Emin Işık

İlahiyat Profesörü, Yazar

Doğum
Eğitim
İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü (Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi)

İlahiyatçı, akademisyen, profesör, yazar. 1936, Tophane / Hatay doğumlu. İlk dinî eğitimini aynı zamanda köyünün imamı olan babası Hoca Şemseddîn Efendi’den aldı. İlkokulu Demirköprü Köyü İlkokulunda okuduktan sonra iki yıl Antakya Kur’an Kursu’nda Kur’an hafızlığını tamamladı. İstanbul İmam Hatip Okulu (1960), İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünü bitirdikten (1964) sonra bir süre İstanbul İmam Hatip Okulunda öğretmenlik (1965-68) yaptı. Ardından İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü (sonradan Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi)’ne asistan oldu. Burada Kur’ân İlimleri ve Tefsir Anabilim Dalı’nda öğretim üyeliği yaptı. Ebubekr İbnu’l Enbârî’nin “Kitâbu’l-Vakfi ve’l-İbtidâ” adlı eseri üzerinde yaptığı edisyon kritik çalışmasıyla doktorasını yaptı. Sonraki yıllarda akademik kariyerini ilerleterek doçentliğe ve profesörlüğe yükseldi.

Yüz’den fazla ilmî makale ve ansiklopedi maddesi kaleme alan Prof. Dr. Emin Işık, otuz dokuz sene dört ay süren resmî hizmetinden sonra ise 2001 yılında emekli oldu Devleti Kuran İrade (1971) adlı eseri yayımlandığı yıllarda en çok ilgi gören eserler arasında yer almıştı. Evli ve iki çocuk babası olan Işık, ilmî çalışmalarını evindeki özel kütüphanesinde sürdürmektedir.

Yakın dönem düşünce hayatımızın öncü isimleri arasında yer alan Prof. Dr. Emin Işık’ın makaleleri Fikir ve Sanatta Hareket, Tohum, İslâm Medeniyeti dergileri ve Tercüman, Ayrıntılı Haber gazetelerinde yayımlanmıştır.

ESERLERİ:

Devleti Kuran İrade (1971), Kur’an’ın Getirdiği İrade (1974), Bilginler Konuşuyor (Suphi Saatçi, Abdülkadir Özcan, Altan Deliorman, Cezmi Eraslan, Durmuş Hocaoğlu, vd. ile, 2003), Belh'in Güvercinleri (2008), Aşkı Meşk Etmek (2010), Türk Düşüncesi (Abdullah Çiftçi, Abdullah Kederoğlu, Dilaver Cebeci, Yümni Sezen vd ile 2010).

Ayrıca ders kitapları vardır.

KAYNAK: İhsan Işık / Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2006, 2007). 

 

DR. EMİN IŞIK: ‘GERÇEK ŞEYH, ALLAH’A DAVET EDER’

DR. EMİN IŞIK: ‘GERÇEK ŞEYH, ALLAH’A DAVET EDER’       

Tasavvuf ve özellikle Mesnevi konusunda uzman olan kıymetli ilim adamı, hafız, hatip, mütefekkir ve yazar Dr. Emin Işık Hocamız ile tasavvuf ve tarikatlar üzerine konuştuk. Özellikle bu mülakatımızın tasavvufi bir arayış içerisinde olan kardeşlerimiz için ufuk açıcı olacağına inanıyoruz. Tüm Gülistan okurlarının istifadesine sunuyoruz.

Dinin şeriat, tarikat ve hakikat boyutları olduğu söyleniyor. Bu kavramları biraz açar mısınız?

Şeriat ana caddedir. Tarikat ise o yolda trafik kurallarına uyarak, düzgün bir şekilde gitmek ve azimle, gayretle yol almak demektir. Şeriatın dışında tasavvuf yoktur. Tasavvuf ehli dediğimiz insanlar, şeriata kılı kırk yararcasına riayet ederler. Dikkatle, titizlikle Kur’an’ın ve Sünnetin gösterdiği yolda giderler. Bu yolda istikamet üzere gidenler de en sonunda hakikate ulaşırlar.

Demek ki tarikat ve şeriat, bizi hakikate götüren basamaklardır. Şeriat umum bir yoldur, tasavvuf hususi bir yoldur. Bir kimse, Allah’ın emir ve yasaklarına iyice riayet ederse tasavvufta da ilerler. Bunu bir misalle anlatayım. Bir futbolcu milli takıma seçilmek istiyorsa evvela bulunduğu takımda göz dolduracak bir şey yapması lazım. Ortaya koyduğu oyunla, taraftarlarının gözüne girmesi lazım… Sonra onu milli takıma seçerler. Ama bir mahalle takımında oynayan ikinci, üçüncü sınıf bir oyuncuyu hiç kimse milli takıma almaz.

Mutasavvıflara göre, Hakkın rızasına vasıl olmak için insan neler yapmalıdır?

Allah bizi kendisine kul olarak yaratmıştır. İyi bir kul olmamız için dikkat etmemiz gereken hassasiyetleri de bize tasavvuf öğretiyor. Mutasavvıflara göre, Hakk’ın rızasına vasıl olmak ancak Hakk’ın emrini yapmak; sakındırdığından da sakınmakla mümkün olur. Allah’a giden yolda, Allah’ın emirleri doğrultusunda hareket ettiğimiz zaman, Allah’a da yaklaşmış oluruz.

Bizim Allah’la olan ilişkimiz, bir mekân ve zaman ilişkisi değildir. Sevgi yoludur, muhabbet yoludur… Allah’ın sevgisi, O’nun sevdiği şeyleri yapmakla kazanılır. Allah’ın rızası, O’nun emrettiği şeyi yapmaktadır. Allah; sevmediği, beğenmediği bir şeyi emretmez. Demek ki Allah’ın sevdiği şeyler, Allah’ın emirleri içinde aranacaktır. Allah’ın emirlerini yapınca Allah’ın sevdiği kul olmuş oluruz. Allah sevince de ebedi kurtuluşa ermiş oluruz.

Miraçta, Peygamber Efendimiz, Allah’a giden yolu bize açmıştır. “Namaz müminin miracıdır” buyurmuştur. Demek ki Allah’ın rızasını kazanmak, Allah’a layık bir kul olabilmek için önce, bir defa namazı kendimize yol kabul edeceğiz.

Mutasavvıfların sürekli “aşk” kavramına vurgu yapmalarının sebebi nedir?

Tasavvufun özü zaten aşktır. Mutasavvıflar aşkı neden ön planda tutuyorlar? Çünkü aşk, ön planda olursa insanın yapacağı ibadetler, hizmetler ve dini görevler insana kolay gelir. İnsanın varoluş amacı, Allah’a ibadet etmektir.

Bir insan aşk ile ibadetini yaparsa o zaman, o ibadet kendisine bir zevk verir. Kulluğunu daha tatlı, daha güzel bir şekilde yaşamış olur. Ama eğer ibadetini bir zahmet gibi görürse onun altında ezilir. O ibadet, kendisine pek bir şey sağlamaz. Lezzetsiz bir yemeği, başkasının hatırı için yemek gibi olur. Namaz sana hala ağır bir yük gibi geliyorsa senin daha imanın, aşk mertebesine gelmemiştir. Eğer sende Allah aşkı olsaydı namaza heyecanla gitmen lazımdı. Heyecanla ve zevkle o namazı kılman lazımdı.

Demek ki insanda aşk olursa görünmeyen Allah’ı görür gibi ibadet eder. O kimse namaza üşene üşene kalkmaz. Bütün bunları, mutasavvıflar söylerler ama bu onların kendi buluşu değildir. Nisa Suresi 142. ayette; (Münafıkların halleri anlatılırken) “Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar” buyurulur. Yani, tasavvuf ehli ne söylerlerse Kur’an’dan ve Sünnet’ten alırlar.

Mürşid-i kâmil kimdir ve özellikleri nelerdir?

Tasavvuf, yaratılış gayemize bizi ulaştırmak için tahsis edilmiş bir yoldur. Mürşid-i kâmiller ise insanları bir takım kötü huylardan, kötü alışkanlıklardan yahut kötü ahlaktan kurtarmak isteyen ve onları Allah’a layık bir kul haline getirmeye çalışan öğretmenlerdir.

Cimrilik, laf taşımak, başkalarını birbirine düşürmek, fitne ve fesat çıkarmak, yalan söylemek, bütün bunlar, kötü huylardır. Cenab-ı Hak hepimizi bunlardan uzaklaştırsın. Din, zaten bunun için çabalıyor. Tarikat da dinin içindedir. İşte, mürşid-i kâmiller bu hastalıkları tedavi ediyorlar.

Mevlana diyor ki: “Biz küfre düşmanız, kâfire düşman değiliz.” Nasıl ki doktor hastaya düşman değil hastalığa düşmansa, hastalığı yok etmeye çalışıyorsa, mürşid-i kâmiller de mikrop kapmış bir hastayı hastalığından kurtarmaya çalışıyorlar. Mürşidin vazifesi budur. Peygamber Efendimizi biz kitaplardan okuyoruz ya da sohbetlerden dinliyoruz. Peygamber varisi olan Mürşid-i kâmiller ise Peygamberimizin güzel huylarını, canlı olarak bize gösteriyorlar, yaşatıyorlar, öğretiyorlar.

Demek ki Mürşid-i kâmil, ahlakça Peygambere benzeyen kişi demektir. Şeklen Peygambere benzemek kolaydır ama ona ahlakça benzemek o kadar kolay değildir. İnsan bir kötü huydan kurtulmak için bile senelerini veriyor. Mesela, bir cimrilikten insan ne kadar zor kurtuluyor. Benim tanıdığım ne kadar Mürşid-i kamil ve Allah ehli zat varsa hepsi son derece fedakar ve cömert insanlardır. Onları görmek, onlarla tanışmak bizim için büyük bir sermaye, büyük bir nimet…

Mürşid-i kamil irşad hususunda nasıl bir müfredat takip eder?

Her mürşid-i kâmilin kaynakları aynıdır ama irşat yöntemleri farklıdır. Hepsi kaynağını Kur’an ve Sünnet’ten alıyorlar ama irşat konusunda kendi formüllerini kuruyorlar. Şunun gibi; Biri aynı sütten peynir yapıyor, biri yoğurt yapıyor, biri çökelek yapıyor, öteki de muhallebi yapıyor. Ama hepsinin ana maddesi süttür.

Tarikatlar kişinin bir takım mizaçlarına göre, huylarına göre, farklı tedavi yöntemleri uygularlar. Mesela, çok cimriyse “Her Cuma günü, bir sadaka vereceksin” der. Yahut “Hacca gideceksin” diyor. Yahut “Şu kadar bir hayır var, ona çalışacaksın” diyor. Adam zengin ama paraya kıyamıyor, cimri. Onu o cimrilikten kurtarmak için evvela kendisine harcatıyor. “Hadi” diyor, “Sen kendine güzel bir elbise yaptır” ya da “Çoluğuna çocuğuna şunu al.” Ondan sonra başkalarına yardım ettirmeye çalışıyor ki o cimrilik halinden kurtulsun. Bu bir tedavi usulüdür.

Bir de tarikatların farklı irşat usulleri oluyor; bunlardan da bahseder misiniz?

Her tarikatın bir adabı ve eğitim metodu vardır. Mesela, Melamilerde iyi tarafını setredeceksin, bu çok önemlidir. Mevlevilik bir kültür hareketidir. Mevlevilikte biraz farsça bilmek, okumuş yazmış olmak lazım. Mesnevi’yi bileceksin. Oradaki bir takım işaretleri anlamadan Mevlevi olamazsın. Onun için kültür bakımından biraz üst seviyeli bir tarikattır.

Nakşiler biraz daha ibadete ağırlık verirler. “Sakın” diyor “Kuşluk namazını kaçırma, evvabin namazını kaçırma.” Nakşilikte şu var: Farz zaten farzdır, onlar sünnetleri de farz gibi önemserler. Çünkü Allah’a tekarrub (yakınlaşmak) farz ile olur, sonra nafile ile olur, yani fazladan yapılan ibadetlerle olur. Yani Nakşiler, ibadetle eğitim yapıyorlar.

Fakat her usulün bir tehlikesi vardır, mürşidler ona karşı uyarırlar. Bir ibadeti fazla fazla yapan insan, kendisini başkasından farklı görmeye başlayabilir. Mesela, kuşluk namazını sürekli kılan bir insan; “Şuna bak daha kuşluk namazını bile kılmıyor” diye düşünebilir. Bu da insanı kendisinde bir varlık görmeye götürebilir. Veya Mesnevi bilen bir kişi bilmeyeni küçümseyebilir. “Bu adam cahil, daha Mesnevi’yi okuyamıyor” diyebilir. Yani ilim de insanı kibre götürebilir, ibadet de insanı kibre götürebilir. Buna çok dikkat etmek lazım.

Mürşid-i kamil ile şeyh aynı kişi midir?

Hayır, aynı kişi değildir. Her Mürşid-i kâmil “şeyh”tir ama her “şeyh” mürşid-i kâmil değildir. Mürşid-i kâmil demek, irşad konusunda ehil olan, uzman olan kişi demektir. Bütün şeyhlerin mürşidi kâmil olduğunu söyleyemeyiz. Ben çok şeyh efendiler gördüm: “Biz” diyor; “Pek fazla bir şey bilmeyiz, rahmetli şeyhimizin yolunu devam ettiriyoruz. Sadece ondan aldığımızı, öğrendiğimizi aktarıyoruz.” Yani o, bir geleneği devam ettirmeye çalışıyor. Eğer samimi ise, o yolun yolcusu ise o da bir şeyler yapıyor. Ama bir mürşid-i kâmil gibi olamıyor. Birisi doktor gibi hastayı tedavi ediyor, ötekisi ise hasta bakıcı gibi hastayı alıyor, koluna giriyor ona yardımcı olmaya çalışıyor.

Gerçek ve sahte şeyhleri birbirinden nasıl ayırabiliriz?

Bir şeyh, eğer şeriattan kıl kadar sapıyorsa gerçek bir mürşid olamaz. Gerçek mürşidler, bütün işlerini insanlar beğensin diye değil, Allah beğensin diye yaparlar. Onlar insanlardan bir şey beklemezler. Bir takım sahte mürşidler, ilgilendikleri insanları Allah’a değil, kendilerine bağlamaya çalışırlar. Hakiki mürşidler, ilgilendikleri yol göstermeye çalıştıkları insanları, Allah’a bağlamaya çalışırlar.

Hocası Burhaneddin Muhakkik Tirmizi, Hz. Mevlana’ya diyor ki: “Sen mürşit olacaksan, malını canını ve tenini, Allah yoluna adayacaksın.” İrşad, Allah adına yapılan bir iştir. Nasıl ki bir dava vekili, bir avukat, o davaya müvekkili yerine giriyorsa mürşid de irşadını Allah adına, vekil olarak yapıyor. Vekil olarak yapmak için de canını, malını ve tenini, Allah yoluna adamış olmak lazım. Bu iş ilimle olur, bilgiyle olur.

 

Kamil olmayan bir şeyhe bağlanmak ne gibi hasarlara yol açar?

 

Kamil olmayan bir şeyhe bağlanmak, ehliyeti olmayan bir adamın arabasına binmek gibidir. Nerede kaza yapacağı, seni hangi uçurumdan yuvarlayacağı belli olmaz. Bir defa ehil olmayan şeyh, zaten cahil demektir. Sen sarhoş bir şoförün otobüsüne biner misin?

 

Geçenlerde televizyonda izledim; otobüs şoförü hızlı gidiyormuş, yolcular mola yerine varınca; “Biz senin arabana binmeyiz” demişler. Şirketi aramışlar, şirket başka bir şoför göndermiş. Sen de kimin arabasına bindiğini bileceksin. Bir bakıyorsun adam rastgele konuşuyor, ayetten hadisten haberi yok, dini geleneklerden haberi yok, kendi başına buyruk, şeyhim diye ortaya çıkmış. Öylelerine de dikkat etmek gerekir.

 

Din bilgisini bilmeden, Allah’ın kitabını, Peygamberin sünnetini, bu yoldaki büyüklerin bir takım hal ve hareketlerini, tecrübelerini bilmeden; bütün bu bilgilere sahip olmadan, irşada kalkan kimsenin hem kendisi “dall” (sapmış) olur hem de “mudill” olarak başkalarının da dalaletine sebep olur. Burhaneddin Muhakkik Tirmizi; “İnsanları Allah’a değil de kendilerine bağlayanlar şeytanın ortağı olmuş, fitne ve fesat ehlidir. Sakın öylelerine yaklaşmayın” diyor.

 

Bir şeyh efendi, sizi kendisine değil de Allah’a bağlamaya çalışıyorsa işte, hakiki mürşid odur; onun dediklerini yapın, onun yolundan gidin, ona yakın olun, ondan fikir alın, ondan ders alın, ondan örnek alın, o zaman işleriniz asan olur.

 

Bazı yanlış akımlar, Allah’a ulaşmak ve onunla bütünleşmek gibi şeylerden bahsediyorlar? İzah edermisiniz.

Peygamber Efendimiz, İsra ve Miraç hadisesi ile Cenab-ı Allah’ın huzuruna kadar çıkmıştır. Bu hadiseyi anlatan İsra Suresi’nde ne buyuruluyor? “Subhanellezi esra biabdihi” buyuruluyor. Demek ki Peygamber Efendimiz peygamberlik özelliği ile değil, kulluk özelliği ile miraca davet edilmiştir. Kul olarak davet edilmesi ve kul olarak Allah’ın huzuruna çıkması, bütün kullar için örnek bir harekettir.

Beş vakit namaz, o gece farz kılınmıştır. Allah’a ulaşma ya da vuslat, (bu manada) söz konusu değil, “ilahlaşma” söz konusu değil. Peygamber Efendimiz miraçta bile; “Kabe kavseyni ev edna” yani, “iki yayın arası kadar…” Allah’a yakın olmuştur. İki yayın arası kadar olduğu halde, çok yakın olduğu halde, yine de peygamber peygamberdir, Allah Allah’tır. Biz böyle inanıyoruz, Allah bizi bu yoldan ayırmasın diyoruz.

Tasavvufa girmek isteyenlere ne tavsiye edersiniz?

Müslümanlar evvela dinlerini sağlam öğrensinler. Tasavvufi sohbetlere katılsınlar ama ehlinin sohbetine katılsınlar. Baksınlar, bu zat; Allah’ın dinini, şeriatın emirlerini gözeterek mi konuşuyor. Yoksa “Şeriat bizim için değil, sofular için…” veya “Tarikat ehlinin şeriata ihtiyacı yok, biz orayı çoktan geçtik” falan mı diyor. Eğer öyle diyorlarsa ondan uzaklaşsınlar. Keramete falan da itibar etmesinler. Bizim dinimiz keramet dini değil; fazilet dinidir, ahlak dinidir, güzel davranış dinidir.

KAYNAK: Dr. Emin Işık: ‘Gerçek Şeyh, Allah’a Davet Eder’ (Gülistan dergisi, 144. Sayı Aralık 2012).

EMİN IŞIK, İSMAİL KARAÇAM VE MEHMET ALİ SARI HOCALARLA... "KUR'AN SOHBETİ"

EMİN IŞIK, İSMAİL KARAÇAM VE MEHMET ALİ SARI HOCALARLA... "KUR'AN SOHBETİ"

 

AHMED TAŞGETİREN

 

-Ahmed Taşgetiren - Efendim Kur'an dostu üç hocamızla bir "Kur'an sohbeti" yapmayı düşündük. Sohbetimize Kur'an-ı Kerim ile beraberlik seyrini dinlemekle başlayalım isterseniz. Efendim ilk Kur'an öğrenişiniz ve Kur'an'la ünsiyetiniz nerelerde başladı? Daha doğrusu Kur'an'la özgeçmişinizi bizlere özetler misiniz?

 

Mehmed Ali Sarı - Efendim bendeniz, Bolu'nun Seben kazasının Tebe köyünde dünyaya geldim. O tarihlerde civarımızdaki tek ilkokul bizim köyümüzde bulunuyordu. Köyümüzün Hocası, Muharrem Efendi diye tanınan çok ihlaslı bir zattı. Bir de hoca efendinin yakın dostu Mustafa Gültekin adında bir ilkokul öğretmenimiz vardı. Kendisi Darul Hilafe'de okumuş, daha sonra da muadil okullara girememiş, geçiş dönemi ricalinden bir zattı...

Muharrem hoca, köyün çocuklarına Kur'an'ı Kerim dersleri verirken, biz de müthiş bir merak ile hoca efendinin bu eğitimine katıldık. Muhterem validemin yardımlarıyla Kur'an-ı Kerim öğrenimime ilk olarak surelerden başladım.

İlkokulu bitirdikten sonra çok ilginçtir, köyümüzün ilkokul öğretmeni benim hafız olmam için büyük teşviklerde bulunmuştur. Ki o tarihler, yani 1943'lü yıllar Kur'an okumanın yasaklandığı yıllardır. Babam da o tarihlerde Emin Sazak beyin çiftliğinde kahya olarak çalışmaktaydı. 1943 senesinde ilkokul öğretmenimizin gayretleriyle hafızlığıma başladım. Tabii ilk zamanlarda ilkokul öğretmenimizin Kur'an'ı Kerim'deki maharetini bilmiyorduk. Fakat sonra kendisinin son derece ehli Kur'an birisi olduğunu öğrendik.

Hafızlık yaparken, yasak olması sebebiyle hocam beni okutmaz sadece takip ederdi. Köyümüze sık sık jandarma gelir Kur'an eğitimi yapılıp yapılmadığını kontrol ederdi. Köylü, her jandarma gelişinde "acaba yine kimi götürecekler" gibi bir endişe içerisine girerdi. Böyle, jandarma baskınına uğrama endişeleri altında sekiz sayfaya kadar hafızlığıma çalıştım. Daha sonra köyden bazıları "ilkokul öğretmeni Kur'an öğretiyor" diye şikayette bulundular.

Hocamız bu şikayet üzerine çok korktu ve "oğlum sen artık bu köyde okuma, seni başka bir köye gönderelim" dedi. Yakınımızdaki köyde bir hafız efendi vardı, beni ona gönderdi. Derslerimi dinletmek için bu köye babamın bana tahsis ettiği bir merkeple gidip gelmeye başladım. Çok enteresandır hafızlığımı tamamlayıncaya kadar bu merkep benim hafızlık arkadaşım oldu. Köy bize iki saatlik bir mesafedeydi. Merkep üzerinde oraya giderken dersimi yapıyor, dönüşte de yeri ezberleyeceğim sayfaları hazırlıyordum. Sürekli olarak köye hep belli saatlerde giderdim. Köye her girişimizde bizim merkep sürekli anırırdı. Neredeyse bunu adet haline getirmişti. O hale geldi ki köylüler o saatlerde bir anırma sesi duyduğu zaman "bizim hafız geliyor" derlerdi.

Daha sonra Bolu'ya geldim ve hafızlığımı orada dinlettim. Ardından 1947 senesinde İstanbul'a geldim. Üç hafız arkadaş olarak bizi İstanbul'a bir tüccar terzi grubu getirmişti.

İstanbul'a gelince Sirkeci'de Bolu Oteli'ne yerleştik. Bizleri getiren terziler alışverişlerini tamamlayınca sıra bizlere geldi. Bizleri nereye bırakacaklarını düşünürken, Hafız Osman Akkuş hocaya götürmeye karar verdiler. Sonra hep beraber Osman hocanın yanına gittik. Yanlarına vardığımızda hoca efendi üç hafızı bir anda dinliyordu. Daha sonra bizleri getiren ahilerden biri "hocam biz bu çocukları sizin yanınızda okutmak istiyoruz" dediler. Hocaefendi kendilerine "şayet yatacak bir yer bulursanız ben okuturum" dedi. Daha sonra oradan Örücüler Camii İmamı Hafız Hilmi Efendi'ye gittik. O da aynı şeyleri söyledi, yer bulduğumuz takdirde bizleri okutacağını ifade etti. Yani koca İstanbul'da üç tane talebeyi barındıracak yer yoktu. Daha sonra büyük bir ümit kırıklığı içerisinde otele geri döndük.

Otele vardıktan sonra İstanbul dersiâmlarından Galip Efendi kaldığımız otele geldi. Bizi otelde görünce "oğlum siz kimsiniz, burada ne yapıyorsunuz?" diye sordu. "Efendim Bolu'dan geldik, filanlardanız."şeklinde kendimizi tanıtırken abiler de bu arada içieri girdiler ve onlar bizim hafızlığımızı biraz daha ilerletmek, Arapça vesair dini ilimleri öğrenmek maksadıyla geldiğimizi fakat yer bulamadığımızı anlattılar. Hocaefendi üçümüze şöyle bir baktıktan sonra beni işaret ederek "Bunun yeri hazır dedi. Bu arada ben de yer" bulamadık geri dönüyoruz" diye seviniyordum. Çünkü daha nede olsa 14-15 yaşında ana kuzusu idik. "Bunun yeri hazır" deyince beni hemen hoca efendinin eline tutuşturdular. Elimde bir bohçam vardı. Hocaefendiye "hocam bir bavul alalım da şu eşyalarımı içine koyalım" dedim. "Olur oğlum" dedi. Daha sonra Mercan yokuşunun oraya gittik ve Bolu'lu bir esnaftan 17 liraya kağıt bir bavul satın aldık. Tabii o tarih itibariyle oldukça pahalıya aldık bavulu.

Bavulu aldıktan sonra Karaköy'e geçtik. Galip Efendi, Galata Köprüsü'nün hemen yakınında bulunan, şimdi ise tamamen yıkılan bir camide ders vermekteydi, kendisiyle oraya gittik. Dersten sonra Galip Efendi beni Beyoğlu'nda lokantacılık yapan Hacı Salih'e götürdü. Hacı Salih efendi daha önce Galip hocaya "şayet hafızlık yapmak, okumak isteyen birini bulursan onu bana getir, ben onu okuturum" demiş.

Galip hocayla birlikte öğlen vakti Salih Efendi'nin yanına varınca "işte senin istediğin çocuğu getirdim" dedi. Salih Efendi Allah rahmet eylesin hocaya çok hürmet ve alaka gösterdi. Bizi bir masaya oturttu ve ikramda bulundu. Daha sonra Galip hoca beni bıraktı ve lokantadan ayrıldı. Salih Efendi bana "oğlum bak şu karşı tarafta Ağa Camii var, oraya git, akşam vakti buraya gelirsin ve eve gideriz" dedi. Akşam olunca beraberce Salih Efendi'nin Ayazpaşa'daki , önü bahçeli ve iki katlı evine gittik. Allah rahmet eylesin hanımı kapıyı açınca "bu da kim?" diye sordu. Salih Efendi de "altı çocuğumuz vardı, bu da yedincisi" dedi. Çocukların hemen hepsi benim yaşımda idi. Sonra erkek çocukların yattığı yerde bana da bir yer verdiler ve orada kalmaya başladım. Ağa Camii'nde hafız Rahmi Efendi'den ders görmeye başladım. 1951 yılına kadar "Kıraat-ı Aşere" okudum. Ağa Camii'nde cemiyetimiz oldu. Cemiyetimize Varnalı hafız Hamdi Efendi gibi muhterem zevat ta katılmıştı. Ağa Camii'nde bir iki yıl kaldıktan sonra 1951'lerde İmam Hatip Okulları açıldı. Hatırlıyorum İmam Hatiplerin açılışı bir ümid olarak mahfillerde şöyle bir esmişti.

Mahfillerde de o zamanlar Anadolu'dan gelen hafızlar kalırdı. Allah rahmet eylesin Mustafa Göl hoca da, bizim Çemberlitaş Atik Ali Camii'nin mahfilinde bir grup arkadaşıyla kalıyordu. Biz o dönemde bir ara mukabele okuma münasebetiyle Kastamonu'ya gitmiştik. Orada Mustafa Efendi'ye "ne yapacağız, İmam Hatiplerde okuyacak mıyız?" diye sorduk. Kendisi "tabi okuyacağız, bizim için açılıyor bu okullar" dedi. Ondan sonra kaydımızı yaptırdık. Benim bir yaş problemim vardı. Onun için biraz geç kaydoldum. Böylece İmam Hatip Okullarına ilk giren öğrenci olduk. İmam Hatip' ten mezun olduktan sonra Yüksek İslam Enstitüleri açıldı ve oraya kaydımızı yaptırdık.

 

İsmail L. Çakan - Hocam bu arada şöyle bir soru sorsam. O zamandan bu zamana Kur'an'la içice bulunuyorsunuz. Hiç memnun olmadığınız veya pişmanlık duyduğunuz oldu mu?

 

Mehmed Ali Sarı - Hayır efendim, kesinlikle olmadı. Aksine Kur'an bize iki kanat oldu ve bizi uçurdu. Kur'an sayesinde olmadık cemiyetlerde ve toplumlarda bulunduk. Kur'an eğitimi yaptığım dönemlerde hiç maddi bir sıkıntı görmedim.

 

Ahmed Taşgetiren - Hocam siz baskı dönemindeki insanları da sonrasını da gördünüz. İki dönem arasında nasıl bir fark müşahede ettiniz? Kur'an açlığından söz etmek mümkün mü?

Mehmed Ali Sarı - Bizim, sesi güzel bir arkadaş grubumuz vardı. Kazamızın camisinde Perşembe günleri Kur'an okurduk. Cami cemaatı "hafızlar erken gelir Kur'an okumaya başlar" düşüncesiyle bir-iki saat öncesinden camiye gelirlerdi. Yani cemaat Kur'an-ı Kerim'e açtı. Sırf Kur'an okuyoruz diye bizlere iltifat ederler, parmakla gösterirlerdi.

 

Ahmed Taşgetiren - İsmail Karaçam hocam biraz da sizin Kur'an'la olan özgeçmişinizi dinleyelim. Nerede, nasıl başladınız Kur'an öğreniminize?

 

İsmail Karaçam - Burdur'un Kayaaltı köyünde dünyaya geldim. 1943 senesinde ilkokula başladım. Malumunuz o tarihlerdeki yoğun baskı yüzünden Kur'an eğitimi yapılamıyordu. Bu arada Kur'an okumasını bilenler, imamlık yapacak olanlar, ölülerimizi yıkayacak olanlar birer birer aramızdan çekilip gidiyordu. Hatta "cenazelerimizi kaldıracak kimse kalmayacak, bizim oraların ifadesiyle mundar gideceğiz, ne olacak bizim halimiz ya Rabbi " diye halkta büyük bir teessür vardı. Derken 1946'den sonra bu baskılarda bir gevşeme başladı.

Biz ilkokulun üçüncü-dördüncü sınıflarında idik. Benim bu yola sülûk edişimde kendisine çok medyunu şükran olduğum bir amcam vardı. Allah rahmet eylesin bu amcam, İmamlık yapacak düzeyde değildi ama köyün camiini altmış sene boyunca hep o açmış ve temizliğini hep kendisi yapmıştır. Biz ve diğer amcalarımın evleri yan yana bulunuyordu. Kendisi camiye gitmek için evden çıktığı zaman bizim kapıya gelir "İsmail hadi emmim" diyerek beni çağırırdı.Sonra yanda bulunan amcamın evine gider diğer amcamın oğlunu çağırırdı. Onun adı da İsmail idi. O tarihlerde kendisinin oğlan evladı yoktu. Fakat daha sonra Allah ona da bir evlat ihsan etti onun adını da İsmail köymuştu. Rahmetli dedemin adının İsmail olması nedeniyle hepimizin adını İsmail koymuşlardı.

Bu camiye gidiş-gelişlerimiz bizi camiye iyice alıştırdı. Derken amcam bizleri ezana da alıştırdı. Dinleye dinleye cami İmamından ezanı öğrenmiştik. İşte "Tanrı uludur, Tanrı uludur diye okurduk. 1950'ye yani ezan aslına dönüştürülünceye kadar ezanı bu şekilde okuduk. İlkokulu bitirmeden köyün İmamı, bizim oraların tabiriyle "Vel'hafız" hocamdan yavaş yavaş Kur'an öğrenmeye debaşladım.

İlkokulu bitireceğimiz sene bizim köyden üç kişi bu dediğim hocamızdan hatim indirmişlerdi. Köyde kendileri için şâşâlı bir hatim merasimi yapılmıştı. Köylüler bu üç arkadaşı tekbirler, ilahiler eşliğinde köy meydanında dolaştırıyorlardı. İlkokul hocalarımız da, Allah hepsine rahmet eylesin bizim de hatim merasimine katılmamızı istediler. Biz de merasime katıldık. Üç arkadaş ta güzelce giydirilmiş ve süslenmişlerdi.

Allahû zülcelal o yaşımda fakire öyle bir Kur'an muhabbeti ihsan etmişti ki hiç unutmuyorum o üç arkadaştan ikisinin yanına gittim, birini bir koluma diğerim de öbür koluma aldım. O vaziyette köy meydanında yürürken biran kendimi sanki cezbe halinde hissettim. Allah Teala'dan "Ya Rabbi bana da Kur'an'ı hatmetmeyi nasip et' diye niyazda bulunuyordum. Gerçekten de bir hatim indirmiş olmaları sebebiyle bütün köylünün bu üç arkadaşımıza göstermiş oldukları ilgi ve alaka çok nazarı dikkatimi celb etmişti. Bir taraftan ağlıyordum bir taraftan bana da ihsanda bulunması için Allah'a yalvarıyordum.

Kur'an öğrenmeye karşı duyduğumuz bu istekle hem ilkokulda okumaya, hem de Kur'an öğrenmeye devam ettik. Bizim bu dönemdeki tedrisatımız köy enstitülerinin hızla devam ettiği bir devreye rastlıyordu. Bize Gönen Köy Enstitüsü yakındı. Köyümüzden de bir hayli okuyan vardı. İlkokul da, ablamla birlikte derslerimiz fena değildi. Ondan dolayı ilkokul öğretmenimiz, okullardan söz açıldığı zaman lafı döndürüp dolaştırıp bize getirir, "İsmail'in yerinde olsam muhakkak surette Gönen Köy Enstitüsü'ne giderdim" şeklinde bizi yönlendirmeye çalışırdı. Ben ise, o Kur'an öğrenme arzusu ve aşkıyla "hayır, ben hafız olacağım öğretmenim" derdim

1948 senesinde ilkokulu bitirdik. Bu arada köyümüzün İmamı köyden ayrılmak zorunda kaldı. Köyümüz hocasız kalınca, Kur'an okumasını bilen, hatim indirmiş, ama talim terbiye nedir bilmez dört arkadaş "Burdur'a gidelim de orada okuyalım" dedik. Burdur'da bir gayrı resmi Kur'an kursu vardı. O dönemde din adamlarının nasıl tahkir edildiğini, haysiyet ve şereflerinin nasıl tarumar edildiğini biz gözlerimizle gördük. Bunun en açık misali benim hafızlık hocamdır. Kendisi bir köyde hem İmam hem de öğretmenlik yapıyordu. Daha sonra, hocalığı galip geliyor diye öğretmenlikten atılmıştır.

Burdur'da vakıf malı olduğu halde satılan bir mescidde öğretim görüyorduk. Mescidi, camcılık yapan Yakup Efendi diye bir zat satın almış ve orayı dükkan olarak kullanıyordu. Kur'an eğitimi yapacak bir yer olmadığı için Yahya Efendi'den müsaade istendi. Allah razı olsun kendisi de buna müsaade etti. Ama bir yanda Kur'an eğitimi yapılırken bir tarafta da cam sandıkları yığılı bir vaziyette dururdu. Kur'an'ı Kerim'in, İslam'ın adeta garip kaldığı bu ortamda hafızlığımızı yapmaya çalıştık. Hocamızın adı Hüsnü Er idi, maaşı yoktu. Yörenin varlıklılarından bir zatı muhterem hocamızın halini bildiği için kendilerine az çok yardımda bulunurdu. Burdur fakir memleket olduğu için başka yardımda bulunan olmazdı. Ancak Kur'an'ı Kerim dersine gelen talebeler, Perşembe günleri "Perşembelik" diye on kuruş, yirmi kuruş dolayında bir para getirirler ve hocanın kürsüsünün üzerine bırakırlardı. Tabi, bu da ayrı bir acı manzara teşkil ederdi. İşte bu ortam içerisinde bir taraftan hafızlığımıza devam ediyor, diğer taraftan Burdur'un Ulu Camii İmamı Hamid Bilge Efendi'den de talim dersleri alıyordum.

Hafızlığımı bitirdikten sonra Burdur'da bir yerde görev almayı düşünürken o arada İmam Hatip Okulları açıldı. 1951 senesinde nerede okuyalım derken Kının'da da İmam Hatip Okulu açıldığını öğrendik. Ve orada okumaya karar verdik. Biz Kının'a gittiğimizde okullar açılmış ve kayıtlar tamamlanmıştı. Fakat Kının İmam Hatip Okulu'nun Müdürü çok muhterem bir zattı. Kendisi, Osmanlı döneminde, alay müftülüğü görevinde bulunmuştu. Okula geldiğimizde bize birer aşr-ı şerif okuttu. Ve okuyuşumuzu çok beğendi. Ardından "hemen sizin kaydınızı yapıyorum" dedi. Kaydımız yapıldıktan sonra dışarıya çıktık, duvarda ders programı asılıydı. Programda tarih, coğrafya hele matematik derslerinin olduğunu görünce benim ödüm patladı Ondan sonra yanımdaki arkadaşla birbirimizi kandırdık. Bu mektebe gitmeyelim dedik. Babalarımız memlekete dönüp yorgan-döşek almak için hoca efendiden müsaade istedi. Hep beraber memlekete geldik ama bir daha geri dönmedik.

Memlekete geri dönünce biçare vaziyette idik. Hafızlığımız bitmiş ama vazifemiz yoktu. Isparta'daki okula da gitmemiştik. Burdur'da bir kaç zengin hacı efendi gıyabımda "bu çocuğun sesi, edası fena değil bunu İstanbul'da okutalım" demişler. Bana da bu teklifi getirince sevinçten uçtum tabii. 1952 senesinde İstanbul'a geldik. Bu zevatın bütün bize yaptıkları da, sapan taşıyla atılan bir taş gibi İstanbul'un ortasına bırakmaları oldu. Bana Burdur'da söyledikleri "sana oturacak bir ev bulacağız, bir lokanta göstereceğiz orada yemeğini yiyeceksin ve sadece derslerinle ilgileneceksin" demişlerdi. Fakat ben bu zevata her zaman, "okumamda üzerimde hakkı olanlar" diye dua etmişimdir ve hala etmekteyim. 1952 senesinde İstanbul İmam Hatip Okulu'na kayıt olduk ve burada okumaya başladık. Bu arada Mehmed Ali gibi bir kaç arkadaşla birlikte aynı zamanda musikî dersleri almaktaydık. Allah rahmet eylesin Ali Rıza Sağman hoca bize iki sene boyunca mevlüd meşketmiştir. Yazın da Salih Şeref, Abdullah Aydın gibi hocaefendilerden arapça, fıkıh, usulü fıkıh gibi dersleri okurduk. 1959 senesinde İmam Hatip'i bitirdim ve o sene içerisinde açılan Yüksek İslam Enstitüsü'ne kaydımızı yaptırdık ve sonra da ilk mezunları olduk.

 

Ahmed Taşgetiren - Emin Işık hocam biraz da sizin Kur'an'ı Kerim ile buluşmanızı dinleyelim.

 

Emin Işık - Efendim bendeniz, Antakya'nın Tepehak köyünde doğmuşum. Babam bizim köyün İmamıydı. Dedem de aynı köyde uzun yıllar imamlık görevinde bulunmuş. Bildiğim kadarıyla altıncı dedeme kadar böyle İmam veya hafız idi.

O senelerde babam, çocuklara kışın Kur'an'ı Kerim öğretirdi. Bu arada köyümüze bir ilkokul açıldı bir de eğitmen olarak Ömer adında bir asker tayin etmişlerdi. Fakat İkinci Dünya Savaşı başlayınca köyde o zamana kadar askerlik yapmamış dokuz kurayı bir anda askere aldılar. Ayrıca dört-beş kura da silah altında bulunuyordu. Çok iyi hatırlıyorum, tam 13 kura, seferberlik yıllarına benzer bir şekilde askere alınmışlardı. Babam da yedek olarak askere alınanlar arasındaydı. Tüm bu askerler Ulaştırma Bakanlığı'nın emrinde yol yapımında kullanıldılar. Kışın çok soğuk, iş yapılamayacak günlerde izin verirlerdi. Böylece hem babam hem de köyümüze gönderilen asker eğitmen Ömer tekrardan asker oldu. 1944 senesinde ancak askerliklerini tamamlamış olarak geri döndüler.

Eğitmen Ömer okulu kaldığı yerden yeniden başlattı. Okul açılınca ben de babama okula gitmek istediğimi söyledim. Hatırlıyorum bir gün beş kuruşa bir defter ve bir alfabe kitabı satın aldım ve okula başladım. Bu arada demokrasinin geleceği 1946'lı yıllarda köylüler babamın tekrar Kur'an okutmaya başlamasını istediler. Köyümüzün biraz nüktedan bir Mahmud dayısı vardı, babama gelerek "Bizler bayramlarda ölülerimizin mezarında Yasin, Tebareke okuyoruz, bizden sonrakiler de gelecekler, bizim mezarımızda, Suna topu tut. Jale uyu uyu yat uyu, gibi şeyler okuyacaklar" derdi. Fakat babam cesaret edip Kur'an okutmaya başlayamadı.

Daha sonra babam köyümüzün muhtarına bir teklifte bulundu. Muhtarımızın benim yaşımda bir oğlu vardı, onun adı da Emin idi. Babam muhtar efendiye "eğer sizin Emin'i de Kur'an öğrenmeye gönderirseniz o zaman okutabilirim" dedi. Babamın böyle söylemesinin sebebi, muhtemel bir şikayet karşısında muhtarı da yanına almaktı. Böylece babamdan Kur'an okumaya yeniden başladık. Öğleden önce okula gidiyorduk. Öğleden sonra ise camiye bitişik, İmam odasında babamdan Kur'an'ı Kerim dersleri alırdık. Babam çocukları okuturken içimizden biri nöbetçi olurdu. Nöbetçi olan pencerenin kenarına oturur, yolu gözlerdi. Kaymakam, tahsildar veya ilkokul müfettişleri gibi herhangi birinin gelip gelmediğini kontrol ederdi. Köylüler, onlardan Azrail'den korkar gibi korkarlardı. Fötr şapkalı birisi yolun başında görüldüğünde nöbetçi hemen uyarır, sağa sola kaçışırdık. Yani netice olarak bendeniz kendi öz babamdan, kaçak olarak ve gözcüler altında ilk Kur'an'ı Kerim tahsilimi dramatik bir şekilde yaptım.

Bu dönemde akrabalarımız babama "bu çocuğun sesi güzel, niçin hafız yapmıyorsun" dediler. Babam da "ben hafız olacağım diye ilim bakımından mahrum kaldım, Emin' in de aynı durumla karşılaşmasını istemem, sonra nasıl olsa hafız olur" dedi. Halbuki işin aslı böyle değilmiş. İnsan kendi kendine hafız olamıyor, 15 yaşından sonra hafızlık yapmak ta zor oluyormuş. Yani hafıza tazeyken hafız olmak kolaydır. Ben biraz geç başladım onun da zaman zaman acısını çekiyorum.

1951 yılında İmam Hatip Okulları'nın açılacağı haberleri yayılmaya başladı. Babama "buralar fena mektep değil" dedim. Babam da "bunların ne yapacağı belli olmaz, dur bakalım mektep bir açılsın da okutulan dersleri bir görelim" dedi. Bir sene öyle bekledim. Yine pek göndermek istemiyordu. Zeki Ünal diye, hafızlığını tamamlamış bir arkadaş vardı, bizim yöreden bir tek o Adana İmam Hatip Okulu'na başlamıştı. Biz de ondan haber beklemeye koyulduk. Neyse Zeki, sömestr tatilinde geldi de kendisinden derince bir malumat aldık. Zeki' nin anlattıklarından babam da ikna oldu. Bu arada Zeki "senin sesin güzel neden hafız olmuyorsun, ben gelene kadar sen hafızlığa başla" diye bana teşvikte bulundu. Böylece hafızlığa başladım. Öğretim yılı başında, diplomalarımızı ve gerekli evrakları alarak Adana'ya gittik.

Allah rahmet eylesin İmam Hatip Müdürü İsmail Hakkı Efendi idi "Yaşı büyüktür ama şimdilik kaydını yapalım, bakanlıktan karar çıkar, çıkmazsa yaşını küçültürsünüz" dedi. Neyse ki yaş küçültmeye gerek kalmadan okumaya devam ettik.

Bu arada bir şeyi daha ilave etmek istiyorum. Hatay Türkiye'ye sonradan ilhak edildiği için, laik devrimin yoğun baskısı o dönemde Hatay'da yaşanmamıştır. Ama ilhaktan sonra sanki Hatay Türk değilmişçesine özel bir baskı altına alınmıştır. Babam şöyle bakardı, köyde fötr şapkalı birisi varsa ezanı bana okuturdu. Köyde kimse yoksa babam kendisi o güzel sesiyle ezanı okurdu. Yani ezan Türkçe okunuyorsa bütün köylü anlardı ki köyde bir devlet adamı var. Arapça okunuyorsa bizbizeyiz demekti. Bir gün müfettişler caminin penceresinin kenarında bir Amme cüzü buldular. Müfettiş "sizin köyün İmamı yasak harflerden Kur'an öğretiyor" diyerek imamımız hakkında dava açtırttı. Başta muhtar olmak üzere bütün köylüler "vallahi hoca Kur'an okutmuyor diye yalvardıysa da müfettişi ikna edememişlerdi. Müfettiş, suç delili olarak da caminin kenarında bulduğu Amme Cüzünü göstermişti. 1946'dan 1950'ye kadar dört sene, her iki-üç ayda bir hoca efendi, kazaya gider mahkeme karşısına çıkardı. Şahit yokluğundan mahkeme, şahitlerin bulunması için ertelenirdi. Hakim de korkusundan bir türlü davayı beraatle sonuçlandıramaz, açık tutardı. 1950'de umumi af çıktı da dava kendiliğinden düştü.

 

İsmail L. Çakan - Hocam 1940'lı yıllardan bu yana Kur'an'la içice bir hayatın içerisinde bulunuyorsunuz, şimdi şöyle bir geriye dönüp bu uzun süreyi tahlil edecek olursanız, insanımızın Kur'an'ı Kerim'e yaklaşımları, bağlılıkları, onu algılama ve hayatlarına intikal ettirme noktasında gösterdikleri gayretleri açısından nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?

 

Mehmed Ali Sarı - Bugün, müslümanlar Kuran'ı Kerim'in anlaşılması ve hayata geçirilmesi konusunda pek arzulu gözükmüyor. "İşte filan hafız güzel Kur'an veya mevlüt okuyor, çağıralım da dinleyelim" düşüncesinde insanımız, malesef bu noktada kalmış bulunuyoruz.

Okullarda çocuklarımıza bakıyoruz,mesela ilahiyat Fakültesi'nde yaptığımız Kur'an-ı Kerim derslerinde talebelerimiz ancak harfleri okumasını ve yazmasını doğru bir şekilde telaffuz etmesini öğrenmekle yetiniyorlar. Gayrı ihtiyari bir şekilde "işte Kur'an budur bütün bunları yapmak Kuran'ı Kerim'e hakkını vermektir gibi bir düşünceye kapılıyorlar. Halbuki tüm bunlar birer vasıtadır. Maksat ilk önce bunları öğreneceğiz, ondan sonra da hayatımızda uygulayacağız. Kanaatimce 1950den sonraki çalışmalar bu noktaya gelmiş değil.

Kur'an'ı Kerim'i öğretme, cemaatı yetiştirme, dinin bu dinamiğini hayata geçirme hususunda, dinî hizmet yapan personelin arzu ve merakları olduğu kanaatinde değilim. Mesela yakın zaman önce Eminönü Müftülüğü'nce düzenlenen, bir Hizmet İçi Eğitim Kursuna katıldım. Eminönü Müftülüğü ki Türkiye'nin en müstesna imamlarının bulunduğu yer demektir. İki yüz kişi kadardık. Ben bu kursa katılan hoca efendilere Kur'an ı Kerim'in manasını, mealini baştan sona okuyanınız var mı?" diye sordum. İçlerinden birisi çıkmadı. Şimdi imamlarımız bu seviyede olursa cemaatın hangi noktada olduğunu varın siz düşünün.

 

Ahmed Taşgetiren - Peki hocam bu noktada yani Kur'an'ın hayata geçirilebilmesi hususunda, mesela aile içinde veya toplumda neler yapılabilir?

 

Mehmed Ali Sarı - Tabii öncelikle bu bir eğitim meselesidir. Bu noktada mesela aile içerisinde haftada bir kez dahi olsa, Kur'an'ı Kerim'i daha iyi anlayabilmek ve hayatımızda tatbik edebilmek için mealler okuyarak Kur'an saatleri düzenlenebilir. Gerçi televizyonlu evlerde böyle bir çalışmayı yapmak zor gözükse de bunu gerçekleştirme noktasında bir gayret sarf edilmelidir. Aynı şekilde, arkadaş ve dost grupları bir araya gelip bu yönde bir çalışma yapabilirler. Bu tür çalışmalar yapılmıyor değil ama bunların yaygınlaştırılması lazımdır. Bu noktada iletişim araçlarından da yararlanabilinir. Mesela TGRT televizyonunda yayınlanan Orhan Karmış Bey'in programı oldukça faydalı ve gerçekten güzel bir örnektir. Bunların çoğaltılması ve geliştirilmesi lazımdır.

Kısaca, bu nesli "tatbikat ve mana şokuna" sokmak lazım diye düşünüyorum. Çünkü nesil yorgun, kendi harfinin telaffuzunu öğreninceye kadar enerjileri bitiyor. Yeni bir hamleyle anlam ve tatbikatına götürmek için genel manada bir çalışmanın yapılması gerektiğini düşünüyorum.

 

Ahmet Taşgetiren - Efendim Türkiye'de, Batı kültürüne ait bazı birikimleri bulunan, işte Amerika'yı, Avrupa'yı, Rusya'yı bilen, aydın diye nitelendirilen bir kesim var. Bu kesimin Kur'an'la olan ilgileri nedir? Bu konudaki müşahedelerinizi alabilir miyiz?

Emin Işık - Konuşmalarımızın başında Türkiye'nin harf devrimiyle beraber nasıl badirelerden geçtiğini anlattık. Aslında Türkiye'de sadece bir harf devrimi yapılmamıştır. Türkiye aynı zamanda resmen bir kültür katliamından geçmiştir.

Türk aydını dediğimiz adam Shakespeare'den az çok bir kaç sayfa bir şey bilir Hamlet'i tiyatroda seyretmiştir. Az veya çok Victor Hugo'yu, Sefilleri okumuştur. Bir takım batılı düşünürlerin isimlerini bilir. Fakat bunların hiçbiri Türk kültürüne ait değildir. Türk aydınının kendi kültürü adına bilebildiği tek şey, Yunus'dan bir iki mısra, tabi o da meraklıysa. Bu kesimin Süleyman Çelebi' den dahi haberdar olduklarını zannetmiyorum. Şimdi bu insanlara Türk aydını demek doğru değildir. Batı aydını demek dahi doğru değil aslında. Çünkü bir Fransız aydını İncil okumuştur, kendi tarihi ile ilgili malumatı son derece derindir.

Ama, mevlit okunurken dahi ağlayan, peygamberimizin doğumuna kendi çocuğu doğmuş gibi sevinen bir Türk halkı vardır.

 

İsmail L. Çakan - Hocam sizin Kur'an eğitimi almış bir insan olarak hangi sıkıntılı ortamlardan geldiğinizi az önce dinledik. Siz bu işin eğitim-öğretimini nasıl görüyorsunuz? Yani memleketimizdeki Kur'an'ı Kerim eğitimi-öğretiminin gidişatı nedir? Sizce ne yapılması gerekir? Çocuklarımız hıfz olarak Kur'an-ı Kerim ile dolarken Kur'an terbiyesini de alıyor mu? Yoksa zoraki eğitim gibi bir şey mi söz konuşu?

 

İsmail Karaçam - Ashab'ı Kiram vahyi ilahiyeyi evvela on ayet olarak ele alır, onu güzel okumasını öğrenir, ardından tecvidini öğrenir sonra kıraat inceliklerini, ihtiva ettiği ahkamı öğrenir son olarak da bu belledikleriyle amel etmeyi öğrenirlerdi. Tüm bunlar gerçekleştikten sonra ancak onbirinci ayete geçerlerdi. Bizim de bu metoda dönmemiz gerekmektedir. Fakat bizde uygulanan ne? Nerede akaide, ibadete, ahlaka ait hükümler var onlar öğretiliyor ama sıra ahkama ait ayetlere gelince esgeçiliyor. Bu metotla, din öğretimi yapıyoruz dersek bana göre yalan söylemiş oluruz. Asıl önemli olan, çocuklarımızın kafasına, vicdanına, kendisine ve diğer insanlara, yön verecek olan dinin hakiki hükümlerinin öğretilmesidir. Aksi takdirde din öğretimi yaptığımız söylenemez. Yalnız Kur'an'ı Kerim'in güzel bir şekilde okunmasının öğretilmesiyle bu işin olabileceği kanaatinde değilim.

 

İsmail L. Çakan - Sizin döneminizde Kur'an'ı Kerim öğrenmeye karşı duyulan iştiyakla, bugün öğrencilerinizin Kur'an Kerim öğrenmeye karşı duydukları iştiyak arasında bir kıyaslama yaparsak nasıl bir tablo ortaya çıkmakta?

 

Emin Işık - Efendim galiba yasak biraz heyecan getiriyor. Yasakların olduğu devirde daha fazla iştiyak olduğu kanaatindeyim. Serbest olduğu zaman nasılsa bunu ilerde öğrenirim, nasılsa yasak yok" diye ikinci plana atılabiliyor.

İkincisi ise güzel Kur'an okuyan insana toplumda verilen değer ayrı bir önem taşımaktadır. Benim babam gayet güzel Kur'an okurdu. Komşu köyde herhangi bir merasim olduğu zaman babam hemen davet edilirdi. Bazı merasimlere beni de götürürdü. Bu merasimlerde babam baş köşeye oturtulur herkes kendisine hürmet ve alaka gösterirdi. Günümüzde ise bırakın güzel Kuran okuyana hürmet ve alaka göstermeyi, Bilali Habeşî'yi getirseniz dönüp bakılmayacak duruma gelinmiştir. Çok çok bir iki tane irfan sahibi işte "hocam diline sağlık" der ve teşekkür eder durumdadır.

Bendeniz daha gençken Beyazıt Camii ve Topkapı'da mukabele okurdum. Edirne'de düzenlenen Kırkpınarlar'da zurnacıbaşılık yapan meşhur zurnacı Emin vardı. Kendisi konservatuar mezunu olduğu için bütün makamları ve icra tekniklerini bilirdi. Zurnayla taksim yapan bir kimseydi. O zat benim mukabele okuduğum camiye gelir can kulağıyla mukabeleyi dinlerdi. Mukabeleden sonra yanıma gelir "hocam o gösterdiğiniz Hüseynî öyle güzel oldu ki, o hicazkar bir şahaneydi, tadına doyamadım" gibi memnuniyetini ifade ederdi. Cemaat içerisinde böyle üç tane adam olsa yeter. O dönemde camii sadece Kur'an dinleme yeri değildi. Radyonun televizyonun olmadığı devirde camii adeta musikî ziyafetine meftun olanların musikî ihtiyaçlarını karşılama yeriydi.

Bu arada bir noktayı daha hatırlatmak istiyorum. Kur'an'ı Kerim'in yaşaması için mutlaka mukabele geleneğinin canlandırılması lazımdır. Beyazıt caminde bir günde üç yüz tane mukabele okunurdu. Ben Teşvikiye camiinde müezzinken kırk tane hafız gelirdi mukabele okumaya. Mukabelelere saat onda başlanır, akşama kadar sürerdi. Pek çok meşhur sanatçı da gelir bu mukabeleleri dinlerlerdi. Hatta aralarında okuyan dahi bulunurdu. Münir Nureddin Selçuk her cuma Teşvikiye camine gelirdi. Kendisine arada bir iç ezan okuturduk. Bu arada enteresan bir hatıramı da zikretmek isterim. Bir Ramazan, Sadettin Kaynak Beyin okuduğu bir mukabelede dinleyenler arasında sanatçı Adile Naşit'in babası da bulunuyordu. Birara Naşit bey aşka gelip "Allah" diye bağırınca kafasını dibine oturduğu sütunun keskin tarafına çarpıp şarıl şarıl kan akmıştır. Yani diyeceğim o zamanlar aşk ile şevk ile Kur'an'ı dinleyen cemaat oldukça fazlaydı.

 

Mehmed Ali Sarı - Müsade ederseniz ben de bu sorunuza katkıda bulunmak isterim. Şahsen bugünkü nesilde eski insanların Kur'an'ı Kerim öğrenmeye karşı duydukları şevkin bulunmadığı kanaatindeyim. Bu kanaate talebelerimizden ve etrafımızdaki gençlerden varıyorum. İnsan ilk önce kendisiyle kıyas ediyor. Ben İmamlığımı yaptığım, Ağa caminde yatar kalkardım. Hergün Hafız Kemal Batanay'dan musiki dersleri almak için Galatasaray'daki tünele kadar yürürdüm. Oradan Karaköy'e iner, vapura binip Kadıköy'e geçerdim. Onca zahmetle hoca efendiye gittiğimizde icabında hocanın hanımı çıkar, "hocanın bugün misafirleri var yarın gel" derdi. Ben de döner ertesi gün tekrar giderdim. Bugün fakültede sesleri ihtimama değer öğrenciler görüyorum. Bu öğrencilerime " oğlum bakın ben falan yerdeyim, gelin biraz daha okuyalım". Kız olsun erkek olsun hiçbirinden bu teklifime olumlu cevap veren görmedim. Bizim talebelerimizin birinci derecedeki dertleri not. Hesapları bunun üzerine kuruyorlar.

 

İsmail L. Çakan - Eskiden sadece hocalara mı ihtimam gösteriliyordu? Yeni yetişmekte olan hafızlara da zannedersem daha farklı muamelede bulunuluyordu.

 

Emin Işık - Evet gerçekten de eskiden Kur'an eğitimi gören, hafızlık yapan çocuklara da ayrı bir ihtimam gösterilirdi. Mesela benim hafızlık yaptığım sıralarda, arkadaşlarımızla "birdirbir" gibi bir takım oyunlar oynarken, arkadaşlarımız beni oyundan çıkartırlardı. Ben de atlamak isterdim fakat onlar "sen canlı Kur'an sayılırsın üzerinden atlanmaz" der müsaade etmezlerdi.

 

Mehmed Ali Sarı - Bunu şahsen ben de yaşamışımdır. Hafızlık yaptığım yaşlarda, köy pınarına giden bir yol üzerinden geçerek camiye giderdim. Eğer suya giden kadınlar beni, taa uzaktan görürlerse, önümü kesmemek için beklerlerdi. Ben geçtikten sonra yollarına devam ederlerdi. Ben de utancımdan çabuk çabuk geçer onları daha fazla bekletmek istemezdim.

 

Ahmed Taşgetiren - Peygamber efendimiz "beni Hud suresi ihtiyarlattı" buyuruyor. Sizlerin de Kur'an'ı Kerim öğreniminizde böyle ağırlığını hissettiğiniz bir ayet var mı?

 

Emin Işık - Ben şahsen Kur'an'ı Kerim'in mucize olduğunu ortaya çıkaran hadiseler yaşadım. 1960 senesinin yazındaydı. Yatsı namazı kılmak için bekliyorduk. Orada Hikmet isimli hafızlığa çalışan 14-15 yaşında bir öğrenci vardı. Bu çocuğun annesi vefat etmiş babası da başka bir hanımla evlenmişti. Üvey annesi evde çocuğa pek huzur vermemiş, o da İstanbul'a gelmişti. Kendisi camide yatıp kalkar, caminin temizliğini yapar, aynı zamanda hafızlığını sürdürürdü. Bir gün camide kendisini dinliyordum. "Kim Allah Teala'ya takva ile bağlanırsa Allah ta kendisine bir takım kapılar açar, ona rızkını hiç hesap etmediği yerden gönderir" ayetine gelince, kendisine moral olur düşüncesiyle bu ayetin manasını açıklamaya çalışıyordum. Ben daha "bilmediğiniz, hesap etmediğiniz yerden" diye cümlemi tamamlamak üzereydim ki bizim kapının zili çaldı. Kibar bir beyefendi, sorumlu bir kimse aradığını belirtti. Ben de kendisine caminin müezzini olduğumu söyledim. Bu beyefendi caminin yanından geçerken ışığın yanık olduğunu görünce geçmişlerinin ruhuna bir Yasin okutmak isteğini bildirerek bir zarf uzattı. Bizim hafıza "Allah Teala ayetin manasını canlı olarak gönderiyor dedim ve zarfı kendisine verdim.

 

İsmail Karaçam - Ben Cenabı Allah'a hep şöyle dua ediyorum: "Ya Rabbi eğer izzetime dair bir şeyim varsa ben onu Kuran'ınla kazandım. O'nunla lütfettin. Kur'an sayesinde herşeyim oldu. Bu dünyada olduğu gibi ölüm anında da, kabirde de, mahşerde de, cennette de beni Kur'an'sız bırakma yarabbi" diye dua...

KAYNAK: Emin Işık, İsmail Karaçam ve Mehmet Ali Sarı Hocalarla... "Kur'an Sohbeti" (Altınoluk Röportaj, 1996 - Mart, Sayı: 121, Sayfa: 16).

Yazar: AHMED TAŞGETİREN
FOTO GALERİ

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör