Sabahattin Ali

Yazar, Şair

Doğum
25 Şubat, 1907
Ölüm
02 Nisan, 1948
Eğitim
İstanbul İlköğretmen Okulu
Burç

Şair ve yazar (D. 25 Şubat 1907, Eğridere / Gümülcine / Edirne - Ö. 2 Nisan 1948, Kırklareli). Müzik eleştirmeni ve yazar Filiz Ali Laslo kızıdır. Babası piyade binbaşısı Selahattin Ali Bey’in görev yerlerinin sık sık değişmesi nedeniyle, ilköğrenimini İstanbul, Çanakkale ve Edremit’in çeşitli okullarında okuyarak Edremit İlkokulu (1921)’da tamamladı. Edremit’e göçtüklerinde bu bölge Yunan işgalinde olduğu için emekli olan babası aylığını alamamış ve aile çok zor günler geçirmişti. Sabahattin Ali, İstanbul İlköğretmen Okulu (1927)’nu bitirdi. Kısa bir süre Yozgat’ta ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra gönderildiği Almanya’da iki yıl (1928-30) kaldı. Dönüşünde Aydın ile Konya ortaokullarında Almanca öğretmenliği (1930-32) yaptı.

Siyasî görüşleri ve yazdığı hicivler nedeniyle Aydın’da üç ay, Konya’da bir yıl hüküm giydi. Konya ve Sinop cezaevlerinde yattı. Cumhuriyet’in 10. yıldönümünde çıkarılan af yasıyla serbest kaldı (1933). Millî Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü’nde memur, Ankara Devlet Konservatuarı’nda çevirmen ve dramaturg olarak çalıştı. İçimizdeki Şeytan” adlı romanında ırkçı ve Turancıları eleştirmesi, o kesimin sert tepkiler göstermesine yol açtı. Nihal Atsız’ın hakkında yazdığı hakaret dolu bir yazıya karşılık dava açmış, ama dava sırasında çok sıkıntı çekmişti. 1944 yılında dâvâyı kazanmasına karşın tepkilerden kurtulamamış, olaylı duruşmalar sonunda da Milli Eğitim Bakanlığı’nca görevinden alınmıştı. İstanbul’a giderek gazetecilik yapmaya başladı (1945). Ancak fıkralar yazdığı “La Turquie” ve “Yeni Dünya” gazeteleri, “Tan gazetesi olayları” sırasında tahrip edilince işsiz kaldı. Bunun üzerine Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin’le birlikte “Marko Paşa” adlı mizah dergisini (1946) çıkarmaya başladılar.

Marko Paşa” kapatılınca “Malum Paşa”, o kapatılınca “Merhum Paşa”, o da kapatılınca “Öküz Paşa” gibi siyasal mizah dergilerini çıkarmayı sürdürdüler (1946-47). Ancak, bu dergiler tek parti iktidarının baskılarıyla karşılaşmış, adlarındaki “Paşa” ifadesiyle Milli Şef Cumhurbaşkanı İsmet Paşa ile alay edildiği savıyla üst üste kapatılmış, yazılar ve yazarları hakkında kovuşturmalar açılmıştır. Sabahattin Ali dergilerde çıkan yazılarından dolayı üç ay hapis yatmış, dolayısıyla karşılaştığı baskılardan bunalmıştı. “Ali Baba” dergisinde yayımladığı “Ne Zor Şeymiş” başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmaktadır: “Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?Hapisten çıktıktan sonra 2 Nisan 1948 tarihinde Kırklareli’nin Bulgaristan sınırında ölü olarak bulundu. Nerede toprağa verildiği bilinmemektedir.

Sabahattin Ali yazı yaşamına şiirle başlamış, hece ölçüsüyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu ilk ürünlerini Balıkesir’de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay’ın yönettiği “Çağlayan” (1926), ilk öyküsünü “Resimli Ay (Bir Orman Hikâyesi, 30 Eylül 1930) dergilerinde yayımlanmıştı. Daha sonra “Servet-i Fünun”, “Güneş”, “Hayat”, “Meşale” gibi dergilerde yazdı (1926-28). Toplumsal eğilimli bu ilk öyküyü Nâzım Hikmet şu sözlerle okurlara sunmuştur: “Bu yazı bizde örneğine az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazakâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlâk, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz”.

Sabahattin Ali, 1933’ten sonra, özellikle “Varlık” dergisinde yayımladığı “Kanal”, “Kırlangıçlar”, “Arap Hayri”, “Pazarcı, “Kağnı (1934- 36) gibi öyküleriyle dikkat çekti. Çünkü Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırmıştı. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirmiş, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştiriyordu. 1937’de yayınlanan “Kuyucaklı Yusuf” adlı romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir. Yazarımız ayrıca Türkçeyi çok temiz ve akıcı olarak kullanmakta ustaydı.

Sabahattin Ali’nin halk şiirinden esinlenerek yazılmış şiirlerini içeren “Dağlar ve Rüzgâr” (1934) adlı kitabı edebiyat çevrelerinde ilgi uyandırmış, örneğin Yaşar Nabi Nayır, “Hakimiyeti Milliye” gazetesinde şu övücü satırları yazmıştır bu kitap için: “Bu kitabın mümeyyiz vasfı halk edebiyatı tarzında bir deneme teşkil etmesidir. Sabahattin Ali’nin tecrübesi muvaffak neticeler vermiş. Ve bize, şiirleri doğrudan doğruya bir halk şairi elinden çıkmamış olduklarını hissettirmekle beraber, o tanıdığımız ve sevdiğimiz samimi edayı tattırabiliyor. Komplike imajlardan kaçınılmış olması, bu şiirlere büyük bir sadelik vermiş.” Ancak, Sabahattin Ali, bu kitabından sonra şiirle pek ilgilenmemiş, sadece öykü ve roman yazmıştır. “Leylim Ley”, “Aldırma Gönül” gibi halk dilinden yararlanarak yazdığı şiirler sonraki yıllarda bestelenerek herkes tarafından bilinir duruma geldi... Sabahattin Ali “Varlık” dergisinde “Esirler” adlı üç perdelik bir oyun da yayımlamış (1936), ancak bu türü de bir daha denememiştir.

Daha çok konularını köy ve kasaba hayatlarından alan toplumsal gerçekçi öykü ve romanlarıyla tanınan Sabahattin Ali’nin, çağdaş Türk edebiyatında gerçekçiliğin en başarılı örneklerini verdiği söylendi (A. Ömer Türkeş) ve “Kuyucaklı Yusuf adlı romanı Türk romanının en başarılı örnekleri arasında gösterildi (Atilla Özkırımlı). Şiir, öykü ve romanlarından başka gazete yazıları yazdı, çeviriler yaptı. 1980 yılından başlayarak adına Sabahattin Ali Hikâye Yarışması düzenlendi. Eserlerinin, “Bütün Eserleri” dizisi olarak değişik yayınevleri tarafından yeni basımları yapıldı. 

“Sabahatin Ali’nin öykülerinde ölüm ağırlıklı bir yer kaplamakta ve hem kurtuluş hem direniş imgesi olarak belirmektedir. Sadece bireysel / kişisel sorunların değil, en yetkin örneklerine Yaşar Kemal’in yapıtlarında raslandığı gibi, toplumsal sorunların da çözümlendiği bir eylem biçimi olmaktadır ölüm.

“Daha ilk kitabı Değirmen’de yer alan ‘Kurtarılamayan Şaheser’ adlı fantastik denebilecek öyküsünde görülen ölüm izleği, giderek ‘Candarma Bekir’, ‘Gramafon Avrat’ gibi daha toplumsal dekora sahip öykülerinde de görülmektedir. Örneğin ‘Candarma Bekir’de Çallı Halil Efe, kendisine eziyet eden jandarmayı öldürerek bir anlamda insanlık onurunu kurtarmaktadır. Ancak, cinayet de her zaman çifte bir olumsuzlama bulunmaktadır: Bir başka varlığın yok edilmesi, sonra da benliğin birini öldürmek suretiyle zedelenmesi. Öldürmenin bir ur gibi içte taşınması.” (Ahmet Oktay)

“Onun öyküdeki asıl başarısı, sıra dışı olaylar anlatmasına karşın, çizdiği / yarattığı atmosfer nedeniyle insanda bir inanırlık ve gerçeklik duygusu uyandırabilmesidir. Tipleme ve atmosfer yaratmada oldukça başarılı olan Ali, insan psikolojisinin gizlerini ustalıkla açığa çıkarır. Dile getirmekten bile çekinilen insanlık hâlleri onda incitici, yaralayıcı, çarpıcı gerçekliğe dönüşür.” (Necip Tosun)

ESERLERİ:

Öykü: Bir Orman Hikâyesi (1930), Değirmen (1935), Kağnı (1936), Hanende Melek (1937), Ses (1937), Kağnı - Ses (İki kitap birlikte, 1943), Yeni Dünya (1943), Sırça Köşk (1947), Kamyon (seçme öyküler),

Roman: Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940), Kürk Mantolu Madonna (1942).

Yazılar: Markopaşa Yazıları ve Ötekiler (1998), Çakıcı’nın İlk Kurşunu (2002), Mahkemelerde (2004), Hep Genç Kalacağım (2008).

Oyun: Zanaatkarlar (1936).

Çeviri: Tarihte Garip Vakalar (Max Memmerich, 1941), Antigone (Sofokles, (1942), Minna Von Barnhelm (Lessing, 1943), Üç Romantik Hikâye (H. Von Kleist - A.V. Chamisso - E.T.A. Hoffmann, 1944), Fontamara (Ignazio Silone, 1944), Gyges ve Yüzüğü (Fr. Hebbel, 1944), Yüzbaşının Kızı (A. S. Puşkin, Erol Güney ile 1944).

KAYNAKÇA: Demir Özlü / Bir Önsöz Üzerine (Yeni Dergi, Şubat 1966) – Yeni Dergi (Temmuz 1966), Vedat Günyol / Dile Gelseler (1966), Kemal Sülker / Sabahattin Ali Dosyası (1968), Mustafa Kutlu / Sabahattin Ali (1972), İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) - Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors (2005) - Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2006, gen. 2. bas. 2007) - Ünlü Edebiyatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 4, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Famous People (2013), Muzaffer Uyguner / Sabahattin Ali (1992), (1993), Behçet Necatigil / Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü (18. bas. 1999), Şükran Kurdakul / Şairler ve Yazarlar Sözlüğü (gen. 6. bas. 1999), Feridun Andaç / Edebiyatımızın Yol Haritası (2000), Necip Tosun / Bozuk Düzen Sömürü Despotizm Gölgesinde İnsanlık Manzaraları: Sabahattin Ali Öyküsü (Heceöykü, Ağustos-Eylül 2004).

 

 

KAĞNI

 

Bir tarla meselesi yüzünden Savrukların Hüseyin, Arkbaşında Sarı Mehmedi vurdu.

Otuz evli köy birbirine girdi. Şaşırdılar. Herkes korku içinde candarmaların gelmesini bekliyordu. Halbuki karakol buraya altı saat uzakta idi; köyden kimse cinayet haberini götürmedikçe on beş gün bile uğramazlardı. Bu, köylünün aklına en geç geldi; ondan sonra-köyün ihtiyarları kahvede Hüseyin'in babası Mevlût Ağanın etrafına toplandılar. Sarı Mehmedin bir tek ihtiyar anasından gayri kimsesi yoktu. Onu karşılarına aldılar; davacı olmaması için kendisine nasihat etmeğe başladılar. İmam :

“Ülen kocakarı,” diyordu. “Dâva edersen ne kazanacaksın? Kim gider de Mevlût Ağanın oğlu adam vurdu diye şahitlik eder? Etse bile sen ayda bir iki defa kasabaya gidip her seferde dört beş gününü gâvur eder sen tarlanı kim eker, işine kim bakar? Kasaba iki günlük yol, gidersin, şahitlerin gelmedi haftaya uğra derler mahkemen talik olur. Sen gününü şaşırıp gidemezsin, candarma seni alır götürür, gayri kendin istesen yakanı sıyıramazsın, evin barkın yıkılır. İşte bir kazadır oldu. Cenabıhak böyle istemiş, Allahın emrine mahkeme ile mi karşı koyacaksın? Ne yapsan oğlun geri .gelmez. Gel bu işi kapatalım. Sarı Mehmedin sana zaten bir faydası yoktu ki, düğünde seyranda gezer, sat tığını iki şinik ekinin parasını avratlara yedirirdi. Bak Mevlût Ağa bundan sonra seni hep kollayacağını söylüyor. Ne dersin?”

Bütün bu sözleri oturduğu yerde başını sallıyarak dinliyen ve çapaklı, ağlamaktan kızarmış gözlerini, budaklı bir dala benziyen iri mafsallı, çatlak derili elleriyle silen kocakarı, imam lâfını bitirdikten sonra da hep ayni şekilde sallanmakta devam ediyordu. Bir demet kuru ot gibi başındaki yamalı ve kirli örtünün altından fırlıyan kınası solmuş kır saçlarını yüzünden ve ıslak yanaklarından çekti. Anlaşılmaz şeyler mırıldandı.

Orada oturanlardan birkaçı daha kocakarının karşısına geçip çömelerek yarı kandırır, yarı tehdideder şekilde uzun uzun söylendiler: “Öyle değil mi, ha? Diyiversene, ha! Aklın yattı mı? Diyiversene!” diye diller döktüler.

Bu sırada ölü dışarıda, kahvenin bahçesindeki peykede bir hasırın üstünde yatıyordu. Üstüne eski ve pis bir keçe örtmüşlerdi. Başucunda iki üç sinek dolaşıyor, vınlıyordu. Biraz ötede, güneşten gözlerini kırpıştıran bir sürü ufak çocuk, ellerinde boylarından büyük değneklerle ve hiç seslerini çıkarmadan bu üstü örtülü ölünün, keçenin alt ucundan fırlıyan ayaklarına bakıyorlardı. Tabanları ve topuğu tamamen delik kalın bir yün çorabın içinde donuk bir sarılık alan bu hareketsiz ayaklar ve bunların üzerinde uçan ve kalkıp inerken .güneşe Taslayınca yemyeşil parlayan sinekler onları eğlendiriyordu. Anasıra içlerinden biri uzaklardan kendisini çağıran anasının sesine koşuyor, biraz sonra yine koşup gelerek eski yerini ve kımıldamıyan tavrını alıyordu.

Kahvedekiler yavaş yavaş çıktılar. Kocakarı oğlunun başucuna gidip oturdu. Bir eliyle sinekleri kovmağa, öteki eliyle ihtiyarlıktan ve hastalıktan bir nohut kadar ufalmış olan gözlerini silmeğe başladı. Bir hastanın başını bekliyor gibiydi. Elini ağır ağır sallıyarak sinekleri kovalıyordu. Bir ihtiyar, kısık sesiyle bağırarak çocukları evlerine gönderdi. Diğerleri de yavaş yavaş dağıldılar. Birkaç delikanlı cenazeyi alıp evine götürdüler. Akşama doğru herşey eski haline gelmişti. Sanki uzun bir hastalıktan sonra eceliyle ölmüş kadar sükûnetle ölü yıkandı ve gömüldü. Mevlût Ağa ezandan evvel Sarı Mehmedin anasına iki tane sütlü keçi ile bir torba un ve bir kesekâğıdı şeker yolladı.

Bir ay kadar sonra idi, köye iki süvari candarma geldi. Kahvenin Önünde indiler. Bunları görünce muhtarın yüreği “hop” dedi, çünkü bunlar karakolun candarmaları değildi, herhalde vilâyetten geliyorlardı. Candarmaların biri kahvede hemen kâğıt kalem çıkardı, muhtardan başlıyarak herkesin ifadelerini almıya koyuldu. Öbür candarma köyün meydanında aşağı yukarı dolaşıyordu.

Mesele derhal köye yayıldı. Savrukların Hüseyin'le kavgalı olan ve kasabada pabuççuluk yapan Garip Mehmet, köylülerden duyduğu cinayet işini hemen hükümete bildirmişti. Müddeiumumi evvelâ kendisi doktoru da alıp gelecekti. Sonra ağustosun bu sıcağında at üstünde günlerce yolculuğu pek gözüne kestiremedi; işi tahkik etmelerini söyliyerek açıkgöz iki candarma yolladı. Doktor, daha ihtiyatlı bulunmak için, eğer bir cinayet varsa cesedi çıkarıp kasabaya getirmelerini candarmalara sıkı sıkı tembih etti.

Sarı Mehmedin anası ifadesinde hiçbir şey söylemedi. Yalnız: “Ben kimseden davacı değilim!” dedi. “Oğlun eceliyle mi öldü, vuruldu mu?” sorgusuna bile ayni cümle ile mukabele ediyordu. Oğlunun acısı daha içinden çıkmamıştı, fakat hükûmet kapısına düşmek ona oğlunun ölümünden çok daha korkunç geliyordu. Otuz sene evvel bir kere kasabanın pazarında köylülerden biri bir torba bulgur çaldırmış ve bunu şahit göstermişti. O zaman tam altı ay mahkemeye gidip geldiğini ve tarlaların yüzüstü kaldığını düşünüyordu. Halbuki o zaman daha gençti de...

Sonra Mehmet geri gelecek değildi, Mevlût Ağayı düşman etmekten de hayır çıkmazdı; sonra köyde açlıktan ölürdü. Onun için hep inkâr etti.

İkindi üstü candarmalar mezarlığa gidip köylülerle Mehmedin ölüsünü mezardan çıkarttılar. Ancak yarım metre kadar toprağın altında olan ceset şiddetle taaffün ediyordu. Herkes beş on adım geri çekildi.Candarmalar Mehmedin anasını çağırarak: «Koş bakalım kağnıyı! Oğlunu kasabaya götüreceksin... Doktor muayene edecek!» dediler.

 Kadın: “Yavrumu-mezarında bile rahat komadılar!” diye iki yanını dövüyor ve bütün Anadolu kadınları gibi ses çıkarmadan ve pek az hıçkırarak ve çömelerek ağlıyordu. Mütemadiyen sallanmakta ve çatlak, kuru yumruklarını ağzına ve gözlerine götürmekte idi. Candarmanın biri ayağiyle hafifçe arkasından dokundu “Kalk bakalım!” dedi.

Kadın kağnısını koştu, oğlunun kurtlanmış ölüsünü parça parça olmuş bir yorgana sardı, eski bir şilteyi kağnıya serdi, ölüyü onun üzerine yatırarak hepsini birden bağladı. Bunları yaparken ikide birde duruyor ve bir müddet ağlayıp kendi kendine söylendikten sonra tekrar başlıyordu. Gece olduktan sonra yalnızca yola düzüldü. Candarmalar daha evvel muhtarı, imamı, Savrukların Hüseyini birbirine bağlıyarak önlerine katmışlar ve yollanmışlardı.

İhtiyar kadın, iki sıska ve küçük, birer eşek kadar küçük öküzün çektiği kağnının arkasında çıplak ayakları taşlara takılarak; elinde değnek, ağlamaktan kısılmış sesiyle öküzlere bağırmağa çalışarak, yürüyordu. Yaz gecelerinin parlak ay ışığı altında çakalların sesini bastıran bir gıcırtı ile ağır ağır ilerliyen bu kağnı, hiç de bir ölü taşıra benzemiyordu: Öküzler sırtlarına vuran aydınlık altında canlı ve gürbüz; yamalı yorgan ve köhne kağnı fevkalâde kıymetli bir madenden yapılmış gibi güzel ve yeni görünüyorlardı. Kadının gölgesi, elindeki değnekle beraber, beyaz taşların, çalıların üzerinden atlıyarak metrelerce uzanıyor, rakseder gibi sıçrıyordu.

Halbuki altmışlık kadın, kağnıdan yayılan ağır koku ile sersemlemiş, sendeliye sendeliye sendeliye yürüyor, bazan birdenbire hızlanan öküzlerin yanında gitmeğe çabalıyordu. Yavaş yavaş ayakları sürüklenmeğe, ağlamaktan, içine akıta akıta ağlamaktan daralan göğsü nefes alamamağa başladı.

Kağnının kenarına tutunarak biraz daha yürüdü. Ayaklan birbirine dolaşıyordu. Öküzlere “oooha” diye bağırmak istedi, sesi boğazından çıkmadı; elleri kağnıdan kurtuldu, yere yuvarlandı, tozların içinde tekrar ayağa kalkarak koştu. Karşıdan doğru yeni çıkan serin bir rüzgâr üç etekli entarisini ve şalvarının paçalarını uçuruyor, yırtık yazma başörtüsünü siyah bir bayrak gibi dalgalandırıyordu. Kağnıya yetişemeden tekrar düştü, yüzü yolun beyaz ve kül gibi ince tozlarına gömüldü.

Kağnı, taşlara çarptıkça, üzerinde bağlı ölüyü iki tarafa fırlatarak ve yükselip alçalan uzun, yanık gıcırtılar çıkararak ve ay ışığının altında ve gecenin sessizliği içinde arkasında hafif bir toz bulutu bırakarak, ağır ağır kendi bildiğine ilerliyordu.

 

 

KUYUCAKLI YUSUF

1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın'ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünü eşkıyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler.

Kaza kaymakamı Salâhattin Bey, Müddeiumumi ile Doktoru yanma alarak ertesi günü tahkikata bizzat gitti. Candarma kumandanı izinli olduğu için yanlarında bir başçavuş ve üç candarma neferi vardı.

Siyah kuzu derisi kalpaklarından (ve doktorun fesinden) renkli yağmur suları süzülüyor, şakaklarında garip şekiller çizdikten sora çenelerinin altında birleşerek göğüslerine damlıyordu.

Yolun iki tarafındaki ıslak söğüt ve hayıt ağaçlarına düşen yağmur damlaları hafif, melankolik bir tıpırtı çıkarıyor, atların kumlu yolda intizamsız izler bırakan ayakları gıcırtılı ve ezik sesler veriyordu.

Köye yaklaştıkça yolun kenarlarındaki ağaçların cinsi değişti. Şimdi birçok yerlerde incir ve ceviz ağaçları, yolun kenarlarında koyu yeşil iki duvar gibi yükseliyor, hatta bazı yerlerde iri cevizler tabii bir kemer vücuda getiriyorlardı.

Bu kasvetli ve şıpırtılı günde hiç ses çıkarmadan ilerleyen kafileyi görmek insana elinde olmayan bir ürkeklik veriyordu. Yaşı otuz beşten fazla olmamasına rağmen kalpağının kenarından bembeyaz saçları görünen kaymakam en ileride, başı önüne eğili ve gözleri atının ıslak ıslak sivrilen kulaklarında, gidiyordu. Müddeiumumi sağında ve biraz acemice ve korkak, atın üzerinde sallanıyor, bir türlü ateş almayan çakmağından sigarasını yakmaya uğraşıyordu. Doktor ise kalender, gün görmüş bir adamdı. Güzel tambur çalardı; şimdi de bıyıklarından sular akarak hafif hafif ıslık çalıyor, bugünlerde çalıştığı, kemençeci usta Nikolaki'nin mahur saz semaisini tekrar ediyordu.

Arkadan gelen dört candarma, yamçılarına bürünmüş ve martinlerini sırtlarına çaprazlama asmışlardı. Yamçılar atların kasıklarına kadar uzandığı ve tüylü, siyah bir ehram halinde süvarisi ile hayvanını birleştirdiği için bir tek mahluk gibi görünüyorlardı.

İki saat kadar sonra Kuyucak'a geldiler. Çamurlu sokaklarda hiç kimseler yoktu; yalnız çıplak ayaklı küçük bir kız çocuğu elinde bir değnek ile, mütemadiyen bağıran ve çamurlu kanatlarını telaşla çarparak koşan birkaç kazı kovalıyor, onları bir bahçe çitinin alt tarafındaki ufak delikten içeri sokmak istiyordu. Atları görünce, kenardaki ekşi kokusu ta uzaklara kadar yayılan bir gübre yığınının üzerine çıktı; değneğini ayaklarının ucuna dayadı ve büyük gözlerle geçenlere bakmaya başladı. Atlılar köşeyi dönünce kazları olduğu gibi bıraktı, elinden değneğini atarak evine koştu.

Gelenler hiç dinlenmeden, muhtarı da alarak cinayet yerine gittiler. Burası köyün kenarındaki küçük, bahçeli bir evceğizdi. İki kanatlı siyah bir kapıdan ufak fakat çiçekli bir bahçeye giriliyor; iki sıra şimşir fidanlarının ve birkaç küçük kayısı ağacının arasından geçildikten sonra karşıya tahta bir merdiven çıkıyordu. Merdivenin üst başında önlerine ilk gelen odaya girdiler. Gördükleri manzara hepsinin, hatta bu gibi şeylere alışık olan candarmaların bile tüylerini ürpertti:

Kapıdan girince sağ tarafta bir yük, onun biraz ötesinde yüksek bir konsol vardı. Konsolun üzerinde bir cam fanusun altına konulmuş eski usul bir saat, kırmızı gaz bezleriyle örtülü, abajurlu iki petrol lambası, sarı yaldız çerçeveli büyükçe bir ayna ve aynanın üst tarafında duvarda, kılıflarıyla asılmış bir çift çakmaklı tabanca duruyordu. Karşıda, perdeleri tamamen inik olan pencerelerin önünde, bütün duvar boyunca uzanan, üzerine halı döşeli alçak bir sedir, ve sedirin köşelerinde pazen yüzlü minderlerle yastıklar, yastıkların üzerinde ise fiyonk yapılmış sırma işlemeli yağlıklar vardı. Sedirle kapı arasında, ayakucu kapıya doğru bir yatak duruyor; yatağın üzerini tamamen örten ve uçları biraz da yere uzanan yorganı hareketsiz iki insan vücudu kabartıyordu.

Yatağın kenarından başlayıp odanın ortasına kadar yayılan ve orada ufak bir gölcük meydana getiren pıhtılaşmış kanlar bu odada birtakım hadiseler olduğunu söylüyordu.

Fakat odaya girenleri dehşet içinde bırakan ne bu bir miktar kan, ne de yorganın altında görünmeden kabaran bu iki vücuttu; onlar sedirin köşesinde diz çöküp oturan ve kendilerine sabit gözlerle bakan küçük bir çocuk görmüşlerdi.

Kaymakam ıslak kalpağını biraz geriye attı, çocuğa doğru yürüdü, bu esnada Doktor da yorganın kenarını kaldırarak ölüleri muayeneye başlamıştı.

Kaymakam sordu:

"Sen kimsin oğlum?"

"Ben Yusuf um!"   '

"Kim Yusuf?"

"Etem Ağa'nın oğlu Yusuf!.."

Kaymakam şaşırmış gibi suallerini kesti. Çocuk ölenlerin oğlu idi.

"Burada ne bekliyorsun?"

Eliyle ölüleri gösterdi:

"Nah, bunları bekliyorum!"

"Ne zamandan beri buradasın?"

"Akşamdan beri... Vukuattan sonra candarmaya koştum, haber saldım, sonra yine geldim. Fıkaraları nasıl yalnız bırakayım..."

"Korkmuyor musun?"

"Anamla babam, nesinden korkayım..."

"Vukuat olduğu zaman da burada miydin?"

"Yanı başımızdaki odadaydım. Anam bağırınca uyandım, koştum geldim ama, imansızlar ben gelene kadar babamı da, anamı da kesmişler,"

"Sana bir şey yapmadılar mı?"

"Biri bana da saldırdı ya, aşağıdan başka biri geldi, öbürünü aldı götürdü." "Elinde ne var?"

Çocuk ehemmiyet vermek istemeyen bir tavırla başını salladı ve elini uzattı:

"Odaya girdiğimde anam daha canlı idi. Debeleniyordu. Hemen eşkıyanın üstüne atıldım, azıcık boğuştuk, ama anacağızım depreşmez oldu, ben de yakasını bıraktım. Sonradan bir baktım, döğüşürken parmağım kesilmiş. Çok acıdı, çok acıdı ama, şimdi biraz hafifledi..."

İleri doğru uzattığı sağ elinden kanlı paçavralar düştü. Başparmağının kopuk bir et parçası halinde aşağı sallandığını görünce hepsi hayret dolu bir ürperme geçirdiler.

Doktor, ölülerin üstüne yorganı tekrar çekerek çocuğun yanma geldi, kopuk parmağı tamamen kesti ve eli yıkamaya, sarmağa başladı. Çocuk bu esnada hayret veren bir itidal ve lakaytlık gösteriyor, yalnız ara sıra şiddetle dişlerini sıkıyor ve sapsarı kesiliyordu. Bu dayanılmaz acı hamlelerinden sonra, sanki zaafını göstermiş olmaktan ve siyah gözlerini nemleyen yaşlardan utanmış gibi, soluk ve çok ince dudaklarına bir tebessüm geliyordu. Yüzüne hayretle bakan Doktora:

"Bir şey değil Doktor Bey, bir parmaktan ne çıkar?" dedi. "Bir şey çıkmaz ama oğlum, sen biraz fazla kan kaybetmişsin!"

Ve Kaymakam'a döndü:

"Ayakta nasıl durabildiğine hayret ediyorum."

Bu esnada Müddeiumumi sordu:

"Bizden evvel buraya giren oldu mu?"

Muhtar atıldı:

"Ben girdim ama, her şeyi olduğu gibi bıraktım. Geldiğim zaman odayı böyle bulmuştum."

Müddeiumumi çocuğa döndü:

"Bunları sen mi yatağa koydun?"

"A-ah... Zaten yataktalardı. Ben başlarını yastığa getirdim, yorgancağızı üstlerine çektim. Uyusun fıkaracıklar gayri. Ne yapalım?" (…)

                                                                             (Kuyucaklı Yusuf, 1999)

SES

1.

 

Bizi Beyşehirden Konya'ya götüren kamyon Barsakderesi dedikleri bir boğazda sakatlandı. Şoför ve muavini motör kapaklarını açtılar. Oturdukları minderi kaldırıp onun altından çıkardıkları bir sürü alet ve edavatı ortaya döktüler. Ondan sonra saatlerce süren bir tamir başladı. Bazan her ikisi makinenin alına sürünüp arka üstü yatıyorlar ve elleriyle motörün alt kısmını kurcalıyorlar, bazan da biri şoför mahallinde gaza basıyor ve motörü işletiyor ve diğeri bu esnada porselen başlıklı bir takım memeleri yerlerinden oynatıyordu.

İkindi güneşi altında kamyonun muşamba kaplı karoserisi tahammül edilemeyecek bir hal almıştı. Yolcular birer birer atlayıp dağıldılar. Bir kısmı merakla şoförü seyrediyor, ve o dinlenmek için motörden biraz başını kaldırıp duracak olsa:

"Bitti mi?" diye heyecanla soruyordu.

Daha az meraklı birkaç yolcu ile ben ve arkadaşım boğazın garp tarafına, gölge bir yere doğru yürüdük ve birer taşın üstüne oturup beklemeğe ve etrafımıza bakınmağa başladık.

Kamyonun durduğu yerin biraz ilerisinde, yolun kenarında iki çadır ve bunların etrafında birkaç kazma kürek ile bir el arabası vardı. Daha uzakta ise taş kırmakla ve kum taşımakla meşgul bir miktar yol amelesi görülüyordu.

Güneş arkamızdaki sırta gömüldükçe, karşı taraftaki tepenin üzerine serpilmiş bulunan çam ağaçlarına gitgide kırmızılaşan bir ışık yolluyor, vadiyi süratle artan bir loşuğa terkediyordu. Serin bir ilkbahar günü idi ve orta yerde akan küçük dere mırıltıya benzer seslerini duyurmağa başlıyordu.

Yoldan birkaç araba ve otomobil gelip geçti. Bizim kamyonun yanında biraz durdular ve şoföre bir şey lazım mı, diye sordular. İçerisinde boş yer bulunan bir kamyon, vakit geçtikçe telaşları artan ve mütemadiyen şoföre söylenen bizim yolculardan iki kadını adlı. Konyaya götürdü.

Diğer yolcular grup grup oturmuşlar, bir şeyler anlatıyorlardı. Bizim yanımızda bulunan ve buraya yakın köylerden birinde bakkal olduğunu söyliyen tahta ayaklı bir ihtiyar kalkıp otomobile gitti, çuvalını sırtladı, şoföre birkaç küfür savurduktan sonra yola düzüldü.

Adamakıllı akşam olmuştu. Yol amelesi çadırlarına dönerek ateş yakmağa başlamışlardı. Bizim kamyon şosenin bir kenarında muazzam bir hayvan ölüsü gibi hareketsiz duruyordu. Şoför ve muavini, üstleri yağ ve toprak içinde, yüzlerinden siyah terler damlıyarak, bir kenara oturup uzunca bir dinlenme yapıyorlardı.

Yolcuların ekserisi bu gibi hadiselere alışık oldukları için sadece başlarını sallıyorlar ve sepetlerini, çıkınlarını açarak bir şeyler yiyorlardı.

Bir müddet daha geçip ortalık adamakıllı kararınca şoför, yol amelesinden bir fener alarak yeniden işine koyuldu. Biz yolcular, birdenbire çöken sükutun içinde, olduğumuz yerlere uzanmış, kımıldamadan duruyorduk.

Arkamızda güneşin kaybolup gittiği tepenin ağaçları birdenbire mavimtırak ve soluk ışığa gömüldü. Arkadaşımın yüzüne baktım. O gözlerini karşıya dikmişti. Yamacın üzerine seyrekçe serpilmiş olan siyah çamlar, süratle aydınlanan gökyüzüne titrek silüetler çiziyorlardı. Arkadaşım bir müddet bunları seyrettikten sonra:

"Nerdeyse ay görünecek!" dedi.

Tam bu sırada kekik kokuları ve ince çıtırtılarla dolu havayı hafiften gelen bir saz titretti. Müzikle uğraşan ve bir müzik mektebinde vazifesi olan arkadaşım doğruldu. Kaşlarını çatarak dinlemeğe başladı.

Yol amelesinin çadırı tarafından gelen saz ustaca çalınan bir meyandan sonra, susar gibi oldu ve bir erkek sesi o zamana kadar duymadığımız, fakat bize yabancı da gelmiyen bir halk şarkısı söylemeğe başladı:

Döndüm daldan kopan kuru yaprağa

Seher yeli, dağıt beni, kır beni;

Götür tozlarımı burdan uzağa

Yarin çıplak ayağına sür beni...

Bu sefer ben de doğruldum. Saz tekrar kıvrak bir ara nağmesine başladığı halde, kulağımda hala deminki sesin çınlamaları vardı.

Arkadaşım:

"Bu ne?" demek ister gibi yüzüme baktı.

"Fevkalade!" diye mırıldandım.

Ses tekrar, ve bütün vadiyi çınlatırcasına başladı:

Aldım sazı çıktım gurbet görmeğe,

Dönüp yare geldim yüzüm sürmeye,

Ne lüzum var şuna, buna sormaya,

Senden ayrı ne hal oldum gör beni.

Ömrümde bu kadar gür, tatlı bir erkek sesi dinlememiştim. Bir insan gırtlağından bu kadar manalı ve sarıcı seslerin nasıl çıkabildiğine hayret ediyordum. Arkadaşım kalktı, beni de kaldırdı. Amelenin çadırına doğru yürümeğe başladık.

Ovada, çadırın önünde, dört beş kişi oturmuşlardı. Etraflarında kazma ve kürek serpilmiş duruyordu. Çadırın kapısına asılmış bir fener sallandıkça, vadinin içine doğru uzanan ve başları karanlıkta kaybolan gölgeler belli belirsiz kımıldanıyorlardı.

Yirmi yaşından fazla göstermiyen bir delikanlı çadırın önünde, yan yatmış bir el arabasının üstüne oturarak saz çalıyordu. Başı göğsüne yatmış ve gözleri yere dikilmiş olduğu için çehresini tamamen görmeğe imkan oktu. Fenerin aydınlattığı alnı ter damlalariyle kaplı idi. Sazının uzun sapı, şaşırtıcı bir süratle aşağı yukarı kayan parmaklarının altında, canlı bir mahluk gibi titriyordu. Tellere vuran sağ eli, küçük fakat kendinden emin hareketler yapıyor, bu el sazın gövdesine her yaklaştıkça, insan, sanki, o tahta ile bu et arasında gizli, fakat çok manalı ve mühim bir konuşma oluyormuş zannediyordu.

Çadırı ve bulunduğumuz yeri bir aydınlık yalayıp geçti, vadinin öbür ucuna kadar uzandı. Başımızı kaldırdık, karşımızdaki sırtı aşıp yukarı fırlayan ayı gördük.

Saz çalan delikanlı da başını kaldırdı ve gözlerini biraz yumarak, tam karşısında beliren bu aydınlık yüzlü dinleyiciyi süzdü. Sonra saza vuran eli yavaşladı, gözleri kapandı, boğazı gerildi ve yüzü kırmızılaştı. Biz hayretle onu seyrederken, ince dudaklarının arasından beyaz dişler göründü ve delikanlı, bu sefer hitap eder gibi, şarkısına devam etti:

Ayın şavkı vurur sazım üstüne,

Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne

Gel ey hilal kaşlım dizim üstüne,

Ay bir yandan, sen bir yandan sar beni.

Otomobilin diğer yolcuları da toplânmışlardı. Herkes hayretle kıpkırmızı yüzlü gence bakıyorlardı. O, esrarlı bir dil konuşan ellerini sazın üzerinde hareket ettirmeğe başlamış ve gözlerini yere, yahut kucağından fırlamak ister gibi sıçrayan sazına dikmişti. Pek az bir duraklamadan sonra, bu sefer başını kaldırmadan, daha yavaş, fakat eskisi kadar tatlı ve derinden gelen bir sesle şunları okudu:

Sekiz yıldır uğramadım yurduma,

Dert ortağı aramadım derdime,

Geleceksen bir gün düşüp ardıma,

Kula değil yüreğine sor beni.

Ve sazını, iki kuvvetli vuruştan sonra, yanına bırakarak başını kaldırdı. Orada bulunanlardan birkaçı yaşa diye bağırdılar. O, gözlerini hiç kimsenin üzerinde durdurmıyarak, boşlukta dolaştırmağa başladı. Hafifçe tebessüm etmeğe de çalışıyordu.

Arkadaşım yanına sokularak sordu:

"Senin adın ne oğlum?"

"Ali!"

"Nerelisin?"

"Sıvaslıyım!"

"Sazı nereden öğrendin?"

"Ne bileyim? Küçükten beri çalarım."

"Söylemeyi?"

"Onu da öyle... Sonra bir iki usta aşık yanında gezdim."

Arkadaşım bana baktı:

"Harikulade bir ses, azizim, yıllarca arasak bulamayız. Ben bu oğlanın arkasını bırakmam!" dedi. Sonra tekrar ona dönerek yaşını sordu. Yirmi iki imiş. Cebinden defterini çıkararak bir şeyler notetti ve delikanlının adresini almak istedi. Çocuk evvela şaşırdı. Verecek bir adresi yoktu. Bugün burda, yarın orda amelelik yapıyordu. "Beyşehir yolunda Sıvaslı Ali desen olmaz mı?" diye soruyordu. Nihayet Konyada, gelip gittikçe uğradığı bir hanın ismini söyledi. Dostum onları da kaydetti. Bu sırada, epeyden beri yanımızda durup bizimle birlikte saz dinliyen şoför:

"Beyler, otomobil hazır!" dedi.

Delikanlıya birkaç şarkı daha söyletmeğe hazırlanan arkadaşım, diğer yolcuların hemen yerlerinden fırladıklarını ve torbalarını, çantalarını kavrayıp kamyona doğru yollandıklarını görünce içini çekti, sonra yerinden doğrulmuş olan Aliye döndü:

"Seni aratıp bulursam hemen gel. Sana paralı bir iş bulurum, daha usta aşıkların yanında çalışır, sazını ilerletirsin, olmaz mı?"

Ali hiçbir şey anlamadan tasdik etti:

"Olur beyim!"

Omuzuna vurup:

"Hadi bakalım, Allaha ısmarladık!" dedik,

Bütün amele hep birden:

"Selametle"

Dediler ve biz ayrılırken, Alinin etrafında gülüşerek onunla konuşmağa başladılar. Herhalde arkadaşımın sözlerini kendi kendilerine izaha ve bundan Ali için parlak neticeler çıkarmağa çalışıyorlardı.

 

2.

 

Dostum, Ankaraya geldikten sonra, hakikaten o delikanlının işi ile hiç durmadan meşgul oldu. Onu bir müzik mektebine yerleştirmeğe muhakkak azmetmişti. Bu kadar üstüne düştüğü bu iş hakkında konuştuğumuz zaman:

"Bilmezsin, kardeşim" diyordu. "oğlanın sesi kulaklarımdan gitmiyor, ben bu işin acemisi değilim, aşağı yukarı kendime insan sesi esnafı diyebilirim, fakat böyle bir sesi az dinledim."

Ben de kendisi gibi düşünmekle beraber, daha akıllı görünmek için şöyle diyordum:

"Hakkın var. Fakat o sesin bizim üzerimizde bu kadar kuvvetli iz bırakmasında onu dinlediğimiz gecenin hiç tesiri yok mu idi acaba? Mehtap! Şırıltısı hak duyulan, kah kaybolan küçük dere... İki dağ arasında uzanan kıvrıntılı dar vadi, ve nihayet hiç beklemediğimiz bir amele çadırından tabiatin içine yayılıveren bir ses... Bütün bunlar, o gecenin ürkek sessizliğinde bizi garip bir romantizm içine atmış ve alelade veya biraz daha iyice bir sesi bize fevkalade gibi göstermiş olamaz mı?"

Fakat bunlara rağmen, Sıvaslı Aliyi buldurup Ankaraya getirmek ve onu burada da dinleyerek sesini terbiye ve inkışaf ettirmek, itiraz edilecek bir fikir değildi. Ne kadar yazılmış dahi olsak, herhalde birinci sınıf bir istidat karşısında bulunduğumuz inkar edilemezdi.

Arkadaşım şimdiden hulyalar içinde yüzüyordu. Sıvaslı Alini bir gün meşhur ve dünyaca tanınmış bir opera tenoru olarak Avrupa şehirlerinde konserler verdiğini düşünüyor:

"Onun frak içindeki vücudunu ve beyaz yakasından fırlayan kırmızı yüzünü görmek, harikulade bir şey olacak!" diyordu.

Nihayet istediğini yaptırdı. Birçok yerlere başvurarak Sıvaslı Alinin Ankaraya getirilmesini temin etti. Bu işlerle uğraşan makamlar zaten yeni istidatlar aramakta idiler. Sık sık imtihanlar yapılıyor ve opera mugannisi yetiştirmek için talebe seçiliyordu. Bu meyanda Konyaya yazıldı. Pek uzun olmıyan bir araştırmadan sonra bizim genç tenor bulundu. Yol parası Konya belediyesince temin edilerek Ankaraya gönderildi.

İmtihanın yapılacağı mektebin müdür odasına girer girmez, bir kenarda elinde saziyle bekleyen Sıvaslı Aliyi tanıdım. Yüzü biraz daha kırmızı, bakışları adamakıllı ürkekti. Ökçesi basık ayakkaplarının arkasından topukları delik çorapları görünüyor ve üzerinde bulunduğu halı tabanlarını yakıyormuş gibi sık sık ayak değiştiriyordu. Sazını bir silah gibi sağ ayağının kenarına dayamış, sapını iki parmağiyle yakalamıştı. Odada konuşup gülüşenlerin yüzüne bakmıyor, gözlerini yerde ve karşı duvarda gezdiriyordu.

Odadakilerle selamlaştıktan sonra Ali ile konuştum. Yolculuğun nasıl geçtiğini sordum. "Kötü değil!" dedi. Elindeki saz yeni idi. Gülümsiyerek yüzüne baktım, derhal anladı: "İndiğim handa buldum, sekiz kağıt verip aldım. Benim kırık saz ile efendilere çalmak yakışık almaz herhalde!" dedi.

Siyah ve güzel gözleri, şimdi aydınlıkta ve açık olduğu halde, bana o akşam gördüğüm gibi yarı kapalı hissini verdiler. Dikkat edince bu büyük ve dalgın gözlerin daimi bir rüya içinde yaşadığını farkettim. Bir anda kendimi onun yerine koymak istedim.

Buraya kimbilir neler düşünerek gelmişti? Herhalde dostumun kafasından geçen opera muganniliği ve fraklı Avrupa konserleri ona yabancı idi. Olsa olsa Ankarada "büyüklerden" birkaç kişinin kendisini dinliyeceğini, belki beş on kuruş vereceğini düşünmüş olabilirdi. Hatta belki de daha sağlam bir istikbalin kendisini beklediğini sanıyor, beğenildiği takdirde hademelik, kapıcılık gibi bir işe konularak kayırılacağını ve arasıra "büyük" meclislerde saz çalıp beş on kuruş alacağını ümidediyordu. Bazan valilerin bile böyle aşıkları koruduklarını, onlara meclislerinde saz çaldıklarını herhalde duymuştu.

Mektebin muhtelif milletlere mensup müzisyenlerinin türkçe, almanca, fransızca konuşmaları ortalığı doldururken, müdür odasının kapısı vuruldu ve içeriye iki kişi girdi. Bunlardan biri maarif müfettişi idi. Biraz evvel vekalete müracaat eden ve imtihan edilmek istiyen bir çocuğu getiriyordu. Orta mektep mezunu olduğunu ve sesini hocalarının beğendiğini söyliyen bu sarışın, oldukça şişman, dalgalı saçlı, cesur bakışlı bir delikanlı idi. Odada bulunanlar "hay hay!" dediler. Zaten bir tenoru imtihan edeceklerdi, ikisini de dinliyebilirlerdi.

Hep birlikte çıktık. Arkadaşım memnun ve kendisinden emin bir tavırla imtihan odasını açtı. Burası parke döşeli, bir tarafında yeni kurulmuş sahnemsi bir yer bulunan geniş bir salondu. Sahneye yakın köşelerden birinde de bir kuyruklu piyano vardı. Oda birdenbire doldu. Gurup gurup türkçe ve frenkçe konuşmalar başladı. Bazan münakaşalar birbirini bastırıyor ve anlaşılmaz bir gürültü benim bile başımı ağrıtıyordu. Genç bir Alman kadını piyanoya geçip tuşlara dokundu. Sıvaslı Ali ömründe görmediği bir alete hayret dolu bir göz attı, sonra, ihtimal acemilik göstermemek için, lakayt bir hal almağa çalıştı. Bu sırada genç müzisyenlerden biri sahneye beyaz boyalı demir bir iskemle koyarak Aliye:

"Otur bakalım" dedi.

Diğer bir müzisyen atıldı:

"Canım, iskemleye oturup şan yapılır mı? Ayakta söylesin!"

"Amma yaptın ha, ayakta saz çalıp şarkı söyliyen halk şairi gördün mü?"

Bu münakaşa esnasında Ali, gözleriyle odanın bir hastahane amliyathanesine benziyen beyaz, çıplak duvarlarını, büyük, perdesiz pencerelerini seyrediyor ve odayı sesleriyle dolduran bir sürü adama, ameliyat masasına yatacak bir hastanın doktorlara bakışına benziyen ürkek nazarlar fırlatıyordu.

Benim yanımdaki geç müzisyenlerden birine:

"Bunu iskemleye oturtup söyletmek doğru olmaz, bağdaş kurup söylemeğe alışmıştır, belki sıkılır!" dedim.

O bir an "doğru" der gibi bana baktı, fakat sonra:

"Yok canım, ne münasebet! Frenklere karşı bağdaş kurup oturtmak olur mu? Herifleri kendimize güldürürüz!" dedi.

Ali, beyaz demir iskemleye, ateş üstüne oturuyormuş gibi, ilişti. Sazı tutan eli titriyor ve kırışan alnından kirpiklerine ve ayva tüylü yanaklarına terler süzülüyordu.

Konuşulanlar yavaş yavaş seslerini kestiler. Herkes bir köşeye yaslandı veya bulabildiği bir iskemleye oturdu, gözlerini sahnenin ortasında tek başına kalıveren Aliye dikti.

Genç adam iki dizini sımsıkı birbirine yapıştırmış, dişlerini sıkmıştı. Sazı kucağına aldı. Fakat bir türlü yerleştiremedi ve şaşırıp etrafına bakındı. Üzerine dikilen gözleri görünce büsbütün şaşırdı. Terler sarı mintanına arka arkaya damlamağa başlamıştı. Sağ eline kiraz kabuğundan tezenesini aldı, tellere birkaç kere dokundu.

Bu sesler onu bir an açar gibi oldular. Yüzüne sükunete benzer bir ifade geldi. Biraz daha çaldıktan sonra söylemeğe hazırlanarak boynunu oynattı. Öksürmek isteyip utanıyormuş gibi bir hali vardı. Nihayet gözlerini üzerimizden çekip tavanın bizim tepemizdeki köşesine dikerek, bir halk şarkısına başladı.

Sesi yine güzel, fakat birtakım hışırtılarla karışıktı. Yükselince pek belli olmıyan bu yabancı sesler alçaklara inince derhal kendilerini gösteriyorlardı. Ali de bunun farkında idi. Kendini toplamak istedi, fakat bu hareketiyle ancak boğazının adelelerini biraz daha gerdi ve yüzü daha çok kırmızılaştı.

Müthiş bir gayret sarfediyordu. Çenesinin yanlarından aşağı doğru uzanan ve iki küçük direk gibi kımıldamadan duran yuvarlak, katmerli et parçaları açıkça görünüyordu. Ali göğsünden kuvvetle fırlattığı bu sesi bu cenderenin arasından geçirebilmek için ter döküyordu. Nihayet şarkıyı bitirdi ve sazı eline alarak ayağa kalktı.

Alman müzisyenlerden biri derhal:

"Fena değil, fena değil... Ötekini de dinliyelim..."

Dedi ve başiyle sarışın genci gösterdi.

Yüzünde kendinden emin bir tebessümle sahnenin dört ayak merdivenini çıkan delikanlı hemen, hatta odadakilerin susmasını bile beklemeden, plaklara geçmiş bir halk şarkısına başladı. Evvela hafif ve tatlı çıkan sesi yavaş yavaş büyüdü ve bütün odayı dalga dalga dolduruverdi. Hakikaten güzel söylüyordu. Birkaç yerde, hanende taklidi, bayağı hünerler yapmağa özenmesine rağmen mükemmel bir ses materyaline sahip olduğu meydanda idi. Şarkıyı bitirir bitirmez yine deminki Alman "Bravo!" diye söylendi. "Bu çocuğu yetiştirebiliriz!"

Bu aralık gözlerim Aliye ilişti. Bu odada olanların hiçbirisiyle alakası yokmuş gibi gözlerini boşluklarda gezdiriyor ve canı sıkılan bir adam tavrı alıyordu. Piyanodaki genç kadın eliyle onu yanına çağırdı. Namzetlerin kulak terbiyeleri denenecekti. Sağ eliyle basit bir melodi çalarak almanca:

"Bunu aynen tekrar et!" dedi.

Türk müzisyenlerden biri izah etti:

"Piyanoya göre söyle bakalım!"

Ali bir bana, bir de gözleriyle arıyarak dostuma baktı. Ben "eyvah" dedim. Zavallı delikanlı ömründe görmediği, sesini duymadığı adını işitmediği bir aletin karşısına getirilmişti. Kendisine söylenen sözün manasını bile anlamıyordu. İzah etmek istedim:

"Oğlum, bu hanımın çaldığına göre ses çıkar."

Piyanodaki kadın ayni melodiyi tekrar etti, Ali büyük bir gayretle tekrar boynunu gererek:

Bir haber yolladım canan iline...

Diye başladı. Oradakilerden birkaçı güldü ve Ali derhal sustu.

"Yok, iki gözüm" dedim, "şarkı söyliyecek değilsin, bu sesleri çıkaracaksın."

Sıkıntı içinde gırtlağından birkaç ses fırladı, orada canı sıkılmış gibi duran Almanlardan biri eliyle sarışın tenoru çağırarak "bu söylesin" dedi.

Piyanonun arka arkaya çaldığı birkaç küçük melodi bir ses nehri halinde ve berrak olarak delikanlının ağzından dökülüyordu. İşi çabuk bitirmek istiyenler usulen Aliye bir şarkı daha söylettiler. Bu sefer birinciye nazaran çok fazla gayret sarfeden ve her şeyin bu bir tek şarkıya bağlı olduğunu sezen Ali en güzel şarkısını söyledi. Hiç de fena değildi. Hatta orada bulunanlar: "Mükemmel!" der gibi başlarını sallıyorlardı. Fakat şarkı bitip Ali saziyle bir kenara çekilir çekilmez onu derhal unuttular. Sarışın delikanlı yine plaklardan öğrenme bir tango söyledi. Muhakkak ki güzel sesi vardı. Artık imtihan kafi görülerek bu çocuğun ne yolda yetiştirilmesi lazım geldiğine dair münakaşalara geçildi. Bütçe meselesi ortaya atıldı. Hazirandan evvel talebe olarak alınırdı, alınmazdı gibi sözler oldu. Hiç kimse ayni odada bir kenarda bir de Sıvaslı Alinin bulunduğunun farkında değildi. Onu ta buralara kadar getiren dostum, münakaşa edenlerin yanında, hiçbir şey dinlemeden duruyordu. İkimiz de Alinin yanına gitmeğe cesaret edemiyor, hatta onun yüzüne bile bakamıyorduk.

Ben yavaşça gözlerimi kaldırınca hayret içinde kaldım. Alide hiç de feci bir halde bulunan bir insan tavrı yoktu. Boş gözlerle biraz evvelki gibi duvarları süzüyordu. Sanki bu odadakiler onu zerre kadar alakadar etmiyen kimselerdi. Yüzünde en ufak bir teessür, en küçük bir hiddet yoktu. Hatta oldukça uzun süren bir sıkıntıdan, bir işkenceden kurtulmuş gibi sakin, dinlenen bir hali vardı. Gözleri sarışın tenora rastladıkça bir müddet duruyor, belki biraz hayret ve merakla onu süzüyordu. Bu bakışlarda küçük bir haset, hatta gıpta aradım ve bulamadım.

Sazı yine silah gibi sağ ayağının yanında idi ve bu ayağı gayet küçük bir hareketle yerden kalkıyor ve tekrar parkelere dokunuyordu. O zaman içimde bir şeyin burkulduğunu hissettim. Genç adamın bütün yeisi, bütün inkisarı, bütün kırılan ümitleri bu ufak ayak hareketinde kendini gösteriyordu. Vücudunun her tarafına hakim olan, yüzünün en ufak bir ürpermesiyle bile içindekileri dışarı vurmıyan, gözleri sonsuz bir derinlik ve sükunet içinde yumuşak bir ışıkla parlıyan bu adam farkında olmadan kendini sağ ayağının bir minimini ve sinirli kımıldamasiyle boşaltıyordu. Ömrümde hiçbir insan yüzü, hiçbir ağlayış bana bu kadar acı, bu kadar manalı görünmemişti.

Kendimi toplıyarak onun yanına doğru yürüdüm. Onunla muhakkak konuşmak, ona bir şeyler söylemek lazımdı. Konyaya nasıl dönecekti? Cebindeki son parayı vererek bu sazı almıştı. Şimdi ne yapacaktı?

Yanına gider gitmez ayağının hareketi durdu. Arkadaşım da gelmişti. Çabucak hazırladığı bir yalanı söylemeğe başladı:

"Ali, evladım! Senin sesini beğendiler ama, yaşın biraz büyüktü. Buraya yirmiden fazla olanları almıyorlar. Senin için uğraşıp hususi bir şey yaptıracağız. Fakat uzun sürer belki, sen Konyaya dön, biz işin olunca seni buldurur, haber veririz"

Ali bütün bunları, fevkalade ehemmiyetli bir şeymiş gibi, kaşlarını hafifçe kaldırarak dinliyor, adeta ezberlemeğe çalışıyordu. Fakat gözleri bana ilişince irkildim. Nedense bu siyah ve büyük gözler bana sahibinin bu lafların bir tekine bile inanmadığını ifşa eder gibi geldi.

Herhangi bir şey yapmış olmak için:

"Gelin, bir lokantada yemek yiyelim!" dedim.

Odadakilerin münakaşası hala devam ediyordu. Bizim çıktığımızın farkına bile varmadılar.

Bir kebapçıdan karnımızı doyurduk ve bu esnada hemen hiçbir şey konuşmadık. Onu kandırmağa imkan yoktu. "Seni çağırıp zahmet verdik, affedersin! de denilemezdi.

Ben bunları düşünürken kebapçıdan çıktık. Ali bir şey söylemek ister gibi birkaç kere yutkundu ve boynunu bükerek:

"Sizi mahcup çıkardım, beyim, sakın kusura kalmayın!" dedi.

Sonra, hayret edilecek bir şeyden bahsediyormuş gibi gözlerini hafifçe açarak devam etti:

"Ben o odada bir türlü sesimi bulamadım!"

Ve yanımızdan ayrılıp gitti.

Ertesi sabah, aramızda topladığımız birkaç lirayı kendisine vermek ve onu Konya otobüslerine bindirip selametlemek için Haymana hanına giden arkadaşıma hancı, Sıvaslı Alinin, sazını iki liraya satıp yol parası yaptığını ve şafakla kalkan bir kamyona binip Konya yolunu tuttuğunu söylemiş.

(1937)

 

(*) Sabahattin Ali, Kağnı - Ses, Kenan Matbaası, İstanbul 1943, s. 115-128

 

KAĞNI – SES

KAĞNI - SES. Sabahattin Ali. Varlık Yayınevi, İstanbul. 1965. 244 s, 6 lira.

           

Türk toplumcu-gerçekçiliğinin ısıl anlamıyla kurucusudur Sabahattin Ali. Kendisinden önce, Nabizade Nâzım’dan başlayıp gelişen gerçekçilik akımı, çoğu yazarda (örneğin Halit Ziya, Mehmet Rauf’da) temelde, düşüncede idealist-romantik kaynaklardan beslenir; öte yandan yapıtlar burjuva duyuşuyla, düşüncesinin sınırlarını aşmazlar; çağları içinde ileridirler, ama çoğunluğun sorunu değildir ele aldıkları konular; burjuvaziyi savunmazlar, ama onu toplumcu öğretimin açısından eleştirmiş de değillerdir; Halit Ziya’nın “Kırık Hayatlar”ını  bir yana koymalı, bu romanın ilerici bir yorumu yapılabilir; ama onlarda da, Yakup Kadri vb, gibi “milli edebiyat” akımı içindeki yazarlarda da gerçekçilik toplumcu düşüncenin ortasında yerleşmez. Sabahattin Ali’deki gerçekçilik, toplumcu düşünce gibi, gerçeği kavramakta bütünsel bir düşünceden beslendiği için, onun yapıtları, etkileyici, bir şeyleri değiştirici, okuyucuyu köklü algılara sürükleyicidir.

Toplumcu düşünceyi kendine dayanak yapmak isteyen bütün yapıtların bu özelliklere vardıklarım söylemiyorum tabii. Toplumcu düşünceden beslenip de şematizme düşmüş, yada onu yanlış yorumlamış etkileyici gücü olmayan yapıtlar pek çoktur. Yada toplumcu düşüncenin pek “basitleştirilmesine” bol bol rastladık. Sabahattin Ali’nin yazdıklarında toplumcu düşünce, yazarın duyuşuyla, yapıtını biçimlendirişini kendiliğinden destekliyor; yapıtın sanatsal kuruluşuyla özdeşleşiyor, aynı oluyor. Bu onun yazarlık gücüyle ilgili bir sorundur, ama kişiliğiyle ilgili özekliklerin de payı vardır bunda: o büyük şehirde yetişmiş, öte yandan batı kültürünün de bir bölümünü tanımış bir aydın olarak bunu başardı; toplumcu düşünce bütün duyuşuna, duyuşunu biçimlendirişine, bu duyuşla davranışına yerleşmişti.

Toplumcu-gerçekçi yapıtların şematizme düşme sakıncası olduğu gibi; Türk edebiyatında bir de toplumcu-gerçekçi roman-hikaye ortaya koymak isteğini taşıyan bazı yazarların amaçlarından uzağa düştükleri, gerçekçi eğilimdeki romanlarının, hikayelerinin, istenildiği halde, toplumcu öğretiye uygun düşmeyen düşünceleri öne sürdükleri görüldü. Sabahattin Ali’nin — bir bölümü tasarı olarak kalmış — yapıtları için bu tehlikeler söz konusu değildir. Onda toplumcu düşüncenin oluşması, toplumcu duyuşun oluşmasıyla birliktedir; birbirinden ayrılmaz bunlar, biri ötekinden önce gelmez; böylece biçim sağlamlığına varmış yapıtları baştan sona eksiksiz olur.

Sabahattin Ali’nin ilk hikayelerini kapsayan Değirmen’de ortaya çıkan eğilimleri Kağnı-Ses adlı kitabını dolduran hikayelerde de görülüyor. Bu hikayeler içinde de güçlüleri ile daha az güçlüleri (küçük hikaye yazmanın kendiliğinden bir sonucu bu); kusursuz bir biçime erişmişleri var.

“Sevgi” tema’sı saf biçimiyle Ses’de yer alan “Köstence Güzellik Kraliçesi” adlı son hikâyede Berlin’de geçen bir konu içinde anlatılır. Hikayenin anlatıcısı, Berlin’de bir gazinoda tanıdığı, kendisine ilk bakışta biraz tuhaf görünen bir adamla, eskiden Köstence’de güzellik kraliçesi seçilmiş bir kadının garip, inatçı, hırçın ama derin ilişkileri içinde temasını ortaya çıkarır. “Sevgi” en tutkulu, en saf biçimindedir bu hikayede, ama derin bir “muğber oluş” biçimine dönüşmüştür; bu muğber oluş da bütün hayatın kasıtlı olarak yıkılmasını beraberinde getirmiştir. Kuşkusuz Sabahattin Ali duygusal sevgiyi — bütün içerdiği şeylerle birlikte — iyice tanımaktadır. Sabahattin Ali’deki sevgi duygusu için, karışık olmayan, çok güçlü, doğasına uygun, açık bir sevgi duygusudur demiştim. Birçok yerli yazarın tanımadığı, belki dokunulmaz saydığı kadın iç yaşamasına da değer verilmektedir; kadınla birlikte yaşanmaktadır ve yapısı kapitalist olan bir toplumun getirdiği yabancılaştırmalar bu insancıl saf duyguyla — hiçbir küçüklük duygusuna düşülmeksizin ve karşısındaki varlık eşyalaştırılmaksızın — aşılmak istenmektedir.

“Köstence Güzellik Kraliçesi”ndeki “muğber oluş” derin duygusal sevgiyi yaşatır. Ama Anadolu’nun gerçeği başka? Suç işlediğinden saklanan kocasını aramaya gelen jandarmalarca saldırılan köylü kadın Emine, kocasına olayı duyurmadan namus duygusu yüzünden kendini öldürecektir. (“Sıcak Su” hikayesi)

Cumhuriyet dönemi burjuva aydınıyla bir çobanın karşılıklı durumlarını ele alan “Köpek” hikayesi de sözde halkçılık söylevlerine kapılmış, okumuş, kentli kişinin, Anadolu’daki çoban karşısında kapıldığı suç karmaşasını çok etkili bir biçimde ortaya çıkarmaktadır. Devlet örgütünü ele geçiren eski dönem artığı okumuş burjuva sınıfı kökü cumhuriyetten öncelere dayanan burjuvalaşma eğilimlerini devleti araç yaparak geliştirmeye girişirler. Köylünün durumunda da önemli bir değişiklik olmadığı, hattâ vergi yükünün daha da arttığı ortaya konulmuş gerçeklerdir. Çeşitli zorlamalara uğrayan ekonomik politikanın asıl gelişme çizgisi kapitalist büyüme yolunda olacaktır. Bu gelişme ortasında sözde kalan halkçılık anlayışının, kendine yaraşır biçimde etkisinde kalan, yeni türemiş burjuva aydını, ıssız Anadolu’daki çoban karşısında düştüğü suçluluk karmaşasının doğurduğu öfkeye kapılacaktır.

Ses’in içinde yer alan beş hikayenin en önemlileri bunlar; bu hikayeler

Sabahattin Ali’nin temel eğilimlerini sürdürüyorlar: “Köpek”, “Sıcak Su”,

“Köstence Güzellik Kraliçesi”. Öteki iki hikaye daha klasik anlatımlı, daha az

derinlik taşıyan hikâyelerdir: “Ses” ile “Mehtaplı Bir Gece”.

Ses’deki hikayelerden söz etmeyi öne aldım; Değirmen’deki temel eğilimlerin devamıydı bu hikayeler. Kağnı’da da bu eğilimler var:

“Kağnı” hikâyesi, devletle, jandarma yoluyla, köylünün ilişkisini; köyün iç yaşamasını yırtan ilişkisini anlatıyor; devlet, jandarma, adliye bu isimsiz insanların sorunlarını çözümlemiyor; o gene salt bir gölge olarak bu topraklar üzerinde yaşayacaktır, kağnıya yerleştirilen kokuşan kadavra bu trajiği sürüklemektedir. “Kamyon” hikayesi de aynı yolda, yoksulluk, işsizlik, cahillik, topluma rasgele girmiş makine karşısında yenik düşüşü anlatıyor.

“Kafa Kâğıdı” da devletle köylünün ilişkisini ele alıyor: köylünün hizmetinde bir devlet midir bu? köylünün durumuyla, devletin isterleri arasında bir uyuşma yok, hatta saçmalığa varacak kadar gülünç.

“Bir Şaka”, “Duvar” hapishane anılarıyla, hapishanede anlatılanlarla ilgili. Gerçekten, Türk edebiyatında büyük bir yer tutuyor hapishane.

“Pazarcı” hikayesi Sabahattin Ali’nin en iyi hikayelerinden değil ama; yereysel betimlemelerle dolu bir hikaye, Türk toplumunun o yıllardaki ekonomik yapısıyla ilgili birtakım gerçekleri de ortaya çıkarıveriyor: cephede bu yurt için çarpışmış insanların, eski subayların, bu ekonomik yapı içinde düştükleri kötü durum, bilinçlendirici niteliktedir.

“Apartman”, “Arabalar Beş Kuruşa” adlı hikayeler etkileyici, iyice insancıl hikayeler, ama Sabahattin Ali’nin biçim mükemmelliğine varmış hikayeleri yanında bir ölçüde taslak halinde kalıyorlar. “Fikir Arkadaşı” toplumumuzda pek çok bulunan, bugün de yaşayan, küçük çıkarları ardında olan, karmaşalı, ezilmiş, iki yüzlü tipi ortaya çıkarıyor. “Düşman” şematik bir hikaye, “Bir İskandil”se belge niteliğini taşıyor. Anadolu’daki birçok aydının durumunu bütün gerçekliğiyle ortaya koyuyor.

Kağnı’da yer alan “Gramofon Avrat”la, “Arap Hayri” Anadolu’ya özgü fuhuş içinde, insancıl durumları ve saf aşkı konu ediniyor. İyice kendine özgü, başarılı, özgün hikayeler bunlar. Sabahattin Ali’nin en güzel hikayelerini yaratan konulardan biridir bu konu. Sabahattin Ali, Anadolu insanına özgü kadın yoksunluğundan doğma kadın özleyişini, sefahat eğilimini apaçık görmüştü. Bozulmuş durumuyla yaşanan fuhuş, asıl en önemlisi ezilmiş kişilerin duyduğu kadın özlemi, ekonomik yapıya yapışık sefaletiyle ortaya çıkar bu hikayelerde. Sabahattin Ali, yaşanan hayat içinde gündelik hayat içinde — her şeyi, gündelik hayatın temel belirleyenlerini (ekonomik yapıyı, aşk hayatını, cinselliği) yozlaşmışlığı içinde görmüştü. O gündelik hayatı eleştirirken — asıl biçimiyle insanı — gördüğü gibi (yapıtlarının geniş insancıllığı burdan doğuyor) yabancılaşmış, yada yozlaşmış insanı anlatırken de onun ardındaki temel yabancılaştırma öğelerini de (ekonomik yapıyı, egemen güçlerin elindeki devleti, vb.) bütün açıklığıyla görmüştü.

Nâzım Hikmet’le Sabahattin Ali yaşadıkları çağda varolan güçlü bit toplumcu örgütün  ürünü müdürler? Değillerdir. Böylesine toplumcu bir örgüt yoktu ortada. Toplumcu çevrelerse onları besleyecek düşünce gücünü ellerinde tutmuyorlardı; bu yazarlar edebiyat adamı oldukları gibi toplumcu davranışın yaratıcıları, itici güçleriydiler aynı zamanda. Toplumcu çevre, bu çeşit yazarlardan etkinlik gücünü aldığı halde, dışına itmeye çalışmıştır onları. Şimdi durum daha aydınlık görünüyor, onların yapıtları kaldı bugüne, öteki alanların sözcüsü toplumcularsa bir yapıt koyamadılar ortaya.

Yeni Dergi (Temmuz 1966, sayı: 22)

 

Yazar: Demir Özlü

SABAHATTİN ALİ’de KÖY-KASABA-EŞRAF

(…) Kasabalarımızın üzerine yazarın görüş ve değerlendirmeleri, gerek öğretmenliği gerek çocukluğu yıllarında tanıdığı yerler dolayısıyla, gözlem mahsulüdürler. Yazar kasabaların toplumsal yapısını yakınen tanımaktadır. Bunu en çok (Kuyucaklı Yusuf) da işler. Kazanın aydın kesimi; kaymakam, savcı, muallimler, (Komiki Şehir) de geniş bir şekilde canlandırılmaktadırlar. Bu sayılanlara bir önceki «Aydın-Yarı aydın» bölümünde değinmiştik. Kasabalarımızda ayrıca üzerinde durulmaya değer olan, bir başka konu da —Eşraf—meselesidir. S. Ali bu konu üzerinde epeyce ayrıntılı bilgi vermektedir.

Osmanlı toprak düzenin yozlaşmış kalıntıları üzerinde yükselen ve devletin murakabesinin zayıfladığı yıllarda para ve nüfuz zoru ile büyük topraklara ve geniş aile kuruluşları ile devlet dairelerinde yüksek mevkilere sahibolan «Eşraf», kasabanın hâkim sınıfıdır. Mücevher, para, bağ-bahçe, arazi ile donatılmış eşraf zümresi kasabalarda ve onlara bağlı köylerde dediğini dedik kılmış, hükmünü yıllar yılı yürütmüştür. Yine bu zümre, Anadolu Hareketi ve sonrası yıllarda «Ayan» olarak hükümeti temsil makamında hatırı sayılır bir yeri olmuş, böylece sırtını sağlamlaştırmıştır,

“Çocukluğundan beri bu bitmez tükenmez dertlerden ziyade, onu hayrete düşüren başka bir şey vardı: Bu ne sonu gelmez tarla, bağ, ev, zeytinlik ve beşibiyerdeydi! Nesilden nesile değişen zamanın değirmeninde, bu servetler bir türlü bitmek bilmiyordu. Borçlar alınıp verilir, tarlalar satılır veya alınırken, eskilerini aratmayan düğünlerle kızlar gelin ediliyor, akraba düğünleri için kenardan köşeden elmas küpeler, inci gerdanlıklar bulunup çıkarılıyordu.” (İçimizdeki Şeytan)

(Kuyucaklı Yusuf) un Şakir'i, bu ailelerin tipik bir ferdidir. Para ve nüfuzuna dayanarak kazada serserice sine bir hayat yaşayan bu eşraf çocukları, vakitlerini tamamen kumar, kadın, ve çeşitli süflî zevklere hasretmişlerdir. Kasaba bunlardan yaka silkmesine rağmen eli kolu bağlı durumdadır. Yazar eserinde, bu eşraf takımının karşısına bir köy çocuğu olan Yusuf'u çıkararak yılarca bu adamlara karşı boynu bükük duran köylüyü harekete çağırır. Gerçi romanın kuruluş ve gelişmesi pek o kadar bu neticeye yönelmemişse de Yusuf’da bu karakteri görmek mümkündür. Yusuf - Şakir çatışması da bu düşünceye yardım eder.

“Şakir'in kendisine benzeyenlerden ibaret bir partisi vardı. Ne candarma, ne hükümet bunlara karışamazdı. Çünkü parayı bolca oynatırlardı. Bu grubun ekseriyetini yaşlıca hovardalar teşkil ederdi. Bunlar paralarım şurada burada yiyip bitirdikten sonra, şimdi bu husustaki şöhret ve tecrübelerinden ve aralarına yeni katılan, daha ellerinde yiyecek paraları bulunan delikanlıların rehavetlerinden istifade edip geçiniyorlardı......

“Bunların, aileleri arasında çok şiddetli nüfuzları vardı. Hepsi şehrin eski ve itibarlı ailelerinden oldukları için bugün kibar düşkünü bile olsalar eski nüfuslarını devam: ettirmek isterler, bunda bir dereceye kadar muvaffak olurlardı. Çünkü herkesin aklında hâlâ falancanın ablasının düğünündeki azamet, filanca bayramda, falancanın yaptığı muazzam eğlence yaşardı. Yaşlıca kadınlar bu düşkün eşraf konaklarından birine gittiler mi, orada eski âlemleri, merhum ağanın hayalini tekrar görür gibi olurlar. Ve hiçbir şeyin değişmediğini zannederlerdi. Bunların nazarında kızlara bulunacak en iyi ve münasip koca, gene bu eşraf züğürdü serseriler bu müflis ayyaşlardı. Hovardalıklarından, daha ziyade mazur gören bir teessüfle bahsederler, —biraz yaşlanınca uslanırlar, ne diyeceksin delikanlılık derlerdi.........Fa kat bu delikanlıların çoğunun yaşı kırkı aşkındı. Şehrin en iyi aileleri arasında bile, bunların istedikleri zaman alamayacakları kız yoktu. Âdeta bütün eşraf aileleri arasında ezelden beri değişmez bir mukavele vardı ve buna haricî şeklin değişmesine, vaziyetin tamamen başka olmasına rağmen daima riayet ediliyordu. Bunun için bunların herhangi bir talebini reddetmek akla gelmez ve onbeş - onalti yaşlarındaki temiz güzel kızcağızlar, bu saçı kırarmaya başlamış, manen ve maddeten çürümüş, on parasız sefihlerin kucağına atılırdı. Ekserisi pis birtakım hastalıklarla malûl olan bu heriflerin evleri bundan sonra, dışardan pek belli olamayan ve şiddetle saklanan facialar yuvası olurdu.........

“Bunlar şehirdeki nüfuzlarının bir kısmını da, kendileri gibi iflas etmeyip akıllı davranarak mevkilerini sağlamlaştırmış akrabalara borçluydular. Kimisi belediye reisi kimisi fabrikatör olan bu adamlar, bu kopuk akrabaları ile pek yakından temasa gelmek istemezlerse de, evdeki kadınların tesiri ile birçok ehemmiyetli vakalarda onları müdafaaya mecbur olurlardı. Çünkü yakarıları böyle bir serserinin kardeşi yahut kardeşleri böyle bir serserinin karısı idi ve aile düşünceleri, akrabalık rabıtaları bilhassa kadınlar arasında şiddetle gözetilen meselelerdi.” (Kuyucaklı Yusuf)

Kazalarının monoton hayatına renk getiren günler o kadar azdır ki, bu günlerin kasabanın her sınıftan halkına olan tesirleri çok fazla olmaktadır. Yazar, «Arap Hayri» de kasabaya gelen bir tiyatro kumpanyasının temsillerine karşı halkın tepkisini ve yargılarını gözlemlere dayanarak anlatıyor. Birkaç cümle ile verilmeye çalışılan halkın davranışları her ne kadar derinlik arzetmiyorsa da, o yıllarda Anadolu kasabalarının dışarıdan gelen kurumlara karşı almış oldukları tutum, ortaya kalın çizgilerle konulmaktadır.

“Perde açıldığı zaman gazino tekmeler ve alkışlar dan yıkılacak gibi sarsılıyor ve herkes kendine göre tutkunluğunu gösteriyordu. Sarhoş bir saraç çırağı ağlıyor, bir nüfuzlu zat, otelci ile hususî konuşmalara giriyor; istihkam taburunda ihtiyat zabitliği yapan bir edebiyat mualliminin gözlüğü buğulanarak başka dünyalarda dolaşıyor ve kulağından kafasına bir şurup gibi akan bu halk şarkılarına, kalbinin avuçlarını uzatıyordu.” (Arap Hayri)

“Çınarlı çeşmede su dolduran kadınlar, testilerin üs tüne oturarak biri gitmeden biri gelen bu tiyatrolara beddua ettiler.” (Komiki Şehir)

Kasabalarda geçim yolu genellikle erkeklerin esnaflık, ticaret, küçük memurluklar ve zanaatkârlıklarıyla, kadınların yürüttüğü bağ bahçe ve tarla işlerine dayanır. Bu, küçük toprak sahiplerinin durumudur. Eşraf ise işlerini adamları, ırgat ve ortakçıları ile yürütür. Büyük toprakları, birikmiş paraları, geniş ticarî işletmeleri ile rahat bir hayat sürerler. Kadınların büyük çoğunluğu tarla ve bahçe işleriyle yıprandıklarından; vakitlerini oturup konuşmak, kumar, içki peşinde koşmakla geçiren kocalarını tatmin edemezler. Daha doğrusu dışar lak bir yaşama sürdüren bu erkekler dışarıdan gelen yeni tiplere, özellikle orta malı kadınlara karşı fazla hassasiyet gösterirler. S. Ali'nin Hikâyelerinde, düğünlerde bağlarda, içki -âlemlerinde oynatılan, dağa kaldırılan genel kadınların dramatik serüvenlerine çokça rastlanır. Kasaba erkeklerince bu kadınlar, fazla özellik arzetmiyen alışılmış tiplerdir. Bu açıdan, tiyatro kumpanyaları ile dolaşan kadınlara bir başka aç gözlülükle bakarlar. Bu yüzden, her sınıftan halk kasabaya yeni gelen bir tiyatro, kumpanyasını büyük bir ilgi ile takip eder; paralı parasız herkes hanendelere, dansözlere kapılıp onlardan faydalanmaya, ucuz maceralar yaşamaya çalışır. Bu tutkuların neticesi çoğu kez kasaba ailelerinin geçimsizliğine, fakir düşmelerine, boşanma vakalarına kadar varır. Kasaba kadınları ise kocalarını, yörenin genel kadınlarındansa bu dışarıdan gelme kadınlara karşı şiddetle kıskanırlar. Buna sebeb olarak erkeklerin bazen bu kadınların peşine takılarak ailelerini terkedip gittikleri gösterilebilir.

 

(Mustafa Kutlu-Sabahattin Ali, tsz.)

Yazar: Mustafa Kutlu

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör