Abdurrahman Dilipak

Gazeteci, Yazar

Doğum
Eğitim
İstanbul Teknik Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu

Gazeteci-yazar. 1949, Düziçi (Haruniye) / Adana doğumlu. Fatma Pakize (Aksay) Hanım ile Ali Bey'in oğlu olarak dünyaya geldi. Adana İmam Hatip Okulunu bitirdikten (1970) sonra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi Bölümüne bir süre devam etti. Daha sonra yüksek öğrenimini İTÜ Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulunda tamamladı (1980).

Üniversite yıllarında Fetih (1975), Seriye ve Hicret (1979) yayınevleri ile Millî Gazete (1977), kuruluş çalışmalarına katıldığı Yeni Devir (1977-78) gazetelerinde, Çekirdek Yayınevinde (1982) bir süre çalıştı. Ayrıca DSİ 6. Bölge Müdürlüğü arazi elektirifikasyon kontrolörlüğü (1969), judo antrenörlüğü (1971), MSP basın danışmanlığı (1978), Millî Haber Ajansı genel müdürlüğü (1979), Panel dergisi yayın yönetmenliği ve Yeni Zaman dergisi yayın kurulu üyeliği (1989), Beyan, Risale, Emre, Esra, İşaret yayınevleri yayın danışmanlığı (1991), Cuma dergisi ve Selâm gazetesi yazarlığı (1989), Kanal D televizyonu haber programı yorumculuğu (1995), MÜSİAD basın danışmanlığı (1993), TEHA Telif Hakları Ajansı danışmanlığı (1993), Lonca Card Projesi danışmanlığı (1994), SPOG Araştırma Enstitüsü analiz uzmanlığı (1994), Kanal 6 ve Kanal 7 televizyonları programcılığı ve sunuculuğu (1994-96), Akşam gazetesi yazarlığı (1995), Alem FM radyosu program yapımcılığı (1996), Adım Holding ve İhsan Holding danışmanlığı (1994) İhlas Finans İstişare Kurulu üyeliği (1995) yaptı.

Ressamlık yönü de olan Dilipak, ilk yazılarını Kahramanmaraş’ta çıkan yerel gazete ve dergilerinde yayımlamıştı (1963). Günlük köşe yazılarını Millî Gazete (1978-91), Beklenen Vakit (Akit, 1991), Yeni Şafak (1994-95) gazetelerinde yayımladı. Çalıştığı gazetelerin dışında yazılarını Adım (1976), Yeni Sanat (1976), Girişim (1985-88), Dış Politika (yayın yönetmeni,1986-87) başta olmak üzere çeşitli dergilerde yayımladı. 1996’da Gazeteci ve Yazarlar Vakfının Hoşgörü Ödülünü aldı. Yurtiçi ve yurtdışında verdiği konferanslarıyla da tanınan Abdurrahman Dilipak, son yıllarda birbiri ardına yayımladığı, kitaplarıyla popüler yazarlardan biri oldu. İslâmcı bir yazar olarak, başka görüşteki yazarlarla birlikte demokratik etkinliklerde görev aldı, ortak kitaplar yayımladı. Düziçi Milliyetçi Gençler Derneği (kurucu ye), Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Konseyi, Dış Basın Derneği, Mazlum Der, Kudüs Derneği (kurucu üye), İslâmî Çevre Hareketi, Türkiye Engelliler Vakfı (ikinci başkan), Maltepe Çevre Kültürü Grubu üyesi oldu.

Uzun yıllar İslamcı dergi ve gazetlerde aktüel ve düşünce yazıları yayımlayan, aynı doğrultuda kitapları olan Dilipak, çeşitli insan hakları aktivitlerine katıldı. Karşıt görüşleri savunan Şanar Yurdatapan’la “Kırmızı ile Yeşil - Yeşil ile Kırmızı”, “Kırmızı-Yeşil Anılar”, “Ortak Payda Kırmızı-Yeşil Denemeler adlarıyla ortak kitaplar çıkararak, aydınlar arasında diyaloğun kurulmasına öncülük etti. “Kırmızı ile Yeşil - Yeşil ile Kırmızı” kitabının önsözünde şu görüş paylaşılıyordu:

“- Görüşlerinin hiçbirine katılımıyorum.

-          Ben de senin!

-          Ama bunları açıklama özgürlüğünü savunmak için her zaman yanında olacağım.

-          Ben de senin!”

Dilipak ayrıca, Kanal 7’de Ateşten Gömlek (1993-949), Kanal D’de Haber Yorum (1994-95), Kanal 6’da Haber Tartışma Programı 2x2 ve Analiz (1994) - Beyin Fırtınası Haber Tartışma Programı (1995-96), NTV’de Haber Programı Tartışa Tartışa (1995-1997) gibi TV programlarını hazırlayıp sundu.

ESERLERİ:

DENEME-İNCELEME: Terörizm, Terörist Kim (1986), Türkiye Nereye Gidiyor (1987), Bir Başka Açıdan Kadın (1987), Bir Başka Açıdan Kemalizm (1988), Savaş Barış İktidar (1988), Vahdet Ama Nasıl (1988), Körfez Savaşı (1988), İnönü Dönemi (1989), Gizli CIA Belgeleri (1989), Bu Din Benim Dinim Değil (1990), İslâm Cemaatine Doğru (1990), İhtilaller Dönemi (1991), Laisizm (1991), Yaşasın Şeriat (1992), Sorunlar Sorular ve Cevaplar (1992), Cumhuriyetin Şeref Kitabı (1993), Anayasa ve Demokrasi (1997), Beyin Fırtınası (1997), Yağmalanan Ülke Türkiye, Cumhuriyete Giden Yol 1919-1923, Uzakdoğu’ da Bir Filistin, Laik Demokratik Cumhuriyet İlkelerine Bağlı Kalacağıma, Çocuğumuza Ne İsim Verelim, Rıza Nur’un Hayat ve Hatıratı (3 cilt), Kırmızı ile Yeşil - Yeşil ile Kırmızı (Şanar Yurdatapan ile, 2002), Kırmızı-Yeşil Anılar (Ş. Yurdatapan ile, 2003), Ortak Payda Kırmızı-Yeşil Denemeler (Şanar Yurdatapan ile, 2004), Din Adına Siyaset (Hulusi Şentürk ile, 2006).

MİZAH: Anya Manya Kumpanya (1988), Dam Üstüne Saksağan (1993).

ÇOCUK KİTABI: Mehtike (1982), Arayış (1982), Yaşamak Güzel Şey (1982), Filistin’de Bir Çocuk (1982), Coğrafi Keşifleri İçyüzü (1983), İslâm Savaşçıları (1983), Gündoğarken (1983), Kıp Kıp (1985), Güneyin Gelini (1985), Çamaşırcının Kızı (1986).

KAYNAKÇA: İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) - Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors (2005) - Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2006, 2009) -  Ünlü Fikir ve Kültür Adamları (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 4, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Fomous People (2013),   Cem Erciyes / Yeşil ile Kırmızı (Radikal Kitap, 15.10.2002), Arzu Akbaş / İslamcı ressam kapış kapış (Hürriyet, 7 Mayıs 2001), Şanar Yurdatapan -Abdurrahman Dilipak / Kırmızı-Yeşil (Kitap Rehberi, Kasım 2002), İhsan Işık / Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2006).

BATI UYGARLIĞI!...

Hiçbir uygarlık, insanlığa bu kadar pahalıya malolmadı! Biz ahir zaman peygamberinin ümmetiyiz. Kıyamet fitnesi denen şey belki de böyle bir şeydi. Bu uygarlık kıyameti hak etmiyor, aynı zamanda inşa ediyor! Bu uygarlığın adı; Batı uygarlığı!

Bush ve Blairin demokrasi, özgürlük dedikleri şey, Haçlı diktatoryasına boyun eğmek, demokrasi onlar için makyaj malzemesidir. Karşımızda melek maskeli bir şeytan duruyor. Onların zenginlikleri bizim yoksulluğumuz kadar büyük. Onların serveti bizden çaldıklarından oluşuyor...

Batı uygarlığı dedikleri soygun düzeni, dört büyük ırktan Kızılderilileri katletti. Siyah ırkı köleleştirdi. Afrikadan köle ihracında kullandıkları Liman şehrinin adını Liberya koydular. Yani özgürlükler ülkesi ya da özgürlüklere açılan kapı! Batının özgürlükten anladığı işte bu!

Lumumbayı ben öldürmedim. Cesedini asit kazanına atıp eriten de ben değildim. Tüm Asya halklarını köleleştiren de ben değilim. Engizisyonları da ben kurmadım..

Onlar bizi “şeytanın çocukları” olarak görüyorlar. Luther böyle söylüyor.

Çevrenize baktığınızda gördüğünüz, aç, cahil, üstü başı pasaklı , çöp tenekelerinde yemek için ekmek artığı arayan çocuklar, aslında Batının refah ve mutluluğunun harcını karıştırıyorlar.

Batı uygarlığının arkasında, bu zenginliğin ve ihtişamın arkasında Kızıldeirli kanı, siyah insanın gözyaşı ve sarı ırkın çalınan alınterleri var. ABD kıtasına Colomb’un varmasının ardından beş yüz yıl geçti. Kaldı ki, (Colomb bu yolculuğuna çıkmadan sarayın desteğini almak için İstanbul’a geldiğinde İstanbul’da kızıldeirli gelin vardı). Batı köleciliktan daha yeni vazgeçti. Bu arada dört büyük ırktan birini (kızılderilileri) yokettiler, birini (Kara derilileri) köleleştirdiler. Sarı ırkı, Çini, Hindistanı sömürdüler.. Batının refah ve mutluluğunun arkasındaki sır bu: Yağma ve sömürü.

Luis Masignon gerçeği bütün çıplaklığı ile haykırır: “ Onların herşeylerini tahrip ettik. Felsefeleri, dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. Anarşi ve intihar için uygun bir hale geldiler. Bu gerçeği haykıran tek Masignon değil, Jean Paul Sartre da benzer şeyler söylemiyor mu: Bizim istismarcılar olduğumuzu biliyorsunuz.. Bizim önce altın ve madenlere el attığımızı, sonra da yeni kıtaların petrolünü eski ülkelere taşıdığımızı biliyorsunuz. Bunun muhteşem sonuçlarına şahit olarak saraylarımız, katedrallerimiz ve büyük sanayi şehirlerimiz yeter..”

Bir damla kan, bir damla patrol” diyen İngiliz devlet adamının Churchill olduğunu bilirsiniz. Hindistanda dokuma ustalarının sağ ellerinin kimler tarafından ve niçin kesildiğini de.

Batıdan tanıklar gösteriyorum size. Hepsi de tanınmış ve saygın isimler. Fransız sömürge bakanı Albert Sarrut; “Gerçeği gizlemeye ne gerek var. Sömürgecilik ilk uygarlık hareketi değildi. Çıkarların yön verdiği bir zor hareketi idi.” Aynı gerçek daha şimdiden Irak için dile getirilmedi mi? Guantanamo da ya da Ebu Gureyb’de yaşananlar da bize aynı şeyi anlatmıyor mu?

Montaigne diyor ki “Bunca şehir dibinden yıkılıyor. Bunca milletin kökü kurutuluyor. Milyonlarca insan kılıçtan geçiriliyor. Dünyanın en zengin ve en güzel ülkesinin altı üstüne getiriliyor. Niçin! İnciler, biberler alıp satacağız diye. Aşağılık birer makine zaferi bunlar.”

Son yüzyılda insanlığa üç dünya savaşı armağan ettiler, dördüncüsünün de fünyesini patlatmaya çalışıyorlar. 1. sinde Osmanlı imparatorluğu yıkıldı. 2. sinde bölgeyi kendi aralarında paylaştılar. Aynı toprağın çocuklarının arasına hayali sınırlar çizdiler. Kendileri ile işbirliği yapıp halkına ihanet eden aşiretlerin çocuklarına iktidar verdiler. Ve onlar için halkın inanç, tarih ve kültür değerlerine yabancı düzenler icad ettiler.. Şimdi BOP diye, yeniden bu sınırları değiştirmek, iktidarları ve rejimleri gözden geçirmek istiyorlar. 3. sü adına soğuk savaş dedikleri bir dünya savaşı idi. Kontrollü bunalım stratejisi adını verdikleri savaş sonucu aynı vatanın evlatlarını birbirine kırdırdılar. Onların kanları ve gözyaşları üzerine birileri kendilerine iktidar ve servet üretti. Şimdi sıra, tarihin sonunu getirecek bir medeniyetler savaşında.

Batılılar son yüzyılda havayı, suyu ve toprağı kirlettiler. Son yüzyıl, insanlık tarihinin en dramatik dönemlerinden biri idi.

ABD terörizme karşı savaşıyormuş! En büyük terörist kendisi aslında... Nemrudun gözünde Hz. İbrahim, Firavunun gözünde Hz. Musa, Yahudilerin gözünde Hz. İsa, Romalıların gözünde İseviler, Kureyşli Müşriklerin gözünde Hz. Muhammed birer teröristti.. Sahi, siz, mesela Bolu Beyi’nden yana mısınız, yoksa Köroğlu’ndan yana mı? Köroğlu’ndan yana olanlar çoğunluktadır bu toplumda. Bolu Beyi devleti, otoriteyi, Köroğlu ise terörü temsil eder. Bu tercihi bizden dolayı siz de potansiyel terörist sayılabilirsiniz.

Batı işte bu... Demokrasi ve insan hakları onlar için birer makyaj malzemesi. Kapitalizm, faşizm, komünizm, siyonizm Batı değerler sisteminin ürettiği ideolojilerdi ve işte insanlığı getirdikleri nokta burası. “Özgürlük” dedikleri şey şeytana kulluktan başka neydi ki! İnsanı insani değerlerden soyutlayarak şeytanlaştırdılar ahlakla birlikte aileyi de yok ettiler. İnsan nesli bu gün gerçekten de ciddi bir tehdit altında.

Böyle bir dünya sürdürülemez.. Dünya gelirinin yarısı Amerika’nın. 1,5 milyarlık İslam dünyasının geliri Almanyanın yarısı kadar. Hayır bu adil ve sürdürülebilir bir durum değil.. Dünya nufusunun yarısı iki ülkede yaşıyor ve sahip oldukları toprak 170 milyonluk Rusya’nın sahip olduğu toprağın yarısı kadar bile değil. Hayır bu sürdürülemez. Dünyadaki dört büyük ırktan biri olan kara derililer açlık, salgın hastalıklar ve iç savaş, AIDS yüzünden yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Böyle bir dünya sürdürülemez. Ve hâlâ hava, su, toprak kirletilmeye devam ediyor.

Selam ve dua ile.

GÜLEN'İ ANLAMAK..

 GÜLEN'İ ANLAMAK..

 

ABDURRAHMAN DİLİPAK

 

Gülen’i anlamak kolay değil. O hiçbir şey ya da her şey. Gülerce onu Hitler’e benzetiyor. Bana göre Saul’e, namı diğer Pavlus’a benziyor.

Onu anlamak için Mehdi-Mesih olayını iyi bilmek gerek.

Yine Gülen’i anlamak için 2 kilit isim: Fuat Doğu ve Yaşar Tunagür.. Bir de 3’üncüsü var  Kasım Gülek.. CHP Genel Sekreteri. Gülen’in CHP ile ilişkileri çok eskilere dayanır.. Biraz da Sabatay Sevi’ye benzer sanki. Ecevit’le başlamaz Gülen’in CHP ile ilişkisi.. Ecevit; eğer tek kişilik şefaat yetkisi verilse onu, onun lehine kullanacağı tek kişidir.. Ecevit sonrası da Gülen’in CHP ile ilişkisi hiç kopmamıştır. Baykal ya da Kılıçdaroğlu dönemi fark etmez.

Gülen’i anlamak çok da kolay değil. Nerede başlayıp, nerede bittiğini kestirmek zor.

Biraz şizofren, biraz megaloman, egosantrik, sinsi biri. Kendini 1. Adam gibi göstermeye çalışan bir figüran.. Son projesinde “Kainat İmamı” rolü oynayan aktör, aslında o bu projenin bir taşeronundan başka bir şey değil..

Aile bağları derin. Hem anne, hem baba tarafından incelenmeye değer.. Biraz Kafkasya, biraz Balkanlar.. Erzurum, Diyarbakır, İskenderun, Edirne, Tekirdağ, İzmir, Ankara, İstanbul, Pensilvanya.. Bakalım, bundan sonra nere..

İskenderun’da askerde iken Askeri İstihbarat personeli imiş. Görevi telefon dinleme.. Komutanı Fuat Doğu. Fuat Doğu MİT müsteşarı olunca o da MİT’e geçiyor.. Gülen Fuat Doğu’nun cenazesini kıldıran adam. Gülen’in CIA ile ilişkisinde de Doğu’nun kilit bir rol oynaması gerekir..

Gülen’in ilginç bir nüfuz kabiliyeti var. Tevazu elbisesi altında saklanan bir kibri, hilm elbisesi altında sakladığı bir zalim yanı da var. Takıyyeci bir karakter.. Kahinliğe meraklı.

Ama artık deşifre oldu. Suçüstü oldu, yapacak fazla bir şeyi yok, ama yine de son kez şansını denemek isteyecek.. Çılgınca, tehlikeli.. Rakipleri, dostları ve kendi başını belaya sokacak tehlikeli şeyler yapabilir..

Mesela Erdoğan’a zarar verecek olursa, Erdoğan’ın başına bir şey gelecek olursa, bunun bedelini hem kendisi, hem ona destek veren efendileri ve hem de yakın çevresi çok ağır şekilde öderler. Bir daha rahat yüzü görmezler. Bunu biliyor olmaları gerek.. Sanki biraz da ondan korkuyorlar.

FETÖ şimdi zaman kazanmaya çalışıyor. İçerideki dostları da tabanı korku ve umutla bir arada tutmaya çalışıyor.. Bir kısım aşağılık adamlar, güya kendilerini sureti haktan göstermek için, eskiden kendileri ile birlikte olup daha sonra ayrılan ya da kendileri için tehdit oluşturan kişileri iftira, kumpas kurarak FETÖ’cülükle suçlayarak ihraç ettirip, işi sulandırmak istiyorlar.. Bu şekilde birilerini de korkutup kendi yanlarına çekmeye çalışıyorlar.. Geçen gün Kastamonu, Merzifon, Amasya’da idim, STK temsilcilerinden bazı akademisyen ve bürokratların başına gelen son derece ilginç olayların hikayelerini dinledim.. Sadece orada değil, memleketin birçok yerinde benzer hikayeler anlatılıyor, mesajlar, mektuplar alıyorum..

Bu adamlar hâlâ oralara nasıl getiriliyor, orada nasıl duruyorlar..

Kesinlikle bu adamlar tesbit edilip görevden uzaklaştırılmalı. Bunların kurbanlarına iade-i itibar yapılmalı. Bu adamlar hem FETÖ’den, hem de başkalarını FETÖ’cü olmadıkları halde FETÖ’cülükle suçladıkları için ağırlaştırılmış bir şekilde cezalandırılmalı. Bu adamları o göreve getirenler, arkasındaki siyasi kişiler ve üst bürokratlar da aynı şekilde takibe alınarak, gereği yapılmalı.. Bu rezil adamların arkalarında hâlâ bazı bakanların, milletvekillerinin, işadamlarının, parti yöneticilerinin olduğu söyleniyor..

 

Bu adamlar FETÖ’nün gizli gücü. FETÖ içeriden ve dışarıdan bazı kişi, grub ve örgütlerden her anlamda ciddi destekler alıyor. Bu adamın içimizdeki ajanları şimdi kendilerini başka kimlikler ve aidiyetlerle tanıtıyorlar.. Yeni başka sivil örgütler kuruyorlar.. Yakın çevrelerini, tehdit ve şantajla yakınlarında tutuyorlar.. Bunların esoterik bir yanı var. Yakın çevreleri çarpılmaktan korkuyor. Yabancı istihbarat örgütlerinin ellerindeki arşivlerde kendileri aleyhine dosyalar bulunmasından korkuyorlar. Bu çevrelerin adamları tarafından başlarına iş açılmasından korkuyorlar.. Bunların bir kısmı medyum. Biyonik robot, hipnozla mankurtlaştırılmış. Bir kısmı İslam diye böyle bir dine iman etmişler.. Buradan ayrılırlarsa dinden çıkmış olacaklarını, dünya ve ahirette zelil olacaklarını düşünüyorlar..

Tabii bu arada bir yandan, bu işlerle hiçbir alakası olmayan, ya da bir şekilde birlikte bulunmuş veya daha önce beraberken bugün ayrılmış olanları, aileleri bu çevrelerle ileri derecede ilişkisi olan kripto tipler de olsa, aile içinde buna/bunlara karşı çıkanlar olabileceğini hesaba katarak bir politika geliştirmek gerek.. Bunu yaparken, dönmediği halde dönmüş taklidi yapan takıyyecilere ya da kendini feda ederken yakın çevresini kurtarmaya çalışanlara da dikkat etmek gerek tabii. Bunu söylemek kolay da, yapmanın o kadar kolay olmadığını da bilmek gerek.

Bu işleri yaparken yanlışlıklar da olacak, bu kaçınılmaz. Hatta bazı ihanetler de.. Buna karşı öfkeli tepkiler yerine sabırlı bir direnç gerekiyor. Bu işler, bugünden yarına, hemen düzelmeyecek.. Bu işin daha siyasi ayağı tam çözülmedi. Bir gün sıra ona da gelecek. En azından konjonktürel olarak daha biraz zaman gerek.

Referanduma kadar bir şey olmayacak. Referandumdan sonra da işler hemen düzelmeyecek. Belki seçimleri beklemek gerekebilir. Ama referanduma katılım yüksek olursa, Evet’e destek de %60’ın üzerinde gerçekleşirse, FETÖ ve PKK ile mücadele de hız kazanacaktır.

Selâm ve dua ile.

 

KAYNAK: (yeniakit.com.tr, 21.03.2017).

FOTO GALERİ

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör