Cemal Süreya

Çevirmen, Yazar, Şair

Doğum
Ölüm
09 Ocak, 1990
Eğitim
Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi
Diğer İsimler
Cemalettin Seber

Şair, yazar, çevirmen (D. 1931, Erzincan – Ö. 9 Ocak 1990, İstanbul). Tam adı Cemalettin Seber’dir. Şiir ve yazılarında Cemal Süreya adını kullandı. Nakliyecilikle geçinen Erzincanlı bir babanın dört çocuğunun en büyüğüdür. Ortaokul çağına kadar hastalıklı ve cılız bir çocuk olan Cemal Süreya’nın ailesi, 1934 yılında çıkarılan Yasak Bölgeler Kanunu uyarınca, 1938 yılında zorunlu iskana tâbi tutuldu, zorunlu iskan yeri Bilecik’ti. Ailesi, Erzincan’daki malvarlığını satıp jandarma kontrolünde yapılan bir tren yolculuğundan sonra Bilecik’e geldi. Burada yirmi yıl zorunlu ikamete tâbi tutuldular. Bu süre, sonradan çıkarılan aflarla kısaltıldı. Cemal Süreya 1938 yılında, yani sürgünün altıncı ayında annesini kaybettiğinde yedi yaşındaydı. 1939 yılında ilkokula başladı. Babası oğlunun İstanbul’da okumasını istediği için, İstanbul’daki halasının yanına gönderildi. Burada Beyoğlu 37. İlkokuluna başladı. İstanbul’a gönderdiği oğlunun başına bir şey gelmemesi için, babası bir yıl sonra babaannesini ve iki kız kardeşini de İstanbul’a gönderdi. Bir yıl sonra da kendisi gelip bir işte çalışmaya başladı. Fakat bir akşam eve gelen polisler aileyi tekrar Bilecik’e gönderdi. 1942 yılında ailesiyle birlikte Bilecik’e dönen Cemal Süreya, 1941-42 ders yılının ikinci döneminde Bilecik Birinci İlkokulunun üçüncü sınıfına kaydedildi. Babası bir süre sonra, Esma adında bir hanımla ikinci evliliğini yaptı. Esma Hanım, Cemal Süreya ve kardeşlerinin hayatında silinmeyecek izler bıraktı. 1944 yılında ortaokula başladı. Ortaokul birinci sınıfta, üvey annesinin zulmünden kurtulabilmek için babasından habersiz parasız yatılı sınavlarına girdi, sınavı kazanıp aynı okulun parasız yatılı bölümüne geçti. Süreya, 1947-48 ders yılında yine parasız yatılı olarak Haydarpaşa Lisesine kaydoldu. Liseye kaydolduğu yıl ailesi Bilecik’ten Bursa’nın İnegöl ilçesine göçtü. 1950 yılında Haydarpaşa Lisesinden mezun oldu.

Bu dönemde, ikinci eşi Esma’dan ayrılan babası, Refika Hanımla üçüncü evliliğini yaptı. Refika Hanım, Esma’nın aksine iyi kalpli bir insandı. Cemal Süreya ve kardeşlerine gerçek bir anne gibi davrandı. Cemal Süreya 1950 yılında burslu olarak Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesine kaydoldu, Haziran 1954’te Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldu. Ortaokul yıllarından tanıdığı Seniha Nemli’yle 7 Kasım 1954’te evlendi. Bu evlilikten Ayça adında bir kızı oldu. Cemal Süreya, 25 Kasım 1954’te Eskişehir Vergi Dairesinde çalışmaya başladı. 8 Ağustos 1955’te girdiği Maliye Bakanlığı müfettişlik sınavını kazanarak Maliye Müfettiş Muavini olarak İstanbul’a atandı. 1957 yılında babası, geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybetti. 7 Ekim 1958’de girdiği yeterlilik sınavını kazanarak Beşinci Sınıf Maliye Müfettişliği’ne atandı. Temmuz 1959’da askere gitti. 31 Aralık 1959’da asteğmen, 30 Haziran 1960’ta teğmen oldu, askerlik hizmetini 31 Aralık 1960’ta tamamladı. Askerliğini yaparken fark derslerini vererek hukuk diploması aldı.

Cemal Süreya, 1 Ağustos 1960’ta, sonradan değişik aralıklarla çıkardığı Papirüs dergisinin ilk sayısını yayımladı. Dört sayfalık tabloid bir dergi olan Papirüs ikinci sayısından sonra kapandı. Sekiz aylık bir aradan sonra Mayıs 1961’de Papirüs’ü tekrar çıkardı. Bu sefer üç sayı süren Papirüs, Temmuz 1961’de yeniden kapandı. Süreya, 1961 yılında Maliye Bakanlığı tarafından bir yıllığına Paris’e gönderildi. Yurda döndükten sonra İstanbul’a (1964) tayin edildi.

Ancak, Sezai Karakoç’la yaptıkları memuriyetten istifa edip kendini edebiyata adama çerçevesindeki sohbetler sonunda Sezai Karakoç 11 Haziran 1965’te, Cemal Süreya 31 Temmuz 1965’te memuriyetten istifa etti. Sezai Karakoç’la Siyasal Bilgiler Fakültesindeki öğrencilik yıllarında tanışıp arkadaş olan Cemal Süreya, onunla ilişkisini ölünceye dek koparmadı. Arkadaş sohbetlerinde adını en çok andığı şair Sezai Karakoç’tu. İstifa ettikten sonra geçimini temin için tercüme yapmaya başladı. Bu tarihten sonra tercüme yapmak hayatındaki değişmez işlerden biri oldu.

1 Haziran 1966’da Papirüs dergisini üçüncü defa çıkarmaya başladı. Derginin adı ilk başta “Ararat” olarak plânlandı. Fakat Ermenilerin Ağrı Dağı’nı “Ararat” adıyla geri istediklerini öğrenmesi üzerine, el ilânlarında derginin adı “Ararat” olarak duyurulmuş olmasına rağmen, dergiyi yine Papirüs adıyla çıkarma karına vardı. Papirüs bu dönemde, Haziran 1966’dan Mayıs 1970’e kadar aylık bir dergi olarak düzenli bir şekilde çıktı. Bu süre içinde tek aksama Ocak 1970’te çıkması gereken kırk üçüncü sayının Şubat ayına sarkmasıdır. Kapanışında dergi 46.-47. sayısındaydı. İlk iki yıl elli altı sayfa çıkan dergi, yirmi beşinci sayıdan itibaren bir süre seksen sayfa olarak çıktı. Daha sonra altmış dört sayfaya indi. 45. sayıdan itibaren elli dört sayfa oldu.

İlk eşinden boşanması yedi yıl süren Cemal Süreya, ikinci evliliğini, Elif Sorgun adıyla şiirler yazan Zuhal Tekkanat’la yaptı. Zuhal Tekkanat’la evlenmeden önce, Zuhal Tekkanat’tan, “istediğinde boşanmayı kabul edeceğine dair” yazılı bir belge aldı. Bu belgeyi aldıktan sonra Ağustos 1967’de İstanbul’da, Zuhal Tekkanat’la ikinci evliliğini yaptı. Bu evlilikten oğlu Memo Emrah dünyaya geldi. (23 Kasım 1969)

1971 yılında tekrar Maliye Bakanlığındaki memuriyetine döndü, İstanbul Hocapaşa Vergi Dairesi Kontrolörlüğünde göreve başladı. Birkaç ay sonra Maliye Tetkik Kurulu üyesi olarak Ankara’ya tayin edildi, 20 Mart 1972’de bu göreve başladı. Kuruldaki görevi Türkiye Maliye tarihini yazmaktı. 7 Şubat 1975’te İstanbul Darphane ve Damga Matbaası Müdürlüğüne getirildi. Bu arada Zuhal Tekkanat’tan ayrıldı. İstanbul Darphane görevine başlamadan bir hafta önce Balıkesir’de Güngör Demiray’la üçüncü evliliğini yaptı (Şubat 1975). 1975’in sonlarında Güngör Demiray’dan boşandı. Eylül 1975’te tekrar Maliye Tetkik Kurulu üyeliğine geri döndü. 1975 yılında eski eşlerinden Zuhal Tekkanat’la yeniden evlendi. Bu seferki evlilikleri yaklaşık dört yıl sürdü.

Mart 1977’de kurucularından biri olduğu Türkiye Yazıları dergisinin başına getirildi. İki sayı sonra buradaki sorumluluklarını devrederek bu dergiden ayrıldı. 1974 yılından itibaren başyazılarını yazdığı Oluşum dergisini 1977 yılında bir süre yönetti. Oluşum, Papirüs’ten sonra başyazı yazdığı tek dergidir. Mayıs 1974’ten Temmuz 1978’e kadar Oluşum’da düzenli yazan Cemal Süreya, bu tarihten sonra bu dergide bir defa yer aldı: “Ne Var Ne Yok” (Haziran 1987).  

1977 yılında Politika gazetesinin sanat sayfasında haftada bir yazdığı “Günübirlik” yazılarıyla gazete yazarlığına başladı. 8 Ocak 1978’den itibaren Yeni Ulus gazetesinde haftada altı gün köşe yazısı yazdı. Mart 1979-80 arası Aydınlık gazetesinde yazdı. 1978 yılında, ölünceye kadar evli kalacağı son eşi Birsen Sağnak’la evlendi. Aynı yıl Kültür Bakanlığında, Kültür Bakanlığı Kültür Yayınları Danışma Kurulu üyeliği yaptı. Daha sonra başmüfettiş olarak İstanbul’a tayin edildi. İstanbul’daki başmüfettişlik görev yeri Karaköy Maliye Dairesiydi.

1980 yılında Papirüs’ü üç aylık sürelerle tekrar yayımlamak istedi. Bahar sayısı olarak çıkan ilk sayısı 11 Nisan 1980’de yayımlandı. Bu sayıdan sonra Papirüs 15 Mart 1981 tarihinde son defa bir sayı daha çıkabildi. 

2 Şubat 1982’de, yirmi beş yıllık çalışmadan sonra yüksek bir bürokrat olarak emekli oldu. Emeklilikten sonra kısa bir süre (altı buçuk ay) Ortadoğu İktisat Bankasında yönetim kurulu üyeliği yaptı ve bazı ansiklopedilerde çalıştı. Bir süre Yurt Ansiklopedisi bünyesinde çıkan Walt Disney Ansiklopedisi’nin yönetmenliğini yaptı. Burada çalışırken, yayınevi müdürünün, “Cemal Bey, daha düzgün bir Türkçeyle yazamaz mısınız?” demesi üzerine işini bıraktı. Bir yıl süreyle Meydan Larousse’un ikinci ek cildinin hazırlanmasına katıldı. Bu işten sonra ANSA Omnis Ansiklopedisi’nde çalıştı. Buradaki işi 1984 yazından 1985 yazına kadar sürdü. Yirmi altı yıllık çalışma hayatında yirmi sekiz kez ev değiştirdi. Elli dokuz yaşında bir beyin kanaması sonucunda öldü, İstanbul’da, Kulaksız mezarlığında toprağa verildi.

  Şiire çocuk yaşlarda ilgi duyan Cemal Süreya’nın ilk şiir denemeleri aruz vezniyleydi. Lisedeyken üzerinde ciddi bir etki uyandıran ilk şiir, Ahmet Muhip Dıranas’ın “Kar” başlıklı şiiridir. Yayımlanan ilk şiiri “Şarkısı Beyaz” Siyasal Bilgilerin okul dergisi Mülkiye’de çıkmıştı (Mülkiye, s:11, 8 Ocak 1953). Sonra bu dergide üç şiiri daha yayımlandı:  “Di Gel”  (Mülkiye, s:14, 8 Nisan 1953), “Çıkmaz Sinir” (Mülkiye, s: 15, 8 Mayıs 1953), “Ölmüştük” ( Mülkiye, s: 16-17, 15 Haziran 1953).

  Siyasal Bilgiler Fakültesinde, Sezai Karakoç’la yakın arkadaşlık kuran Cemal Süreya; Sezai Karakoç, Turgut Uyar ve Edip Cansever’le birlikte İkinci Yeni şiirinin öncülerinden biri kabul edildi. Yazdığı şiirlerle modern şiirimizin ustalarından biri oldu.

  Yazı hayatı boyunca deneme ve eleştiri yazıları Cemal Süreya’nın şairliğinin önemli bir parçası oldu. Şiirimize ilişkin en önemli yazılarını Şapkam Dolu Çiçekle (Haziran 1976) topladı. Anı, günlük, deneme, eleştiri karışımı günlükleri bile şiirimizin kavranışı açısından belirli bir önem arz eden Cemal Süreya, şiirimiz ve şairlerimiz hakkında en çok yazan, görüş bildiren şair ve yazarlarımızdan biridir. Cemal Süreya’nın yazı hayatı boyunca şiir ve yazılarını yayımladığı dergi ve gazeteler şunlardır: Mülkiye, Kaynak, Yeditepe, Pazar Postası, Yenilik, Evrim, Şiir Sanatı (Sezai Karakoç’un Diriliş’ten önceki dergisi), Gökyüzü, Yapraklar, Soyut, Papirüs, Türk Dili, Oluşum, Yusufçuk, Türkiye Yazıları, Politika, Yeni Ulus, Aydınlık, Saçak, 2000’e Doğru, Maliye Yazıları, Milliyet Sanat, Hürriyet Gösteri, Şiir Atı, Gergedan, Argos, Çocukça, Yazko Edebiyat, Somut, Bravo, Hürgün, Cönk, Gözde Kadın, Yeni Yaprak, Beyaz Perde.

  Edebiyat dünyamızın en verimli yazarlarından biri olan Cemal Süreya, yazı hayatı boyunca pek çok takma ad kullandı. Bugüne değin tespit edilenler şunlardır: Osman Mazlum, Adil Fırat, Ali Fakir, Ali Hakir, Ahmet Gürsu, Hüseyin Karayazı, Birsen Sağanak, Dr. Suat Hüseyin, Hasan Basri, Genco Gümrah, Suna Gün. Kimi dergi yazılarında da ad kullanmadı. Takma adlarr, çok yazmanın getirdiği biçimsel bir zorunluluk oldu onu için. Desen ve karikatürlerinde de Cemasef ve Charles Suares adını kullandı. Bir kısmı takma adlarla olmak üzere kırktan fazla kitap çevirdi.

  1958 yılında ilk kitabı Üvercinka ile Yeditepe Şiir Ödülünü Arif Damar’la paylaştı. İkinci kitabı Göçebe’yle Türk Dil Kurumu 1966 Edebiyat Ödülünü, Sıcak Nal ve Güz Bitigi kitaplarıyla 1988’de Behçet Necatigil Şiir Ödülünü kazandı. Bazı kitapları ölümünden sonra yayımlanan Cemal Süreya’nın, adına konmuş bir şiir ödülü bulunmaktadır.

“Sevda Sözleri, yaşama yönelik bir şiir. Varolma, ancak yaşam düzeyinde algılanır. Bazen yaşıyor olmak da yetmez. Göçüp gitmiş insanlar ve medeniyetler bu noktada çok önemlidir. Onlar vardı, biz bunu kalıtlarından dolayı biliyoruz, Cemal Süreya da vardı, yaşarken bilincindedir. Bu, yalnızca basit bir indüksiyon yöntemidir. Gerçekte, zavallı bir çaba. Varoluş ve medeniyet bu noktada birleşiyor tam olarak. Ama bütün bunlar üçüncü kitapta başlıyor. Bundan önce, yaşamayı, ancak ‘öteki’nin bedeniyle duyumsayan Süreya, gözünü geçmişe dikiyor. Güzin’le Süheyla’nın adı anılmaz oluyor artık. Geçmiş, şair için şimdiden daha anlamlı olmasını beklediği bir mekân. Mekân diyorum çünkü biz ruhun ölümsüzlüğüne ve zamanın yaratılmış olduğuna inananlar için geçmişin şimdiden farkı yoktur. Zaman, insanın imtihanı için uygun koşulları sağlayan bir araçtır. Oysa, şiirinin bize anlattığı kadarıyla, Süreya’nın Tanrısı o ölünce ölmüştür. Geçmiş de, doğallıkla, toprağın arasında yatan kemiklerden ve medeniyet kalıntılarından ibarettir. Geçmişin anlamına yaklaşmanın yolu, şairin kinestetik bir algı biçimi olmasıyla bağlantılı olarak, dokunma duyusuna ağırlık vermektir. Bu karanlık mezardan insanın kurtarabildiği her taş parçası, bir heykelcik, bir gözyaşı şişesi insanın geçmişle bağını somutlaştırır. Üstelik sadece bunlar somutlaştırır. Medeniyet kalıntılarında, insan kendi geleceğini görür. Bedeni çürüyecek ama, sözgelişi, dokunduğu bronz yaşayacaktır. Çürüyecek olan bedeni bekâya kavuşturmanın tek yolu, bu yüzden kaçınılmaz olarak, nesneyle bağları güçlendirmektir.” (Hayriye Ünal)

 

“İstanbul'da elimi kaldırdım

Biraz içkiliydim, biraz sevdalı, biraz da minareli'

 

dizeleriyle adeta portresini çizen C. Süreya, yaşama ve sanata her zaman biraz içkili bakmış olsa da; ince zekâsı, sevecen yüreği, coşkusu ve baktığını iyi gören bir kültür adamının bilinciyle, Türkçenin tüm güzelliğini şiire taşıyarak şiirimizde nefis bir tat bırakmıştır. O her zaman sevdalıdır.. Sabahlarla akşamların buluştuğu saatlere, aşılıp kapanan kapılara, istasyonda havalanan kuşlara, dostlarıyla muhabbete, bir bardağı tutan ele, yaşadığı yerlere... Bir ömür sırtında sevdayı taşımak zor zanaattır. Bu zorlukları aşarken hüzünlendiği yerde umutsuzluk ve karamsarlık; yeislerden, mistik kapanışlardan uzaklaşarak yerini ironiye bırakır. Şiir aşktır ve bu aşk da kadınsız ayakta duramaz.

 

‘Güzelsin sevgilim,

Ama çok yakından!’

 

dediği sevgili; çağlar boyunca yaşamış olsa da şiirimizin tüm evrelerinde ete kemiğe bürünmeden var olmuştur şaire göre. 'Şapkam Dolu Çiçekle' adlı denemesinde; Divan şiirindeki sevgilinin adeta cinsiyetsiz göründüğünü, Servet-i Fünûn'da marazi, hececilerde aristokrat, kırk kuşağında halktan ve sınıf değiştirmiş biri, "garip'çilerde sokak hovardalığına indirgenmek istenen, alaysamayla eski şiirde yerilen sevgili kimlikleri çoğunlukla eksiktir. Ancak '1955'lerden sonra yazılan şiirlerde aşk teması yeni yükler, yeni zenginlikler kazanmıştır." (Arife Kalender)

"Cemal Süreya tanıştıklarından on beş yıl sonra Nihal Yeğinobalı'ya sordu: 'Beni neden sevmedin?'. Yeğinobalı verdiği cevabı şöyle anlatıyor: 'Seni çok sevebilirdim ama göze alamadım' dedim. Aramızda yaşanmamış bir aşk vardı." (Murat Batmankaya)

ESERLERİ:

ŞİİR: Üvercinka (1958), Göçebe (1965), Beni Öp Sonra Doğur Beni (1973), Sevda Sözleri (1984; diğer kitaplara girmeyen şiirleriyle yeni basımı: 1990), Güz Bitiği (1988), Sıcak Nal (1988).

DENEME: Şapkam Dolu Çiçekle (1976), Günübirlik (1982), 99 Yüz (1991), 999. Gün / Üstü Kalsın (1991), Folklor Şiire Düşman (1992), Uzat Saçlarını Frigya (Günübirlik’in yeni basımı, 1992), Aydınlık Yazıları / Paçal (1992), Oluşum'da Cemal Süreya (haz. Fahrünnisa Kadıbeşegil, 1992), Papirüs'ten Başyazılar (1992).

SÖYLEŞİ: Güvercin Curnatası (haz. Nursel Duruel, 1997).

MEKTUP: Onüç Günün Mektupları (eşine yazdığı mektuplar, 1990).

ANTOLOJİ: Mülkiyeli Şairler (1966), 100 Aşk Şiiri (1967).

ÇOCUK KİTABI: Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi (haz. Necati Güngör, 1993).

BAŞLICA ÇEVİRİLERİ: Gelinlik Kız (Ionesco), Sade'ı Yakmalı mı? (Simone de Beauoir), Günümüzde Sağcı Fikirler (Simone de Beauoir), İhtilalin Özü (Mao Zedung), Aşkın Suçları (M. de Sade), Palto (J. Cosmos), Yeşil Papa (Asturias), Gök Cephesi (N. Thin Dre), Küçük Prens (A. De Saint Exupery), 32 Saat Özgürlük (G. Hernadi), Amerika Birleşmemiş Devletleri (V. Pozner), Emperyalizm (Lenin), Vadideki Zambak (Balzac), Goriot Baba (Balzac), Millî Kurtuluş Cephesi (D. Bravo), Dine Karşı Düşünce (A. Bayet), Bir Aşk Kırgınının Şarkısı (Apollinaire), Gönül ki Yetişmekte (G. Flaubert), Meyhane (Emile Zola), Nekrassov (J. P. Sartre), Büyük Ahlâk Öğretileri, Toplum Bilim (Bouthalle), Bir Tanem (F. Morceau), Kırmızı Balon (Lamorisse), Çin Uyanınca (A. Peyrefitte), Mutluluk Getiren Seks, Emeğin ve Emekçilerin Tarihi (P. Birzon), Faşizmin Analizi, Zevk Alma Hakkı, Seks İncelikleri, Homoseksüellik, Eski Evler Eski Adamlar, Kürtler (Nikitin), Nostradamus (J. C. De fontbrune), Yürek ki Paramparça (çeviri şiirler, haz. Eray Canberk).

Eserlerinin toplu basımları Yapı Kredi Yayınları tarafından yapılmaktadır. Bu diziden çıkan kitaplar: Yürek ki Paramparça (çeviri şiirler, 1995), Günler (1996), Güvercin Curnatası (1997), Toplu Yazılar I / Şapkam Dolu Çiçekle ve Şiir Üzerine Yazılar (2000), Sevda Sözleri / Bütün Şiirleri (2000).

HAKKINDA: Sezai Karakoç / Cemal Süreya’nın Çıkışı (Pazar Postası, sayı: 27, 6.7.1958) -Edebiyat Yazları-II (1986), Mücellidoğlu Ali Çankaya / Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler-VI (1969), Hüseyin Atabaş / Okul Kitaplarına Girmeyen Şiirler (Barış, 23 Şubat 1974), Feyza Perinçek / Cemal Süreya Arşivi (1991), Milliyet Sanat Cemal Süreya Özel Sayısı (sayı: 233, 1.2.1990), Hürriyet Gösteri Cemal Süreya Özel Sayısı (sayı: 111, Şubat 1990), Yaşasın Edebiyat Cemal Süreya Özel Sayısı (sayı: 15, Ocak 1999), Broy Cemal Süreya Özel Sayısı, Erdoğan Alkan / Cemal Süreya ve Fransız Şiiri (Varlık, sayı: 1001, Şubat 1991) - Bir Yakın Arkadaş Olarak Cemal Süreya (Varlık, sayı: 1156, Ocak 2004) - Şair ve Çevirmen Cemal Süreya (Yasak Meyve, sayı: 11, Ocak-Şubat 2004), Muzaffer Buyrukçu / Cemal Süreya’yla Bir Gün (Varlık, sayı: 1000, Ocak 1991) -Cemal Süreya’yla Papirüs’te (Varlık, sayı: 1036, Ocak 1994), Necati Güngör / Cemal Süreya’nın Öğrencilik Yılları (Hürriyet Gösteri, sayı: 133, Aralık 1991), Hulki Aktunç / Öleceğine İnanmazdım (Cumhuriyet Kitap, sayı: 98, 9.1.1992), Tevfik Taş / Çalıntı Şiirler (Gerçek, yıl: 2 sayı: 8, 15.1.1993), Muzaffer İlhan Erdost / Üç Şair: Nazım Hikmet, Cemal Süreyya Ahmet Arif (1994), Feyza Perinçek -Nursel Duruel / Cemal Süreya (1995), Vitrindekiler (Cumhuriyet Kitap, 26 Kasım 1998), Sennur Sezer / Onüç Günün Mektupları (Cumhuriyet Kitap, 24 Aralık 1998), Zühal Tekkanat / Dostlarının Kaleminden Cemal Süreya'nın Portresi (1998), Mehmet Kaplan / Cumhuriyet Devri Türk Şiiri (1973) - Şiir Tahlilleri-II (8. bas., 1999), Mehmet H. Doğan / Şimdi Uzaklardasın (1999), Hasan Akarsu / Şiirler Değdi Sevdaya (2000) - Şiirin Kanatlarında Mektuplar (2001), Cevat Akkanat / Gelenek ve İkinci Yeni Şiiri (2002), Mehmet Nuri Yardım / Edebiyatımızın Güleryüzü (2002), Nursel Duruel / A'den Z'ye Cemal Süreya (2003), Tomris Uyar / Gündönümü-Bir Uyumsuzun Notları I-II (2003), Arife Kalender / Cemal Süreya Şiirine Toplu Bakış (Cumhuriyet Kitap, 9.1.2003), Hayriye Ünal / Section d’Or: Cemal Süreya Şiiri (Kırklar, Temmuz-Ağustos 2003), Selim Temo / Cemal Süreya Şiirinde Çapkınlık ve Bedenin Ekonomi Politiği (Yasakmeyve, sayı: 5, Kasım-Aralık 2003) - Cemal Süreya Şiirinde Erotojenik Bir Yüzey Olarak Beden (Yasakmeyve, sayı: 7, Mart-Nisan 2004), Yakup Altınyaprak / İkinci Yeni Cemal Süreya mıdır? (Dergâh, sayı: 177, Kasım 2004).

ASLAN HEYKELLERİ

Çoğaltan ellerini seviyorum kaç kişi

Dokundukça dokundukça aslanlara

Parklarda yakışıklı aslan heykelleri

Birdenbire önümüze çıkıyorlar buysa çok güzel

Bizim bu aşkımızın aslan heykelleri

Şahane değişik büzün heykelleri yani

Ben bütün hüzünleri denemişim kendimde

Bir bir denemişim bütün kelimeleri

 

Yeni sözler buldum bir nice seni görmeyeli

Daha geniş bir gökyüzünde soluk aldıracak şiire

Hadi bir de bunlarla çağır gelsin heykelleri

Oldurmanın yıkmanın yeniden yapmanın aslan heykelleri

Olduran yıkan yeniden yapan gözlerini seviyorum kaç kişi

Bir senin gözlerin var zaten daha yok

Ya bu başını alıp gidiş boynundaki

Modigliani oğlu Modigliani

 

Az şey değil seninle olmak düşünüyorum da

İçimde bir sevinç dallanıyor kaç kişi

Bir geyik kendini çiziyor karanlığa sonra kayboluyor

Karanlık ama iyi seçiliyor

Yorgan toplanmış bacakların seçiliyor

Bir uçtan bir uca bacaklarının aslan heykelleri

Ayık gecemizi dolduruyorlar bir uçtan bir uca

 

En olmayacak günde geldin tazeledin ortalığı

Alıp kaldırın bu kutsal ekmeği düştüğü yerden

Bunlar hep iyi şeyler ya öte yanda

Olsa yüreğim yanmayacak aslan heykelleri

Ama yok aslan heykelleri var köpek

Delikanlı bir köpeği var onunla yatıyor

Adalet hanım iki kişilik karyolasında

Bozulmuş burjuva ahlakına örnek

DALGA

Bulutu kestiler bulut üç parça
Kanım yere aktı bulut üç parça
İki gemiciynen Van Gogh'dan aşırılmış
Bir kadının yüzü ha ha ha.

 

Bir kadının yüzü avucum kadar
İki gözümle gördüm vallâhi billâhi
Yıldızlar vardı kafayı çekmiştim
Bu kimin meyhanesi ha ha ha.

 

Bu Ali'nin meyhanesi bu da masa
Bu ipi kimse için gezdirmiyorum
Bir kere asılmıştım çocukluğumda
Direkler gemideydi ha ha ha.

 

İki gemiciynen Van Gogh'dan aşırılmış
Bir kadının yüzü kaçıyordu yetişemedim
Ben ömrümde aşk nedir bilmedim
Süheyla'yı saymasak ha ha ha.

FOLKLOR ŞİİRE DÜŞMAN

Çağdaş şiir geldi kelimeye dayandı. François Villon’dan, André Breton’a, Henri Michaux’ya bir çizgi çekelim, bu işin nasıl bir evrim sonucu doğduğunu göreceğiz. Çağdaş şairler kelimeleri bile sarsıyorlar, yerlerinden, anlamlarından uğratıyorlar. Bu böyleyken biz de hâlâ folklora, halk deyimlerine şiirlerinde fazlasıyla yer veren şairlerin kısır bir yolda oldukları sanısındayım. Çünkü folklorda şiirin bugünkü entelektüel niteliğini taşıyacak yeti yoktur. Halk deyimlerinin havası şiirin kanat çırpmasına imkân vermiyecek kadar dar bir havadır.

Bir halk deyimi içindeki kelimeler o deyimdeki anlam dizisinde kaynaşmışlardır. O kelimelerden o deyimlerdekinden ayrı işlemler, ayrı güçler aramayın artık. Çünkü donmuşlardır. Tek yönlüdürler. İşlemleri, güçleri, bir bakıma uyandıracakları çağrışımlar bellidir. Ne olsa değişmeyecektir. Bu kelimelerin meydana getireceği şiirlerle, mısraları hep şarkı mısralarından, hep türkü mısralarından meydana gelen şiirler arasında pek büyük bir ayrılık göremiyorum. Çünkü ikisinde de şairin işi kelimelerle değil, kelime bloklarıyla oluyor. Oysa Braque’in resim üstüne söylediklerini şiire uygulamakta bir sakınca görmeyerek diyorum ki: Şiirde asıl olan “hikâye etmek” değil, kelimeler arasında kurulacak “şiirsel yük”tür. Braque’in lâfıyla anekdotik değil, poetik. Çıkış noktamızı buradan alırsak, dosdoğru, folklorun şiir için kaçınılması gerekilen bir tehlike olduğu sonucuna varabiliriz. İşin nedeni şurada: halk deyimlerinde yerleşmiş, birbirine bağlanmış kelimeler arasında yeni bir yük, yeni bir bağıntı kurmak söz konusu olamaz. Nasıl olsun ki bu kelimeler zaten kıpırdamaz bir şekilde birbirlerine bağlanmışlar, alacakları yükleri zaten önceden almışlardır. Orhan Veli kuşağı şairleri yenilikten sonra daha çok dilin görünür imkânlarını denediler. Bu arada Oktay Rifat, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi bir kısım şairler de, geniş ölçüde, belki en görünür imkânlar olan halk deyimlerine, folklor temlerine yöneldiler. İyi olmadı bu onlar için. Klişelere takılıp kaldılar. Oktay Rifat “sanat endüstrisi” pazarlarına bol sayıda çürük mal sürmek zorunda kaldı. Bedri Rahmi’ye gelince, o onu da yapamadı, iki üç kalın, iki üç sarı kırmızı çizgi çekti, durdu. Oysa bu şairler başka alanlara yönelmesini bilselerdi şiire daha faydalı, daha verimli olacak kişilerdi.

Folklordan kaçınmaya önemli bir sebep daha var: Kişilik. Bakın dikkat ederseniz şiirde kişiliğe bugün eskisinden daha çok önem veriyoruz. Dahası, biraz garip kaçacak; ama günümüzde şaire şiirden daha çok önem veriyoruz. Sanırım gelecekte bu daha da çok olacak. Çok güzel de olsa iki şiirin yazanını şair kılmaya yetmemesi, şairi belli olmayan şiirlerin estetiğe konu olamaması bu fikrimi doğruluyor. Kişiliğin tadı şiir dünyasını bir tuttu ki bugün, bir şiiri bir şair yazarsa güzel oluyor da aynı şiiri bir başkası yazınca olmuyor. Meselâ Fazıl Hüsnü Dağlarca kişilik sahibi bir şairdir, “Kızılırmak Kıyıları”nı kendi havasından, kendi kişiliğinden geçirerek yazmıştır. O şiirdeki açı kendi açısıdır, eşyayı ve yaşamayı kavrayış kendi kavrayışı. “Kızılırmak Kıyıları”nın bir soyutlanmış güzelliği vardır, bir de asıl önemlisi, salt Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya ait olmasından dolayı kazandığı güzellik. (Hatta ben yalnız ikincisi var diyorum ya neyse.) İkisi birbirini tamamlıyor. İkincisini aynı zamanda Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şimdiyedek yazdığı şiirlerin havası, konumu tamamlıyor. Şimdi o şiiri Fazıl Hüsnü Dağlarca değil de bir başka şair yazsaydı ne olurdu? Şu olurdu herhal: Şiir güzel olmazdı ya da hiç değilse o kadar güzel olmazdı. Kendinden çok, şiir yitirirdi. Diyeceğim, kişilik bugün şiirde bunca önemli yer tutuyor. Folklordaysa daha çok anonim kalıplar var. Bu kalıplar kişilik kazanmaya hiç uygun değil. Karacaoğlan’a, Emrah’a, şuna buna büyük şair diyenlerin kulakları çınlasın, kişiliksiz de büyük şair olunacağına iman getirmişler demek. Folklor ve halk deyimleri ancak bir şairi taşıyabilir, fazlasına dayanacak gücü yoktur. O şair de bugün Oktay Rifat. Ona bile halk deyimlerinin neler ettiğini biliyoruz. Bu böyleyken beş altı güçlü şairin hep birden folklora yanaştığını düşünün, bu derinliksiz, sığ alanda bizi allak bullak edecek derecede kişiliklerini birbirinden ayırt etmek imkânlarını bulabilecekler midir acaba? Hiç sanmıyorum. Hem Max Jacob’un kaprislerini, hem Jules Supervielle’in incelikli mısralarını bir arada barındıracak folklorun alnını karışlarım ben.

Şiirde de azalan verimler kanunu var. Dil bir açıdan işlendikçe o alanda elde edilen verimler bir noktadan sonra azalmaya başlıyor. Bu bir bunalıma yol açıyor. Bunalımlar da yeni şiir alanları, yeni açılar bulunmasıyla sona erer hep. Şiirimizde şimdi yeni bir eğilim başladı. Bir iki yıldır dilin daha iç, daha derin imkânlarıyla baş başayız. Genç şairler, yalnız folklor gibi kesin klişelere değil, daha hafif kalıplara bile sırtlarını çevirdiler. İlhan Berk’de, Turgut Uyar’da, Edip Cansever’de bunun ilk güzel örneklerini gördük. Kelimeler bizde de yontuluyor artık. Kelimeler bizde de yerlerinden yarı yarıya koparılıyor, anlamlarından ufak ufak saptırılıyor, yeni yükler yükleniyor kelimelere. Böylece bir kavramın değişik görüntü ya da izlenimleri elde edilerek yeni imajlara, yeni mısralara varılmak isteniyor. Genç şairler hep bunu istiyoruz. Folklor ve klişelerin karşısında öbür kutbu meydana getiren bu durum şiirimizde bir evrimdir. Her evrim gibi haklı ve zorunlu…

FOTOĞRAF

Durakta üç kişi

Adam kadın ve çocuk

 

Adamın elleri ceplerinde

Kadın çocuğun elini tutmuş

 

Adam hüzünlü

Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü

 

Kadın güzel

Güzel anılar gibi güzel

 

Çocuk

Güzel anılar gibi hüzünlü

Hüzünlü şarkılar gibi güzel

KANTO

Ben nerde bir çift göz gördümse

Tuttum onu güzelce sana tamamladım

Sen binlerce yaşayasın diye yaptım bunu

Bir bunun için yaptım

- Garson bira getir

Garsonun adı Barba

 

Ben nereye gittimse bütün zulumlardı

Bütün açlıklardı kavgalardı gördüğüm

Kötülüklerin büsbütün egemen olduğu

Namussuz bir çağ bu biliyorsun

- Garson rakı getir

Garsonun adı Hakkı

 

Sen belki de bir resimsin ne haber

Kırmızı bir Beykoz'un yanında duruyorsun

Yapan bir de ağaç yapmış yanına

Dallarına konsun diye kelimelerin

- Garson şarap getir

Garsonun hali harap

SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ


Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü, kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lâmbanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Şöylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

ÜVERCİNKA

Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Lâleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
                        Afrika dahil

 

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
                        Afrika dahil

 

Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
                        Afrika dahil

 

Birlikte mısralar düşürüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
                        Afrika dahil

 

Burda senin cesaretinden lâf açmanın tam da sırası
Kalanalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
                        Afrika hariç değil.

VAKİT VAR DAHA

Elif Lâm Mîm. Yirmi üç haziran dokuz yüz altmış yedi

Bulanık atmosferin içinde gözlerim sımsıcak;

Yeldeğirmeni’nden denize sarpa sararak inen bir sokakta.

Vakit tamamdır diyorum. Ve sokağın sesi

 

Diyor ki değil daha

Vakit var daha

 

Bir kilise tadı taşıyor Dolmabahçe Camiinin pencereleri

Uzaktan bakmak şartıyla ve aydınlık oluşunu saymazsak;

Ve denizin gişesinde oturan kısa boylu saat kulesi

Yakasının içine kaydırmış hafifçe basınç ölçerini

 

Diyor ki değil daha

Vakit var daha

 

Mermerin memelerinden hafifçe hafifçe damlıyor mavi

İlk mavi, doğru mavi, çayır çimen bilgisi

Cücükleniyor orda hemen ılık menekşesi Şems’in

Çalgıcısını da yanında gezdirirdi Konya’da Şems ki

 

Diyor ki değil daha

Vakit var daha

 

Bir koku gibi dururdu parmağı yüzüğünün içinde

Gerindikçe bütün Doğuya yayardı bedenini,

Sağlığından çerçeveler yaratır Kelime Hatun

Uzun uzun duyardı gözlerine çekilmiş mili

 

Diyor ki değil daha

Vakit var daha

 

Evlerden çadırlardan toplananlar bini buldukça

Padişahın önünde törenle uçuruldu kelleleri.

Geceyi bir dert gibi geride bırakan Yahudiye

Gündüz de tırnaklı hayvanların eti haram edildi

 

Diyor ki değil daha

Vakit var daha

 

Genç Osman annesinin rahmini çekip üstüne

Adı burgaçlara yazılsın diye bekledi.

Ve Sinan düdenlerde olsun diye ölümü

Kurduğu her yapının temelini suya indirdi

 

Diyor ki değil daha

Vakit var daha

 

Düşmanına ilerlerken tuhafça gülerdi

Köroğlu’nun sırtında üst üste dokuz dombay derisi.

Ve kaçarken yılan sokmuş orman perisi

Gözleriyle izlerdi sessizce erkeğini

 

Diyor ki değil daha

Vakit var daha

 

Deve, devenin üstünde tabut, biri çekiyor deveyi

Üçü de Ali: Deve, deveyi çeken ve tabutun içindeki,

Çılgın gibi koşuyorum köylerden şehirlere

Başını kayalara vura vura ilerleyen bir insan seli

 

Diyor ki değil daha

Vakit var daha

 

Hafif kanlı chevrolet’ler, hırslı pontiac’lar, kıranta buick’ler

Gürültüyle akıp gidiyor General Motors’un enikleri;

Ve ağır kıçlı, geniş çeneli, soluklu arabaları Ford’un;

Ve ağaçlar görüyor, gözlüklü, iri kıyım Chrysler ailesini

 

Diyor ki değil daha

Vakit var daha

 

Sokak lâmbaları yerebatanlar yük kamyonları

Almadan edemeyeceğimiz bir selâm gibi

Sırtlar arkalar talvekler duldalar öte yüzler

Ve kuyuya sarkıtılmış bir testinin dibi

 

Diyor ki değil daha

Vakit var daha

YUNUS Kİ SÜTDİŞLERİYLE TÜRKÇENİN…

Yunus ki sütdişleriyle Türkçenin
Ne güzel biçmişti gök ekinini,
Düşman müşman girmeden araya
Dolanıp bütün yukarı illeri
Toz duman içinde yollar boyunca
Canından sızdırmıştı şiiri;
Vasf-ı Hâl'inde öyle esrikti
Acı dirliği Âşık Paşa’nın,
Günlük gibi havayı doldururdu
Sevginin ve kimyanın öğretisi;
Bursa 'da otlar ağaçlar arasında
Kim yazdı günün aydınlığın
O diri o insan yüzlü beratını
Başka kim yazdı Emir Sultan’dan
Ve Balım Sultan Urum Abdallarından
Baba dostlarıyla kadınlarla
Birtakım ilişkilerden sıyrılarak
Çıkarak karıkocalığın dükkânından
Tuttu aynasında Kızıl Deli'yi;
Yağmur altında sicim gibi
Parasını serperken havuzlara
Âşık Garip unutmuştu kendini
Aklını fikrini takıp Mecnun'a;
Oralarda sevgili bir küfür gibi
Son yükselişi gibi bir sesin
Demirin taşın yergisiyle dolu
O çimenleri yeşerten nârâ
O dalga dalga yayılan
Anamın içi gib ovalara,
Ve indi mi birden bire inen
SImsıcak bir şafak gibi dağlara,
Sütbeyaz Ayvaz Kankırmızı Köroğlu;
Sen ki şu kısacık hayatında
Sevdin ve yaşadın kelimeleri
Bir gün bile düşürmedin kalbinden
Yarana bastığın o büyülü deyimi
Niye mi koşarsın böyle ufka doğru
Pir Sultan mı ısmarladı seni
Kızılırmaktan öte Sivas'a doğru

Yeryüzü gökyüzü ve sabah vakti

Bilece uçarsınız hastanız ulu

Alnında göğsünde parmak uçlarında

Kan pıhtısının ısrarlı bakışı

Siyaset meydanı hıncahınç dolu,

Ustamın gözlerindeki som damla mavi

Takılıp kalmış kirpiklerine,

Perçemi uysalca dolanmış darağacına;

Uzakta kavaklar kuşku sorulu

Bir tambur dehşeti sazında

Hazırlar kaderini Kadı Burhanettin’in

Olsa da bir gün Sivas’a sultan

Fışkıracaktır kanı bir tuyuğ gibi

Azeri ağzıyla koçlara devran

Bir tuyuğ gibi elemsiz bir fıskıye gibi

Başı omuzundan kaydığı zaman;

Sen ki gözlerinle görmüştün 57’de

Babanın parçalanmış beynini

Kâğıt bir paketle koydular mezara

İstesen belki elleyebilirdin de

Ama ağlamak haramdı sana

O günler istesen de istemesen de

Boğazında buruldu kaldı Türkçe

Mevsimlerin tülüne sarılı hâlde

Yıllarca dinlendirdin acını

Utandın ondan korktun bir bakıma

Sakladın geleninden gideninden;

Ve sen daha nice rastlantılarla

Nice suçsuzun başında bulundun ki

Göğe urmak ister gözbebekleri

Nice şair nice duyarlık elçisi

Zehir Kazak zıkkım Gedayi

Bir buğday yüzlü zülfü dolaşığın

Özlemiyle karmış doğanın buyruğunu

Kütüğü nakıştan beter olmuş

Nar çiçeği Karacaoğlan;

Yaz kış yapraklı Deli Boran;

Ezilmişin tutanakçısı Kabasakal;

Dördüncü Murad’ın çılgınlığıyla

Yeniçeri bedenine nişanlar vuran

Seyrek asker Kayıkçı Kul Mustafa;

İşgal acılarından mavi bir lirizm çıkaran

Maliyeci şairlerin ilki Bayburtlu Zihni;

Ve sürgün şairlerin ne ilki ne de sonuncusu

Yiğit ve açık Türkmen: Dadaloğlu;

Kamu kuşların yedi bin yıl

Tam bir danişmendlik içre uçtuğu

Ve gülün tek bir solukta

Köy köy dağılıp kahverengide

Kent kent kırmızıda toplandığı Gülşehri;

Kim bu Gülşehri öksüz Emrah kim?

Şems Banu ne olacak Kişverkişan nere kalesi?

Ya Ulu Camiin ünlü romancısı

Yalvaçlara kimlik kâğıdı dağıtan

Çekidüzeni unutulmaz Süleyman Çelebi?

Sen işte bunlarla bildin Türkçeyi

Bunlarla

Gelen giden obayı sevdi

CEMAL SÜREYA’NIN ÇIKIŞI

Cemal Süreya’nın şiiri, “insan” şiiridir. Fikrin, duygunun doğrudan doğruya anlatımı olarak almaz şiiri Cemal. Metafiziğin bir aleti değil şiiri. Mistik bir şair değil Cemal.

Cemal Süreya, sanatına, Rönesans ressamları gibi insanla başlamıştır. Hatta insan vücuduyla. Nasıl Rönesans ressamları insanı karşılarına alarak resim sanatını türettilerse Cemal de insanı karşısına alarak şiirini yapıyor. Yani insan, Cemal için de, yalnız bir obje değil, bir ideolojidir aynı zamanda.

İnsan vücudunun şiirini kurarken plâstik bir alana çıkmak başlıca hedefi olmuştur. Somuta demiyorum. Vücut, aslında somut olduğuna göre, ondan hareket eden, somutun somutuna (plâstiğe) gidecektir. Plâstik, yani tıpkı canlı. Plâjda, saf kumun üzerinde insan vücudunun canlı kımıldanışı…

İnsan vücudunun artistik erdemlerini gün ışığına çıkarmaya çalışan şair, alelâde kişinin kadın güzelliği anlayışıyla hareket etmez, modern resme uygun bazı tesbitlere varır. Klâsik şairlerimizin kadın, tam bir oran, bir uyum, âdeta vücudun bir musiki hâline gelişi, yani parçaların insandaki vücut farklılıkları bir bağımsızlık, polarizasyon, deformasyon, eşit olmayan şair dikkatleri konusu olur:

 

İki gemiciynen Van Gogh’dan aşırılmış

Bir kadının yüzü ha ha ha.”

Bir kadının yüzü avucum kadar (…)

İki gemiciynen Van Gogh’dan aşırılmış

Bir kadının yüzü kaçıyordu yetişemedim.”

 

Modern ressamlar gibi uzuvları işler, değiştirir, kişilendirir. Bir Modigliani boynu, bir Chagall horozu, bir “işlek ağız”, bir Picasso gözü belirir şiirlerinde. İnsan, âdeta bir uzva indirilir. “Kaçan bir kadın yüzü” bütün bir kadındır. “Memelerin kahramandı sonra”da âdeta, aşka cesaretle yürüyen bir kadın görür gibi oluyoruz. Yani oluşlarıyla insan, vücutta yerelleştiriliyor. Örnekler çoğaltılabilir:

 

Gözleri yüzünün tenha bir köşesine çekilmiş.”

Tarifsiz uzuyor bacakların.”

Ya bu başını alıp gidiş boynundaki

Modigliani oğlu Modigliani.”

Bir gider bir gelirdi işlek ağzı.”

 

Düşünce, karar, güven, kurnazlık cinsinden içgüdülere yapışık insan hâllerini anlatan bu maddi vücut değişimleri Cemal’in şiirine büyük bir ipucudur. İnsan dışında bir gerçek tanımaz, elle tutulur, pozitif, reel olana oturtur şiirini. Ruhsal hâller, bu çıkışlarla anlatılıyor. Vücut insana yuva oluyor, sığınak oluyor.

Şair, insan vücuduna takılıp kalmamış, nü’ler, portreler, “güzelleme”lerle yetinmemiş, duruşlardan “hareket”e geçmiştir. Jacques Prévert’in etkisini sezinleriz, Attilâ İlhan’ın faydasını tesbit ederiz bu plânda. İnsan vücudu konusunda sağladığı şiir güveni, daha karmaşığa doğru yürümek cesaretini vermiştir şaire. Bu iyi bir ilerlemedir. Gerçi bunu, daha baştan denemek istemişti (“Sizin Hiç Babanız Öldü mü”). Ama sonra, insan vücuduna dönmenin, (akt) şiirine sabırla geçmenin gereğini anlamış şair. İkinci defa, hazırlıklı olarak, temelli harekete (aksiyon, behavior şiirine) başlamıştır. “Hamza Süitleri”, “Adam”, “Hür Hamamlar Denizi” geçiş şiirleridir. “Hür Hamamlar Denizi” saf hareketi, eylemin imkânlarını arıyan bir şiire örnek. Ahlâk kurallarından soyulan eylemin, içgüdünün varacağı noktayı arıyan bir şiire örnek.

Bu ikinci plânda şiirin realiteleri artmıştır: Utanç, korku, cesaret, iyilik, saygı gibi insani davranışlar poetik plâna girmiştir. Bu demektir ki Cemal’in insanı gittikçe tamamlanıyor:

 

Bir elinde kızlığın duruyor garip huysuz.”

Daha öbür elinde de kilometrelerce hürlük.”

Kızlığın masanın üstünde

Kocana saklıyorsun.”

Sen çıkardın utancını duvara astın

Ben masanın üzerine kodum kuralları.”

 

Kızlık, hürlük, kural, elle tutulacak masanın üzerine konacak şeylerdir. Utanç da çıkarılıp duvara asılabilir. Bu kadar belirli bir varlık verir iç motiflere Cemal. Somutçu bir diyalektik, şiiri yürütür.

Şair, bir kere behaviora başlayınca asil ve evrensel jestleri hikâye edecek. Çeşitli enstantanelerde kişinin en yakınıyla kurduğu bir dans havasını davranış açısından hikâye ve tesbit edecek, Degasvari bir dans hocası gibi insan vücut, hareket ve anlatımlarının açılabileceği yollar ve labirentleri arıyacak. Cemal’in şiirinin insanda neden bir heykel sergisi duygusu uyandırdığını şimdi açıklayabilirim. Jest, belki günlük yanından alınmış, ama kalıcı yanıyla bırakılmıştır. İnsani içgüdünün evrende çizdiği, yaşayışın beyaz tahtasına çizdiği, şairin dünyasıdır. Toplumun içgüdüye yaptığı baskı, şairi uyarıyor, içgüdünün tartaklanışına “gülme” ile karşı koyuyor. Çünkü içgüdü kavga etmez, güler. İçgüdüyle ilgili toplumcu tekliflere aykırı durmuyor, ilgileniyor Cemal.

Bununla birlikte, Cemal Süreya’nın şiirinin gerisinde, çok derinde, çok uzakta, çok silik ve sönük, eşyanın ve insanın varlığı, gerçekliği tartışılmıyor değil. Genel olarak, insanın ve görünen şeylerin varlığını kabul eden bir görüş, şiir boyunca uzuyorsa da (ben), ara sıra olsun, kendi varlığından korkmuyor, utanmıyor, kuşkulanmıyor değil. Bu korkuyladır ki, belki, (ben), “delikanlı” dışa atılarak, objektifleştirilerek yaşatılmak, kurtarılmak istenir. Dostoyevski tiplerine benzeyen Hamzaların, Süleymanların vücut hikmeti budur. Fakat bu beyler dışta çok yaşıyamaz, soluk alamaz ve ölürler. Âdem bu kez geri döner ve kaburga kemiğinden Üvercinka’yı yaratır. En olumlu iş olarak insanı ve insan vücudunu evrene karşı güçlü bir yaşama belgesi gibi çıkaran şair, bir yuva, bir sığınak olan Üvercinka ile silik kuşku krizinden kurtularak varolmanın arifesindeki sevinci işler. Şiirini hep somut ve plâstik kılıkla sunmasında bile kendine karşı dayatmak tutumundan bir eser buluyorum.

Şiirini ve evrenini jeste tanımlayan Cemal, bu türlü bir şiiri, asil görünüş ve zarif gerilişlerin kurtardığını biliyor: Jestin saf sanatları olan dans ve baleden, tiyatrodan faydalanıyor. “Kanto”, “Dalga”, “T K” gibi anıt şiirler tıpkı bir şarkı gibidir:

 

Garson bira getir

Garsonun adı Barba.”

 

Şiir, müzik gibi aralıklarla gelişir. Kıt’a şiiridir Cemal’in şiiri. Mısra, cümleden kesin olarak ayrılır. Bu farklılık, bir mısranın özel bir musikiden ayrı, düzyazıda raslanmıyan bir aydınlık, parlaklık sevimliliği:

 

Öpüşlerin türlüsünden elhamra.”

 

Bu, insanın entelektüel metamorfozudur. Bu şiir, entelektüelin nefes alışı, yaşayışı, günlüğü, günlük analizidir. Danstaki ya musikiden parçalar gibi eşdeğerli mısralarla kurulur; bir nevi gizli ölçü ve kafiye vardır; “Öpüşlerin türlüsünden elhamra” ile “Gecenin horozu ondan” yükçe eşdeğerlidir. Her mısra kültür yüklüdür. Mısranın cümleden ayrılışı, Cemal’i bir Apolinaire’e, bir Ahmet Muhib’e götürür. Ahmet Muhib ki şiiri düzyazıdan ayırmak için âdeta bir “büyü” dili kullanmıştır. Mısraya eğilmek Cemal’i Eluard’a (“San”), hatta yeni bir anlamda divan şiirine kadar götürür (“San” ve “Gazel” şiirleri):

 

Kırmızı bir kuştur soluğum.”

 

Cemal’in kelime karşısındaki attidüdü, ruhsal gerçeklikleri olduğu gibi anlatmaktır:

 

Bir elinle de boyuna ekmek kesiyorsun.”

Aşkta raslanan o seçkin nokta.”

 

Bugünkü şiir, insanın yaşayışında büyük yeri olanı alıyor, yaşamak için gerekli “ikinci derecedeki hayatı” ayıklıyor, “saf hayat”ın şiirini yapıyor. Onu yakalamak ve olduğu gibi anlatmak yetiyor. Turgut Uyar “saf duygu”yu, Cemal Süreya “saf akt”ı görüyor. Yeni sinemadaki saf şiir akımına Turgut Uyar, neo-realist davranışa Cemal Süreya ne kadar yaklaşıyor!

Savaş sonrası gerçeklerine uygun düşen bir şiir bu. Yaşamanın önemli olduğu postulasına dayanıyor. Bir “insan” şiiri. Tanrı’nın bile insanlaştırıldığı (“Sayın Tanrıya kalırsa…”), felsefi ve teorik tartışmaların sustuğu (Cemal, “Dalga” şiirinde, intihar olayına dokunuyorsa da bu çeşit korkular, sonradan latent bir hâle gelir), hayatın pratik gerçekliklerinin ön plâna geldiği, pragmatik bir şiir. Bu şiir pragmatizmin, gerçeğin yapılır bir şey olduğu kuralını örnek alıyor. Var olan gerçeklerin ne olduğunu aramıyor, gerçekleri yaparak, var ederek gidiyor. Her çeşit hazır fikre başkaldırıyor. Bir nevi promete sanatı, sönük bir Malraux şiirin gerisinde duruyor.

Cemal’in, tehlikeli, tartışma götürür, aksiyonu olmayan şeylerden kaçması, eleştirmede, “yadırganmaz”lıkla, “uzlaştırıcı”lıkla açıklandı. Bence değil. Cemal uzlaştırıcı olmaktan çok, kuvvetlendiren, kurtaran ve kabul ettirendir. O kadar kabul ettiriyor ki gerçeğini, kendisi kayboluyor, siz öteden beri bu gerçekliğiniz vardı sanıyorsunuz. Yani siz  de farkında olmadan yenileniyorsunuz. Şiirinin eski oluşundan değil, derhal kendini kabul ettirmesi, insanı yenileyen bir yapı, pragmatik bir dünya görüşü taşımasından, Eliot’un düşüncelerinden faydalanarak söylersek, yeni bir sanat eseri, yalnız geleceği şartlandırmaz, geçmişi de değiştirir, yeniler. Eserler düzenine katılan yeni bir eser, bütün düzeni yeniler. Bu genel yenilenmedir ki eseri kurtarır.

Cemal, bugün, üçüncü bir plânı zorluyor. Bu, toplumdur. Hürlük, ekmek ve kadın konusunda kişi açısından bir aydınlığı behaviosu işlerken yakalamışsa da, bununla yetinmek istemiyor. Eski bir derdi depreşiyor; toplumu, bu kadar deneyişten sonra artık toplum olarak verebilmeli insan; der gibidir son şiirlerinde. Toplum problemlerini insanda unsurlar hâlinde ele almaktan daha ileri bir plânda ırkların hürlüğü ve tutsaklığına önem verir (“Bun”, “Sürek Avı”). Daha önce, birtakım gerçekler bulmuştur bu alanda: Kadın, yalnız yatakta yatmayı bilmez, aydınca da düşünür. Kadınla erkeğin bir ve eşit olduğu bir gelecek, apokaliptik bir dille çizilir (“T K”).

Şiirinde Cemal’in biçime önem vermesi aydınlanıyor. Jest şiirinin gereği bu. Cemal büyük bir şiir özünü az az kullanarak gidiyor. Gittikçe formalist bir plâna kaydığını sananlar, jest şiirinden çok yavaş da olsa, bir üçüncü plâna, toplum katına çıkmağa çalıştığının farkında olmasalar gerek. Gerçi bu jest şiirinden çıkması bir hayli güç. “İnsan vücudu” şiirinden “jest” şiirine geçmeğe benzemez. Çünkü bu iki plânda birbirine yapışıktır yapılarıyla zaten. Ama “insanlık” şiiri çok ayrı bir iş. Bu iki plânda başarılı olan Cemal’in, bu üçüncü plânda da şaşırtıcı bir varlık göstermesini umar ve isterim. Ama kesin bir öngörüde bulunamam. Müneccimliğimiz hoşa gitmediği için değil, işe fikrî eğilimler karışıyor da ondan. Bu başlangıcın değeri hakkında bir hüküm vermiyeceğim. Fikirde çıkış noktalarımız ayrı çünkü…

 

Kaynak: Pazar Postası, s: 27, 6 Temmuz 1958.

Yazar: SEZAİ KARAKOÇ

İLGİLİ BİYOGRAFİLER

Devamını Gör