu’ndan itibaren kendi şiir poetikasından ödün vermeden şiirler kaleme alabilen ender şâirlerdendir. Geleneği, ‘devam eden ve değişen şeylerin içinden değişmeyeni çıkarmak’ olarak tanımlayıp geleneğin takipçisi değil yeniden üreticisi olmuştur. O, insanlık tarihinin tüm kalıtımını kendi şiirinde kullanmayı başarmıştır. Şiirleri her zaman çoğul okumaya açık metinler olmuştur. Şiirlerinin anahtar sözcükleri; gül, erguvan, simurg, ayna, çöl, yolculuk, dağ, teslis olmuştur. Şiirlerinde bir sözcüğü farklı anlamlarda kullanarak anlamı değiştirmeyi başarır. Hilmi Yavuz , Yahya Kemal gibi geçmişle gelecek arasında kopan halkanın birleştiricisidir. Mısraları haysiyeti gibi algılayıp sesin kimyasının peşinde koşmuştur. Felsefeci olmasına rağmen şiirle felsefeyi farklı disiplinler olarak tanımlayıp şiirlerinde felsefe yapmaya çalışmaz. Şiirin her zaman ‘yapılan bir şey’ olduğunu savunmuştur. Edip Cansever; ‘İnsan yaşadığı yere benzer / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer’ der. Walter G. Andrew’un belirttiği gibi Hilmi Yavuz, sadece Anadolu topraklarının ve kültürünün şâiri değil, tüm insanlığın kalıtını kullanabilmesi bakımından evrenselin şâiridir.” (Didem Ardalı Büyükarman)

ESERLERİ:

ŞİİR: Bakış Kuşu (1969), Bedreddin Üzerine Şiirler (1975), Doğu Şiirleri (1977), Yaz Şiirleri (1981), Gizemli Şiirler (1984), Zaman Şiirleri (1987), Söylen Şiirleri (1989), Hüzün ki En Çok Yakışandır Bize (Söylem Şiirleri ve Ayna Şiirleri dışındaki kitaplarında yer alan şiirleri,1989), Ayna Şiirleri (1992), Gülün Ustası Yoktur (toplu şiirleri 1: 1993), Erguvan Sözler (toplu şiirleri: 2, 1993), Çöl Şiirleri (1996), Akşam Şiirleri (1998), Yolculuk Şiirleri (2001), Hurufî Şiirler (2004), Büyü’sün Yaz! Toplu Şiirler 1969-2005 (2006), Kaybolmuş Şiirler (2007).

DENEME-İNCELEME: Felsefe ve Ulusal Kültür (1975), Roman Kavramı ve Türk Romanı (1977), Felsefe Üzerine (1987), Kültür Üzerine (1987), Yazın Üzerine (1987), Denemeler Karşı Denemeler (1988), Dilin Dili (1991), İstanbul Yazıları (1991), Okuma Notları (1992), İstanbul’u Dinliyorum (1993), Yazın, Dil, Sanat (1995), Ah Kadınlar (1996), Osmanlılık Kültür Kimlik (1997), Denemeler (1997), Felsefe Yazıları (1997), Kendime İstanbul’a Kadınlara Dair (1997), İnsanlar Mekânlar Yolculuklar (1997), İslâm ve Sivil Toplum Üzerine Yazılar (1998), Modernleşme Oryantalizm İslâm (1998), Geçmiş Yaz Defterleri (deneme-anı-günlük,1998), Özel Hayat’tan Küreselleşmeye (2000), Budalalığın Keşfi (2003), Kara Güneş (2003), Yüzler ve İzler (portreler, 2006), Batı Uygarlık Tarihine Teorik Bir Giriş (Burcu Pelvanoğlu ile, 2008), İslam’ın Zihin Tarihi (2009), Türkiye’nin Zihin Tarihi (2009), Alafrangalığın Tarihi (2009), Okuma Biçimleri (2010), Belleğin Kuytularından (2010).

ANLATI: Taormina (1990), Fehmi K.’nın Acayip Serüvenleri (1991), Kuyu (1994), Üç Anlatı (üç anlatı birlikte, 1995).

ANI-GÜNCE: Geçmiş Yaz Defterleri (1998), Ceviz Sandıktaki Anılar (2001), Bulanık Defterler (2005).

SÖYLEŞİ: Şiir Henüz (1999), Doğu’ya ve Batı’ya Yolculuk (2003), Şiirim Gibi Yaşadım (2006).

ÇEVİRİ: Pablo Neruda’dan Seçme Şiirler (1971), Din ve Bilim (Bertrand Russel’dan, 1972).

HAKKINDA: Adnan Binyazar / Hilmi Yavuz’un Şiiri - Bir Ozan Nedir - Çöl Saatleri (Ozanlar Yazarlar Kitaplar, 1998), Ali K. Metin / İki Hilmi Yavuz Olmak Sahih Mi? (Hece dergisi, Ocak 1999), Beşir Ayvazoğlu / Nâmı Diğer “İrfan Külyutmaz”: Hilmi Yavuz (Defterimde Kırk Sûret, 3. bas., 1999, s. 111-115), Feridun Andaç / Edebiyatımızın Yol Haritası (2000), Sefa Kaplan / Kara Güneş - İlham Dil Sürçmesi midir (Hürriyet Keyif Eki, 20.7.2003), Didem Ardalı Büyükarman / Geçmişle Gelecek Arasında Kopan Bir Halkanın Birleştiricisi (Yasakmeyve, Mart-Nisan 2004), İhsan Işık / TEKAA (2006).

 

 

BEDREDDİN ÜZERİNE ŞİİRLER

mübalâğa akşam olur

 

güz, nefti dolarlarını kuşanır da gelir

yaprağın fetrete düştüğü zaman

 

sen ey yaz günlerini

top topak çuhaya tehdit eyleyip

ve bir solgun gülümseme olarak

eğnine giyen şaman

 

buyur otur

şeyhim

samanyollarının ılık sedirine uzan

uzun, görklü ve sof

yüzünü bizden yana döndür

bize buğdayın ateşini

gözlerin timârını

ve hüznün vâridâtını anlat

 

elini elimize dokundurmadan

 

sen ki öldüğü yere

bir kök sümbül bırakır gibi

usulca sevdalar bırakan

ovaların ve kartalların musahibi

 

ne zaman diye sorma, ne zaman

yaprağın fetreti gülün kıyâmına

gülün kıyâmı ağacın isyanına

dönerse işte o zaman

 

mübâlağa akşam olur

güz, nefti dolaklarını çıkarır da gelir

 

elini elimize dokundurmadan

 

(Bedreddin Üzerine Şiirler, 1975)

 

 

 

DOĞUNUN KALITI

biz üç güzel kardeştik ve ölüm,

ölüm en gencimizdi bizim

 

bize doğunun büyük şiiri kaldı

o bir nehir gibi ve kendimizin

nice ipek yollarına dökülüp

ve derin kollarına bir gonca

gül diye kapanıp ve tiftik,

safran ve kilim gibi onca

acılardan sonra, mağrur ve yitik

bir külliyeye benzer gurbetimizin

gide gide sonuna geldik

 

biz üç güzel kardeştik ve ölüm,

en gencimizdi bizim

 

bize doğunun büyük şiiri kaldı

 

sonra derviş defterimiz kapandı

gün kara koyun, gece oğlaktı

ve göçebe bir çeşme olan ikizim

şiiri bir oba gibi kaldırıp

dağ taş demeden, dizlerimizin

bir bir büküldüğü baharat yollarından

korkunç bir ağıt diye geçirip

bizi düzlüğe çıkardı

 

bize doğunun büyük şiiri kaldı

 

(Doğu Şiirleri, 1977)

 

 

 

 

 

DOĞUNUN ÖLÜMLERİ

ölüm bir aşirettir doğuda

 

ayışığı gülden hoyrat

gölleri güzelden talandır

ve asi, durak bilmez ağıtlarıyla

uçsuz bucaksız turnalarını

kat kat gurbete dürmüş evvelbaharla

sevdası göçer olandır

 

ve bu nasıl bir serencâmdır

sarılır umudu beye

hasreti bir meta gibi

ve alınandır

 

ve tuzdan, bozkırdan ninnilerini

bir çığlık gibi mengeneden mengeneye

sokup çürüten rüzgârdır

 

türküsü ki eşkıyaya geniş

ve bir kekliğe dardır

ovayı çelen bakışlı

ve bir fişekliğe dizilmiş

gibi omzu kuş nakışlı ağaçlarıyla

acıya pusu kurandır

 

ölüm bir aşirettir doğuda

 

(Doğu Şiirleri, 1977)

65 YILLIK ARKADAŞIM HASAN PULUR


65 YILLIK ARKADAŞIM HASAN PULUR

Cemal Süreya ‘her ölüm, erken ölümdür!' demişti;- bu pek doğru değil, gecikmiş ölümler vardır çünkü…
Hasan Pulur neredeyse bir yıldır sağlığını yitirmişti, son altı aydır da hekimler, kâh hastanede kâh evinde, onu umutsuzca yaşatmaya çalışıyorlardı… Uzun bir süredir çoklu organ yetmezliğine yenilmişti. Son gördüğümde, ki Moda'da Koço Restoran'da, Çarşamba günleri düzenlediğimiz yemekli sohbetlerden biriydi, hiç, ama hiç iyi değildi Hasan;- yürüyemiyor, sofraya yanaştırılan tekerlekli sandalye ile gidip gelebiliyordu, ayağa kalkamadan…
Sevgili eşi Meral'in ve sevgili oğlu Korkut'un ölümleri, Hasan'da büyük bir yürek çöküntüsüne yol açtı. Keyifsiz, bedbîn ve asabîydi. Sohbetlerini hatıralar üzerinden götürmeye çalışıyor, çoğu kez üzgün, acıyla susuyordu.
 
Tamı Tamına 65 Yıllık Arkadaşlık...
 
Hasan Pulur, benim tamı tamına 65 yıllık arkadaşımdır. 1950 yılında Kabataş Erkek Lisesi'nin 4-B sınıfında, yatılı öğrenciler olarak birlikteydik. Devlet Sanatçısı, Devlet Operası'nın en seçkin baritonu olacak olan Mete Uğur, ressam Ergin Atlıhan, daha sonra Çalışma Bakanı olacak olan Emin Kul [Emin Kaptan] bizim sınıftaydılar. Bir sonraki yıl, 5-F olmuştuk, Hikmet Sami Türk de bize katıldı.
Hasan, “Olaylar ve İnsanlar”ın Peşinde Bir Ömür başlıklı ‘Nehir Söyleşi'sini [İş Bankası Yayınları, İstanbul 2006] bana ‘Sevgili Hilmi Yavuz'a, yarım yüzyılı geçen dostluk ve arkadaşlık anılarıyla ve “Gloria”yı unutmadan' diye imzalayıp vermişti. “Gloria”, benim daha lise yıllarındayken yazdığım bir şiirdi;- o yıllarda Hasan'ın çok sevdiği bir şiir!
Liseyi bitirdikten sonra ikimiz de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kaydolduk. Hasan, o günleri şöyle anlatıyor: “Hilmi, üniversite yıllarında ayrı bir grubun içine girdi. İşte Onat Kutlar'ın, Erdal Öz'ün, Yağmur Atsız'ın olduğu Hukuk Fakültesi grubu. Ben erkenden çalışmaya başladığım için o gruplara katılamadım”. Ama Hasan, lisede çıkardığımız ‘Dönüm' dergisinde yayımlamaya başladığı şiirlere, gazeteciliğin ilk yıllarında da devam etti. Belleğim beni yanıltmıyorsa, Melih Cevdet Anday'ın yönettiği ‘Akşam' gazetesinin Sanat Sayfası'nda ve 1954'lerde polis muhabiri olarak çalışmaya başladığı ‘Vatan' gazetesinin Sanat Yaprağı'nda yayımlandı şiirleri. Sonradan şiiri bırakmasına en çok hayıflananlardan biriyim… Bunu çok defa söylemişimdir kendisine.
 
BABIÂLİ'DE BİR MAHALLEDE GİBİYDİK
Ben 1957'de ‘Vatan'da çalışırken Hasan ‘Yeni İstanbul'da polis muhabiriydi. ‘Akşam'a, ‘Havadis'e, oradan da ‘Milliyet'e transfer oldu. Çok sık görüşmesek bile, hemen hemen bütün gazetelerin bulunduğu Cağaloğlu'nda karşılaşmak sözkonusuydu elbet. O zamanlar henüz, çalışanlarının dışardaki dünyaya alabildiğine kapalı plaza gazeteciliği malûliyetine uğramadıkları zamanlardı. Cağaloğlu Meydanı, gazetecilerin sürekli rastlaşma mekânıydı. Tuhaftır: Çoğumuz, hangi gazeteden olursak olalım, Cağaloğlu'nda aynı berberde tıraş olurduk: Ya İsmail Karakullukçu'da, ya da CHP İl Merkezi'nin bulunduğu hanın altındaki Hasan Şentürk'te! Öğle yemeklerini kebabçı Muzaffer'in ‘Sofra'sında! Akşamları buluşulup gidilen mekânlarda da birlikteydik… Meydanın dışında kendiliğinden bir araya geldiğimiz mekânlar vardı. Babıâli'de, herkesin birbirini tanıdığı sıcak, sahih ve dost ilişkilerin kurulduğu insanca bir ortamda, bir mahallede gibiydik.
 
SANIK OLARAK I. ŞUBE'DE...
Hasan'la 1955'te o meş'um Dram Tiyatrosu olayında, Emniyet Siyasi Şube'de [Komünist masası] ikimizin de sanık sıfatıyla buluşmuşluğumuz vardır. Dram Tiyatrosu olayı'nı, ‘Ceviz Sandıktaki Anılar' adlı kitabımda uzun uzun anlatmıştım. Şu kadarını söyleyeyim: Bizden önceki edebiyatçılar kuşağını, onların Dram Tiyatrosu'nda düzenledikleri bir toplantıda protesto etmiştik. Basit bir ilkgençlik taşkınlığı sözkonusuydu! [Faşizm böyledir: Zizek'in dediği gibi, söz'ün yıkıcı gücünü aşırı ölçüde ciddiye alır!] Soluğu 1. Şube'de [Siyasi Şube], Hasan'ın ‘Nehir Söyleşi'sinde sık sık adını andığı komiser Adnan Kınay'ın huzurunda almıştık! [80'li yıllarda Adnan abi ile, Beyoğlu sahaflarında sık sık karşılaşacak, Hasan'ın da olduğu birlikteliklerde onunla dost olacaktık!]
Hasan, benim Kabataş Erkek Lisesi'ne bir ‘Ceviz Sandık'la gelmediğim iddiasındaydı. ‘Nehir Söyleşi'de, “Hilmi Yavuz Kabataş'a geldiği zaman teneke bir bavul vardı elinde, öyle ceviz meviz değildi.” diye yazmıştır. Belleğine güvenirim Hasan'ın!!!
Hasan'la yakın dostluğumuz, yaz aylarında Bodrum'daki birlikteliklerimizle daha da sıklaştı. Yazının başında sözünü ettiğim ‘Çarşamba Toplantıları'yla da sürdü. O günleri anlatmaya devam edeceğim.
KAYNAK: Hilmi Yavuz / 65 yıllık arkadaşım Hasan Pulur (zaman.com.tr, 1.12.2015).

BİR OZAN NEDİR?

Cahit Külebi’nin esmer yüzü, yağlanmış bir pehlivan sırtı gibi parlamıştı Hilmi Yavuz’un “Mevlânâ Hayder” şiirini okuduğunda. Okudukça okuyor, şiirin sesi bir yürek atışı oluyordu sanki. Öylesi­ne sessizleştiriyordu ortalığı şiir. Külebi’nin kendi deyimiyle, bostan­cının karpuzdan anladığı gibi, o da şiiri okuyup okuyup tartıyordu. Yıllar önce, Bakış Kuşu yayımlandığında, “Hilmi Yavuz’u kıskanı­yorum” demişti. Sanırım bir ozanın başka bir ozanın şiiri karşısında duyduğu en yüce duygu, kıskançlıktır. Anlamını genişletmiş, insancalaşmış, şiirleşmiş bir kıskançlık! Böyle demiş, Önemli bir ödülde de oyunu Hilmi Yavuz’a vermişti Külebi. Oy’u tek kalmıştı, ama en büyük ödülü gene de Hilmi Yavuz almıştı. Şiiri ta uzaktan, kokusun­dan (Şiir kokar mı? Kokar, insanda şiirin kokusunu alacak yürek ol­dukça...) anlayan Külebi’nin duyduğu bu kıskançlık bir ozandan bir ozana en büyük ödüldür.

  Hilmi Yavuz, şu dizeleriyle sessizleştiriyordu ortalığı: “ölüm, uysal bir mesnevî gibi / aktı gider, döne döne”, “güneş de batarken sararır”. Ama salt bu inceliklerle varlığını duyuruyor Hilmi Yavuz’un şiiri? Aslında Yavuz bir hesaplaşmanın içindedir Bedreddin Üzerine Şiirler’de. “Mevlânâ Hayder” şiirinde şu dizeleri de okuyoruz:

 

acılar kaldıysa dünden bugüne

elbet sorulacak bir hesap vardır

 

  Yeryüzünde yazarlığın soylu evrenine girmiş her ozan, her sa­natçı, her romancı, her öykücü., bu hesaplaşmayı yapmak istemiştir.

Aslında varoluşunun gerekçesi budur. On dördüncü yüzyıllarda bo­ğulmuş bir düşüncenin çağdaş ezgisini bir ozan söyleyecektir bir gün. Pir Sultan olup söyleyecektir, Nâzım olup söyleyecektir. Yazarın işi, üstü örtük gerçekleri bulup çıkarmaktır. Aradan yüzyıllar da geçse, bir hesap sonucudur o, çağıyla, insanıyla, dünyasıyla, ülkesiyle, her şeyiyle, yeryüzünü onun kalemi değerlendirebilir ancak. Paul Souday’nin deyimiyle, yazarın ürünü, “insanlığın bilinci”dir. Bu bilin­ci kuşaktan kuşağa, çağdan çağa geçiren de gene yazarın, ozanın ta kendisidir. O, bir bilinç ustasıdır. On dokuzuncu yüzyılın ünlü bir ozanının, “ozan kardeşimiz” Petöfi’nin şu dizelerini okuyarak, sanatçı­nın ne denli bir bilinç ustası olduğunu görelim:

 

Hemen tellerini zımbırdatmasın

Herkes hoppaca bundan böyle

Büyük bir görev yüklenmekte artık

Eline bir lir alan kimse.

Kişisel acı ve sevinçlerinden

Başka bir şey dile getirmiyorsan

Hiç bir anlamın yok demektir dünya için

Bu kutsal çalgıyı bırak o zaman

 

Halk türkülerinden destanlara dek tüm halk birikimlerini çağdaş boyutlara erdiren Petöfi’nin bu dizeleri bir yazar sorumluluğunun ne olduğunu da çok iyi gösteriyor. Bu bilinçli sorumluluk nasıl bir gö­rev yüklüyor ozana? Tahsin Saraç’ın diliyle yüreğimize, ülkemize, dostluğumuza, şiirimize akan Petöfi, yazarın bu çağdan çağa büyü­yen görevini de şöyle türkülüyor:

 

İleri hep birden ozanlar, ileri

Halkla birlik ateşi ve suyu aşın

Lanet olsun artık düşürenlere

Elinden bayrağını halkın.

Lanet tembellik ya da korkudan

Dökülüp yolda kalanlara

Halk terlerken, savaşırken, acı çekerken

Gölgede yan gelip yatanlara.

 

Yazarın, ozanın yalnızca görevini değil, yerini de belirtiyor bu dizeler. Onun ezen’e karşı ezilmişin yanında olduğunun, olması ge­rektiğinin bilincini de veriyor Petöfi.

Görülüyor ki, bütün sorun, ozan olmaktadır. Öyleyse, bir ozan nedir? Baskıcıların bir kahraman (!) kesildiği, şiir adına abuk sabuk sözlerin edildiği, yazar sorumluluğunun çıkar ilişkileriyle yozlaştırıldığı dönemlerde bu sorunun yanıtı daha da somutluk kazanır. Çağdaş bir yazar olmanın yanında özellikle çağdaş bir okur da olan Sadun Tanju şu soruları soruyor bu önemli soru’yu yanıtlamak için:

 “Bir ozan nedir ki, yaşamın dili, duygusu ve aklı olmaktan baş­ka? Bir ozan nedir ki, halk ve dünya kültürünün peteğinde özgür ya­şamın balını yapan bir arı olmaktan başka? Bir ozan nedir ki, halk bi­lincini ve duygusunu çağdaş dertlerin örsünde döverek bilinçlendi­ren o işçiden başka? ...Bir ozan, halkının yaşadığı çağın gözü, yüre­ği, aklı, kulağı, dili olmadı mı, dizeleri kimin için söylüyor? Onun için ozanlar hep sevilmiş ve sayılmışlardır devirlerce ve halklarca. Bilinir ki, ozanlar mutluluğun sevincini söylemeye hazırdırlar; acı ise şiir­ler, mutluluğun özlemi halkın yüreğini yaktığındandır” (Daha Güzel Bir Dünya, s. 152).

Her gün milyonlarca sayfa dolduruyor basım makineleri, şiir di­ye, roman diye, eleştiri diye... Kaç sayfası yukarda nitelikleri sayılan soylu ozanların ürünüdür? Belki de büyük büyük makineler, “halkla birlik ateşi ve suyu aşan” ozanları susturmak için döndürürler çark­larını. Ama şiir her çağda yeniden dirilir. Şeyh Bedreddinler kendi dil­leriyle söylerler çağlarında. Gün gelir ki onunla dillenir ozanlar. Her ozan, kendi çapında yenmiş bir hakkın gerçeğini söyler. Onun için yap­tığı önemlidir. Örneğin Hilmi yavuz, şiirini oluştururken gerçeği ara­mak, bilinçlendirme görevini yerine getirmek için o dönemin insanı­nı, ezgisini, olayını araştırıyor. Nice çağlardan aramıza geliveriyorlar. Bedreddin’ler, Börklüce Mustafa’lar, Torlak Kemal’ler, Sarı Anastas’lar, Koç Salih’ler, Musa Çelebi’ler, Birinci Mehmed’ler, Beyazıd Paşa’lar, Mevlânâ Hayder’ler... Onların dönemine, esprisine, dilsel be­ğenisine inerek oluşturuyor şiirini Hilmi Yavuz. (…)

                                                                  (Ozanlar, Yazarlar, Kitaplar, 1998)

Yazar: ADNAN BİNYAZAR

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör