Tacim Çiçek

Eleştirmen, Yazar, Şair

Doğum
05 Eylül, 1958
Eğitim
Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü (Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi)
Burç

 Şair, eleştirmen ve yazar. 5 Eylül 1958'te Adana'da doğdu. Sandıklı Postası, Birlik gibi yerel gazetelerde Özgür Emekçioğlu imzasını da kullandı.

İlk ve orta öğrenimini Ceyhan’da bitirdi. 1980’de Ankara Eğitim Enstitüsü’nden mezun oldu. Çeşitli illerde öğretmen olarak görev yaptı. TYS, PEN Yazarlar Derneği ve Edebiyatçılar Derneği ve Mesam üyesidir. Bir çocuk babasıdır.

Yazmaya lise yıllarında başlayan Çiçek, Ceyhan’da hâlen yayımlanmakta olan Yenises isimli yerel gazetede kendisine ayrılan köşede yazmıştır. Kısa dönem askerlik için gittiği Menemen’de (l983) şair Şaban Akbaba ile tanıştı. Onun etkisiyle gönül verdiği edebiyata dönüş yaptı. “Yaşadığını kanıtlamak, yaşamı güzelleştirmeye yapıtlarıyla da katkıda bulunmak için” yazdığını söyleyen yazarın ürünleri l986’dan beri çeşitli gazetelerde ve dergilerde yayımlandı.

İlk öyküsü (Bir Tokatla) 1986 yılında Oluşum dergisinde, diğer öyküleri, şiirleri ve eleştiri-tanıtım yazıları Edebiyat Gündemi, Papirüs, Aydınca, Eşik, Yazıt, Karşı, Kıyı, Çağdaş Türk Dili, Eylül, İmece, Şiir Okulu, Sanat ve Hayat, Evrensel Kültür, Öğretmen Dünyası İnsancıl, Kitap Gazetesi, Çalı, Beşparmak, Akköy, Berfin Bahar, Fayton Öykü, Edebiyatta Seçki, Gerçek Sanat, Sorun Polemik, Kırmızıgül, Yazın, Düşler Öyküler, Adam Öykü, Damar, Güzel Yazılar, Cumhuriyet Kitap, Güncelsanat, Çinikitap, Eleştirel Pedagoji, Mesele, Sosyologca, Tarih ve Uygarlık ve kurucularından olduğu Aykırısanat (Adana) ile Agora (İzmir) gibi dergilerde, Yeni Adana, Evrensel, BirGün  ile soL gazetesi ve soL kitap ekinde çeşitli konularda yazıları yayımlandı.

Edebiyata şiirle giren Çiçek, 1996 yılından itibaren şiir yazmayı (üç şiir kitabından birkaç şiiri Grup Munzur ( Onların Kavgası ve Tutuşturun Geceleri isimli kasetlerinde) ve Ekrem Ataer (Marenostrum isimli kasetinde) Ferhat Tunç (Çığlıklar Ülkesi ) ve Süleyman TURAN (Benim Gibi) Umut Akkuş tarafından bestelendiği halde) bıraktı. 1996 yılında yazdığı “Yaralı Coğrafyalar Kitabı” isimli şiir dosyasıyla 2003 yılında Sanat ve Hayat Dergisi’nin şiir yarışması dalında İkincilik Ödülü aldı. Öyküye ve romana yöneldi. Yazar öykü çalışmalarıyla da ödül aldı: 2002 yılında “Esercan’la Sevcan’ın Hikâyesi” isimli öyküsüyle Beşparmak dergisi Ferzan Gürel Secici Kurul Özel Ödülü’nü, aynı yılı Adana Edebiyatçılar Derneği’nin düzenlemiş olduğu Turan Altuntaş Öykü yarışmasında da “Kamalı Bekir” isimli öyküsüyle Birincilik Ödülü aldı. Yazar 2001 yılında Adana’da düzenlenen Orhan Kemal Hikâye Ödülü yarışmasında da kendisine verilen Mansiyon ödülünü bir basın açıklamasıyla-yarışma koşulların da böyle bir ödül olmadığı gerekçesiyle- reddetti. 1999 yılında Damar Edebiyat Emek Ödülü de alan Çiçek daha çok çocuklar için farklı ve özgün şeyler yazıyor.

Eserleri:

Şiir: Ellerimiz Tırpandır Acıya(1989), Süremez Daima Hükmü Acının (1991), Gülyaşam (1993)

Öykü: Yaşamın Özge Yorumu (1991), Beyaz Kısa Pantolon (1991), Kızıl Valizli Kadın (2013)

Roman: Aykırı Sevdalar Söylencesi (1993), Bozkırda Patlayan Tüfek (2001), Kekliğin Son Ötüşü (Gençlik Romanı, 2011), Bana Güvercinleri Anlat (Gençlik Romanı, 2011), Kitap Hırsızı (2014), Bencil Metinler (2015), Bir Hayal Satıcısı(2016)

Anı, Mektup ve Deneme: Günışığı’na Mektuplar (2001), Söyleşiler/im (2015), Çocuk Edebiyatı Denilince (2016), Geçmiş Ceyhan’da Çocukluktu (2018), Hatıralar Manavkuyu (2019), Reddediyorum (2019)

Çocuk Kitapları: Şeftali Dede (1995-1997-2000-2007-2016), Eşek Çalanlar Çetesiyle Savaş (1998, Aynı kitap Eşek Hırsızları adıyla 2017)), Elma Ağacı (1998-1999-2016), Altın İkizler (1999), Kurtkıran (1998-2000, 2017), Güvercinler (2001, 2019), Seçkin’in Masalcı Ninesi (2001), Seçkin’in Serüvenleri Dizisi: 1.Kitap: Ölümsüz Kuş,2. Kitap: Masalcı Nine, 3. Kitap: Meçhul Kurtarıcı, 4. Kitap: Kayıp Köyün İzinde, 5. Kitap: Düş Ülkesi (2003), Sığırcıklar (2009, 2017)

 

Ödülleri:

 

·  Şeftali Dede ile 1995 Çankaya Belediyesi-Damar Dergisi Çocuk Romanı Birincilik Ödülü

·  Elma Ağacı ile 1997’de Kırıkkale Eğitim-Sen Çocuk Öykü Yarışması Üçüncülük Ödülü

·  1997’de Kurtkıran ile Mevlüt Kaplan Edebiyat Ödülü Çocuk Romanı Mansiyon Ödülü

·  1999’da Damar Edebiyat (Genç yazar) Emek Ödülü

·  2002’de “Esercan’la Sevcan’ın Hikâyesi” ile Beşparmak dergisi Ferzan Gürel Seçici Kurul Özel Ödülü

·  2002’de “Kamalı Bekir” adlı öyküyle Adana Edebiyatçılar Derneği Turan Altuntaş Öykü Birincilik Ödülü

·  2003’te Yaralı Coğrafya/lar Kitabı şiir dosyasıyla, Sanat ve Hayat Dergisi’nin şiir İkincilik Ödülü

 

 

KAYNAKÇA: Halim Şafak / Tacim Çiçek’le Aykırısanat Üstüne (Eşik, sayı: 9-10, 1993), İzzet Kılıçlı / Tacim Çiçek’in Öykü Dünyası (Damar, sayı: 30-31, 1993), Güzel Yapıtlar Tutkulardan Değil Kaygılardan Doğar (Damar, sayı: 55, 1995), Tacim Çiçek / Öykü Serüvenim (Üçüncü Öyküler, Kış 1999), Bilal Kayabay / Tacim Çiçek “Külden Devlere”e Karşı (Damar, sayı: 97, Nisan 1999), M. Emre / T. Çiçek’le Söyleşi (Edebiyat Gündemi, sayı: 7, Ağustos 2000), Aydın Karataş / Yaşamın Özge Yorumu - Deniz Banoğlu / Bir ‘Akız’ vardı... (Cumhuriyet Kitap, 16.11.2000), TBE Ansiklopedisi (2001), Ferhat İşlek / Öğretmenlikle Yazarlığı Bir Arada Sürdüren Yazar: Tacim Çiçek - Hasan Hüseyin Yalvaç / Şiirleriyle Tacim Çiçek - Osman Nuri Poyrazoğlu / Tacim Çiçek’in Çocuk Kitapları (Cumhuriyet Kitap, 19.4.2001), Türkiye Çocuk (sayı: 923, 2003), İhsan Işık / Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2007, 2009), Bilgi Teyidi (Mayıs 2017).

 

BAZI EDEBİYATÇILARIN HASTALIK HÂLİ

BAZI EDEBİYATÇILARIN HASTALIK HÂLİ

 

TACİM ÇİÇEK

 

Beni anlamak istemeseler de, “Sözümü sakınmadan konuşmaya hakkım var.” ve de yazmaya…”Beni, yazar arkadaşlarım (sözde eleştirmen ve dergicilerin edebî anla yışları ) hakkında bazen hoş olmayan şeyler söylemeye zorlayan edebiyata olan derin bağımlılığımdır.”

 

                                                                                                            M.Şolohov

 

 

     Bazı Eleştirmenlerin Hastalık Hâli

 

     Bugün edebiyatımızdaki kokuşmuşluğun, çürümüşlüğün,” tarafsızlık” adlı yutturmaca nın gölgesinde ve yedeğinde egemen edebiyat anlayışına dâhil oluşun araçları sayılmayacak kadar çok. Bu nedenlerden biri de dürüst, ciddî, bilinçli ve gerçekçi eleştirmenlerin, dergicile rin sayıca az olmasıdır. Coşkusunu, okuma alışkanlığını, dürüstlüğünü yitirmiş, bir kadeh rakı için ruhunu masanın ederini karşılayana teslim etmiş eleştirmenler ve dergiciler çevremizi sarmış. Gerçekçi olmalıyız, eleştirinin, yayıncılığın ve dergiciliğin “olmazsa olmaz”ları bağlamında bir davranış, dillendiriş beklemek boşunadır egemen edebiyat ortamının olanaklarından yararlananlardan. Güdümlü ve özgür olmayan bir çabanın sevdalılarından…

 

     Bakın günümüzde belki de en tehlikeli görüş, ideolojisizlik ideolojisidir. Bu anlayışın sığınağı da, zırhı da “tarafsız”lıktır. Günümüzde bazı edebiyatçılar bu söyleme sıkı sıkıya bağlıdır. Çünkü egemen ideolojiden yana olduğunu gizlemiş görünür. Böylelikle karşısında yer alacak olanları kendi tarafına çekmeye çalışır. “Benim gibi düşünmek zorundasın”  formülünü toplumuna dayatan erkin yandaşları, edebiyatçıları çoğunlukla “tarafsızlık”  kandırmacasıyla tehlikeli gördükleri kesimlerin bilinçlenmelerini engellemeye soyunur. Bu bir yaşam biçimidir ve ancak egemen ideolojiye hizmet eder. “Bakın ben düşünüyor muyum, öyleyse siz niçin düşünüyorsunuz?” diyen bir insan veya edebiyatçı kurulu düzenden, yani egemen ideolojiden hoşnuttur. Bu düzenin düşünülmesinin geleceği açısından büyük bir tehlike oluşturacağını bildiği için böyle söylemler geliştirmektedir. İşte bundandır ki egemen edebiyat ortamının sonucu olan bu edebiyatçılar, dergiciler, yayıncılar sözbirliği etmişçesine “tarafsızlık”a sarılmaktadırlar. Ben yapıtlarımda, herhangi bir ideolojiyi kahramanlarım aracılığı ile okurlarıma ince ince yedirilmiş mesajlar biçiminde bile vermem ve bunu yapanlara da iyi gözle bakmak, yalnızca insanî yönlerini anlatırım anlayışında olan bir yazar,  bu yazarın yapıtlarını göklere çıkaran bir eleştirmen ve bu türden yazarların yapıtlarını yayımlayan dergiler, yayınevleri açıkça bir ideolojinin, yani kurulu düzenin ideolojisinden yanadır… Bunu açıkça söylemek yürekliliğini göstermediklerinden değil, bu yolla kendilerine karşı olanları kendileri için kazan maya hizmet etmek içindir. İdeolojisizlik ideolojisi bir çeşit ideoloji korkusu yaratmak, oluşturmak çabasıdır da aynı zamanda. Öyleyse ideoloji nedir? diye bir soru sorabiliriz kendimize, gerçekten de nedir ideoloji?

 

     İdeoloji, yaşama egemen olmak isteyen düşünceler bütünüdür. İdeolojiler, istek ve duygu ile oluşturulamaz. Yaşamın gerçekliğinden soğurulur ve birbirlerinden etkilenir, yani bir ideoloji kendi karşıtına istemeden de olsa ebelik yapar. Bu yüzden birinden diğerine içsel geçiş vardır. İdeoloji korkusu erklerin boyun eğdirme, benimsetme, onatma yöntemlerinden biridir. En eski, en tehlikeli alışkanlıklardan biri de geleceğin önünü kesmektir. Erkler geleceklerini yaşam alanlarını düşünmez gibi görünseler de bu açıdan onun önünü kesmek isterler. Bir egemen ideolojinin yaşamında kendine karşıt ideolojiler olabilir, bunların kendi aralarındaki çatışmalar ve uzaklıklar oldukça egemen ideoloji bunlardan yararlanır. Yaşam ve tarih göstermiştir ki her zaman insancıl ideolojiler gerçekleşmez. Çünkü tarih duygucu veya insancıl değildir. İnsanlarla güç kazanmış ideolojiler yaşama damgalarını vurur ve kendileri için kurumlar, kuruluşlar, edebiyatçılar, aydınlar, hukukçular vs yetiştirir. Bunlar da doğalarını ve yetiştirilmelerine uygun biçimde davranırlar. Bağımlı olan edebiyatçılar bu gerçekliği bilirler. Bun dan dolayıdır ki taraf olmak zorundadırlar. Yalnız içki ısmarlayıcıları, dalkavukları, yayıncı / yazar efendileri için kalemlerini kullananlar “tarafsızlık” adı altında müthiş birer taraftar olduklarını gösteriyorlar bize. Bunu görmezden gelemeyiz, bize düşen bunu görmek çünkü.

 

     Bu yazıya konu olan “bazı eleştirmenler”de iki hastalık hâli var diyebilirim İlki, “Eleştirmen, yazardan fazlasını bilmek zorundadır.” saptamasına yalnızca sözde uymak hâli. Çünkü çoğu gerçekten de bilgisiz. Bir ayda iki elin sayısı kadar dergide yazıları yayımlanır. Bu yazılarda daldan dala atlandığını, yinelemelere yer verildiğini, sapla, samanın karıştırıldığını ve eklektikliğin diz boyu olduğunu görürsünüz. Bu bilgi çöplüğünde ne aradığınızı unutursunuz. Şiire, öyküye, romana, anlatıya, kısacası edebiyata ve sanata dair bir şey bulamazsınız, oradan, buradan aşırılmış tümcelerin ağdasına yapışırsınız ve kurtulmaya çalışırsınız. Okudukça yazıların bir bütünlük oluşturmadığını anlarsınız fakat yine de bunca emek karşısında onların donanımlı olduklarını düşünürsünüz ve gözünüzde büyütürsünüz. Bir etkinlikte karşılaştığınızda ise un ufak olursunuz, dağılırsınız. Gözünüzde büyüttüğünüz bu sözde eleştirmenlerin bilgisizliklerinden dolayı. Çünkü onca yazıyı yazan birinin yazdıklarını okuduğuna tanık olursunuz. Belâgat sanatı bir yana, tamam fakat insan kendi yazdığını, kötü de olsa konuşarak aktaramaz mı? türünden sorular kurşunu yaralar, hatta öldürür sizi. Konuşmak beynimizi kullanma sanatıdır. Herkes güzel konuşamaz beki yalnız beyin kumbarasındakini bir sistematiğe göre aktarabilir karşısındakilere. Günlerce acıkmış bir katırın yemliğinden başını kaldır maması gibi, bir ayda onlarca sayfa yazan bu eleştirmenlerin gözlerini yazılarına dikip sular seller gibi okumalarına tanık olunca neler düşünürsünüz siz olsanız? Benim anımsadığım şu böylelerini gördüğüm zaman, “malın çoğu haramdan, lâfın çoğu yalandan” fakat bir farkla, “lâfın” yerine “araklamadan”  sözcüğünü koyarak...

 

     İkinci hastalık hâli, egemen edebiyat ortamını bir piramit olarak düşünürseniz, bunun en tepesindekilerle, bunlara şöyle veya böyle yakın olanların tutum ve davranışlarıdır. Şimdi, Nurullah Ataç, “Her mesleğin adamları yaşlandıkça olgunlaşır, eleştirmenin ise genci iyidir. Çünkü, yaşlandıkça kendisinde hoşgörü, insaf, acıma, kayırma gibi hisler uyanır.” demiş. Ki bu sözün eleştirilecek yanları var, yalnız bu hastalık grubundaki eleştirmenlerin yıllandıkça değeri ve özü artan birer şarap olmadıklarını bilmek zorundasınız. Çünkü aynası iştir kişinin lâfına bakılmaz. ( Doğrunu bilmediğimden değil, bilerek böyle yazdım.) Bu eleştir menler hiç mi hiç özgür değiller, zaten böyle bir istemleri beklentileri de yok. Durumlarından da hiç şikâyetçi değiller. Özgür olmadıkları için, ülkemizde ve yurtdışında tanınan bazı yazarlarımızın (!) birbiri ardına kitapları çıkarabiliyor ve bu kitaplar edebî yanlışlarla dolu olmasına karşın yine de çok yetkin ve özgün yapıtlar sayılabiliyor.  Bu yüzden bu yapıtlar ve yazarlar piyasaya bombardıman ediliyor. Gerçek yazarların ve yapıtların önüne setler çekiliyor. ”Eleş irmenlerimizin bir yazar hakkında cömert coşkulardan ve ona karşı ( “belki sümüklünün teki, ama benim” türünden ) koruyucu amca-dayı tavırlarından vazgeçtikleri zaman; eleştiri gerçekten devrimci, amansız ve boyun eğmez olduğu zaman “lonca” çığırtkanları edebiyatın yol ayrımlarında bağırıp çağırmayı, ”kendi” yazarlarını göklere çıkarıp, kendi tarikatlarından olmayanları iftiralara boğmayı keseceklerdir.” diyen ŞOLO HOV’un olması gereken gerçekçi eleştirmenlerden söz ettiğini unutmamalıyız. Bakın, Tuna Kiremitçi’nin, Selçuk Altun’un, Ahmet Altan’ın, Enis Batur’un,   Murathan Mungan’ın, Cezmi Ersöz’ün, Kürşat Başar’ın ve daha nicelerinin birçok yapıtlarına yazmış gibi kendi imzalarını koysalardı ve onların yayınevlerine göndermiş olsalardı yayımlanmazlardı. Çarşaf çarşaf reklâmlarla, yazılarla piyasaya “bizce çoksatanlar” olarak sunulmazlardı. Oysa böyle birçok yazar için kimi eleştirmenlerin yazdıkları övgü dolu yazılar dışında söyledikleri olumsuz söylemler dilden dile geliyor kulaklarımıza. Bunlar hoş mu peki? Söylenenlerin bir önemi yok çünkü iyi biliniyor. Yazılı bir toplum olamayışımızın da bunda etkisi var. Gerçekten de eleştirmenlerin bir edebiyat ustasının (!) değersiz bir kitabı için hiçbir hoşgörü, acıma, kayırma ve göz yumma göstermeden ya da söylenmedik hiçbir şey bırakmadan tam anlamıyla hak ettiğini belirten tek bir eleştirel yazısını anımsıyor musunuz? Hadi eleştirinin teslimiyetçi, uzlaşmacı ve egemen edebiyat ortamından yana şövalyelerden bunu beklememiz doğru değil, anladık; peki bunların karşısındayız diyenler ve karşısında olması gerekenler -bir iki istisna dışında- neredeler?

 

     Anımsatmak istiyorum: “Eğer sanayide bir işçi işini iyi yapmaz ve üretimi bozuk olursa, bu suç sayılır, basında teşhir edilir ve kamuoyunda kınanır. Öyleyse neden bir yazar aşağı kalitede ürünler yarattığı zaman şöyle hafif eleştirel şaplakla yetiniyoruz? Ki bu, yazarı hiç de etkilemeyen bir cezadır. Yapıtı üzerinde daha fazla uğraşabilecekken, bunu yapmak istemeyen bir yazar hakkında neden daha güçlü önlemler almayız?” deyişini GORKİ’nin. Unutmayalım, emperyalizm, küreselleşme kültürünü, edebiyatı, söylemi,  siyasal ve sosyal dayatmalarıyla besliyor. Bunlardan güç alıyor. Olanaklarıyla çevremizi kuşatıyor. Her alanda yeni yöntemler, teknikler ve araçlar oluşturuyor. Çok yönlü kuşatmalar ve dayatmalar karşısında kendimiz olabilmemizin ve kendimiz kalabilmemizin araçlarından biri de edebiyattır. Edebiyatı ve edebiyatçıları önemsememiz ve geliştirmemiz gerekir. Bilinçli olmak, eleştiriyi gerektiği yerde ve çok iyi kullanmak, eleştirenlerin de eleştirilebileceğini bilmek zorundayız. Edebiyatın ve edebiyatçıların insanlar üzerinde yadsınamayacak bir etkisinin olduğu biliniyor. Bunların egemenlere, soylulara ve bunun eğitimini almışlara ait olduğunu savlayanlara bu yalan savı tersyüz ederek kanıtlamalıyız. İnsanın insan tarafından ve üstelik de ba(r)ba(r) devletler aracılığı ile sömürüldüğü “ayır-buyur”la darmadağın edildiği çağımızda edebiyatın tatlısu balığı olması, aşktan ve meşkten söz etmesi, insanlar üstüne ölü toprağı serpmesi kimin yararınadır diye iyi düşünmemiz gerekmektedir. Uyku ilâcı, dinlendirici, sakinleştirici gibi bir içerik taşıyan edebiyat ürünlerinin kimlere hizmet edeceğini sormalıyız kendimize. Yapılanları, dayatılanları ve doğru gibi algıladığınız yanlışları size açıklayan, insana dair gerçeklikleri dillendiren ve sizi uykunuzdan eden, düşünmenizi, sorgulamanızı isteyen bir edebiyata bütün duyularınızla evet demediğiniz sürece bu tür edebiyatçılar ateşten bir çember gibi saracaktır bizi.

 

     Yapıtında ideolojik mesajı olmadığını söyleyen, iddia eden öykücü, romancı, yazar ve sanatçı gerçekten dürüst müdür? Gerçek yaşamda insanlar ot mudur ki bir görüşleri olmasın ve bu da yaşamdan soğurulan edebiyat ürünlerine, sanat yapıtlarına yansımasın? Bu olası mı peki, tabii ki hayır… Çünkü hayatın ve yaşanmışlıkların yazarca, öykücüce, romancıca, ressamca dönüştürülmüş ve yeniden hayata sunulmuş hâli değilse nedir yaratıcılık, yazarlık, sanatçılık? Bu gibi söylemlerin sahipleri birer robot değillerse insan görünümünde, birer bakış açıları, görüşleri, anlayışları olduğunu düşünüyorum. Çeşitli sosyal ve siyasal etkiler karşısında bir taş gibi duyarsız olmadıklarını da. Giyimleri, bakışları, oturuşları, sigara içişleri, kalem tutuşları, başkaları hakkında görüş belirtmeleri, şu değil de bu yayınevini seçmeleri, şu derneğe değil de bu derneğe üye olmaları, bu anlamda dizgeyi uzatabilirsiniz, hep içine doğdukları ve soludukları egemen ideolojinin ve kültürün yüzündendir. Onlar bu taraflılığın adına ne derlerse desinler gerçek budur ne yazık ki. Sorun onların kendilerini gizlemeleri ya da başka ambalajlar içinde pazarlamaları değil, sorun bizim böylelerine kanmamız ve yalanlarına sevdalanmamızla başlıyor görüşündeyim.

 

     Bazı Yazarların Hastalık Hâli

 

     Egemen edebiyatın merkezi İstanbul’dur, biliniyor. Bilinen gerçeklerden biri de bu merkezdeki kimi yazarların bir fabrikanın ürünleri gibi kendilerine benzemeyenleri “taşralı” görmeleridir. Egemen edebiyatın olanaklarından yararlanan bu yazarlar, kendilerine yaranmak konusunda yarış içinde olan ama, kendisi olamayan kimi yazarları etkiliyorlar. Kendilerinden başkasını, bırakın yazar olmayı, insan dahi görmeyen bu soysuzlar, edebiyatın ve sanatın kompedanlarıymış gibi davranıyor. Anadolu’nun şurasında veya burasında ekonomik neden başta olmak üzere çeşitli etkenlerden dolayı taşrada yaşamak zorunda olan yazarlara üstünyazar gözlükleriyle bakıyorlar. Kendi içinde bile birkaç grup olan bu soysuzların ortak noktaları Anadolu’da yaşamak zorunda olanlara aynı bakış açısıyla yaklaşmalarıdır. Kendi “taşraları”nı kafalarında taşıyan bu yazarlar, gelecekleri için edebiyatçıları değiştirmek ve dönüştürmek istiyor. Olanakları ve alanları oldukça geniş… Bu soysuzların yarattıkları ortam sineklerin üstüne yapışıp kaldığı sıvı gibidir. Bu bataklığın albenili kamuflelerini görmek, öğrenmek ve açığa çıkarmak gerekir. Tarafsızlığı sözde bir dünya görüşü, edebiyatı salt bir eğlence ve haz aracına dönüştürmenin savını vazgeçilmemesi gereken gerçeklik gibi göstermeleri boşuna değildir.

 

     Egemen edebiyatın sonuçları olan eleştirmenler, yazarlar, yayıncılar ve dergiciler çok iyi biliyorlar ki,” Sanatın belki de başka hiçbir alanında ideolojik çatışma edebiyattaki kadar kesin değildir.”( Şolohov) Siyasal alanlarda erkin olanaklarını kullananlar açıktan, üst yapının olanaklarını kullananlar da kendi gelecekleri için bizim geleceklerimizi karartıyorlar. Bu yüzden hiç kendimizi kandırmayalım. Çünkü bugün dünyadaki gelişmelerin gerçekçi bir ya zar veya sanatçıya tarafsız bir gözlemci, aktarıcı tavır takınmayı olanaksız duruma getirmiştir.  Sözbirliği etmişçesine, “edebiyatın ve sanatın ideolojisi olmaz.” diyenler yalan söylemektedir. Çünkü, böyle bir şey olası değil. Yalnızca ideolojisizmiş gibi görünen bir edebiyattan, sanattan, yazarlardan ve sanatçılardan söz edebiliriz. Bu geç kalmış bir peygamberliktir. Ve her peygamberlik gibi de ideolojiktir. İdeolojisiz gibi görünen ve empoze edilen, pazarlanan, insanlara, yazarlara, empoze edilemeye çalışılan bir sanat ve edebiyat yalnızca düzenin “yabancı” ideolojilerden korunmasını amaçlayan bağımlı ve taraflı bir edebiyat ve sanattır. Dilekleri, istekleri olmayan bu edebiyatın ve sanatın yaratıcıları, sürdürücüleri bir cennet içindedir. Bu cennetin başlarına yıkılmasını hiç mi hiç istemezler ve yıkılmaması için de ellerinden geleni yaparlar.

 

     “Tedirgin bir çağda yaşıyoruz. Fakat dünyada savaş isteyen bir ulus yoktur. Ne ki bütün ulusları savaşın alevlerine fırlatan güçler var. (işte bu yüzden) Bir yazarın yüre ği (ateş çemberinin ortasında kalıp) için için yanan her yaştan insanın feryadına sağır kalabilir mi? Namuslu bir yazarın insanlığı kendi kendini yok etmeye mahkûm etmek isteyenlere karşı çıkmaması olası mı? ) (Şolohov) Böyle düşünmeyen eleştirmenden, yazardan, yayıncıdan,   dergiciden ne beklenebilir? Ve böylelerinden hesap sormayanlardan… Niçin mi peki? Kendini Olimpos Dağının Tanrıları gibi gören egemen edebiyat ortamının yazar, eleştirmen ve yayıncısı ile dergicisi kendinden yana taraf. İşte bu yüzden onlara kanmak, aldanmak ve onlar gibi yazmaya çalışmak olmaz. İşte bunun gibi nice nedenden dolayı… Kendisini halkının ve dünya halklarının evlâdı, insanlığın küçücük bir parçası olarak gören bir yazarın, eleştirmenin, yayıncının, dergicinin, yani kısacası bir edebiyatçının, sanatçının görevi nedir? Evet günümüzde daha çok belki ama, sık sık kendimize sormamız gereken sorulardan biri de bu. Evet, nedir görevi gerçekçi bir yazarın, yayıncının, dergicinin ve sanatçının? Vereceğim yanıt ortak bir bence diye düşünüyorum. Çünkü bizi biz eden özelliklerimizden biri de doğru bildiğimizden şaşmamamızdır. Evet, sorumun yanıtına geldiğimde:

    

     Okuruna dürüst olmak, insanlara gerçeği aktarmak ve yaşamın güzelleştirilmesi çabanın tam da içinde yer almak. Açlığa, köleliğe, sömürüye, işkenceye, eşitsizliğe, savaşa karşı onları yüreklendirmek, insanları gelecekleri ve kendileri için bilinçlendirmek. Birlik olmalarına katkı koymaktır. Geleceği, emeği ve ümitleri ellerinden çalınan insanları yaşamdan, gerçekliklerden ve birbirlerinden uzaklaştırmamaktır. Çünkü, sanat; özellikle edebiyat insanların zihin ve yüreklerini etkileme gücüne sahiptir. Şimdi, düşünün ve yorumlayın. Siz hiç sermaye yayınevlerinin, dergilerinin kitapları ve yazıları arasında bırakalım M. Oruçoğlu’nu, Hüseyin İnan’ı, Mahir Çayan’ı, İ. Kaypakkaya’yı, Harun Karadeniz’i, Sırrı Öztürk’ü H. Kı vılcımlı’ yı ve bu dizge de  daha onlarcasını; bütün bir dünya insanlığına mal olmuş Marx’ın, Engels’in, Mao’nun, Lenin’in, Castro’nun ve yine bu dizgede yüzlerce aydının, yazarın, felsefecinin kitaplarını, yazılarını görebiliyor musunuz? Göremezsiniz, çünkü ne denli örterlerse örtsünler taraflılıklarını, onlar taraftır. Dönekler, teslim olmuşlar, uzlaşmışlar ve ruhlarını sermayeye peşkeş çekmiş olanlar onların vitrinlerinde konu mankeni olarak yer alabilir ancak.

 

     Onların neler yazdıklarını, neler yaptıklarını öğrenmek, okumak başka şey, yalnız onlar gibi olmaya çalışmak bambaşka bir şey. Başkasının kanatlarıyla uçmak, başkası olmak bir tür saksağanlık ve bilinçsizliktir. Çünkü her kuşun ancak kendi kanatlarıyla uçabildiğini biliyoruz. Bunu unutmamalıyız. Serçeden albatrosa kadar yüzlerce kuşun uçma sınırı ve özgürlüğü kanatlarının onları götürebildiği uzaklık ve yükseklerde kalabildikleri zamanla orantılıdır. Hangi kuş albatros kadar gökyüzünde kalabilir? Günlerce, haftalarca okyanusların üstünde kilitleyerek kanatlarını maviliklerde süzülebilir? Bilincimiz ve çabamız oranında kendimiz olabileceğimizi unutmamalıyız ve asla kafasında taşrasını taşıyanlara benzemeye çalışma malıyız. Biliyorum ki her benzetme hatalıdır, yine de söylemeliyim, kuşların uçuş farklılıkları gibidir algılama, bilinç ve aktarmalarımız. Bundandır ki kendimiz olma yönünde birbirimizi çoğaltmak için daha fazla yüklenmeliyiz bilgilenme, yaratma ve etkileme kanatlarımıza. Hava engel oluyor yoksa daha çok uçardım diye düşünen kuşlardan olmamalıyız. Düşünmeliyiz ki uçmamıza yardım eden aynı zamanda havadır. Yani dış koşullar, içinde yaşamak zorunda olduğumuz ortamdır bilincimizi oluşturup belirleyen. Bu gerçekliklerden soğurduklarımızdan dolayı bilincimiz ve yeteneğimiz oranında edebiyata, sanata katkı sunduğumuzu ve sunabileceğimi bilmeliyiz ve buna göre çabamızı, bilincimizi derinleştirmeliyiz.

  

     Bazı Dergicilerin Hastalık Hâli

 

   “Bence, saygınlığı ya da yaşı ne olursa olsun hiçbir yazar kendisi için bir ayrıcalık isteğinde bulunamaz. ’Yanlış yapma özgürlüğü’ne gelince; eğer bir kolektif çiftlikte grup önderi yanlış yaparsa, çiftlik başkanı onun yanlışını düzeltecektir. Bu bir yerel nitelikte bir yanlıştır ve diğer insanlara zarar vermeyecektir. Yazar yayımlanan bir çalışmasında yanlış yaparsa binlerce okuru yanlışa sürükleyecektir; işte mesleğimizin tehlikesi burada yatar.” ( Şolohov ) Bu saptamayı niçin anımsattığımı söylemek istiyorum hemen. Ne yazık ki edebiyatımıza gerçekten edebiyatçı yetiştiren veya bu işe soyunmuşlara yardımcı olan dergilerin birçoğu yukarıdaki bütün olumsuzlukların paralelinde davranış ve taraflılık içindedir. Yadsımamız veya görmezden gelmemiz olanaksız. Şu veya bu biçimde ilk kitabı çıkmış olan öykücülere, şairlere ya da edebiyatın eteğinden yeni yeni tutunmaya başlayan edebiyat sevdalılarına karşı yaklaşımları nesnel değil. Bunların ürünlerini ince eleyip sık dokumadan okura sunuyorlar. Bunlarla ilgili eleştirilerden de yakalarını sıyırmak için birilerini ( bu yayınevi veya isim yapmış bir edebiyatçı olabilir ) referans gösteriyorlar. Bunların imzalarının onların yapıtlarında bulunması ya da bilinen bir yayınevinden kitabının çıkmış olması bizim için yeterlidir diyorlar. Böylece o yazarların, şairlerin, yani edebiyatçıların yetkinleştiği sonucuna ulaşıyorlar. Bu yüzden gönderdikleri ürünü olduğu gibi yayımlıyorlar Oysa olmamalı böyle bir şey. Çünkü birilerinin kanatlarıyla uçabilmek olanaksız olduğuna göre, başkasının öngörüsüyle de edebiyata soyunmuşları ustalaşmış, yanlışsız kabul etmek, görmek doğru değildir. ”Yaşar Kemal’in bile bir paragrafı yirmi otuz defa yazdığı bir zaman da bizim bir kere yazmış olmamız, yazdığımızı doğru görmemiz hiç mi hiç doğru değil ) ( Ö. Seçkin ) anlayışından ve bir ilköğretim öğrencisi kadar temel dilbilgisinden fersah fersah uzak yazarların, şairlerin, eleştirmenlerin yazılarına nesnel bakmamak bazı dergicilerimizin hastalık hâllerinden biridir. Bir başka hastalık da yeni arayışlar içinde olduğu görülenlere, yanlışlarıyla ve temelsiz arayışlarıyla yer verilmesidir. Dergicilerin birçoğu işlerini gerçekten iyi yapıyor ve edebiyat, sanat denizine yatağını derinleştirerek bir ırmak gibi akmaya yönelenleri sahipleniyor. İnce eleyip sık dokuyor. Onun bunun referansından çok kendi olmazsa olmazlarından çok gerçek edebiyatın ve dergiciliğin olmazsa olmazlarını gözetiyor. Yazısından, edebiyata gönül vermişliğinden çok adına, unvanına ve parasına gereksinim duyulanlara kucak açan dergiciler de zaten ortalıkta yalnızca dergici/lik yapıyorlar ve bir iç boşaltmaktan öteye geçemiyorlar.

 

     Şimdi, gerçekten de yaptığının ve yazdığının yaşama, gerçekliklere bağlılığını kanıtlamış sağlıklı düşünceli, duruşlu genç edebiyatçılar olduğu ve edebiyata, sanata taze, devrimci ve sınıfsal olduğu kadar da bilinçli yapıtlarıyla aktığını ben de inkâr etmiyorum. Yalnız bununla birlikte ve mantar gibi durmadan biten renksiz, bayağı, bilinçsiz ve egemen edebiyatın kanatlarıyla donanmış bir edebiyatın kasvetli, ağdalı, teslimiyetçi, uzlaşmacı akıntısı edebiyat dergilerinin sayfalarından üstümüze patlamış lâğım akıntısı gibi geliyor. Ne yazık ki çoğu eleştirmenin, yayıncının ve dergicinin çanak tutarak, “işte edebiyat ve asıl edebiyatçılar! söylemiyle değiştirdiklerini ve piyasaya akıttıklarını yadsıyamayız. Yakın bir gelecekte, “popstar” örneğinde olduğu gibi “popyazar, popeleştirmen, popöykücü, popromancı, popşair” yarış malarıyla“tescilli” ve “sahibinin sesi” yeniyetmeler karşımıza çıkartılırsa şaşırmamalıyız. Bu bulanık, yoz ve berbat akıntıya karşı ülkemizin nehirleri üzerine kurulan büyük barajlar gibi barikatlar ve barajlar oluşturmalıyız. Bir kez daha belirtiyorum ki her kitapta daha iyisini yapan, ince eleyip sık dokuyan, çabası ve yeteneği ile halkının bilincinde, belleğinde ve yüreğin de yer edinen genç yazarlardan söz etmiyorum. Asla! Bu, yalnızca işine ve okuruna saygısını yitirerek, şevki kırılmış, yaratma ve taraf olma özürlü ama, ustalıktan para için yazan aşağı sınıf yazarlığa baş aşağı bir hızla evrildiği ayan-beyan olan tanınmış (!) kimi yazarlar, eleştir menler, yayıncılar ve dergiciler için sözüm. Niçin mi?

 

     Çünkü, “Bu tonlarca işe yaramaz lafı birileri toparlar, birileri basar, kimi sorum suz insanlar, bu sorumsuz beceriksizlerin ortaya koyduklarını överler (se) onları ya daha iyisini bilmediklerinden, ya da kişisel nedenlerden dolayı övdükleri de ortada(dır)” (Gorki) olursa eğer, öküz altında buzağı aramak ile kurtulamayacaklarını bilmeliler. Bu savunma mekanizmalarını başlarına yıkmalıyız. Başka çaresi yok artık. At gözlüğü takarak gözlerini çevresindeki uzlaşıcı, teslimiyetçi, inkârcı edebiyatçılardan ayırmayan dergicilere, eleştirmenlere ve yayıncılara karşı dimdik ve bilinçli, kararlı olmalıyız.

     Unutmamalıyız ki, bu yazıya konu olanların tümü nerede olursa olsun, birer dernek, sendika vs yöneticileri gibi davranırlar. İktidar oldukları için, iktidarlarının olanaklarını yandaşları, dalkavukları ve gönüllü emir erleri ile paylaşırlar. Bir takımın oyuncuları gibi onurluca değil belki, çıkar birlikteliğine uygun ve karşılıklı göz yummalara dayalı olarak, yani onursuzca yaparlar bunu.

 

     Ne Yapmalıyız Peki?

 

     Şimdi birbirinin omuzlarına binip yolculuk yapan üç adam varmış. Üsteki çok rahat olduğundan, “bu gidiş iyi gidiş ” dermiş. Bu adamı omzunda taşıyan da, “bu gidiş ne iyi ne kötü gidiş” dermiş arada sırada. Her ikisini de omzunda taşıyan en alttaki adamın ise onları taşımaktan neredeyse canı çıktığından “bu gidiş iyi bir gidiş değil kötü bir gidiş, bozulup düzelelim” dermiş. İşte bu yazıya konu olan eleştirmenler, dergiciler, yayıncılar ve yazarlar, yani edebiyatçılar ve sanatçılar bu adamlardan birincisine, kendisi olamayıp bunlarla işbirliği için de olanlar ve onlara özenenler de ikincisine, bizlerde en alttakine benziyoruz. Onları üstümüz den atmalıyız. Bu konuda kararlı olduğumuzu da göstermeliyiz. Nasıl mı?

 

     Açık, net ve taraf olmalıyız. Yalnızca bu yazının konusu olanların karşısında değil, bir birimizi gördüğümüzde de, birbirimize sarılıp sanal nezaketlerde bulunmamalıyız. Yazın alanında yaptıklarımızı, yapacaklarımızı birer sanal madalya gibi gösterip durmayalım birbirimize. Birbirimizde gördüğümüz yanlışları, eksikleri bağışlamayalım asla. Birbirimizi kandırmak için arkasına sığındığımız maskelerden kurtulalım bir an önce. Yani birbirimizi aldatmayalım. Çünkü dostluk, arkadaşlık, ahbaplık iyidir, güzeldir ve şu kısacık dünya yaşamında bir birimizi varlığımızla çoğaltmamızın sonuçlarıdır belki. Unutmayalım ki bunları da kapsayan hem de aşan bir gerçeklik var. Bence tabiî. O da şu: Düşünsel dostluk, yani düşünce kardeşliği yani yoldaşlık. Kan bağından, benzeri bağlardan çok çok üstün. Üstünlüğünün nereden geldiğini biliyorsunuz, eminim Yine de anımsatmak istiyorum. Edebiyat, ideoloji ve yaşam düzleminde kendine özgü “olmazsa olmaz” ilkeler, doğrular var. Bunları hiç mi hiç unutmamalıyız. Bunların sentezi müthiş bir turnusol oluşturuyor. Yaşamın pratiğinde rengi kara çıkana karşı dostumuz, arkadaşımız, ahbabımız, yoldaşımız da olsa gerçekçi olmamız gerektiğini gösteriyor. Edebiyatın, eleştirinin ve dergiciliğin, yazarlığın, yayıncılığın ideolojinin -çünkü bunların üstünde biçimlendiği yaşam biçiminin özü ve toprağıdır, ideoloji- ilkelerinden sapma olduğunda, en yakın arkadaşımız, dostumuz ve yoldaşımız da olsa bağışlamamalıyız. “Hatalı, yanlış ama sonuçta bizden” anlayışı ile ödün vermeye başladık mı, görmezden gel dik mi ayakları yerden kesildiği için tuş olan Herkül gibi kaybederiz. Bunları bilmeliyiz, olumsuzluklara karşı gelişen barikatlara ve kurulan barajlara katılmalıyız. Bunun için de tutarlı bir tarih ve sınıf bilincinin farkında olmak gerekir tabii.

 

                                                                                      Çinikitap Dergisi,2012, s:12

 

 

DİL ÜSTÜNE BİR DENEME

DİL ÜSTÜNE BİR DENEME

          

Tacim ÇİÇEK

 

Dil canlı bir varlıktır. Toplumsal değişime ve gelişime de çok açıktır. Örneğin 13. yy

Osmanlıcası ile 16 yy. Osmanlıcası aynı değil. Cumhuriyetin ilk dönem Türkçesiyle günümüz Türkçesinin aynı olmadığı gibi.

Batı dillerinin kökeni Latincedir. Latinceden türetilen sözcükler. Batı dillerini zenginleştirmiştir. Bu akış ve zenginleştirme bir biçimde sürmektedir hâlen. Ama Türkçenin kökeni Arapça ya da Farsça değil ki bu dillere dayanarak dilimizi zenginleştirmeye çalışıyoruz. Benim anlamaya ve üzerinde düşünmeye iten gerçeklik bu. Mazhar Paşanın Arapçadan türettiği hekimlik terimleri ne Araplara ne de bize yaramıştır. Selçuk Üniversitesi 11.000 imza ile dil kirlenmesinin önlenmesi için bir dizi sorunu Dil Derneği’ne ulaştırmıştı. Dernek görevlileri de Nisan 2005 te TBMM Dilekçe Komisyonu’ na iletmişti bunları. 2 Haziran 2005 te Dilekçe Komisyonu, “Komisyonu gereksiz zaman kaybına uğratıyor.” Gerekçesiyle başvuruyu görüşmemişti, anımsadınız mı bu olayı?!! Hadi gelin siz Çinli bilgenin dille ilgili kanıksadığımız o ünlü savını anımsamayın. Dil Derneği ‘nin gücü sınırlı ancak bu tavrı geniş çaplı bir açıklamayla kamuoyuna duyurmuş, kınamıştı, hepsi bu kadardı çünkü. Bunu söylerken gerçekten de Türkçe için ellerini hangi taşların altına özveriyle koyduklarını yöneticilerin, yok saymıyorum ve de unutmuş değilim.

Buradan sonra bir parantez açmış gibi olayım ve bir konuya daha yer vereyim istiyorum, kimilerine göre, kulağı tersten göstermek gibi algılansa da konu ile ilgili diye düşünüyorum aktaracaklarım, şimdi; bu konuda düşündüklerim şunlar:

Dil, insan topluluğunun ve o topluluktaki bireylerin duygu ve düşüncelerini anlatmak ve birbirleriyle iletişim kurmak için kullandıkları sesli ve kimi zaman da yazılı göstergeler dizgesidir. Geçmişten günümüze gelişip değişen dil/ lerin gittikçe daha yetkinleştiğini görüyoruz. Aynı zamanda teknolojik gelişmişlikle birlikte sosyo- ekonomik açıdan güçlü olanların bir başka dili öteleme, bozma ve hatta yok etme düzeyinde çabalar geliştirdikleri de görmezden gelinmeyecek bir durum. Bu yüzden bu kaygıyı ve dayatmayı yaşayan ülkeler dillerini toptancı bir anlayışla ve gerekli gördükleri alanlarda yasalarla dillerini koruma içine girmişlerdir.

Dilbilim ve dilbilimciler bu korkunç saldırı gerçeğini bildiklerinden pek çok işlerinin yanında dillerini korumak, geliştirmek, yabancı, ama gereksiz sözcüklerden arındırmak gibi görevler de yürütüyorlar. Oysa, halkın, özellikle moda söylemle birer bukalemun gibi taklitçi olan gençlerin öğretmenler ve dilbilimciler tarafından eğitilmesi gerekiyor sık sık. Çünkü ancak gençlik, halk ve eğitimciler, aileler dillerine sahip çıktıkça dilleri dedelerinin ve ninelerinin zamanındaki kadar derinlikli, kendisi kalabilecektir. İşte bu anlamda tarihin yazının bulunuşuyla başladığının söylenmesi boşuna bir dillendirme değildir. Çünkü tarih, insanlığın ve toplumların geçmişi ile ilgili bilgileri, geçmişteki ve bunların gelişmelerini yer ve zaman göstererek yeniden ele alıp inceleyen bilim dalıdır. Böyle olunca geçmişin her yönden geleceğe yazılı ve sözlü aktarılmasının tek ve vazgeçilmez aracı dildir.

     Kimin daha doğrusu kimlerin vazgeçilmez aracıdır dil?

     İki uzmanlık alanının çalışanları için dil vazgeçilmez araçtır.

     Peki, kim bunlar?

     Tarihçiler ve edebiyatçılar…

Bunlar, bilgi birikimlerini ve kanıtlarını, kurgularını biri okuruna, öteki ise muhataplarına gerçekçi ya da kurgusal da olsa aktarmalarının aracı olan dili iyi kullanmak zorundadırlar diye düşünüyorum. Diline hâkim olamayan bir tarihçinin veya edebiyatçının inandırıcı, nesnel ve geleceğe kalıcı, inandırıcı yapıtlar bırakması düşünülemez.

Geçmişte ve günümüzde bu işi ciddiye alan iğneyle kuyu kazarcasına çabalayan tarihçiler,  hatta tarih okulları, edebiyatçılar var diyebiliriz. Olgucu ya da deneyci ama  sonuçta araştıran, ayakları yere basan kişiler olarak tarihle edebiyatı dili âdeta alçı gibi kullanarak başarılı yapıtlar veren edebiyatçılardan edebiyat tadında gerçek  tarih yapıtları oluşturan tarihçilerden söz etmek olası.

Zaten bir düşünür, “Yazarlar, yaşayan kişilerden ve yaşanmışlıklardan istediklerini alıp yapıtlarında içkonu yapar. Zaten hiçbir edebiyat yapıtı da birebir gerçeklileri olduğu gibi yansıtamaz.” Burada bir yazar için aslolan ele aldığı konuyu en iyi biçimde kurgulamasıdır. Tarihi olayları veya kişileri bir tarihçi gibi aktarması beklenemez. Sonra kaldı ki tarihçilerin bile yazdıkları bilimselliklerine rağmen bütüncül bir sonuç sergilemez. Aynı olayı ele alan tarihçilerin arasında farklılıklar olduğu gibi, tarihi olaylardan ve kişilerden yararlanan edebiyatçıların da yapıtlarında ( örneğin Deli İbrahim veya Kösem Sultan diyelim benzer örnekler çok ama bunları ele alan yazarların, tiyatro oyunları yazanların Deli İbrahim ve Kösem Sultanları hem birbirinden farklıdır hem de gerçek kişiliklerinden. ) tarihi şahsiyetler ve olaylar farklı farklıdır. Bu hem bir zenginliktir, hem de bir özgünlüktür edebiyatımız ve dilimiz bakımından, ama tarih ve tarihçiler açısından bütünüyle kabul edilecek şey değildir. Her ikisinin iç yasaları vardır ve tarihçilerle edebiyatçılar bunu iyi bilirler. Bu yüzden biri diğerinin alanına yetkinmişçesine dalmaz.

Tarihi kişiliklerden ve olaylardan ne kadar yararlanırsa yararlansın sonuçta edebiyatçılar kendi ballarını yaparlar. Tarihçi iç yasaları ve bakış açısıyla bu “bal” a baktığımızda ve bu

“bal”ı değerlendirdiğimizde rahatlıkla gerçek bir “bal” olmadığı sonucuna ulaşabiliriz. Çünkü, yazarlar gerçekliklerden de yaşamış kişilerden de yola çıksalar, edebiyatın iç yasaları gereği bunlardan kendi “bal”larını yaparlar. Ama bir tarihçi ise kılı kırk yarmak, nesnel olmak ve ele aldığı tarihsel gerçekleri detaylandırmak, belgelemek ve ortak bilim şablonlarıyla da olsa test etmek zorundadır. Bunun da araçlarından biri ve vazgeçilmezi başta da değindiğim gibi dildir. Tarihçi de edebiyatçı da diline hâkim olmak durumundadır. Çünkü, gerçekten de dil, tarih ve edebiyat iç içedir bana göre. Kim ne derse desin, hatta roman olarak değerlendirilmemesine karşın ve tarihi kişilikleri, olayları abartarak tarihsel gerçekliklerden soyutladığı iddia edilse de, ŞU ÇILGIN TÜRKLER bana dil, tarih edebiyat ilişkisinin en güncel yapıtlarından biri gibi geliyor.

Ve asıl konuya geleyim hemencecik.

Cumhuriyet Türkçesi Türkiye sınırları içinde ve dışında tümüyle ortadan kaldırılmaya çalışılıyor demek bir abartı sayılmamalı. Dizilerdeki dil yanlışları, devlet kitaplarındaki yanlışlar,  özel radyo ve televizyonların büyük bir çoğunluğunda görülen dil duyarsızlığı, geveze ve bir o kadar da doğru konuşmaktan uzak, elindeki metni okumaktan ve seslendirmekten aciz sunucular, yorumcular düşünüldüğünde gerçeklik daha iyi anlaşılacak sanıyorum. Ne yazık ki ünlü edebiyatçılarımızın birçoğu “ Yaşayan Türkçe “ adı altında “Osmanlıca “ yı öne çıkarma çabası içindedir. Örneğin bir ünlü yazarımız tv konuşmasında “ M. Kemal ‘ in  “ Güneş Dil Teorisi” nin iyi bir başlangıç olduğunu, ama bu çabanın daha sonra bir ırkçılığa dönüştüğünü söylemiştir.

     Örneğin, A. İlhan resmen tecahül-ü Arif sanatı yapıyor. Özetle, kıblesi onun da Fransa ve Fransız edebiyatı, aydınları. Çünkü,  Tanzimat’tan beri edebiyatçımızın, ressamımızın ve şairimizin vs kıblesi bu ülke yazını ve yazıncıları olmuştur. A. İlhan diyor ki, Fransa İhtilali sonrasında dil devrimi mi yapıldı? Neden yaşayan dilimizi bozduk ve kuşaklar arasındaki bağımızı kopardık. Her şeyiyle Fransız yeniliklerini ülkemizde yaşama geçiren Atamız  dilimizi neden bozdu. Bu başka bir soru. Ama düzeltebiliriz. Özetle bunu diyor ve savunuyor.  Aklıma gelen şu. Fransız soylusu, kralı ve avamı aynı dili konuşuyordu. Bu yüzden Montaıgne, “keşke Paris’in arka sokaklarındaki zerzevatçıların diliyle konuşup yazabilseydim.” Demiştir. A. İlhan bilmiyor muydu, ibadet dili Arapça,  saray dili, Osmanlıca (denilen kozmopolitik ve de uyduruk dil), edebiyat dili Farsça, halkın dili Türkçe. Dilde ve eğitimde birlik nasıl sağlanacaktı peki. Ve yazı dili de eski Türkçe denen Arapça harfli alfabe.

A, İlhan giderayak  “2. Cumhuriyetçiler” in kuyrukçusu olarak içini boşaltmaya çalıştı.

Bu yüzden Cumhuriyet gazetesinden kovulacağını anlayınca ayrılmak zorunda kaldı. Zaman’da bu yüzden yazılar yazdı. Ayrıca Sanat Olayı adında bir dergi çıkardı, 12 Eylüle ve Eylülcülere alkış tuttu.  “ Hangi Sol ” diye yoz solu gösterdi. “ Hangi Seks ” diye eşcinselliği, “ Fena Halde Leman “ diye lezbiyenliği önerdi, “Hangi Atatürk “ diye Sultan Galiyev ile M. Kemal’i aynı kefeye koydu. Laiklik Atatürk ün değil İsmet Paşa’ nın sorunudur diye aptalca bir önerme attı ortaya. Yani sağduyu dediğimiz içimizdeki terazide tarttığımızda ağır gelen olumlu mu olumsuz mu diye görmeli ve kararımızı ona göre vermeliyiz, kişiler, olaylar ve olgular açısından. Böyle düşünüyorum.

Sesli düşündüğümde, yeni hazırlanan sözlükte de acaba öncekiler de olduğu gibi Türklere Arapça, Farsça öğretmek amacı mı güdüldü diye doğrusu sormadan edemiyorum. Çünkü eski sözlüklerde bir Arapça sözcük alınıyor kökünden mastarına tüm çekimleri ( hatta bugün hiç kullanılmayan sözcükler de dâhil ) açıklanıyor idi.  Bu doğru bir yaklaşım değil. Niçin mi peki?  Çünkü gerçek bir sözlükte fiil hâli verilir, gerisi dilbilgisi kitaplarının işidir, içeriğidir. Sözlük konusu değil, olamaz da. İşin uzmanları bu konuda daha derinlikli bilgi sahibidir ve de isteseler olması gereken yönünde katkı sunabilirler. Hatta benim vereceğim örneklerin bin fazlasını gösterebilirler. Ben birkaç örnekle düşüncemi pekiştirmek istiyorum.

Evlat, velet’ ten geliyor ve zaten çoğuldur. Bu yüzden evlatlarım… gibi kullanılması yanlıştır. Olumlu-olumsuzluk gibi görmek-görmemezlik olmaz, yanlıştır. Görmemeklik olur. Çünkü“görür-görmez” anlamında “görmek-görmemek“, “görmeklik-görmemeklik” olur. Çekinser bir açıdan kabul edilebilir. Çünkü çekinmek/ten geliyor diye düşünüyorum Ama “konuşlanmak” ın kökü yok. (Konmak) kök  “kon“ dan birçok sözcük  olur da “konuşlanmak “ olmaz.  Askeri sözcük deyip işin içinden çıkılamaz ve yanlış yapılamaz. Ama bizim doğru yanlışlarımız çok. Örneğin, çaydanlık  sözcüğü  sanıyorum  Türkçeye  Farsçadan gelme dan” bu dilde “lık” eki  biz de  çaylık yerine “çaylıklık” anlamında  çaydanlık diyoruz. Sonra “bilişmek “ de  “ araşmak” da doğru sözcükler değilmiş gibi geliyor bana. Görüş mek, öpüşmek… vs olur da bu ikisi…  ne bileyim şöyle bir düşün diyorum, o kadar.

Ve nedense bazı yazarlarımız sıklıkla kullanmaktan hoşlanıyor  “çıkıntı”  hadi neyse de “ çıkıntılı” yı anlamak zor ve doğru da değil. Şimdi, crude oil yağ, yeryağı anlamındadır. Almanlar petrola, erdöl, (yeryağı)  doğalgaza da erdgas (yergazı) diyor. Çünkü bunların tümü doğal, yerden çıkıyor. Yakacak anlamında ise fuel oıl diyoruz, anlamak zor gerçekten.

Yabancı sözcükleri olduğu gibi alıp kullanmamız gerekir. İçinden herhangi bir harfini değiştirdiğimizde Türkçeleştirmiş olmuyoruz. Buna hem hakkımız yok, hem de doğru değil yaptığımız. Örneğin, dinozor- dinazor, menopoz-menapoz, super-süper, sutyen- sütyen ol-duğunda bizce doğru yapmış olmuyoruz. Başka dillerden adapte ederek sözcük oluşturmakla Türkçe zenginleştirilemez, tam tersi dilimiz ortadan kalkar. Yani iyilik var dövmekten beter olur. Oysa çeviri yapılabilir veya aynen kullanılabilir.

Bizde sözlük değil, sözlük adı altında âdeta ansiklopedicik hazırlanıyor. Örneğin Türkçeymiş gibi yazılan “ payplayn ve payreks “ gibi sözcüklerin Türkçe sözlüklerde yeri olmamalıydı. Oysa hazırlanan sözlüklerimizin % 60 bu türde. Her dilden ama özellikle de Arapça, Farsça, İngilizce, Almanca, Fransızca sözcüklerle dolu. İşin tuhafı da ne konuşurken ne de yazarken kullanıyoruz bunları. Oysa bu tür sözcükler  “Yabancı Sözcükler Sözlüğü” adı altında ayrı bir çalışma olmalıdır. Allah aşkına  “ peçiç “ diye bir şey duydunuz mu?  Hintçe’den geçmiş dilimize. Yedi deniz hayvanı kabuğu ile oynanan bir oyunmuş. Dedim ya her dilden eskinin eskisi ve üstelik de hiç kullanmadığımız sözcükler var. Şişirilmiş bir sözlükle dilimiz 60.000 kadar sözcük, deyim, atasözü, vs ile de 90.000 daha, toplam 150.000 lik bir birikim. Günlük kullanılırlık mı yoksa kullanılmayan ve size ait olmayan çokluk mu önemli? Patchwork (peçvork ) peçvörk yapınca Türkçeleşmiş olmuyor maalesef. Yamalı bohça, kırkpare anlamında. Oysa İngilizce de karşılığı bu değil ki. Bez parçalarını geometrik şekillerle birleştirip örtü yapma sanatı, duvar, bahçe düzeni için de geçerli üstelik. “ Muteriz” (Ar.)  şimdi “ itiraz” ı anladık da buna ne gerek vardı demek yanlış mı yani? “Mutavaat” itaatetme boyuneğme, uyma anlamında.  “İtaat” ı anladık, kullanıyoruz da, peki bu sözcüğe gerek var mıydı?  K,L,M,N,G harfleriyle başlayan Arapça, Farsça ve başka dillerden sözcüklerin Türk çe karşılıkları varken çoğunun, sözlüklerde bunlara yer vermek, üstelik de çekimleri ile ders verir gibi belirtmek Türkçeye ve sözlük ruhuna ne kazandırıyor?  “Ateş”  ile ilgili 56 deyim, atasözü ve çekimli- yapımlı 22 de sözcük var. 

Ve ne hikmetse bazı sözcüklerin açılımı da yersiz ve yanlış…  “ Mîr”  sözcüğünü arkadaş olarak da açıklamış. Bu yanlış. Soylu-Beydir asıl anlamı. Osmanlıdaki “ mal-ı mîrî “ e  (beylikmal- devlete kayıtlı mülk )  ne diyeceğiz?

Türkçe sözcüklerin başında c, h, f, l, m, n, r, v, z harfleri bulunmaz diye biliyorum. Bunlar yabancı kökenli sözcüklerdir ve çoğu da sıklıkla kullanılmamaktadır.  Salzbourg (Fr.) diye bir yer yok. Doğrusu Salzburg (Alm.)

Kimi tanımlar, açıklamalar da yanlış, ama ben çok çarpıcı bir örnekle yetinmek istiyorum. “Şahı piyon dizisinin üstünden atlatıp satranç tahtasının ortasına koydu.”  Tümce Çetin ALTAN‘ a ait. Yazar, bu hatayı yapmış olabilir, ama sözlüğü hazırlayanların bu anla tımın yanlışlığını bilmesi gerekirdi diye düşünüyorum. Bilmiyorlarsa da araştırmaları gerekir di. Çünkü satrançta şah, yalnızca çevresindeki karelere birer adım yürür. Hiçbir zaman üstten atlayamaz.  (sf.1149 ) İşte 1999 Dil Derneği Sözlüğü ( 2 cilt )  buna benzeyen yüzlerce doğru yanlışla dolu. Evlere şenlik. Dil Derneği’ nin Yazım Kılavuzu da benzer biçimde. Umarım yeni baskıda bu gibi hatalar ayıklanmıştır dedim. Ama almış olan bir dostumdan bakmak için elime aldığımda şöyle bir karıştırdım ki… Hani derler ya gelen gideni aratır, işte böylesi bir sonuçla karşılaştım. Sizin anlayacağınız onca paylaşım sözde kalmışçasına tıpkıbasımla karşılaşmış gibi oldum.

     E artık taşı gediğine koyma zamanı.

     Deveye,  boynun neden eğri diye sormuşlar. 

     Nerem doğru ki demiş,  o da.

     Ne demişler:  Adamın adı Hıdır elinden gelen budur.

 

                                                                         Eleştirel Pedagoji, 2014, 36. sayı

 

 

SÜREMEZ DAİMA HÜKMÜ ACININ

SÜREMEZ DAİMA HÜKMÜ ACININ (*)

 

                       TACİM ÇİÇEK

 

 

 

                                   1

 

                                   şimdi yağan kardır

                                   yaz gülleri üstüne

                                   sarmışken temmuz bir yanını dünyanın

                                   ihanet tarar saçını yeni yüzüne

                                   zanneder ki daim sürer hükmü acının

 

 

                                   2

 

                                   seni gömmek zor iş değildir acı

                                   akşam akşam

                                   ölü gömmek yarasaların işi

                                   yeri yoktur kitabımızda

                                   yarının dününde

                                   gömülmüş olacaksın

                                   bekle içimizin morgunda

                                   iyi biliriz zulmün bursa bıçağı seni

                                   kinimizin bileyisin aynı zamanda

                                   işit ki

                                   karanlığın kefeni değil dipdiri bedenlerin

                                   üstelik süremez daima hükmün

 

 

                                            usumda tutsak kadın

 

                            kendine

                                   benim için

                                   benden  bir gül at

                                                                      

                                    

                                   usumda tutsak kadın

                                  

 

                                   gülüşünle

                                   sesinle beni çoğalt

                                   dudağımda o ilk tat

                                   barışık mı seninle

                                   acılı hayat

 

 

(*)-Süremez Daima Hükmü Acının

                                   Birinci basım: Aralık 1991/ Seçki Yayıncılık / İst.

 

 

TIRPANDIR ELLERİMİZ ACIYA

TIRPANDIR ELLERİMİZ ACIYA (*)

 

TACİM ÇİÇEK

 

 

 

                                   şimdi konduların girişleri kurtağzı

                                             eylül bulutları yağar her akşam

                                             kan rengi güllerdir ekmekler

                                             umutla kanatlanır ağıtlar

                                             ve de kinle büyür sevdalar

 

                                   şimdi sevdadır saçlarından tutulan

                                             ve de apış arasından burulan

                                             çırpınış başlar kondulularda

                                             ellerimiz tırpan olur acıya

 

                                   şimdi izbelerde kan çiçekleri bu günün

                                             ihanetin listesini tutar üç öğün

                                             ve de acılı hayata karşı bilenir

                                             daima durdukça kaşında hüzün

 

                                   şimdi çoğaltılsa da ateşi tecritlerin

                                             kanatlanışı eksik kalan sevda

                                             takılınca kurtağızlı hayata

                                             çelikten kanca olur acıtanlara

 

                                   şimdi daha ne kadar karartılır

                                             ve de kanatılır gökyüzü diye sorulur

                                             vurulmak yiğidin şanıyken aşkına tuzaklarda

                                             ve suyun ışığa dönüşümüyken ölüm

 

 

ANANIN OĞUL GÜZELLEMESI

 

 

 

                                   sen götürüleli oğul rahat yüzü görmedim

                                    her gün eylül rüzgârları çaldı kapımı

                                   söktüler bahçemizden fesleğenleri

                                   üstümüze korku yağmuru yağdırdılar

 

                                   senden sonra oğul üzünç girmedi evimize

                                   sencileyin nice oğullarım var şimdi

                                   aratmıyorlar senin eksikliğini

                                   artık su yine akıyor bahçemize

 

                                   siz götürüleli oğul zindanlar aydınlanmış

                                   şavkınızla güneşlenmiş de gece

                                   kamaşmış yarasaların korku gözleri

                                   bundan boğuyorlarmış sizleri

 

                                   siz inadına büyürken tecdit denen saksıda

                                   kır çiçekleri kararlı yürüyor

                                   kentlere de iniyorlar arada bir

                                   birlikte örüyoruz kozasını güzel günlerin

 

                                   siz tutsaklığı bile güzelleştirirken ay oğul

                                   başkaları için yaşamasını ve bir de zamansız  ölmesini

                                   zulümlere bilenenler artıyor

                                   biçmek için bu eylülist acıyı

 

 

 

 

                        (*) Tırpandır Ellerimiz Acıya

                            ( Birinci basım: Mayıs 1989 / Gerçek Sanat Yayınları / İst. )

                       

                       

                       

           

 

 

 

BİR AVUÇ SEVDA ŞİİRİ

BİR AVUÇ SEVDA ŞİİRİ (*)

 

N E D E N

 

yağmurda yürüdüm

seni düşündüm:

 

neden sen gidince
anasından ayrılan bir ser
çenin telaşı sarar beni
ve neden gördüğümde seni düşümde bile

tenim olur anasına kavuşan serçenin sevinci

neden sen gülünce

çiçeklenen bir erik ağacı olurum
ve neden y
üzünü görmeyince

karda kalmış kavak gibi kururum

 

en derin gece sen gelince
neden dönüş
ür güneşe
ve adın dilimde iki hece bildik bir bilmece

söyler misin
neden senle büyüyen bir nehirim
ve sensiz kurumuş iki g
öl gibi bakar gözlerim

ah  özlemin içimi yakan ateştir bilir misin
sana  gel desem ateşi s
öndürmen için bana gelir  misin


yalnızlık  kuyusunda bir başka Yusuf’um
şimdi g
özyaşlarım kum
seni düşündükçe huysuzum uykusuzum
her zaman buldum da seni düş sandım
oysa yanımdaydın mecnunluğuma aldandım

gel de son an’ımda parmaklarınla gözlerimi yum
ve canım bil ki seni kendimle götürüyorum
bu dünyada kalacak olan bedenin
ruhun artık bende ikimiz için.

 

 

ŞİMDİ

 

                                   şimdi gözlerim

                                   sözdamlaları yağdıran bulut

                                             onları tut

                                   acılar bana kalsın

                                   sen acıları unut

 

                                   şimdi ellerim

                                   sözkuşları / nı uçuran umut

                                                  onları tut

                                   yalnızlık bana kalsın

                                   sen yalnızlığı unut

 

 

                                   şimdi yine de

                                   yüreğimin içten ezgilerini

                                   dilkuşları şakıyorlarsa kulağına

                                   aldırma acılara ve yalnızlığa

kulak ver saza ve aşka

 

AYRILIK ( * )

 

 

ne sesin geldi bana ne de sevinç kuşların

dedim cümle kuşlara benim için yalvarın

 

el gitti, gölge indi ay doğdu arılığa

söyle can mı dayanır şu zalim ayrılığa

 

yel esti ömrüm geçti ayrılık yaman biçti

bekledim de gelmedin zaman çok uzun geçti

 

ay buluta saklandı bulut bana ağladı

kuşlar dağlar yakardı bu kadar ayrılığa

 

su aksın kuruluğa kuş uçsun yuvasına

ben sana kavuşursam can çıksın tanrısına

 

 

       Ferhat Tunç ‘un Çığlıklar Ülkesi adlı albümünde aynı adla

       ( bestelenip ) yer almıştır.

 

                               (*) Yayımlanmamış Dosya

GÜLYAŞAM

GÜLYAŞAM (*)

 

                                                                       -Musa Anter’e-

 

                                   1

                                   düşündükçe seni medyalı yiğit

                                   kaynar durur yüreğimin lavları

                                   kuşların gölgesi değil üstünüzdeki

                                   bilirim gündeminizdedir  ölüm zoraki

 

                                   2

                                   akşamın rengi yakın sabaha

                                   müthiş yüreklerin yükselişi martı gibi maviye

                                   bulutlaşır iç sularımda aşk

                                   ödünsüz yaşamı savunmaya

 

                                   3

                                   nedir güllerin çektiği iş bilmez bahçevandan

                                   nedendir nergislerin sökülmesi dağlardan

 

                                   tut ki çetelesini vahşetin öfkene katık olsun

                                   çoğal ki aşkını korumaya görünürde gücün nar olsun

 

                                   yüreklerin ferahlığı yetmiyor suların yol bulmasına

                                   seviyi, karayı silmeye uçurmak için ağız balı yetersiz

 

 

                                   çünkü

                                   harami günün tırpanı sevdasına kan biçerken içimizden

                                   ırmak ırmak buluşarak denizlere ulaşmak olmalı türkün

                                   bu yüzden koşulları kollayarak dövüşmek engellerle

 

                                                           ne müthiş

                                                           ne müthiş

                                                           oyunda toyda kavgada

                                                           omuz omuza olmak

                                                           güzelliklere koşmak

                                                           hep beraber

 

                                   ama değil böyle

                                   yine biz veriyoruz

                                   canımızdan güllerimizi yonga diye

                                   yine biz örüyoruz

                                   kuşlara kafesleri

                                   yine biz yeşili besliyoruz

                                   aşk gülünün  erlerini kessinler diye

 

                                   bugün de var nemrutlar

                                   bugün de var dehaklar

                                   tepkisizliğimizin sonucudur nice kawalar

                                   yakan biziz ateşi ortasında yanarlar

                                   cayır cayır

 

                                               hey fırat

                                               hey kızılırmak

                                               yalanları

                                               yanlışları

                                               baştan yıkmak

                                               kanımızla

                                               aşkımızla

                                               gülyaşam için

                                               fena mı olur

 

 

 

(*) Gülyaşam

                                    Birinci basım: Şubat 1993 / Aykırısanat Yayıncılık/Mersin

 

 

YARALI COĞRAFYA/LAR KİTABI

YARALI COĞRAFYA/LAR KİTABI (*)

 

küçük generaller soruyor

 

                                   biz

                                   tutsak sevginin küçük generalleri

                                   öfkeliyiz sessizliğine dünyanın yaşadıklarımıza karşı

                                   ve kinimiz yol bulmamış sular gibi değil serseri

                                   kavuştuğumuzda o kutsal güne

                                   görürsek başka bizleri

                                   umulmadık sevinçler vereceğiz dirençlerine

                                   sevdamızmış gibi.

 

                                   biz

                                   tutsak sevginin küçük generalleri

                                   masal dinlemiyoruz şimdi

                                   karpuz kabuklarından yapmıyoruz oyuncak

                                   ve çocuklara yalandan dünyalar kurmuyoruz

                                   birlikte yaşıyoruz masalcılarla masalsı gerçekleri

                                   yaralı ülkemizin coğrafyasında

                                   sapanlarla silmeye çalışıyoruz balçığını hayatın

                                   taşlarla büyüyoruz

                                   kollarımızın kırılmasına olsalar da araç

                                   içimizden üstünüze rüzgâr esecek

                                   acı mı acı

                                   o vakit yıkılacak kafesleri kıyımın

                                   uzanacak kollarımız kırıklarıyla

                                   kaldırmak için örtüsünü güzel günlerin.

 

                                   biz

                                   tutsak sevginin küçük generalleri

                                   büyüklerimizden öğrendik elbet

                                   yılmamayı, sevmeyi

                                   gülmeyi, direnmeyi

                                   ve hep korkutmayı

                                   yerküreden silinmeye çalışılan memleket

                                   bu yüzden yüreklerimizde demlenir dövüşgenlik

                                   intifadadır akar yaşamlarına katillerin

                                   semaverdir gönüllerimiz.

 

                                   biz

                                   tutsak sevginin küçük generallerine

                                   diyor ki bir şair:

                                     ne kadar şanslısınız çocuklar

                                     ne kadar da hür

                                     dünyanın başka yerlerinde bazı çocuklar

                                     yabancı bayraklar altında büyür.

                                   soruyoruz biz:

                                     özgür olmayınca uluslar

                                     özgür olabilir mi çocuklar?

babilli çocuğun destanı

 

 

                                   ozan:

 

                                    hammurabi’nin çağımızdaki adıdır saddam

                                   sukalluların başıdır yine ülkemde

                                   ama ne muskinularız ne de amelu

                                   yalnızca insanız insanca aşklara tutkulu

                                   kassitlerin masalsı atlarının nalları

                                   üstümüzde demoklesin kılıcıdır kanatlı

                                   dışkısı zehir

                                   soluğu ölüm

babillilerin yarattığı cennete

                                   musa, isa, muhammed aşkına girdiler de

                                   dediler: yerüstünden silinecek memleket

                                   bizi elamlılar arkadan bıçakladı

                                   Hititlerse komşularını sattı

                                   Samiler onlara (her daim) çıkarır zemzem suyu

                                   susturarak çıkarmak istemeyenleri

                                   seyisleşmeyenleri…

 

 

koro:

 

                                   ortadoğu  yerüstünün bal arısı

                                   çıkarınca içindeki cevheri

                                   o günden günümüze oynanan aynı oyun

                                   özge adlar altında

                                   bu ab-ı hayat için dinler bile birleşti

                                   gılgameş –poem-leri tanrılarla savaşan

                                   babilli çocuğun isyanı destanlaştı

                                   çığlaştı duyguları etrafımızı sardı

 

                                    babilli çocuk :

 

 

                                   babilli bir çocuğum lavlar içinde

                                   yaşanan aynı acı gerekçeleri özge

                                   artık kentimi tanımıyorum

                                   başımıza dağları yıkar çağın kuşları

                                   karanlıklar dahi saklamıyor yaşıtlarımı

 

                                   annem,çığırır son nefesiyle:

                                   - ne biçim insanlar   bunlar

                                      diyeceğim yok

                                      burada hammurabi’ nin ne kartal yuvaları

                                      ne de kartalları var

                                   açar gülerek kollarını  ölüme, ablam haykırır:

                                      yönetenlerinden sorumlu suçlular diye

                                   - görmek  istemiyorum artık genç ölenleri

                                   biz beklerken sıramızı harabe evimizde

                                   yazılı tenimizde:

 

 

                                   babilli bir çocuğum yalnızım şimdi

                                   müzmin bir köpek yasasıdır yaşamak sizde

                                   biliriz ki hükümlüyüz sevdasından saddamın

                                   bize ne ondan ve sevdasından

                                   ey üç maymun olan,birleşmiş milletler denen…

                                   ………………………………………………….

                                   ………………………………………………….

 

 

                                   koro:

 

                                   sevgili dinleyici destan daha bitmedi

                                   babillilerin hayatı

                                   sürüyor  istemleri dışında…

 

 

 

dipnot:

 

                        Hammurabi: 1792-1750 Mezopotamya’nın Babil egemenliği altında birleşme-

                                            sini sağlayan 6.Babil kralı.

                        Sukallu:Hammurabi’ye vergi toplayan,düzenli ordu kuran,halkları kanunlara

                                     itaate zorlayan,kralın işyerlerine göndermeye görevli memurlar,gö-

                                     nülüler.

                        Muskinu ( az insan ) Amelu (insan ya da insanoğlu) Hammurabi döneminde

                                      mülk sahibi olabilen ama hakları bakımından birbirinden farklı iki

                           sınıf.Amelu,fatih ve egemen bir halkı,Muskinu ise boyun eğmiş

                                      halkları temsil ediyordu.

                        Kassitler:iö 1165 yılına dek egemenliğini sürdüren ve at yetiştirmekle ünlü bir

                                       doğu kavmi.

                        Elamlılar: Zagros dağlarında egemenlik kurmuş olan bir kavim.

                        Hititler:Kapadokya denilen bölgede yaşamış olan eski bir kavim.

                        Samiler:bugünkü Arapların ataları olan eski  bir doğu kavmi.( Bu dört egemen

                                     kavim  Babil imparatorluğunu yıkmıştır.)

               

                                               (*) Yayımlanmamış Dosya

 

e/LEŞTİR(M)EN Mİ ELEŞTİR(M)EN Mİ?

e/LEŞTİR(M)EN Mİ ELEŞTİR(M)EN Mİ?          

 

Tacim ÇİÇEK

                                     

 

Marksist ‘ana ilkeler’den biri ‘hayatı belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen hayattır.’ İnsanların düşünceleri, içine doğdukları hayat koşulları tarafından belirlenir. Bu koşullar, her şeyden önce üretim araçlarının, biçimlerinin ve ilişkilerinin oluşturdukları ‘altyapı’dır. Bir toplumun ‘üstyapı’sını, insan usu bağımsız olarak kendi başına yaratamaz. Bunlar ‘altyapı’nın belirlediği şeyler toplamıdır. Böylece Marks, sınıfların oluşmasının, toplumdaki yapısal değişikliklerinin yasalarını saptayarak görünenin altındaki asıl yapıyı ortaya çıkarmak istemişti. Bu çabasında da başarılı olmuştur.

İçine doğduğumuz ‘altyapı’nın özgül bir ‘yansıması’ olan egemen sanat / edebiyat orta mı bu bağlamda ‘üstyapı’nın bir ‘olmazsa olmaz’ıdır. Bu ‘olmazsa olmaz’lar Marksist ‘ana ilkeler’den ‘insanlar hangi düzeyde ortam yaratırsa, ortam da aynı düzeyde insanlar yaratır’a çok uygundur. Eşyanın doğasına ters düşmeyen bu gerçeklik sınıfsal karakterinden kaynaklanan olumsuzluklarını da beraberinde oluşturmaktadır. Bununla yetinmeyip bir de dayatmaktadır. Kısacası varlığı sınıf esasına dayanan ‘ortam’ın bütün sonuçları da sınıfsaldır.

İstesek de istemesek de içinde yaşadığımız ‘altyapı’nın egemen sanat / edebiyat ortamı birçok sonuç yaratıp bize dayatmaktadır. Bu sonuçları yaşamın her alanında görmek olası, ama kanıksamak olası değildir. Hele hele amaçlarından birinin yaşamı ve dünyayı güzelleştirmek olanların daha çok önüne set çekmesi gereken gerçekliklerden biri de kuşkusuz e/LEŞTİR(M)ENLER’ dir. Çünkü bu yapay topluluğun oluşturduğu ‘prototip’ler kendilerini doğal ve gerekli, vazgeçilmez göstermeye hız ve özen göstermektedir. Bu genellemenin içinde görmediğim gerçekçi eleştirmenleri -ki sayıca az da olsalar- ayrı tutuyorum. Medyatik dayanaklarla güzelliklere sevdalıların ufkunu karartmaya, teslimiyetin ve uzlaşmanın afyonuyla genç beyinleri uyuşturmaya; ‘benim şairim, öykücüm, romancım, sanatçım vs.’ dediklerini de göklere çıkarmaya çalışmaktadırlar. Hem teslimiyeti hem de uzlaşmayı kendilerini besleyen ve kollayan egemen sanat/edebiyat ortamının varlığı ve sürekliliği için bin bir şablonla kamufle etmeye, geleceğin tek kurtuluş yolu olarak göstermeye soyunmuşlardır. Engelleyemedikleri, kendilerine benzetemedikleri, yüzlerini ‘tarafsızlık’ maskesiyle egemen anlayışa döndüreme dikleri herkesi sözde konuşmalarıyla, yazılarıyla e/leştir(m)enleri çok iyi tanımak zorundayız Çünkü onlar, eleştir(m)en değil, e/leştir(m)enlerdir.

Egemen sanat / edebiyat ortamının sonuçlarından biri de yukarıda açıkladığım e/LEŞTİR(M)ENLER’ dir. Bunlar görsel medyanın da renkli ortamlarında ve yazınsal medyanın ‘al benili’ köşelerinde, sermaye dergilerinin ya da sözde emekten yana dergilerinde kurum kurum kurumlaşmış olarak karşınızda dururlar. Burunlarından kıl aldırmazlar. Şey etmeyecekleri katırın önüne yem koymayan seyisler gibi her türlü nemalanmayacakları kişileri konuk almazlar, köşelerinde onlara yer vermezler. Kendi ‘taraf’ında olmayanları da yok saymak ve tukaka yapmak için yağlı düz duvarlara bile tırmanırlar. Özcesi, oluşturdukları ‘fotoğraf ve imaj’ fiziki olarak çok farklı olabilir ama özdeş bir ‘görüş’ün piyonları olduklarından bir fabrikanın ürün leri gibidirler. Bu yüzden ‘prototip’tirler. Egemen sanat/edebiyat ortamının ‘altyapı’sına dam galarını vuranların amaçlarına ve çıkarlarına dönük canla-başla hizmet eden bu e/LEŞ TİR(M) ENLER’in bütün eylemi, kendilerinin atmosferi olan ‘ortam’ın dayanağı ‘altyapı’ya yönelen sanatsal tüm yaratıları da eylemleri de en azından yozlaştırmak içindir. Hiçbir zaman gerçek kendileri olamamışlardır. Kendilerini tanıyamamışlardır. Görünmez çelik iplerle efendilerine ( uzaktan kumandalarla yönlendirenlerine bağlı robotlardan ) bağlı kuklalardan bir farkları olmadıklarının bilincinde değiller ne yazık ki. Yaşadıkları ortamlarda ‘ayna’ yoktur bunların. Bu yüzden yüzlerini gördükleri ‘efendiler’ gibi görüyorlar kendilerini. Bunların efendileri amaçlarına ve çıkarlarına uygun biçimde canla başla hizmet eden bu piyonların kendi ken dileriyle karşılaşmamaları için ‘ayna’lar bütün mekânlardan kaldırmaktadır.

 ‘Körle yatan şaşı kalkar’ böylelerini daha güzel betimliyor bence. ( Kör: egemen sanat / edebiyat ortamı. Şaşı: e/LEŞTİR(M)LER ) Aktör ya da aktrist değiller. Çünkü rol kesmiyorlar. Kendilerini bilmiyor, tanımıyorlar. Kendi bedenlerinde başkasıdırlar. Sağırdırlar. Dudaklarından dökülen her sözcüğün ve çıkan her sesin efendilerine ait olduğunu duymuyorlar. Kördürler. Yazdıkları her sözcüğün, kurdukları her tümcenin kendilerine ait olmadığını görmüyorlar. Dar bir çevre içinde farklılıklarını dillendirirler ama kendi atmosferlerinden uzaklaştıklarında paniğe kapılırlar. Bukalemunlaşırlar. Yanlış bildikleri düşüncelere karşı ‘aşı’lanmayı erdem sayarlar. Seralarda yetiştirilen bitkilerin doğal olanlardan çok üstün olduğunu savunurlar. Ve kendi aralarında paslaşırlar, aynı takımın oyuncuları kadar erdemlice değil ama. Meta fiziği önemserler ama zorunlu hallerde bunu yadsırlar. Varlık nedenleri olan egemen ortam bir bakıma ‘sera’ olduğundan kendileri de bu ‘sera’nın ürünleri gibi gerçeklerin güneşi karşısında kar gibi erimemek için soğuk ve loş yerlerde görünürler. Efendileri adına birer ayaklı kütüphane olabilmek aşkına raf raf kitaplar arasında tüketirler ömürlerini.  Yalnızca birer aktarıcı ola bilirler ama asla yaratıcı değiller, olamazlar. Sözde bu fener dahi insanların (!) karanlıkta kalan özel yaşamlarının uzantıları olan eşleri/sevgilileri ve çocukları paramparçadır. Zaten e/ LEŞTİR(M)ENLER’in çoğu gerçek yaratıcı olamadıklarından bu işe gönüllü olmuşlardır. Yazardan daha çok şey bilmeleri gerekirken kendi yollarını bile aydınlatmaya, görmelerine yarayan ışık bilgileri yoktur. Bilimsel tahliller yapmak, inandırıcı savlar ileri sürmek ve iddiasını sonuna dek götürmek bunlara özgü şeyler değildir. Kaypaktırlar. Dönektirler. Yüzsüzdürler. Kişiliksizdirler. Kıvırtmakta ve döneklikte ustadırlar. Sözde bükemediği bileği öper görünürler. Görüntüyü kurtarmada birincidirler. Esere ve yazara dönük dillendirmelerini birbiri ne karıştırırlar her zaman. Amaçları ‘üzüm yemek’ değil ‘bağcı dövmek’ tir çünkü. Doğaları budur da ondan. İspiyoncudur, işbirlikçidirler. Gizlenmeyi bilirler. Ama renklerinin ‘kara’ olduğunu turnusol kâğıdı pratik açığa çıkarır. Bazen birbiriyle de kapışırlar. Tartışırlar. Kavga ederler, kafa kırıp göz çıkarırlar. Birbirinden farklı düşündükleri ya da olduklarını göstermek için değil bütün bunlar efendilerine daha iyi hizmet ettiklerini göstermek içindir. Bu ekstremistlik bir aldatmacadır. Kendi aralarındaki bu farklılıklar, egemen sanat/edebiyat ortamına daha fazla teslimiyetin ve ‘altyapı’ ile uzlaşmanın kimi zaman kamufle edilip bağımsız ve bağlantısız (!) görünmeye çalışmanın gizlenebilmesidir. Onların farklılıkları kendi dışındakileri kendilerine benzetmek için sergiledikleri oyunların örtüleridir o kadar.

Edebiyat sonuçta bir disiplindir, birikimdir ve de işçiliktir. Bu yüzden edebiyatla bir biçimde iç içe olanların kendi yetersizliklerinin, eksikliklerinin bilincinde olması gerekir. Bu tür farkındalık ve bilinçlilik yetersizliklerimizi ve eksiklerimizi gidermemize rehberlik ederler Hele hele bu alanda yazanların, eğer yaptıkları işi heveslilik sınırı içinde görmüyorlarsa ve de iddiaları varsa, herkesten daha çok yaptıklarını ciddiye almalılar ve kendilerini geliştirmeliler. 

Eleştirmen ve eleştirmenlik heveslileri de bilmeli ki eleştiri hiç de sıradan ve masuma ne bir disiplin, birikim ve işçilik değildir. Çünkü mademki edebiyat vardır, kaçınılmaz bir biçimde onu anlamayı bilmek, yermek ya da takdir etmek için eleştiri de olacaktır düşüncesini taşımak ya da savlamak eleştiriye yapılacak en büyük haksızlıklardan biridir bana göre. Söylediğim ve altını bir daha çizmek istediğim eleştiri gerçekliği şudur: Yazar, yazdığından fazlasını bilmelidir evet; ama eleştirmen de ondan daha fazlasını bilmek zorundadır. Bunun tipik ve kanıksanan bir örneği bana göre Nabokov’dur. Tolstoy’un defalarca düzelte düzelte yazdığı Anna Karenina’daki kahramanların tek tek hikâyelerini anlatırken hiçbir yanlış yapmayan yazarın ortak nesnel zamanı iyi düzenleyemediğini, kahramanların takvimlerinin birbirini tutmadığını, yani bir editörün fark etmesi gereken pek çok kronolojik hata olduğunu göstermiştir bize.  Bunu ele aldığı başka yazarların eserleri için de yapmıştır Nobokov. Biz de bu çizgide işaret edeceğim kişi Fethi Naci’dir bir yere kadar. Ondan buyana gazetelerin kitap eklerinde boy gösterenler salt edebi üretim tarzı ve sistemi içinde ürünün(kitabın) tüketiciye(okura) ulaştırılması dizgesinde üstlerine düşeni yapmaktadırlar, o kadar. Benzerini gazete ve televizyonlarda gördüğünüz her türlü ürünün tüketilmesine dönük görsel ya da yazınsal reklamlar gibi bir şey yapılanlar. Bu tür eleştirilere reklamyazılar, bunu yapanlara da reklameleştiriciler diyorum. Konuyu dağıtmadan söylediğime dönecek olursam… Edebiyatı genel anlamda bir tür cinayet olarak düşünecek olursak ( tamam, her benzetme hatalı olabilir ) eleştiri de bilinen suçlusuna karşın, neden işlendiğini ortaya koyan dedektif/ler olarak düşünmemeliyiz. Bu benzetmeden yola çıkarsak eleştiri edebiyatın gizil suç ortağı diyebiliriz. Oysa dediğim gibi, günümüzde kaçınılmaz bir biçimde; özellikle de gazetelerin kitap eklerindeki sözde eleştirmenlerin görevleri belirlenmiştir:  Metinle okuyucu arasındaki tıkalı yolu açmak, metni daha kolay tüketilmek üzere irdelemek, bir bakıma ürünü(kitap) tüketiciye(okur) beğendirmektir. Nesnelliği, gerçekçiliği de görmezden gelmektir. Aslında bu tür eleştirmenlerin kendileri de birer ara tüketici olarak nefesini ürünün daha çok tüketiciye ulaşmasına yardımcı olmaktadırlar. Bu yüzden Nabokovluk ya da Fethi Nacicilik beklemek saflık olur. İşte bu açıdan bakıldığında eleştiricilerin profesyonel ya da amatör olmalarının bir anlamı yoktur bence. Çünkü okumaktan daha doğal ne olabilir ki? Bu tüketici-üretici karşıtlığı ya da iç içeliği sonucudur bir bakıma. Tabi bunu söylerken onun amatör olduğunu, olabileceğini de iddia etmiş olmuyorum. Çünkü sonuçta üretici-tüketici ekseninde edebiyat genel üretim tarzından etkilenecektir. Oluşturulan bu müthiş sektörün doğasından kaynaklanan her şey gibi eleştirmenlik de bu egemen edebi yat sisteminin sonucu bir seyir izleyecektir. Burada bir şeyi daha belirtmeliyim ki egemen edebiyat sistemi kaçınılmaz bir biçimde egemen ideolojiden beslenen yazarlardan, eleştirmenler den ve okurlardan vs. muazzam bir kütle oluşturduğu bir gerçek. Benzer biçimde bunun karşısında muhalif bir genel ideoloji, buna koşut bir edebi üretim ve bunların sonucu olan yazarlar, eleştirmenler ve okurlar da ayrı bir gerçeklik… Asıl olan ise eleştirmenlerin yazarlardan fazla şey bilmeleri ve birer Nabokov-Nacivari nesnellik, gerçekçilik geliştirecek olmalarıdır. Bunu en azından egemen edebiyat sisteminin sonuçları olan her sözde eleştirmene tavsiye ediyorum Bunların karşısında olanların ise bir başka yazı konusu olduğunu da anımsatmak istiyorum.

Görmekle bakmak arasında fark olduğunu biliyoruz hepimiz. Ama ne yazık ki bakmasını bilmiyoruz. Hep görüyoruz. Oysa bakmasını bilen her duyarlı, gerçekçi ve tepkici insan çevresini kuşatan e/LEŞTİR(M)ENLERi görür, fark eder. Çürümenin yaydığı kirliliği, kokuyu yok etmeye çalışan ELEŞTİR(M)ENLERin saflarına katılır. Ayrıkotu gibi bütün güzellikleri örtmeye çalışan her şeyi ile de kirletmeye soyunan e/LEŞTİR(M)ENLERe karşı: “İster bilinçsiz ister bilinçli her türlü uzlaşmacılığı reddediyorum.” diyen P.P. Pasolini gibi haykırır. Çünkü salt edebiyat, sanat ve kültür ortamlarında değil, hayatın her alanında bu işleri görev edinip hakkımız olan bir güzel yaşamı bizden esirgeyen, bize boyun eğdirmeye çalışan, yanlışlarını, yalanlarını gerçek saydırmaya çalışanlar var. Bu her türden e/LEŞTİR(M)ENLERe karşı bilinçli olmalıyız. Çünkü yapaylıkların sonucu olan her şey, doğallığın karşısında güneşi gören kar gibi erimeye mahkûmdur. Çünkü gelecek, ‘altyapı’nın bütün sonuçlarını ELEŞTİR (M)ENLERindir. Bizim de tarafımız bu olmalıdır.

 

                                                                                     Berfin Bahar Dergisi,1996/11.sayı

 

 

 

 

OKUMANIN ÖNEMİ İÇİN BİR DENEME

 

OKUMANIN ÖNEMİ İÇİN BİR DENEME *

 

Tacim ÇİÇEK

 

                                                

“Konuşmak, insanın beynini kullanma sanatıdır.”diyor     

  Eflatun, öyleyse okumak da beynimizi besleme sanatıdır.   

 

Goethe,”seksen yıllık ömrümün yarısından fazlasını okumaya verdim, yine de kendimden hoşnut değilim,” dediğini çoğumuz biliyoruz. Ve Mevlana’nın da, “Sen ne kadar konuşursan konuş, karşındaki seni bildiği sözcük sayısı kadar anlar. Aslolan insanın sözcük sayısını arttırmaktır.” dediğini. Aslında bu konuda verilebilecek örnek yargıların kitaplar dolusu olduğu yadsınamayacak bir gerçek. Yalnız erk, sorgulayan, yargılayan, hesap soran ve neden, niçin, nasıl’larla karşısında kendisi olmak isteyen insanlar istemiyor. Çünkü böyle insanları istediği gibi yönlendiremeyeceğini ve yönetemeyeceğini iyi biliyor. Okuma, aynı zamanda bilinçlenmedir. Bilinçlenme ise bir yontunun canlanması gibidir. Duyularıyla, kanıyla ve canıyla çevresini görebilmek, kanıksadığı gerçekliklerin hiç de hakkı olmadığını kavramaktır. Bundandır ki Osman Sabah,”halkın elinden gördüğünü alamazsınız,”demiştir. Buradaki görmek, kendiliğinden bir görme değil, bakmak içerikli bir eylemdir. Görmek ile bakmak arasındaki farkı da bilmeyenimiz yoktur. Okumak, masalların sihirli öpücüğüdür. Uykulardan uyanmak, gözbağlarından kurtulmak ve prangalardan özgürleşmektir. Bununla ilgili söylenecek öyle çok ki… Çarpıcı örnekler olması bakımından Peronist Hükümetin aydınlara, yazarlara, gazetecilere –tabii ki öyle her gazeteciyim diyene değil- karşı yönlendirdiği halkın attığı sloganı anımsatmak istiyorum:  “Ayakkabılara evet, kitaplara hayır!” Bilinçten yoksun bırakılmış halk bu slogana öyle bir sarılmıştı ki sokaklar inliyordu ve aydınlar kabuklarından bile dışarı çıkmamışlardı. Bu slogan halkı sokaklara dökmüş ve aydınların, yazarların, gazetecilerin çok zor günler geçirmesini gerçekleştirmişti. Çünkü halkın gereksinim duyduğu evinden işine, işinden evine götürüp getirecek olan ayakkabıydı. Kitaplar bunu gerçekleştiremezdi. Öfkesini kendisine bilinç taşıyacak kitaplara emek verenlerden kendilerini bunlara yönlendirenlere çevirememişler ve “Ayakkabılara da kitaplara da evet!”  diyememişlerdi. Bunu söyleyebilmenin yolu öyle veya böyle kitaplara dokunmaktan, kitapları tanımaktan ve onların bilgilerini soğurmaktan geçiyor/du. Erk geçmişte de, günümüzde de Viktor Hugo’nun “İsyan, iktidarı bırakmayan hükümetlerin korkulu rüyasıdır.” sözünün anlamını iyi biliyor ve kültürel, sanatsal, yazınsal alanda da çalışmalarını sürdürüyor. Bilinçten yoksun bıraktırılmış halk , ”aydınlatılmamış halk ağır bir katıra benzer, sen gerisindeki sineği temizlersin o sana basar çifteyi. Çünkü ne senin yaptığının farkındadır ne de kendi yaptığının.” diyen Aristo’nun unuttuğu gerçeklik geçmişte de günümüzde de erkin çeşitli çalışmalarının sonucu olarak halkın bu duruma düşürülmesidir. Yani halk kendi dışında yaratılan ortamın sonucu oluyor bir bakıma. Suçluyu iyi saptamak gerekiyor. Aslında farklı amaçlar için dillendirildiğini düşündüğüm Hz. Ali’nin, “Çocuklarınızı bugün için değil, yarın için yetiştirin çünkü onlar sizinle aynı çağda yaşamayacaklardır.” sözünü de anmak ve halk açısın dan yorumlamak  gerekir diye anımsatmak istiyorum.

Bugün dünyanın efendisi, sahibi, tek yöneticisi ve merkezi olmak isteyen ABD’nin kuruluşundan günümüze kadar ki tarihini ne yazık ki kendi tarihimizden daha iyi biliyoruz. Her sayfasının bir soykırım, katliam, barbarlık olduğunu da… Orada Kızılderililere, zencilere  yapılanlar unutulacak gibi değil. Kuzey-Güney Savaşı’nda yaşanılanlar da öyle… ABD, son altmış yıldır dünyanın birçok yerinde değişik ve çok yönlü yöntemlerle egemenlik savaşlarını sürdürüyor. Yardımcıları, işbirlikçileri ve yardakçılarıyla varlığını adım adım perçinliyor, yer yüzüne yayılıyor. Aynı zamanda bir prototip olarak kendileri gibi yaşamayı, yaşamı dayatan  ABD’nin tarihi bir bakıma siyahların okumasını engellemekle de doludur. Bu konuda en çarpıcı örneklerden biri Anthony COMSTOCH’un yaptığı çalışmadır. “Eden’in bahçelerinde yaşayan Âdem babamız okuma-yazma mı biliyordu.” diyerek siyahların okumalarını engellemeye çalışmıştır. Bu alanda yapılanlar filmlere, dizilere konu olmuştur. Bu gibi söylemlerin ve karşı duruşların Cumhuriyetin ilk yıllarında, hatta l960 ların ikinci yarısına dek farklı biçimlerdeki dillendirmelerle Köy Enstitülerine ve Cumhuriyetin diğer okullarına da karşı şiar edinildiğini biliyoruz. Ve kızların okullara bugün dahi kimi bölgelerde neden gönderilmediklerini de…

Bugün, her dönemdekinden daha çok birçok insanımızın, aydınımızın, yazarımızın, politikacımızın, yöneticimizin kıblesi Batı olmuştur. İnanın merakımdan soruyorum. Batı kriterlerinden biri de,”günde bir gazete, haftada bir kitap, ayda bir dergi okumak çağdaş insan olmak.” Gerçekten yönetimsel piramidin en üstünden en altına dek kaç kişinin kültür kitapları okuduğunu düşünmeden edemiyorum. Çünkü okuyan insan kendi özel dünyasını yaratır. Kendi özel dünyasını yaratan insan da, insana karşı davranışlarında, eylemlerinde daha insani olur. Geçmişten bugüne baktığımızda edebiyatta, sanatta, bilimde, teknolojide, demokrasi ve insan haklarında ilerleme kaydeden toplumlar okumayı ve okuma alışkanlığı edinen bireylerin yetiştiği toplumlar olduğu görülür. Bu gerçeklik yadsınamaz. “Bir erkek çocuğunu eğitirseniz bir adam yetiştirirsiniz. Fakat bir kız çocuğunu eğitirseniz bir aileyi kurtarmış ve yetiştirmiş olursunuz. Kadınları okumuş toplumlar daha çabuk kalkınırlar.” diyen Bernard SHOW anımsandığında kıble edindiğimiz AB/Batı anlamında ilerleme kaydetmek için okuma alışkanlığını kadınlarımıza, kızlarımıza, bir yaşam biçimi olduğunu kavratmalayız. Oysa biz, bugün en çok okumayan kesimini oluşturan kadınlarımızı okullara davet etme kampanyalarıyla uğraşıyoruz. Bu da gösteriyor ki oldukça gerideyiz çoğu şey konusunda kıblelerimizden. Okuma alışkanlığı kendimiz olabilmemiz yolunda bir olmazsa olmaz. Şimdi, burada edebiyat tarihçisi Cevdet Kudret’in “okullar okuma alışkanlığı kazandırabilse başka hiçbir şey kazandırmasa da olur.” sözünü ince eleyip sık dokumalıyız. Genel ve özel amaçlardan vazgeçilsin demiyor bu saptama. Aksine büyük bir eksikliğin altını çiziyor. Ansiklopedik bilgili ayaklı kütüphaneler ne yazık ki bizi ileriye taşımayacak. Bu anlayışla yetiştirilen geleceğimiz tek kanatlı birer kuştan oluşuyor diye düşünüyorum. Tek kanatlı kuşların ne kadar uçabileceklerini anımsamalıyız. Öteki kanatlarının okuma alışkanlığı olduğunu hiç unutmamalıyız. Bu bağlamda hepimize bir görev, bir sorumluluk düşüyor. Eğri oturup doğru düşünmek zorundayız .”Yetişkin zekâları kitaplarla beslenmeyen uluslar yok olmaya mahkûmdur,” diyen Ovidus’u da atlamamalıyız. Kendi gerçeklerimize nesnel bakmasını öğrendiğimizde ve pazılın parçalarını bir araya getirdiğimizde ortaya çıkan fotoğrafın hiç de anlattığımız ve savunduğumuz gibi olmadığını görürüz. Eğitim sorunlarını arada dert edinen bir sendikanın (Eğitim-Sen) çıkardığı dergiden edindiğim şu veriler bizi düşündürmeli: İngilizlerin 1/10 u, Almanların 1/7 si, İtalyanların 1/4 ü okuyor. Bu ülkelerde bir kişiye 10-12 kitap düşüyor. Ülkemizde ise 2002 ye göre, 12.089 kişiye bir kitap düşüyor. Bu tabloya bakıp okuma alışkanlığımız çok iyidir diyebilir miyiz? İnanın, öğretmenlerinin, doktorlarının, polislerinin, askerlerinin, mühendislerinin, hemşirelerinin, öğretim görevlilerinin, şairlerinin, yazarlarının büyük bir çoğunluğunun okumadığı belki de tek ülkesiyiz dünya nın. Okumadan yazmak ve mesleğini sürdürmek yine belki de bir tek bize özgü. Biliyoruz ki kötü örnek olmaz. Bizden çok kötü durumda olanlarla kendimizi kıyaslayıp övünmenin sorunlarımızı çözmeyeceğini bilmeliyiz.

Balık yiyen balıkçıl gibi kitapyiyen, kitapdüşmanı kitapçıl, ,elmayiyen kurt gibi kitap-kurdu olmaktan bir an önce kurtulmalıyız. Bireyler ve toplumlar için okuma alışkanlığı çok önemli. Çünkü okuma alışkanlığı edinen insanlar eleştirel düşünür. Kendisine güvenir. Empati yapar. Tepkici, örgütçü olur. Haklarını savunur. Dayatılmak istenen olumsuzlukları kavrar ve bilinçli karşı koyar. Ve okuma alışkanlığı aynı zamanda düşünmeyi de kazandırır. Bu düşünme bağımlı bir düşünme değildir. Bu düşünme özgün, yaratıcı ve bağımsızdır. Gerçekliklerden, doğrulardan ve güzel olan her şeyden yana bir düşünmedir söz konusu olan. Tabii düşünme felsefeden soyutlanacak bir olgu değil. Çoğunun kıblesi olan Batı da felsefe eğitimi ilköğretimden itibaren veriliyor öğrencilere. Öğrencilerin düzeylerine uygun olarak üstelik… Dokuz yaşından başlayarak düşünme eğitimi yapılabileceği kanıtlanmış. Eğitim - Sen dergisi bu konuyla ilgili araştırmaların sonuçlarını şöyle bir tabloyla sunuyor:

Bulgaristan’da 4. sınıftan itibaren seçmeli.

İspanya’da 6. sınıftan itibaren seçmeli.

İtalya’da 12. yaştan itibaren zorunlu.

Romanya, Kore, Avusturya, Brezilya ve Kanada gibi pek çok ülkede felsefe eğitimi uygulanıyor. Oysa bizde felsefe grubu dersler lise son sınıfta veriliyor ve evlere şenlik. Başta ABD olmak üzere, ekonomiyle ilgili okullarında karşı felsefeye bile oldukça geniş yer veren ülkelerin yanında bizim felsefe eğitiminin esamisi dahi okunamaz. Bu gidişle de kıble edindikleri ülkelerin felsefe eğitiminin uzağından bile geçemeyecekler, işin tepesindeki siyasetçiler, yöneticiler. Batı ülkelerinin felsefe çalışmalarını geleceklerinden esirgeyen bir anlayışın özgün, özgür bir düşünceden yana olması olası mı? Çünkü hep birileri bizim yerimize düşünür. Hangi ülkenin “düşünmenin geçinmeye faydası yoktur” gibi atasözleri vardır, merak ediyorum. Ve hangi ülkenin Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi önünde Rodin’in DÜŞÜNEN ADAM heykeli bulunuyor… Çok düşünürseniz sonunuz burası iletisi başka nasıl logolaştırılırdı bilemiyorum.

 UNESCO’ya bağlı Dünya Çocuk Edebiyatı ve Okuma Araştırma Enstitüsü Müdürü Dr.Richard BAMBERGER’in “Okuma Alışkanlığını Geliştirme “isimli kitabı T.C.Kültür Bakanlığı Yayınları(1999) dizisinde yayımlandı. Çocuk edebiyatı konusunda da çalışma yapan birisi olduğum halde bu çalışmadan çok geç haberim oldu. Ancak okuyabildim yani. Bu kitabın okumaya ilgisi olan herkesçe okunması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu kitaba göre, okuma araştırması dünyada çok yeni ve özgün bir bilim dalı olarak değerlendiriliyor. Haksız da değiller hani.  “Okumanın beyin hücrelerinin çalışmasına etkisi, kitap okumayanlarda beyin korteksinin gelişmemesi “ gerçeği Batı’da, ABD’de okulun, ailenin, devletin görevlerinin bu açıdan yeniden sorgulanmasına neden olduğundan söz ediliyor bu kitapta. Aslında reformist, konformist öğeler, yaklaşımlar ve öneriler içerse de bu çalışma büyük bir eksikliği doldurmuş diye düşünüyorum. Soğurduklarımı birkaç tümceyle aktarmam gerekirse, Batı’da ve ABD’de devletin geleceği olan çocukları TV’ nun zararlarından korumak için yasa çıkarttığından, ABD’de TV izlememe haftası düzenlendiğinden, Finlandiya’da televizyonların halkın kitap okuması için perşembe günleri yayınlarını durdurduğundan, artık başarı değerlendirmesinin değiştiğinden, öğrencilerin bir yılda okuduğu kitap sayısı en önemli başarı ölçütü sayıldığından söz edebilirim… Bu çalışmanın okullara ve ilgili başka kurumlara gön derilmesini çok isterdim doğrusu. Çünkü öğretmenlerin, okul yöneticilerinin okumalarının gerektiğini düşünüyorum. Neden derseniz. Ne yazık ki okullarımız çocuklarımıza okuma alışkan lığı kazandırmıyor. Okumayan, kitap sevmeyen insanlar yetiştiriyoruz. Sorumluluğu da sisteme yüklüyoruz. Sisteme karşın yapabileceklerini erteleyen öğretmenlerin ve yöneticilerin işin kolayına kaçtığını sanıyorum. Sorunun nedeni olarak sistemi salt dayanak gören öğretmenler ve yöneticiler okumuyorlar. Çocuklara örnek ve önder değiller. Ha bire gerekçe üretiyorlar. Bu konu da kimse onların eline su dökemez. Batı’da veya dünyanın başka bir bölge sinde kalkınmış ülkelerde okullar, aileler, öğretmenler “okuma alışkanlığı” na neden bu denli önem veriyorlar, hiç düşünüyor muyuz? Çünkü kitap okumayanlar da zamanla okuma-yazma bilmeyenler gibi oluyor. Eğitim düzeyleri, kariyerleri ne olursa olsun… Kaç üniversite bitirir se bitirsin… Düşünmeyen, düşünemeyen, sorgulamayan ve sadece duyduğuna, gördüğü ne inanan sünger insanlara dönüşe biliyorlar. Evet, okula başlamanın ve okullar bitirmenin yaşı var, fakat okumanın yaşı yok. Okumak bir Tabula Rasa’dır. Beyinsel besindir. Beyin bir bilgi kumbarasıdır. Damlaya damlaya dolar. Zamanı gelince de kullanır. Lütfen yazının başındaki alıntıları anımsayın ve düşünün. Son bir söz, “değişmeyen fikirler, değişmeyen gömlekler gibi kirlenir.”(Tatar Atasözü)  Kirli gömlekliler de toplumda hemen fark edilir. Bu yüzden ya temiz gömlek başa, ya kirli gömlek leşe.

 

* Bu yazımın yanlışsız ve tamamı Eleştirel Pedagoji’de yer almıştır.

 

Günlük Evrensel Gazetesi, 27 Ekim 2001

                                    Eleştirel Pedagoji, Tem/Ağus. 2014/34.s

                                                                        

 

 

“YAZAR” İLE “YAZAN” İÇIN BEN/CIL SÖYLEM

YAZAR” İLE “YAZAN” İÇIN BEN/CIL SÖYLEM

 

Tacim ÇİÇEK

 

 

Kimi yazar korkaktır. Kendini ele vermekten çekinir. Saklanır birtakım engellerin altına. Gölgeler yaratır gerçek kişiliğini saklayan. Saklandığını sanır. İçtenlikten kaçtı mı bir yazar yan yan ya başarısız olur. İçtensizlik, korkaklık yaşamı okurlarına vermekte ustalaşır. Korkak yazarlar güçlü, kalıcı ürün veremezler ne yapsalar. Kuşaklar çıkarır onları saklandıkları yerden.                                                                                                                                                                                                                

Oktay Akbal, ‘Yaşadığını Yazmak’ tan

 

  1

 

Alman şair Goethe:” Seksen yıllık ömrümün yarısından fazlasını okumaya verdim, yine de hoşnut değilim kendimden.” gibi bir söz etmiş. Ne kadarı doğru bilemiyorum. Ama Orhan Kemal de, “ Murtaza’ yı yazmak için benzeri bin kadar kitap okudum.” diyesiymiş.

Bir kere yazmaya okumakla başlanır, kim ne derse desin. İyi yazar olup olmamak ya da geleceğe kalıp kalmamak buna bağlı yalnızca. Başkalarından etkilenmemek için okumayanların yaratıları yalnızca kendilerinin soğurduklarından başka bir şey olmaz. Bunlar da yavan ve eksik şeyler bütünü olarak ancak yazanı ve çok yakın çevresini ilgilendirir. Bu yüzden iyi okur olmak, okuduğunu algılamak ve özgün yapıtlar yaratmak için olmazsa olmazdır diyorum.

Biliniyor ama yineleyeyim:

Rastgele okumak nasıl ki insana ( en azından yazmak kaygısı olan ama bu işi ciddiye alıp özgün ve de ciddi iş çıkarmaktan yana olan için ) büyük bir zaman kaybettiriyorsa, aynı biçimde her türlü kavganın içinde yazdıklarıyla da yer almak isti yorsa rastgele şeyler yaratmak da büyük bir zaman kaybıdır… ( Zaman açık kalmış bir musluk gibidir ve biz ondan yalnızca avuçlarımızla alıp biriktirme şansına sahibiz o kadar. ) Çünkü edebiyat yapmak öyle sanıldığı gibi salt bir şeyler karalama değildir. Ya da bana göre böyle olmamalıdır, absürt  şeyleri de edebiyat içinde değerlendirenler ve ona dahil edenler var. ( Örneğin okuyun Enis Batur’un yazılarını anlayacaksınız beni )

Günümüzde egemenlerin dördüncü gücü “medya”nın sınıf kavgasında yararlandığı ve kullandığı en korkunç silahlardan birkaçı da tutulmuş, satılık kalemlerdir diye düşünüyorum. Hatta bu alanda “yazar” ile “yazan” kavramları iç içe geçirilerek bir kaos yaratılmak istenmektedir. Bu bilinçli bir yöneliş ve yöntemdir. Öyle kuşatılmışız ki artık “ yaşadığım günlerden ve ortamdan iğreniyorum” demek yetmiyor insan olana. “Acı çeken ‘büyük insanlık’a bağlıyım” demek de kurtarmıyor insan kalmak isteyeni inanın. Söylemimizle pratiğimiz etle tırnaktan bile öte olmalı, ikisi arasında dünyanın uçurumları olmamalı. ’Büyük insanlık’ için ‘taraf’ olmak zamanı.

    

Yolumun üstünde bir ağaç gördüm yere oldukça yakındı. Kökü topraktan azıcık çıkmış gibiydi ama yemyeşildi. Hatta zaman geldiğinde meyvesini de verirdi. Sevinirdim. Çünkü, yediği darbelere karşı direnmiş ve toprağından kopmamış sanırdım. Ama daha sonraki günlerde ağacı anbean hastalığı ilerleyen bir insan gibi kötüler gördüm. Sonunda da…

 

 

 

 

2

 

Köksüz bir ağaç düşünebilir miyiz?

Ağacı, onu var eden koşulların ( suyun, toprağın, Güneş’in, havanın vs. ) dışında düşüne bilir miyiz? Öyleyse ağaç gibidir yazar da, ‘büyük insanlık’ da.  Yazarın yazdığı ve ya yazacağı “ doğrular, gerçeklikler, yaşanmışlıklar, düşler, rüyalar, umutlar, istekler… Kısacası insana dair her şey” aslında bir bakıma ‘büyük insanlık’ ın dünyasıdır. Toprakla bağı olmayan ağaç gibi dayanaklarıyla ilgisi ve bağı olmayan yazar da günün birinde ama mutlaka kaybedecek, kaybolacak. Yazımın başında Oktay Akbal’ın saptamasında altını çizdiği gibi…

Yazar dediğimiz insan köksüz ve yalnız yaşayan ya da efsanevi Tuba ağacı değil ki, olamaz ki… Bu yüzden içine doğduğu kültüre, gerçekliklere ve sosyoekonomik koşullara duyarsız ve tepkisiz kalamaz. ‘Büyük insanlık’tan yana ya da onu ilgilendiren gerçekliklerden yana “adalet”li, inançlı, kararlı ve tepkici olmazsa yalnızca “yazan” olmaktan öteye geçemez. “Ben sadece gönül telimi titreten güzelliklerden, olay ve kişilerden etkilenip yazarım.” Demek gerçekçi bir yazara yakışmayacak olan bir söylemdir bence. “Bana ne, ben kurguladığım soyutsallıkları içselleştirip en güzel biçimde kâğıda dökmeye çalışıyorum, başka da bir şey beni ilgilendirmez…”ci olmak da sözde gerçekçi yazarları kurtarmaz.

Günümüzde yalnızca “yazan”ların tavrını olmazsa olmaz yapıp geleceğin gerçekçi yazarlarının önünü kapatmak için olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız.

Gerçekçi yazar ince eleyip sık dokumalıdır. Burnunun direğini sızlatan gerçekleri içselleştirip en güzel biçimde yazmalıdır. Çünkü ne yazdığın kadar nasıl yazdığın da önemlidir. Kendisiyle hesaplaşmalıdır. Bu iş incelik, sabır ve birikim, gönüllü işçilik istiyor bizden. “Yazan” ile “yazar” arasındaki farklardan biri de budur bence.

 

Yaşar Kemal’in bir paragrafı bile yirmi otuz defa yazdığı yerde, biz; kim oluyoruz da bir defa yazdığımızla yetiniyoruz. ( Özgen Seçkin )  Yetinmemeliyiz. Bu alanda onda bir yeteneğimizin yanına onda dokuz çalışmayı eklemeliyiz. Kılı kırk yarmalıyız. Yoksa, bence, saygınlığı ya da yaşı başı ne olursa olsun hiçbir yazar kendisi için ayrıcalık isteğinde bulunamaz. ‘Yanlış yapma’ özgürlüğüne gelince, bir kolektif çiftlikte grup önderi yanlış yaparsa; çiftlik başkanı onun yanlışını düzeltecektir. Bu, yerel nitelikte bir yanlıştır ve diğer insanlara zarar vermeyecektir. Yazar, yayımlanan bir çalışmasında yanlış yaparsa binlerce okuru yanlışa sürükleyecektir; işte mesleğimizin tehlikesi burada yatar, diyen M. Solohov her zaman haklı olur.

Ülkemiz adeta bir “yazar” cennetidir. Bu yüzden okurdan çok “yazan” var desek yeridir. Bırakın bir roman, hikâye veya anlatıyı, bir şiir demeti ya da yalnızca bir şiiri bile yayılmanmış her bireyin kendisini bu şekilde isimlendiriyor olması ve bunun herkes için çok daha kolay olması şaşılası bir gerçekliktir. Bir şekilde bunu hayata geçirebilmiş olanların yanında hiç mi hiç hayata geçirememiş ve yalnızca “heves”te kalmış “yazar”larımız da azımsanmayacak sayıdadır. Abarttığımı düşünmeyin fakak İstanbul’dan Ardahan’a, İçel’den Sinop’a kadar uzanan bu topraklarda bazı yayınevlerinin neredeyse kendilerine gönderilen her şeyi hiçbir ayırım yapmadan yayımladıkları halde, bu sözünü ettiğim “yazan” ve “yazar”lardan hiçbirinin tek bir eserini bilse yayımlamadıkları halde kendilerini “yazar” olarak tanıtan onlarca insan tanıdım. Yıldıklarında, aşındıracakları yayınevi kalmadığında ise kendi kitaplarını bazı yayınevlerine -ki bunlara yayınevi demek ne kadar doğru bilemiyorum- kendi ceplerinden para vererek- bastırıyorlar. Bazıları bunu bile başaramadığından ya da başka nedenler den dolayı, “kendi yayını” logosuyla en iyi bildikleri bir matbaada yayımlatıyorlar kitaplarını. Kişisel yayıncılık ile paralı yayıncılık arasında kalanları yazar, hele hele gerçek yazar sayıp saymamak bu ikilem ile sınırlı tutmadığımı ve bu ikileme mahkûm etmediğimi de belirtmek istiyorum. Çünkü, “yazan” ile “yazar” arasındaki fark salt bu ikilem ile sınırlı değil.

 

3

 

Şimdi en baştaki Oktay Akbal alıntısına denk düşen bir alıntıyı da Edebiyat Dersleri nin yazarı Nabokov’dan yapmak istiyorum.

 

Küçük yazarlara, sıradan olanı süslemek kalır: bunlar dünyayı yeniden keşfetmek zahmetine girmezler; yalnızca var olan düzenden, kurmacanın geleneksel kalıplarından, yapabildiklerince en fazlasını sıkıp çıkarmaya çalışırlar. Bu küçük yazarların bu sınırlar içerisinde üretebildiklerinin çeşitli kombinasyonları, kısa süreliğine oldukça eğlenceli olabilir çünkü küçük okurlar, hoş bir gizlilik altında kendi fikirlerini görmekten hoşlanırlar. Ama gerçek yazar, gezegenleri döndüren ve uyuyan bir adam biçimlendiren ve ısrarla uyuyan adamın kaburgasını kurcalayan o adam, bu türden bir yazarın elinin altında verili hiçbir değer yoktur: Bu değerleri kendisi yaratmalıdır. Eğer ilk baştan dünyayı, kurmacanın olanaklılığı olarak görme sanatını içermiyorsa yazma sanatı çok boş bir iştir. Bu dünyanın malzemesi yeterince gerçek olabilir (gerçeklik ne kadar gerçek olabilirse) ama bu malzeme, kabul edilmiş bir bütünlük halinde bulunmaz: Bu kaostur ve bu kaosa yazar "haydi!" deyip dünyanın alazlanarak kaynaşmasını sağlar. Şimdi dünya, sadece görünen ve yüzeysel parçalarında değil, atomlarında yeniden birleşmiştir. Yazar, bu dünyanın haritasını çıkaran ve içerdiği doğal nesneleri adlandıran ilk insandır. Şu meyveler yenir. Orda yolumun üstüne çıkan benekli yaratık evcilleştirilebilir. Şu ağaçların ortasındaki göle bundan sonra Opal Gölü denilecek, ya da, daha sanatsal bir biçim de, Bulaşıksuyu Gölü. O pus bir dağdır ve o dağ ele geçirilmeli. Dipsiz bir ya maçtan tırmanan usta sanatçı, en tepede, rüzgârlı bir sırtta kimle karşılaşır dersiniz? Nefes nefese ve mutlu okurla karşılaşır ve orda, anında birbirlerine sarılırlar ve eğer kitap sonsuza kadar sürüyorsa sonsuza kadar birbirlerine bağlı kalırlar.

 

İşte, bu uzun alıntıdan da anlaşılacağı gibi “yazan” bir bakıma küçük yazarlara dâhil olabilirler ama asla gerçek “yazar” olamazlar. Çünkü üslupları yoktur. Üslupsuzluk da kişiyi ne yazık ki yazar yapmaz. Kimileyin üslup bile kişi yeteneksizse tek başına işe yaramaz. Bunu biraz daha açacak olursam: Üslup bir araç değildir, bir yöntem değildir, yalnızca kelimelerin seçilmesi de değildir usta ve gerçek yazarların söylediği ve de sıklıkla altını çizdikleri gibi. Çünkü bütün bunlardan daha fazlasıdır üslup. Yazarın kişiliğinin içkin bir bileşenini ya da karakteristiğini oluşturur. Dolayısıyla üsluptan söz edildiğinde, bir sanatçının kendine özgü mizacını ve bu mizacın, sanatçının yaratısında kendini ifade etmesini anlamalıyız. Peki bu “yazan” anlamındaki küçük yazarlar da var mı? Bu soruya verilecek en doğru yanıt: hayırdır. Her yaşayan kişinin kendine özgü üslubu olmasına rağmen, tartışmaya değer olan yalnızca şu ya da bu dehası olan bir gerçek “yazar”a özgü olan üsluptur. Ve bu deha, yazarın ruhunda yoksa edebi üslubunda kendisini ifade etmesi beklenemez. Bir ifade türü, bir “yazan” tarafından mükemmel hale getirilebilir. Edebiyat kariyeri boyunca bir “yazar”ın üslubunun giderek daha titiz ve etkileyici hale gelmesi normal ve kaçınılmazken; hiçbir “yazan”ın bu alanda sıçrama yapması beklenemez. Çünkü yetenekten yoksun bir “yazan”, değeri olan bir edebiyat üslubu geliştiremez de ondandır beklenmemesi. Olabileceğinin en iyisi, kasıtlı olarak bir araya getirilmiş ve ilahi kıvılcımdan yoksun yapay bir yazar(!) olmasıdır.

 

4.

 

Şimdi, “yazar” ile “yazan” arasındaki farkı netleştirmek gerekir artık.

Eskiden beri, yazının edebi dalı için “te’lit”ten gelen “müellif”, edebi dallar dışındaki çalışmalar için de “muharrir” sözcüğü kullanılmış. Basın ve yayın organlarına haber toplamak bildirmek ve yazmakla görevliler için de “muhabir.” Muhabir sözcüğünün karşıladığı kimseler açısından bir sorun yok. Kanıksadığımız birçok işbölümü var. Ama günümüzde sorun “müellif” ile “muharrir” sözcüklerinde. Birbirine karıştırılan da bu iki sözcük…

 “Muharrir” Arapça. Yazan, yazıya geçiren, özellikle de gazete ve/ya da dergilerde yazı yazan kimse. Kaynaklar böyle açımlıyor. Yine aynı kaynaklar, “müellif” sözcüğünü, kitap yazan kimse, eser sahibi, yazar diye tanımlıyor.

 “Yazar” ile “Yazan”ın ( “Müellif” ile “Muharrir” ) niin karıştırılmaması gerektiğini da ha iyi anlamak için günümüze denk düşen kanıksadığımız “yazar”lıktan söz etmemiz gerekir.

Kendi içinde şair, öykücü, romancı, denemeci gibi sınıflanan “yazar”lığın artık bir meslek olduğu bir gerçek. Her ne kadar ülkemizde “yazar”lıktan geçimini sağlayanlar çok az ve “yazar”lık yanında “asıl meslek” olarak başka işlerde çalışanlar olsa da… Yine de sormak ger ekiyor: Sekreterler, stenocular, kâtipler, icracılar, gazeteciler, spor yazarları, makale yazarları vs. yazarlarken işin etik, estetik ve işçilik gibi yanlarını ne kadar hesaba katıyorlar acaba? Yazarı yazar yapan anlatım ve dil zenginliğidir. Kurgusudur. Özgünlüğüdür. Yaratıcılığıdır. Yazar, söylemi ve anlatımıyla da kendinden sonrakilere “örnek”tir. Bu yüzden soruda adı geçenlerden ve daha da başkalarından ayırmak gerek onları. Yani gerçek yazarları…  “Yazar” bir kesimin ya da bir sınıfın sözcüsü olabilir. Ama asla “yazar”lık koşullarının ve dayanaklarının dışında olamaz. Yaratıcılığını kendinden aldığı özgül yetke ile istediği gibi dillendirir. Ger çek “yazar” hangi meslekten olursa olsun, bu pek de önemli değildir; ama sanat-edebiyat alanında rüştünü kanıtlamış olmalıdır. Çünkü çağdaş ve nesnel eleştiri her zaman “yazar” ile “yazan”ı ayırmıştır. Özellikle “medya” nın edebiyat sanat alanında yayıncılığa girmesiyle bir likte “yazar”lardan çok “yazan”ların eserlerini (!) reklamlar aracılığı ile pazara, sokaklara, kor san tezgâhçılara kadar yaymıştır. Gazeteci-yazar, makale yazarı, spor yazarı, muhabir yazar gibi onlarca “yazan” etikten, estetikten, işçilikten ve yazarlığın kurallarından, iç yasalarından ve dayanaklarından yoksun durmaksızın üretiyorlar. Bunun karşısında olmak ve durmak gerekiyor. Elbette ki insan doğuştan “yazar” ya da “yazan” olmuyor. Bu süreç birikim, yetenek ve gönül işidir. Sabırdır, çalışmaktır. Yaptığı ile yetinmemektir. Bunları çoğaltmak olası… Ama büyük bir çoğınluk “medya”nın ve bankaların olanaklarına sırtını dayayarak ünlü politikacıların, varsıl ailelerin, sanatçıların, kaçıkların, teröristlerin, travestilerin, futbolcuların, kaçakların -ekleyin aklınıza gelenleri- yaşamlarından ( biyografik de olabilir, olmayabilir de ) esinlenerek veya yaşamlarını birebir yazarak edebiyat alanına biraz da metazori giriyor. Sonuçta da orta ya çıkan şey edebiyat olmadığı gibi yaratanları da edebiyatçı anlamında “yazar” olamıyor, “yazan” oluyor / mu kuşkuluyum doğrusu.

Gazeteci, muhabir, röportajcı, denemeci, eleştirmen, makaleci, spiker, büyük varsıl aile dostları yazar olabilirler hatta çok iyi de olabilirler, ama işlerini yaparken etik, estetik, işçilik ve içselleştirme gibi gerçek yazarlığın olmazsa olmazlarını “Yasımı Tutacaksın”ın yazarları  “Dominigue Lapierre - Larry Collins” gibi yapıtlarında gösterebilirlerse eğer.

 

                                                                   Edebiyat Gündemi dergisi, Ocak 2001, 9. s

 

 

YAZAR VE YARATI ÖZGÜRLÜĞÜ

YAZAR VE YARATI ÖZGÜRLÜĞÜ

 

Tacim ÇİÇEK

 

"(…) Toplumsal piramitte yükselmek için yazıyorlar. Yazdıkları nın suya sabuna dokunmamasına, toplumda bir yer bulmalarına engel ol mamasına dikkat ediyorlar. (…) Hiçbir şeyi eleştirmiyorlar, ya da sadece eleştirilmesine izin verilen şeyleri eleştiriyorlar, düşman kazanmaktan çe kiniyorlar, daha çok en az zarar verecek düşmanları seçiyorlar. Bir ideal için intihar etmiyorlar; sadece çılgınlık ve öfkeden ölüyorlar (...) Ve edebiyat bu yüzden böyle… Komedi gibi başlayan her şey komedi olarak son buluyor."

Vahşi Hafiyeler /den Roberto Bolano

 

M. Kagan’ dan, “Sanatta, hayal gücünün olanakları gerçekten sınırsızdır. Örneğin bir biyolog, bir insan gövdesi üzerinde bir hayvan başı olabileceğini ya da bir hayvanın insan gibi konuşabileceğini söylese, o kimseye deli gözüyle bakılır. Buna karşılık, bir sanatçı, yarı insan yarı hayvan bir yaratık çizse, fabl'lar ve masallar yazsa; “ aslan yeleli “, “ kartal gagalı ”,  “ taş kalpli “gibi eğretilemeler kullansa, anlayışla karşılarız. ( Çünkü )  Her eğretileme ya da abartma, bir şiirin ölçülü uyaklı yapısı, bir romanın, bir oyunun, bir filmin bileşim yapısı, bir büstün “ kesit”i,  grafiğin siyah - beyaz  “dil”i, bir şarkının ezgisel  “dil”i ya da dansın koreografik  “dil”i, bir binada sütunlar ile yukarısındaki tektonik ilişkiler, bütün bunlar, sanatta bize şu nu doğrular: varlığın manevi kapsam'ının, toplumsal değer'inin anlamlı kılınabilmesi için, do ğanın ve insan yaşamının maddi varoluş yasaları' nın koşullandırılmış, genellendirilmiş, şu ya da bu derece değişime uğratılmış, olarak yansıtılması sorunu vardır.”   Saptamasını ödünç alarak başlıkla ilgili düşüncelerimi aktarmak istiyorum. Bunu yaparken de konu bütünlüğü içinde daha çok çocuk edebiyatı üzerinde duracak olsam da, edebiyatın ve sanatın geneli için de ben zer düşünceler taşıdığımı peşinen söylemeliyim. Yaşamı ya da kurguladıklarını soğurup şiire, öyküye, romana, kısacası sanata ve edebiyata dönüştürenlerin işçiliği önemsemesi ve sınırsız bir coğrafyaya sahip olması gerekiyor. Coğrafyası, mekânı dar ve sınırlı olanın ilgilendiği şey de başarılı olması ve de karşılık bulabilmesi olanaksızdır bana göre. Dar ve sınırlı bir coğrafyaya sahip olanlar kendilerini aşamaz ve gerçekte de beğeniden uzak salt kendileri için yaz maktan, yontmaktan, çizmekten öteye geçemezler. Sanatçının, edebiyatçının coğrafyası salt bildiği dil ve içinde yaşadığı ortamı da kapsayan ülkesi değil, bütün bir dünya, hatta evren / ler olmalıdır görüşündeyim.

İki tip sanatçıdan, edebiyatçıdan söz edebiliriz: İlkinde, düşüncenin olgunlaşması ve aktarılması süreci uzun bir zaman alır ve düşüncenin cisimlendirilişi sürecinden daha çok zorlukla ortaya çıkar. Buna karşılık ötekisi, bir düşünceyi kafasında daha fazla  “ tutamaz “ ve hemen malzemesi her neyse onunla çalışmaya geçer. Acelecidir, özensizdir… Ancak, iki sanatçı tipi arasındaki bütün bu bireysel farklılıklara karşın, her ikisinde de, yaratıcı düşüncenin olgunlaşması evresinden, bu düşüncenin maddi olarak cisimlendirilişi aşamasına geçiş, yaratım sürecinin temelinde yatan genel yasaklıklardan biri olarak daha yapıtın içeriği  “sonuna kadar” düşünülüp taşınılmazdan önce orda yer alır. Ve böylece ortaya vasat bir edebiyat ya da sanat ürünü çıkar. İkinci tür sanatçılar ve de yazarlar, şairler, yazımın başında alıntıladığım Roberto Bolano’ yu tümü ile haklı çıkarırlar. Bunlar için öyle çok konuşmanın da gereği yok sanıyorum, çünkü çevremizde fazlasıyla varlar zaten. Kaşlarının içinden öne bir çivi gibi uzanan tek kılı değil el atıp almanıza, ondan söz etmenize tahammül vermezler. Kendi yazdıklarını bile bir kez dönüp okuma zahmetinde bulunmadıkları için farkında oldukları yanlışlarıyla yüzleşmemeye özen gösterirler. Tabii ki, Kagan’ dan aktardığım saptamaya uygun olarak ya zarlar, sanatçılar yaratı özgürlüğüne sahipler. Ve istedikleri konuları içselleştirip sunabilirler, ama ne yazdıkları kadar; nasıl yazdıkları ya da yaptıkları da bir o kadar önemli. Bu yüzden işçiliğin, en iyi biçimde olmasını göz ardı edemezler. Ben yaptım, ben yazdım havalarında beş para etmez eserler ortaya koymak hiç doğru değil, gerekli de… Ve yetişkinler için yazanların edepli, saygıya şayan yaklaşımları var; yazıp bastırdıkları kitaplarını okul okul gezip satmaya çalışmamaları gibi, belediyelerin kültür müdürlüklerini aşındırıp satın almalarına zorlamak gibi. Bir de bunu alışkanlık hâline getirip tek derdi ipe sapa gelmez sözde kitaplarını her ne olursa olsun, satıp masrafını çıkarmaküstü kazanç sağlamak olanlar, katlanılır gibi değiller inanın…  Bilimsel maddeci estetik, Lenin'in şu ünlü temel tezinden yola çıkar,  “İnsan hem toplum içinde yaşayıp, hem de ondan bağımsız olamaz. “ Kişi, toplumla soyut bir karşıtlık oluşturmaz, tam tersine, toplumsal bir içeriği bireysel olarak kendinde taşır. Bu toplumsal içerik, kişinin bilincine çeşitli yollardan işler ve içinde bulunduğu etkinliğin niteliğini az ya da çok, ama açık seçik etkiler. Bütünüyle bundan kaçmak, bunu bastırmaya, yok saymaya çalışmak, aslında havayı bastırmaya çalışmak kadar zor ve olanaksızdır. Hayat hakkında te mel düşüncemize seslenen ve bu beklentiyle alınıp okunan edebiyat ürünleri bir biçimde bir okyanusun girdabı gibi bizi içine çekip atmosferiyle başımızı döndürmüyorsa, bunlar hayatı ciddiye almayı, her şeyin elimizde olduğunu, kişisel kararlarımızın hayatımızı şekillendirdiğini gösteren gerçek aynalar değillerdir, olamazlar da… Olsa olsa sirk aynalarının yerini alma ya çalışan sahte sirk aynalardır. Hele bu işi sözcüklerle yapmaya çalışanların işi ötekilerden daha zor, daha çetrefilli ve bir o kadar da emek, özen, işçilik gerektiriyor. Her aklımıza gelenin - neredeyse gereksiz biçimde - kâğıda geçirilmesi ne yazık ki yaratıcılıkla ve de yaratı öz gürlüğüyle bir ilgisi yok. Konuşurken, yanlış tümcelerle, doğru veya yanlış düşüncelerimizi birbirimize aktarabiliriz. Birbirimizin ne demek istediğini anlaya biliriz, ama yazma dili, yazım dili yani, bundan apayrıdır. Çalakalem ve yangından mal kaçırırcasına bir şeyler yazmak ve sonra da parasını verip bastırmak bir noktaya kadar anlaşılabilir bir davranıştır, edebiyatın ve sanatın olmazsa olmazlarına sonuna kadar bağlı kalabilmişse ve özgünlüğü, içeriği yeni ufuklar açacak kıvamdaysa eğer.

Her ne denli hiç zorlanmadan, sanki doğaçtan yazılmış gibi görünse de aslında, Nâzım’ın veya herhangi bir usta şairin, öykücünün her şiirinin, her öyküsünün ne denli uzun ve yorucu bir çalışma aldığını çok iyi biliriz. Lev Tolstoy’un ve ya Y. Kemal’in, ne bileyim O. Kemal’in ( Daha başka isimler de sıralamak olası, ama ben bunlarla yetineyim )  ya da başka bir romancımızın, o geniş kapsamlı yapıtlarını, hiç bıkmadan, her bölümün, her öykünün, neredeyse her tümcenin düzeni üstünde titizlikle durarak birkaç kez yazmış olduklarını da… Gogol, bir yazarın kendi el yazılarının üstünden belki sekiz kez geçmesi gerektiğini söyler. “ Belki birinde daha az, öbüründe daha çok, ama sekiz kez yapıyorum bunu. Ancak sekizinci kez, kendi elimle yazdıktan sonra, çalışma, sanatsal olarak bitmiş, yaratıcılık katına ulaşmış demektir.” diyor. Turgenyev' se Aksakov' a yazdığında şöyle der:  “ Eğer Puşkin ve Gogol gibi kişiler, kendi iş lerinin üstünden tam on kez geçmek zahmetine katlanmışlarsa, böyle bir şeyi yapmak, bizler için farz sayılır. İnsanın eğer aklına doğru dürüst bir düşünce gelince onu gerektiği gibi, iyice tartıp biçmezse, sonunda mutlaka bir yerden patlak verir. “ Bir sanatçının güçlü bir yetiye ve büyük bir ustalığa sahip oluşu, onun kendi yapıtı üstünde uzun boylu, yorucu bir çalışmaya girişmeyeceği anlamına gelmez; tam tersine, bir sanatçı ne denli büyük bir yatkınlık ve beceri sahibiyse, yaratım sürecinde o denli iddialı ve işine düşkün, bir o kadar da  “ güçbeğenir ” olur. Son zamanlarda okuduğum eş - dost ve de arkadaş romanlarında, öykülerinde, çocuk kitaplarında hatta şiirlerinde öyle yanlışlar, teknik ve kurgusal hatalar gördüm ki anlatmakla bitecek gibi olmadığından ve de en azından ben daha onlardan ümidimi kesmediğimden isim vererek incitmek istemiyorum onları. Çünkü derdim onların incinmeleri değil. Alınganlık gösterecekler, ama yine de bir iki örnek vereyim: Biri piknik için bir iğneyi bile unutmazken, kilometrelerce gittikten ve nice sonra ormanda çadır kurarken köpeğini anlatır. Onlar çadır kurarken çocuk köpeğiyle oradan uzaklaşır. Ciddi bir romanda yanındaki arkadaşını koltukta unutur, bir başkası... İndiğini bilmeyiz. Otuz sayfa sonra yaşanan elim olayda, o koltukta unutulan arkadaş yanındadır, kavgada omuz omuzadırlar. Dondurma erimesin diye tuz kullanır biri de. Atı yatırarak uyutur. Ata çit çiğnetir, geviş getirtir. Danaya süt emdirir, Maraş olaylarını, 1 Mayıs 1977 İşçi Katliamından önce anlatır, ülkemizin siyasal ve sosyal gerçekliklerinin geçmişten günümü ze doğru anlatmaya çalıştığı kronolojik romanında, bir başkası da. Nargile tokurdatır. Dut yemiş bülbül gibi şakıtır kızları biri de. ( Bülbül gibi şakımak dururken ) Ayı kocayınca yavruları na maskara olur vs vs vs...  İnsanın eğer aklına doğru dürüst bir düşünce gelince onu gerektiği gibi, iyice tartıp biçmezse, sonunda mutlaka bir yerden patlak verir. Aynen böyle ne yazık ki… Yetkinleşmek, sabır ve de emek… Olmadan olmuyor işte. Sözcüklerle küçük, büyük ya da duvar resimleri yapmak, öyle herkesin harcı olmuyormuş demek kiAnna Karenina hem gelmiş geçmiş en mükemmel romanlardan biri hem de Tolstoy' un defalarca düzelte düzelte romanı nasıl yazdığını bilenler için çok büyük bir özenle yazılmış bir kitaptır. Ama kahramanların tek tek hikâyelerini anlatırken hiçbir yanlış yapmayan Tolstoy‘un, Anna Karenina' da, ortak nesnel zamanı iyi düzenleyemediğini, kahramanların takvimlerinin birbirini tutmadığını, yani romanda bir editörün fark etmesi gereken pek çok kronolojik hata olduğunu Nabokov -Tolstoy' dan zeki gözükmenin zevklerini de çıkararak- göstermiştir. Romandaki bu tutarsızlıkları, kitabı severek okuyan okur, Tolstoy'un eşzaman konusundaki uyarılarını da doğru sanarak okuduğu için fark etmez bile. Yazarın ve okurun bu dikkatsizliği arkasında, romanları kahramanların serüvenlerine ve dünyayı algılayışlarına odaklanarak yazma ve okuma alışkanlığı yatar. Bu denli titizlenen ustaların bile yanlışa düştükleri bir alan da bizim âdeta gözü kapalı gibi kalem oynat mamız pek de akıllıca gelmiyor bana. Kendimizi ve dostlarımızı kandırmak da bambaşka bir aymazlık ve saflık diye düşünüyorum doğrusu. Ha, aklıma gelmişken bizde böylesi örnek var mı bilemiyorum ama dünyanın edebiyat alanında bir albatrosu olan Stendhal’ı da anımsata yım. Yapıtlarını oluştururken önceden uzun uzun tasarlamak yerine irticalen yapılan bir ku guyu seçen Stendhal, yazın konusundaki yeteneğini para amaçlı kullanmamış, gerçek bir sanatçı gibi davranıp, estetik kaygıyı ön planda tutmuştur. Buna karşın ustaca yapılan kurgusu, sürükleyici anlatımı ve başarılı ruh tahlilleri ile Kırmızı ve Siyah bugün birçok eleştirmence dünyanın en iyi 10 romanından biri kabul edilerek, Stendhal' ın tek noksanlığı olan eserlerinin sayıca azlığını kapatmıştır. Ayrıca dünya klasiklerindendir. Yani siz bu düzeyde değilseniz da ha çok titizlenip en iyisini yapmaya çaba göstereceksiniz ya da bu diyarlarda deve gütmeye çalışmayacaksınız. Çünkü romancılık, öykücülük sözcüklerden önce, dünyayı resim olarak hayal etmektir. Daha sonra hayal ettiğiniz bu resmi sözcüklerle öyle bir ifade edersiniz ki, okur da en az sizin kadar hayal edebilir. 

Çimçekten albatrosa kadar kanatlılar geliyor aklıma, buraya kadar sözünü ettiğim gerçekliğe denk düşen sözde yazar ve sanatçılar söz konusu olunca.

Yüzlerce ve de binlerce kanatlının uçma sınırı ve özgürlüğü kanatlarının kendilerini götürebildiği yerdir gökyüzünde… Yani hiçbir kuş albatros değildir. Çimçekten albatrosa kadar tüm kuşların sınırı ve özgürlüğü farklıdır. Doğaldır ve kabullenilmiş bir durumdur. Hiçbiri öte ki olma iddiasında değildir. Ve de birbirlerinin, varlığının kaçınılmazlarıdır. İşte şair ve yazarlar ve hatta başka başka sanatçılar da benzer biçimde bir yazma ve düşünme özgürlüğüne sahiptir. Dağarcıkları, genel kültürleri ve yaptıkları güzelliklerdeki ustalıkları tıpkı çimçekten albatrosa kadar kuşlar gibi bir yelpazede yer alırlar, bu da bana göre doğal ve kaçınılmazdır. Ye terki haddimizi ve sınırımızı bilelim ve birbirimizi olduğu gibi kabullenelim.  Ve yapacağımızın en iyisini yapmaya çalışalım.

 

Çocuk edebiyatına gelince…

 

Biliyorum bu söz böyle değil diyeceksiniz, ama  Mevlâna’dan kotardığım sözü değiştirmek istiyorum, daha iyi anlaşılmak için. “ Siz ne kadar anlatırsanız anlatın, karşınızdaki sizi bildiği sözcük sayısı kadar anlar.” Aslolansa insanın sözcük sayısını arttırmasıdır. Çünkü, biz genel olarak “Sizi eleştirenlere pençelerinizi veya tırnaklarınızı değil elinizi uzatın yararınıza olan güzellikler vardır belki.” diyen Montaigne ‘den bihaberiz. Yaratı özgürlüğü bu açıdan başkalarının anlayışına ya da beklentisine karşılık gelmeyecek sonuçlar oluşturur. Doğası gereği kendine göreliği göz ardı edemez. Yaratı özgürlüğü aynı zamanda ve esasında yazarın, şair in, çizerin kısacası tüm sanatçıların, aydınların özgürlük alanıdır. Bu süreçte yaratıcı özgürdür ve de yalnızdır. Başkasına göreliği düşünemeyecek kadar da özgündür. Çünkü özele indirgediğimizde bir yazar- ki ben de yazan biri olduğuma göre, bu noktadan sonra geneli özele indirgeyerek düşüncemi açıklamak istiyorum. Yani sesli düşünmek de diyebilirsiniz yaptığıma – yazacağı için kimseden “icazet” almak zorunda değildir. Kimse de bir yazarın yazdıkları ya da yapacakları açısından onun onay mercii değildir. Yazar yaşayan kişilerden veya yaşanmışlıklardan, gerçeklerden istediğini alıp istediği gibi kullanabilir. Ama ne yazık ki bizde özellikle çocuk edebiyatı konusunda birileri kendilerini başkalarının bu alanda üstünde ve de onay mercii sanmaktadır. Hatta sanmanın ötesinde kendisini bu konuda etkin ve yetkin görmektedir. İşin tuhafıysa imza için gittikleri okullarda, gerçekliklerimizden uzak bir o kadar da korumak ve kollamak adına özene bezene hazırladıkları didaktik ve kurmaca yapıtlarındaki gibi gerçekliklerle donanmış çocuklarla karşılaşmamalarıdır.

Çocukları yaşamın gerçekliklerinden uzak tutmaya çalışmak bu alandaki hiçbir uzmanın kabullenmeyeceği bir gerçekliktir. Çocuklara kötü ve olumsuz davranışları elmanın için- deki vitamin gibi vermek ile bunları tanıyarak yapmamaları yönünde bilinç kazandırmak ne yazık ki birbirine karıştırılıyor. Sap ile saman karıştırılınca da sonuç işin doğasına uygun ol- mayan noktalara geliyor. Burada doğru olmayan yaklaşım şu, yaratı özgürlüğü açısından bak tığımız zaman, birilerinin başkalarına konular ya da yazmama yönünde tavsiyeden de öte onay mercii olması ve de hatta yasakçı bir tutumla cephe almasıdır. Sonra bir yapıtta anlatılan gerçeklikle yaşamın gerçekliği birebir örtüşmek zorunda değildir. Gerçekliklerden oluşturulan yapıtlar bile yaratı bağlamında gerçekliğin kendisini olduğu gibi aktaramaz. Çocukları korumak adına, dünyada ve ülkemizde onlarca yazarın “ durumdan vazife çıkarma “ları oldukça komik v e saçma geliyor bana. Yapıtlarında işledikleri gerçekliklere benzeyen konulardan söz edenleri,  üstelik de güvendikleri ve emin oldukları karşı çıkışlarına karşı sözü olanlarla yüz yüze konuşma cesareti göstermemeleri de bir o kadar anlaşılmaz ve kabul edilemez düşüncesindeyim. Kendi iç klanlarında meydanı boş bulup atıp tutmaları, kendileri gibi yazma yanları yermeleri ve bunları da yazıya döktüklerinde de farklı farklı imzalarla yayımlamış olsalar da tek bir kişinin düşüncesiymiş gibi aynı sözcük ve tümcelerle dillendirmeleri hiç de nesnel değildir.  Bu açıdan tektip düşünen ve kendinden başkasını yazar görmeyen, özündeyse bomboş olanların yaratı özgürlüğü bağlamında özgürlükçü olmalarından ve hoşgörülülüklerinden kendileri gibi düşünmeyenlere katlanma düşüncesine sahip olduklarından söz etmek olası değil. Yaratı özgürlüğünü kendine yontmanın bir başka yasakçılık olduğunu bilmemiz ve kanıksamamamız gerekiyor oysa. Şimdi yazma ve yaratma açısından her türlü özgürlüğü kendi sine hak görenlerin başkalarını yazdıkları konusunda eleştirmeye hakkı vardır. Bu her yazarın ve okurun da hakkıdır bence. Ama hiç kimsenin bir başkasına, “ neden bunları yazdın yazma malıydın.” gibi gerçekliklerden uzak söylemlerle tu kaka saymaya kalkışması doğru değildir. Bu tür yaklaşımlar ve söylemler olsa olsa bir başka özgürlük ve yaratıcılık karşıtlığıdır. Bu tür yaklaşımları dillendirenlerin anlattıkları tıpa tıp örtüşüyor. Çünkü aynı dili kullanıyorlar ve insanı şaşırtacak kadar da benzeşiyorlar. Âdeta matruşka gibiler demem abartı olarak düşünülmesin

Şimdilerde, özellikle çocuk edebiyatında, şöyle bir yaklaşım gözlemliyorum; tatlısu çocuk yazarlığı. İşte bu yazarlar, ellerinden geldiğince, hayatın tüm gerçekliklerinden âdeta yalıtılmış “çocuk kitabı” yaratmak için birbiriyle yarış içindeler. Aman Allah’ ım,  yaşayan insanların gündelik gerçekliklerinden uzak gerçeğe dayansa da kurgusal ve ayakları yere basmayan kitaplarla çocukların kafalarını doldurmaya çalışıyorlar. Üstelik bir de kanatları altına girip beyinsel açlıklarını gidermeye çalıştıkları, bu işin sözde uzmanları ( ! ) da var. Çocuk ya pıtları şöyle olmalı, böyle olmalı. Sanki evinde, okulunda, sokağında, mahallesinde, komşusunda kavga, kan, cinayet, aldatma, kız kaçırma, tecavüz vs yaşanmıyor hiç. Görmüyorlar, duymuyorlar. Evlerinde de dünyayı ve ülkemizi kasıp kavuran yangınları, töre cinayetlerini, insan ve hayvan katliamlarını hiç televizyonlarda izlemiyorlar. Ayrıca yayımlanan belgesellerde doğadaki vahşi hayvanların yaşamlarına ve gerçeklerine tanık olmuyorlar hiç. Uzatmak olası da kısa keseyim. Sonra okudukları ve adlarının beraber anıldığı, işi de günümüzde rutin çocuk kitabı üretme fabrikasına dönüşmüş yazarların çocukluklarına dair kitaplarında karşı oldukları gerçeklikler yokmuş gibi. Şimdi tatlısu yazarları hayatın gerçeklikleri karşısında kafalarını kuma gömdüklerinden geleceğimiz olan çocuklarımızın da kendileri gibi yetişmelerine ellerinden geleni yapmak yarışındalar. Tuhaf ve tehlikeli olan bu… Bu tür yaratıcı öz gürlük kendi mahallesinde karşı olduğu kişilerle onların mahallesinde yarattıklarını (!) sata bilmek için dirsek temasını da karşımıza çıkarıyor. Bir bakıma ruhlarını kendileri için şeytana satabiliyorlar. Oysa bu tatlısu çocuk yazarları şöyle bir çevrelerine baksalar çocuklarını ya da kendi çocukluklarını anımsasalar yaklaşımlarının hiç de yaratıcı özgürlükle ilgisi olmadığını anlayacaklar. Çünkü şefkat zehirlemesiyle özgür düşünmekten oldukça uzak ve bağımlı kişilikler yetiştirmeye ne kadar çok hizmet ettiklerini anlayacaklar. Oysa hepimizin çabası özgür bireylerden oluşan sorumluluk sahibi çocuklar yetiştirmektir. Hayatın gerçekliklerden uzak tuttuğumuz ya da tutmaya çalıştığımız çocuklar hiç mikropla karşılaşmadan büyüyen çocuklar gibi olacaklar. İlkinin toplumsal bağışıklık sistemi ötekinin de yaşamsal bağışıklık sistemi onları korumaya yetmeyecek düzeyde olacaktır. Bunu asla göz ardı edemeyiz.

Toparlayacak olursak, ülkemizde ve dünyada öyle veya böyle tatlısu çocuk yazarları var, olacaklar da. Yaratılan ortamın sonuçları olarak inanmadıkları demeyeyim de doğru sandıkları konularda yaratıcılıklarını ve özgürlüklerini istedikleri gibi kullanabilirler. En azından benim bir diyeceğim yok. Demem de. Çünkü yazmak ve yaratmak konusunda kimseye onay mercii olamam, olmam da. Doğru değil bu, nesnellikle de ilgisi yok üstelik. Doğru bulmadığım kendi doğru yanlışlarını başkalarına dayatma yanında kendileri gibi olmayanlara, gerçekliklere ayna tutarak çocuk kitapları değil de çocuk edebiyatı yapmak isteyenlere akıl hocalığına kalkışmalarıdır.

Buna gerek yok,  çünkü bizi biz yapan özelliklerden biri de bildiğimizden şaşmamamızdır. Yaratıcılık yıllardır olağanüstü insanlara özgü bir özellik olarak kabul edilmiş ve en çok güzel sanatlar alanında kullanılmıştır. Dahi ile deli arasında kıl payı bir ayrım olduğu gibi bilim dışı görüşler de yakın zamana kadar kabul edilegelmiştir. Yaratıcılık,“ Sanatsal alanda başyapıtların ortaya çıkmasına neden olan süreçler bütünü ve ayrıca bir tutum ve davranış biçimidir.”

Düşünmek, yaratı özgürlüğü için bir ihtiyaçtır. Sanat ile yaratıcılığı güçlü bir şekilde birleştiren şey akıldır. Sanat; güzellik, mükemmellik, uyum ve düzen yaratır. Fantezilerden doğan, ulaşılmaz olan, ilk bakışta görülmez olan şeyleri bize görünür kılar. Yaratıcılık, olmayan bir şeyi hayal edebilme, bir şeyi herkesten farklı yollarla yapabilme ve yeni fikirler geliştire bilme yeteneğidir. Başka bir deyişle yaratıcılık herkesin gördüğü şeyi aynı görüp onunla ilgili farklı şeyler düşünebilmektir. Yaratıcılık günlük olaylara ve nesnelere herkesten farklı bakabilmek ve farklı yaklaşım tarzı geliştirebilmektir. Yaratı özgürlüğü de bunu gerçekleştirmektir. Eğer hayatınızdaki günlük şeyleri farklı ve yeni yollarla yapıyorsanız bu sizin yaratıcılığınızı gösterir. Örneğin evinizde ya da işinizde her gün yaptığınız işleri değişik şekillerde, değişik yollarla yaparak yine aynı sonucu almanız bu işlerin yapılış şekline yaratıcılık katmış olmanız demektir. Denediğiniz her yeni şey size yeni bir şey öğretecektir. Denediğiniz yeniliklerde hatalar yapabilirsiniz. Yaratıcı olmanın riskli tarafı da budur. Ama ne zaman ki klişelerle ve doğru yanlışlarla yolunuza devam edersiniz, işte o zaman kendinize de, sizi bir şey sanıp okuyanlara da en büyük kötülüğü yapmış olursunuz.

 

                                                    Akdeniz Edebiyat dergisi, Mayıs-Haziran 2008, 5. s

 

 

 

bir çocuğun türküsü

                                               bir çocuğun türküsü

 

acı

sapanıma taş olsaydın

kiraz ağacına atmazdım

seni

 

acı

vurduğum bir kuş olsaydın

kedilere yedirmezdim ki

seni

 

acı

evimizde biber olsaydın

ağzına bebeğimizin sürmezdim

seni

 

acı

canlı olsaydın

can alıcın olsaydım

 

Şiir: Tacim ÇİÇEK

 

 

 

a child’s song

 

pain

if you were a stone on my slingshot,

I wouldn’t throw you

to the cherry tree.

 

pain

if you were a bird I shot down,

I wouldn’t let the cats

eat you.

 

pain

if you were a pepper in our house,

I wouldn’t put you on in

our baby’s mouth

 

pain

if you were alive,

I would be your murderer.

 

Ing. Çeviri: Sevil KONUR

 

                                                     usumda tutsak kadın

 

kendine

benim için

benden bir gül at

 

usumda tutsak kadın

 

gülüşünle

sesinle beni çoğalt

dudağımda o ilk tat

barışık mı seninle

acılı hayat

 

 

(Pain Will not Rule Forever, 1991)

Birinci basım: Aralık 1991 / Seçki Yayıncılık / İst.

 

Şiir: Tacim ÇİÇEK

 

 

 

 

captive woman in my mind

 

for me

throw a rose

to yourself from me

 

captive woman in my mind

 

boost me

with your smile, with your voice

the first taste on my lips

is the painful life in peace with you?

 

                                                                                              

             Ing. Çeviri: Sevil KONUR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                                   Şimdi

 

şimdi gözlerim

söz damlaları yağdıran bulut

onları tut

acılar bana kalsın

sen acıları unut

 

 

şimdi ellerim

söz kuşları/nı  uçuran umut

onları tut

yalnızlık bana kalsın

sen yalnızlığı unut

 

 

şimdi yine de

yüreğimin içten ezgilerini

dil kuşları şakıyorlarsa kulağına

aldırma acılara ve yalnızlığa

kulak ver saza ve aşka

 

                                                                                               Şiir: Tacim ÇİÇEK

 

                                                                  Now

 

now my eyes are the clouds

raining the drops of word

hold them

let the pains stay with me

forget the pains

 

now my hands are the hope

flying the birds of word

hold them

let the loneliness stay with me

forget the loneliness

 

now if

the sincere tongue birds of my heart

are still singing to your ears,

don’t mind the pains and loneliness;

                                        listen to the instrument(?) and love

       (music)

 

Ing. Çeviri: Sevil KONUR

 

                                              yavrucuğum

 

                                              yavrucuğum

ne olacağın çok önceden bellidir

bu yaşamda yerin sınıfına bağlıdır

büyüklerin yarattı bunu

istemezler öğrenesin doğruyu

bırakmazlar durdurasın üstelik

 

 

                    (Rose Life, 1993)

             Birinci basım: Şubat 1993 /

         Aykırısanat Yayıncılık/Mersin

 

                                                                                               Şiir: Tacim ÇİÇEK

 

 

 

                                              my little one

 

my little one

what you are going to be

has already been certain (clear)

elders have created this

they don’t want you to learn the truth

besides, they won’t let you stop it

 

Ing. Çeviri: Sevil KONUR

 

“GÜNIŞIĞI”NA MEKTUP YAZMAK!

“GÜNIŞIĞI”NA MEKTUP YAZMAK!

 

AHMET GÜNBAŞ

 

Siz bugüne yaşayadurun, Tacim Çiçek epeydir, iğneyle kuyu kazar gibi sabırlı, çetrefil, bir o denli sevgi dolu bir işle uğraşıyor: Mektuplar yazıyor Günışığı' na!

Günışığı da kim mi? Bence bakarkör bir soru bu! Yani, her gün gördüğünüz aydınlığın adresini nasıl sorarsınız? Ola ki siz, günışığına hasret karanlık, izbe, örümcek ağlarıyla dola şık bir yerde yaşıyorsunuz. Gün ışığının yansıması bile yok içinizde!

Evet, Günışığı'nı derleyip toparlayıp tomur tomur çiçek açan bir gençlik adı yapmış Tacim Çiçek. Günü ışıkla buluşturan her türlü erdemi gözleri kamaştıran bir ışık topu gibi on da şekillenmiş, onda buluşturmuş.

 “Ağacı yaşken eğmek” eğilimi var ya! O denli içtenlikli bir yaklaşımdır bilinmez. Şöyle böyle bir 30 yıldır paldır küldür “çocuk edebiyatı” deyip körpecik beyinlerin yakasına yapıştığımız bir gerçek. Bunun pedagojik bir yönetimi olduğunu unutup, çocuğun dilinde, ruh sal dünyasında onulmaz yaralar açan acemi ellerde, ağacı ne yana doğru eğdiğimiz tartışma konusudur! Sözüm, ÇOCUĞU tatlı karlar bırakan bir meta fetişizmi hâline getiren anlayışa el bette! Doğru yapana ne diye bulaşalım.

Hadi, ilk gençlik çağına gelelim:

Masallarla, olmadık düşlerle bezediğimiz, yaşam gerçekliğine karşın bir sürü yalanlarla köşeye sıkıştırdığımız çocuk, erginliğin basamaklarını çıkmaya başladığında, gösterimdeki film kopmuş olur. Dış dünyayla iç dünyasını dengeleyecek, nereden gelip nereye gittiğini gösterecek bir kılavuz yoktur artık yanında. Hiç tanımadığı gelgitler içindedir. Bedenine ve bey nine yabancı!.. İç güdüselliği ağır basmadığından, çoğu 'deneme-yanılma' yöntemiyle öğrenir her şeyi.

Ya o çağdışı eğitim sistemine ne buyrulur? İnsanlık tarihiyle bağdaşmayan, gerçekliğin yanından bile geçmeyen bencil öğretiler, yavan kitaplar, suskun öğretmenler!..

İlk gençlik delişmendir; arar bulur, bulduğu şeyler canını yaktığında da iş işten geçer. O ana değin yaşamadan yana hiçbir şeyi paylaşamadığımız gencimizle yanılgıları paylaşmak zorunda kalmaz mıyız?

Hep biliriz; mektuplaşmak bir iç dökme sanatıdır. Babadan oğula, anneden kıza, bir dosttan diğerine. Yazıyla biçimlendirilmiş içtenlikler yumağı...

Özellikle doruksal iletişimlerde kişi, anlatamadığı nice ayrıntıları mektuplara döker. Aşk mektuplarının gizemi burada gizlidir belki. Kimler arasında olursa olsun, “mektup yazsam ister misin / Postacının elleri yansa sıcağından” diyen şair. Yürek taşkını duygularına güvenerek söylemiş olmalıdır bu dizeleri. Konu ilk gençlik olunca, 'yılanı deliğinden çıkaran bir dil'le seslenmek zorundayız. Yoksa, gül bebeler çağından kalma sevmelerle yetinir ergenimiz. Aksine inanmaz, kanıksamaz, soğuk durur.

Bunca söylevden sona sözü Tacim Çiçek'in “Günışığı"na Mektuplar” (x) yapıtını getirmek istiyorum. Baştan da belirttiğim gibi, adı Günışığı olarak sembolize edilen bir çocuğun, daha doğrusu bir gencin katında tüm ilk gençlik kesimine yazılmış 25 mektubu içeriyor. Merak edenler, mektupların devamını Damar dergisinden okuyabilir.

Çiçek'i öncelikle dilinin kıvam' için kutlamak istiyorum. Dedik ya, sevgiyle yaklaşmış, sevgiyle doldurmuş sözcüklerini. Üstelik pırıl pırıl bir Türkçeyle sesleniyor. Böylece dedikleri pürüzden arınmış; kısa, kesin ve çarpıcı tümcelerle yalınlık kazanmış, bir mektup diğerini aratır hale gelmiş.

Çiçek'in temel yönlendirmesi edebiyat!.. Hani, şu okullarda hiç sözü edilmeyen, bağlandığı toplumcu-gerçekçi özelliği yüzünden var olma yazgısıyla baş başa bırakılan edebiyat. Mektuplar boyu özgeçmişleri ile edebi kişilikleri ürünlerinden alıntılarla özetlenmeye çalışılan bir dizi yazarın adı kabarık bir risk oluşturuyor. Bir kısmı hayatta olma yan o güzel insanların adlarını şöyle bir sıralayayım isterseniz:

Özgen Seçkin, Adnan Yücel, Samed Behrengi, K. Kadir, İsmail Uyaroğlu, Hüseyin Güney, Hüseyin Yurttaş, Mehmet Güler, Haydar Ünal, Abdulkadir Bulut, Nâzım Hikmet, Rıfat Ilgaz, Ahmet Arif, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin, Erdoğan Söyümez, Metin Demirtaş, Abbas Sayar, Can Yücel, Fakir Baykurt, Arif Damar ve Muzaffer Arabul. Hemen hemen tümü aynı cephenin adamı… Kendilerini olağanüstü bir insanlık sevgisiyle mayalayan, ülkelerinin bağımsızlığı ve özgürlüğüne toz kondurmayan, savaşsız sömürü süz bir dünya için yanıp kavrulan... Canından aziz bildiği davasını savunmak uğruna işinden gücünden olan, mahkemeleri hapishaneleri aşındırıp sürgüne gönderilen, gizli-açık ölüm fermanlarıyla kovalanan...

Evet, daha adını anımsadığımız bir nice yazar müfredatlarda yok! “Büyük insanlık” uğruna kalem oynatan saygın yazarların sakıncalı, düşüncelerinin koşutluğundaki yaşamın güzelliği ile çelişiyor. Yıllardan beri anlaşılmaları, okunmaları yasaklara, engellere takılıyor. Bir yandan yapay Sanat kavgaları arasında güme gidiyor hedefleri, saptamaları. Her şeye karşın ilk gençlikten başlayarak bize özgü olanı, yaşamla iç içe geçeni anlamak zorundayız. Çiçek' in şu gerekçeli uyarılarına katılmamak olası mı: “Seçici olmalıyız. Hazırcı olmamalıyız. Araştırmalıyız. İne eleyip sık dokumalıyız. Kendimizi, bizi olumsuz biçimlendirecek olan her şeye karşı korumalıyız. Yoksa, ağacı içten içe kemiren kurtar gibi usumuzu, bedenimizi kemirir durur içimizdeki düşman. Yanlış olan, gerçek ve güzel olmayan her şey içimizdeki düşmandır.” (s. 37)

Daha çok şiire kayıyor sözü. Anlam yoğunluğundan olsa gerek. Deneme tadındaki mektuplarında ilk gençliği hedeflemiş görünse de, bir yandan yeni yeni açılımlarla eleştirel kimliğini sınıyor, bir yandan da değerbilmezliğin elinden çekip alıyor, aynı düzemde buluşturuyor kırgın fotoğrafları. Yakınmalarında büyüklere özgü göndermeler var. Bir ülkede koca koca adamların ilgisizlikleri çocuklardan soruluyorsa, bir şeyler yolunda gitmiyor demektir. Örneğin Nazım'ı yok saymaya yönelik çabaları gündeme getirirken, öfkesini de taşır Günışığı'na:

“Sevgili Günışığı, yapılması gereken, yanlışlara ve ona saldıranlara karşı koymak. Çıkarcı yaklaşımları mahkûm etmek... Onun siyasal kişiliği ile sanatçı kişiliğinin ayrılmaz olduğunu, bunu anlamak istemeyenlere anlatmak. Yoksa bütün çabalar, buza yazılan yazılar olmaktan öteye gidemez.” (s.73)

“Siyasal kişilik” gibi kavramların yeniyetmeler için bir numara büyük geldiğini savlayan çıkabilir. Unutulmasın ki Çiçek, bu tür kavramlarla bizi yüz yüze getirene değin az çok ekonomi-politiğin çatısını çiziyor. Yurt bellediğimiz toprakların ağrısını, sızısını; üretken güçlerle egemen güçlerin gizli-açık çatışmasını dramatik bir üslupla algılayabiliyoruz. Hem sonra yetişkinlerin pek alışık olmadığı paylaşım kıyametinin olanca çıplaklığıyla açığa çıkmasını ilk gençliğin kazanımlarından ve doğallığından sayıyor. Hatta Enver Gökçe'yi yorumlarken sınıf savaşımını duyurmakta bir sakınca görmüyor. Üstüne üstlük bunu Günışığı’na söyleti yor: “Çok acı çekmiş. Yaşadığı sürece devletten baskı görmüş. Devletten ve burjuvaziden çek tiklerinden hiç şikayetçi olmamış. Aksine bunlara karşı hep direnmiş. Sosyalist çevrelerden gereken ilgiyi görmemiş. İnsan, yurt ve özgürlük sevgisi dolu yüreği ile umudunu yitirmemiş. Hapis yatmış. Sürgün edilmiş. Erken yaşlanmış. Geçici işlerle ayakta durmaya çalışmış. Şiirlerini kaybetmiş ve unutturulmak istenmiş. Ve bir huzurevinde ölmüş olan bu dünyalar güzeli insan için neler yazacağınızı merakla bekliyorum,” diyorsun. ( s. 93 )

Ancak, çağdaş-demokratik eğitimlerde ifadesini bulan bu tür söylemlere kapı açmak, yaşamın gerçeklerinden bihaber ilk gençlik kesimini ileriye dönük yönlendirme gayre etiyle açıklanabilir.

Ne güzel bir düştür adı Günışığı olan bir çocukla söyleşmek! Ondan yanıtlar geldiğini varsayarak deneyim zenginliği ile sayfalar doldurmak… Kitaplığımızda ve belleğimizde olanı yalansız dolansız aktarmak, geçmişi ve geleceği onlarla paylaşmak…          

Yaşamak biraz da sorumluluktur diyerek ilk gençliğin flu görüntüsünde Günışığı’na Mektuplar’ı alternatif kitaplar bölümüne koyuyorum.

Siz bakmayın basamakların biraz yüksek olduğuna. Yükseklere tırmanmak yükseklik korkusunu yenmenin birinci koşuludur.

 

Güzel Yazılar ( TYS yayını ) Ocak-Şubat 2001, 8. s

 

 

Yazar: AHMET GÜNBAŞ

TACİM ÇİÇEK “KÜLDEN DEVLERE”E KARŞI

TACİM ÇİÇEK “KÜLDEN DEVLERE”E KARŞI

 

BİLAL KAYABAY

 

O kendine benzemez. Fotoğraflarda yani. Bunu şunun için söylüyorum: Bir yerlerde rastlarsanız Tacim’e, fotoğraflardaki Tacim’i aramayın. Aramayın yanılırsınız. Kimilerinin fotoğraflarından yola çıkar kimliğini adlandırırsınız. Onlar kafalarınızda iri görkemli, etkileyicidirler. Küçülen dünyamızda bir gün bir yelerde kendileriyle karşılaşırsınız. Sonuç? Kocaman bir düş kırıklığı! Tacim, tersine şaşırtır insanı. Hem de iki kez. Birincisi, fotoğraftaki sıradan insanın, gerçekten sıra dışı olduğunu görürsünüz. İkincisi, yüreğinin ve beyninin bedeninden bin kat büyük olduğuna tanık olursunuz.

Edebiyat kovanının bal yapan işçi arısıdır Tacim. Kovanın içinde yüksek perdeden vızlayıp, beyliğe soyunmuş balsızlara karşı, o vızır vızır bal doldurur peteğine sanatın,edebiyatın. Bir tek yumurta yumurtlayıp gıt gıt gıdak… gag gag  gıdak… bağırıp köyü ayağa kaldıranlar, başkalarının yumurtası üstünde kuluçkaya yatanlar bir yanda, Tacimler öte yanda.

İlkin “Yenises”te – ki Ceyhan’ da çıkmakta olan yerel bir gazetedir – kendi köşesinde şiirler, öyküler yayımlar. Lise yıllarıdır o yıllar. Desenler, resimler çizer. Derken Menemen’ de -Menemen oluşu da ilginç bana göre – kısa dönem askerlik sırasında Şaban Akbaba ile tanışır.  Bir dönem tembelliğini yaptığı yazın dünyasına yeniden girer. Şiirler, eleştiriler, öyküler, ödüller peş peşe. Birileri üretiyorum diyerek, başkalarının ürettiklerini aşırıp tüketirken o, kendi balını yapar. Araştırır, inceler, değerlendirir, aşırmacıların da ipini pazara çıkarır. – Bu ara bu konuda tembelleşti gibime de gelmiyor değil hani. – Eleştirileri yalanlamaları, yoksamaları havada kalmaz. Kaynağını, belgesini de gösterir. Söz konusu insanları kırmak, yaralamak, küçültmek gibi bir tavır değildir onunki. Eğer anlayabilirlerse bir incelemeci olarak onlara iyilik, dostluktur yaptığı. Özgün yapıtlar üretilsin, sanat çoğalarak

Şiiri neden bıraktığı sorulduğunda verdiği yanıt şudur: “Şiir sanatını iyi bilseydim, etik ve estetik, işçilik gibi olmazsa olmazları kavrasaydım, o şiirleri yazmaz, yayımlatmazdım” İşte bu sözler biraz önce onun hakkında söylediğim eleştirmen olarak yansızlığının kanıtıdır. Görünen o ki, Tacim Çiçek, şiiri de kendini de iyi tanıyor. Şimdilerde yoğun biçimde çocuk kitapları yazıyor. İyi de ediyor. Yüreği şiir dolu, sevgi dolu, beyni bilgiye her zaman aç ve oburca bu açlığı doyurmaya uğraşan bir öğretmen-yazar Tacim Çiçek. Şu altı üstüne, ayağı başına çevrilmiş değerler dünyasında Tacim’in öğrencileri ne kadar ayrıcalıklı, ne denli şanslı – veliler de tabii- olduklarının ayırdında mıdırlar? Belki gelecek yıllarda içlerinden birileri bunu anlayacak, kimileri hayıflanacak kaçırdıklarına, kimileri gönenecek kazanımlarıyla. Gönül istiyor ki ikinciler çoğunlukta olsun. Olsun ki dünü bugününe varmayan, sekiz çizip, çark eden bunun adını da gelişme-yenilenme koyan şaklabanların yerleri darala. Yerleri darala ki insan için, insandan yana, toplumsal-evrensel gerçekleri savunanların önü açıla. Açıla ki “tarih tekerrürden ibarettir” safsatası yalanlana. Yalanlana ki insanlık geçmişteki onur kırıcı aşağılayıcı olayları ve zamanları yeniden yaşamaya.

İşte Tacim’in sanata yüklediği anlam bu.Bana göre en önemli çalışması Damar’da yayımlanan  “Günışığı’na Mektuplar” dır. Gerçekten nesnel, olabildiğince bilimsel ve belgesel bir yazı dizisi ve şimdiden taklitlerini görüyoruz dergilerde, üstelik de bilinen, tanınan yazarların elinden çıkmış taklitlerini… Tacim’ in çok önemsediğim bir yanı da iyi bir arşivci olması. Dünden yarına kesin belgelerle yazın dünyasında olup bitenleri ince ince belgelemekte. Bu belgeler  yayımlandığında batman çakıldan ayrılacak, ödül alanların, ödül bağışlayanların ipleri pazara çıkacak. Bunun altını o “ aşırıcılar” adına kalın çizmek istiyorum. Eğer anlarlarsa bu bir dostluktur. Hem de gerçeğinden. Böyle gelmiş böyle gitmezi anlasınlar ve bilsinler ki meydan boş değildir. Yarınlar geçmişinizden ve geleceğinizden hesap soracaktır. Yol yakınken ayaklarınızı yere basın efendiler. Günübirlik ünler adına dünü inkâr edemezsiniz. Bugünlerde moda söylemlere kapılıp, post kapma adına, modern takılabilirsiniz. De bunların hesabını tutan bir Tacim Çiçek var bilesiniz. Sözün özü, yazılanlara, yaşananlara belgeli tanıklık ediyor…

 

       Damar Dergisi, Nisan 1999 / 97. s

 

 

 

 

 

 

Yazar: BİLAL KAYABAY

HER KÖŞESİNDE GÜVERCİN DÜŞMANI DURUR

HER KÖŞESİNDE GÜVERCİN DÜŞMANI DURUR

 

OSMAN ŞAHİN

                

Tacim Çiçek’in ‘Ellerimiz Tırpandır Acıya’ adlı şiir kitabındaki 'Sevmek Yürek İşidir' şiirinden aldığım bu dize, kanımca yazarın dünya görüşünü hemen haber veriyor. Tacim Çiçek, üretken bir yazar. Şiir, öykü, deneme türünden yapıtları ile yazınımızda yer alıyor. Kültür Sanat Dergileri'nde şiirler, öyküler, denemeler yayımlıyor. Ayrıca kitap tanıtma ve kitap eleşti rileri yazıyor.

Tacim Çiçek'in dünyası bunaltılı, karamsar, anlaşılmaz değil. Aksine açık ve aydınlık... Şiirlerinde, öykülerinde toplumumuzun ağır sorunlarının altını çiziyor. Öykü ve şiir temalarının temeli bu yüzden birbirine bağlı, haksızlığın girdabında boğuşan insanların çabalarını dile getirmek. Ama bunu yaparken asla karamsarlığa düşmüyor. İnsanların öfkesini, direncini bileyerek, onların yanında yer alıyor. Kötülüklerin sırtından insanların iyilik yanlarını öne çıkaran, onları coşturan militanca tavrını da göz ardı etmememiz gerek. Bu da yazarı ister istemez bir 'özgürlük savaşçısı' konumuna getiriyor. Sabahtan akşama dek ekmek ve iş peşinde koşan insanların haksızlığa olan gizil seslerine tanık oluyoruz. Yazarın bu tavrını kimi şiir adlarından bile anlamamız olası. Hemen her şiir adı, kendi içinde bir eylemin sesini haber veri yor. 'Ellerimiz Tırpandır Acıya', 'Savaşçının Betiği', 'Kıstılar Sesini Radyonun', 'Acı Türkü', 'Patlarım', "Tırpan Büyütür Yaşadıklarımı' gibi.

Tacim Çiçek'in ilk öykü kitabı 'Yaşamın Özge Yorumu'nda yer alan 'Bir Resmin Arayışı', 'Bozkırın Fareleri' ve 'Düşünen Adam' öykülerinde ayarı iyi verilmiş, birbiriyle örtüşmüş iyi bir öz ve biçim denemesi görüyoruz.

Tacim Çiçek'in öykülerinde dikkatimi çeken bir yan daha var, yazar ele aldığı konuların içindeki kişilerin, sorunların, yerli, bize özgü yapılarını bilinçlice bozuyor ve bu bozma, öyküyü soyutlaştırmaya dek götürüyor. Yazar bunu bilerek yapıyor. Acaba bu soyutlamalar öykünün hızını kesmiyor mu? Öykünün gerekli genişliğe ulaşmasını engellemiyor mu? Yazarın bunu düşünmesi gerek. Çünkü Tacim Çiçek, Çukurova'yı, öğretmenlik yaptığı Afyon yöresini iyi biliyor. Bu konuda zengin gözlemleri var. Ayrıca çok okuyan, yazın dünyasını yakından izleyen bir aydın. Hatta yazarın bu çok okumaktan gelen bilgece, filozof yanını 'Bir Resmin Arayışı', 'Bozkırın Fareleri', 'Düşünen Adam' öykülerinden anlamamız olası. Tacim Çiçek öyküsünün gelişme çizgisi kanımca, 'Bir Resmin Arayışı' adlı öyküde gizli. Bu öykü, yazarın öykücülüğünün gelişme çizgisini açık seçik bize haber yeriyor. Eğer Tacim Çiçek, bu öyküdeki çizgisini kalınlaştırır bu çizgide yoğunlaşır, öykü çalışmalarını bu çizgiye göre sürdürürse, daha iyi yerlere gelecektir. Bundan da hem kendi öykücülüğü, hem Türk öykücülüğü kazançlı çıkacaktır.              

Tacim Çiçek'e başarılarının devamı dileğiyle.

 

Damar Dergisi, Nisan 1999 / 97. s

 

 

Yazar: OSMAN ŞAHİN

BİR HAYAL ALIR MIYDINIZ?

BİR HAYAL ALIR MIYDINIZ?

 

PELİN YALVAÇ

 

Yazar ve okur bir hayal alışverişinin taraflarıdır belki. Peki bir masal anlatıcısı için de bunu söylemek mümkün mü?

Esrarengiz bir şekilde, müşteriler ve ocakçı tarafından fark edilmeden bir kahvehaneye giren ve sonradan kendisini hayal satıcısı olarak tanıtan aksakallı ihtiyar kahvedekilere masal anlatmayı teklif eder, bir sıcak çayın hatırına. Zaten alıcılar da hazırdır ve kurulurlar etrafına.

Masal dinlemeye ikna olan insanlar oldukça hayal satıcısı olmak zor olabilir mi?

Masallar hayalidir, hayal dünyamıza açılan kapılardır ama içinde masalların anlatıldığı bu romanda gerçekler bize masallarla dokunuyor: Hem gerçek, hem de masallarla örülü. Yanı başımızda rastlayabileceğimiz karakterler masal karakterleriyle yer değiştirmiş ve adına "büyüklere" diyebileceğimiz masallar çıkmış ortaya ama bu romanın dokusunda sadece. Masal dinleriz ve onlara ihtiyaç duyarız, bunlar aslında gerçeğe ulaşmamızı sağlayan ilmeklerdir.

Gerçeklere masallar aracılığıyla bakabilmek güzel üstelik bu bakışın sihirli, büyüleyici bir yanı da var. Ama romanın tamamı bizi masal gerçeğine taşıyor:

Bazı sorulara okurken yazarın açıklamalarıyla cevap aldığımız, bazılarının cevabı ise bize bırakılan, iç dünyamıza dönmemize ve kendimizce çıkarımlar yapmamıza fırsat tanıyan, okuyucuyu da bir yerde hikâyeye katan bir anlatımı var. Bilmece ya da yapboz ile uğraşma tadında. İnsanlara ve olaylara ilişkin soru işaretleri beni kimi zaman yordu ve zihnimde bölünmelere neden oldu ama yazarın tekdüze bir anlatımdan bu sayede uzaklaştığını da görebiliyorum.

Romandaki karakterler ve ana mekân olarak seçilen kahvehane sıcak, samimi hisler yaratıyor hatta okurun içinde bir sandalye çekip kahvehanedeki gruba katılma ve anlatılan masallara kulak verme isteği filizlenirse şaşırmamak gerek. Romanın içine çekilip, duygusal bir yakınlık kurmamak elde değil.

Ama yine de kahvehane kültürü ve onun başlangıcı olan kıraate dair bilgi düzeyindeki girizgâh bir parça metnin temposunu düşürüyor, bu düşüş bu tarihsel bilginin çok da gerekli olup olmadığını sorgulatıyor okura. Ama hemen sonra başlayan hikâyeyle her şey yine bütünlük kazanıp ahengini koruyor, tempo yine kazanılıyor. Hatta okur biraz silkeleniyor, dedikodunun varlığını ve kötü yüzünü hatırlıyor bir kez daha.

Metin o kadar kıvamında ki bu haliyle anlatının ana mekânı olan kahvehanede içilecek keyifli bir Türk kahvesi tadında şekeri, kahvesi ve suyu tam ayarlanmış, dumanı üstünde; kitap bittiğinde tadını damakta bırakıyor. Doyuruyor. Ama bir sonrakini bekleme sabrını göstermeye davet eden bir buruklukta.

Romanı tek bir tür içine sokmak çok doğru olmaz çoğu kez. Bu yargı ‘Bir Hayal Satıcısı’ için de geçerli elbette ama yine de birbirine çok uzak mı yoksa çok yakın mı olduğu hakkında kolayca karar veremeyeceğimiz iki türü anmak mümkün: Bir parça bilim-kurgu tadı ve bir başka parçasıyla masal.

Kitabı bitirirken başka ikilinin izi kalıyor: Biri yazarın dili, mekân ve karakterleriyle okura yansıtabildiği sıcaklık ve samimiyet duygusu, diğeri merak duygumuzu sürekli tetikleyen "gizem."

Romanların içine biraz masalımsı öğelerin konulmasının kaçınılmaz oluşu hayata da biraz masal gerektiğinden olabilir mi?

 

Bir Hayal Satıcısı / Tacim Çiçek

Roman, 102 sf. h2o kitap, İstanbul, Ekim 2016

 

 

Yazar: PELİN YALVAÇ

GÜNIŞIĞI MEKTUPÇUSU TACİM ÇİÇEK’E MEKTUP

GÜNIŞIĞI MEKTUPÇUSU TACİM ÇİÇEK’E MEKTUP

 

SENNUR SEZER

 

Merhaba Sevgili Tacim,

                                                                

Kitapların az önce geldi. Gün ışığına Mektuplar'ını Damar'dan parça parça okumuştum. Sanırım Kızıl Valizli Kadın adlı öykü kitabından da bildiğim öyküler var. Belki de yaşadıklarımızın yansıması olduğu için tanıdık gelmiştir. Kitaplarının belli sınıflamalara girmeyeceği sana daha önce söylendi mi bilmiyorum. Her kitabını öğrencilerinden biri okuyacakmış gibi duru bir anlatım kullanıyorsun. Bu özelliğiyle rahatça ilk gençlik kitabı sayılabilir. Zaten çocuk kitapların da çocukları hafife almıyor. Bu özellik bütün yazarlarda bulunması gerekli saydığım bir nitelik.

Yazar, her yaştaki insanı, insan olduğu için ciddiye almak zorunda. Bu ciddiye alış otuz yılı aşkın süre önceki bir olayı iki cümleye sığdırmaya kalktığında olayı yaşamayanlar ne anlatmak istediğini anlayamıyor. 12 Eylül'ün sendika önderlerine yaptığı çağrı, hepsinin ayaklarıyla tutuklanmaya gidişi senin bir öykünün ortasında (biraz da suçlayarak) hatırlattığın bir olay. Bence suçlama edası yanlış. O yaşananlarda suçlu aranıyorsa halkın direnme geleneğinin olmayışı suçlanabilir belki.

Anlattıklarının kimilerinin yeniden okunması, tarihsel, toplumsal yorumlarının yapılması gerekli... Bunların bazıları modern masal niteliği bile taşıyor. Renklerin tüm dünyadan emilip kuyulara hapsedilişi, çocukların renkler için ayaklanışı vb.

On İki Eylül'ün eskimeyen, eskitemediğimiz acıları, özellikle biz o günleri yaşayanlar için önemli. Ama bütün bu acıları bütünüyle kavrayamayacak bir kuşağın yetiştiğini de unutamayız. Bu yeni kuşak bizim için önemli olan değerleri tanımıyor. Fikir namusu öğretilmedi onlara. Bağımsızlıktan caymak, çıkarı için düşünce değiştirmek, önce para sonra para gibi değerler dayatıldı. Yine de gençliğin aydınlığıyla sağlam ilkeler edindiler. Gelecekleri belirsiz, bilim gereksiz, kapitalizm uyuşturucudan içkiye benliklerini kuşatmak için kapılarında. İşleri zor.

'İşleri zor' dediğimde bizim işimiz zor demek istediğimizi bilirsin. Gençlerin güçlerine deneylerimizi katabildiğimizde biraz daha yararlı olabiliriz. Faşizmle ve iktidar otoritesiyle nasıl savaşabiliriz başlıklı bir konferans mı düzenlesek ne yapsak?

Başta işlerimizi savsaklamamız gerekiyor. Sana kolay gelsin demekten başka ne yapabilirim.

Kolay gelsin Sevgili Tacim Çiçek.

                                                                                                                  

Günlük Evrensel, 25 Eylül 2014

 

Yazar: SENNUR SEZER

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör