Polat Onat

Yazar, Şair

Doğum
21 Ekim, 1979
Eğitim
Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Bölümü
Burç

Şair ve yazar. 21 Ekim 1979, İstanbul doğumlu. Babasının memuriyeti nedeniyle çocukluğu İstanbul’da geçti. Asıl memleketi Bursa’dır. İlkokula Bursa’da başladı. Gümüşhane’de devam etti. 1990 yılında Isparta / Şarkikaraağaç Atatürk İlkokulu’nu ve Şarkikaraağaç Ortaokulu’nu bitirdi (1993). Lise öğrenimine Samsun Veteriner Sağlık Meslek Lisesi’nde başladı. Daha sonra parasız yatılı İstanbul Selimiye Veteriner Sağlık Meslek Lisesi’ni 1996 yılında tamamladı. Aynı yıl Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği bölümünü kazandı. Üniversite öğrenimine devam ederken, Elazığ / Karakoçan İlçe Tarım Müdürlüğü’ne veteriner sağlık teknisyeni olarak atandı (1998-2003). Hem okuyup hem çalışarak üniversiteyi 2000 yılında bitirdi.

  Polat Onat, 2002 yılında Erzurum / Ilıca’da kısa dönem olarak askerlik görevini yaptı.2003 yılında öğretmenliğe geçerek, Batman Sakarya İlkokulu’na sınıf öğretmeni (2003-2010) olarak atandı. 2014 yılından itibaren Batman Zübeyde Hanım İlkokulu’nda öğretmenlik görevine devem etti. Melek hanımla evli; Meryem ve Said adlarında iki çocuk babasıdır.  

  Polat Onat, şiir yazmaya 2000 yılında başladı. Şiirleri ve şiir üzerine yazıları 2004 yılından itibaren; Varlık, E, Heves, Başka, Kavram Karmaşa, Şiir Ülkesi, Sepya, Kuzey Yıldızı, İmlasız, Ağır Ol Bay Düzyazı, Daktilo, Ay ve Akatalpa dergilerinde yayımlandı. 2002 yılında Rıfat Ilgaz Şiir Yarışması’nda mansiyon aldı.

  2005 yılından itibaren edebiyat dergilerinde şiir ve yazı yayımlamayı bıraktı. 2013 yılında, beş şiiri İngilizceye çevrilerek, Turkish Poetry Today seçkisinde yer aldı. İmzalı kitap koleksiyoneri olan Polat, yıllardır sahafları araştırmak suretiyle elde ettiği binden fazla imzalı kitabını, “İmzalı Kitaplar Müzesi” adlı Internet sitesinde sergiledi.

Çağdaş şiir ve edebiyatın soylu birikimini yüksek bir irtifayla buluşturan şaheser olarak nitelendirilmesi doğru olan bir şiir kitabı: ‘İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü’.

Bu şaheser bir şiir kitabıdır. Şair Polat Onat, bu şiir kitabıyla estetik açıdan yüksek bir niteliğe ulaşmayı başarıyor. Kalıpların, biçimlerin, yönelimlerin, bilindik ve aşınmış biçimleri ve biçemleri (üslubu) kifayetsiz bulduğu için, iptal ederek, bu bildik biçim ve biçemler dışında, bir şiir kitabının, çokken bir yapıya sahip olmasını teklif ediyor ve daha önce mevcut olmayan, hayatı hikâyemizin iç ve dış manzaralarıyla buluşturan, halis ve saf şiiri keşfetmeyi, başarıyor.” (Hüseyin Avni Cinozoğlu)

ESERLERİ:

Şiir:

Son (2009),

İhtiyarın Vefatı (2011),

Roman:

İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı Ve Önsözü (Deneysel Roman, 2012),

En Sevgili'ye Kelimeden Çiçekler (Gençlik Romanı, 2014),

Kıyamete Son 99 Gün (Bilimkurgu Romanı, 2016),

Ölümsüz Cümleler (Polisiye Roman, 2017).

Masal:

Dias'ın Maceraları: Şiir Madalyonunun Gizemi (2013).

Öykü:

Yatılı Okulda Mükemmel Bir Gün (Gençlik Öyküleri, 2017).

KAYNAKÇA: Aziz Kemal Hızıroğlu / Polat Onat ve ‘Son’ Sessizliği (Eliz Edebiyat, Şubat 2010), Hakkı Çınar / Bekleyiş Şiirleri (Bireylikler, Ocak-Şubat 2010), Behçet Yani / “Son” (Şiiri Özlüyorum, Mart-Nisan 2010), Hüseyin Peker / Kitap Sırtına Yazılanlar (Kurşun Kalem, Temmuz-Ağustos 2010), Ahmet Günbaş / Şiirden Şiire XVII (Zalifre Yazıları, Aralık-Ocak 2011), Turan Karataş / “İhtiyarın Vefatı” (Yeni Şafak Kitap eki, Sayı:54), Mehmet Gökyayla / Sezgileriyle Yazan Bir Şair (Şiirden, Kasım-Aralık 2011), Cevat Akkanat / Bir Melalname: “İhtiyarın Vefatı” (Millî Gazete, 26 Mayıs 2011), Hüseyin Avni Cinozoğlu / Bir Anti Kahraman: Âdem Yoksun (Zalifre Yazıları, Sayı: 18), Serdar Çelik / Bir Berberin Manifestosu (Zaman, Kitap Zamanı eki, 7 Ocak 2013), Cafer Yıldırım / Her Şair Sonuçta Bir Adem Yoksunu’dur (Aydınlık Kitap Eki, 11 Ocak 2013), Bilgi Formu (2014).

 

ANAHTAR

sabah erken

tepeye çıkan patikada yürüyoruz

kuş cıvıltıları eşliğinde

taşlara bakıyoruz

altlarında kaynaşan böceklere

kurumuş yapraklar

gökyüzü bulutlanıyor

sızlamaya başlıyor romatizmalı bacaklarım

ufukta şimşek çakıyor

konuşmuyoruz

görünmez ellerinle kuşku içinde

paslanmış  bir anahtar uzatıyorsun bana

artık hiçbir kapıyı açmayacak bir anahtar.

 

"İhtiyarın Vefatı" kitabından

BASTON

seni tutuyorum sıkı sıkı bir elimle

sızlayan dizlerime aldırmadan sabah vakti

her gün aynı yolu yürüyorum yavaş adımlarla

sokağın sonundan sağa döndüm mü

dümdüz ilerliyorum mezarlığa doğru

ağaçlardaki kuşların sesini dinleyerek

camiyi geçip yokuşu tırmanıyorum

her zaman oturduğum banka oturup

salıncakta sallanan çocukları seyrediyorum

tahterevallideki neşeli çığlıkları.

tuhaf şey gelecekte yaşamak

gerçekleşmeyecek olayları görerek parkta

hatırlamak tekrar geçip gitmiş hayatı

vah ki beyhude geçmiş ömür,

bir elimle bastonumu tutuyorum sıkı sıkı şimdi

diğer elimle olmayan torunumun minicik parmaklarını.

 

 

"İhtiyarın Vefatı" kitabından

GÖLGE

bebekliğim geliyor yanıma

savunmasız sevimli ürkek

gülümseyerek bakıyor emeklerken

çocukluğum merakla seyrediyor

yüzümü ki kırış kırış olmuş

ve kamburu çıkmış sırtımı

şaşkınlıkla izlerken gençliğim

gölgemi güldürüyor kötü esprilerle

kaç yaşında bu pis bunak

traş olmayı düşünmüyor mu

daha bir yığın saçma gevezelik,

hiçbir zaman ölmeden böyle

kendi kendimize konuşuyoruz gölgemle

nasıl yaşamıştık bir zamanlar dünyada.

 

"İhtiyarın Vefatı" kitabından

GÖZYAŞI

benim üzülüp ağlamama hiç dayanamazdın

işte yine geldim zor bir tebessümle mezarına

dudaklarımdan dökülen yumuşak dualar

kandil gibi aydınlatsın daracık odanı

ki biraz olsun kendimi affedebileyim.

yanlış anlama bunlar gözyaşı değil yavrucuğum

üzerindeki çiçeklere doğru serptiğim

ibriğin dibinde kalmış birkaç damla su.

 

"İhtiyarın Vefatı" kitabından

KEFENSİZ

intikamı için tüm kardelenlerin

düelloya davet ettim kederi buz gibi

yavaşça uzanırken mezarıma kefensiz

uçup gidiyor savrularak unuttuğum unutuş

hevesinde acemi rüyaların gizemi

bilseydiniz ne kadar üzülürdünüz

uzaklara bakan bir gözün ışıltısını

yere düşüp erirken zavallı kar taneleri.

 

 

(“Son” kitabından)

KIYAMET

bugün kıyamet günü kimse farkında değil

yapışkan bir sıcak kaplamış ortalığı

eskici sessizce geziyor el arabasıyla

güvercin uçuruyor iki delikanlı

dondurmasını yalıyor sevimli çocuk

asıyor çamaşırları yeni gelin balkonda

araba hızla geçiyor sokaktan

bahçede toprağı eşeliyor tavuklar

sallanarak uzaklaşıyor berduşun biri.

oturduğu bankta tüm bunları

gülümseyerek izleyen yaşlı bilge,

terini siliyor elinin tersiyle

ve hızla kararan ufka bakarak

uzun zamandır seni bekliyorduk, diyor

hoşgeldin ey kıyamet günü

ey kıyamet günü hoşgeldin.

 

 

"İhtiyarın Vefatı" kitabından

MENEKŞE

eriyor etlerim dökülüyor

yorganıma yaprak düşerken

arife günü ziyaretime geldiğinde

duyacağım ürkek ayak seslerini

uzattığım taze menekşeleri kokla

soğuk mermer taşıma dokun

toprağın altındayım ben silemem

esen rüzgâr silsin gözyaşlarını.

 

"İhtiyarın Vefatı" kitabından

SON

ilerliyordum her adımda büyüyen ayaklarla

geliyor diye mırıldandı park o buraya geliyor

varmıştım doğarken ıslak salıncaklara sevinç

yaralı bank eskimiş çocukları hatırladıkça.

 

gülümseyen solgun kederiyle belleğimizde

öyle sabit havada asılı kalan iki kuru yaprak

ve uğultusu rüzgârın tahterevalliyi sarsan

hep beraber tozlanıyoruz fotoğraf albümünde

çekmecenin içindeyiz unutulmuş sonsuza dek

sana doğru koşarken

önemli olan

şey.

 

(“Son” kitabından)

SORULAR

kovalarken karanlığı alnımdaki asfalt

uykunun köşe taşlarını sallayan arayışta

yanıp ıslanan ışıklarda buruşur anlam

gece alabildiğine sarmalarken evrenimi

uzağın iki fersah gerisinde mi yine yalnızlık?

 

ne zaman başımı göğe indirsem

serçelerin yüzdüğü çölde çepeçevre

kaplıyor hüzün denilen tanımsız nesneyi

söndürdüğüm şarkının içindeki ben

ister miydim gercüşte yaşamak

yanımda sen varmışçasına mutlu

yaşam güzel bir şey olsaydı?

 

algılayabildiğim nesnelerden gördüklerime bakarken

hatırlıyorum huzurevinin önündeki ağacı

tam bu noktadan çoğalıyor olmadığın her yer

hayatın uzaklaşırken anlayacağın gibi

senin beni sevemediğin için üzülmendir aşk

benim de ölmeyeceğin için sana acımam

fısıldamandır diyebilir miyiz on mart ikibinotuzda

ikindi vakti kucağında uyuyan torununun kulağına

bu şiirin son dizesini?

 

dünyada yaşayan tek insan benim

bu yerdeki bu anı duyumsayan

belki yarın on mart ikibinotuz

galiba dün tanıştık doksanaltıda

cevapsızlığın kunduzuna her zaman inandım

ama yine de merak etmemek elde değil

kimdin sen?

 

(“Son” kitabından)

BİR ANTİ KAHRAMAN: ÂDEM YOKSUN

Çağdaş şiir ve edebiyatın soylu birikimini yüksek bir irtifayla buluşturan şaheser olarak nitelendirilmesi doğru olan bir şiir kitabı: “İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü”

Bu şaheser bir şiir kitabıdır. Şair Polat Onat, bu şiir kitabıyla estetik açıdan yüksek bir niteliğe ulaşmayı başarıyor. Kalıpların, biçimlerin, yönelimlerin, bilindik ve aşınmış biçimleri ve biçemleri ( üslubu) kifayetsiz bulduğu için, iptal ederek, bu bildik biçim ve biçemler dışında, bir şiir kitabının, çokken bir yapıya sahip olmasını teklif ediyor ve daha önce mevcut olmayan, hayatı hikâyemizin iç ve dış manzaralarıyla buluşturan, halis ve saf şiiri keşfetmeyi, başarıyor.

En önemlisi Şair Hüseyin Peker'e verdiğim bir cevapta, Orhan Pamuk'un YENİ HAYAT ve diğer bazı romanlarının zayıf eserler olduğunu Orhan Pamuk'un dünya edebiyatına SELİM IŞIK, ZEBERCET, RASKOLNİKOV, BAY K., OBLOMOV, ZORBA, MURTAZA, İNCE MEMED, MÜMTAZ gibi tip ve karakterler armağan edemediğini, en başarılı romanı KARA KİTAP’taki GALİP VE CELAL SALİK 'İN NOVİL KARAKTERLERE BENZESE DE evrensel tipler olamadığını, iddia etmiştim.

Polat Onat'ın ÂDEM YOKSUN adlı anti kahramanı, SELİM IŞIK gibi evrensel bir tip. Ayrıca Polat Onat’ın bu eserindeki başarılı kompozisyon, tasvir ve cümlelerdeki yetkinlikle, Orhan Pamuk ya da başka bir yazarın cümleleri mukayese edildiğinde, Polat Onat’ın eserinin,  rüçhaniyete sahip olduğu görülecektir.  Dahası dostum Hasan Ali Toptaş’ın yol açıcı bir eser olarak alkışlanan BİN HÜZÜNLÜ HAZ adlı romanını da aşan bir eser “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü”.

Şair Polat Onat, Cemal Süreya’nın Üvercinka’ eserinden sonra Türk Şiirinde bir mucize.  Ya da “zurnanın ucunda yepyeni bir çingene”

Çünkü İkinci Bölüm’deki şiirler yüksek risklere rağmen “geleneğin kurtarılmış bölgesinde”  sancağını görkemle dalgalandırmayı başarıyor. Geleneğin müktesebatına ait bir arazi parçasında,  yepyeni bir yol açmayı başarıyor.

Polat Onat’ın bu eserini Ertan Mısırlı, Mahmut Temizyürek, Ahmet Telli, Selami Karabulut, Sevda Zeynep Karadağ, Fuat Çiftçi, Mustafa Ergin Kılıç gibi doğruluk, dürüstlük gibi faziletlerin kâffesini şahsiyetlerinden cem eden, entrika, hile ve dümen çevirmeye asla temayül etmeyen, ama bir türlü küçük, sınırlı ve kıt kapasitelerini artırma yolunda maalesef çaba göstermeyen, abi, abla ve mahalle arkadaşlarınca da çok sevilen, bu “çantacı” arkadaşların, okumasını, tavsiye ediyorum...

Mamafih bu asil ve kâmil arkadaşların, ezber severlikleri yüzünden “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü”nün anlam katmanlarına asla nüfuz edemeyeceklerinden de, emin olduğumu, üzülerek belirtmeliyim. 

Çünkü okuma konusunda biraz özürlü olan bu mütevazı arkadaşlar, çarşı, pazar, panayır amaçsızca dolaşmaları, çanak çömlekçilik gibi el zanaatlarında son derece kabiliyetli olmalarına rağmen, karakterlerindeki saflık, dürüstlük, doğruluk gibi vasıflarla temayüz ettiklerini ve ne olduklarının da herkesçe malum olduğu ortadayken, benim onları methetmem gereksiz bir durum.

Ama Cemal Süreya, hırsız, uğursuz ve sahtekârlar takımına, Cemal ve Hüsnüne tasallut eden bu adi ve iğrenç soytarılara lanet ediyordur.  En çok da Cemal Süreya, kemancının her mânâda küçük oğluna liyakatsiz, lakayt ve laubali, selam vermeye tenezzül bile etmeyeceği, bu küçük ve ucube, acuze bir dilenciden farksız bu yankesiciye, lanet ediyordur.   

 

Orta tahsilli adam ve hanımefendilerin, sanat da ısrar etmelerini,  beyhude bulanlardanım. Esasa dönelim:

Nazım halinde yazılan her metin şiir olmadığı gibi, nesir biçiminde yazılan bazı metinler de özgün bir şiir olabilir. Mesela Arthur Rimbaud’un düzyazı şiirleri. Türkçe’de de Şair Osman Serhat Erkekli imzalı “Yerlere ve Göklere Dair” adlı düzyazı şiirleri. Çarpıcı imgeler bir nesir biçimiyle de sunulabilir, ayrıca bu düzyazı ile dizeler halinde simetrik yapı cem olunabilir.

Bazı okurlar bu şiir kitabı için, bu bir romandır

Bazı okurlar bu bir öykü kitabıdır ya da Novella’dır

Bazı okurlar bu çağdaş şiirin kapsamlı manifestosudur

Ve bazı okurlar ise hayır bu halis ve has ve hakiki bir şiir kitabıdır,

Yargıları içinde evvel emirde doğru olan son şıktaki yanıttır.  

 2000’li yılları idrak ettiğimiz bu muasır medeniyet asrında, şiir için mazideki ve daha yakın zamandaki tüm kalıp, biçimlerin hatta temaların bir alışkanlık halinde âdeta kemikleştiği, bu alışkanlığın radikal bir devinimle aşılabileceği kaziyesini idrak eden Şair Polat Onat’ın, vaaz ettiği nitelik, yüksek bir estetik düzeyi müjdeleyen, gerçek bir devrimdir.

Türkiye’de son zamanlarda bir ucube olarak kendini, aşikâre eden Deneysel Şiir, Görsel Şiir ve kifayetsiz muhteris ve ehliyetsiz şair arkadaşların, alelacele kaleme aldıkları Manifestoları, geçersiz kılan bir Ars Poetica.

Bu Ars Poetica için,  belli ki “kırk yıl dergâha tek bir eğri odun taşımayan” bir derviş sabrı ve özenini görmek mümkün.

Türkçe de Deneysel, Görsel örneklerde tek bir başarı vardır, o da Şair Tarık Günersel’e aittir.

Bir Orta Oyunu, bir Karagöz düzeyindeki vasat bir tuluatın mutlak butlanla malûllüğünü de kesinlikle kanıtlayan, Türk Şiiri’ndeki Türk Avam Kamarası düzeyindeki bir vasatlık ve orta irfanla malûllük hali ve herkesçe malûm olmasına rağmen, göreli itibarlarını aralarında bir şebeke tesanütüne borçlu editör, üleştirmen, ödül ve şiir yıllığı simsarları, İstanbul’da Polis Locasına dâhil ve komplo ve kumpas vehmedecek derecede paranoyak, müddei umumilerle birlikte görev ifa eden, kısa boylu ve tıknaz bazı arkadaşların, artık son sahnenin yaklaştığını haber veren, deprem çantaları olsa bile, büyük bir depremin altında enkaz arasında ziyan olacaklarına dair, bir kehanet. “Basiretsiz Manifestik” şairlerin yol açtığı bir manifestolar mezarlığı.     

Öyle ki Ahmed Haşim’in Piyale’nin önsözü olarak yazdığı “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar”, Garip, Toplumcu Gerçekçi, İkinci Yeni ve 1960 sonrası benzer içtihatları da, mülga eden,  Manifesto adını taşımasa da dört başı mamur bir Manifesto.      

Çağdaş yönelimler ya da deneysel ve görsel, kifayetsiz keşif ve inşaların, kıt zekâlara üstün hürmet bahşedilmesini sona erdiren, nadir bir zirve...  Şair Polat Onat’ın,  “Evet, ben sadece bir şiir kitabı yazdım.” cümlesinde ısrar edeceği, tahmin olunabilir.

Sıradan okur, bu şiir kitabını önceleyen bir şaheser olarak Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanını ve “Korkuyu Beklerken” adlı öykü kitabının mülhem bir edası olduğunu iddia edeceklerdir.  Tutunamayanlar’daki Selim Işık karakteri hemen hatırlanacaktır.

ÂDEM YOKSUN da tıpkı Selim Işık gibi modernitenin şiddetine maruz kalan Modern Bir Evliya. Ama külliyata hâkim okurlar Tutunamayanlar'la birlikte Dostoyevski’nin BEYAZ GECELER adlı romanından el alındığını, keşfedebileceklerdir. Beyaz Gecelerdeki iki ben anlatıcı vardır. Bir yazar Dostoyevski, diğeri de saf ve halis aşkın sembolü Nastenka.

Polat Onat daha çok Beyaz Geceler’deki yazarın sesini ve erkek ben anlatıcının edasını tecarüs etmektedir. 

 

Beyaz Geceler’de erkek ben anlatıcı Petersburg şehrinde bir flaneur gibi avare dolaşan hayalperest yazar gibi, Şair Polat Onat’ta Batman şehrinde bir flaneur gibi dolaşan hayalperest bir şairdir. Yani Flaneurlüğün büyük şehirlere özgü olduğu anlayışına da, itiraz eder.

Batman şehrini gezen hayalperest şair Polat Onat, daha ziyade metinler, kitaplar arasında dolaşmaktadır. Hayatın sanatla buluşmasını isteyen şairimiz, metinler arasında gezinirken, Türk şiirine musallat olmuş pek çok travmayı, yanlışı, iltimas ve cehaleti de sergiliyor. Kara mizahla stilize ederek, pek çok travmayı bir bir sergiliyor.

Elbet bu flaneur sadece Batman şehrinde değil, önsöz metnin son bölümlerinde trenle seyahat ediyor. İstasyonlardan, şehirlerden, ovalara bozkırlara, telgraf tellerine bakarak geçiyor. Doğu Ekspresi, Kurtalan Ekspresi ve Mavi Tren ile seyahat eden yolcuları betimlerken, paralel olarak da edebiyatın, şiirin, sanatın güzergâhlarından geçiyor. Türkçe tahkiyede tasvir sanatının en mükemmel örneklerini de bu büyük eserde görmekteyiz. Yazarın da iddia ettiği gibi gerek düzyazı metinde gerek ikinci bölümdeki şiirlerde tek bir virgül, ses, sözcük hatasının olmadığı, Opus Magnum’a özgü bir armoni, tenasüp ve ahenk...  Ahenkten kastettiğim musikiye dair bir nitelik değil, nevi şahsına münhasır yeni bir Altın Oran…  

Önsöz olarak kaleme alınan uzun düzyazı metinde, anlam genişlemesiyle, yüzeydeki lâfzî anlamla birlikte, yakın okumayı gerektiren farklı anlam katmanlarını keşfetmek, mümkün.

Mesela Şiirci Amca adlı 69-70 sayfadaki kısa öyküde kasabada yarı meczup başka şairlerin şiirlerini beyaz kâğıtlara kopya ederek kasaba çarşısında dolaşarak satan, şiire tutkun muhtemelen tahsilsiz sempatik bir Şiirci Amca betimlemesi var. İlk bakışta bir kasabada, yarı meczup bir adamın, şiire olan sevgisini hatırlatan bir sempati içinde yorumladığım bu Şiirci Amca’nın, başkalarının şiirlerini kopya ederek, kendine mal eden bir şairi hatırlattı. Biraz haksız bir yargı olmakla birlikte bu Şiirci Amca sanki Şair Ahmet Ada’yı tanımlamaktaydı. Zira aşağıdaki cümleler:

 “ Kopya ettiği şiirleri içine doldurduğu kahverengi evrak çantasını sallaya sallaya, hafif kamburu çıkmış şekilde kasaba sokaklarını arşınlaması, utangaç bir tebessümle dükkânlara girip çıkması, daha dün gibi gözümün önünde. Bayramda, biriktirdiğim harçlığımın bir kısmıyla da ben de Şiirci Amca’dan bir şiir aldığımı hayal meyal hatırlıyorum.  Geçmiş gün on kuruş mu, yirmi kuruş mu ödedim aklımda kalmamış. Diğer insanlara sattığı fiyattan daha uygun fiyata vermişti bu şiiri bana.  Halim Şafak diye bir şairin ‘Cümle Yangınlara Razıyım‘ adlı kısa bir çalışmasıydı.”

Devamında Şiirci Amca ya dair diğer özellikler, ölümü ve bir mezar taşının dahi Benzer anlam genişlemeleri kitapta küçük tahkiyelerde görmek mümkün. Lâfzî olarak hayata dair manzaraların ruh halleriyle birlikte betimlendiği bu tahkiyeler, düz anlamıyla gerçekçi ve ustalıklı bir tasvir, ama derin yapıda mutlaka bir şiir, sanat meselesine dair bir eleştiri ya da tespit.

Mesela sayfa: 33’de başlayan Zehra Teyze ve Kamil Enişte ‘den bahseden bölüm...

 “Hey gidi günler hey! Çocukluğumdaki bir sahne canlandı gözümde. Kasabamızın tenha ve sessiz arka sokaklarından birinde, dış cephesindeki sıvaları yer yer dökülmüş, bakımsız ahşap bir evde otururlardı Zehra Teyze ile Kamil Enişte.”

 “Zehra Teyze ufak tefek bir ihtiyarcıktı. Yirmi yıldan fazla felçli olarak yatan kocası Kamil Enişte’nin bakımını yaparken, sanki dünyadaki en eğlenceli işi yapıyormuş gibi sürekli tebessüm ederdi.”

Betimlemelerde ki “ahşap” vurgusu, ev hali ve evdeki muhtelif eşyalar, anlam genişlemesi için gerekli. Ben bu verilerden yola çıkarak, bu iki kişinin kimliğini doğru olarak tespit ettim.

Bu tahkiye düz lâfzî anlamı dışında, edebiyat ve şiire dair eleştirel bir kıssa olarak okunduğunda, Kamil Enişte ile Zehra Teyze’nin Türk şiirindeki iki şairi işaret ettiğini anlamak mümkün. Tabi ki isim vermek tehlikeli olduğu için, bu yatalak felçli erkek şairle, yirmi yıldır “dünyadaki en eğlenceli işi yapıyormuş gibi sürekli tebessüm ederek” Kamil Enişte’nin bakımını yapan cefakâr ve vefakâr kadın şairin adlarını vermiyorum.

Yine benzer bir anlam genişlemesine 100. sayfadan başlayan tahkiyede tanık olmaktayız:

 “Çağlar İlçesi Körhatlı Mahalesin’de oturan Nilgün Karakum (73) ve kızı Derya Karakum (40) evlerinde bulunan çöplerin havaların ısınmasıyla kötü kokularından rahatsız olan vatandaşlar, durumu yetkililere bildirdi.”  

Diye başlayan tahkiye çöp, koku, belediye zabıtası izleği üzerinden devam etmekte.  Çağlar İlçesi Ece Ayhan Çağlar’ı, Körhatlı Mahallesi’nde Ece Ayhan’ın Kolsuz Hattat eğretilemesini, Nilgün Karakum Rahmetli Nilgün Marmara’yı, Derya Karakum’un ise muhtemelen Lale Müldür olduğunu tespit ettim.

Yazar ve şairler hakkında benzer eğretilemelere, alegorik anlatıma Sema Kaygusuz’un “Yere Düşen Dualar” adlı, post modern teknikleri başarısızca ve acemice uyguladığı enflasyonist arazla malûl romanında tanık olmuştuk. Sema Kaygusuz, kritik etmek istediği yazar ve şair sayısını, enflasyonist bir iştahla yüksek tuttuğu için, başarılı olamamıştır. Üstelik Sema Kaygusuz’un bu romanda kendi yazdığı ve ilk mektep çocuğu kadar bir feraset sergileyemediği manzumelere de, yer vermesini tuhaf bulduğumu belirtmeliyim. Asıl tuhaf olanı Sema Kaygusuz’un şiir adını verdiği zırvalara Şair Birhan Keskin tarafından icazet verilmesiydi. Şair Birhan Keskin elbette vahim bir etik hata yapmıştır. Birhan Keskin bu arkadaşça tesanütün sebep olduğu etik ihlal nedeniyle Türkiyeli okurlardan derhal özür dilemelidir. Gerçeği itiraf etmelidir. 

Polat Onat yakaladığı kalite ve nitelik, daha ciddi ve seçkin rekabet alanı inşa ederken, gelecekteki şiir ve metin çalışmalarının yetkinliğini de âdeta garanti ediyor. Yani Polat Onat’ın bu kitabını okuyan genç şair ve yazarlar, kısa vadede sıradan başarılar yerine, sabırla emek vererek, “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü” adlı Polat Onat’ın ve sanatın diğer nadir örneklerinin çizdiği irtifayı gözeterek, bir mesaiyi amaçlayacaktır.

Şiir, Polat Onat’ın da vaaz ettiği düşünceler paralelinde her türlü abartılı önemden azadedir. Şiiri kutsallaştırmak, putlaştırmak, şiir yazan için bir yabancılaşmayı, bir hakiki olmamayı da bir mutasyon olarak kişiye bir zaaf olarak da yansıyabilir. İnsan olarak şiir edebiyatla alakamız, bizim için şiir ve edebiyatın dışında kalan ama şiir ve edebiyattan belki daha kıymetli temel insani nitelik ve özelliklerle donanımlı olmamıza yardımcı olur. Alman - Türk yapımı bir filmde başrollerden birini oynuyordum. Bir uçak sahnesi çekimi için İzmir’e gitmiştim geçen hafta. İzmir’de genç şair evladım Neslihan Yalman’a, “ Şiir belki de o kadar önem verilecek bir hakikat hali değil. Şiir bize hayat için çok daha zengin donanımlara malik olmamızda yardımcı olur. En mühimi hakikatle ontolojik bir ilişki kurmamızda lazım yüksek zihinsel formasyon, şiirle meşguliyetimiz sayesinde, daha mümkün hale gelir. Ve daha akıllı, daha zeki, daha vicdanlı, daha adil ve korkusuz bireyler olmamıza sebep olur Ve zaten böyle bir kâmil birey olduktan sonra, halis ve hakiki insan olmanın şair olmaktan daha büyük bir başarı olduğunu, görebiliriz” demiştim.    

Aynı zamanda bu Ars Poetica’da Polat Onat, çağdaş şiirin genel enkazını ve bu enkazın bulunduğu darülacezeyi, iltimas ve kalpazanlığı şiar edinen vasati ve orta irfan sahibi, kıt zekâlı şuaranın nasıl sefil ve ahlaksız bir şebeke halinde örgütlendiğini, aslında bu güçsüzler arasındaki yaygın dayanışmanın belirgin bir liyakatsizlik lakaydi ve laubaliliğe sebep olduğunu, şiir yıllıkları, şiir ödüllerindeki alelade kumpas ve hileleri, bir bir sanık sandalyesine oturtarak, sorguluyor. En önemlisi şiirin, sanatın ciddiyet ve yetkinliğini baş tâcı eden istikrarlı ve vakur bir sanatçı duruşu.

Taşrada berberlik yapan bir şiir heveslisinin, başlangıçtaki acemi ve istikrarsız ve dağınık haleti ruhiyesi, aşama aşama bir mükemmelliğe, olgunluğa doğru bir tekâmülünü, özgüveni olmayan acemi şairin, başlangıçtaki haline zıt bir dehaya ve özgüvene, bir vaazı kanun salahiyetine mâlik olmasıyla, neticeleniyor.

Taşralı Berber elbet “ustura” denilen aleti de hemen çağrıştırmakta. Taşralı berber Âdem Yoksun, usturayı kullanmakta o kadar ustalaşıyor ki, usturanın ince ve keskin ağzını fazlalıklar, orantısızlıklar, gereksiz tüy ve kılları yok etmekte üstün maharet sergiliyor.  Sanki berber değil de, bir hastayı neşterle ameliyat ediyor ya da bir ceset üzerinde ayrıntılı bir otopsi yapıyor. 

Simetrik ve bazen kontrast halinde şairin halleri ve haleti ruhiyesi, tasvir ve betimlemelerde Çehov ustalığına benzer bir yetkinlik. İç manzaraları, doğayı ve dış dünyayı, hayatın kimi manzaralarını tasvir ettiği bölümlerlerdeki kalite, dikkat çekici. 

Âdem Yoksun, başlangıçtaki acemi, savruk ve dağınık, taşralı şiir heveslisi iken bir olgunlaşma sürecinde aşama aşama, merhale merhale olumlu olarak değişerek evrimle dehaya ve var oluşun zirvesine ulaştığın da, intihar ederek ontolojik bir zafer kazanır.

Zira Âdem Yoksun kendinin ulaştığı var oluş zirvesine rağmen, sıradan hayatın fenemonel değerlere aşina vasati dünyanın değişmediğini ve değişmeyeceğini fark eder sanki. Çünkü şiirle devrim yapılamaz. Böylesi bir vasati iptidai dünya, bir deha için, âdeta bir cehennemdir. Sartre’nin “Başkaları Cehennemdir” vecizesini hatırladım.

 “tekinsiz, kuru ve alabildiğince şekilci bir yapıyı hedeflediğimi kesinlikle reddedemem.” (S.10)

Poetik bir tutum olarak" tekinsiz" sözcüğü Edward Said’in, J. Hillis Miller’den alıntıladığı tekinsiz eleştirinin tanımlandığı cümleler “tekinsiz eleştirmenlerin eserlerinde mantığın başarısız olduğu ân edebi dilin ya da salt dilin gerçek doğasına en derinden nüfuz ettikleri ândır” [1]

Üslup egsantirik ve anormaldir. Beyhude ya da iktidarsız bir akıl dışılık varlığı “ uçurum “ ya da “çıkmaz “ gibi sözcüklerle telaffuz edilen bir akıldışlılık, ben anlatıcın âdeta akıllı adamın içinde bir deli öznenin de söz söyleme yetkisine sahip olması “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü” için geçerli bir tespittir.

Ayrıca “kuru” niteliği orta tahsilli şiir heveslileri ve okurların duygu, duygusallık gibi şairaneliği, heyecanlı aşırı bir coşkuyla terennümü meşrulaştıran, “sulu” manzumeci edayı dışlayan, akıl ve akıl dışılığın örgütlediği düşünce, entelektüel derinliği öncelemeyi işaret etmektedir. 

Ve bu kitabın aslı başarısı “aşırı derecede şekilci” bir yapıyı, biçimi amaçladığı görülecektir. Özellikle önsözle simetri olarak ve bir zeyl olarak düşünülen, ikinci bölümdeki şiirlerin cem olduğu bir metinsel yapı Türkçe Şiir de bir ilk olma şerefine de sahip.  Özellikle bu şiirler yalınlıklarıyla, gelenekteki tecrübelerle benzer gibi görünse de, mesela Orhan Veli şiirlerine benzerlik gibi yüksek bir riske rağmen, farklı özgün ve yenidir.      

Oğuz Atay’ın “ Tutunamayanlar “ adlı romanın kahramanı Selim Işık, başarısız olduğu, bu dünyada tutunamadığı için intihar eder. Âdem Yoksun intiharı bir zafer ve başarı olarak görülse de, Âdem Yoksun da bu vasati hayat ve dünyaya tutunamayacak kadar zeki ve ahlaklıdır.

Daha önce bir makalemde de belirttiğim üzere Kafka’nın Dava romanın kahramanı Bay K, da vasati iletişim diline yabancı olduğu ve bu iletişim diliyle uyum sağlayamadığı için, bu vasati ortam tarafından cezalandırılır.  Benzer bir cezalandırmaya Elias Canetti’nin “Körleşme” adlı şaheserinde, görmekteyiz. 

Tutunamayanlar’da Selim Işık alıngan içedönük, aşırı duygusal, heyecanlı, ajitasyona eğilimli kırılgan ve düzenle barışamayan dürüst ve saf hali, Âdem Yoksun’un başlangıçtaki acemi tedirgin, tutarsız halleriyle benzerdir. Âdem Yoksun’un özgüveni tam, zeki, tutarlı, âdeta vaazı kanun kadar selahahiyetli olduğu hali ise, Tutunamayanlar’daki Turgut Özben’i hatırlatmaktadır. 

Tutunamayanlar’daki Selim Işık ve Turgut Özben adlı iki kahramanı aslından tek bir kişidir. Ve çift şahsiyet halini gösteren simetrik bir kurgudur. Çekingen, inisiyatif alma yeteneği olmayan, hayalperest Selim Işık, inisiyatif alan, atılgan kendine güvenen Turgut Özben olarak şizoid kişiliğin iki uca bölünmesi, bir şahsiyet yarılması. 

Polat Onat, Tutunamayanlar’a zeyl olarak tek bir kahramanda, ÂDEM YOKSUN tipinde, çifte kişiliği, bir simetri halinde kurgulamayı başarmakta.         

Girizgah için sözü DOSTOYEVSKİ’nin “BEYAZ GECELER” romanındaki  bir sese bırakıyorum. Zira Polat Onat’ın bu eserindeki kahraman ÂDEM YOKSUN, intihar etmiştir. Tıpkı Selim Işık gibi. Bu iki müntehirin yazdıkları her iki eser de, bir arkadaş aracılığıyla, ya da bir edebiyatsever tarafından evrakı metrukesinde ya da bir sahafta dosya halinde bulunarak, yayıncıya bir notla gönderilmektedir.

Beyaz Geceler’deki mehazı bazı okurlarımız hemen hatırlamışlardır:

 “Neden bu gülünç insan onu, sanki o az önce dört duvar arasında bir suç işlemiş gibi, sanki sahte banknotlar basıyormuş ya da bir dergiye, içinde asıl şairin ölmüş olduğu ve arkadaşının onun dizelerini yayına göndermeyi kutsal bir borç saydığını belirten anonim bir mektupla birlikte göndermek üzere bir takım şiircikler yazıyormuş gibi öyle şaşkın, öyle yüzü çarpılmış halde ve öyle mahcup karşılar?”[2]

Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’deki erkek ben anlatıcının sesi ile Âdem Yoksun’un sesi arasında paralellik olduğunu dikkatli okurlar anlayabilirler.

 “intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü” adlı kitapta son sayfalarda Tutunamayanlar’daki gibi Yayıncının Notu dikkat çekicidir. Yayıncının Notu bölümünde özetle şu bilgiler yer almaktadır:

Polat Onat’ın imzalı bir kitap aramak için gittiği sahafta Âdem Yoksun adlı bir berbere ait şiir dosyasına rastlamış, eserin yetkinliğini görünce yayıncıya göndermiştir. Âdem Yoksun adlı berber eseri yazdıktan sonra intihar etmiştir.

Polat Onat sahafta gerçekten “imzalı” bir eser bulmuştur.  Zira Âdem Yoksun adlı berberin eseri, roman, öykü ve şiir gibi türleri aynı kitapta cem eden, geleneksel ve geçerli biçim ve biçemlerin aksine, devrimci bir biçim ve içerikle âdeta yeni bir şiire işaret eden bu şiir kitabının en çarpıcı özgünlüğü bugüne kadar yazılan tüm sanat manifestoları mülga eden, kapsamlı ve hakiki bir manifesto olmasıdır.

 “Kendimi şiirin o dipsiz uçurumunda yapayalnız hissettiğimi belirtmek isterim” (s.9) cümlesi bir paradoks anlama da sahip. Uçurum bazen zirvedeki bir yalnızlığı da ima etmektedir. “Uzun zamandır düşünüyorum neden şiirler eskisi kadar sivri, güçlü ve yansıtıcı değil.”  (s.9)

Başlangıçta bir taşralı şair koninin en altında yer bulabilir. Ama sabır okuma ve ciddiyetle acemilikten kalfalığa sonra ustalığa ve nadiren de ÂDEM YOKSUN gibi Koni’nin tepesine çıkabilir.   

 “Şiir içinde anti şiir barındırabilmeli. Maddesel bağlamda kuantum reaktörlerini elemine edemeyiz ki. Yoksa kandillerimiz yakıp neden dolaşalım sokakta?  Benliksel yaklaşımlar İkinci Yeni’den beri zaten yeterince törpüledi yaşamı kodlayamayan Türk şirini. Zor olan şiir yazabilmek değil hayatın içindeki şiiri görebilmek.”(s.21)

Şiirin yaşamdan kopuk olması Türk şiirinin özellikle 12 Eylül Sonrası vuku bulan hayattan ricat etme olgusu, psiko patolojiden, dışavurumcu anlayışlara, marjinal, şiir yazan özneyi çevresinden yalıtan, felsefi içtihatların sığ taklitlerine, gerçeküstücülüğü anlayamadan alelade kopyalayan metinlere,  Batı Modern ve Post Modern düşünürlerin yenile keşfedilmesiyle Türkçeye çeviri gibi yansıtılan açık intihallere, ilelebet Deneysel Görsel, toplumsal muhalefeti engelleyen, bıktıracak kadar taklitlerin bir virüs gibi çoğaldığı bir enkazı tespit etmektedir. Mesela Oluşum Dergisinde Enis Batur’un “Elmas bir tasarımdır yeter ki düşleyelim” dizesini hatırladım.

Polat Onat’ın şiirleri hayatın iç ve dış manzaralarını, iktisat ilminin belirlediği ana çerçeve içinde, öylesine canlı ve ustalıkla, toplumcu gerçekçi ya da Garip ve küçük burjuva gerçekçilerden farklı ama onlardan hem biçim ve içerik olarak büyük risklerine rağmen üstün bir nitelikte hayat hikâyemize dair muhteşem bir külliyatı ve ilk olma şerefine de mâlik olarak Türk Şirine armağan ediyor. 

 

(Zalifre Yazıları Dergisi, Sayı: 18, Sayfa: 8-9-10-11-12-13)

 

 * intihar etmiş bir taşra berberinin şiir kitabı ve önsözü

Polat Onat. Sıcak Nal Yayınları, I. Basım 2012

  


[1] Edward Said. Başlangıçlar. S.11 YKY.  İlk Basım Aralık 2009

[2] Beyaz Geceler. Dostoyevski. S. 45 Sabri Gürses Çevirisi. İletişim Y. 5. Basın Temmuz 2012 

Yazar: Hüseyin Avni CİNOZOĞLU

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör