Sabri Galip Nakipler

Eğitimci, Gazeteci, Şair

Doğum
27 Kasım, 1940
Eğitim
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi
Burç

Şair, eğitimci, gazeteci. 27 Kasım 1940, Adıyaman doğumlu. İlk ve ortaöğrenimini Darende, Kiğı ve Adıyaman’da tamamladı. Ankara Üniversitesi DTCF mezunudur. Babasının çıkardığı Demokrat Adıyaman’da gazeteciliğe başladı. Öğrencilik yıllarında Ulus gazetesinde çalıştı. Zafer ve Yeni Ortam gazetelerinde düzeltmenlik, muhabirlik ve gece sekreterliği yaptı. 1959 yılından itibaren İstanbul’daki çeşitli liselerde, uzun yıllar Şişli Lisesinde edebiyat öğretmeni olarak çalışarak emekliye ayrıldı. Emekli olduktan sonra da özel öğretim kurumlarında mesleğini devam ettirdi. Eşi Bahriye Nakipler’i (Atakuman) 1992 yılında kaybetti, sonra da evlenmedi. Onur (1975) ve Egemen (1978) adlarında iki oğul babasıdır. Hayatını ve çalışmalarını Beşiktaş’ta sürdürmektedir.

Sabri Galip, şair olarak ilk kez, Dünyam adlı kitabında yer alan Anama Mektup adlı şiiriyle tanındı. 1962 yılında Adam 3 adlı şiirinde hükümetin manevi şahsına hakaret ettiği gerekçesiyle yargılandı, beraat etti. Şiirleri, Kubbealtı, Berfin Bahar dergisinde yayımlandı. Aruz, hece ve serbest ölçüyü başarıyla kullandığı usta işi lirik şiirlerinde ön plana çıkan zengin imgelerin yanı sıra biçim titizliğiyle de dikkat çekti. 

“Nakipler’in şiirlerinde, şiir geleneğimizi tüm görkemiyle ve kendine özgü biçimiyle görürüz.” (H. Hüseyin Yalvaç)

ESERLERİ (Şiir):

Dünyam (1994), Sağanak Altında (1996), Sırılsıklam Yapayalnız Çırılçıplak (2000), Hasret Kapımda Gardiyan (2005), Çayı Koy Geliyorum (2014).

KAYNAKÇA: Hüseyin Erkan / Gerçek Daima Yalandır (Kitap Katalogu, Ekim 1996, sayı: 86), Yusuf Özbay / Sabri Galip Nakipler’in “Dünya”sı (Katılım gazetesi, Adıyaman, 1996), Sadettin Kaplan / Sırılsıklam, Yapayalnız, Çırılçıplak (Size dergisi, Eylül 2001, sayı: 335), Muhsin Durucan / Çarpıcı Duygu Demeti (Önder gazetesi, Keşan, 1.2.2002), Sırılsıklam, Yapayalnız, Çırılçıplak (Bizim Gazete, 6.3.2002, sayı: 2097), İhsan Işık / Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2. bas., 2009).

 

AYRICALIK

Yanağın misk, dudağın gül deseni,

Kokun sinmiş ayva narın üstüne.

Koklarım hep yaprakta gülde seni,

Hasretimi tül tül sarın üstüne.

 

Seni her sevenle beni bir tutma,

Herkesi unut da beni unutma.

Gökyüzünde ipi kopmuş uçurtma

Gibi salma bulutların üstüne.

 

Sevmiyorsan beni artık ne derim,

Alır da başımı burdan giderim,

Ama sevdiğime yemin ederim,

Şerefin üstüne arın üstüne.

 

GÜLÜM

 

Gülüm şöyle gülüm böyle demektir yâre mûtâdım

Seni her kim sever cânım ki cânâna hitâbımsin.

 

                                                                  Nedim

 

Geçersin kapımdan selam vermezsin;

Bu kibir, bu gurur nedir be gülüm?

Gönlünden rica et al da bir izin

Bir "Günaydın!", bir "Nasılsın?" de gülüm.

 

Arardın sorardın beni eskiden,

Şimdi kaçıyorsun nerede görsen.

İnsan nasıl olur böyle değişken

Sözlerin hallerin bilmece gülüm.

 

"Gelirim!" demiştin geç gece hani,

Hiç gece, hiç gece beklettin beni.

Aradım çok gece, çok gece seni,

Ağladım kaç gece kaç gece gülüm.

 

"Hayır"ında zerresi yok erdemin,

"Evet" dediğin şey kaypak bir zemin.

Sakızdır ağzında yalanla yemin,

Saniyen dakikan düzmece gülüm.

 

Baksan da bu güne dününden farklı

Yaşam gergefinde bin anı saklı,

Çektirdiklerine diyemez haklı

Hiç bir mantık, hiç bir düşünce gülüm.

 

Senin için çarpar, bilmez öfke naz,

Tek derdi aşkındır, o da onulmaz.

Tarlada yetişmez, manavda olmaz,

Kesmece bu yürek kesmece gülüm.

 

Gözyaşını gül, başım dumanlı gene,

Ruhum nakış nakış işli fermene.

Sevmeyi ibadet gibi bilene

Reva mı bu kadar işkence gülüm...

 

ÇAYI KOY GELİYORUM

Özledim gel!

Çok özledim…

Sitemlerinin karanlığını,

Bakışlarının aydınlığını özledim.

Evimi naz bahçesine,

Gönlümü haz bohçasına çeviren gülümsemeni;

Okul çıkışı her Beşiktaş’a indiğinde,

Bazen de

Her okul çıkışı Beşiktaş’a indiğinde

Yakın bir noktadan açıp telefonu

“ÇAYI  KOY  GELİYORUM !”  demeni özledim.

“ÇAYI  KOY  GELİYORUM !”  demeni…

 

Kulaklarımda ömür boyu çınlayacak olan

Muhteşem o üç gül damlası çılgın kelime :

ÇAYI  KOY  GELİYORUM !..

Yankılandıkça derinden derine

Bir yandan su serpiyor yüreğime,

Bir yandan da

Yüreksiz yüreğimi yüreklendiriyor,

Ve

         yer yer  yeni yaralar açıp

                yeşil yapraklar koparıyor

                        yağmursuz yangınlar içinde

          yağmalamak için gönül yurdumu;

          yelkovanla akrebin

          üst üste geldiği o saatlerde hep

                                        her nedense.

 

Ayrı dağlardan ayrı kaynaklardan çıkan

Dereler, çaylar, nehirler

Gelip gelip sana boşalıyor,

Sana karışıyor gelip gelip

Senin okyanusuna…

 

Aşk, hüzün, hasret,

Ay, bulut, asuman, kehkeşan

Ankara, Antalya, Kırıkkale, Adıyaman,

Çekmeköy, Mecidiyeköy, Gültepe, Şirintepe,

Plaj, kum, deniz, yosun, RİVA…

Sarışın bir bedene

Bembeyaz köpüklerle sarılan mavi RİVA!

Zannım o ki hiç ömr ü hayatında

        bu denli mutlu olmadı hercai RİVA…

 

Yeni biçimlere sokuyorum RİVA’yı

       provasız, mezrosuz yeni kalıplara.

Anagram serpintilerin

       gölgeleri düşüyor hep  önüme: 

Vare, reva,vera, vira…

Anlatılmaz anlatılamaz ne kalem ne dille RİVA.

İlle RİVA,  ille RİVA…

Mazeret dinlemeyen huysuz şımarık çocuklar vardır ya hani,

Yolda her gördüğünü sürekli ister yakınından

Hiddet ile, ısrar ile, şiddet ile hem de

İşte aynen dilimde öyle RİVA…

 

Sözsüz ve sessiz bir macera!

Sözcükler dolusu özlem,

Sözlüklere sığmayan bir dünya!

Engin ve uçsuz bucaksız bir mavera!

“Arivederçi Roma”  bitti, silindi hatıralardan

Şimdi  “Arivederçi RİVA !..”

 

Her kavram, her eylem, her nesneyle,

Her metafor,  her özne,  her simgeyle…

Ne çok kelimeyle seni özledim.

Yok…  Yok…

Ve tek kelimeyle seni özledim.

 

Hayatımın her mutlu sayfasında

      senin ıstampanla mürekkepli mührünün damgası var.

O sayfalar

      fotograf halinde

           kare kare

                 belleğimde.

Çekmiş çekmiş saklamışım

Solmasın, yıpranmasın, kaybolmasın diye.

İşte hep o anları yaşıyorum

Gelecekte de  aynen

         yaşamak ümidiyle.

Hadi gel!

Özledim, çok özledim!

Bekletme!

Beklemek, ertelemek demektir yaşamı, biliyorsun.

 

Demlikteki çay karardı,

Bitiyor çaydanlıktaki su da yavaş yavaş!..

 

FARKLILIK

Tanrı,

        güzelliği somutlaştırmak için yaratmış kadınları.

Onun için her kadın güzeldir.

Sen de güzelsin.

Senden daha güzel olanlar da var mı?

Var.

Elbette var.

Muhakkak var.

Mutlaka var.

Peki ama sen neden başkasın diğerlerinden,

                                  ya da  diğerleri başka senden?

Seni, onlardan ayıran, bunca kadın arasında farklı kılan

O ince,

O yumuşak,

O esnek çizgi nedir?

                 Nereden kopar gelir

                 O ürperti,

                 O esinti,

                 O rüzgar?

Yanağını  bir anda gelincik bahçesine çeviren

O saydam ve titrek gülümseme, o süt köpüğü alım,

Neden başka yüzlerde

Kupkuru ÇİĞ bir sırıtma sıtmasıdır da

Sende gönül sızlatan

Dudak ısırtan

Yürek hoplatan

Dupduru bir ÇİY damlasıdır?

Şunu iyi bil ki

Ve de hiç unutma ki

Tüm öksüz çocukların bayram sevincini

                    bir günlüğüne ödünç almaktır

                                     dokunmak tenine,

                                     tutmak ellerini,

                                     sarılmak belinden.

 

Sen benzemiyorsun  başkasına,

Başka şey benzemeye çalışıyor sana,

                      hem de can atarcasına…

Baksana;

          şeker,

              başa çıkamadığı için dilinle tek başına

              başka adlarla başka kılıklara giriyor tatlıcı tezgahlarında.

Ya baklava oluyor unla kaynaşarak,

Ya dondurma oluyor sütle oynaşarak.

Şelaleler çok hızlı; bir şeyler diyorsa da

    inan ki gürültüden pek net anlaşılmıyor,

            ama konuya dahil.

Geçen günse; menekşe, en yakın dostu gülle

‘Naz kursu’ na  yazılmış;

Zorlamasız, baskısız; hem de bile isteye.

Okul çıkışı seni birden bire görünce,

                                 vazgeçmiş ikisi de.

Dost düşman bir tarafa,

Çeken çekemeyen var,

Az buz değil bir sürü,

İstemedığin kadar.

Yalvarıyorum sana

N’olur Tanrı aşkına

           -çatlayıp kırılmasın, taşlara dikkatli bas-

Sokakta doğru yürü.

Olur mu?

Söz mü?

Tamam mı?

 

Güvercinle kumru da boş durmuyor bu sıra:

Rüzgarlarca onanmış,

Bulutlarca mühürlü ve de ıslak imzalı bir belge peşindeler;

İsteyen varmış gibi.

Taylarsa başka alem.

Hepsi de iddialı.

Niye seninkiyle aynı değil diye burun kanatları

Habire koşup duruyorlar bir vadiden bir vadiye;

Terlemiş gövde, dağılmış yelelerle.

Ve   

Doğanın sessizliğini yırtan kişnemeler velvelelerle…

 

Al sana!

    kıskançlıkların, endişelerin, tereddütlerin

ve de isyanların bir çekimlik ışıltılı karnavalı.

 

“Yalan! İnanmam!” diyorsan eğer tüm söylenenlere ve  söylediklerime,

           -saçlarını şöyle şuh bir gerinmeyle atıp da geriye-

Vallahi de  billahi de  tallahi de

                                   ÇAĞ sendromudur bu.

 

Hani, az zamanda çok kazanmak,

             borçtan ve yoksulluktan bir an önce kurtulmak hırsı ve umuduyla

                             kamyonuna taşıyabileceğinden fazlasını yükleyen,

                                     onun için de  her rampa gördüğünde

                                       kafese konmuş kuş gibi tedirgin

                                               eli yüreğinde yüreği ağzında

                                                    kilometrelerle nişanlı

                                     uzun yol şoförleri vardır ya sevdiğim !

İşte onların,

         geceye gündüze bakmadan

               geceyi gündüze katarak

                     gece gündüz

                 direksiyon sallamaktan yorulmuş bedenlerini dinlendirmek için

                            bir ÇAY kenarında verdikleri  “ÇAY molası”  hükmündedir;

                                                       pencerenin beyaz tülü ardında titreyen,

                                                       bir yitip bir beliren

                                                       ince vücut hatlarının şifresini çözmek;

                             karşı kaldırımın kibrit kutusu kadar küçük

                             karanlık kuytu  köşesinde;

                             kılını kıpırdatmadan

                             korkularla kucak kucağa, kulağı kirişte,

                             kurt kapanındaymışcasına kıvranırken…

 

Kalbimde kızgın ve kırgın kıvılcımlar…

Kızıl kadife mi, koyu kestane mi kestiremediğim karmaşık karaltılar…

        kafamda, kontak kuramadığım kesik kesik konuşma kurguları,

    katar katar kuşku kompartımanları;

            -koz korunda kavrulmuş,

            köz  külünde  karılmış

            kuru kahve kokusu kıvamında-

   kışkırtıcı kompliman kombinezonları…

 

Anlat, açıkla, yinele:

Hem de

      birer birer,

            tane tane;

                  iyice sindire sindire.

Bir söz kuyumcusu ustalığıyla;

                  her harfin üstüne basa basa,

                  her sözcüğün üstünde dura dura,

                  her tümcenin altını çize çize anlat.

Anlat ki sır bulutları kalka, halka halka,

Hiçbir şey gizli kapaklı kalmaya.

Elden düşüşü gibi yere bir kadehin,

Kırıla, parçalana, dağıla,

Tuzla buz olup saçıla ortalığa…

Anlat bana nasıl, niçin...

Hasretin, özlemin,

Neden mavi denizlerin

       semavi serinliğini taşır bütün gün;

                              sereni mavi, dümeni mavi, mavi halatlı gemilerle

                                               umutsuz umutların limanına?

Ve neden  “ÇIĞ öncesi sessizlik”i  saklar daima

              karanfil kokan göğsünün o uçsuz bucaksız beyazlığı?

 

O, imrendiği için

İçeriye  girmeye çalışan gül kokusu;

O, iğrendiği için

Dışarıya çıkmaya çalışan ter kokusu

Neden başka kadınlarda iç daraltır, iç karartır, iç bunaltır da

Sende iç eritir, iç gıcıklar, iç açar?

Nasıl bir şeydir acaba

Bu buhur ah,

      bu sihir ah,

           bu şiir ah,

               bu bela?

 

Bana. sakın dönüp dönüp de

“Abartıyorsun!”  deme!

Söyle açıkça söyle!

Gerçeği gizlemeden, tevazu göstermeden, çekinmeden!

Rica ediyorum,

Lütfen…

 

                                                                                 10.10.2008

             

 

SESSİZ KONUŞMA

Ey konuşulmaz,

     ulaşılmaz ,

     anlaşılmaz olan erk !

Ey en büyük elektrik,

     en büyük yıldırım,

     en büyük şimşek !

Yalnız sana inanıyorum,

Sana  sığınıyorum

Sana güveniyorum

             her soluk alışımda,

             her soluk verişimde.

Yarattığın en büyük bile

        tüm ölçüsü ve rengiyle

               en küçük kalır

                    büyüklüğünün  yanında :

Evren de  

     zerre de

           atom da…

 

İyilerin, doğrularınla karıştır,

Kötülerin eğrilerinle barıştır

Güzellerinle karşılaştır

Güzelliklerinle kucaklaştır beni.

Baharları iyi yaşat,

Nasıl olsa sonu kıştır.

 

Paha biçilmez hazinene bereketine.

Sağlıklı günler bağışla,

Mutlu günler…

Gönlümce dilediğimce ver

Kucak kucak,

Sicim sicim,

Kelep kelep.

Yakınlarımla sevdiklerimle beraber;

                           sabahlarının,

                           akşamlarının,

                           gecelerinin yüzü suyu hürmetine.

Hep yürekten yalvardım,

                  içtendir

                         ne dedimse,

Verirsen sen verirsin, vermeyeceksen kimse.

 

Ver ki

Izdıraplarım dine,  yaralarım sağala.

Senden istemeyip de kimden isteyeceğim,

Rahim olan da sensin

Çünkü  kerim olan da.

 

Biliyorum, sözün hitabın yoktur,

Biliyorum, yazın kitabın yoktur.

Kim diyorsa eşin benzerin var.

                                    Yalan !

Kim diyorsa zamanın mekanın var.

                                    Yalan !

Elçin vekilin yoktur.

                                   Doğru !

Çoğulun tekilin yoktur.

                                   Doğru !

 

Adını kullanıp saltanat kuranlar kum gibi:

İğrenç.

Onlardan etme!

Dergahlara, tekkelere çeken güçler vakum gibi:

Renç.

Bunlardan etme!

Seninle konuştuğunu söyleyip kandırmaya çalışıyorlar beni

Ne boş bir emektir bu.

Seninle buluştuğunu söyleyip inandırmaya çalışıyorlar beni

İnanmam,

İnanırsam, seni inkar etmek demektir bu.

Çünkü din, mezhep, tarikat yoktur,

Senin dışındaki her şey hayal, gölge, yalan.

Senden başka hakikat yoktur.

 

Ey ! Rakipsiz ortaksız olan,

Karşılıksız  veren alan.

Mutlu eden,  mutsuz eden.

Hem çoksun hem de birsin,

Ne cansın ne de beden…

 

Her şeye yalnız senin gücün yeter,

Senin yalnız her şeye gücün yeter.

Yalnız senin her şeye gücün yeter,

Senin her şeye yalnız gücün yeter.

Sen bilirsin sen!..

 

                                           19.4.2008

 

 

 

 

 

 

 

 

SU VE SEN Ya da SEN VE SU

                  Suyun ahlakı temizdir, ateşe bir tek o karşı koyabilir.

                                                                            Bachelard

                                                                    (Ateşin Psikanalizi)

 

Hiç dikkatinin mıknatısı topladı mı

Şu merak tozlarını şimdiye dek?    

Tas tas dökünüp yıkandığında

Ya da içtiğinde bardak bardak

Mutluluk duyguları sardı mı hiç

                              benliğini tomur tomur?

Öğrencilerine anlatırken,

              analizini ve sentezini yaparken

                     Fen Bilgisi derslerinde

          kendinle de bağlantılar  kurduğun oluyor mu,

                                                                      oldu mu,

                                                                      olmuş mudur?

 

Her nedense çok düşündürmüştür beni,

Çok ilgimi çekmiştir;

Özellikle de tanıdıktan sonra seni.

 

Ne zaman gözlerine baksam

Ve ne zaman dokunsam ellerine

Hep soru damlacıkları düşer

Beyin tarhımdaki fidelerimin üzerine…

 

Su,

Niye gökyüzünde başka,

Yeryüzünde başkadır acaba?

Niye değiştikçe

Yeni yeni adlar kazanır?

Çiy olur, dolu olur,

Kar olur, buhar olur?

Seylab olur gönlüm gibi,

Girdab olur gönlün gibi.

Aslına baktığında

Halbuki hepsi sudur…

 

Niye her kalıba rahatlıkla girer

Ve boşaldığı her kabı doldurur su?

Bir karakter zayıflığı mıdır,

Yoksa

“Bir şey” in

“Çok şey”  de olabileceğini gösteren

                         donanım zenginliği midir bu?

 

Şelaleler halinde dökülürken ovalara

Köpük köpük beyazdır da

Niye denizde masmavi,

Kıyıda gıpgridir?

Daha berilerde kurşuni, barudi, verka?

Ayrıca

Kuyuda şor,

Gölde tuzludur?

Tatsızı da olur acısı da.  

Ya o dağlarda çıkan buz parçası kaynaklara,

Bal gibi, şerbet gibi tatlı,

Anne sütü gibi ılık olanlara ne demeli?

Ve yine ne demeli,

Küremizdeki  suyla

Vücudumuzdakinin

                         oran benzerliğine?

 

Dikkat ettiysen eğer

Dünyada her ne varsa

               ondan insanda da var;

Sıvısından maddesine kadar.

Su damarlarının yer değiştirmesinden midir nedir

Bu yer yuvarlağı da arada bir hiddetlenir,

                                                            insan gibi.

İkisinin de içini kırılgan fay hatları kaplar.

 

Bir gün çöle dönerse yer yüzü

Ve susuz kalırsa tüm canlılar

Ne yapar şu insanoğlu?

En can alıcı sorulardan biri işte bu!..

Onun için bilim adamları endişeli.

Bu endişeden dolayı

“Su varsa hayat da vardır!” ilkesiyle

Su arıyor yıldızlarda harıl harıl,

                                             deli deli.

Tıpkı benim;

“Sen hayatsın!”  diyerek

                           dünyada,

                          İstanbul’da,

              Beşiktaş’ta  Ihlamur’da

                                   bıkmadan usanmadan               

                                   aradığım gibi seni!..

 

Zihnim,

Bir Pandora kutusu.

Bu kutudan

          saçılan

     bir başka  soru da şu:

Su,

Niye her ateşi söndürür de

Sadece ve sadece

                yüreklerdekini

   ve özellikle yüreklerde kini söndüremez?

Neden?

Gücü mü yetmez, gerek mi görmez?

Çünkü istediğin kadar yıkan,

      istediğin kadar gir denize;

Yanarsın yine de

Yanarsın,

         kar etmez!..

 

Bak ki şu talihsizliğe:

O da kirlenir çoğu zaman kirli insanların sayesinde,

        kendi kirlendiğinde ise,

        kendi kendisini temizleyemez

        her türlü pisliği temizlediği halde.

Bu kadar ayrı rengi, kokusu

Bu kadar ayrı tadı var da

Peki niye

Renksiz ve kokusuz diye

                 tanımlanır kitaplarda?

Hala

    çözebilmiş değilim!

Muamma!

 

Güzelliğine ve duruluğuna bakıp da

Sana

Niye  “Su gibi kız!”  diyorlar?

Bunu çözdüm ama…

 

                                                                    14.12.2004

                                                                    31.03.2006

DUYARSIZLIK

Vefanın çeşmesi kurumuş sende,

Vefasızlık dersen oluk oluğa.

 

Benimle konuşman bir dakikacık,

Ellere gelince soluk soluğa.

 

Öyle gür çıktı ki ektiğin ahlar

Hiç gerek kalmadı bele pulluğa.

 

Bir ipek halıydım bedestenlerde,

Benzettin bir eski püskü  yolluğa.

 

Bundan dolayı mı yakıştık dersin

Sen efendiliğe ben de kulluğa?

 

Hızır yetişmezmiş darda kalmazsan,

Hızır ol, gel yetiş, çıkar bolluğa.

 

Saatler son hızla akıp gidiyor,

Şurada ne kaldı onbir buçuğa

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör