Ümit Kardaş

Hukukçu, Yazar, Şair

Doğum
18 Mart, 1950
Eğitim
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Burç
Diğer İsimler
Hatip Ümit Kardaş

Hukukçu, şair ve yazar. 18 Mart 1950’de, Tekirdağ'ın Çorlu ilçesinde doğdu. Tam adı Hatip Ümit Kardaş olup, kitaplarında Ümit Kardaş imzasını kullandı. 1967’de Pertevniyal Lisesini, 1970’de Ortaköy Öğretmen Lisesini,1971’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi.1975 yılında askeri hakim,1985 yılında “Hakim Bağımsızlığı Açısından Askeri Mahkemelerin Kuruluşu ve Yetkileri” başlıklı tezini tamamlayarak hukuk doktoru oldu. Çeşitli yerlerde savcılık, hakimlik ve adli müşavirlik yaptı. 1995 yılında emekli olup, serbest avukatlığa başladı. Makaleleri 1992’den itibaren Cumhuriyet, Milliyet ve Radikal gazetelerinde yayımlandı.

2012-2016 yılları arasında Fatih Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yardımcı doçent unvanıyla öğretim üyesi olarak görev yaptı, ayrıca Taraf gazetesindeki köşesinde yazılar yazdı. Halen Artıgerçek internet gazetesinde yazı yazmakta ve serbest avukatlık yapmaktadır.

Çeşitli dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi yayımlanmış olan Ümit Kardaş, 2004 yılında “Türkiye’nin Demokratikleşmesinde Öncelikler” isimli çalışmasıyla Bülent Tanör Ödülü birinciliğini almıştır.

ESERLERİ:

HUKUK: 

Hakim Bağımsızlığı Açısından Askeri Mahkemelerin Kuruluşu ve Yetkileri (Doktora tezi,1992), Türkiye’nin Demokratikleşmesinde Öncelikler (Bülent Tanör Ödülü, 2004), Askeri Ceza Kanunu Şerhi -3 cilt (2014), TSK Disiplin Kanunu (2014), Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu (2014), Disiplin Mahkemeleri Kanunu (2014), Ceza Muhakemesi Kanunu (2014).

DENEME-İNCELEME: 

Hukuk Devlete Sızabilir mi ? (2006), Ötekiler İçin Sivil İtaatsizlik Rehberi (2008), Küreselleşme ve Ulus-Devlet Kıskacında Demokrasi ve Hukuk Krizi (2010), Zulüm,Özür,Uzlaşı (2015).

ŞİİR: 

Kentte Yalnızlık (1971), Sensizlik Senfonisi (1972), Soneler (1973), Yaşamın Şiirini Yazmalı (1991), Bir Yaşam Yetmez (1999), Aşka Dair Ne Varsa (2006), Kırılmaz Çekirdek (2015).

KAYNAKÇA: TBE Ansiklopedisi (2001), İhsan Işık / Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2004) - Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2009), Bilgi Teyidi (2014, 2017).

 

 

 

Şiir- KORKULAR

Saklı mağaradır

içindeki korkular

sisi ruhunu sarar

bir çiçek hemen solar

bir yıldız hemen söner

 

Kırılmaz  çekirdektir

içindeki korkular

sertliği ruhunu böler

bir dal hemen düşer

bir kuş hemen susar

 

Geçit vermez  kalyondur

içindeki korkular

çıkmazı ruhunu boğar

bir gölge hemen büyür

bir güneş hemen batar

 

Donmuş nehirdir

içindeki korkular

ürpertisi ruhunu deler

bir ateş hemen söner

bir sevgi hemen biter

 

 

 

Şiir - SEN NEREDE DOĞDUN ÇOCUK

Sen nerede doğdun çocuk

mezranın ıssızında
Yırtıcı kuşların çığlıkları
uykularını böldü mü
Taş mı attın sapanla jetlere
mermilerle mi süsledin boynunu
Kan kırmızıydı gökyüzü
oysa sen mavi olsun isterdin

Sen nerede büyüdün çocuk
gözaltının işkencesinde
Zulmün sıradan sessizliği
bedenini  ürpertti mi
Annenin ninnilerini mi özledin
ağladın mı duvarların soğuk koynunda
Karanlıktı dudakları insanların
oysa sen gülümseyen gözler isterdin

Sen nerede öldün çocuk
tarlanın çukurunda
Kuzular mahzun gözleriyle
yas tuttular mı başında
Nerede sakladığın balonlar
tatmadığın şekerler
Kanamıştı yüreğin şiddetin kucağında
oysa sen sevgiyle dolsun isterdin

 

 

Şiir - ULUDERE ROBOSKİ OLDU

Deldi gecenin karanlığını

ölüm kuşlarının çığlıkları
Sislerin içinden yolunu buldu
ejderha ağızlı ölümcül alevler
Savruldu büyümüş çocukların körpe bedenleri
Uğultulu bir sessizlik
çaldı müziğini dehşetin
Uludere Roboski oldu
Roboski ölümün adı

Kaldıran yok mu
parçalanan bedenleri
Taşın toprağın karın içinden
Anneler babalar amcalar dayılar koştu
Bir beden yaptılar kendilerine
Kan damladı yüreğinden annelerin
toprağa sızdı
Uludere Roboski oldu 
Roboski ağıtın adı

Ne kadar hafifti tabutlar
Nasıl büyük kaldı mezarlar
Taşınan fotoğraflarda
umutlu bakışlar
Ölüler ellerinde kan kırmızı çiçekler
helalleşmek ister gibi
Uludere Roboski oldu
Ah Roboski vicdanın adı



 

Şiir - VARLIĞIN GÖLGESİNDE

Yanıbaşımda durur gölgen

içinden sınırsız ormanlar geçer

usulca okşarım bir ceylanı

başı yüreğimdedir

 

Yanıbaşımda durur gölgen

içinden sonsuz denizler geçer

ürpererek bakarım gözlerine bir balığın

titreşimleri tenimdedir

 

Yanıbaşımda durur gölgen

içinden aşılmaz dağlar geçer

takılırım kanatlarına bir kuşun

özgürlüğü ruhumdadır

 

Yanıbaşımda durur gölgen

içinden derin uçurumlar geçer

tutunurum dalına bir ağacın

korkusu gözlerimdedir

 

Yanıbaşımda durur gölgen

içinden ruhunun gökkuşağı geçer

yanarım renklerinin ateşinde

yokluğum varlığındadır

 

 

 

 

 

 

 

ADIĞE (ÇERKES) SOYKIRIMI

                        

Çerkeslerin eski geleneksel tarihleri her etnik kimlikte olduğu gibi folklorunda,mitolojik öykülerde  ve Nart Destanında saklıdır.26 bölüm ve 700 metinden oluşan ve sembolizm ağı ile örülmüş bu destan Bakır-Tunç devrinden önce panteonun yaşlı üyelerinin tarih sahnesine adım atışını anlatır.Bu destanın ahlak ve davranış biçimleri Çerkeslerin yetişmesinde ideal kurallar oluşturdu ve daha sonraları Adığe Habzeyi (Çerkes geleneklerini) meydana getirdi.Destanın dili Adığebze (Çerkesçe) tarih sahnesine çıkan değişik kabileleri birleştiren unsur oldu.Çerkes gelenekleri bu dille yaşatıldı.

Yarın 21 Mayıs 1864. Çerkes tehcirinin 150. yılı.Ancak Çerkes sürgünü 1858-1862,1863-1864 ve 1865 olmak üzere üç aşamada yaşandı.Aslında bu trajedinin başlangıcı,Kabardeylerin 1794 yılında Rus baskısına karşı başlattıkları ve aralıklarla devam eden ayaklanmadır.Kabardeyler Rus-Osmanlı sınırı olan Kuban nehrinin Osmanlı tarafına göçe zorlandılar.Kuzey Kafkasya halkı, Osmanlı-Rus yayılmacılığı arasında hegemonya mücadelelerinin kurbanı oldu.

1858-1864 yılları arasında Çarlık birlikleri Çerkes topraklarını arındırma planını uyguladılar.Rus askerleri Çerkesleri kuşatıyor,köylerini yakıp yıkıyor,zorla tahliye edilen nüfusu sıtmanın kol gezdiği bataklık ovalara yerleşmeye mecbur ediyor,Çerkeslerin ev,hayvan ve ürünleri etnik temizliğe uğratılmış köylere yerleşen Kazakların malı oluyordu. Rus orduları Çerkesleri ata topraklarından çıkarıyor,kabileler halinde Karadeniz kıyılarına sürüyordu.Natuhaçlar,Şapsığlar,Abadzehler,Ubıhlar ve diğer kabileler sadece mal mülklerini değil,sevdikleri insanları kaybediyorlardı.Kafileler dağ geçitlerini aşarken donanlar,ölenler oluyor,hayvanlar cesetleri parçalıyordu.

1864 Kasımı’nda Novorossiysk’de toplanan 24.790 Abadzeh,Şapşığ ve Bjeduğ’dan 14.900 kişi Osmanlı topraklarına gidebildi.Diğerleri hayatlarını kaybetti.Gemiler yüz binlerce insanı taşımaya yeterli olmadığı için Dağlılar uzun bir süre barınaksız beklemek zorunda kaldılar.Açlık,soğuk ve hastalık binlerce çocuk,kadın ve yaşlının  ölümüne  neden oldu.Teknelere tıka basa doldurulan insanlar teknelerde ölüyor,bazı tekneler batıyordu.Teknelere binebilen insanların ancak yarısı Osmanlı topraklarına ulaşabiliyordu.

Göçmen grupları büyüdükçe Osmanlının hazırlıksız olduğu anlaşıldı.Sağ gelenleri burada da ölümler bekliyordu.Trabzon ve Samsun civarında her gün 200-250 Çerkes ölmekteydi..Çamurlar içinde kurulmuş çadırlar insanların mezarı oluyor,baharla gelen tifüs ölümleri arttırıyordu.Varna limanına gelen 80.000 Çerkes tifüs ve sıtmaya yakalanmıştı ancak doktor ve ilaç yoktu.Resmi görevliler cesetleri gömmede yetersiz kalınca mahkumlar getirildi.Kadınlar çocuklarını yerli halka vermek için yalvarır hale gelmişti.Türk köyleri bile yokluk içinde iken aç ve umutsuz Çerkeslerin  durumu daha vahimdi. Çukurova’ya yerleştirilen 74.000 Çerkes göçmenden sıtma nedeniyle ölümlerden sonra geriye 4.000 kişi kalıyordu. Sağ kalanlar artık bir zamanların mağrur Dağlıları değil Sultanın tebası Osmanlı köylüsü haline gelecekti.

Osmanlının  aç ve hasta insanları kitleler halinde kabul edecek gücü yoktu.Osmanlı Devleti, Çerkes göçünü orduya insan kaynağı sağlamak,bataklık ve verimsiz toprakları işlemek,Hıristiyanlara karşı demografik dengeyi sağlamak ve Çerkes halkını milis gücü olarak kullanmak için teşvik etti.Osmanlı yönetimi en baştan Çerkes soylularına ayrıcalıklar tanıdı.Çerkes halkının ise açlık ve sefaletten kurtulmak için  Osmanlı ordusuna “gönüllü” katılmaktan başka bir çaresi yoktu.

Cumhuriyet ise tek tipleştirici ideolojisiyle Çerkeslerin de tarihlerini,dillerini ve kimliklerini unutturmaya çalıştı..Çerkesler, Ruslar tarafından bugünkü anlamıyla soykırıma tabi tutulmuşlardı.Tıpkı Osmanlı Ermenileri gibi.

Çerkesler ve Ermeniler acılarını ortaklaştırmalı.İnsanlar bu acıları ortaklaştıramazlarsa, güç her zaman bu trajedileri yaşatacaktır.Dünya barışı için herkes bir başkasının acısını acısı gibi hissetmeli.

                  

 

 

1915-2015

ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi’nin kabul ettiği 24 Nisan 2014’te Ermeni Soykırımı’nın yıldönümünün hatırlanmasına ilişkin karar metni, Başkan Obama’ya tüm gerçeklerin T.C. hükümeti tarafından tanınmasını içerecek şekilde adil,yapıcı,istikrarlı ve sağlam bir Türk-Ermeni ilişkisine yönelik çalışma yapma misyonu yüklüyor.Obama’nın “soykırım” kelimesini kullanmayacağı ancak kendisine yüklenen misyonu 2015’e doğru giderken yerine getirmeye çalışacağı açık.Türk yetkililerinin ise bu gelişmelere her zamanki gibi aynı duyarsız ve klişe laflarla cevap verdikleri görülüyor.Türkiye’ye 2015  yaklaşırken bu konuda nasıl bir perspektif gerekiyor. ?                                     

1915’te başlayan tehcirlerin koşulları daha önce yapılanlardan çok farklıydı. İki ay içindeki uygulamalar sadece Ermenileri değil, Doğu Anadolu’daki tüm Hıristiyanları kapsıyordu. Söz konusu tehcirler yeniden iskan olunarak düşünülemezdi. Çünkü belirlenen yerler yaşanabilecek koşulları taşımadığı gibi bu yerlere ulaşabilenlerin sayısı da azdı. Birçok kişi doğdukları ve yaşadıkları yerleşim birimleri içinde ya da dışında, hemen diğerleri yaya çıkarıldıkları yollarda ölmüş ya da öldürülmüştü. Öldürülenlerin çoğu erkekti. Kadınlar ve çocuklar güney çöllerine doğru sürülen kafilelerin en büyük bölümünü oluşturuyordu. Bu kafilelere de sürekli saldırılıyor, kadınlar tecavüze uğruyor, çocuklar kaçırılıyordu. Vilayet görevlileri yola çıkarılanlara yiyecek,su ve barınak sağlamak için hiçbir tedbir almamışlardı. Buna karşılık üst düzey memurlar ve yerel siyasetçiler ölüm mangalarını harekete geçirmişlerdi. Bu gruplar tehcir edilenlerin mallarına el koyuyor, bir bölümünü dahiliye nezaretine gönderirken, bir bölümünü zimmetlerine geçiriyorlardı. Mezalim şeklinde cereyan eden tehcirin bu hali alması Almanları dahi rahatsız ediyordu. Yapılan tehcirler nüfus mübadelesi değildi. İngiliz sosyal tarihçi David Gaunt’un belirttiği gibi bu tehcirlerin amacı özgül bir nüfusu tamamen özgül bir alandan çıkarmaktı. Hızla yapılması istendiğinden göz dağı, şiddet ve zulüm unsuru artıyordu. Yeniden iskan gibi bir amaç taşınmadığından tehcir edilen nüfusun nereye gittiği ya da fiziken yaşayıp yaşayamayacağı,yönetimi de orduyu da ilgilendirmiyordu. Ermenilerin sahip olduğu gelişmiş derecedeki kültür ve uygarlık onlara yapılan   bu mezalimi dünyanın gözünde çok daha korkunç hale getirmişti. Talat Paşa yanılgı içinde son noktayı şöyle koyuyordu; “ Artık Ermeni sorunu diye bir şey yok.”.      

 Yukarıda belirtilenler kuşkusuz yaşananların kapsamını, boyutunu, ağırlığını ifade edemez. Bu mezalim ve katliamlar Avrupa ve ABD gazetelerinde düzenli olarak yayımlandığı gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun müttefikleri olan Almanya ve Avusturya dahil İngiltere ve ABD’nin resmi belgeleriyle, Osmanlı Divan-ı Harbi’nin tutanaklarıyla, diplomat ve misyonerlerin anlatımıyla, komisyon raporlarıyla, hayatta kalanların anlatımıyla ortaya çıkmıştır. İster Ermenilerden bazı unsurların hak talepleriyle ayaklanmaları, ister dış güçlerle harekete geçirilmeleri olsun hiçbir gerekçe bu insanlık trajedisini meşrulaştıramaz. Yaşananları hukuki ve teknik bir kavram olan soykırım üzerinden tartışmak yanıltıcıdır. Yaşananlar teknik bir kavrama sığamaz ve bunun içinden ifade edilemez. Mezalim ve katliam insaniyetle bağdaşmaz. İnsanlığın vicdanında mahkum olmak ,soykırımla yargılanmaktan daha haysiyet kırıcıdır. Hakikatleri gizleme ve inkar üzerine kurulan bir düzen devleti ve toplumu hastalandırır ve çürütür.

                                 İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin ve bunlara bağlı kadroların, çetelerin ve çapulcuların eylemlerini sahiplenmek ve savunmak insani ve ahlaki bir tavır değildir. Türkiye, yaşatılan mezalim ve katliamları kabul ettiğini ve bundan dolayı toplum ve devlet olarak en yüksek insani değerler olan hakikat, adalet ve insaniyeti savunduğunu ,geçmişte bunu yapanların zihniyet ve eylemlerini mahkum ettiğini bütün dünyaya duyurmalıdır. Bu yapıldıktan sonra Diaspora’da yaşayan tüm Ermenilere yurttaşlık daveti yapılmalı ve kendilerine T.C. yurttaşlığı verilmelidir. Bu Diaspora Ermenilerinin,  atalarının binlerce yıl yaşadığı, mallarını, mülklerini, anılarını ve tarihlerini baskı sonucu bıraktıkları coğrafyaya dönüşleriyle birlikte öfkeye dönüşen acılarını azaltacaktır.Ermenistan sınırı hiçbir koşul öne sürülmeden açılmalıdır. Türkiye, Ermenilerin acılarını azaltırken kendi korku, kompleks ve kaygılarından da kurtularak özgürleşecektir.   

 

 

 

                                                                                   

 

BENCİL HÜZNÜMÜZDÜ EYLÜL

Sessiz bir ıslaklıkla geldi Eylül. Yapraklarla yıkanırken tenimiz, hüzün saçlarımızı okşamaya başladı.Kederli bir yalnızlık yerini yavaş yavaş kederli bir umuda bırakıyor.Ürkek bakışlarımız tedirgin bir maviliğe sığınıyor. Mazi bir yangının içinden çıkıp geliyor. Bir başka Eylül’e doğru yol alırken aklım zamana takılıyor.Ahmet Hamdi Tanpınar zamanı değil anı önemsediğini mısralarında anlatır. ”Ne içindeyim zamanın/ Ne de büsbütün dışında / Yekpare geniş bir anın/ Parçalanmaz akışında” Tanpınar, kendisini rüzgarda uçan tüyden hafif hissederken,masmavi bir ışık içinde yüzmektedir.

Sarı sisli akşamlarda yollarımızı kaybettiğimiz sonbaharlar, ayazlarda yalınayak seviştiğimiz yıldızlar. Büyürken çocuk kalan duygularımızın sancısı ve bencil hüznümüz. Cemal Süreya, geride kalan bir aşkın Eylül’ünü anlatır mısralarında..”Di’li geçmiş bir zamandı  yaşadığımız /Adımlarımızın kısalığı bundandı/Bundandı gözlerimin durgunluğu /Sarı sıcak cümlelerde sözün kadar yalan / Ellerin kadar ıssız / Sen kadar zamansız molalar veriyordum/Ve çocuksu bir bencillikti hüznümüz/Eylül’dü.”

Yarım kalan şarkılar. Çabucak vazgeçilen eylül aşklarının acısı.Cemal Süreya devam eder. İzlerini çizdiği zaman ansızın gidişin/ Şimdi yoktu bir anlamı suskunluğun/Çırılçıplak kalakaldım sessizliğinin orta yerinde/ Sonra sesime yankı vermeyen uçurumlar kıyısında yürüdüm bir zaman/ En çok sesini aradım/ Gözlerinse asılı bıraktığın yerdeydiler hâlâ /
Gözlerini sildi zaman../Dedim ya… Eylül’dü./ Savruluşu bundandı kimsesizliğimizin.”

Eylül hem çekici,hem kahredici,hem şehvetli hem ürperticidir.Ahmet Altan Eylül’e nasıl aktığını şöyle anlatır.”Ben eylüle akarım /Bir hüzün gibi akarım ben eylüle, kanayan bir aşk gibi, / siyah şallara bürünmüş,genç bir ölüm gibi akarım./Sevişerek,ağlayarak ve ölerek akarım ben eylüle. /Her yıl,hep aynı vakitte,geniş bir ırmak gibi/ bütün hayatı berrak sularında yıkayarak gelir, /beni ve her şeyi koynuna alarak,/ bir meçhule hüznüyle emzirerek götürür hep./ Kadınları ve hüznü eylülde severim…

Ve Altan’a göre Eylülde her şey zordur,her şey korkutur ve her şey beklenir.” Eylülde aşk,eylülde acı,eylülde yalnızlık zordur, / eylülde her şey zordur,ben eylülü onun için severim./ Eylül ışıklarında çırılçıplak ruhlar yıkanır /Herkes her şeye kapısını aralar 'bir aşk oluverir aşinalık'./ Ölüm kıvırcık saçlarını hayatın göğsüne dokundurur./ Aşkı ve ölümü ben hep bu ayda beklerim./  Nasıl da mahzun ve nasıl da tehditkardır. /Ben eylülde bütün aşklardan  ve kadınlardan korkarım.”

Bazen sevgilinin gidişi zamansız bir sonbahardır.Ruhumuzu bir hazana dönüştürür.Hasan Hüseyin Korkmazgil bunu öyle güzel anlatır ki.” Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç/ Ağaçlar bükmesinler ne olursun boyunlarını/ Neden akşam oluyorum tren kalkınca /     Kırlangıçlar birdenbire çekip gidince/ Mendiller sallanınca neden tıkanıyorum/
Öyle çok acımasız ki öyle birdenbire ki/Az önceki çiçekler nasıl da diken diken/
Gitme,sonbahar oluyorum sonrası hiç”

Turgut Uyar Eylül’ün arkasından seslenir.”Sevgim acıyor/Kimi sevsem
Kim beni sevse / Eylül toparlandı gitti işte”

Hazan ve Eylül sadece  hüznün,vedanın ve karamsarlığın zamanı değildir.Aynı zamanda sevgiyi ve mutluluğu yeniden var etmenin umudunu da barındırır.Özdemir Asaf bu umudu taşır.” Öyle bir ilkyaz ol ki korkut yaprakları /Öyle bir son yaz ol ki tut yaprakları,
Sararıp dökülürken güz rüzgarlarında / Ardında savrulsunlar, unut yaprakları. Sevinçlerinde onlar vardı, hüzünlerinde onlar/Seninle yeşerdiler, seninle soldular/
Olsunlar senden sonra da umut yaprakları”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

     

  

 

 

 

HALİFE SULTAN II. ABDÜLHAMİD

Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye Tarihi üzerinde çalışmalarıyla tanınan Fransız araştırmacı François Georgeon,sevenlerince “Ulu Hakan”,nefret edenlerce “Kızıl Sultan” olarak nitelenmiş çok önemli bir tarihi şahsiyet olan II.Abdülhamid hakkında  yazdığı biyografiyle zor bir işi başarmış.Çünkü Abdülhamid tahta çıktığı 33 yaşına kadar korku içinde gölgede kalmış,sultan olduktan sonra da yine korkuyla kendini Yıldız Sarayı’na hapsetmiştir.Fransızca yayınlanan hatıraları gizlenen Abdülhamid’in bir ölçüde izlenmesine imkan vermiş durumda.Georgeon’un söylemiyle gizlenmiş bir sultanı tarih sahnesinin en önüne çekip çıkarmak kolay değil.

İmparatorluğun hasta adam olarak nitelendiği bir dönemde ve en olumsuz koşullarda padişah olan Abdülhamid, işe Tanzimat’ın sarstığı padişahlık kurumunu yeniden kadir-i mutlak hale getirerek başladı.Mutlakıyetin merkezi, yaşadığı muhkem Yıldız Sarayı oldu.Hilafeti birleştirici ve Müslümanları birbirlerine yakınlaştırıcı güç olarak kullanırken,ideolojik vurguyu din üzerinden yaptı.İktidarını ise merkezin Batılılaşmış seçkinleri yerine taşra ayan ve eşrafına dayandırdı.Merkeze bağlı vilayetlerde ilkesel olarak katı ama yerel uygulamalarda esneklik gösterir bir siyaset izlerken,dış politikada dengeler içinde hareket etmeye çalıştı.Tanzimat devrinin müttefikleri olan İngiltere ve Fransa’dan çok Almanya’yı öne çıkardı.Onlarla demiryolları inşa edilmesini sağladı.İmparatorluğun korunmasına ve kalkınmasına yönelik bir projeyi hayata geçirmeye çalışıyordu.Yargıda,orduda ve maarifte modernleşmeye yönelik çabalara girişti.Bu anlamda İmparatorluğu modern bir devlet haline getirmek istiyordu. Modernleştirmeyle birlikte İmparatorluğu büyük bir İslam gücü  haline getirme hedefi Georgeon’un deyişiyle bir insanın sınırlarını aşıyordu.Ve yine onun sorusuyla “ama sonuç olarak kendisini Yıldız Sarayı’nın içinde yalnızlığa mahkum eden o değil miydi ?”

Georgeon’un önemli tespitiyle Müslümanlık toplumun harcı olacaksa Osmanlı çoğulculuğu ne olacaktı ? Gayrimüslimler himaye altında,yerlerinden oynamamaları koşuluyla hoşgörü göreceklerdi.Ancak milliyetçi hareketlerin alabildiğine öne çıktığı bir dönemde Ermeni milliyetçiliği çok sert bir şekilde acımasızca bastırılınca ve uygulanabilir bir azınlık statüsü geliştirilemeyince başarısızlık mukadder oldu.

Abdülhamid, silik ve itaatkar Cevad Paşa’yı sadrazam yaparak Babıali’yi devreden çıkarır, Yıldız’da incelenen evrakın sayısıyla birlikte mabeyn katiplerinin sayısı artar.Taşra yöneticileri,şifreli haberleşme yoluyla nazırları aradan çıkararak doğrudan Saray’la iletişim kurarlar.1890’da Saray iktidarı kendi tekeline alır ve iktidar Abdülhamid’in şahsında cisimlenir.Artık Abdülhamid, her şeyi bizzat denetleme saplantısına girmiştir.Basın ve matbuat üzerindeki sansür ağırlaşır.1893’te göreve başlayan kadılar,1894’te tüm memurlar padişaha bağlılık yemini etmeye başlarlar.Fransa’nın İstanbul sefiri Paul Cambon, 1895’de “sultan her şeyi kendi içinde eritmiş” tespitini yapar.

Bu arada Rus Çarı III.Aleksandır’ın mutlakıyetçi yönetimi ve özellikle Ortodoksluk politikaları Abdülhamid’i etkiler.Çar ordusundaki Kazak birliklerini örnek alarak Kürt Süvari (Hamidiye) Alaylarını kurar.Ayrıca Rusların Ermenilere yönelik baskı politikası Rusya’ya yakınlaşmasına neden olur.

Her tarihi şahsiyet gibi,Abdülhamid de tek bir nitelemeyle açıklanamaz.Mutlakıyetçi,otoriter,aşırı kontrolcü ve vehimli ama bunun yanında ıslahatlar yaparak İmparatorluğu modernleştirmeye,hassas dengeler içinde İmparatorluğu bir arada tutmaya ve İslam gücü haline getirmeye çalışan bir padişah.

Georgeon’un kitabında yaptığı ve benim de katıldığım tespit 19. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye Cumhuriyeti arasında var olan gizlenmiş sürekliliklerdi. Osmanlı’nın otoriter geleneği ve siyasi kültürü modern unsurlarla karışarak II.Mahmut’tan başlayarak Abdülhamid çizgisiyle devam etmiş,1924’den sonra da aynı merkeziyetçilik ve otoriterlik Mustafa Kemal ile yeni devletin temeli olmuştur. Recep Tayyip Erdoğan’ın düşleri ve izlediği yöntem bu çizginin henüz aşılamadığını göstermekte.

 

KAFKA’NIN KAFESİ, ELİAS’IN MEDENİYETİ

Kafka bir özdeyişinde "Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı." derken insanoğlunun içine doğduğu toplumun ve dünyanın tüm kurumlarıyla birlikte insanı nasıl esirleştirdiğini bu metaforla anlatır.. Şato isimli romanında K. kendini kabul ettirebilmek için kafese girmek için rıza gösterir. Onun için yaşam, sorumluluklar içinde ve  özgürlük yanılsamaları ile avunduğu kocaman kafesten başka bir şey değildir.'Dava isimli romanda da  K’nın çevresi, bürokrasi,yargı,din,iş dünyası gibi kurumlarla ve kafese girmiş insanlarla çevrilmiştir.İktidar otoritesi adeta avını aramaya çıkmış kafesi andırır.İnsan, kafesin içine doğar ve kafesten kaçtığını sandığı her an bir başka kafes onu çevreler.Dava'da K. tutuklanır,onun diğer insanlardan tek farkı  K.'nın içine kapatıldığı kafesin farkına varmış olması ve onun dışına çıkabilme çabasıdır.Farkına varmamak insanları huzurlu kılarken farkında olmak, K.'nın mutsuzluğunu belirler.Sonuçlarına katlanmak şartıyla kendi var oluşumuzu belirleyebiliriz.K. kararını verir ve sonuçlarına da katlanır.

Dünya ve toplum kurumlarıyla,bürokrasisiyle baskı ve otorite kullanarak insanı kafesin içine alır.Güçsüzlük,çaresizlik,ötekileştirilmek insana biçilendir. Kafka’ya göre; resmi dairelerin koridorları aşağılanma kokar.Soluk almak yasaktır, buna karşılık yürek çarpıntısına izin vardır, aksine çarpıntı olması istenen bir şeydir. Her türlü ümit uçup giderken,kapıdan kapıya gönderilen kişiye suçluluk duygusu aşılanır. Kişi dilek sahibi olmayıp aslında  suçludur. 

Kafka’nın  anlattığı toplum ve dünya düzeni bize kendimizi nasıl hissettiriyor.Her an yaşamdan,köklerinden koparılıp fırlatılma ihtimali içinde güçsüz,çaresiz,korku ve kaygı içinde kafesin içine koşmak.Fiziksel ve psikolojik şiddetin içinde çırpınmak…

Kafka’nın 20. yüzyılın başında  tasvir ettiği dünya bugün daha büyük kafeslerle dolu.20. yüzyılın başından bu yana teknoloji geliştikçe şiddet arttı.Medeniyet ya da uygarlık.Bir çare mi ? Ya da medeniyet nedir ? 

Medeniyetin henüz tamamlanmadığını söyleyen Sosyolog Norbert  Elias’ın tanımı halen geçerli. Elias’a göre; medeniyet “şiddetten arındırılmış toplumsal yaşam” ya da “insanlar arası ilişkilerde şiddetin yok edilmesi” anlamına geliyor.Medeniyet,şiddeti toplumsal yaşamdan tasfiye etmekle belirlenen bir süreç.Kuşkusuz bu sadece içinde yaşadığımız toplumla sınırlı değil.Dünyanın medenileşmesi de şiddetin yok edilmesi ve barışın egemen kılınması demek.İki dünya savaşı,Irak,Afganistan,Ruanda,Bosna,                                                                                                                                                                                                   Kosova,Sudan,Mısır,Suriye.Otoriter rejimlerin kendi coğrafyaları içinde uyguladıkları şiddet.Sayamadıklarımız,bilemediklerimiz.O halde dünya henüz medenileşemedi.

Modern toplumlar bu yolda ilerlemek için demokrasi ve hukuk devleti gibi kavramlar geliştirdiler ve devlete barışı sağlama yükümlüğü karşılığında şiddet tekelini verdiler.Ancak siyasetin dost-düşman ayrımına dayandığı kültürlerde,toplumsal yaşamın her alanında keskin bir kutuplaşmanın yaşanması kaçınılmaz.İktidar için çatışanlar , kurumları zapt edilmesi gereken kaleler gibi görmeye başlar,şiddet ve savaş bu kaleleri ele geçirmek için yapılır.Polis ve yargı adil ve tarafsız davranmazlarsa barışı sağlamak imkansız hale gelir.

20. yüzyılda Kafka bize kafese girmeyin diyor, Elias medeniyetin yolunu gösteriyor.İnsanlık  21. yüzyılda ne yapıyor ?

 

 

 

MERHABA HÜZÜN

Yaşadığımız ailenin, çevrenin,ülkenin ve dünyanın ağır yükü.Sanki büyük bir kafes bizi çevreler.Kafesin dışına çıkarak bir masal ,bir şiir   ya da bir resim ülkesine bir süreliğine göç etmek.Ruhunu kirlerinden arındırmaya, deruni yaraları onarmaya çalışmak.Benim tercih ettiğim ülke ise şiiristan. Zaman zaman yorulduğumuzda birlikte gideceğimiz şiir ülkesi.Şairleri ölmeyen bir ülkede demet demet, renk renk şiirler derlemek.Sonra dönüp yaralı ruhlara şifa dağıtmak.

Farsça’da hezan. Zamanla hazana dönüşmüş.Yaprakların sararıp yere düşmesi.Sonbahar.Güz.Teselli arayan Mehmet Akif, hazanı baharında ağlatır ve hüzne ulaşır. Yani hüzün hazanın özündedir.

Divan şiirinde hazan,tavus kuşunun kanatlarındaki renklerin aynayla yansıtılması gibi, şadırvanlı havuzdaki su da sonbahar yapraklarındaki renk cümbüşünü yansıtır.(Ahmet Paşa-Hazaniye Kasidesi) Kasidede yanaklara süzülen gözyaşı damlaları hazan yaprağı üstüne düşen yağmur damlalarına benzetilir.Hüzün hazana koşarken,hazan onu özlemle kucaklamaya hazırdır.                                     

Bağdatlı Ruhi dizelerinde iki gün gibi kısa bir süre gül zevki yaşayan bülbüle hazan rüzgarının ettiklerini anlatır.”Aşiyansuz n’eylesün gülşende bülbül Ruhiya-Derd-mendün eylemiş bad-ı hazan evin harap” ( Yuvasız bülbül gül bahçesinde ne yapsın,dertli bülbülün evini hazan rüzgarı harap etmiş) Nabi, hazana bir görmüş geçirmişlikle yaklaşır.”Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz-Biz neşatın da gamın da rüzgarın görmüşüz”(Biz bu dünya bağının hem hazanını hem baharını görmüşüz,biz sevincin de kederin de zamanını görmüşüz)

Yahya Kemal Hazan Bahçeleri şiirinde hüznü hazanda bulur.“Kalbim yine üzgün,seni andım da derinden-Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden-Yorgun ve kırılmış gibi en ince yerinden- Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden”.Ahmet Haşim Bülbül isimli şiirinde gamlı hazanın seherindedir.”Bir gamlı hazânın seherinde-Isrâra ne hâcet yine bülbül?-Bil, kalbimizin bahçelerinde-Cân verdi senin söylediğin gül”Ahmet Hamdi Tanpınar da Sonbahar isimli şiirinde hazanla kederi buluşturur.”Yan yana sessizce mevsimle keder-Hicrana aldanmış kalbimde gezin-Esen rüzgarlara sen kendini ver”

Mevsimlerin en şairanesi hazan.Elimizden kayıp gidene duyulan özlem. Hazanla buluşan hüzün. Ahmet Haşim, “Sonbahar Şiirleri” adlı yazısında şöyle demiş:
“Bahçelerde sar
ı çiçeklerin açtığı; havanın keskin incir yaprağı kokularıyla dolduğu; ufuklarda gümüş ve bakır bulutların anlaşılmaz işler hazırlamakla meşgul olduğu; akşamüstü otları kurumuş tepelerde, yeşil eşarp, kırmızı örtü, beyaz ve lacivert elbiselerle dolaşan genç kızların eteklerinin rüzgârda uçuştuğu ve saçlarının çözülüp dağıldığı bu mevsimde, sonbahar şiirlerinden daha munis bir konuşma konusu olabilir mi?”

Bir bölüm de Eylül Sıkıntısı isimli şiirimden.”Eylüldü gelen-kederli bir umutla-Çocuk duygularımızla büyüyecektik-sancılı-Yarım şarkılar söyleyecektik-sessiz bir ıslaklıkla üşürken-Ürkek güvercin misali bakışların-tedirgin bir maviliğe sığınacaktı-Eylüldü gelen-çabucak vazgeçtiğin-Bıraktığın bendim-bir başka Eylüle giden”

Merhaba hazanın kucağındaki hüzün. Hilmi Yavuz’un şiirinde söylediği gibi. “Hüzün ki en çok yakışandır bize “

 

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör