Nazım Hikmet

Yazar, Şair

Doğum
20 Kasım, 1901
Ölüm
03 Haziran, 1963
Eğitim
Heybeliada Bahriye Mektebi
Burç
Diğer İsimler
Nâzım Hikmet Ran

Şair ve yazar (D. 20 Kasım 1901 [Nüfus kaydında 15 Ocak 1902], Selanik - Ö. 3 Haziran 1963, Moskova / SSCB). Tam adı Nâzım Hikmet Ran. Gazete yazılarının bir bölümünde Orhan Selim imzasını kullandı. Baba tarafından valiliklerde bulunmuş ve Mevlevî tarikatından olan şair Mehmet Nâzım Paşa’nın torunudur. Anne tarafından büyük dedesi, Karadağ Savaşında şehit olan Osmanlı Komutanı Mustafa Celaleddin Paşa (asıl adıyla Kont Konstantin Borjenski) Polonya’dan gelmişti, Gagauz Türklerindendir. Babası Hikmet Bey ise Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) mezunu, Kalem-i Ecnebiye’ye bağlı bir memurdu. Enver Paşa’nın kızı olan annesi Celile Hanım; Fransızca bilen, piyano çalan ve ressam olan bir hanımdı. Kurtuluş Savaşı döneminin Moskova Büyükelçisi Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Nâzım Hikmet’in büyük dayısıdır. Nâzım, aynı zamanda şair Oktay Rifat’ın teyze çocuğudur.

Nâzım Hikmet, ilkokulu Göztepe Taş Mektep’te bitirdikten sonra, Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi)’nin hazırlık sınıfına yazıldı. Bir yıl sonra ailesinin ekonomik sıkıntıya düşmesi yüzünden bu okuldan alınarak Nişantaşı Sultanisine verildi. Bu arada, dedesi Nazım Paşa’nın etkisiyle şiirler yazmaya başlamıştı. 1917’de girdiği Heybeliada Bahriye Mektebini 1919’da bitirip Hamidiye kruvazöründe güverte subayı olarak göreve başladı. Aynı yılın kış aylarında, son sınıftayken geçirdiği zatülcenp hastalığı yeniden başladı. Uzun süren bir tedavi ve dinlenme döneminden sonra kendisini toparlayamadığı görülünce sağlık kurulu raporuyla, 17 Mayıs 1920’de askerlikten çıkarıldı. Bu arada ‘Hececi’ şairler arasında genç bir ses olarak oldukça ünlenmişti. Bahriye Mektebinde tarih ve edebiyat öğretmeni olan, ayrıca aile dostu olarak evlerine de gelip giden Yahya Kemal’e büyük hayranlık duyuyor, yazdığı şiirleri ona gösterip eleştirilerini alıyordu. 1920’de Alemdar gazetesinin açtığı bir yarışmada, ünlü şairlerden oluşan seçici kurul, birincilik ödülünü Nâzım Hikmet’e vermişti. Bu arada Faruk Nafiz (Çamlıbel), Yusuf Ziya (Ortaç), Orhan Seyfi (Orhon) gibi genç ustalar ondan sevgiyle söz etmeye başlamışlardı.

İstanbul’un işgal altında olduğu günlerde vatan sevgisini yansıtan coşkulu direniş şiirleri yazıyordu. 1920 yılının son günlerinde yazdığı Gençlik başlıklı şiiri, gençleri ülkenin kurtuluşu için savaşmaya çağırmaktaydı. 1 Ocak 1921’de ise Mustafa Kemal’in öncülüğündeki güçlere silâh ve cephane kaçıran gizli bir örgütün yardımı ve üç şair arkadaşı (Faruk Nafiz, Yusuf Ziya ve Vâlâ Nurettin) ile Sirkeci’den kalkan Yeni Dünya vapuruna gizlice bindiler. İnebolu’ya varınca Ankara’ya geçebilmek için beş altı gün izin beklediler. İnebolu’da geçirdikleri günlerde, Almanya’dan gelip Anadolu’ya geçmek üzere, onlar gibi izin bekleyen öğrencilerle tanıştılar. Aralarında Sadık Ahi (sonradan Mehmet Eti adıyla CHP milletvekili), Vehbi (Prof. Vehbi Sandal), Nafi Atuf (Kansu, sonradan CHP Genel Sekreteri) gibi kişilerin de bulunduğu bu öğrenciler “Türk Spartaküsler” olarak anılıyor, sosyalizmi savunuyor, Türkiye’nin Misak-ı Millî sınırlarını ilk tanıyan ülke olarak Sovyetler Birliğinden övgüyle söz ediyorlardı. Onların anlattıkları Nâzım Hikmet ile Vâlâ Nurettin için yepyeni bilgilerdi.

Ankara’ya vardıklarında kendilerine verilen ilk görev, İstanbul gençliğini Millî Mücadele’ye çağıran bir şiir yazmak oldu. Vâlâ Nurettin’le üç gün içinde yazıp bitirdikleri bu üç sayfadan uzun şiir Matbuat Müdürlüğünce, 1921’in Mart ayında on bin adet bastırılarak dağıtıldı. Şiirin yankıları o kadar büyük oldu ki Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri böyle güçlü bir çağrının doğurabileceği sorunların nasıl çözülebileceğini tartışma gereğini duydular. Bu arada, Celile Hanım’ın uzaktan akrabası olan İsmail Fazıl Paşa, yazdıkları şiirle ortalığı karıştıran bu iki yetenekli şairi Meclis’e çağırarak Mustafa Kemal Paşa’ya takdim etti. Kısa bir süre sonra da ikisi birlikte öğretmen olarak Bolu’ya atandılar. Buradaki kısa öğretmenlik dönemlerinde Ağır Ceza Mahkemesi Reis Vekili olan Ziya Hilmi Bey, bu iki gence Fransız Devrimini anlattı, Lenin’den ve Kautsky’den söz etti, sosyalist devrimi gerçekleştirmiş olan Sovyetler Birliğini görmek istediğini söyledi.

Bolu’da halktan bir kesimin baskısına, gizli polis örgütünün güvensizlik belirten davranışları da eklenince orada barınamayacaklarını anlayan Nâzım Hikmet’le Vâlâ Nurettin, Ziya Hilmi Bey’in de etkisiyle Moskova’ya gitmeye karar verdiler. Bolu’dan Trabzon’a, oradan da Batum üzerinden Moskova’ya geçtiler. Moskova’da Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (Kutv)’ne girdiler. Nâzım burada ekonomi ve toplumbilim okudu.

Nâzım Hikmet, Divan şiiri geleneğinden serbest müstezatı ve Tanzimat’tan sonra Batı şiiri ile girilen ilişki nedeniyle de Fransız şiirinin serbest ölçüsünü biliyordu. Batum’da İzvestiya gazetesinde gördüğü bir şiirin uzunlu kısalı dizeleri, merdivenli istifi ilgisini çekmişti. Moskova’ya giderken geçtikleri bölgelerde gördüğü aç insanların üzerinde bıraktığı etkiyle yazmaya başladığı Açların Gözbebekleri şiirini hece ölçüsüne sığdıramadığını anlayınca İzvestiya’daki şiirin biçimsel çağrışımlarından esinlenerek serbest tarzda yazmayı denedi. Şiir, yer yer hece kalıplarıyla kurulmuş olsa da ortaya tümüyle Türk şiir kurallarına uymayan serbest bir ölçü çıktı. Nâzım’ın içine girdiği yeni dünyanın düşünce ve duygu yükü altında, bu serbest ölçüyle yazdığı şiirler birbirini izledi.

Nâzım Hikmet bu dönemde yazdığı şiirlerinin kimilerini 1923’te Yeni Hayat ve Aydınlık gibi dergilere göndererek yayımlatmıştı. Moskova’da üniversiteyi bitirince de Ekim 1924’te gizlice sınırdan geçerek Türkiye’ye döndü, Aydınlık dergisinde çalışmaya başladı. Sonra bir basımevi kurmak üzere İzmir’e gitti. Ancak 4 Mart 1925 tarihinde çıkan Takrir-i Sükûn Kanununa dayanılarak, 1 Mayıs 1925’te yayımladığı bir bildirge dolayısıyla Aydınlık dergisinin çevresindeki yazarlar tutuklanmıştı. Ankara’da, içinde bu olayın da bulunduğu İstiklal Mahkemesindeki dava 12 Ağustos 1925 tarihinde sonuçlandığında, Nâzım Hikmet’e de kendisi bulunmadan, on beş yıl hapis cezası verildiği görüldü. Bunun üzerine, saklanmakta olduğu İzmir’den İstanbul’a geçerek gizlice yurtdışına çıktı ve yeniden Sovyetler Birliğine gitti. 1926 yılında Cumhuriyet Bayramı nedeniyle çıkartılan af kapsamına girdiğini öğrenince resmî yoldan yurda dönebilmek için başvurduysa da pasaport alamadı. Bu arada, 28 Eylül 1927 tarihinde İstanbul’da dağıtılan bildiriler yüzünden açılan bir davada, gizli parti üyesi olmakla suçlanarak yine gıyabında üç ay hapis cezasına çarptırıldı. Aynı yıl Bakü’de ilk şiir kitabı Güneşi İçenlerin Türküsü yayımlandı. Ekim ayında da yine gizlice sınırı geçerek Kafkasya üzerinden Türkiye’ye girdi. Yakalandı ve olay yerine en yakın ağır ceza mahkemesinin bulunduğu Rize’de, tutuklu olarak,  dört ay süren bir yargılama sonucunda üç gün hapis cezası aldı. 14 Ekim 1928’de kelepçeli olarak  götürüldüğü Ankara’da yeniden tutuklanarak Aydınlık dergisinde yayımlanan şiirleri nedeniyle hakkında yeni bir dava açıldı. Duruşmaları 23 Aralık l928’de sona erdi. Verilen karar; söz konusu şiirlerinde suç unsuru bulunmadığı, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin gıyabında verdiği üç aylık ve Rize Mahkemesinin üç günlük cezaların birleştirilerek uygulanması yolundaydı. Ama tutukluluk süresi bu cezaların toplamından fazla olduğu için serbest bırakıldı.

İstanbul’a giderek Resimli Ay dergisinin yazı kadrosuna katıldı. Burada bir yandan şiirlerini yayımlıyor, bir yandan da edebiyatın yerleşmiş değerlerine karşı sert çıkışlar yapıyordu. 1930 yılının Temmuz ayında çıkan şiir plağının kahveler, lokantalar gibi halka açık yerlerde çalınması yasaklandı. 1931 yılının mayıs ayında, İçişleri Bakanlığının emriyle Nâzım Hikmet, ilk beş kitabındaki şiirlerinde, “Bir zümrenin başka zümreler üzerinde hakimiyetini temin etmek gayesiyle halkı suça teşvik ettiği” savıyla mahkemeye verildi. Mahkeme beraatle sonuçlandı. Bu arada yazdığı bir yergi şiiri ile Gece Gelen Telgraf kitabı için hakkında iki ayrı dava açıldıysa da, Cumhuriyetin onuncu yılında çıkarılan af yasasıyla bu davalar düştü. Aralık 1932’de ise İstanbul’da dağıtılan birtakım bildiriler nedeniyle girişilen toplu tutuklama sırasında Nâzım Hikmet de tutuklandı, Haziran 1933 ayında Bursa’ya gönderildi. Orada idam istemiyle açılan dava 31 Ocak 1934 tarihinde beş yıl hapis cezası kararıyla sonuçlandı. Bir buçuk yıl yatmış olarak hapisten çıktı. Geçimini sağlamak için Akşam gazetesinde Orhan Selim takma adıyla fıkralar yazmaya başladı. Gene takma adlarla gazetelere romanlar, tiyatrolara operetler yazdı.

 17 Ocak 1938 tarihinde tutuklanıp kısa bir süre İstanbul Tevkifhanesinde bekletildikten sonra Ankara’ya götürülerek, özel olarak kurulan Harp Okulu Askerî Mahkemesine çıkarıldı. Bu dava, 29 Mart 1938’de, “Askerî kişileri üstlerine karşı isyana teşvik” suçundan on beş yıl ağır hapse mahkum edilmesiyle sonuçlandı. 28 Mayıs 1938 tarihinde Yargıtay cezayı onaylandıktan sonra, İstanbul’da Sultanahmet Cezaevine, oradan da Silivri önlerinde demirli bulunan Erkin gemisine götürüldü. Bu sırada, askerî birliklerde yapılan aramalarda kimi askerlerin dolaplarında kitaplarının bulunması sebebiyle, Donanma Komutanlığı Askerî Mahkemesinin açtığı davada yargılanarak, 29 Ağustos 1938’de, “Donanmayı isyana teşvik” suçlamasıyla yirmi yıl ağır hapse mahkum edildi. Bu son mahkemenin sürdüğü günlerde, mahkemenin savcı yardımcısı Hakim Teğmen Halûk Şehsuvaroğlu özel bir görüşmede, bir isteğinin olup olmadığını sorduğunda, Nâzım Hikmet, Mustafa Kemal Atatürk’e ulaştırılması ricasıyla kendisine bir mektup verdi. Şehsuvaroğlu bir suretini çıkararak, mektubu Beşiktaş postanesinden taahhütlü olarak gönderdi. Kemal Sülker’in yazdığına göre, “Ata’nın yanına girebilenlerden İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya teslim edilen mektup, bir müsait zaman bulunarak Atatürk’e teslim edilememiş.” Çünkü Atatürk ağır hastadır.

Nâzım Hikmet’in, toplam 35 yıla ulaşan hapis cezalarını, mahkeme çeşitli gerekçelerle 28 yıl 4 aya indirerek karara bağlandı. Nâzım, 1 Eylül l938 tarihinde İstanbul Tevkifhanesine, Şubat 1940’ta Çankırı Cezaevine, Aralık 1940’ta Bursa Cezaevine gönderildi. Bu cezaevlerinde on yılı aşkın bir süre kalan şair, yayımlama olanağı bulamasa da sürekli şiir yazdı.

1949 yılı ortalarına doğru, Ahmet Emin Yalman’ın Vatan gazetesinde yazdığı bir dizi yazı ve gazetenin avukatı Mehmet Ali Sebük’e yaptırdığı ve sekiz yazıdan oluşan bir inceleme sonucunda; kamuoyunda, Nâzım Hikmet’in bir “adlî hata” yüzünden cezaevinde olduğu görüşü ağırlık kazanmaya başladı. Ankara’da avukatlar, İstanbul’da aydınlar imzaladıkları toplu dilekçelerle Cumhurbaşkanı’na başvurdular. Yurtdışında da benzer girişimlerde bulunuldu. Bu arada Birleşmiş Milletlerin danışma organlarından olan Uluslararası Hukukçular Birliği, Nâzım Hikmet’in serbest bırakılması dileğiyle 9 Şubat 1950 tarihinde TBMM Başkanlığına, Millî Savunma ve Adalet bakanlıklarına birer mektup gönderdi. Bütün bu girişimlerden sonuç alınamadığını gören Nâzım, 8 Nisan 1950’de açlık grevine başladı. Kalbinden ve karaciğerinden rahatsız olduğu için, ertesi gün hemen İstanbul’a götürülerek hastaneye yatırıldı. 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanan Demokrat Partinin çıkardığı ve 15 Temmuz 1950 tarihinde yürürlüğe giren genel af yasası ile cezaevinden çıktı, yeniden İpek Film’de çalışmaya başladı. Hapisten çıktıktan sonra da sürekli ve açıkça polis tarafından izleniyordu. Bu nedenle kitaplarını yayımlatma, oyunlarını sahneletme imkânı bulamayacağı anlaşılıyordu.

Bahriye Mektebinden mezun olduğu, güverte subaylığı yaptığı, hastalığı sebebiyle askerlikten çıkarıldığı halde, yeniden askere alınması için karar çıkarılınca önce Romanya’ya oradan da Moskova’ya geçmiş olması nedeniyle 25 Temmuz 1951 tarihli bir Bakanlar Kurulu Kararı ile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarıldı.

Dışarıda birçok uluslararası kongreye katılan, çeşitli ülkelere yolculuklar yapan Nâzım Hikmet dünyada büyük bir ün kazandı. Özellikle uluslararası barış kongrelerine katılması ve bu doğrultuda mücadele etmesi nedeniyle eserleri çeşitli dillere çevrildi ve yayımlandı, Sovyetler Birliğinde oyunları sahnelendi. 1963 yılının başlarında yaşlandığını, ölümü düşündüğünü dile getiren şiirler yazmaya başladı. 3 Haziran 1963 günü bir kalp yetmezliği sonucunda Moskova’da öldü, Novodeviçiy Mezarlığında toprağa verildi. Ölümünden sonra mezarının Türkiye’ye getirilmesi ve yurttaşlık hakkının iadesi için girişimlerde bulunulduysa da, bu girişimler sonuç vermedi.

Nâzım Hikmet’in doğa sevgisini, Mevlâna hayranlığını dile getirdiği ve hece ölçüsüyle yazdığı ilk şiirleri Yeni Mecmua (1918), Birinci Kitap ve İkinci Kitap (1919-20) dergilerinde çıkmıştı. Bu şiirleri İlk Şiirleri adlı kitabında toplanmıştır. Rusya’da öğrenim gördüğü yıllarda benimsediği fütürizm anlayışına uygun serbest ölçüyle, çoğunluğu ideolojik konularda yazdığı şiirleri ise Aydınlık, Resimli Ay, Hareket, Her Ay (1924-37); İbrahim Sabri, Mazhar Lütfi gibi imzalarla Yeni Edebiyat, Ses, Yürüyüş, Gün, Yığın, Baştan, Barış gibi dergilerde (1940-50) yayımlandı. Toplumcu gerçekçi şiirin öncüsü olarak kendisinden sonra gelen çok sayıda şairi etkiledi. 2002 yılı doğumunun yüzüncü yılı olması nedeniyle UNESCO tarafından Nâzım Yılı olarak ilân edildi.

 “Şimdilerde Nâzım Hikmet’i değerlendiren iki aşırı uç belirmiş bulunuyor: kimi yazar onu dünyanın en büyük şairi olarak anarken, kimi yazar da sadece siyasal bir bildirinin taşıyıcısı olarak görmek istiyor. Kuşkusuz bu iki ucun ikisi de siyasal bir tavırdan çıkıyor. Hele sosyalizme karşı olanların Nazım Hikmet’in üstünü çizerken ileri sürdükleri kanıtlar bütünüyle şiir dışı şeyler. Bununla birlikte Nazım Hikmet’i tapınılacak bir şair olarak görmeyi istemek de, sanırım, önce gerçekçilik açısından, onun anısına hayınlık etmek olacaktır.” (Cemal Süreya)

“Evet, Nâzım Hikmet, bir hükümet kararnamesiyle yurttaşlıktan çıkarılmıştı. Öldükten sonra bile, bu hakkın iadesi ona çok görüldü. Ama bilinmeli ki; bir yazar, bir şair hangi dilde yazıyorsa, hangi dille insanlığa hizmet ediyorsa o dilin yurttaşıdır. Bu hakkı, yani Türkçenin yurttaşı olma hakkını Nâzım Hikmet’in elinden almaya hiç kimsenin gücü yetmez... Üstelik o; ‘bir köylü toprağını ve öküzünü, bir marangoz tahtasını ve rendesini nasıl severse, ben de Türkçeyi öyle seviyorum...’ diyordu.” (Hüseyin Atabaş).

ESERLERİ:

ŞİİR: Güneşi İçenlerin Türküsü (1927), 835 Satır (1929), Jokond ile Sİ-YA-U (1929), Varan 3 (1930), 1+1=1 (1930), Sesini Kaybeden Şehir (1931), Benerci Kendini Niçin Öldürdü (1931), Gece Gelen Telgraf (1932), Taranta Babu’ya Mektuplar (1935), Portreler (1935), Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin (1936), Kurtuluş Savaşı Destanı (1965, Kuvayi Milliye adıyla, 1968), Saat 21-22 Şiirleri (1965), Memleketimden İnsan Manzaraları (Şu 1941 Yılında, 1965), Rubailer (1966), Yeni Şiirler (1966), Dört Hapisaneden (1966), Son Şiirleri (1970), İlk Şiirleri (1971).

OYUN: Kafatası (1932), Bir Ölü Evi Yahut Merhumun Hanesi (1932), Unutulan Adam (1935), İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu (1956), Sabahat (1965), İnek (1965), Ferhad ile Şirin (1965), Bir Aşk Masalı (1966), Ocak Başmda / Yolcu (1966), Yusuf ile Menofis (1967), Demokles‘in Kılıcı (1974).

ROMAN: Kan Konuşmaz (1965), Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim (1967).

MEKTUP: Kemal Tahir’e Mahpushaneden Mektuplar (1968), Oğlum Canım Evladım Memedim (1968), Bursa Cezaevi’nden Vâ-Nû’lara Mektuplar (1970), Nâzım ile Piraye (1975).

FIKRA: İt Ürür Kervan Yürür (Orhan Selim imzasıyla, gazete yazıları, 1936).

İNCELEME: Sovyet Demokrasisi (1936).

MASAL: Sevdalı Bulut (1968).

Daha önce 7 cilt olarak Bulga-ristan’da Türkçe olarak yayımlanan bütün şiirleri, Türkiye’de Asım Bezirci’nin düzenlemesi ve Tüm Eserleri adı altında 8 cilt olarak Cem Yayınevi tarafından (1975-80), çeviri şiirleri ile birlikte Memet Fuat düzenlemesiyle Toplu Şiirler adı altında 9 cilt olarak Adam Yayınlarınca (1988-89), düzyazı kitapları ile birlikte YKY tarafından Bütün Eserleri adı altında (2002) yayımlandı.

KAYNAKÇA: Vâ-Nû / Bu Dünyadan Nâzım Geçti (1965), Orhan Kemal / Nâzım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl (1965), A. Kadir / 1938 Harp Okulu Olayı ve Nâzım Hikmet (1966), Kerim Sadi / Nâzım Hikmet’in İlk Şiirleri (1969), Zühtü Bayar / Yazdık Nâzım Diye Diye (derleme, Günel Altıntaş ile, 1974), Mehmet Kaplan / Cumhuriyet Devri Türk Şiiri (1973, s. 343-362), Şevket Süreyya Aydemir / Suyu Arayan Adam (1976, 6. bas.), Turgut Uyar / Bir Şiirden (1982), İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) - Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors (2005) - Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2007) – Ünlü Edebiyatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 4, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Famous People (2013), Refik Durbaş / Güneşli Rüzgârı Nâzım’ın (1997), Memet Fuat / Nâzım Hikmet: Portreler (2001), Sevda Şener / Nâzım Hikmet’in Oyun Yazarlığı (2002), Memet Fuat / A’dan Z’ye Nâzım Hikmet (2002), Taha Toros / Nâzım Hikmet (2006).

SALKIMSÖĞÜT

Akıyordu su

gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.

Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!

Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere

koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!

Birden

bire kuş gibi

          vurulmuş gibi

                 kanadından

yaralı bir atlı yuvarlandı atından!

Bağırmadı,

gidenleri geri çağırmadı,

baktı yalnız dolu gözlerle

            uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!

Ah ne yazık!

          Ne yazık ki ona

dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,

beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!

 

Nal sesleri sönüyor perde perde,

Atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!

Atlılar atlılar kızıl atlılar,

atları rüzgâr kanatlılar!

Atları rüzgâr kanat..

Atları rüzgâr...

Atları...

At...

 

Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

 

Akar suyun sesi dindi.

Gölgeler gölgelendi

          renkler silindi

Siyah örtüler indi

          mavi gözlerine,

sarktı salkımsöğütler

           sarı saçlarının

                   üzerine!

Ağlama salkımsöğüt

                  ağlama,

kara suyun aynasında el bağlama!

                    el bağlama!

                           ağlama!

ŞEYH BEDRETTİN DESTANI

1.

Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,

duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,

gümüş ibriklerde şarap,

bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.

Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup

yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak

Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.

Çelebi hünkâr idi amma

Âl Osman ülkesinde esen

bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.

Köylünün göz nuru zeamet

alın teri timar idi.

Kırık testiler susuz

su başlarında bıyık buran sipahiler var idi.

Yolcu, yollarda topraksız insanın

ve insansız toprağın feryadını duyar idi.

Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar

köpüklü atlar kişner iken

çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi

tarumar idi.

Velhasıl hünkar idi, timar idi, rüzgâr idi,

ahüzar idi.

 

(…)

 

4.

Börklüce Mustafa ile Torlak Kemâl, Bedreddinin elini öpüp atlarına

binerek biri Aydın, biri Manisa tarafl arına gittikten sonra ben de

rehberimle Konya ellerine doğru yola çıktım ve bir gün Haymana ovasına

ulaştığımızda

 

Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş

Aydın elinde Karaburunda.

Bedreddinin kelâmını söylemiş

köylünün huzurunda.

 

Duyduk ki; “cümle derdinden kurtulup

piri pâk olsun diye,

          on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti,

ağalar topyekün kılıçtan geçirilip

verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.”

Duyduk ki...

Bu işler duyulur da durmak olur mu?

Bir sabah erken,

 

Haymana ovasında bir garip kuş öterken,

sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.

“Varalım,

dedik.

Görelim,

dedik.

Yapışıp

sapanın

sapına

şol kardeş toprağını biz de bir yol

sürelim, dedik.”

Düştük dağlara dağlara,

aştık dağları dağları...

 

Dostlar,

ben yolculuk etmem bir başıma.

Bir ikindi vakti can yoldaşıma

(…)

 

          dedim ki: geldik.

          Dedim ki: bak

başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe

bir adım geride ağlayan toprak.

Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,

kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.

Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör:

ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır

ve körpe kuzu eti gibi aktır

                    yumuşaktır etleri.

Dedim ki bak,

burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi

                                bereketli.

Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..

 

14.

 

Yağmur çiseliyor,

Korkarak

yavaş sesle

bir ihanet konuşması gibi.

 

Yağmur çiseliyor,

beyaz ve çıplak mürted ayaklarının

ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

 

Yağmur çiseliyor,

Serezin esnaf çarşısında,

bir bakırcı dükkânının karşısında

Bedreddinim bir ağaca asılı.

 

Yağmur çiseliyor.

Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.

Ve yağmurda ıslanan

yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin

                 çırılçıplak etidir.

 

Yağmur çiseliyor.

Serez çarşısı dilsiz,

Serez çarşısı kör.

 

Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü

Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

 

Yağmur çiseliyor.

 

(Şiirleri 2-Benerci Kendini Niçin Öldürdü?, 13. bas. 1997)

 

KUVAYİ MİLLİYE

Saat 2.30.

 

Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,

ne ağaç, ne kuş sesi,

             ne toprak kokusu vardır.

Gündüz güneşin,

               gece yıldızların altında kayalardır.

 

Ve şimdi gece olduğu için

ve dünya karanlıkta daha bizim,

          daha yakın,

                 daha küçük kaldığı için

ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten

               evimize, aşkımıza ve kendimize dair

                       sesler geldiği için

kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi

okşayarak gülümseyen bıyığını

               seyrediyordu Kocatepe’den

                    dünyanın en yıldızlı karanlığını.

Düşman üç saatlik yerdedir

ve Hıdırlık-tepesi olmasa

             Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.

 

Kuzeydoğuda güzelim dağları

ve dağlarda tek tek

                ateşler yanıyor.

Ovada Akarçay bir pırıltı halinde

ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde

            şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var:

Akarçay belki bir akar su,

         belki bir ırmak,

                   belki küçücük bir nehirdir

Akarçay Dereboğazı’nda değirmenleri çevirip

                  ve kılçıksız yılan balıklarıyla

            Yedişehitler kayasının gölgesine girip

çıkar.

Ve kocaman çiçekleri eflâtun

                                         kırmızı

                                               beyaz

ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki

               haşhaşların arasından akar.

Ve Afyon önünde

                          Altıgözler köprüsünün altından

                                gündoğuya dönerek

ve Konya tiren hattına rastlayıp yolda

Büyükçobanlar köyünü solda

                      ve Kızılkilise’yi sağda bırakıp gider.

 

Düşündü birdenbire kayalardaki adam

kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün

nehirleri.

Kim bilir onlar ne kadar büyük,

                   ne kadar uzundular?

 

Birçoğunun adını bilmiyordu,

yalnız, Yunan’dan önce ve Seferberlik’ten evvel

Selimşahlar Çiftliği’nde ırgatlık ederken Manisa’da

                  geçerdi Gediz’in sularını başı dönerek.

 

Dağlarda tek

                        tek

                               ateşler yanıyordu.

Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki

şayak kalpaklı adam

nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

           güzel, rahat günlere inanıyordu

ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,

birdenbire beş adım sağında onu gördü.

Paşalar onun arkasındaydılar.

O, saati sordu.

Paşalar: “Üç”, dediler.

Sarışın bir kurda benziyordu.

Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

Yürüdü uçurumun başına kadar,

eğildi, durdu.

 

Bıraksalar

ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak

ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

Kocatepe’den Afyon ovasına atlıyacaktı.

 

(Kuvayi Milliye/Destan, 1997)

NÂZIM HİKMET’İN BİR MEKTUBU

Cumhurreisi Atatürk’ün Yüksek Katına,

 

Türk Ordusunu ‘isyana teşvik’ ettiğim iddiasıyla ‘on beş yıl ağır hapis cezası’ giydim. Şimdi de Türk donanmasını ‘isyana teşvik etmekle’ töhmetlendiriliyorum.

Türk inkılâbının ve senin adına and içerim ki suçsuzum.

Askeri isyana teşvik etmedim.

Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var.

Askeri isyana teşvik etmedim.

Yurdumun ve inkılâpçı senin karşında alnım açıktır.

Yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet, küçük bürokrat, gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar.

Askeri isyana teşvik etmedim.

Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılâp ve yurt haini değilim ki, bunu bir an olsun düşünebileyim.

Askeri isyana teşvik etmedim.

Senin eserin ve sana aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketi ile alâkalandırmak istemezdim.

Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu ‘inkılap askerini isyana teşvik’ damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır.

Başvurabileceğim en inkılâpçı baş sensin.

Kemalizmden ve senden adalet istiyorum.

Türk inkılâbının ve senin başına and içerim ki suçsuzum.

 

Nâzım Hikmet Ran

BEŞ ARKADAŞ: VÂLÂ NURETTİN, P. SAFA, NECİP FAZIL, N. NAZİF VE NÂZIM HİKMET

Bayramın birinci günü, cuma işbaşı, cumartesi-pazar yeniden tatil, eder bir haftada üç gün... Pekâlâ!

Tatilde benim programımda ağırlıklı iki fiil olur: okumak, yürümek ve... düşünmek.
Orhan Karaveli'nin kitabını okuyorum, Tanıdığım Nâzım Hikmet (Pergamon Yayınları).
1960'ta bir vesileyle üç gazeteci (Ahmet Şükrü Esmer, Ömer Sami Coşar ve kitabın yazarı) Moskova'da ağırlanmışlar. Karaveli bütün günlerini, akşamlarını Nâzım Hikmet'le birlikte geçirmiş. Belli ki sohbetine doyamamış büyük şairin, on beş gün ona az gelmiş... Yıllar sonra yazdığı bu güzel kitap o günlerin eseri.

Bir dileği var: 2003 Şair'i kaybedişimizin kırkıncı yılı. Naaşını getirip «bir köy mezarlığına» gömelim artık, diyor. Hani kendi de der ya: Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni / ve de uyarına gelirse, / tepemde bir de çınar olursa / taş maş da istemez hani...

- Ya mezarına saygısızlık eden olursa, endişesi...
Bana artık olmaz gibi geliyor. Hele yuvarlak sayı merakından kurtulup birkaç sene daha beklerseniz, çok yakın bir geleceğin Türkiye'si benzer ayıplardan uzak bir ülke olma sürecini tamamlamış... Olabilir!

*

Sohbet arkadaşı, dert ortağı olduktan sonra, belli ki Nâzım'ı daha çok sevmiş Karaveli. Onun 75'inci doğum yıldönümünde (1977'de) hakkında saygısızlık edenlere yeniden ve şimdi daha çok öfkeleniyor.

Prof. Emin Bilgiç'in «Nâzım Hikmet'i adam yerine koyup da anıyorlar» demiş olması; devrin Kültür Bakanı Prof. Rıfkı Danışman'ın «Nâzım Hikmet için anma töreni düzenlemek suçtur» sözü; Adalet Partisi'nin Koca Reis'i Saadettin Bilgiç'in bir gazetede yer alan şu demeci: «Nâzım Hikmet, hele Türk sanatkârı hiç değildir. Onunki solculuk değil solucanlıktır». Daha tanıdık biri, mesela Yaşar Okuyan o günlerde, «Vatan hainliği tescil edilmiş bir müseccel komünist olan Nâzım Hikmet'in doğumunun 75'inci yıldönümünün törenlerle kutlanması ibret vericidir...» diyor.

Zamanla duygular ve düşünceler de değişiyor. 1964'te Yön dergisi sahip çıkıyor Nâzım'a. Anladığıma göre yeniden yayımlanmaya başlanan şiirleri daha çok, Nâzım'ın Moskova'da Karaveli'ye dikte ettikleri.
(Aralarında o zaman benim de içime işleyen şu dört dize de var: Çok yorgunum beni bekleme kaptan / Seyir defterini başkası yazsın / Kubbeli, çınarlı mavi bir liman / Beni o limana çıkaramazsın.)

Doğan Avcıoğlu Ankara Toplu Basın Mahkemesi'ne çağrıldı. Malum hikâyeler.
Karaveli, efsaneleşmiş bir şiir dehasının hayat macerasını kulağa fısıldarcasına anlatıyor.
Seveceksiniz, tavsiye ederim.

*

Benim de iki sözüm var buna eklenecek. Kaynağım, Şair'in çok yakını, çocukluk arkadaşı, İstanbul'dan son ayrılışına kadar da sanırım en yakın dostu Vâlâ Nurettin Vâ-Nû. (Dostu olmakla övündüğüm benzersiz bir meslek büyüğüm.)

1965'te onun Bu Dünyadan Nâzım Geçti adlı kitabını önce Meydan gazetesinde biz yayımladık. Nâzım'ın yeniden ve alenen sahiplenilmesi bence Vâlâ Bey'in o kitabıyla başladı. Ondan iki hatıra aktaracağım size bugün, kitabında olmayan.

İlki muzip bir hikâyedir.

İki arkadaşın gittikleri üniversite, Moskova yakınındaki bir kampustur; yarı kamp yarı mektep, derdi Vâlâ Bey. Oradaki sınıf öğretmeninin (sıfatları belki uyduruyorum) Nâzım'ı niteleyen sözünü önce yazmıştı Vâlâ Bey. Tek kelimeydi bu, zıpır. Müsveddeyi okurken çok gülmüştüm. Sonradan:

- Bu sıfatı kullanmayalım, dedi:

- Niye? Güzeldi...

- Çok solcu arkadaşım var benim. Kınarlar, küserler bana, mesele yaparlar bunu, dedi.
«Zıpır» Rusça kelimenin tam karşılığı mıdır, tereddüdü vardı; ama yakın anlamda bir kelime olduğu da kesin.

Bence bir ipucuydu.

İkinci anlatacağım, Vâlâ Nurettin'in zekâsını ve büyük gönüllülüğünü belgeleyen bir sahne, bir değerlendirmedir.

Kadıköy'de, vapurdan inmiş beş genç adam. Son vapur. İskele Meydanı tenha. Bir yerde içmiş, bu saatte evlerine dönüyorlar: Vâlâ Nurettin, Peyami Safa, Necip Fazıl Kısakürek, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu ve Nâzım Hikmet Ran.

Ne takım ama, değil mi?

Meserret Kıraathanesi'nde gençlerin birbirine tek kelimeyle «Şair!» diye tanıtıldığı günler. Şairlik, yazarlık unvanların en makbulü. 1930'lu yılların başı.
O akşam çakırkeyif olduklarını da söyledim mi?

İçlerinde en yakışıklı olanı (Nâzım) nara atarcasına «Şaşı diktatör!» diye bağırıyor. En ufarakları (Peyami Safa) koluna asılmış, onu susturmaya çalışıyor: «Sus ulan, başımızı belaya sokacaksın!» diye.

Bu sahneyi anlattı bir akşam ve şunları ekledi Vâlâ Bey:

Böyle bir arkadaşlıktı bizimki, pek ayrılmazdık birbirimizden. Bir hışırtı sesiyle sanki hava yırtıldı birden, baktık Nâzım yanımızda değil. Başımızı kaldırdık, bir havai fişek gibi ışıl ışıl dağılmış, gökyüzünden bütün semayı aydınlatıyordu.

Durdu, sözünü bir latifeyle tamamladı:

- Bu darbeden sonra hepimiz bir yana savrulduk. Peyami faşist sağa gitti, Necip Fazıl dinci sağa. Deli Nizam ne oldu diye merak ederdim, şimdi öğreniyorum ki o da MİT ajanı olmuş baksana. (Nizamettin Bey de yanımızda bunlar anlatılırken.)
Vâlâ Bey söylemezdi amma, bence o da, hayatı bu kadar ciddîye almanın budalalık olduğunu fark edenler safına katılmıştı.
(8 Aralık 2002)

Yazar: HAKKI DEVRİM

‘NÂZIM HİKMETİN HAPİSHANESİ!..’

Bir ozan; dünyanın gidişine bakıp, ülkesinin içinde bulunduğu durumu görüp, insanın yazgısını değiştireceğine inanıp şiirler yazan büyük bir ozan; istediği kadar yasal koşulları düşünerek yazdığına inansın, içeri düşmekten kendini kurtaramayabilir. Yargıçların yasayı yorumlama biçimiyle ilgisi yoktur bunun. Bir ozan, hele Nâzım Hikmet gibi şiirleriyle toplumu etkileyen bir ozan, sakıncalı görünmeye başlanmışsa, biçimine getirip onu içeri sokmak gerekecektir!..

Ama yaşamayı sorgulamak bir ozanın sorumluluğunu gösterir.

Hangi felsefe dizgesi içinde yorumlanırsa yorumlansın; üretimin verimli olması için araçları ortak kullanıp birlikte çalışmak, insanın sömürülmesine engel olmak, insanları eşit tutup özgür kılmak, her türlü gereksinimini yerine getirme özlemini duymak, baskıcı yönetimlere karşı çıkmak suç mu sayılmalıdır?

Belki gerçek suçlular insanın kurtuluşunu göz ardı edip kendi çıkarını kurtarma­ya bakanlardır.

Şu yeryüzü kuruldu kurulalı acımasız bir savaşımdır sürüyor. İnsanın kurtuluşu adına nice hazırlıklar yapılıyor. Ancak bilge kişilerin düşlem gücünde yeşeren bir düşünce olarak kalacak insanın kurtuluşu. Öylede sürüp gideceğe benziyor ne yazık ki!..

Bir siyaset örgütü bu görüşleri izlencesinde koruyabilir mi? Siyaset çabuk kirlenir. Siyasette duygusallığın yeri yoktur. Siyaset örgütünün düzencesi içinde bilge kişiler silinir gider. Halkavcısı siyasetçiler öne çıkar.

İnsandan umudunu kesmeyen ozan siyaset tuzaklarına aldırmayacaktır. Artık içeri düşmek onun için sorun değildir.

Nâzım Hikmet diyor ki:

 

Dünyadan memleketinden insandan

                             umudun kesik değil diye

 ipe çekilmeyip de

atılırsan içeriye

yatarsan on yıl on beş yıl

daha da yatacağından başka

           sallansaydım ipin ucunda

                         bir bayrak gibi keşke

                                          demeyeceksin

 yaşamakta ayak direyeceksin”

 

İnsanın kurtuluşu için özgür olması gerektiğine inanırken, özgürlüğün değerini bilmeyenler, bir lokma ekmekle açlığını bastırmanın özlemini çekiyorlar. Oysa insanın kurtuluşu; sömürüden, baskıcı yönetimlerden uzak, özgürlüğün tadını çıkarmasına bağlıdır.

Yaşamasının önemli bir bölümü hapislerde, sürekli izlenir olmanın baskısı altında, özellikle kendi sürgününden geçen Nâzım Hikmet gibi bir ozan için özgürlüğün anlamı küçümsenemez.

Tasavvuf ehli kendi isteğiyle "riyazet"e çekilir, iç aydınlığına erişmenin erinci içinde, çile doldurur. Bu onun seçimidir. Ama düzmece bir yargılamayla suçsuz insanların içerde tutulmasına katlanılabilir mi?

Nâzım Hikmet, "Harp Okulu" ile "Donanma" olaylarından toplam 35 yıl hüküm giydi. İndirimleriyle 28 küsur yıl. Hep bir umut vardı; bu yanlışın düzeltileceği umudu. Hiçbir kanıt olmadan uydurulan, orduyu ayaklandırmaya girişmek suçu, insanı güldürecek kadar saçmaydı.

Ama savcı kararlıydı; "Bu davada kanıt arayacak kadar saf değiliz" demek al­dırmazlığı içindeydi.

Giderek toplumu sindiren bir baskı ortamı oluşuyor, kimselerin de sesi çıkmıyordu.

Mareşal'in önyargılı tutumuna hiç kimse karşı koymayı göze alamıyordu. Ağır

hasta olan Atatürk Dolmabahçe Sarayı'nda yatıyordu. Nâzım Hikmet'in dayısı Ali Fuat Cebesoy'u bile Atatürk'ün yanına yaklaştırmıyorlardı.

Hep umut verile verile umutlar karartıldı, Nâzım Hikmet hapishanenin yalnızlığına bırakıldı.

Düşünce suçuna inanmasanız bile, yasaların suç saydığı bir durum varsa, o insana yakınlık duyanlar görmezden gelmemeli. Suçsuz insanın içeri düşmesine, o insanın düşmanı bile tepki göstermeli. Kişisel ödeşmenin başka yolları da var.

İçerdeki insan kuyunun dibindeki taş gibi yapyalnızdır. İç aydınlığına erişme kendi karanlığına gömülmekle olmaz. Kendini aşabilmelidir insan, dünyanın kalabalığına karışmalıdır.

Nâzım Hikmet, "Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler" verirken bir yanının hep özgür kalmasından yanadır;

 

İçerde bir tarafınla yapyalnız kalabilirsin.

kuyunun dibindeki taş gibi

fakat öbür tarafın

öylesine karışmalı ki dünyanın kalabalığına

sen ürpermelisin içerde

dışarda kırk günlük yerde yaprak kıpırdasa”

 

Bu özgürlük tutkusu olmasa, zaman öylece durur içerde.

 

  (Doğumunun 100. Yılında Türkçenin Yurttaşı Nâzım Hikmet, yay. haz. Hüseyin Atabaş, 2002)

Yazar: MUSTAFA ŞERİF ONARAN

NÂZIM HİKMET’İN ŞİİRİNDE YERGİ ÖĞESİ

Asıl adı Mehmet Nâzım Ran olan Nâzım Hikmet, şiirin yanı sıra roman, öykü, masal, tiyatro, senaryo ve çeşitli gazetelerde yazdığı köşe yazılarıyla edebi­yatın hemen hemen her dalında ürün vermiş çok yönlü bir edebiyatçıdır. İlk şiiri 10 Ekim 1918 tarihli Yeni Mecmua’da yer alan 'Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?', Mehmet Nâzım imzasını taşır. ‘Güneşi İçenlerin Türküsü' adlı ilk şiir kitabı 1928 yılında Bakü'de yayımlanmıştır. Türki­ye'de basılan ilk şiir kitabı ise 1929 yılında çıkan '835 Satır’dır. Nâzım Hikmet, daha bu ilk yapıtında 'Orkestra', 'Piyer loti', 'Berkley', ‘Gövdemdeki Kurt' adlı şiirlerinde geleneksel şiir anlayışını, Fransız yazar Pierre Loti'yi, idealist düşünür George Berkeley'i ve ilk eşi Nüzhet Hanım'ı yerer. Daha sonraki kitaplarında da fantazi, mizah, alayla birlikte yergi öğesine rastlanır.

Nâzım Hikmet'in gelenekten yararlanan bir şair olduğu sık sık vurgulanır. Ancak şairin Türk şiirinin yergi geleneğinden yararlanıp yararlanmadığı, yararlandıysa nasıl yararlandığı, bu geleneğe bir katkı sağlayıp sağlamadığı tam olarak açığa çıka­rılmış değildir. Örneğin Nedim Gürsel, 'Doğumunun Yü­züncü Yılında Dünya Şairi Nâzım Hikmet' adlı kitabında şairin gelenekten nasıl yararlandığını ayrıntılı bir biçimde orta­ya koyduğu halde, geleneksel yergi şiiriyle ilişkisine yeterince değinmemiştir. Oysa Kemal Tahir'e 20 Ocak 1942 tarihinde yazdığı mektubunda önemli bir yergi şairi olan Eşref için övü­cü sözler söyleyen Nâzım Hikmet'in yergi geleneğimizdeki ye­rini belirlemek önemlidir.

Kendisiyle ilgili birçok yayın olduğu için Nâzım Hikmet’le ilgili çalışma yapmak ilk bakışta kolay gibi görünse de bu ya­yınların nesnelliği tartışmalıdır. “Siyasî kimliği”ni “şair kimli­ği”nin önüne geçirenler, çarpıtan aynalar gibi onu bazen “dev”e, bazen “cüce”ye dönüştürmektedir. Doğu Emekçileri Ko­münist Üniversitesi'nde okumuş, komünist olmakla övünmüş, şiir, yazı ve söyleşilerinde komünist olduğunu belirtmiş Nâzım Hikmet'in bu yönünü gizlemeye çalışanlarsa onu eksik yansıt­maktadırlar. Öte yandan giyimi-kuşamı, boyu-bosu ve aşkları etrafında çıkarılan söylentiler şiirini gölgede bırakabilmektedir. Vera Tulyakova Hikmet de Nâzımla Söyleşi1 adlı kitabında şairin şu sözlerini aktarır: "Benimle ilgili yazılanlarda o kadar çok uydurma şey var ki!" (s.88) Hakkındaki anı, tanıklık ve bi­yografiler birincil kaynaklarla doğrulanmadıkça tek başlarına yeterli ve güvenli görünmemektedirler. Bu duruma şairin yergi şiirleri üzerinde pek durulmaması, daha doğrusu bu konunun teğet geçilmesi eklenince işin güçlüğü daha açık bir biçimde görülür. Bu bakımdan "ön yargısız ve tarafsız" bir çalışma ya­pabilmek için şairin özellikle yazı, mektup ve söyleşilerinden yararlanılmıştır,

Nâzım Hikmet, diyalektik maddeci dünya görüşünü temel alan sanat ve yazın anlayışıyla kaleme aldığı yergi şiirlerinde insan bilincinin nesnel gerçekliği yansıtmakla kalmayıp, aynı zamanda yarattığını da ortaya koyar. Bu yüzden şairi dünyayı dönüştürebilir, etkin bir kişi olarak görür. Yalnız “olan”ı değil; “olması gereken”i de gösterir. Örneğin 'Berkley' şiirinde ide­alist felsefeyi eleştirmekle kalmaz, bu felsefeye karşı maddeci felsefeyi önerir ve savunur.

Nâzım Hikmet, yergi şiirlerinde egemen sınıfların ideolojisi­ne karşı alt sınıfların yanında yer alarak, dünyayı devrimci yol­dan dönüştürme sürecine katıldığını düşünür, Örneğin 'Ah­met Emin Yalman' şiirinde Amerikan yanlısı anlayışa karşı halkçı bir anlayış sergiler.

Nâzım Hikmet, şiirsel anlatım araçlarının, şiir dilinin bir baş­ka deyişle şiirin semiyotik yönünün içeriğe bağımlı olduğunu, başlı başına bir “yapı” olmadığını, yergi şiirleriyle toplumsal eleştiri yaparak ortaya koyar. 'Ayağa Kalkın Efendiler' şiirin­de de biçimci şairleri iğneler.

Nâzım Hikmet, yergi şiirlerinde yapıtın yapısal ve semiyotik yönü yanında bildirimsel yönünü de öne çıkarır. Şair, şiirin "toplumsal işlevselliği"ne, "yaşamla bağı"na ve "halkla ilişki­si”ne dikkat çeker. Örneğin 'Cevap', 'Cevap No: 2' ve 'Cevap No: 3, Bir Komik Âdem' başlıklı şiirlerinde halka karşı, ikti­dardan yana tavır alan aydınları sorgular.

Nâzım Hikmet, yergi şiirlerinde “toplumsal eleştiri” yaparak Ziya Paşa'dan Şair Eşref’e dek sürüp giden "toplumsal yergi­nin yazınsal kalıtı"na sahip çıkar. Ancak bu kalıta sahip çık­makla kalmaz, şiirlerinde kendi sesini de duyurur.

Nâzım Hikmet, yalnız kendi yergi mirasına sahip çıkmaz, aynı zamanda Batı kültür sanat ve ideolojisine karşı Doğu kül­tür sanat ve ideolojisini savunur. Örneğin 'Piyer Loti' şiirinde Batı'nın Doğu'ya oryantalist bakışını eleştirir.

Sonuç olarak; Nâzım Hikmet'in, yergi şiirlerinde kişiye yö­nelik geleneksel yergi öğelerini kullanarak diyalektik maddeci bakış açısıyla toplumsal eleştiri yaptığı ileri sürülebilir. (...)

 

(Hürriyet Gösteri, Haziran, 2006) 

Yazar: TÜRKÂN YEŞİLYURT

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör